Selmân-ı Fârisî (r.a.)

Selmân-ı Fârisî (r.a.)

Ashâb-I Kirâm’ın Büyüklerrinden

Selmârı-ı Fârisî Hazretleri çok safiyet sâhibi ve tevekkül ehli bir zât idi. o ne pahasına olursa olsun Hicaz tarafında doğacak parlak hidâyet güneşinin ilk doğuşunda onun nıihrak noktasında bulunmak istiyordu

Ashâb-ı Kirâm ‘ın büyüklerinden ve meşhurlarındandır. Büyük velîler silsilesinin ikinci halkasıdır. İran’ın İsfahan yakınındaki Cey veya Râmehürmüz kasabasındandır. Medîne-i Münevvere’ye gelip, Müslüman oldu ve Ehl-i Beyt’ten sayıldı. Müslüman olmadan önceki ismi Mâbeh idi. Müslüman olunca Peygamber Efendim iz (s.a.v.) ona Selmân ismini verdi. Kendisine nesebi sorulduğu zaman, ‘Ben Müslüman olduktan sonra nesebim ne olacak “ib- nü’l-islâm (İslâm’ın evlâdı)” diye cevap vermiş ve ondan sonra (Selmân ibnü’l-islâm) diye anılmıştır. Resûl-i Ekrem Efendim iz tarafından kendisine Selmânü’l-Hayr lakabı bahşedilmiştir. Künyesi Ebû Abdullah’tır.

Hz. Selman’ın Müslüman oluşu

Selmân-ı Fârisî hazretleri ailesinin tabi olduğu Mecûsîliğin hak din olm adığına inanarak hak dini bulm ak için çok seyahat etmiştir. Nihayet tanıştığı bir zattan kendisine hak yolda olan birilerini tavsiye etmesini rica edince, ‘Vallâhi, bugün yeryüzündeki insanlardan yanına gitm eni sana tavsiye edebileceğim hiçbir kimse bulunduğunu bilmiyorum. Fakat âhir zaman peygamberinin gelmesi çok yaklaşm ıştır. O peygamber, İbrahim aleyhisselâmın dini üzere gönderilecektir. Kendisi Arap toprağında ortaya çıkacak, taşlık araziden hurma bahçeleri bulunan bir yere hicret edecektir. O, hediye kabul eder fakat sadaka kabul etmez. Onun iki om uzu arasında, peygamberlik mührü vardır. Eğer o diyarlara gitmeye gücün yeterse, git: hemen yola düş.’ der. Bunun üzerine Selmân-ı Fârisî (r.a.) Arap diyarına gitmeye karar verir.

Selmân-ı Fârisî (r.a.), ibn-i Abbas’a (r.a.) hayatını ve M üslüm an oluşunu şöyle anlatır: “ Benî Kelb kabilesinden, ticaretle uğraşan bazı kim seler bana rastladılar. Onlara: ,Beni Arap diyarına götürünüz de, şu davarlarım ı, şu ineklerimi size vereyim’ dedim. Kabul edip beni kafilelerine aldılar. (Şam cihetinden M edine’ye yakın) Vâdi’l-Kurâ denilen yere gelince bana ihânet edip, beni köle olarak bir Yahudi’ye sattılar. Y ahudi’nin yanında bir müddet kaldım. Oradaki hurma ağaçlarını görünce âhir zam an peygam berinin hicret edeceği yer herhalde burasıdır, diye düşündüm . Fakat kalbim oraya ısınmadı. Sonra beni köle olarak amcasının oğluna sattı. O da M edine’ye götürdü. Medine’yi görürgörmez, âhir zam an peygamberinin hicret yurdunun burası olduğunu anlam ıştım .

Nübüvvet alâmetleri ortaya çıkıyor

Medine’de ikametim sırasında Allâhü Teâlâ, Resûlul- lâh (s.a.v.)’i peygamber olarak gönderm işti. Ancak M ekke’de bulundukları m üddetçe esâretin verdiği meşguliyetten kendilerinden bahsedildiğini hiç duym adım . Sonra M edine’ye hicret buyurm uşlar, yine haberim olm amıştı. Derken bir gün, beni alan Yahudi’nin hurm a bahçesinde çalışıyordum . Sahibim de ağacın altında oturuyordu. Am caoğullarından biri gelerek: ‘Y â h u ! Evs ve Hazreç kabilelerinin (Ensâr’ın mensub olduğu kabileler) Allâh belasını versin! M ekke’den bir kimse geldi. Peygam ber olduğunu söylüyor. Onlar da Kubâ’da onun etrafına toplanm ışlar.” dedi.
Bu sözleri duyunca kendimden geçip az kalsın ağaçtan yere düşecektim . “Ne dedin? Ne dedin?” diyerek hemen ağaçtan aşağı indim. Efendim kızarak ‘Bundan sana ne? Senin neyine lâzım, sen işine bak’ diyerek bana şiddetli bir tekm e vurdu. O gün akşam olunca bir m iktar hurma alıp hemen Kubâ’ya vardım. Resûlullâh’ın (s.a.v.) yanına girip ‘Sen sâlih bir kim sesin, yanında fakir arkadaşların vardır. Bu hurmaları sadaka olarak getirdim’ dedim. Resûlullâh (s.a.v.) ashâ- bını çağırarak, ‘Geliniz, hurma yeyiniz.’ buyurdu. Onlar yediler fakat kendisi yemedi. Kendi kendime ‘Bu birinci işârettir.’ dedim. Sonra yine bir miktar hurma alıp, Resûlullâh (s.a.v.)’e getirdim. ‘Bu benim size he- diyemdir’ dedim. Bu defâ ashâbı ile birlikte kendileri de yediler, ‘işte ikinci alâm et budur.’ dedim. Başka bir gün, Resûlullâh (s.a.v.), sahabeden birinin cenâzesini teşrif etmişti, yanına vardım . Ashâbının arasında oturuyordu. Nübüvvet m ührünü görmeyi arzu ettiğim için yanına yaklaştım . Benim muradımı anlayarak, üzerindeki ridâsını kaldırdı. M übarek sırtı açılınca nübüvvet mührünü görür görmez varıp öptüm ve ağlamaya başladım. O anda kelime-i şehâdeti söyleyerek Müslüm an oldum. Sonra Resûlullâh (s.a.v.)’e uzun senelerdir başımdan geçenleri anlattım . Bunu Ashâb-ı Kirâm ‘a da anlatm amı emir buyurdu. Ashâb-ı Kirâm toplandılar, başımdan geçenleri onlara da anlattım .” Selmân-ı Fârisî Hazretleri çok sâfiyet sâhibi ve tevekkül ehli bir zât idi. O, her ne pahasına olursa olsun Hicaz tarafında doğacak parlak hidâyet güneşinin ilk doğuşunda onun m ihrak noktasında bulunmak istiyordu. Hâtem ü’l-Enbiyâ’nın (Son peygamberin) gönderilişinin ve tebliğinin çok yakın olduğunu kiliselerde birçok kişiden işite işite onun tem iz gönlünde mukâve- met edemeyecek derecede bir aşk uyanmıştı. Bu arzusunu tatm in edecek her va’de inanıyordu. Kendisini Hicaz’a, M edine’ye ulaştıracak herkesin esâretine girmekten çekinm iyordu, işte bu arzusu ile sonunda ona kavuşmuş oluyordu.

Kölelikten kurtuluş

Selmân (r.a.), Hicret’in beşinci yılına kadar köle olarak yaşam ıştır. Bu sebeple Bedir ve Uhud savaşları na katılamasa da Hendek’ten sonraki bütün savaşlara iştirak etmiştir. Resûlullâh (s.a.v.)’den sonra da ihtiyar haline rağmen Şam ve Irak fetihlerine katılmıştır. Resûlullâh (s.a.v.) ona, efendisiyle m ükâtebe ahdinde (hürriyetine kavuşması için efendisi ile anlaşmada) bulunmasını söyledi. Selmân (r.a.), bunun üzerine efendisine giderek onunla, üç yüz hurm a fidanı temin edip dikm ek ve kırk ukıyye (okka) altın verm ek şartıyla anlaştı. Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.), sa- hâbîlere: “Kardeşinize yardım edin.” buyurdu. Sahâ- bîler güçleri m iktarınca temin ederek üç yüz tane fidanı ona verdiler. Resûlullâh (s.a.v.), ona: “Selm ân! Git çukurlarını kaz. Dikmeye sıra geldiği zam an onları sen dikm e, bana haber ver. Onları kendi ellerimle yerlerine koyayım .” dedi. Selmân (r.a.), çukurların kazılma işini sahâbîlerin yardımıyla bitirdi. Resûlullâh (s.a.v.), bahçeye giderek bütün fidanları yerine koydu. Bu fidanlardan hiçbir tanesi kurumamıştır. Bu fidanlardan birini Hazret-i Ömer (r.a.) dikmiş, o da tutm am ış, Peygamberimiz (s.a.v.) tekrar dikmişlerdir. Daha sonra, Resûlullâh (s.a.v.)

Selmân (r.a.)’ı yanına çağırarak, efendisine ödemesi gereken kırk ukıyye altını ödemesi için ona yum urta büyüklüğünde bir altın külçesi verdi. Selmân (r.a.): “Bu benim ödemem gereken miktarı nasıl karşılar ya Resûlal- lah?” demekten kendini alam adı. Resûlullâh (s.a.v.) ona, “Ey Selmân! Allâh onunla senin borcunu karşılayacaktır.” buyurdu. Selmân (r.a.) şöyle demektedir: “Nefsim elinde olan Allâh’a yemin ederim ki, onunla kırk ukıyyelik ödemem gereken miktarı ödedim. O altın Uhud (dağı) ile tartılsa ondan ağır gelirdi.” Artık böylece Selmân (r.a.) hürriyetine kavuşmuş oluyordu.

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri, Hazret-i Sel- mân’ı Ebu’d-Derdâ (r.a.) Hazretleri ile kardeş yapmıştır. Selmân (r.a.)’ın katıldığı ilk savaş Hendek Savaşı’dır. Müşrikler, müttefiklerle birlikte on bin kişilik bir orduyla birlikte M edine’ye doğru harekete geçtikleri zaman, Resûlullâh (s.a.v.), şehir içinde kalarak bir müdâfaa yapmayı kararlaştırmıştı. Ancak, Medine’nin çevresinde düşmanın şehre girişine mâni olacak herhangi bir sur

 

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

bool(false)