Oops! It appears that you have disabled your Javascript. In order for you to see this page as it is meant to appear, we ask that you please re-enable your Javascript!

VELAYET ve İRŞAD

İnsanla yaratıcısı arasındaki ilk münasebet Bezm-i
Elest’le (Ezelî Misak) birlikte başlamış ve tekrar buluşmak
ahdi ile çıkılan esrarengiz yolculuğun çıkış noktası da yine
Bezm-i Elest olmuştur.
Dünya ve mülk âlemi, bu esrarengiz yolculuktan umulan
gayenin gerçekleşmesi için gerekenler icra edilmek
üzere hazırlanmış bir sahnedir, bir imtihan salonudur.
Kurân-ı Kerim’detopraktan yaratıldığı59 bildirilen insana,
bu maddî-cismanî yönüyle dünyaya uyum sağlama, mülk
âleminin şartlarına adapte olmak imkânı sağlanmıştır. “Allah’tan
bir nefha”60 olup, Bezm-i Elest’teki İlâhî hitabın
muhatabı olmuş “ruh” ise insanın asıl cevheridir.
Mülk ve Melekût veya maddî ve mânevî âlemden başka
bir âlem olmadığına göre^bu iki âlemden nümuneler taşıyan
insan; “Varlığın özü, kendisinde herşeyden bir
şey bulunan ve herşeyle alâkadar varlık” 61tır.
Ve insanın gayesi; başladığı yere dönmek, ayrıldığı
bütüne kavuşmak, “ruh”la “ilâh”ı buluşturmak; Cüneyd-i
Bağdâdî5nin dediği gibi “nihâyet”le “bidâyet”i bitiştirmektir.
-69-
Ne var ki, mevcudatın sahibi, noksan sıfatlardan münezzeh,
kemâl sıfatlarıyla muttasıf olan Cenab-ı Hak (c.c.),
bu “en değerli hâzineyi elde etmek, bu “en sevgilfye
kavuşmak, “en mutlu son”la noktalanacak bu kutlu yolculukta
bir takım güçlüklere katlanılmasını, bir takım engellerin
aşılmasını murat etmiştir.
Başta, insanın bedenî isteklerinin kaynağı olan terbiye
edilmemiş nefs olmak üzere, geçmiş ve gelecek (zaman),
dünya, kısaca söylemek gerekirse; bunların hepsini kapsayan
mâsivâ, aşılması gereken engeller, kaldırılması gereken
perdelerdir. Fakat bu engeller nasıl aşılacak ve bu perdeler
nasıl kaldırılacaktır?
“Ey Peygamber! Biz seni şâhid, müjdeci, uyarıcı;
Allah’ın izniyle O’na çağıran, nurlandıran bir ışık
olarak gönderdik” 62
“Andolsun ki, sizin için Allah’a ve âhiret gününe
kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikreden kimseler
için Resulüllah en güzel örnektir” 63
“Onları, emrimizle doğru yolu gösterecek rehberler
kıldık” 64
“Gerçek, bu Kur’ân (insanları) öyle bir şeye (yola)
doğrultup götürür ki, o, en âdil ve en doğru bir
yoldur”
“Onlar, Allah’ın hidayet ettiği kimselerdir. Onların
hidayetine uy” 66.
Âyet-i kerimelerden anlaşıldığına göre, insanlara engelleri
geçirmek, Hakk’a ulaştırmak için peygamberler, kitaplar
ve veliler (mürşid-i kâmiller) birer vasıtadır. Burada
kitapların (özellikle’ âyet-i kerimede ifade edildiği şekliyle
Kur’ân-ı Kerim’in) irşad vasıtası olması, ilâhî mesajı cem
etmiş olmaları ve başvurulduğunda hakikati aksettirmeleri
dolayısıyladır. Asıl irşad ehli, mücerredi müşahhaslaştırıp
hayata uygulamada örnek olan peygamber ve velilerdir.
-70-
Biz, günümüzdeki pratik önemine binaen velâyeti detaylandırmak
istiyoruz.
‘Velâ’ kelimesi ‘Kanun’ adlı lügatte; ferman, efendilik,
padişahlık ve dostluk olarak tarif edilmiştir. Istılâhtâ ise,
‘veli’nin iki mânâsı vardır; biri mef ul, biri de fâil addedilmesine
göredir. Veli (mef ul) anlamına alınırsa; işlerini Allah’ın
gördüğü, onu nefsine bırakmadığı kimsedir; “O,
salihlerin işlerini görür”67. Fail anlamında alınırsa; Allah’
m ibadet ve taatini yerine getiren demektir. İnsanın veli
olması için her iki mânânın da kendinde bulunması, Allah’
ın emirlerine gizli ve âşikâr riayet etmesi gerekir. Nasıl
nebinin şartı ‘masum’ olmak ise, velinin şartı da ‘mahfuz’
olmaktır.
Kur’ân-ı Kerim’de onların yüceliklerine şöyle temas ediliyor:
“Haberiniz olsun ki, Allah’ın velileri için hiç bir
korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir.
Onlar iman edip takvaya ermiş olanlardır. Dünya
hayatında da, ahirette de onlar için müjdeler vardır.
Allah’ın sözlerinde asla değişme yoktur. Bu, en büyük
saadetin tâ kendisidir” ‘ Bu âyeti kerimeler nazil
olduğu zaman Hz. Peygamber’e sordular: “Burada sözü
edilen veliler kimlerdir, ey Allah’ın Resulü?” Cevaben
buyurdular ki: “Onlar o kişilerdir ki, gördüklerinde
Allah anılır, onlan görenler Allah’ı hatırlar…” 69
Velâyetin bu umumi mânâsını verdikten sonra,
‘velâyet’le ‘irşad’ arasındaki münasebeti tesbit etmek gerekir.
Velilerin büyük bir kısmı:mânevî yolculuklarını tamam
lamış olmalarına rağmen, ‘irşad’la görevli değillerdir. Onlar,
öyle “şerefli bir cemaattır ki, kemâl derecesine vüsulden
sonra mükemmelleşmişler fakat halkı davete memur olmamışlardır”
70.
Yüce ‘irşad’la görevli velilere gelince, onlar, “Meşayıh-i
Sufiyye”dirler. Vüsulden sonra tarike tabi olarak mahlukatı
-71-
Hakk’a davet için memur edilmişlerdir” . Sülemî, “Bize
kendi katından bir veli ver” âyetini, “Bize, sana gitmemizi
gösterecek, bize kılavuzluk edecek bir veli ver” şeklinde
tefsir etmiştir72.
Demek oluyor ki, her ‘mürşid’ Veli’dir; fakat her ‘veli’
‘mürşid’ değildir. Mürşid-i kâmil, Hak’tan (c.c.) ruhsatlı
olmak, Hak’tan (c.c.) ruhsatlı yine bir mürşid-i kâmilden
mezun bulunup icazet almak zorundadır. Bu ruhsatlılık,
müteselsilen Resulullah’a kadar ulaşmalıdır. Bizzat Resulullah
tarafından izinli olmayan bir insanın mürşid-i kâmil
olması mümkün olmadığı gibi, kendisine tabi olanları da
Hakk’a iletmesi mümkün değildir. Maamafih yapılan zikirlerden
mükâfaat alınır, sevaba nail olunur, fakat mânevî
yolculukta ilerleme olmaz.
İntisab silsilesinin Resulullah’a kadar inmesinin gereğine
işaret edince Velâyet’ ve ‘Nübüvvet’ münasebetini de
açıklamak gerekir kanaatindeyiz.
Velâyet yolu, Nübüvvet nurunun bütün insanlığa hayat
bahşeden bir hediyesidir. Velâyet yolunun şahı Hz. Ali
(r.a.) Efendimiz’dir.
“İmamı Ali’den rivayet olunuyor ki; Ben Allah’ın Resulü’nden
sordum, dedim ki, Yâ Resulellah; bana Allah’a
varan en yakın yolu göster. Kullara en kolay ve Allah
indinde en üstünü olsun. Efendimiz (s.a.v.) buyurdular
ki; Yâ Ali, Allah Teâlâ Hz. lerini gizli ve âşikâre
zikretmelisin. Ali (k.v.) dedi ki; Yâ Resulellah, insanların
hepsi zikrediyorlar, ben bana mahsus birşey
süylemeni istiyorum. Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki;
benim ve benden önceki peygamberlerin söylediklerinin
en üstünü Lâ ilâhe illallah’tır. Eğer yedi kat
gök ve yedi kat yer bir kefeye, Lâ ilâhe illallah öteki
kefeye konsa Lâ ilâhe illallah ağır gelir. Sonra buyurdu
ki, Yâ Ali yeryüzünde ‘Allah, Allah’ diye zikredenler
bulundukça kıyamet kopmaz. Bunun üzerine Ali
(r.a.) arzeyledi ki, nasıl zikredeyim Yâ Resulellah?
-72-
71
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki; yâ Ali gözlerini
kapat ve ben üç kere Lâ ilâhe illallah diyeyim,
benden isit sonra üç kere Lâ ilâhe illallah de, ben
işiteyim” .
Böylece Hz. Ali (r.a.) Efendimiz velâyet yolunun sahibi
oluyor ve bu mânevî mirası devralmış oluyordu.
“Cenab-ı Hakk’a ulaştıran yol ikidir. Brincisi Kurb-ü
Nübüvvete tealluk eden yoldur…Asâleten bu yoldan ulaşanlar
enbiyâdır… Birde onların ashab-ı kiramı… Bu yolda
‘tavassut’ yoktur. Bu büyük vâsıllardan her kim feyz alacaksa
asıldan alır. Hem de hiçkimsenin tavassutu olmadan…
İkincisi: Kurb-ü Velâyettir. Aktâb, evtâp, büdelâ,
nücebâ, ve Allah Teâlâ’nm umum veli kulları bu yoldan
vasıl olurlar… Burada ‘tavassut’ ve ‘hail’ olma durumu
vardır”74.
Gazâli de ‘vahy’ ile ‘nübüvvet ilmi’ ve ‘ledün ilmi’
arasındaki ilgiyi şöyle belirtir: “İlham, Küllî Ruh’un berraklığına
ve kaabiliyetine bağlı olarak insan ruhunu uyarmasıdır.
O, vahyin basit bir şeklidir. Çünkü vahy, gaybı açık
olarak bildirmelidir; ilham ise, gaipteki şeye bir işarettir.
Vahy’den hasıl olan ilme ‘Nebevi ilm’, ilhamdan hasıl olan
ilme isi; ‘ilm-i ledün’ denir”.
KERAMET MESELESİ
“Keramet, tabiatta câri kanuna aykırı olarak vuku
bulan ilâhı bir fiildir. Tâ ki, kul, itaatkârlığın
meyvesini tanısın ve dininin hak olduğuna dair basiret
ve inancı artsın”75.
Nureddin es-Sâbûnî (r.h.) ‘el-Kifaye’ adlı kitabında
kerâmet bahsini şöyle bitirmiştir: “Tabiat kanununu bozan
hadise dört nevidir. Mucize: Meydan okuma (Tehaddi) ve
nübüvvet iddiasıyla beraber peygamberin elinde zuhur
eden şeydir. Kerâmet: Şeriat’a bağlılık ve takva halinde
-73-
velinin elinde zuhur eden şeydir. Maunet: Herhangi bir
iddia olmaksızın sıradan mü’minlerden birinin elinde vuku
bulan şeydir. Mekr ve İstidrâc: İlâhlık taslayanm, kâfir ve
bid’atçının elinde vuku bulan şeydir. Şunu da söyleyelim
ki, zikir bu anlattıklarımızın dışında kalır”.
Kerâmetin Hak Olduğuna Dair
Kitap’tan (Kur’ân’dan) Deliller
•Allahü Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de: “Zekeriyya ne zaman
(kız olan) Meryem’in bulunduğu mihraba (mescide)
girdiyse onun yanında bir yiyecek bulunurdu. “Ey
Meryem! Bu sana nereden?’ dedi. O da ‘Bu Allah
tarafından’ dedi..”76 buyurmaktadır. Meryem, peygamber
olmadığına göre yiyeceğin Allah tarafından gelmesi
kerâmetten başka birşey değildir.
•Kış mevsiminde İsâ’yı (a.s) doğurmak üzere bir hurma
ağacının altına çekildiğinde Cenab-ı Hak Meryem’e: “Hurma
dalını sana doğru silkele, üzerine taze hurma
dökülsün” 77 buyurmuştu.
•“Yanında Kitab’dan bir ilim bulunan kimse de
(Asaf b.Barhiyâ yahut Hızır): Sen gözünü (açıp) yummadan
ben onu sana getirebilirim, dedi. (Süleyman)
tahtı yanma yerleşmiş görünce dedi: Bu, Rabb’imin
lütfundandır…”78 Asaf, Yemen’deki Belkıs’ ın tahtını göz
açıp kapayıncaya kadar Filistin’e getirmiştir; kerâmet açıkça
görülmektedir.
•Ashâb-ı Kehf hakkında Kur’ân-ı Kerim’de: “…Biz
onları (kâh) sağ yanma, (kâh) sol yanına çeviriyorduk.
Köpekleri de (mağaranın) giriş yerinde iki kolunu
(ayağını) uzat(ıp yat)makta idi” 9 buyurulmaktadır.
Sünnetten Deliller
•Peygamber Efendimizin, ashâbma, İsrailoğullarından
Cüreyc isimli bir ruhbanın başına gelenlerden bahsettiğine
göre; Cüreyc’e annnesi beddua eder ve kendisine zina
isnad edilir. Aslında, kötü bir kadının bir çobanla gayr-i
meşru münasebetinden yeni doğmuş olan çocuk dile gelip
konuşur ve babasının bir çoban olduğunu söyler de Cüreyc
itham ve iftiradan kurtulur80. Çocuğun konuşması Cüreyc-
’in kerâmet gösterdiğine delildir.
•İsrailoğullarından bir kadın, erkek çocuğunu emzirirken
yanından geçen yakışıklı bir süvari görür ve çocuğunun
büyüyünce onun gibi olması, yine yanından geçen bir
cariye görür ve çocuğunun onun gibi hakir olmaması için
dua eder. Çocuk dile gelir ve annesinin yaptığı duanın
tersini yapar81.
•Kasırga ve sel yüzünden sığındıkları mağarada mahsur
kalan üç kişinin, dualarıyla mağaranın ağızmın açılması
olayı82.
Sahabenin Hayatından Örnekler
Sahabenin hayatından, bu konuda sayılamayacak kadar
örnek sıralamak mümkündür. Fakat biz, büyük fıkıh
âlimi Nureddin es-Sâbûnî’nin Maturidiyye Akaidi adıyla
tercüme edilen eserinde, Kerâmeti ispat bahsinde zikrettiği
olaylara değinerek yetinmek istiyoruz:
“Nihavend’de bulunan Sâriye, Medine’deki Halife
Ömer’in (r.a): Ey Sâriye, dağa dikkat et, dağa, tarzındaki
sözünü işitmiştır. Halbuki ikisi arasında beşyüz fersahtan
fazla bir mesafe bulunuyordu. Hz. Ömer’in mektubu (atılmak
sureti) ile Nil nehrinin taşması, Hz. Halid’in zehir içmesi
ve (bundan zarar görmemesi)…”
-75-
Bu noktada bir kutsi hadisi vermekte, kalbierin tatmin
olması bakımından fayda mülahaza ediyoruz:
Cenab-ı Hakk(c.c) şöyle buyuruyor: “Ben kulumu sevdiğimde
onun işitir kulağı, görür gözü, tutar eli, yürür ayağı
olurum. Benden isterse ona veririm, bana sığınırsa muhakkak
onu korurum”83.
Kerâmetin ispatı babında bu kadar misâl verdikten sonra
bir başka yönüne, veli-kerâmet ve kerâmetin hükmü
konusuna gelmek istiyoruz.
Bir peygamber, peygamberliğini ispat etmek için mucize
gösterme yetki ve imkanına sahiptir. Yani “mucize, nübüvvet
iddiasıyla beraber bulunur; halbuki veli bunu iddia
edecek olsa anında kafir olur ve kerâmete layık olma vasfından
sıyrılır. Bilakis veli, peygambere bağlı olduğunu
ikrar eder”84
Demek ki veli için kerâmet asıl değildir. Aslolan istikamettir
ve peygamber, mucize göstermede ne kadar açık
olması gerekiyorsa, veli de kerâmet konusunda o kadar
kapalı olmalıdır. Velinin kerâmetteki kapalılığı onun kemâline
işarettir. Bir mürşid, bir taraftan mânen Hak’la beraber
olurken diğer taraftan zahiren halkla beraberdir. Ve halkın
içinde insanların anlayacağı dilden onlara hitap ederek
onların irşadıyla ilgilenir ve sebeplere tam sarılır. Sözü,
Eşref oğlu’ nun bir beyti ile bitirelim:
“Ne acip bir dalgıçtır ki, daldığı deryâlarda,
Her katre bir derya olur, her derya binbir umman!..”
Cenab-ı Hak (c.c.) himmetlerinden mahrum eylemesin!..#
VESİLE..
İslâm akaidine göre mümkünün (varlığı da yokluğu da
imkan çerçevesinde olan yaratılmış varlık, mahluk) vücut
bulmasında yaratıcı, yalnız Cenâb-ı Vâcibu’l-Vücud’dur
(kendi kendine kâim, varlığı zaruri ve şart olan). Fâil-i
hakiki, mutlak olup, ‘tek’tir. O bakımdan Allah’tan (c.c.)
başka fail aramak küfürdür.
Bu temel hükümden sonra bir temel kaide de şudur:
Mümkünün vücud bulmasında fâil-i hakiki olan Cenâb-ı
Hak, zatını gizlemek kastı ile sebepler silsilesini araya koymuştur.
Bu yüzden de ‘esbaba tevessül’ şart olmuştur.
Üçüncü bir esas: Allah’tan ( c.c.) gayri maddî ve mânevî
bütün mevcudât mahluktur. Yani maddî olan mümkün
(mevcud) ve mânevî olan (mümkün). Her iki mümkünün
de vücud bulması Cenâb-ı Hak tarafından bir takım sebeplere
bağlanmıştır. Bu sebeplere sarılmak (esbâba tevessül),
-hâşâ!- Allah’ı inkâr değildir. Ancak, mümküne fâil-i hakiki
nazarı ile bakmak küfürdür.
Şimdi bu tesbitlerden sonra, maddî sahada mümkün

olanın vücut bulmasında, Allah’ı zikretmeden ve de inkâr

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.