Son Osmanlı Hat Üstadı Hamid Aytaç

Son Osmanlı Hat Üstadı Hamid Aytaç

11

Hayatınm sonuna kadar kamış ve hokkasını elinden bırakmayan hattat Hâmid Aytaç, hat sanatına sülüs, nesih, nesta’lik ve celî nesta’lik başta olmak üzere çok değişik türde yüzlerce nefis eser hediye etti.

Kur’ân-ı Kerîm H icaz’da nâzil oldu, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı.” ifadesi, İslâm ilim ve sanat çevrelerinde hâkim olan kanaattir. Gerçekten de, hüsn-i hattın en büyük sanatkârları Osmanlılar zamanında yetişmiştir. Son devir hat sanatında isim yapmış hattatlarımızın başında ise Hâmid Aytaç gelir.  Osmanlı devrinden kalan son büyük hattattır. Duvar, kaide, kubbe, kuşak yazıları başta olmak üzere, imzasını taşıyan yüzlerce levha, murakka’ eseri, onun bu narin ve nâzenîn sanatta ne kadar büyük mertebeye eriştiğinin en açık delili, şahididirler.

Onun, yurdumuzda olduğu gibi hemen hemen Amerika’dan Japonya’ya kadar birçok ülkeden yetiştirdiği, yetiştirdiklerinin de yetiştirdiği, izini takip eden, tavrını gözleyen hattat öğrencileri bulunmaktadır.

Bu yıl, vefatının 27. yılı olan değerli sanatkârımız Hâmid Aytaç, 1891’de Diyarbakır’da doğdu. Asıl adı Mûsa Azmi’dir. Diyarbakır Askerî Rüşdiye ve İdadisi’nden mezun oldu. On yedi yaşında iken İstanbul’a geldi ve Mekteb-i Kuzât’a kaydoldu. Ama daha çok sanat tahsiline meyli olduğu için, bir yıl sonra ayrılıp Sanayi-i Nefise Mektebi’ne girdiyse de, bir süre sonra babasını kaybedince, omuzlarına çöken maişet gailesinden dolayı bırakmak zorunda kaldı. İrsi kabiliyeti, hevesleri, ilgileri ve devrin ünlü hattatlarından olan dedesinin bıraktığı nefis eserlerin psikolojik etkileri, onu güzel yazıya ısındırdı. Sıbyan Mektebi’ndeki öğretmeninin yönlendirmesiyle hat öğrenmeye başlamıştı. İstanbul’da bu birikimini değerlendirmek üzere çalışmalarını yoğunlaştırdı ve bu sanatı meslek edindi. Hattatlar çevresinde isim yapmış birçok üstadla görüşerek bilgi ve tecrübesini artırmıştı. Bir süre sonra, birbirinden güzel eserlere imzasını koymaya başladı, meşhur oldu.

Hayatının sonuna kadar kamış ve hokkasını elinden bırakmayan hattat Hâmid Aytaç, hat sanatına sülüs, nesih, nesta’lik, celî nesta’lik başta olmak üzere çok değişik türde yüzlerce nefis eser armağan etti. Ama bunlardan kendisini en fazla memnun ve mütehassis eden eserinin, yazmaya muvaffak olduğu iki Kur’ân-ı Kerîm olduğunu söylerdi. Söz açılınca: “Yazdığım iki Kurân- ı Kerîm diğer bütün eserlerime bedeldir. Bunlar yazımı daha da güzelleştirdi. “derdi.

Hattat Hâmid A ytaç'ın hatlarından örnekler

Hattat Hâmid A ytaç’ın hatlarından örnekler

21

Hâmid Hoca, bıraktığı eserleriyle, yetiştirdiği kıymetli öğrencileri ile milletine, sanatına olan borcunu fazlasıyla ödedi. Ama acaba biz ona görevimizi hakkıyla yerine getirip, lâyık olduğu bir hayat sürmesini sağlayabildik mi?

Bu soruya, gönül huzuru ile bir koskoca “Evet!” denilmesini bilseniz ne kadar isterdim. Ama bunu söylemek maalesef mümkün değil. Ömrünü bu incenin incesi sanata, muhteşem eserlere adayan bu büyük sanatkârımızı maalesef yeterince takdir edemedik. O kadar ki, son günlerinde adetâ yokluktan ve ilgisizlikten ölüm derecesine gelen dâhî hattatımız, bir iş adamımızın yakın alâka ve himayesi olmasaydı, sığındığı hastane köşesinde, belki de son nefesini yokluklar içerisinde verip gidecekti.

Şairin ifadesiyle, irfan yüklü mâverâdan, “O yerlerden gelen son yolcu: Hâmid”, 18 Mayıs 1982’de, 91 yaşında iken vefât etti. Kabri Karacaahmed’dedir. Osmanh’nın son büyük hattatını, bir kere daha minnetle anıyoruz.

Hattat Hâmid Aytaç'ın hatlarından örnekler

Hattat Hâmid Aytaç’ın hatlarından örnekler

1

am ii'nin ana kapısı üzerindeki m üsenna hattı

am ii’nin ana kapısı üzerindeki m üsenna hattı

Bir ziyaretimizde, yaşamış olduğu bir hatırasını şöyle anlat- mıştı: “Şişli’de yapılan yeni caminin (Şişli Camii – 1949) yazıla- rından bir bölümünü bana verdiler. Hepsi- ni tamamladım. Ana kapısının üzerine sıra gelmişti. Oraya, Su- rei Tevbe’nin on sekizinci ayetinin bir kısmını yazmak istiyordum. Müsveddeler, karalamalar yaparak günlerce uğraştım ama âyet-i kerîmedeki lâmeliflerî, istifte yerlerine istediğim şekilde, dengeli ve âhenkli olarak bir türlü oturtamadım. Bütün arayışlarıma, denemelerime rağmen istediğim gibi olmuyor, olmuyordu. Bir seferinde de yine gün boyunca uğraştım, ama yine muvaffak olamadım. Akşamın alaca karanlığı odamı hayli loşlaştırmıştı. Masamdaki lâmbayı dinlendirdim. Arkama şöyle yaslanıp gözlerimi yumdum, gönül âlemime daldım. Kalbimden şu tazarru ve niyazda bulunduğumu hatırlıyorum. Ya Rabbi Ben âcizim, imdadıma yetiş. Arzuma nâil kıl, lutf’unu, ilısamm benden esirgeme Allah’ım…”

“Gözüm kapak ya, o anda yarım durumdaki istifim gönlümde, zihnimde canlandı; o sırada harfler kendi aralarında hızla yer değiştirmeye başladılar ve yeni bir istif oluşturdular. Orada, lâmelifler de gayet güzel şekilde, arzu ettiğim biçimde yerlerini aldılar. Tam istediğim gibi olmuştu. Son derecede heyecanlandım. Unuturum, kaybolur endişesiyle gözlerimi açmadan, masamın üzerindeki kurşunkalemi alıp, hayalimdeki o istifi kâğıda çiziverdim. Sonra gözümü açtım, lâmbayı uyandırdım, baktım günlerden beri çabalayıp da, istediğim ama bir türlü gerçekleştiremediğim istif şekli orada. Bu, Mevlâ’nın bir lütuf ve ihsanı idi. Ona bakarak, kalıbını hazırladım. Nasıl oldu bilmiyorum; şimdi onun gibi bir yazıyı yazabileceğimi zannetmiyorum.”

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

bool(false)