ŞEKER HASTALIĞI (Diyabet)

ŞEKER HASTALIĞI (Diyabet), Alm. Zuckerkrankheit
(1), Diabetes (m). Fr. Diabète (m). İng. Diabetes.
İnsülin adlı pankreas hormonunun tesirinin çeşitli
sebeplerle azalması veya kaybolması neticesi meydana
çıkıp, kan şekerinin yükselmesi, idrarda şeker bulunması
ve diğer bazı metabolik değişikliklerle karakterli,
müzmin ve toplumda oldukça fazla görülen bir
hastalık.
Şeker hastalarının çoğunda hastalığın sebebi, pank*
reasm langerhans adacıklarındaki özel hücrelerin
bozukluğu sebebiyle insülinin az yapılması ve az salgı-
lanmasıdır. Fakat şeker hastalığının bütün şekillerini
sadece bir insülin noksanlığına bağlamak mümkün
değildir. Diğer iç salgı bezlerinde de bozukluk sözkonusu
olabilir. Mesela, hipofızden salgılanansteroid hormonların
fazla salgılanmasından ortaya çıkan kan şekeri
yüksekliği, pankreastaki özel hücreleri yorgunluğa ve
bitkinliğe sürüklemiş olabilir. Yahut vücutta insülinin
tesirini azaltan veya yokeden özel antikorlar meydana
gelmiş veya kanda dolaşan insülin serbest ve aktif
(etkili) şekilde olmaktan ziyade, bağlı ve inaktif(etkisiz)
bir şekilde bulunabilir. Bütün bu hâllerde, iskelet kasları,
yağ dokusu, kalb gibi insüline hassas dokular, insü­
lin tesirinden uzak kalacaklar, dolayısıyla da glikozun
kandan hücre içine geçişi çok yavaşlayacak ve karaci­
ğerden kana glikoz verilişi arttığından kandaki şeker
miktan yükselecektir. Fazla şekerin bir kısmı idrarla
atılacak, idrara geçen glikoz, suyu ve tuzu da birlikte
çektiğinden su ve tuz kaybına da sebep olabilecektir.
Hücreler eneıji kaynağı olarak şekeri kullanamayınca,
bu defa protein ve yağların parçalanması artar ve
vücut bunlardan çıkan eneıjiyi kullanmaya başlar.
Tabii ki bu durum uzun süre devam ederse, birtakım
zararlı tesirlerin de ortaya çıkacağı muhakkaktır (kilo
kaybı, protein azlığı, asidoz).
Şeker hastalığı, yaklaşık olarak toplumun % 1-2
kadarında görülmektedir. Bu da oldukça yüksek bir
rakamdır. Diyabet, her yaşta görülebilirse de, daha
ziyade bir orta ve ileri yaş hastalığıdır. En çok görüldüğü
yaşlar 40 ile 60 arasıdır.
Diyabetin kesin sebepleri bugün bile anlaşılamamış­
tır. Kesin bilinen bir hususu, diyabetin irsi olarak geçme
eğiliminde oluşudur. Diyabetin meydana çıkışını kolaylaştıran
faktörler arasında şişmanlık ve fazla yiyip içme
alışkanlığı başta gelir. Şişmanlığın insülin ihtiyacını arttırması
ve bu yüzden pankreası yorması mümkündür.
Taşlı veya taşsız, ağır müzmin pankreas iltihapları­
nın, bazı yaygın pankreas uçlarının insülin salgılanmasını
azaltarak diyabete sebep olabilecekleri bilinmekle
beraber bunlar çok nadir görülen vakalardır.
Enfeksiyon hastalıklan, psişik faktörler (üzüntüler,
korkular, felâketler, çeşitli stresler), diyabetin ortaya
çıkışını kolaylaştırırlar, veya ağırlaştırabilirler.
Uzun sürmüş ve kontrol altında tutulmamış olan
diyabetlilerin birçok organlarında çeşitli patolojik deği­
şikliklere rastlanır. Bunların başında damar bozuklukları
gelmektedir.
Diabetin Kliniği: Hastaların bir kısmında idarla
şeker çıkışı başlamadan birkaç sene önce sinirlilik, huysuzluk,
depresyon, çabuk yorulma, hâlsizlik, süratli
kilo alma gibi bazı belirtiler görülebilir.
Bazı vak’alarda meydana gelen belirtiler o kadar
hafiftir ki, hastalar bundan rahatsız olmadıklarından
hekime müracaat etmek ihtiyacını duymazlar. Böyle
kişilerde teşhis genellikle başka bir sebeble yapılan bir
idrar tetkikinde glikozun tespit edilmesiyle konulur.
Bazı hastalar ise kaşıntı, ağız kuruluğu, çok su içme,
çok idrara çıkma aşın yemek yeme gibi alışılmış bir
diyabet belirtisi sebebiyle veya diyabetin komplikasyonlarından
(ortaya çıkardığı kötü sonuçlardan) birisi ile
hekime müracat ederler. Bu tip belirtiler daha ziyade
erişkin tip diyabet denen, tip II diyabetde görülür.
Yirmi vaşına kadar olan çocularda ve gençlerde
görlen juvenil tip veya tip 1 diyabette ise başlangıç çok
kere anidir, hatta ilk belirti koma olabilir. Bu tip diyabetikler
insüline çok hassastırlar ve kan şekerleri çok
oynaktır.
Kilo kaybı, bilhassa ağır diyabetlilerde rastlanan bir
belirtidir; dışardan alman glikozun kullanılmaması
yüzünden vücudun kendi yağlarını ve proteinlerini kullanmak
zorunda kalışından ileri gelir.
İyi kontrol altında tutulmayan diyabetlilerde daima
az çok bir hâlsizlik ve çabuk yorulma eğilimi vardır.
Kaşıntı, yaygın olabilirse de özellikle cinsiyet organları
bölgesinde yerleşi*.
Diyabette kabızlık da bulunabilir. Diyabet kontrol
altına alınıp, diyetteki sebze miktan arttınlınca kabızlık
da kaybolur.
Bazı hastalarda yemeklerden sonra uyku basması,
umumî kas ağnlan, hazımsızlık görülebilir. Çocukların
tedavisiz kalmış diabetlerinde karaciğer büyüklüğüne sık rastlanır. Diyabet, birçok komplikasyona (istenmiyen
durumlara) sebep olan bir hastalıktır.
Diyabet komplikasyonları arasında en mühimi,
şeker metabolizması bozukluğunun çok şiddetlenmesi
sonucu meydana gelen ketozis, metabolik asidozis ve bu
sebeple meydana gelen komadır. Kusurlu diyet tatbiki,
ağır diyabette insülin kullanılmaması, çeşitli enfeksiyonlar,
^travmalar ve cerrahî müdahaleler, çeşitli sebeplerle
husule gelen şiddetli kusmalar, gebelik, alkolizm gibi
yardımcı sebeplerin ağır diyabete eklenmesi komaya
hazırlayıcı sebeplerdendir. Koma öncesi dönemdeki
hastanın ilk şikâyetleri; şiddetli şeker yüksekliği sebebiyle
büyük birsusama hissi, iştahsızlık, birbirini kovalayan
kabızlık ve ishâl dönemleri, midede dolgunluk
hissidir. Koma öncesi dönem biraz daha ilerleyince,
mide yanmaları ve ağrıları, kıvrandıncı karın ağrıları,
bulantı, ve kusmalar, yorgunluk, hâlsizlik, başağnsı,
başdönmesi, unutkanlık, huzursuzluk, sinirlilik eklenir.
Solunum havasında aseton kokusu duyulur. Genel bir
kırıklık ve mafsal ağrıları bulunabilir. Bu dönemde teş­
his konarak etkili bir tedavi tatbik edilmezse, belirtiler
şiddetlenerek koma ortaya çıkar. Koma halinde, şuur
giderek kapanır, nefesi şiddetle aseton kokar, hastanın
odasına girerken bile kuvvetli bir meyva kokusu ile
karşılaşılır. Komadaki hastada kan şekeri genellikle %
400-600 mg. civarındadır. Deri, dudak, ağız ve dil
mukozaları kurudur, deri esnekliğini kaybetmiştir. Dil
kırmızı ve paslıdır. Nabız zayıf, küçük ve süratlidir.
Tansiyon düşüktür.
Yaşlılarda, kalb hastalığının, önemli derecede bir
böbrek hastalığının, ağır bir enfeksiyonunun birlikte
bulunduğu, şuur bozukluğunun şiddetli ve uzun sürmüş
olduğu hâllerde, hastanın sonu kötüdür.
Diyabetli olduğu ve insülin kullandığı bilinen hastalarda
komanın fazla insülin kullanımına bağlı hipoglisemiden
(kan şekeri düşmesi) ileri gelmiş olması
ihtimâlini de gözden uzak tutmamalıdır. Hipogliseni
komasında başlangıç süratlidir, birden bire şuur kaybolur,
ağızda çürük meyve kokusu yoktur, dil ıslak, deri
terlidir, tansiyon normale yakındır, ateş yoktur, titreme
vardır, susama yoktur, açlık hissi fazladır, idrarda şeker
yoktur, kan şekeri oldukça düşüktür ve tedaviye süratle
cevap verir. Şeker hastasında görülen komanın şeker
yükselmesine mi, yoksa fazla insülin kullanımına bağlı
hipoglisemi (şeker düşüklüğü) koması mı olduğunu
mutlaka ayırd etmek gerekir. Çünkü tedavileri tamamen
farklıdır.
Diyabetin sinirle ilgili komplikasyonlarına (nöropatiler)
genellikle 40 yaşını aşkın ve şekeri kontrol edilmeyen
hastalarda rastlanır. El ve ayaklarda karıncalanma,
tabanlarda yanma hissi, “periferik nevrit” (sinir iltihabı),
sinir ağrıları, derin tendon reflekslerinde azalma,
ortostatik hipotansiyon (pozisyona bağlı tansiyon
düşüklüğü), terleme bozuklukları, inatçı kabızlıklar
veya özellikle geceleri başgösteren ishâller bunlar arasında
sayılabilir.
Diyabetlilerde damar sertliğinin diğer insanlardakinden
12-15 yıl önce meydana geldiği ve hastalığın
gidişini etkilediği bilinmektedir. Diyabetlilerde, kalb krizinin
ve kroner hastalıklarının diğer insanlardan daha
fazla görüldüğü tespit edilmiştir. Bacak atardamar sertliği
olan diyabetiklerde ayaklarda kuru gangren tarzında
başlıyan doku ölümlerinin, genellikle
enfeksiyonun ilâve olmasıyla yaş gangren haline dönüş­
tükleri görülür. Gangren genellikle başlangıçta önemsiz
gibi görünen bir deri yaralanmasını takip ettiğinden,
yaşlı diyabetiklerde damarların durumu dikkatle araştı­
rılmalı ve damar yetmezliği bulunan vak’alarda ayak
bakımına itina edilmeli, ayakkabı ve çorap vuruklarından,
tımak batmalarından, nasırların kesilmesinden
kaçınmalıdır. Şayet gangren husule gelmişse bir cerrahla
işbirliği yapılmalıdır.
Diyabetin karakteristik özelliklerinden biri de
küçük atar ve toplardamarlarda (arteriol, kapiller,
venül) meydana gelen patolojik değişikliklerdir. Bu
değişiklikler bilhassa böbrek ve gözün retina tabakasında
kendisini göstermektedir. Diyabetin karakteristik
böbrek komplikasyonu glomerülosklerozdur. Glomerüloskleroz
neticesi, yıllar sonra böbrekler giderek
yetersiz hâle gelmeye başlar, idrarla protein kaybı artar,
kan proteinleri azalır, vücutta yaygın ödemler h usûle
gelir. Kandaki üre miktarı ve tansiyon yükselir. Ölüm
çok kere, patolojik değişikliklerin belirti vermeğe başlamasından
3-5 sene sonra böbrek yetmezliği ile olur.
Böbrek komplikasyonları arasında, pyelonefrit de
sayılabilir.
Mikroonjiopatinin (damar bozukluğu) gözdeki
şekli, diyabetik retinopati ismini alır. Yıllar ilerledikçe
gözün retina tabakasındaki bozukluğun derecesi artar,
ilerlemiş hâlde; göz dibinde kanama odakları, eksüda
toplanmaları, kılcaldamarlarda balonlaşmalar, retina
ödemi görülür. Retinopatiye bağlı olarak görme giderek
bozulur ve körlükle neticelenir. Diyabetik retinopati
genellikle uzun sürmüş ve kontrolsüz kalmış
vak’alarda görülmekle beraber hafif ve oldukça düzenli
bir diyet uygulayanlarda da tespit edilebilir.
Diyabetiklerde, bilhassa gençlerde akciğer veremine
oldukça sık tesadüf edilir. Diyabet ve verem, genellikle
birbirlerini ağırlaştıran hastalıklardır; fakat diyabetin
kontrol altına alınması ve verem ilâçları ile şifa mümkündür.
“Kontrolsüz şekerlinin veremi iyi olmaz.”
denir.
Diyabetlilerde enfeksiyon hastalıklarına karşı bir
temayül vardır. Diyabette en fazla deri ve idrar yollan
enfeksiyonlarına rastlanır. Diyabetiklerde enfeksiyonlar
genellikle atipik bir başlangıç ve gidiş gösterirler.
Diyabetlilerin genel vücut direnci düşüktür. Zararsız
gibi görünen bir enfeksiyon, ağır durumlara yolaçabilir.
Basit bir çıban, kısa bir zamanda şir pençe halini alabilir.
Enfeksiyonlarda insülin kullanılanlarda dozu arttırmak
veya o zamana kadar insülinsiz olarak ayarlanmış
hastalarda insülin kullanmak mecburiyeti hasıl olur.
İktidarsızlık, bir komplikasyon olmaktan ziyade,
diyabetin bir belirtisidir. Daha diyabet teşhisi konmadan
önce iktidarsızlık başlamış olabilir. Bu durum,
genellikle şişman ve hafif diyabetli orta yaşlılarda görü­
lür. Bazan tedaviye rağmen düzelmeyebilir. Kadınlarda
da cinsî soğukluk ve âdet bozuklukları görülebilir.
İnsülinin, şeker hastalarının hizmetine girmeden
önceki dönemde, diyabetli kadınların hamile kalmaları
pek mümkün değildi. Bugün insülin tedavisi sayesinde
diyabetli kadınların kısırlıklarını önemli ölçüde gidermek mümkün olmaktadır. Vak’aların çoğunluğunda
gebelik, diyabeti ağırlaştırır. Hastalık ne kadar erken
başlamış ve ne tadar uzun zamandanberi devam
etmişse, ceninin ölme ihtimâli o kadar yüksektir. Diyabetli
annelerden doğan çocuklarda bir çok anormalliklerin
bulunması da mümkündür. Bir kısmı ilk birkaç
gün içinde ölürler. Diyabetli annelerden doğan çocukların
kilosu, normalden oldukça fazladır, bu durum
doğum güçlüklerine yol açarak hem annenin, hem de
çocuğun hayatını tehlikeye sokar. Diyabetik hamilelerde
gebelik zehirlenmesine meyil de oldukça fa zladır.
Diyabetli küçük çocuklarda büyüme gecikebilir.
Bazan da “Mauriac sendrumu” denen özel bir klinik
tablo hasıl olur ki bunda; büyüme bozukluğu yüzünden
çocuğun küçük kalması, şiddetle yağlanması sebebiyle
gövdenin şişmanlaması, aydede çehresi teşekkülü ve
karaciğer büyüklüğüne bağlı karın şişliği sözkonusudur.
Kemikleşmede ve cinsî olgunlaşmada önemli derecede
gerilik vardır. Uygun bir diyet ve insülin tedavisi ile
bu sendromun kaybolması mümkündür. İnsülin dozu
ve diyetin uygun olup, olmadığını anlamak için diyabetli
çocukların sık sık tartılması, ölçülmesi ve bulunan
değerlerin, normal değerlerle mukayesesi gerekir.
^ Teşhis: Hastanın çok su içme, çok idrara çıkma,
hâlsizlik, kaşıntı, sık tekrarlayan çıban gibi şikâyetlerine
bakarak diyabetden şüphe edilirse de kesin teşhis
ancak açlık, kan şekerinin yüksekliği ve idrarda şeker
bulunmasıyla konulur. Açlık, kan şekerinin % 130 mg.’
ın üzerinde oluşu, şeker metabolizmasındaki bir bozukluğu
düşündürmelidir. Açlık, kan şekerinin normal ile
anormal değerler arasında bulunduğu şüpheli vak’
alarda glikoz tolerans testi yapılarak teşhise gidilir ki
böyle diyabetlere gizli diyabet ismi verilir.
Diyabet teşhisi koyarken mevcut hâlin; gerçek diyabet
dışında gelip geçici bir kan şekeri yüksekliği olup
olmadığına, renal glikozun (kanşekeri düzeyi normal
olduğu halde, böbrek bozukluğuna bağlı olarak idrara
şeker geçmesi hâli) olup olmadığına, idrardaki şekerin
glikoz harici bir şeker olup olmadığına, aldatıcı bir
glikoz reaksiyonu olup olmadığına dikkat etmelidir.
Yetişkinlerde görülen diyabette; hastaların tedaviye
anlayış ve sabırla bağlanmaları ve devam etmeleri şartıyla
gidişat çok iyidir. Bu sayede diyabetiklerin ortalama
hayat süresi diyabetli olmayanlarınkinden pek de
farklı değildir. Bu şekilde bakımlı hastalarda komplikasyon
az görülür. Devamlı bir tedaviye tâbi tutulmayan,
kendini ihmâl eden hastalarda gidişat bu kadar iyi
değildir.
Gençlerde görülen diyabetde gidişat pekiyi değildir.
Bunların ancak 1/4 kadarının yirmi seneden fazla yaşadığı görülmüştür. Bunlarda ölümün başlıca sebebi böbrek
komplikasyonlarıdır.
İstisnalar bir yana bırakılırsa, diyabette şifa bahis
konusu değildir. Ancak uygun bir re jim sayesinde şifaya
yakın derecede iyilik gösteren pekçok vak’a vardır.
İki şeker hastası birbiri ile evlen memelidir, zira bunların
çocuklarının da diyabetli olması beklenen bir neticedir.
Diyabetli ana veya babadan gelmiş oldukları
hâlde kendileri diyabetik olmayan iki kişinin birbiri ile
evlenmesi de, bir kısım çocukların diyabetik olmaları
ihtamâline binaen uygun değildir. Fakat ailesinde diyabet
bulunan bir kimsenin, ailesinde diyabet bulunmayan
birisi ile evlenmesine müsaade edilebilir. Ailesinde diyabetli
bulunan şahısların çok yememeleri, şişmanlamamaları
gerekir; böylece hastalığın ortaya çıkışını
kolaylaştıran hususlardan uzaklaşılmış olur. Bu şahısların
yeterli fizikî faaliyette bulunmaları, spor yapmaları
ve arasıra da aç iken kan şekerlerini Ölçtürmeleri çok
uygundur.
Diyabetin Tedavisi: Diyabette tam şifa bahis konusu
olamayacağına göre tedavinin gayesi, hastaların mümkün
olduğunca uzun, rahat ve normal bir hayat yaşayabilmelerinin
teminidir.
Diyabet tedavisinde; kan şekerini düzenlemek, diyabet
belirtilerini ortadan kaldırmak veya hafifletmek,
diyabetin komplikasyonlarını önlemek veya geciktirmek,
genç diyabetlide gelişmenin normal seyrini sürdü­
rebilmesine yardımcı olmak esastır.
Diyabet tedavisinin genel prensipleri şunlardır:
Diyabetlinin eğitimi, diyet uygulaması, ilâç tatbiki
(diyabet hapları ve insülin), fizikî aktivite ve egzersiz,
çocukta gelişimin engellenmemesi için tedbirler ve diyabetlideki
psikolojik bozukluğun düzeltilmesi.
Diyabetli Hastanın Eğitimi: Diyabetli hasta, hastalığı
ve tedavisi hakkında yeteri kadar bilgi edinemiyorsa,
uygulanacak tedavi prensiplerinden bir netice
alınamıyacağı açıktır. Şeker hastası; hastalığının belirtilerini,
tehlikelerini ve irsî olarak geçtiğini bilmelidir.
Diyetin ehemmiyetini, besinlerin ortalama kalori
değerlerini, hastalığın ve komplikasyonlarının icabettirdiği
diyet değişikliklerini, ilâç tedavisinin, diyetin ehemmiyetini
azaltmayacağını, diyabet ilâçlarının yan
etkilerini, insülin çeşitlerini, tesir sürelerini, insülinin
yan etkilerini bilmeli, bir engel yoksa kendi kendine
insülin zerketmesini öğrenmelidir.
Şeker hastası; hastalığına ait tatbik edebileceği kontrol
metodlarını (özel bandlarla idrarda şeker ve keton
tayinlerini) öğrenmeli, günlük değişebilen kalori ihtiyacı
ve fizikî aktiviteye uyan değişiklikleri yapabilmelidir. Şeker hastasına; vücudunun, bilhassa ağız, ayaklar
ve cinsî organlar bölgesinin temizliğine itina etmekle,
enfeksiyon ve travmalardan korunmakla ne gibi tehlikelerden
kurtulmuş olacağı öğretilmelidir.
Bir şeker hastasının, başkasının hayatını tehlikeye
atabilecek olan meslekleri seçmemesi gerektiği
anlatılmalıdır.
Diyabette Diyet Tatbiki: Tedavinin belki de en
mühim kısmını teşkil eder. Çünkü, şeker hastalarının
büyük çoğunluğu yanlız diyetle tedavi edilebilmektedir.
Normal bir şahısla, şekerli bir hastanın beslenmesi,
ancak öğünlere ait kalori miktarlarıyla, bazı gıda çeşitlerindeki
kısıtlamalar ve hastanın zamansız ve rastgele
yeme huyundan caydırılmasıyla ayrılır. Bir şişman şeker
hastasını, kalori kısıtlamasına tâbi tutarak, ideal ağırlı­
ğına indirmek lâzımdır. Kilogram başına günde ortalama
20-30 kalori böyle bir şahıs için yeterlidir. Zayıf bir
şeker hastasını ise ilâve kalorilerle ideal ağırlığına çıkarmak
gerekir (kilo başına 35-50 kalori). Çocuk ve genç
diyabetli için özel bir program tatbiki ile büyüme ve
gelişmeyi önlemeyen, fizikî aktivitesi için yeterli, ideal
ağırlığını devam ettiren bir diyet tavsiye edilmelidir. Bir
çocuk ve delikanlıda günlük kalori ihtiyacı kilo başına
50-60 kadardır.
Günlük toplam kalorinin % 50-55’i karbonhidrat
kaynaklardan, % 15-20’si protein kaynaklardan, % 30-
35’inin de yağ kaynaklarından temini oldukça
uygundur.
Şeker hastasına diyet, yazılı olarak verilmeli ve hem
yasaklanmış gıdalan, hem de müsaade edilen gıdaları
ihtiva etmelidir. Diyet, gıdaların değiştirilebilmesine
imkân vermelidir. Diyet, istenen sayıda günlük yemek
sayısına bölünmeli, şahsî ihüyaç ve imkânlara uymak,
özellikle basit ve sade yollarla hazırlanabilmelidir. Bir
öğünde yüksek miktarlarda kalori temininden kaçınmalıdır.
Toplam kalori 4-6 öğüne ayrılmalıdır. Günlük
kalorilerin birbirine yakın olmasına çaba göstermelidir.
Diyetteki karbonhidratın günlük toplamım hiçbir
zaman 100 gr.’ın altına düşürmemelidir. Şekerler, bal,
süt, ekmek ve benzerleri karbonhidratlar grubundandır.
Yemekler hazırlanırken, karbonhidratları protein
ve yağlarla karıştırmak gerekir.
Şişmanlarda kalori kısıtlaması, özellikle diyetin yağ
muhtevasının düşük tutulmasıyla sağlanabilir. Her
türlü yağ, krema ve kuru yemişler yağ kaynağıdırlar.
Etler, yumurta, peynir ve balıklar ise protein
kanağıdırlar.
Şekerli hastalarda B kompleksi vitaminlerin kâfi
miktarlarda verilmesine itina gösterilmelidir.
Kalori değeri olmayan sakkarin, siklamat gibi bazı
sentetik maddeler, şeker hastalarınca tatlandırıcı olarak
kullanılmaktadır. Şekerden 300-500 defa daha tatlı olan
sakkarinin farelerde mesane kanseri yaptığı bildirilmiş,
fakat bu durum insanlarda ispatlanamamıştır.
Kahvaltı: Yarım dilim ince, kepekli, tuzsuz ekmek.
Bir kibrit kutusu kadar, tuzsuz, hafif yağlı beyaz peynir
veya 50 gram kadar zeytin.
Ara Yemek: Bir kraker ile yarım yumurta veya yanm
kibrit kutusu kadar peynir veya aynı miktar yoğurt.
öğlen Yemeği: Yanm dilim ince, tuzsuz kepekli
ekmek. 100 gram kadar yağsız sığır veya balık eti veya
tavuk veya 2 yumurta. Sebze (Yeşil fasulye, pırasa,
bamya, kabak, patlıcan, yeşil biber, kamıbahar, ıspanak,
domates, kereviz v.b.) 1 kg. sebze için sadece 10 gr.
yağ konularak tuzsuz ve haşlama şeklinde pişirilerek
hazırlanmış olan sebzelerden istenildiği kadar yenebilir.
Ara Yemek: Bir küçük elma, bir küçük şeftali, bir
küçük portakal. Bir mandalina, bir incir, iki adet kayısı,
üç adet erik, yanm dilim karpuz, kavun veya yarım
muz. Bunlardan biri alınır.
Akşam Yemeği: Öğlenki gibidir.
Yatarken: İkindideki ara yemek gibidir. Pasta, şekerleme,
kuruyemiş yasaktır. Çiğ yenen yeşil sebzeler,
hıyar, marul, domates, turp, yeşil biber serbesttir.
Limon suyu, sanmsak, maydanoz kullanılabilir.
Diyet hazırlanırken, saf ve yoğun karbonhidrat kaynağı
olan besinlerden kaçınılarak kan şekerindeki
oynaklıklar önlenmelidir. 65 yaşın üstündeki şahıslarda
çok sıkı tedbirlerden sakınmalıdır. Şişman hastaların
bir kısmında, zayıflama ile kan şekeri seviyesi normale
inmektedir.
Gizli diyabeti olan şahıslar da; şeker, tatlılar, bal,
her türlü içki ve pastalardan kaçınmalıdır. Karbonhidrat
kaynağı olarak tahıl, ekmek, patates, mısır, pirinç,
yulaf, çavdar, makama ve undan faydalanmalıdır. Gizli
diyabeti olan şişman şahıslar yağ, krema, yumurta sansı
ve kuruyemişlerden de sakınmalıdırlar.
Diyabetin diyetle kontrol altına alındığının kabul
edilebilmesi için, açlık kan şekeri % 100 mg.’ı aşmamalı.
kan şekeri yemekten bir saat sonra % 140 mg.’ın iki saat
sonra % 110 mg.’ın altında kalmalıdır. Aynca idrarda
aseton ve şeker de bulunmamalıdır.
Hareket Tedavisi: İskelet-kas sisteminin aktivitesi,
kaslann daha verimli çalışarak, glikoz harcamalanna
yol açar. Dolayısıyla bilhassa hafif ve orta dereceli diyabet
vakalannda faydalı olur. Ölçülü ve pek şiddetli
olmayan beden hareketleri sayesinde insülin dozajını
azaltmak, hatta büsbütün kaldırmak mümkün olabilir.
Bu açıdan, hergün namaz kılınması oldukça faydalıdır.
Diyabetin ağır olmaması şartıyla hastalara hergün iş
yerlerine ve oradan evlerine yürüyerek gidip gelmeleri,
boş vakitlerinde oturmaktansa gezinmeleri tavsiye
edilir.
Haftada iki defa ılık hamam yapmalıdır. Yirmi
dakika yıkanıp, sonra havlu ile friksiyon (ovma) yapmalıdır.
Deniz ve soğuk su banyosu yasaktır. Sıcak elbise
giymeli, sıcak yerlerde yaşamalıdır. Hiç sinirlen memeli
ve heyecanlanmamalıdır.
Diyabet Tedavisinde Ağızdan Alınan İlâçiann Rolü:
Diyetle kontrol altına alınamayan diyabetlide ilâç kullanma
mecburiyeti hasıl olur. Başlangıçta ağızdan alı­
nan diyabet ilâçları kullanılır, şayet bunlar da tesirsiz
kalırsa, o zaman insülin tedavisine geçilir. Ağızdan alı­
nan diyabet ilâçlan kabaca sulfomid grubu ve biguanid
grubu olmak üzere ikiye aynlır. Bu ilâçlar genel olarak,
pankreastan insülin salgılanmasını arttırmak, dokulann
glikoz alimini artırmak, glikoz üretimini engellemek
gibi mekanizmalarla etkili olurlar. Bu ilâçlar uzun süre
kullanılınca birtakım yan etkilere yol açmaktadırlar.
Bunlar arasından kan şekeri düşüklüğü, allerjik reaksiyonlar,
sindirim sistemi tahrişi, başağnsı ve baş dönmesi
v.b. sayılabilir. Bu ilâçlar özellikle, insüline bağımlı olmayan, 40
yaşın üzerindeki, 40 üniteden daha az insülin gerektiren,
henüz ileri diyabet komplikasyonlarının belirmemiş
olduğu ve had diyabet komplikasyonlarına
temayülü olmayan vak’alarda tercih edilmelidirler.
Diyabet Tedavisinde İnsülinin Rolü: İnsülin; insüline
bağımlı vak’alarda (gençlerdeki diyabet), diyet ve haplarla
kontrol altına alınamayan vak’alarda, diyabetin
bazı komplikasyonlarında (koma gibi), cerrahî müdahale
gerektiren durumlarda, enfeksiyon hastalıklarının
seyri esnasında kullanılır.
İnsülinler üç gruptur: Süratli ve kısa süreli insülinler
(kristalin, semilente insülin), orta sürat ve süreli insülinler
(NPH insülin, lente insülin ve globin), yavaş ve uzun
süreli insülinler (protomin zenk ve ultalente insülin).
Birinci grup insülinler; diyabetin had ve acil komplikasyonlarda
ve diğer insülin türlerinin etki süresi değiştirici
karışımlar yapmak için kullanılırlar. İkinci grup insülinler
en sık kullanılan insülin türü olup, vak’alann çoğunluğunda
kahvaltıdan yarım saat önce deri altına yapılan
bir zerk, kan şekerini kontrol altına almaktadır, bazan
ikinci bir zerk mecburiyeti doğabilmektedir. Üçüncü
grup nadiren kullanılmaktadır. İnsülin tedavisine bağlı
olarak husule gelen komplikasyonlar arasında insülin
allerjisi, insülin zerk yerinde erime veya hipertofı
(büyüme, şişme) ve insüline karşı direnç söylenebilir,
insülin tedavisine ait komplikasyonların çoğunun, insü­
lin içerisindeki yabancı moleküllere karşı hasıl olan antikorlarla
meydana geldiği kuvvetle muhtemeldir. Bu
antikorlar, insüline karşı dirence yol açmakta ve böylece
insülin ihtiyacı giderek artmaktadır. Bu yüzden
insülinin saflaştırılmasına ihtiyaç duyulmuş ve böylece
monokomponent (tek bileşenli) insülinler geliştirilmiş­
tir. Bu tür insülinler sadece insülinin komplikasyonları­
nın ortaya çıktığı vakalar ve yanlızstress halinde insülin
kullanmaya mecbur plan diyabetlilerde tercih
edilmektedir.
Hastalığının şuurunda olan, eğitimli bir diyabetlinin
hastaneye yatırılmadan takibi ve tedavisi mümkündür.
Böyle hastaların genellikle üç ayda bir kontrolleri
uygundur. Kan şekeri çok oynak olan hastaların pratik
met odlarla, kendi kan ve idrar tahlillerini yapabilmeleri
sağlandığı takdirde, büyük tehlikelerin önüne geçilmiş
olur. Koma, enfeksiyon, böbrek bozukluğu gibi durumlarda
diyabetlinin hastanede tedavi ve kontrolü gerekir.
Diyabet ve Gebelik: Gebelik, annede ve ceninde
hayatı tehdit eden komplikasyonlara yol açabilir (ceninin
aşırı büyümesi, cenin ölümü, gebelik zehirlenmesi,
annenin diyabetinde ağırlaşma v.b.). Gebe diyabetlide
diyet, ana hatlarıyla mühim değişiklikler arzetmez.
Gebelikteki yaklaşık 10 kg.’lık ağırlık artışına müsaade
etmek için, ideal ağırlığın kilogramı başına 30-40 kalori
temin edilebilmelidir. Diyetin karbonhidratlardan kar­
şılanmalıdır. Gebe diyabetlide üç büyük yemek arasına
kahvaltılar koyarak, kan şekeri oynamaları önlenmelidir.
Gebelik zehirlenmesinin önlenmesi için tuz azaltılmaladır.
Gebelikte, çocukda insülin salgısını uyararak
çocüğun kilo almasına sebep olduğundan, diyabet hapları
kullanamazlar. Gebeliğin ikinci yarısında insülin
ihtiyacı, orta insülin tedavisi, gebelik ayı ve karbonhidrat
metabolizmasının durumuna göre ayarlanır. Doğumu
takiben insülin dozları gebelikten önceki seviyelere indirilir.
Gereğinde, doğum günü insülin dozu daha azaltılır
veya verilmeyebilir.
Gebeliğin 37. haftasından itibaren çocuğun ölüm
riski; çocuk aşın bir büyüme göstermişse, daha önceki
hamileliklerde de ölüm olayı olmuşsa, annede damar
bozuklukları varsa, doğumu süratlendirmek veya sezeryenle
çocuğu almak gerekir. Erken doğum yaptırmak
için en uygun zaman gebeliğin 38. haftasıdır. Diyabetik
annelerin çocukları genellikle 4 kg.’in üzerinde doğarlar,
dolayısıyla da doğum güç olur.
Diyabetin Komplikasyonlarının Tedavisi:
1- Ketoasidetik Koma: Kanda asit ve keton cisimlerin
aşın artmasıdır. Uygun bir tedavinin yapılmadığı kişilerde
görülür. Bazı vak’alarda bazı alarm işaretlerini takiben
(hâlsizlik, iştahsızlık, bulantı, başağrısı, susuzluk hissi,
kannağnsı) ve ekseriya kısa süreli bir koma öncesi
devirden sonra, tam şuur kaybı ve her türlü uyarıya
cevapsızlık ile koma gelişir. Böyle vak’alar derhal hastaneye
kaldırılmalı ve tedavisi hastanede yapılmalıdır.
Diyabetde ayrıca hiperosmalar koma ve daha sık
olarak görülebilen hipoglisemi (kan şekeri düşüklüğü)
koması da sözkonusudur. Hipoglisemiye yanlışlıkla
fazla insülin yapılması, yeterli gıda alınmaması, aşırı
aktivite (çalışma) yapılması, kusma ve ishâl ile giden
enfeksiyonlara yolaçabilir. Hipoglisemi hafif oldu­
ğunda; şuur açıktır, terleme, çarpıntı, açlık hissi, baş-
dönmesi sözkonusudur ve ağızdan şekerli su verilmesi
genellikle yeterlidir. Bu durum diyabetliye öğretilmeli
ve bu belirtiler ortaya çıktığında hemen yanında taşıdığı
şekeri yemeli ve dinlenmelidir. Hipoglisemi ağır ise;
başağrısı, şuur kaybı, havale ve koma ortaya çıkar ve
hastanede acil müdahale gerektirir. Şeker hastalarının
kimliklerinin yanında şeker hastası olduklarını belirten
bir kart taşımaları bazan çok işe yarayabilir.
2- Göz Bozuklukları: Lazer tedavisi ve çeşitli cerrahî
göz müdahalesi gerekebilir. }
3- Böbrek Bozuklukları: Tuzsuz diyet, tansiyon
düşürücü ilâçlar, gerekirse sunî böbrek veya böbrek
nakli yoluna gidilebilir. İdrar yollan enfeksiyonları,
uygun antibiyotiklerle tedavi edilmelidir.
4- Damar Bozuklukları: Kan şekeri ve kan basıncının
normal hudutlarda tutulması, kan lipidlerinin azaltılması
ve sigaranın yasaklanması faydalıdır.
5- İktidarsızlık: Diyabetin düzenli kontrolü, psikoterapi
kısmen faydalı olabilir. Organik hasara bağlı olanlarda
cerrahî bir müdahale ile kamışın içine yerleştirilen ve gerektiğinde şişirilebilen protezler kullanılmaya
başlanmıştır.
Diyabet Tedavisinde Yeni Gelişmeler
1- Sunî Pankreas: İki ayrı sistem geliştirilmiştir.
Kapalı halka sisteminde, bir araç devamlı olarak kan
şekerini ölçmekte, bir bilgisayar da, şeker seviyesinde
kaydedilen değişiklikleri bir pompaya naklederek, kan
şekerini normal hudutlarda tutacak miktarda insülinin
toplardamar içerisine şevkini sağlamaktadır. Bu sistem
oldukça büyük olup, ancak hastanelerde kısa süreli kullanmaya
elverişlidir.
Açık halka sisteminde ise, kan şekeri devamlı olarak
tayin edilmemekte, fakat küçük bir pompa vasıtası ile
daha önceden hazırlanmış bir programa göre vücuda
damar veya derialtı yolu ile insülin verilmektedir. Karmaşık
olmayan bu sistem daha ucuz olup, hasta tarafından
da taşınabilmektedir, fakat kan şekeri çok oynak
olan şahıslarda sık sık ayar yapmak gerekmektedir.
2- Pankreas Nakilleri: Pek başarılı netice vermemiş­
tir.
3- Sentetik İnsan İnsülini: Henüz araştırma safhasında
olup, bazı mikroorganizmalara, insan insülinin
aynı özelliklere haiz olan ve yan etkileri olmayan biyosentetik
bir insülin yaptırma yoluna gidilmektedir.
4- Bazı araştırmacılar ağız yoluyla alınıp, sindirim
sisteminde harap olmadan kana geçebilecek olan insü­
lin hapları üzerinde çalışmaktadırlar.
Ayrıca deri altına yerleştirilip, 20-30 gün müddetle
kan şekerini kontrol altında tutabilecek sistemler üzerinde
de çalışmalar devam etmektedir.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

bool(false)