ŞİİRLERİNİN ÖZELLİKLERİ

ŞİİRLERİNİN ÖZELLİKLERİ

ŞİİRLERİNİN ÖZELLİKLERİ

İlk şiirleri 1930’dan sonra Muhit ve Servetifiinun dergilerinde çıkan Cahit Sıtkı Tarancı, bu şnrlerinde, aradığı yolu bulmuş bir sanatçı niteliğindedir. Döneminin bunalımlı koşulları içinde birçok ozanın yöneldiği yaşama sevinci ve buna koşut olarak ölüm korkusu, onun ilk şiirlerinden başlayarak hemen bütün şiirlerinde yer aldı. Toplumsal koşulların içinde bunalan insanın bireysel gerçekliğini anlatan 1930 ve 1940 yıllarının ozanlarından toplumsal sorardan ikinci plana atmasıyla, Garipçilerden, ilk şiirleriyle birlikte ortaya koyduğu ve daha da geliştirerek, ince bir duyarlığa ulaştırdığı lirizmiyle ayrıldı. Bilincinde, belki de bilinçaltında yer etmiş olan ölüm duygusunu, yaşama sevgisini temel alıp şiirleştirerek dengeledi. Bu bakımdan Cahit Sıtkı Tarancı’nın, ölümü konu alan şiirlerinde bile yaşama bağlılığı anlattığı söylenebilir. Yaşama
GÜN EKSİLMESİN PENCEREMDEN
Ne doğan güne hükmüm geçer,
Ne halden anlıyan bulunur;
Ah aklımdan ölümüm geçer;
Sonra bu kuş, bu bahçe, bu hur.
Ve gönül Tanrısına der ki: —Pervam yok verdiğin elemden; Her mihnet kabulüm, yeter ki Gün eksilmesin penceremden!
tutkusunun bir tür gizemciliğe ulaşmasına karşın şiirlerinde hiçbir zaman metafiziğe yer vermedi. Ama kimi şiirlerinde din duygusu bir motif olarak yer aldı. Cahit Sıtkı Tarancı’ nın şiirlerindeki aşk da yüceltilmiş; gündelik niteliklerinden soyutlanmış olmasına karşın, gene de platonik ni-
YAPITLARI
Şiir: Ömrümde Sükût (1933); Otuz Be; Yaş (1946); Düşten Güzel (1952); Son rası (1957); Bütün Şiirleri (derleyen: Asım Bezirci, 1982).
Öykü: Cahit Sıtkı Tarancı’nın Hikâye ciliği ve Hikâyeleri (derleyen: Sel» hattin Önerli,1976; bu yapıtta 22 öy küsü derlenmiştir).
teliğe bürünmez.
Cahit Sıtkı Tarancı, şiirinde dil, biçin ve güzelliği amaçladı. Döneminde top lumsal çalkantılardan ve olaylarda! pek etkilenmedi ve şiirinde yansıtma dı. Ona göre “şairin sorumluluğu ses le başlar, sesle biter”. Bu görüşe gö re oluşturduğu şür anlayışında çağn şıma yer vererek ve sözcüklerin birbi riyle oranını arayarak bir ses düzen kurmak başlıca amaç oldu. Dizeyi önem verdiği kadar, şiir bütününü] sağlam bir yapı oluşturmasını di amaçladı. Hece ölçüsünü kullandığ şiirlerinde, bu ölçünün olanakların en iyi biçimde değerlendirdi, ancai heceyi halk şürinin sesinden çok, 02 gün bir şiir sesi yaratmada araç ola rak kullandı. Fazlalıklardan arınmış tümce yapısı sağlam şiir diliyle, tür! çeyi en iyi kullanan ozanlar arasınd; yer alarak dönemini etkiledi.
Cahit Sıtkı Tarancı’nın ayrıca değişi gazetelerde yayımladığı öykülerinde çatısı sağlam bir öykü anlayışı ve ak cı bir dili vardır. ı
Türk bestecisi (İstanbul, 1914-İstan-bul, 1991).
Askerî hekim olan babasının görevleri nedeniyle, çocukluğu Türkiye’nin değişik kentlerinde geçen Bülent Tarcan dokuz yaşmda müziğe ilgi duyarak, Urfa’da amatör bir öğretmenle keman çalışmaya başladı.
1931’de İstanbul Tıp Fakültesi’ne girdi. Bu arada Kari Berger’in keman öğrencisi oldu. 1932’de İstanbul Belediye Konservatuvarı’nda Cemal Re-şidRey veSeyfeddin Asal’la çalıştı. Bülent Tarcan ilk beste denemelerine henüz ortaokul yıllarında başladı. Konservaluvardaki öğrencilik yılların-
da yaptığı ilk çalışmaları, sonrada] başka yapıtlarına temel oluşturduğun dan, yapıt listesine katmadı. Sözgeli mi, ilk yazdığı piyano konçertosu yı da keman sonatı o günlerde seslendi rildiği halde, sonradan Bülent Tarcaı tarafmdaû yapıt üstesinin dışında b; rakıldı.
3975
Bülent Tarcan
Targan, Şerif Muhittin
3976
1934’te Ahmet Adnan Saygun ile tanışan besteci onun görüşlerinden ve sanat anlayışından geniş ölçüde yararlandı.
1939’da İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Enstitüsü’ne asistan, 1944’te başasistan oldu. 1948’de aynı dalda doçent olan Bülent Tarcan, 1950-1951 yıllarında London Hospi-tal’a giderek^cerrahi konusunda uzmanlaştı. Bir yandan da bestecilik yönünü kendi kendine geliştirmeye çalıştı. Bu süre içinde müzik çalışmalarına ara vermek, tıp ile bestecilik arasında bir seçim yapmak gereksinimi duydu. Ancak piyano süiti ile girdiği bir banka yarışmasında birincilik kazanması, ona her iki dalı da birlikte yürütme yolunu açtı.
Kadıköy Halkevi’nde 1943-1945 yılları arasında orkestra yöneten Bülent Tarcan, 1960’ta tıp dalında profesör oldu, 1984’te de emekliye ayrıldı.
YAPITLARININ ÖZELLİKLERİ
Bülent Tarcan’m bestecilik çalışmaları üç döneme ayrılabilir. 1934’ten 1940’a uzanan ilk dönem Cemal Reşid Rey ile birlikte konserlere çıktığı, araştırma çabalarım sergileyen yıllardır. Keman ve Piyano Sonatı gibi yapıtları kendine bir yol çizme çahş-
maları olarak değerlendirilebilir. 1940’tan 1952’ye dek geçen dönem, bestecinin kentine özgü bir kişilik taşıyan, sahnede, konserlerde çalınabil-me amacıyla yazdığı yapıtları gerçekleştirdiği dönemdir.
Tıp öğreniminin yoğunlaştığı yıllar bir süre müzik çalışmalarına ara verdikten sonra Piyano Süiti ile başlattığı yeni çalışmalarıysa Bülent Tarcan’ın üçüncü dönemini oluşturur. Dönemler arasındaki teknik farklılıklar şöyle özetlenebilir: İlk çalışmalarında halk ezgilerinden kaynaİdana-rak, onların melodik bütünlüğünü koruyarak, ritmik özelliğine bağlı kalarak besteler yapmıştır. İkinci dönem, besteciyi bir “transformatör” olarak kabul ettiği aşamasıdır: Bir yönden giren halk ezgilerinin melodi ve ritmi, bestecinin benliğinde değişikliğe uğrayarak bir başka yönden, yeni bir şekilde ortaya çıkar. Üçüncü dönemindeyse, besteci, gerek geleneksel müziğimizden, gerokse halk müziğimizden kaynaklandığını, ancak bunların bıraktığı izlenimlere dayanarak kendi folklorunu kendi yaptığını belirtir. Bülent Tarcan, her yapıtını dinleyenin, “bu bir Türkün bestesidir” tepkisini göstermesi üstünde özenle durmakta, böylece Türk motiflerini her çalışmasında işlemektedir.
1961’de yazdığı Introduction, Passacaglia ve Fugue başlıklı çalışmasıyla çizgisel ve modal yazım üslubuna yönelmiştir. Keman ve viyolonsel için bir “düet” olan bu parça, konser yapıtı niteliğindedir.
1972’de bestelediği, Bir İstanbul Şarkısı Üstüne Çeşitlemeler tümüyle “klasik” üslupta bir denemedir. Tonal armoni ve kontrapunto (kontrpuan) ile yazılmış, ikili orkestra için düzenlenmiştir. On bir çeşitleme, bir passacag-lia ve bir fügden kuruludur.
Deli Dumrul Bale Süiti, büyük orkestra, solo soprano ve koro için, üç perde olarak bestelenmiştir. 1977’de besteci bu yapıttan bir de konser süiti (Deli Dumrul Konser Süiti) oluşturmuştur.
Bülent Tarcan’m yeni çalışmalarından biri olan Sakarya başlıİdı senfonik şiir, aynı zamanda bir kantat ni-
BAŞLICA YAPITLARI
Solo için: Piyano SİM (1956); Oı Parçası (piyano için, 1966). İkili: Keman ve Piyano Sonatı ( Keman ve Piyano Sonatı (194$ Introduction, Passacaglia ve (keman ve viyolonsel için, 196 Türk Parçası (bariton ve piyan 1981).
Dörtlü: Obualı Dörtlü (obua, k alto ve viyolonsel için, 1968). Koro için: On Türkü (1964); De pı Marşı; Konser Marşı.
Solo ve orkestra için: Keman K tosu (1968); Piyano Konçı (1979-1980).
Orkestra için: Masallar (1942 Süiti (1954); Orkestra Süiti (1 Süiti’nin orkestraya uygulanm mi, 1959); Orkestra Süiti (196 İstanbul Şarkısı Üstüne Çeşitli
(1972); Deli Dumrul Bale Süiti | Deli Dumrul Konser Süiti (197 karya (senfonik şiir, 1983);
teliği taşır. Büyük orkestra, sı solo ve koro için 1983’te tamar bu yapıt, Sakarya Savaşı’na ke kutlamadır. Dört bölüm içeril bus”; “Sakarya Dolaylarından lar”; “Savaş”; “Yüceliş”. • ^ Bülent Tarcan’m 1979-1980 y da piyanocu kızı Hülya Tara yazdığı Piyano Konçertosu üç den oluşur: İlk bölüm, klasik so lıbına uysa da serbest yazıl İkinci bölüm, geleneksel Türk ezgilerinden esinlenmedir .Üçü lüm 10/16’lık ölçüdedir ve “Cıu başlığını taşır. Aksak ritimler § kıvrak bir finale varır.
Bülent Tarcan, günümüzde, Mi nan’ı konu alan dört bölümlü b tat üstünde çalışmaktadır. Bülent Tarcan’ı ülkemizde biri şak besteciler (Türk Beşleri g bir sonraki kuşak arasında, ba bir konumda inceleyebiliriz. Tü ezgi ve ritmi üe geleneksel Tu ziğinden esinlenen bir içerik ve olarak yeni-modal (neo-modal) pı kullanmaktadır. ’
Türk ut virtüözü ve bestecisi (İstanbul, 1892-İstanbul, 1967).
Evkaf nazırı (1909) ve son Mekke şerifi (1916) Vezir Ali Haydar Paşa’nın oğlu olan Şerif Muhittin Targan on sekiz yaşma kadar özel eğitim gördü; fransızca, İngilizce, farsça ve arapça öğrendi. 1908’de Hukuk, 1909’da da
Edebiyat Fakültesi’ne girdi ve her iki fakülteden de diploma aldı. 1916’da babasıyla birlikte Medine’ye gitti ve daha sonra bir süre Şam’da kaldı.
1924’te A.B.D’ne giderek başta New York olmak üzere çeşitli kentlerde birçok ünlü müzikçinin ilgisini çeken
ut ve viyolonsel resitalleri 1932’de İstanbul’a dönen sanı rada da birkaç resital daha ve (sözgelimi, 4 Aralık 1934’te ] Tiyatrosu’nda) sonra 1934’tel kümetinin çağrılısı olarak Bı gitti ve hem Doğu, hem de Bal ği öğrenimi yapacak olan Bağd
m Muhittin Targan ! ;ji Safiye Ayla ile Hrlikte.
servatuvarı’nı (Bağdat Güzel Sanatlar Akademisi) kurdu ve oiı iki yıl süreyle bu kuruluşun müdürlüğünü yaptı. 1948’de yeniden İstanbul’a dönerek, Hüseyin Saadettin Arel’den boşalan İstanbul Belediye Konservatuvan İlmi Kurul başkanlığına atandı. 1950’de ses sanatçısı Safiye Ayla ile evlendi.
1951’de konservatuvaraaKi görevinden ayrılan Şerif Muhittin Targan 1953’te Saray Sineması’nda son konserini verdi.
VİRTÜÖZLÜĞÜ VE BESTECİLİĞİ
Ut sazını Türk müziğinin dışına çıka-
BAŞLICA YAPITLARI
Saz semaisi: Hüzzam Saz Semaisi (1905-1924); Ferahfeza Saz Semaisi (1926); Nihavend Saz Semaisi (1933-1940); Dügâh Saz Semaisi (1935; Münir Nurettin Selçuk’a ithaf edilmiştir); Uşşak Saz Semaisi (1939; Mes’ud Cemil’e ithaf edilmiştir); Irak Saz Semaisi (1940); Segâh Saz Semaisi; Müstear Saz Semaisi (1958). Taksim: Acemaşiran, hüzzam, kürdi-lihicazkâr, nihavent, rast, saba makamlarından çeşitli taksimler.
Ut etüdü: Kapris I (nim sofyan, çoksesli, 1923); Kapris II (nim sofyan, 1924); Nihavend (“Kanatlarım Olsaydı”; nim sofyan, 1924); Nihavend (“Çocuk Havası”; yürük semai, 1928); Nihavend (“Koşan Çocuk”; nım’sof* yan, 1956); Étude orientale.
Şarkı: Müstear Şarkı (semai): Yare fâş et razını, amma dehânın duymasın (söz: Yenişehirli Ayni); Sumak Şarla (müsemmen): Ömrümün son şevki sensin, başka bir yâr istemem (söz: Behçet Kemal Çağlar).
Şerif Muhittin Targan’ın bir de Fan-tezi’si vardır.
rarak bir Batı müziği çalgısı gibi kul’ lanan ve olağanüstü bir virtüözlüği erişen Şerif Muhittin Targan bu sazıı metodunu da yazmış, ancak bu meto basılmamıştır.
Türkiye’de ve Arap ülkelerinde pel çok plak dolduran sanatçı geneldi tekniğe dayalı yapıtlar bestelemiş taksimlerinde de müziksellikten, yük sek duygudan çok,teknik egemen ol muştur. Saz eserleriyse ayrı bir güzel liktedir. ■
:Tarhan,
Abdulhak
garnit
mbdälhak Hamit .’.Turhan
Türk ozanı (İstanbul, 1852-İstanbul,
1937).
Müverrih (tarihçi) Hayrullah Efendi nin oğlu olan Abdülhak Hamit Tar-han, ulema çocuğu olduğundan, beş yaşındayken “İstanbul Rüusu” rütbesiyle maaşa bağlandı. İlk öğrenimini mahalle mektebinde yaparken bir yandan da özel dersler aldı. 1862’de ağabeyiyle birlikte, Paris’te bulunan babasının yanma gitti, bu kentte bir buçuk yıl kadar bir koleje devam etti, dönüşünde de Robert Kolej’de öğrenim gördü. Babıali Tercüme Odası’na girdi (1865). Babasının İran’a elçi olarak atanması nedeniyle iki yıl kadar Tahran’da bulundu, sefaret kâtipliği yaptı (1866). Babasının ölümü üzerine İstanbul’a döndükten sonra, bir süre Maliye Mühimme Kalemi’nde ve
Şura-yı Devlet Kalemi’nde memurlu yaptı. 1871’de Fatma Hanım’la evler di, şnr yazmaya başladı ve aralara da Namık Kemal, Recaizade Mahmu Ekrem, Samipaşazade Sezai’nin d bulunduğu birçok sanatçıyla dostlu kurdu. Daha sonra sırasıyla Paris st faretinde (1875), Poti’de (Kafkasya
1881), Golos’ta (1882), Bombay’d
(1883) kâtiplik ve şehbenderlik (koı solosluk) görevlerinde bulundu. Bon bay’dayken eşi Fatma Hanım’ın ha! talanması ve yurda dönerken ölme:
(1885) Abdülhak Hamit Tarhan’ı ço sarstı ve “Makber” şürine esin kaı nağı oldu. 1886’da Londra sefare başkâtipliğine atandı, 1895’te Lahe büyükelçiliğine getirildi. 1897’de d Londra’daki görevine müsteşar oh rak döndü. Londra’da geçen yıllaru
397
Abdülhak Hamit Tarhan eşi Lüsven Hamm’la birlikte.
da Ingiliz edebiyatını yakından tanıdı. 1890’da evlendiği Nelly Hanım öldükten sonra, Brüksel elçiliği sırasın-daLüsyenHanım’la evlendi. 1912’de görevinden alındı. Bir süre işsiz kaldıktan sonra Meclis-i Âyan üyesi oldu (1914). Mütareke yıllarını Viya-na’da geçirdikten sonra yurda döndü. Hizmetleri karşılığı olarak Cumhuriyet hükümeti kendisine aylık bağladı. 1928’de İstanbul milletvekili olarak T.B.M.M’ne girdi.
YAPITLARININ ÖZELLİKLERİ
Namık Kemal ve Şinasi ile ikinci kuşaktan Recaizade Mahmut Ekrem’in geliştirdiği yenilikçi ortamda şiire başlayan Abdülhak Hamit Tarhan, Türk şiirinde yenileşmenin ilk önemli ozanıdır.
Onun şiirlerinde kullandığı nazım biçimleri ve Batılı anlamda kompozisyon anlayışıyla birlikte divan şüri-nin süregelen etkileri sona erdi, şiir
tekniğinin değişmesinde bir dönüm noktasına gelindi.
Abdülhak Hamit Tarhan, kendisinden öncekiozanlarda görülmeyen biçimde “ben”i işleyerek, şiire “bi-rey”in bakış açısını getirdi. Doğayı nesnel olarak değil, öznel açıdan gören bu bireysel bakış açısı, dış dünyayı algılar ve yorumlarken, ozanın iç dünyasını dışavurmada bir araç oldu. İşlediği konular da, babasının ve eşi Fatma Hanım’ın ölümlerinin bilinçaltına- işlediği ölüm duygusuyla doğadır. Doğaya da ölüm konusunda olduğu gibi metafizik bakış açısından yaklaşan Abdülhak Hamit Tar-han’m şiirinde, günlük yaşamdaki trajik çatışmalar, yaşama başkaldırma, dinselliği sorgulama ve bireysel acılar gibi konular işlenirken, ölüm duygusundan kaynaklanan bu bakış açısı egemendir. Abdülhak Hamit Tarhan’ın devinim içindeki doğayı da şiire sokması bir yenilik oldu. Ancak, doğayı ya da kırsal yaşamı
BAŞLICA YAPITLARI
Şiir: Sahra (1879); Makber (1885)J|
(1885); Bunlar Odur (1885); Divaneli lerim Yahut Belde (1885);
(1886); Bir Sefilenin Hasbıhali (18& Bâlâdan Bir Ses (1912); Valile
(1913); İlham-ı Vatan (1916); Tayfı Geçidi (1917); Ruhlar (1922); Gafî (1923). 1 Oyun: Macera-yı Aşk (1873); Sabr Sebat (1875); İçH Kız (1875); Duhü
Hindu (1876); Nazife (1876); Neşter
(1878); Tarık yahut Endülüs Eej
(1879); Tezer yahut Abdurrahm! Salis (1880); Eşber (1880); Ze^ (1908); İlhan (1913); Liberte (19İ Tarhan (1916); Finteri (1916); Sal napal (1917); Hakan (1935). f Mektup: Mektuplar (derleyen: Sülj man Nazif, iki cilt, 1916).
gerçekçi çizgileriyle vermekten çc bir hayranlık duygusu eşliğinde,! ğu kez metafizik yorumlamalarla 1 timledi. 1
■ -M
Abdülhak Hamit Tarhan’ın şiirde ) ni kompozisyonlar geliştirmesi karşın, bu konuda estetik bir tutat ğaulaştığım söylemek güçtür. “Üsi bum yok, esalibim (üsluplarım) vj diyerek, bu arayışı, bir kural biçin ne getirdi. Bu nedenle çoğu zaraç zengin imge yeteneğim estetik ı düzende kullanamayarak, uyakld bağımlı bir şiir düzeni kurdu. Dil t kımından da yahn ve ağdalı osman ca dizeleri bir arada kullandı. • Abdülhak Hamit Tarhan’m oyunla kendisinin de belirttiği gibi, oyna mak için değil okunmak için yaz mış dramlardır. Bu dramların başlı konusu insanların tutkularıdır. 1
FEMTEN’DEN
Öyle bir şiddet-i tasmim ile çıktım İd yola, Karşıma çıksa eğer seng-i mezarım dönmem! Bahri zehhâr değil, ebr-i şererbâr değil,
Hep yanardağlar ile dolsa civarım dönmem! Dalgalar, uymayınız bâd-i teannüdkâre,
Siz lalın na’şimi isâl kenar-i yâre!
Bahtımı rabt ile ümmid-i baîd-i vasla,
Size etti beni teslim ü emanet cânân! Benziyor cuşişiniz gerçi nüvid-i vasla,. Olmayım şahidi ettiyse hıyanet cânân! Dalgalar, pençezen olmazsam eğer ağyâre, Siz lalın na’şimi isâl kenar-i yâre!
Ne belâdır, nedir ol hûr-i cehennem-berduş. Ben değil hâline aşüfte olur bettd vuhuş; Filler hâke düşüp mûrlar eyler feryad,
Kûhtan kûha kaçar şîr-i jeyanlar bihûş! Dalgalar, siz kılın imdâd İd yandım nâr e; Sız kılın na’şimi isâl kenar-i yâre!
Çıkıyor kanlı yüzü karşıma, ummanda bile, Sönmüyor meş’ale-i laneti tufanda bile!
Dest ü deryayı aşıp tâ ild aylık yoldan,
Geliyor nâleleri gûşuma sağdan soldan! ‘ Dalgalar, bende olan derde ölümdür çâre,
Siz lalın na’şimi isâl kenar-i yâre!
Ben de tufan gibiyim, yağdırırım mevt ü hatar, Gözyaşını seyl-i belâ, ah ü girîvim sarsar! Zulmetim çiUc edip, ey şeb, salarım subha nazar. Berk-ı tehdid ile, ey ebr, ben olmam muztar! Dalgalar, ben sizi döndürmeden âteşzâre,
Siz lalın na’şimi isâl kenari yâre!
irim
î
:
i
■İ ;
| Kaliforniya’da meyve i ağaç/arı dikili alanlar.
Dünyanın çeşitli ülkelerinde, tarım ilanında mkmeleşmeye
ek,üretim hızla riırılınakıadır. Resimde, A.B.D’nde ■aktörüyle tarlayı , ıayan bir çiftçi ( mıluyor.
Toprağın işlenmesi, genel olarak da insana yararla bitkilerin yetiştirilmesi için doğal ortamı değiştirme çalışmalarının tümü (ziraat da denir).
TARİHÇE
Tarım, evrim geçirmiş insanlığın ilk çağlarında doğdu; bununla birlikte hiçbir arkeoloji kalıntısı, İ.Ö. X. bin yıllarından önceki dönemlere ilişkin kırsal bir teknik ya da uygarlığın varlığım doğrulama olanağı vermemektedir. İlk tarım çalışmaları, bölgelere ve halklara bağlı olarak Yer tarihinin çeşitli zamanlarına raslar; ilk olarak Eski Dünya’da, ardından da Yeni Dünya’da ortaya çıktığı bilinen tarımın önce Asya’da, sonra Afrika ve Avrupa’da, en sonunda da Amerika’ da uygulandığı sanılmaktadır. Daha önceki dönemlerde insan, çok uzun bir zaman boyunca yalnızca avcılık, balıkçılık ve toplayıcılıkla yaşamını sürdürdü. Avladığı hayvanlar ve balık hayvansal yiyeceklerini, topladığı taneler ve meyveler de bitkisel besinlerini oluşturuyordu. Daha sonra, Dördüncü Zaman’ın sert ve uzun buzul devirlerinin sona ererek iklimin genel olarak yumuşamasuistüne, insan soğuktan korunmak i’çin sığındığı mağaraları bırakarak açık havada yaşamaya, barındığı yerin çevresinde kendiliğinden çıkan bazı otları yetiştirmeye başladı ve bu arada yakaladığı vahşi hayvanları da yakm çevresinde evcilleştirdi. Böylece, Cilalıtaş devri; nin ilk yıllarından (İ.Ö. 8000-7000 yıllarına doğru) itibaren, göçebelikten yerleşik yaşama geçen halkların besin gereksinimlerini karşılama olanağı veren ilkel bir tarım oluştu ve bu giderek gelişti.
Tahıllar (Yakındoğu ve Avrupa’da buğday, arpa, çavdar ve yulaf, Hin-
w
distan’da pirinç, Çin’de darı, Afrika’ da hintdansı, Amerika’da mısır) ilk ekilen bitkiler arasında yer aldı; uzun süre kırsal kesimde ve kentlerde oturanların bitkisel yiyeceklerinin temelini oluşturan lapalar, peksimetler, pastalar ve ekmekler bunlardan yapıldı. Kökler, çeşitli bitkilerin soğanları ya da yeraltı yumruları (tatlı patates [ignam], patates ve sıcak ülkelerde manyoka), kısa süre içinde değerli bir ek besin haline geldi. İnsan beslenmesine sebzelerin ve meyvelerin girmesi, yemeklerin çeşitlenmesini sağladı. Çiftlik hayvanlarının hemen hemen tek besinini uzun süre ot oluşturdu; yemlik bitkilerin ekilmeye başlaması, daha çok sayıda ve daha çeşitli sürü hayvanlarının (öküz, dana, koyun, domuz) yetiştirilmesine olanak verdi. Tarih devirlerinde, tarım değişik kıtalarda çeşitlilik göstererek gelişti. BATI ASYA. Yerkürenin bu bölgesi, Eski Dünya tarımının doğuşunda olağanüstü önemli rol oynadı. Yakındoğu’da bitki topluluğunun zenginliği, toprakların verimliliği, iklimin yumuşaklığı ve yörede ilk oturanların zihinsel düzeylerinin yüksek olmasıyla son derece gelişmiş bir kır uygarlığı oluştu. İran bozkırlarının ve Arabistan çöllerinin ilkel göçebelerinin işledikleri Fırat ve Dicle’nin verimli alüvyonları, Babil’i göz kamaştırıcı bir bahçeye dönüştürdü. Kraliçe Semiramis’ in Babil’deki asma bahçeleri büyük ün kazandı. Yılda iki kez ürün alman tahıllar (buğday ve arpa), vadinin ve deltanın yoğun nüfusunu beslemeye yetiyordu; suların bolluğu sayısız meyve ya da süs ağaç ve ağaççıklarının (zeytin, asma, palmiye) yetişmesine olanak veriyor ve bunların yarattığı gölgelikler çok çeşitli sebzelerin (yeşil salata, bayırturpu, kabak, soğan, sarmısak) yetişmesini sağlıyordu. Su-
riye ve Filistin, tarih çağlarının ilk yı larından başlayarak çok verimli yeı ler oldular; yörede bol miktarda tahı zeytin, incir, nar, hurma, üzüm gil çeşitli meyveler ve sebzeler yetiştir liyordu. İran toprakları da besine yi nelik tarım için çok elverişliydi. Bur« da, zengin tarım ürünlerinin yanınd tahıllar, yonca, keten, kenevir, pi muk, üzüm, zeytin, hurma gibi sayısı meyve ve sebze çeşidinin de yetiştiri diği bilinir.
GÜNEY VE DOĞU ASYA. Tarım, İsı mn doğumundan önceki yıllardı Hintlilerin yaşamında önemli bir yi tutuyordu. Sanskrit belgelerinde] yerli kabilelerin toprağı sürdüklerim tohum ektikleri anlaşılmıştır. Tah (buğday ve arpa, darı ve pirinç), mu turunçgiller, şekerkamışı, birçok me ve ve sebze yetiştiriliyordu; baharı bitkileri ve çeşitli dokuma, boya ve sı bitkileri de oldukça değerliydi. Çin t rımmın İ.Ö. 2800 yıllarına uzandı bilinmektedir. Çinliler, genel olarî toprağı sürme ve tohum ekme işler lerini uyguluyorlardı. Tahıllar, meyv ler (turunçgiller, şeftali, kayısı), soj ve çay Çin’in ve daha sonraları da J ponya’nın yerli halkları tarafınds büyük bir titizlikle yetiştirildi. AFRİKA. İ.Ö. 3000’den başlayan Mısırlılar buğday, arpa, üzüm, hu ma, incir ve keten yetiştirdiler; dal sonra, pirinç, zeytin ve nar, keneo ve pamuk, yalancısafran ve susam c taya çıktı. Zengin bostanlar ve me ve bağları, göz kamaştırıcı bahçek verimli Nil vadisi boyunca ve Nil d< tasında uzanıp gidiyordu. Büyük Sa
39
Pennsylvania’da (A.B.D.) yaygın tarım alanları.
ra, o devirlerde sudan yoksun değildi; Büyük Sahra’da, tahıl tarımı ve büyükbaş hayvan yetiştiriciliği yapan oldukça yoğun bir nüfus yaşıyordu. Orta Afrika halkları çok eski dönemlerde pirinç, daha sonra da hintdarısı ekimiyle uğraştılar.
AMERİKA. Amerika kıtasında yaşayan ilk insanlar (20 000-25 000 yıl önce Bering boğazı aracılığıyla Asya’ dan geldikleri sanılır), yerleşik düzene geçmeden ve bir tarım uygarlığı yaratmadan önce, avcılık, balıkçılık ve bitki toplayıcılığı yaparak uzun süre göçebe bir yaşam sürdüler. Mek-
sika’nın yüksek yaylalarmda ve And sıradağlarının ulaşılabilen yamaçlarında, yerli kabileleri mısır ve patates, fasulye ve yerfıstığı, biber ve vanilya yetiştirdiler. Yapılan arkeoloji çalışmaları sonucu, Peru’da, Kolomb-öncesi mezarlarda, bol miktarda başaklar ve mısır taneleri, patates yumruları, fasulye ve yerfıstığı taneleri ve tohumları bulunmuştur. Inkalar, bunlara duvarların ve çanak çömleklerin üstüne yaptıkları resimlerde yer vermişlerdir. Bu kalıntıların 4 000 ya da 6 000 yıllık oldukları hesaplanmıştır. Bütün bu tarımlar, XVI. yy’da İspan-
yolların Amerika’ya geldikleri da hâlâ Amerika yerlileri tars uygulanmaktaydı ve ıhman bi de yerelması, daha sıcak kuşa manyoka ve tatlı patates yetiş kel yerli kabilelerin tarımsal e lerinin temelini oluşturuyordı AVRUPA. İsa’nın doğumunda) ki dönemlerde Yunanlılar ve L nispeten gelişmiş bir tarım uyg lardı. Buğday ve arpa, üzüm, çeşitli meyve ve sebzeler yetişt: du; nadas, toprağın gübrelerle kılınması, iyi tohumlukların s si uygulanan işlemlerdi. Aynı de, Germenler ve Keltler tah car, lahana ve bayırturpunun ra çeşitli sebze ve meyveleri d tirmeyi biliyorlardı; buğdayh beğenilen Galya, Roma’mn old dar Kuzey Amerika’nın da tâ barıydı. İ.S. VIII. yy’dan başli Arapların Akdeniz havzasına siyle Güney Avrupa ile Kuzey da o güne kadar yetiştirilen b Doğu kökenli bitkiler de ekle rinç, şekerkamışı, pamuk, tuı ler, hurma.
XX. YÜZYILDA TARIM.Kırsal lıkların doğuşundan bu yam dünya nüfusuna ve iklim koşı bağlı olarak gerçekleştirildi. E yıldır insanın yararlandığı ılır şak topraklarında yapılan tara malarında büyük bir sorunla 1 şılmadı. Buna karşılık, tropiki kuşağı topraklarının tarıma d elverişli olması, doğal ortam güçlükler, yöresel düşünce bi ve ilgili halkların bu tür etkiı tam anlamıyla yatkın olmama! kal alanları değerlendirme gfi rini günümüzde, olumsuz yönı temektedir. Yalnızca, bilimse melerden ve tarımcıların uzm dan destek alan güçlü bir ulus sı ortaklaşa çalışma girişimler tisatçılarm ve toplumbilimci! mel uğraşını oluşturan dür “açlık” sorununa uygun bir çö: tirebileceği sanılmaktadır. Günümüzde 2000 yılına kadar tarım pazarmda düzeni bos dünyanın besin kaynaklarını i na çıkarmak gerekir; XX. yy’uı da yeryüzünde yaşayacak 6 aşkm insanın % 80’i azgelişır lerin halkı olacaktır ve besin 1 giderebilmek için daha uzun l zengin ülkelerden yardım gör: runda kalacaklardır. Azgelişır lere yardım sürekli olarak arl dır; A.B.D. başta olmak üzer< da, Avustralya, vb. azgelişmiş re yardım etmektedirler. Bu}
3980
■¡oldu:
inİanezya’da Sıılamsı (Celebes) Miando çeltik tarlaları.
Sğda:,
Tayvan’da şekerkamışı
lííSadi.
Hamıi’de ananas mplayan köylüler.
para, araç-gereç, teknik uzmanların gönderilmesi, yiyecek, makine, gübre dağıtımı, tohumların ya da tohumlukların verilmesi, vb. biçiminde yapılır. Özellikle gelişmiş ülkelerde gerçekleştirilen bilimsel ilerlemeler veyetkinleş-tirilmiş teknikler iarımm evrimini hızlandırmaktadır. Biyokimya, fizyoloji ve biyolojideki yeni buluşlar ve gözlemler, yetiştirilen bitkilerin yaşama koşullarını daha iyi kavrama olanağı verir; bitkibilim, hayvanbilim ve kalı-tımbilim (genetik) alanındaki bilgilerin derinleştirilmesi, modern tarımın gereksinimlerine en uygun bitki çeşitlerinin elde edilmesini sağlar: Bitki türlerinin kökenleri, bunların çevrebilim ve iklime bağlı gereksinimleri konu-
sunda, özellikle biyoklimatoloji ve bi-yocoğrafyanm katkıları büyüktür. Tarım yöntemlerinin iyileştirilmesi günün iktisadi koşullarına bağlıdır. Bu konuda üstünde durulması gereken başlıca konular toprakların iyileştirilmesi, akaçlama ve sulama alanlarının genişletilmesi, tarım araç ve gereçlerinin yetkinleştirilmesi, makineleşme, yöntemlerin geliştirilmesi, yöreye göre bitki seçimi, tohumlukların seçimi ve çaprazlanması, zararlı böcekler, hayvanlar ve hastalıklarla savaşarak üretimin artırılması, vb’dir.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*