Oops! It appears that you have disabled your Javascript. In order for you to see this page as it is meant to appear, we ask that you please re-enable your Javascript!

Vahyin İniş Türleri Hakkında Varid Olan Hadisler

Şüphesiz ki Fahr-i âlem Efendimiz vahyin bütün çeşitleriyle konuşmuş, onların hepsine mazhar olmuştur. Ebû Nu- aym’in naklettiği hadîste deniliyor ki: «Cebrâîl ile Mikâîl, Resûlüllah’m (S.A.V.) mübarek göğsünü yanp yıkadılar ve sonra Ona: Rabbin adıyla oku! dediler.. Hadise, tarih ve siyer kitaplarında geçtiği gibi anlatılıyor. Durum Varaka bin Nevfel’e intikal ediyor. Bunun üzerine Varaka diyor ki: «Müjdeler sana!. Meryem oğlu İsâ’nın müjdeleyip haber verdiği Peygamberin sen olduğuna şehâdet ederim.. Musâ’- ya gelen Namus sana da gelmiştir. Şüphesiz ki sen mürsel bir peygambersin..» Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz’in göğsünün yarıldığı böylece rivâyet edilmiştir. Tayalisî ile el-Hars kendi müsnedlerinde buna yer vermişlerdir. Bundaki hikmet, Peygamber (S.A.V.) Efendimiz’in temizliğin en mükemmel halinde kendisine vah- yedileni sağlam bir kalb ile telâkki etmesidir.. Bu konuda Ibn-i Kayyim el-Cevzî ve diğer ilim adamları diyorlar ki: Cenâb-ı Hak, Peygamber’i (S.A.V.) vahyin bir nice mertebelerini telâkki etmeye müvekkel kılmıştır.. Meselâ : a) Sadık rü’ya. Cenâb-ı Peygamber hiç bir rü’ya görmez ki sabah aydınlığı gibi çıkmasın. b) Görmeden meleğin vahyi getirip onun kalbine ilka etmesi Nitekim Efendimiz bu hususta buyurdular ki: »Şüphesiz ki Ruhü’l-kuds kalbime ilka etti ki, hiç bir can rızkını tastamam almadan ölmez. O halde Allah’tan korkunuz, rızık talebinde en güzel ve doğru yolu ve yöntemi seçiniz!»™ c) Melek vahiy getirdiğinde bir insan sûretine girerdi de öylece Peygamber (S.A.V.) Efendimiz’e hitab ederdi. Böylece onun ne dediğini anlar, gönlünün kulağına onu yerleştirirdi.Bazen melek ona Dıhyetü’l-Kelbî sûretine girerek gelirdi. Çünkü Dıhye güzel yüzlü ve güzel endamlı bir adamdı.47 Bu konuda şöyle bir soru soracak olursan: Cebrâil (A.S.) vahyi Peygambere ilka ederken Dıhye’nin sûretine giriyordu, o sırada Cibril’in ruhu nerede idi? Eğer ruhu altıyüz kanadı olan cesedinde bulunuyordu denilse, o zaman Peygamber’e gelenin Cibril’in ruhu olmadığı sonucuna varılır. Aynı zamanda cesed de onun cesedi değildir. Eğer Dıhye’nin sûretindeki ce- sedde ise bu büyük cesed ölüyor mu? Yoksa Dıhye’nin cesedine benzeyen cesede intikal eden ruhtan boş mu kalıyor o büyük cesed? Buna, Aynî’nin de belirttiği gibi şu cevap verilmiştir: Ruhun büyük cesedden intikali onun ölümüne sebep olmayabilir. Böylece cesed diri olarak kalabilir. Onun maarifinden hiç bir şey de noksan olmayabilir. Cibril’in ruhunun ikinci bir cesede intikali, şehîdlerin ruhlarının yeşil kuşların içine intikali gibidir. Ruhların ayrılması sonucu cesedlerin ölmesi aklen vâr cib değildir; ancak Allah’ın icra kıldığı bir âdettir. Bu da insanlara mahsustur, başka varlıklarda olmayabilir. d) Vahiy Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz’e çıngırak sesi gibi bir ses vererek gelirdi. Bu, vahyin inişinin en ağır olanı idi. O kadar ki, çok soğuk günde bile bunun ağırlığından Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz terler, şakaklarından şapır şapır ter dökülürdü. Pâk ve temiz ruhları İlâhî vahye mazhar olurken mübarek cisimleri ağırlaşır, yere yapışır gibi olurdu. Bir defasında mübarek dizleri Zeyd bin Sâbit’in dizi üzerinde bulunurken çıngırak sesi gibi ses veren vahyin bu çeşidi indiğinde, Resûlüllah (S.A.V.) o kadar ağırlaşıyor ki neredeyse Zeyd’in dizi ve kemikleri kırılacak gibi oluyordu. Olayı, Taberânî, Ahmed bin Hanbel ve Beyhakî, Zeyd bin Sâbit Hazretleri’nden şöyle naklediyorlar : «Ben, Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz’e inen vahyi yazıyordum. Zaman zaman terler, inci daneleri gibi ter dökerdi. Bazen de ben vahyi yazarken Resûlüllah (S.A.V.) bana doğru meyiederdi de yazılacak vahyi henüz bitirmeden ayağım kınlır gibi olurdu. Şüphesiz ki bu Kur’ân-ı Kerîm’in nüzûlünde onun mânevi ve kudsî ağırlığı idi. Bazen öyle bir durum olurdu ki, bu ayakla artık bir daha yürüyemem sanırdım.. Mâide sûresi indiğinde kendileri deve üzerinde bulunuyorlardı. Vahyin ağırlığı altmda neredeyse devenin bacakları kırılır gibi oldu.» e) Bazen Peygamber (S.A.V.) Efendimiz vahiy getiren meleği asıl sûretinde görürdü ki üzerinde altı yüz kanadı bulunurdu Melek bu sûrette Allah’ın dilediği kadar vahiy ilka ederdi. Necm sûresinde de belirtildiği gibi vahyin bu şekli ilk defa vâki olmuştur. f) Göklerin ve madde âleminin fevkında bulunurken, Allah ona namazın farziyeti ve başka hususlarla ilgili vahiyde bulunmuştur g) Allah kelâmı, Allah’tan Resûlüllah’a vasıtasız olarak tecelli etmiştir; Hazret-i Mûsa ile konuştuğu gibi. Bazı âlimler vahyin çeşitleri hakkında sekizinci bir mertebe daha belirtmişlerdir: Allah Peygamberle arada hiç bir hicap olmaksızın yüzyüze konuşmuştur. Mevâhib’de bir diğer mertebeden fazla olarak bahsedilmiştir; o da, Allah kelâmının uykuda Peygamber’e gelmesidir. Nitekim Zührî’nin rivâyet ettiği hadîste Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz bu hususa işâretle buyurdular ki: «Rabbini bana en güzel sûrette geldi ve buyurdu ki: Ya Muhammed! Melekü’l-A’lâ’nın ne hakkında dâvacıhk (veya kıskançlık) ettiğini biliyor musun?» Halimi veya Huleymî’nin belirttiğine göre ise, Resûlüllah (S.A.V.) Efendimizde vahiy kırkaltı çeşit üzere gelmiştir. Hu- leymî bunları bir bir anlatmıştır. Ama çoğu —Fethü’l-Bârî’- de de belirtildiği gibi— vahyi hamledenin sıfatlarından alınmadır. Ve hepsi de belirttiğimiz türlerin kapsamına girmektedir. îbn-i Münîr diyor ki: «Hâl ve durum vahiyde farklı olurdu. İktiza ettiği duruma göre değişirdi:, Va’d ve müjde ile indiğinde melek âdem sûretinde inerdi ve hiç bir zorluk olmadan Peygamber’e hitab ederdi. Vaîd ve inzâr ile indiğinde, çıngırak sesi gibi ses ile gelir ve böylece vahiy inmiş olurdu.» İbn-i Merdveyh’in îbn-i Mes’ud’dan (R.A.) merfûan yapmış olduğu rivâyete göre: Allah vahiy ile konuştuğunda onun sesini gök ehli çıngırak sesi gibi duyar, bir düz kayaya şiddetle çarpan zincir sesi çıkarır ve böylece gök ehli fazlasıyle korkar ve bunun kıyâmetle ilgili bir emir olduğunu bilirler idi. Buhârî’de de bu hususa temas edilerek deniliyor ki: Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz’e bazen vahiy çıngırak sesi gibi bir ses vererek gelirdi. Ahmed bin Hanbel’in Abdullah bin Ömer’den (R.A.) yaptığı rivâyette, Hz. Abdullah diyor ki: Peygamber (S.A.V.) Efendimiz’e sordum : — Vahyin indiğini hissediyor musunuz? — Büyük halkalı zincirin birbirine sürtünmesi ve çarpması neticesinde çıkan ses gibi bir ses alıyorum ve işte o zaman susup bekliyorum. Bir nice defalar bana vahiy geldiğinde onun şiddetinden canımın alınacağını zannettim. İbn-i Âdil kendi tefsirinde diyor ki: «Cebrâil (A.S.) Peygamberimiz (S.A.V.) Efendimiz üzerine yirmi dört bin defa inmiştir. Âdem Peygamber’e ise on iki defa, İdris Peygamber’e dört defa, Nûh Peygamber’e elli defa, İbrahim Peygamber’e kırk iki defa, İsâ Peygamber’e on defa inmiştir.» Taberânî’nin rivâyetine göre : «Cibril (A.S.) Âdem Peygamber’e on dört defa, Nûh Peygamber’e iki defa küçük yaşında iken, kırk sekiz defa yaşlandıktan sonra olmak üzere elli defa, İsâ Peygamber’e üç defası küçüklüğünde, yedi defası büyüdüğü zaman olmak üzere on defa, Efendimiz Muhammed’e (S.A.V.) küçük yaşta iken yirmi dört defa inmiştir. (Allah daha iyisini bilir).» Yapılan rivâyetlere göre : Cebrâil (A.S.) bir gün çölde en güzel surette ve en güzelkokular yayarak Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz’e görünüyor ve diyor ki: Ya Muhammedi Allah sana selâm ediyor ve buyuruyor ki: Sen, insanlara ve cinlere gönderilen benim pey- gamberimsin. İnsanları ve cinleri L İLÂHE İLLÂLLAH sözüne dâvet et! Sonra Cebrâil ayağını yere vurdu; oradan bir pınar fışkırdı. Cebrâil (A.S.) o sudan abdest aldı ve Peygam- ber’e (S.A.V.) de abdest alması için emretti. Sonra Cebrâil (A.S.) kalkıp namaz kıldı. Peygamber’e de kendisiyle birlikte namaz kılmasını buyurdu. Böylece Cebrâil (A.S.) Resûlüllah Efendimiz’e abdest ve namazı öğretmiş oldu. Sonra da göğe doğru çıkıp gitti. Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz evine dönmek üzere yürüdü. Yolda ne kadar bir taşa, bir ağaca rastladıysa hepsi ona, ESSELÂMÜ ALEYKE YA RESÛLELLAH diyerek selâm verdi. Eve gelince durumu Hazret-i Hadîce’ye (R. Anhâ) haber verdi ve sevincinden yerlere kapanır gibi oldu. Sonra Hadîce’ye abdest almayı öğretti. Cebrâil (A.S.) ile birlikte namaz kıldıkları gibi Hz. Hadîce ile beraber namaz kıldılar. Namaz bu sırada iki rek’at olarak farz kılınmıştı. Sonra bu sefere has bir sayı olarak kaldı. Mukatil diyor ki: «Namaz ilk farz kılındığında iki rek’at sabahleyin, iki rek’at de akşamleyin kılmıyordu. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de buna işâret edilerek buyuruluyor ki: «Rabbini akşam sabah ham- dederek teşbih et.»48 Taberânî’nin İbn-i Ömer’den (R.A.) yaptığı rivayete göre Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz buyurdular ki : «Daha önce hiç bir peygambere inmeyen bir melek gökten bana indi ki, bu melek benden sonra da hiç kimseye inmeyecektir. O İsrâfil’dir. Bana dedi ki: Ben Rabbin elçisiyim, sana geldim. Rabbim sana şu hususu haber vermem için bana emretti: İstersen peygamber olan bir kul olursun, istersen hükümdar olan bir peygamber olursun! Bunun üzerine Cebrâil’e (A.S.) dönüp baktım. Tevâzu göstermemi işaret etti. Eğer hükümdar olan bir peygamberlik isteseydim, dağların da benimle birlikte altın olmasını isterdim.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.