YEMEK DÂVETİNE İCÂBETİN ÂDÂBI

Dâvete icabetin beş âdabı vardır :
Birincisi — Zengin fakir seçmeden herkesin dâvetine gitmek. Bunun aksi, yasak olan kibir alâmetidir. Kibir korkusu üe bir çoklan hiç bir dâvete icâbet etmemişler, başkasının çorbasına intizâr, zillettir, demişlerdir. Bir diğeri: «Elimi başkasının çanağına sunduğumda ona boynumu bükmüş olurum.» dedi. Kibirlilerin bâzılan ise, zenginlerin dâvetine gider, fakirlerin dâvetine gitmezler. Bu hâl, tamâmen sünnete aykırıdır. Zirâ Resûl-i Ekrem, yoksullann hattâ kölelerin bile dâvetine giderdi. (44) Haşan b. Ali (R.A.) bir gün katır üzerinde dilencilerin yanından geçerken, onları, kum üzerine açtıklan sofrada ekmek artıklarını yerken gördü. Onlara selâm verdi. Onlar selâmı aldıktan sonra «Ey Resûliin kızının oğlu, buyur bizimle yemek ye.» dediler. O da «Olur. Allah kibr edenleri sevmez» dedi. Binitinden inerek onlarla berâber yedi. Sonra yine selâm vererek aynlırken: «Ben sizin dâve- tinize iştirak ettim. Siz de benim dâvetimi teşrif edin» diyerek onları yemeğe dâvet etti. Onlar da kabûl ettiler ve dâvetine icâbet ettiler.Haşan b. Ali (R.A.) onlara iyi bir ziyafet verdi ve kendileri ile beraber yedi.
«Elimi çanağına uzattığım kimseye boynum büküktür» diyenin sözü, bâzılarına göre sünnete aykırı görülmüşse de, öyle değildir. Şâyet dâvet eden, onun ıcâbetinden memnûn olmaz ve onu minnet altına almak isterse, o zamân zület olur. Resûl-i Ekrem, yapılan dâvete icâbet ederdi. Çünkü dâvet edenin memnûn kalacağını ve bunu kendisi için bir şeref sayacağını bilirdi. Demek ki bu, vaziyete göre değişir. Yedirmekten ağırlanan ve dostlar için külfete katlanan kimsenin dâvetine icâbet sünnet değildir. Mümkün olduğu kadar rnâzeret beyânı ile onu baştan savmak lâzımdır. Sofilerden biri: «Misâfirin, kendi rızkını yediğine ve onun dâvetini kabûl ile üstünlük gösterdiğine inanan kimselerin dâvetine icâbet et, başkalarının dâvetine değil» demiştir. Seriyyti’s-Sakatî, (Allah rahm et etsin) Allah tarafından mes’ûl tutulmayacak ve mahlûkun minneti altına girmeyecek şekilde helâl lokmanın hasretıhi çekmiştir. Dâvet olunan kimse minnet altında kalmayacağını ve dâvetin samimî olduğunu bildiği zamân, daveti kabûl etmemesi uygun olmaz. Ebû Türâb en-Nahşâbî (45): «Bana takdim edilen bir yemekten kaçındığım için ondört gün aç kaldım» dedi. Mârûf Kerhîye: «Herkesin dâvetine gider misin?» diye sorduklarında: «Ben bir misâfirim, nereye indirirlerse oraya konaklarım» demiştir.
İkincisi — Hâtırlı olmayan fakirin dâvetinden çekinmeyeceği gibi, mesâfe uzaklığından ötürü de dâvetten kaçınmamalıdır. Âdeten gidilmesi mümkün olan her mesâfedeki dâveti kabûl etmelidir. Bunun için Tevrat veya diğer kitâblarda: «Bir mil mesafede hasta ziyâretine, iki mil mesâfede cenaze teşyiine, üç mil mesâfede dâvete icâbet et. dört mü mesâfede kardeşliğini ziyârete git» denilmiştir. Dâvete icâbet ve hastayı ziyâret, dirilerin hakkı olduğundan, takdim edilmiştir. Resûl-i Ekrem, hadîsinde:«Eğer Küra’ı Gamîm’e de dâvet edilsem icâbet ederdim.» (4<?) buyurmuştur. Gamîm, Medine’ye bir kaç mil uzakta olan bir yerdir.Resûl-i Ekrem. Ramazan-ı Şerifte oraya gidince hem iftâr etmiş, hem de namazı seferi olarak kılmıştır. (47)
Üçüncüsü — Oruçlu [Buradaki oruç nafile oruçtur.] olduğu için dâvetten geri kalmamalı, iştirak etmelidir. Eğer dâvet eden onun yemesinden mutlaka memnûn oluyorsa, orucunu bozup yemeyi ve dâvet edeni sevindirmelidir. Dostunun gönlünü hoş etmenin sevâbı, oruçtan alacağı sevâbtan daha çok olduğunu bilmelidir. Şâyet, yemesiyle gönlünden memnûn kalacağını kestiremiyorsa, görünüşteki ısrânnı samimî kabûl ederek yemelidir. Şâyet, dâvet sâhibinin ısrârının yapmacık olduğunu’ anlıyorsa, mâzeret beyân ederek orucunu bozmamalıdır. Dâvette orucunu bozmak istemeyen bir kişiye Resûl-i Ekrem:

«Kardeşliğin senin için bu kadar külfete girdiği hâlde, sen «Oruçluyum» demekte hâlâ ısrâr ediyorsun.» (48) buyurdu, ibn Abbâs: «İyiliklerin en üstünü, kendi nâfile orucunu bozmak sûretiyle arkadaşlarına ikrâmda bulunmaktır.» buyurdu. Hâne sâhibinin gönlünü hoş etmek maksadiyle tutmakta olduğu nâfile orucunu bozmak, ibâdet ve güzel ahlâktır. Sevâbı, oruca devâmından daha çoktur. Şâyet orucunu bozmazsa, ona yapılacak ikrâm, güzel koku sürmek ve tatlı sohbet etmektir.
Dördüncüsü — Yemeğinin, evinin, mefrûşatının helâl olduğu şübheli olan veyâ içki ve benzeri yasak olan şeyler sofrasında bulunan, evi İpek minderler, gümüş kaplar, canlı resimlerle süslü olan ve meclisinde çalgı, oyun, eğlence, dedi-kodu, çekiştirme, koğuculuk, yalan, iftirâ ve benzeri kötülükler bulunan kimsenin dâvetine icâbet edilmea. Bunların bulunması icâbete mânidir. Hattâ bâzılanna gitmek mekrûh ve bazılarına gitmek ise harâmdır. Dâvet eden, zâlim, bid’at sâhibi, fâsık ve kötü bir inşân olup dâvetiyle şöhret ve gösteriş, peşinde koşuyorsa, yine dâvetine icâbet edilmez. Beşincisi — Dâvete icâbet eden kimsenin ecir kazanabilmesi için, gâyesi kamını doyurmak olmamalıdır. Bu niyetle giderse, dünyâlık peşinde gezmiş olur, belki aşağıda sıralanan niyetlere sâhib olmalıdır:

a) Resûl-i Ekrem’in (S.A.V.):

«Küra’a da dâvet edilsem icâbet ederdim.» hadîsine uyarak sünneti yerine getirmeği,
b) Yine Resûl-i Ekrem’in (S.A.V.):

«Dâvete icâbet etmeyen, Allah’a ve Resûlüne isyân etmiştir.» (49) hadîs-i şerifine uyarak isyândan kaçınmağı,
c) Yine Resûl-i Ekrem’in

«Müslüman din kardeşine ikrâm eden, Allah’a ikrâm etmiş olur.» (50) hadıs-i şerifine uyarak, dâvet edene ikrâmı,
d) Yine Resûl-i Ekrem Efendimizin

«Mü’mini sevindiren, Allah’ı memnûn etmiş olur.» (51) hadîsine uyarak, dâvet edeni sevindirmeği,
Resûl-i Ekrem, Allah için sevişenlerin, birbirini yedirmelerini ve ziyâret etmelerini şart koştuğundan, Allah için sevişenlerden olabilmek için, sevdiklerine yedirmeğe hazırlandığı gibi, ziyâfete giden de bu niyetle gitmelidir.
e) Gitmemekle aleyhinde «Kötü huyludur, kibirlidir» gibi dedikodulardan kendisini kurtarm ağı niyet etmelidir.
Şu saydıklarımız, dâvete icâbette aranacak altı niyettir. Bunlardan yalnız bir tanesinin bile, insanı Allah’a daha çok yaklaştıracağı âşikârdır.Geçmiş büyüklerden birisi «Yemeğe, içmeğe varıncaya kadar her işimde bir hayır niyetine sahib olmayı severim» demiştir. Nitekim Resûl-i Ekrem, hadîsinde:

«Ameller (in kıymeti) ancak niyetlere göredir. Herkesin niyet ettiği ne ise eline geçecek olan ancak odur. Her kimin hicreti Allah’a ve Resûlüne müteveccih ise, hicreti Allah’a ve Resûlüne ulaşır. Her kimin de hicreti kendisine isabet edecek dünyalığa veya nikâh edeceği bir kadından dolayı ise, artılı hicreti (Allah’ın ve Resûlünün rızâsına değil) hicret sebebi olan şeye müntehidir.» (52) buyurmuştur. Niyet, ancak tâat ve mübah olan şeylere te’sir eder. Menhiyata te’- sîri olamaz. Meselâ, dostlarını memnûn etmek için içki veya başka bir harâm için onlara müsâade ettikten sonra, «Beni niyetim kurtarır. Zirâ ameller niyete göredir» demesi, kendisine bir fayda sağlamaz. Bunun aksine olarak, en büyük ibâdet olan gazâ ve harbde, dünyalığı, rütbe, servet ve ün almağı niyet etmesi, bu gazâ ve harbi ibâdet olmaktan çıkarır. Demek ki niyet, tâat ile mübahda müessir olur. Mübah olan bir işde iyiliği niyet ederse sevâb, kötülüğü niyet ederse günâh kazanır. Bunun gibi, ibâdetlerde Allah rızâsına niyet ederse mükâfat, riyâ ve gösteriş gibi şeyleri niyet ederse günâh kazanmış olur

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

bool(false)