SÜHEYB-I RÛMÎ (r.a),

“B ir kimse
Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsa,
bir ananın evladını sevm esi gibi
Süheyb’i sevsin” hadîs-i şerifiyle medholunan,
büyük Sahâbî. ismi, Siiheyb-i Rûmî;
künyesi, Ebû Yahya; Nesebi, Süheyb bin
Sinan bin Malik bin Abd-i Amr bin Akîl
bin Amir bin Cendele bin Cüzeyme bin Ka’b
bin Saad bin Eşlem bin Evs Menûd bin enNemri
bin Kaasit bin Henep bin Kusay bin
Cedile bin Esed bin Rebia bin Nezâr Er Rebl
en-Nemri’dir. Annesinin ismi, Selma binti
Kuayd. Babasının veya dedesinin vazifesi
dolayısıyla bulunduğu Basra’da Übülle
denilen yerde doğdu. Übülle, fevkalâde
güzel, bağlık-bahçelik bir yerdi. Bizanslılar
buraya bir baskın yapıp, her tarafi yağma
yaptılar. Bu sırada, çocuk yaşta bulunan
Hz. Süheyb bin Sinan da, Bizanslılann ellerine esir düşenler sırasında idi. Ailesi kendisini
çok aradıysa da bulamadı. Uzun
müddet Bizanslılann elinde kaldıktan
sonra, Benî Kelb’in eline geçti. Köle olarak
satıldığından Mekke’de Abdullah bin
Ceda’nın eline düştü. Bu zât daha sonra
kendisini azâd etti. Bu hâdiseler olurken,
İslâmiyet henüz açıklanmamıştı. Kendisine
“Rûmî” denilmesinin sebebi, uzun
müddet Bizanslılann elinde kalmasından
dolayıdır. Bu sebeble, Rumca’yı Arabca’
dan daha iyi bilirdi.
Kâbe-i Muazzama’nın güneyinde, yüksekçe
bir yerde, Hz. Erkam’m evi bulunuyordu.
Kâbe’ye güney tarafından gelmek
isteyen bu evin önünden geçmek durumunda
idi. Ev yüksekte olduğundan Kâ’be
rahat olarak görünürdü. Aynca Hz. Erkam,
Mekke’nin ileri gelenlerinden, itiban çok
olan bir zât idi ki, herkes kendisine hürmet
ve ikrâm ederdi. Bu gibi sebeplerden
dolayı, Peygamber efendimiz ve diğer müslümanlar
burada toplanırlar, emniyetli bir
yer olduğu için ibadetlerini rahat yaparlardı.
Yeni Müslüman olmak isteyenler de
bu eve gelir, müslüman olmakla şereflenirdi.
Bunun için, bu eve Dar’ül-lslâm ve
Dârûl-Erkâm gibi isimler verilmişti. Bir
gün Hz. Ammâr bin Yaser, Hz. Erkam’ın
evinin önünde Hz. Süheyb bin Sinan’a
rastladı. O’na “Burada ne yapıyorsun”
diye sorunca, Hz. Süheyb de, “Sen ne
yapıyorsun” diye karşılık verdi. Hz.
Ammâr, “Ben içeri gireceğim ve Hz.
Muhammed’in (s.a.v; sözlerini dinleyip bildirdiği
dine gireceğim. Müslüman
olacağım” dedi. Hz. Süheyb, “Ben de aynı
niyyetle buraya geldim.” deyince, beraberce
içeri girdiler. O sırada Peygamber efendimiz
de orada bulunuyordu. Müslüman
oldular, akşama kadar orada kaldılar.
Akşamdan sonra evlerine gittiler. Peygamber
efendimiz, îslâmiyyeti tebliğden
önce de Hz. Süheyb bin Sinan ile konuşurlar
ve birbirlerini severlerdi. Hz. Süheyb,
Müslüman olduğunu açıkladıktan sonra
Mekke’li müşriklerin, şiddetli hücum ve iş­
kencelerine mâruz kaldı. Müşrikler daha
çok, kimsesi olmayan zavallılara işkence ederlerdi.
Hz. Süheyb de Mekke’de akrabası, dayanağı
olmayan bir zât olduğu için müşrikler
kendisine çok zulmederler, konuş amıyacak
hâle getirinceye kadar döverlerdi Bir gün, Hz.
Habbâb ve Hz. Ammâr’la birlikte giderlerken,
Kureyş müşriklerinden bazılan ile karşılaştı­
lar. Müşrikler bunlan görünce “İşte
Muhammed’e tâbi olan kimseler” diye alay
ettiler ve bazı uygunsuz sözler söylediler.
Hz. Süheyb onlara cevâben buyurdu ki:
“Evet1 Allahü teâlâ’nın peygamberine tâbi
olan onunla beraber bulunmaktan zevk
alan kimseler biziz. Hz. Muhammed’e
(s.a.v; biz inandık, siz inanmadınız. Biz O’ l
nun söylediklerinin, bildirdiklerinin hepsi- ‘
nin doğru olduğunu kabul ettik. Siz
yalanladınız. Bütün üstünlük ve faziletler
Islâmiyyette, bütün zillet ve felâketler de
müşrikliktedir. Müslümanlık da aşağılık,
müşriklikte üstünlük yoktur.” Hz. Süheyb
böyle söyleyince inanmıyanlar üzerine saldırdılar.
Hz. Süheyb bin Sinan’ı dövdüler.
Hz. Süheyb, Mekke’de kendi gayretleriyle
büyük bir servet elde edip hayli zengin
oldu. Medine-i Münevvere’ye hicret edeceği
müşrikler tarafından haber alınınca yolu
kesildi. “Sen Mekke’ye fakir olarak geldin.
Çok mal ve servete kavuştun. Şimdi hem
kendin gideceksin, hem bunca malı götüreceksin
buna izin vermeyiz” dediler. Hz.
Süheyb, onlara buyurdu ki: “Ey müşrikler.
Beni iyi tanırsınız ki, çok iyi ok atanm.
Eğer üzerime gelirseniz, ok çantamdaki
oklann hepsini size atanm ve sonra kılı­
cımı çekerim. Bunlardan biri elimde bulundukça
bana birşey yapamazsınız kendiniz
bilirsiniz”. Fakat Hz. Süheyb’in, Peygamber
efendimize olan muhabbeti, bağlılığı ve
O’na kavuşmak arzusu ve Medine-i
Münevvere’ye gidip ibadetlerini rahatça
edâ edebilmek isteği o kadar çoktu İri, yanında
bulunan bütün mallarının ve alacaklarının,
P e y g a m b e r e fe n d im iz in s e v g is i
yanında hiç kıymeti yoktu. Bu sebeble hiç
vakit kaybetmemek, bunlarla oyalanmamak
için onlara: “Yanımdaki ve Mekke’de
bulunan mallanmı size verirsem önümden
çekilir misiniz, yolumu açar mısınız?” diye
sordu. Hak ve hakikatlerden nasibi olmayan
müşriklerin de arzûsu buydu. Hemen
“Olur” dediler. Hz. Süheyb yamnda bulunan
bütün vânm verdi, Mekke’deki varlığı­
nın da yerini tarif edip müşriklerin elinden
kurtuldu ve hiç parasız olarak yoluna
devam etti. Mekke ile Medine arasındaki
yolda binbir zahmet, tahammülü mümkün
olmayan güçlüklerle karşılaştılar. Fakat
sevgili Peygamberimize kavuşmanın heyecanı
ile bütün sıkıntılardan zevk alarak yol
aldılar. Peygamber efendimiz, beraberlerinde
Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer olduğu
halde Hz. Gülsüm binti Herm’in hanesine
misafir olduklannda, Hz. Ömer “Yâ Resû-
lallah! Süheyb’i göremiyoruz. Acaba nerede
kaldı” diye arzedince, Peygamber efendimiz
durumu tahkik ettirdi. Yolda karşılaş­
tığı şiddetli açlık ve susuzluk ve diğer
müşkülatdan dolayı, Küba’ya zamanından
çok sonra gelebildiği ve Hz. Sa’d bin
Hayseme tarafından misafir edildiği
anlaşıldı.
Hz. Süheyb Peygamber efendimizin
(s.a.v; huzuruna gelince: “Yâ Resûlallah,
Mekke’den, Medine’ye hicret etmek için
yola çıktığım zaman, müşrikler beni yakaladılar.
Onlara bütün servetimi teklif ettim.
Onlar da kabul ettiler. Bütün malımı vererek
kendimi ve ailemi kurtararak huzurunuza
geldim” deyince, Peygamberefendimiz (s.a.v; “Süheyb kazandı,
Sttheyb kazandı” buyurdular ve Hz.
Süheyb hakkında nâzi] olan, “İnsanlardan
bir kısnu, Allahü teâlâ’nm rızasını
isteyerek O’na ibadet yolunda
canlarını sarfederler.” (Sûre-i Bekara
207; âyet-i kerîmesini okudular. Hz. Peygamberimiz,
Hz. Süheyb ile Hz. Hâris bin
Samme arasında din kardeşliği ilân etti.
Güzel huylan ve faziletleri kendisinde toplamış
olan, hazır cevabhlığı ve latîfeleri
ile tanınan kâmil bir zât idi. Bir defasında
Peygamber efendimizin de bulunduğu bir
mecliste, hazır bulunanlara taze hurma
ikrâm edilmişti. Herkes taze hurmadan
yemeye başladı. Peygamber efendimiz Hz.
Süheyb’e lâtife ile, “Gözlerinde rahatsızlık
var yine de hurma yiyorsun”
buyurdu. Hz. Süheyb de cevaben “Yâ
Resûlallah. Gözümün birisinin yansı sağ­
lamdır. Onun hakkını yiyorum deyince
Peygamber efendimiz (s.a.v; ve orada bulunanlar
bu cevab hoşlanna gittiğinden
tebessüm ettiler.
Hz. Süheyb-i Rûmî, nişan almakta ve
ok atmakta çok mahir idi. Başta, Bedir,
Uhud ve Hendek olmak üzere bütün gazâ-
larda bulundu. Çok büyük gayret ve kahramanlık
gösterdi. Buyurdu ki: “Her zaman,
Resûlullah’m (s.a.v.) yanmda bulundum.
Bütün biâtlerde, bütün gazâlarda ve
seriyyelerde hep etraflannda idim. Hiç bir
zaman Resûlullah ile benim aramda bir
düşman bulunmamıştır. O’na bir zarar gelmemesi
için kendi vücudumu siper ettim. Bu
durum, O ahirete irtihal edinceye kadar
devam etti.”
Bir defasında, Hz. Ömer Hz. Süheyb’e
sordu: “Ey Süheyb! Sizde ayıblıyacağım bir
şey yoktur. Sizi ayıplamak için söylemiyorum.
Ama sizde gördüğüm üç haslet var,
bunlan sormak istiyorum. 1; Arab olduğunuzu
söylüyorsunuz. Fakat konuşmanız,
aslen Arab olanlann konuşmalanna benzemiyor.
2; Oğlunuzun ismi Hamza olduğu
halde, bir Peygamberin ismi ile (Ebû
Yahya; künyeleniyorsunuz. 3; Malınızı
çokça harcıyorsunuz”. Hz. Süheyb cevabında
buyurdu ki: “Ben aslında Arab’ım,
lâkin küçükken beni Rumlar esir almışlar.
Ben onlann elinde yetiştiğim için onlann
dilini öğrendim. Ebû Yahyâ künyesini
bana Resûlullah (s.a.v» verdiler. Çok harcamama
gelince çok harcıyorum ama, hep
Allah yolunda sarf ediyorum” Hz. Ömer bu
cevabdan çok memnun oldu. Hz. Ömer, Hz.
Süheyb’i çok severdi. Hz. Ömer, Ebû Lü’lû
kâfiri tarafından yaralanınca, yerine geçecek
halife’yi seçmek için şûra ehlini tayin
edip, yeni halife seçilinceye kadar Hz.
Süheyb’in kendisinin yerine vekil olması
için ve cenaze namazını kıldırması için
vasiyyet etti. Hz. Süheyb, üç gün müddetle \
cemaate namazlan kıldırdı. Bu mukaddes •
vazifeyi büyük bir ihtimam ve hassasiyetle
yerine getirdi. Hz. Ömer’in cenâze namazım
da kıldırdı. Bu esnada gösterdiği dikkat
ve itina ile herkesin takdir ve tasvibini
kazandı.
Hz. Süheyb, herkese iyilik eder, çok
yemek yedirirdi. Bir defasında Hz. Ömer
kendisine “Yâ Süheyb sen çok fazla yemek
yediriyorsun. Bu israf olmuyor mu?” dedi.
Süheyb (r.a; buyurdu ki, “Resûlullah efendimiz
(s.a.v; buyuruyorlardı ki “Sizin en
iyiniz fakirleri doyuran ve selâmı alıp
cevap verendir. ” diye cevap verdi. İkram
ve ihsanlan çok idi. 70 yaşında, 38 (m. 658;
de Medine-i Münevvere’de vefât etti. Bâki
kabristanına defnolundu. Orta boylu, buğ­
day tenli, kırmızı benizli, saçlan sık ve
siyah, yakışıklı bir zât idi. Çocuklan Habib,
Hamza, Sa’d, Salih, Seyfi, Ubbâd, Osman
ve Muhammed’dir. Bu çocuklanmn hepsi,
torunu Ziyâd bin Vasfi, Eshâb-ı kirâmdan
Hz. Câbir ve Tabiînden bazı zâtlar, Hz.
Süheyb’den hadîs-i şerif rivâyet etmişlerdir.
Hz. Süheyb-i Rûmî’nin rivâyet ettiği
hadîs-i şeriflerden bazılan şöyledin
Peygamberimiz (s.a.v; “İman edip
güzel amel işleyenlere Cennet ve bir de
Allahü teâlâ’nın cemâlini görm ek var.
Onların yüzlerine n e bir leke bulaşır
n e de bir zillet… İşte bunlar Cennetliktirler,
kendileri orada ebedî olarak
kalıcıdırlar.” (Yunus sûresi 26.ı âyetini
okuduktan sonra buyurdular ki: “Cennet
ehli Cennete girdikleri zaman,
onlara şöyle nidâ edilecektir. “Ey
Cennet ehli, size Rabbinizin bir va’di,
sözü vardır.” Cennet ehli de, “Bu
nimet, bu va’d nedir? Halbuki Allahü
teâlâ bizim yüzümüzü ak ettirmedi mi ?
Mizanda sevablarımızı ağır getirm edi
mi? Bizi Cennete sokmadı mı?” diyeceklerdir.
Bu karşılıklı nida üç defa
tekrarlanacak, sonra Allahü teâlâ
onlara tecelli edecek ve Cennet ehli
Rablerini mekansız ve cihetsiz olarak
g ö rec e k le rd ir. Bu nim et onların
kavuştukları nimetlerin en büyüğü­
dür.”
“ M u h â c irle r, m ü s lü m a n la rın
evveli, insanları hidayete ulaştıran ve
onlara, Rablerine kavuşturan yolu
gösterenlerdir. Allahü teâlâ’ya yemin
ederim ki, kıyamet günü Muhâcirler
omuzlarında silahları olduğu halde
gelirler. Cennetin kapısını çalarlar.
C en n etin b ek çisi H a z e n e : “ Siz
k im s in iz ” d er. O nlar da “ Biz
Muhacirleriz” derler. Hazene tekrar
“Sizin hesabınız görüldü mü?” diye
sorar. Bunun üzerine M uhâcirler dizleri
üzerine çökerler ve ellerini kaldı­
rarak yüksek sesle “ Yâ Rabbî! Senin
yolunda vatanımızı, çocuklarımızı,mallarımızı, ailelerimizi terk ettikten
sonra tekrar hesap mı vereceğiz?”
diye yüksek sesle ağlarlar. Bu esnada
Allahü teâlâ, onlara mahsus olmak
üzere, üzerlerine zeberced ve yakuttan
yapılmış kanatlar takar ve bu
kanatlan ile uçarak Cennete girerler.”
“Allahü teâlâ’nm müminler hakkındaki
hükmüne hayret ettim. O’na
genişlik takdir eder ve kulu buna râzı
olursa, kulun hakkında hayırlı olur.
Şayet darlık ile hükm eder de yine kulu
buna râzı olursa bu da hakkında
hayırlıdır.”
“Nikâh parasını verm em eği niyyet
ederek ölen adam, zinâ etmiştir. Borç
alırken verm em eği niyyet eden ise
hırsızdır.”
“Sizden önceki zamanlarda bir
hükümdar ve bu hükümdarın bir sihirbazı
vardı. Sihirbaz ihtiyarlayınca
hükümdara şöyle dedi. Şüphesiz artık
benim yaşım ilerledi ve ecelim yaklaştı.
Bana bir gen ç gönder de sihirbazlığı
kendisine öğreteyim. Hükümdar
sihirbazın dediğini yaptı ve bir
genci sihirbaza gönderdi. Sihirbaz da
ona 8İhri öğretm eye başladı. Hükümdarın
bulunduğu y er ile sihirbazın
bulunduğu y er arasında bir zâhid var
idi ki, gen ç bu zahide uğradı ve zahidden
duyduğu sözleri beğendi. Genç
zahidle oturup sözlerini dinleyince
sihirbazın dersine geç kalıyor, sihirbaz
da “niçin g eç kaldın” diye genci
dövüyordu. Genç, sihirbazın dersinden
dönerken zahide uğrayıp sözlerini
dinlemeye başladı. Bu sefer ailesi,
“niçin geç kaldın” diye genci dövdü­
ler. Genç, bu durumunu zahide anlatınca,
zâhid olan zât, çocuğa şöyle
dedi. “Sihirbaz, geç kaldığın için seni
dövecek olursa “B eni ailem geç
bıraktı” de. E ğ er ailen seni dövmek
isterse “Beni sihirbaz geç bıraktı” de.”
Genç bundan sonra zahidin dediği gibi
yaptı ve zahidin sözlerini dinlemeye
devâm etti. Günlerden bir gün genç
bakmış ki, ırmağın üzerinde büyük bir
canavar durmuş, kimse gelip geçem iyor.
Genç dedi ki: “Zahidin işi mi
Allahü teâlâ’ya daha sevimlidir yoksa
sihir bazın işi mi? Bugün bu anlaşılacak.
” Eline bir taş aldı ve “EyAllahım eğ
er zahid’den razı isen ve zahidin işi sana
sihirbazın işinden daha sevimli ise, şu
canavarı öldür de insanlar rahatça
geçebilsinler” diye yalvardı ve taşı
canavara attı. Allahü teâlâda o taş ile
canavarı öldürdü ve insanlar da nehri
kolayca geçip yollarına devam ettiler. ;
Genç bu durumu zahide haber verince, •
Kokand’da Sahan çeşmesinin iç süslemesi
zâhid: “Ey oğlum. Sen benden dahc
faziletlisin. Sen bazı imtihanlar geçireceksin.
Bu imtihanlarla karşılaştı­
ğında benden bahsetm e” dedi. Bu
gen ç şöhret buldu. Gözleri hastalıklı
olanları tedavi ediyor, daha başko
hastalıkları bulunanlara A llahi
teâlâ’nın izniyle faideli oluyordu,
Hükümdarın yakınlarından birinin
gözleri âmâ oldu. Bu kimse, o gencin
şöhretini işitmiş olduğundan genci
getirtti. Çok hediyeler teklif etti ve
şifa bulması için kendisine yardım
etmesini istedi. Genç dedi ki: “Ben
kimseye şifa verem em , şifayı veren
Allahü teâlâ’dır. Sen Allahü teâlâ’ya
imân edersen, ben, sana şifâ vermesi
için O’na duâ ederim.” O kimse bı
daveti kabul edip imân etti. Genç de
onun için Allahü teâlâ’ya duâ etti ve o
kimse şifa buldu. Bu kişi hükümdarın
meclisine varınca, hükümdar merakla
kendisine sordu: “Gözünü kim açtı” O
kimse “Rabbim” diye cevap verdi.
Hükümdar “ Yani ben” dedi. Hükümdarın
yakını “Hayır! Senin de benim
de Rabbim A llah’d ır.” Hükümdar
“Senin benden başka Rabbin mi var?’
dedi. O kimse dedi ki “Evet, benim ve
senin Rabbin Allah’tır.” Hükümdar
bu yakınına çok kızdı ve çeşitli işkenceler
yaptı. Nihayet o kim se genci
hükümdara bildirdi. Hükümdar genci
getirtti ve “Sen sihirbazlıkta çok ileri
gitmişsin. A ’m âlann gözlerini açıyor,
çeşitli hastalıklara şifâ buluyormuş-
şun.” G enç “Hayır, şifâyı veren
fiabbim ’dir. ” Hükümdar “ Yani ben’
dedi. Genç “H ayır” dedi. HükümdarSenin benden başka Rabbin mi var?”
dedi. Genç “Evet benim ve senin Rabbin
Allah’dır.” Hükümdar bu gen ce
çok işkence etti. Genç tahammül edemez
hale gelince Zahid’in ismini verdi.
H ü k ü m d a r Z a h id ’i buld urd u ve
“Dininden dön” dedi. Zahid kabul
etm eyince testereyle başını ikiye
ayırttı. Ondan sonra yakını olan kimseyi
çağırttı. Ona da dininden dön
dedi. Kabul etm eyince onun da başını
ikiye ayırttı. Sonra genci çağırdı ve
“Dininden dön!” dedi. Genç dininden
dönmedi. Hükümdar, adamlarına dedi
ki “Bunu alınız. Dağın tepesine götü­
rünüz. Dininden dönmesini söyleyiniz.
E ğ er kabul ederse geri getiriniz.
Kabul etmezse dağın tepesinden aşağı
yuvarlayınız.” Genç, muhafızlar tarafından
dağın tepesine çıkartıldı.
Orada gen ç “Ey Allahım. Bunların
şerrinden muhafaza eyle, koru” diye
duâ etti. Dağ sallandı. Muhafızlar
yuvarlandılar. G enç g e r i dönüp
hükümdarın karşısına çıktı. Hükümdar
hayretle “Arkadaşların n e yaptı,
n eredeler?” diye sordu. Genç: “Allahü
teâlâ beni onlardan korudu” dedi.
Bunun üzerine hükümdar genci bir
sandığın içine koydu ve adamlarına
emretti ki: “Bu sandığı alıp gem iye
binin. Denizin ortasında, gen ce dininden
dönmesini teklif edin. Dininden
dönerse geri getirin dönmezse suya
atın!” Muhafızlar denizin ortasında
yine aynı şekilde genci suya atacakları
sırada, Genç, “ Yâ Rabbi! Onlara
karşı beni koru” diye duâ etti. Genci
boğmakla vazifeli olanlar boğuldular.
Genç yalnız başına dönüp hükümdarın
karşısına çıktı ve dedi ki “Allahü
teâlâ beni onlardan korudu. Sen beni
ancak bir yolla öldürebilirsin. İstersen
sana o çareyi bildireyim. Aksi
halde beni öldürmeye gücün yetmez. ”
Hükümdar “O çare nedir?” dedi. Genç
dedi ki: “Bir meydanda insanları
topla! Onların önünde beni bir ağaca
bağla, benim ok torbamdan bir ok al.
Sonra “Bu gencin Rabbi olan A llah’ın
ismiyle” diye oku bana at. E ğer böyle
yaparsan beni öldürebilirsin. Hükümdar
gen cin anlattığı gibi yaptı.
Hükümdarın attığı ok, gencin yanağına
saplandı. Genç okun isabet ettiği
yere elini koydu ve öldü. İnsanlar hep
birden “Biz de bu gencin Rabbine
iman ettik ” dediler. Hükümdarın
adamlarından biri hükümdara: “Gördü/ı
mü? Korktuğun başına geldi”
dedi. Hükümdar çok sinirlendi. Bütün
yolları kapatın, hendekler kazdırın. .
Ateşler yakın. Bu gencin dinine giren- ‘
ler. E ğer dönerlerse bırakın, dönmiyenleri ateşe atın. Hükümdarın emri
yapıldı. Fakat kim se imânından dönmedi.
A teşe atılırken tereddüt bile
etm ediler. N ihayet kucağında süt
em en küçük çocuğuyla bir kadıncağız
geldi. A teşe girip girm em ek hususunda
bir an tereddüt edince, kucağındaki
sabi çocuk: “E y anneciğim
korkma! Çünkü sen hak üzeresin” dedi ”
dedi.
1) Tam İlmihal S e’âdet-i Ebediyye sh-1067
2) Hilyet-ül-evliya cild-1, sh-152
3) Miisned-i Ahmed bin Hanbel cild-6, sh-16
4) Tabakât-ı İbn-i S a’d cild-3, sh-226
5) Ensâb-ul-eşrâf cild-1, sh-180
6) İnsan-ül-uyûn cild-1, sh-282
7) İbn-i Hişam cild-1, sh-282
8) el-lsâbe cild-2, sh. 195
9) el-lstiâb cild-2, sh. 174

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.