ŞAKİK-I BELHİ

ŞAKİK-l BELHİ, Evliyanın büyüklerinden. Hicrî
ikinci asırda yaşadı. 790 (H. 174) senesinde vefat etti.
Künyesi Ebû Ali’dir. İlmini ve feyzini büyük âlim
İbrahim Edhem’den aldı. Tasavvuf ilminde çok yükselip,
insanlara doğru yolu gösterdi ve kıymetli âlimler
yetiştirdi. Talebelerinin en meşhuru Hâtim-i
Esam’dır.
Şakîk-ı Belhi zamanının en meşhur âlimlerinden
ve evliyasından idi. Her ilimde kemâl derecede idi.
Zühd ve ibadeti kuvvetli olup, ömrü tevekkül ile geç­
miştir. Hâlleri üstün ve nasihatları çok kıymetlidir.
Şakîk-ı Belhî hacca giderken Bistam’a uğradı. Orada
bir câmide vaaz ve nasihat ediyordu. Halk onun sohbetini
dinlemek için toplanmıştı. Kapıda çocuklar
oynuyordu. O sırada henüz çocuk olan Bâyezid-i
• bistâmî de aralarında idi. Mescidin kapısına yaklaşıp,
Şakîk’in sözlerini dinledi, bu esnada Şakîk’in gözü
ona kaydı ve: “ Bu çocuk, büyük bir zât olacaktır” buyurdu.
Gerçekten öyle oldu.
Şakîk-i Belhî hac yolculuğu sırasında Bağdat’a
uğradı. Abbasî halifesi Hânın Reşîd onu davet etti.
Yanına gidince, zâhid olan Şakîk sen misin? dedi.
Şakîk benim, ama zâhid değilim cevâbını verdi.
Hârun Reşid, bana nasihat ver dedi. Şöyle buyurdu:
“ İyi dinle! Allahü teâlâ seni hazreti Sıddîkın (Hz.
Ebû Bekir’in) makamına oturttu, senden sıdk isteyecek.
Fârûkun (Hz. Ömer’in) yerine oturttu, ondan
istediği gibi senden de hakla bâtılı ayırmanı soracak.
Zinnûreyn’in (Hz. Osman) yerine oturttu; ondan
olduğu gibi, senden de haya ve kerem arayacak
Murteza’nın (Hz. Ali’nin) yerine oturttu; ondaki gibi
sana da ilim ve adaletten soracak.” Hârun Reşid,
biraz daha söyle dedi. Buyurdu ki: “ Allahü teâlânın,
Cehennemi vardır. Seni kapıcı yaptı ve sana üç şey
verdi: Mal, kılıç ve kamçı. Ve buyurdu ki, insanları bu
üç şeyle Cehennemden uzaklaştır. Bir muhtaç gelirse,
ondan malı esirgeme. Allahın emrini dinlemiyeni bu
kamçı ile yola getir. Adam öldüreni bu kılıçla kısas
yap. Bunlan yapmazsan, Cehenneme gidenlerin
öncüsü sen olursun.” Hârun Reşid biraz daha nasihat
et deyince; “Sen pınarsın, valilerin de akarsular.
Pınar berrak olursa, derelerin bulanıklığı zarar vermez.
Pınar bulanık olursa, derelerin berrak olması
beklenemez.” Biraz daha söyle deyince: “ Çölde susayıp,
ölüm derecesine gelsen ve o anda su bulsan, kaça
satın alırsın? (Kaça verirse alırım) dedi. Mülkünün
yansını satarsa, alır mısın? buyurdu. (Alınm) dedi.
İçtiğin o su, mesanenden çıkmasa ve ölümünden
korksan, o anda birisi sana, seni iyileştiririm, ama
mülkünün diğer yansını alınm dese, ne yaparsın?
buyurdu. (Veririm) dedi. O halde, değeri bir yudum
su olan bir mülke niçin gönül veriyorsun?” buyurdu.
Hârun ağladı, izzet ve ikram ile onu yolcu etti.
Şakîk-i Belhî hac için Mekke’ye varınca insanlar
etrafını sarıp sohbetini ve çok ibretli nasihatlarını
dinlediler. Orada İbrahim Edhem hazretleri iie karşı­
laştı. İbrahim Edhem, Onun üstün hâllerini görerek
kucaklayıp öptü ve (iyi bir rehbersin) dedi.
Birgün, Şakîk-i Belhî talebelerinden Hâtim-i
Esam’a şöyle dedi: “Ne kadar zamandır buraya geliyor,
beni dinliyorsun? (Otuzüç sene) dedi. Bu kadar
zaman içinde benden ne öğrendin, neler istifâde ettin?
Sekiz şey istifâde etdim, dedi. Sadece sekiz şey mi,
dedi. Hâtim dedi ki: Ey hocam! Doğrusunu istiyorsan,
böyledir. Bundan fazlasını da zaten istemem.
Bana bu kadar yetişir. Çünkü, iyi biliyorum ki, dünyada,
âhirette felâketlerden kurtulup saadet-i ebediyyeye
kavuşmak, bu sekiz bilgi ile olacaktır, dedi.
Hocası: Söyle! Bunlan ben de anlıyayım! dedi.
Hâtim dedi ki: Ey Hocam! Birincisi, insanlara
bakdım, herkes, bir şeyi seçmiş, onu sevmiş gördüm
ve bu sevgililerin çoğu, onlara ölüm yatağına kadar,
bazıları öldüğü vakte kadar, bazıları da, mezara
girinceye kadar, arkadaşlık ediyor ve sonra onlan
yalnız ve zavallı olarak bırakıp ayrılıyorlar gördüm.
Onunla beraber kimse mezara girmiyor, dert ortağı
olmuyor. Bu hâli görünce, düşündüm ve kendime
dedim ki, dünyada öyle bir dost seçmeliyim ki,
mezara benimle gelsin, bana orada arkadaşlık etsin.Aradım, taradım, Allahü teâlâya yapılan ibadetlerden
başka böyle sâdık bir sevgili bulunmadığını gördüm.
Düstur olarak onlan seçdim ve onlara sarıldım.
Şakîk, bunu duyunca, çok güzel yapmışsın yâ
Hâtim, çok doğru söylüyorsun; ikinci faydayı da
söyle, anlayayım, dedi.
Hâtim dedi ki: Ey Hocam! İkinci faydam: İnsanlara
bakdım, herkesi, arzuları, keyifleri peşinde koşuyor,
nefsin şehvetleri arkasında yürüyor gördüm ve şu
âyet-i kerimeyi düşündüm: (Allahü teâlâdan korkarak
nefislerine uymayanlar, elbette Cennete gideceklerdir).
Çok düşündüm. Kur‘ân-ı kerîmin başdan
başa doğru olduğunu, bilgilerimle, tecrübelerimle,
aklımla, vicdanımla anladım ve tam inandım. Nefsimi
düşman bilerek, ona aldanmamağa, uymamağa
karar verdim ve mücadeleye başladım ve arzularını,
şehvetlerini yapmadım ve nihayet teslim olarak, ibadetlerden
kaçan o nefsin, şimdi Allahü teâlâya itâate
koştuğunu, şehvetlerden vazgeçtiğini gördüm. Şakîk
bunları işitince, Allah sana iyilikler versin, ne güzel
yapmışsın; üçüncü fâideyi de söyle dinleyeyim, dedi.
Hâtim dedi ki, üçüncü faydam, insanların haline
bakdım, herkes dünyada bir sıkıntıya girmiş, böylece
dünyalık toplamağa uğraşıyorlar gördüm, sonra şu
âyet-i kerîmeyi düşündüm: (Dünya malından,
sarıldığınız, sakladığınız her şey, yanım ızda
kalm ayacak, sizden ayrılacaktır. A ncak Allah
nz&sı için yap tığ ın ız iyilik ler ve ibadetler
sizin le beraber kalacaktır). Dünya için topladıklarımı,
Allah yolunda harcadım, fakirlere dağıttım.
Yani baki kalmaları için, Allahü teâlâya ödünç verdim.
Şakîk bu sözleri işitince, ne güzel yapmışsın, ne
güzel söylüyorsun; yâ Hâtim, dördüncü faydayı da
söyle dinleyeyim, dedi.
Hâtim dedi ki, dördüncü faydam, insanlara bakdım,
herkesin başkalarını beğenmediğini gördüm.
Buna sebep, birbirlerine hased etmeleri olduğunu,
birbirlerinin mevkilerine, mallarına ve ilimlerine göz
dikmeleri olduğunu anladım ve şu âyet-i kerimeye
dikkat ettim: (Dünyadaki m addî, m anevî, bütün
rızıklanm aralarında taksim ettik). Herkesin
ilim, mal, rütbe, evlâd gibi nzıklarınm dünya yaratılmadan
evvel, ezelde taksim edildiğini, kimsenin
elinde bir şey olmadığını ve çalışmağı, sebeplere
yapışmağı emir ettiğinden, O’na itaat etmiş olmak
için çalışmak lâzım geldiğini ve hased etmenin büyük
zararlarından başka, zaten lüzumsuz olduğunu
anladım ve Allahü teâlânın ezelde yapdığı taksime ve
çalışınca Rabbimin gönderdiğine râzı oldum ve
bütün müslümanlarla sulh üzere olup, herkesi sevdim
ve sevildim. Şakîk bunları duyunca, ne iyi yapmışsın
ve ne iyi söylüyorsun; beşinci faydayı da söyle dinleyeyim
yâ Hâtim! dedi.
Hâtim dedi ki: Beşinci faydam: İnsanlara bakdım,
birçoklarının insanlık şerefini, kıymetini, âmir
olmakda, insanlann kendilerine muhtaç olduklarını
ve karşılarında eğildiklerini görmekte zannettiklerini
ve bununla iftihar ettiklerini gördüm. Bazıları da,
kıymet ve şeref, çok mal ve evlâd ile olur sanarak,
bunlarla iftihar ediyorlar. Bir kısmı da, insanlık
şerefi, malı, parayı insanların hoşuna gidecek, herkesi
eğlendirecek yerlere sarfetmektir sanarak, Allahü
teâlâ’nın emrettiği yerlere ve emrettiği şekilde harcedemiyorlar
ve bununla öğünüyorlar gördüm ve şu
âyet-i kerîmeyi düşündüm: (En şerefliniz ve en
kıym etliniz, Allahü teâlâdan çok korkanınizdır).
İnsanların yanıldıklarını, aldandıklarını anladım
ve takvâya sarıldım. Rabbimin affına ve
ihsanlarına kavuşmak için, O’ndan korkarak şeriatin
dışına çıkmadım, haramlardan kaçtım. Şakîk bunları
işitince, ne güzel söylüyorsun yâ Hâtim! Altıncı faydayı
da söyle! dedi.
Hâtim dedi ki, altıncı faydam: İnsanlara bakdım.
Birbirlerinin mallarına, mevkilerine ve ilimlerine göz
dikerek, fırka fırka ayrılarak, birbirlerine düşmanlık
ettiklerini gördüm ve şu âyet-i kerîmeyi düşündüm:
(Sizin düşm anınız şeytandır. Yani sizi, A llah
yolundan, m üslüm anlıktan ayırm ak için uğra­
şanlardır. Bunları düşman biliniz!). Kur’an-ı
kerimin doğru söylediğini bildim ve şeytanı ve onun
gibi müslümanlarla uğraşanları düşman bilip, sözlerine
aldanmadım, onlara uymadım. Onların tapındıklarına
tapmadım. Allahü teâlânın emirlerine itâat
ettim. Ehl-i sünnet âlimlerinin gösterdiği yoldan
ayrılmadım. Kurtuluş yolunun, doğru yolun, yalnız
Ehl-i sünnet yolu olduğuna inandım. Nitekim, Allahü
teâlâ: (Ey  dem oğulları! Şeytan a tapm ayınız,
o sizin en belli düşm anm ızdır, diye, sizden söz
alm adım mı idi, bana itâat, ibadet ediniz! K u rtuluş
yolu, ancak budur) buyurdu. Onun için,
müslümanlan aldatmağa uğraşanları dinlemedim.
Muhammed aleyhisselâmın yolunu gösteren Ehl-i
sünnet âlimlerinin kitâblarından ayrılmadım deyince,
Şakîk; ne güzel yapmışsın ve ne güzel söylüyorsun;
yedinci faydayı da söyle, dedi.
Hâtim dedi ki, yedinci faydam: İnsanlara bakdım.
Gördüm ki, herkes yiyip içmek, para kazanmak için
uğraşıyor. Bu yüzden haram ve şüpheli şeyleri de
alıyorlar ve zillete, hakâretlere katlamıyorlar. Şu âyet-i
kerîmeyi düşündüm: (Allahü teâlâ tarafından
rızkı gönderilm eyen y er yüzünde bir canlı
yoktur). Kur’ân-ı kerîmin Allah kelâmı olduğunu ve
elbette doğru olduğunu ve o canlılardan biri oldu­
ğumu bildim. Rızkımı göndereceğine söz verdiğine,
elbette göndereceğine güvenerek O’nun emrettiği gibi
çalışdım deyince, Şakîk, ne iyi yapmışsın, ne iyi söylü­
yorsun; sekizinci faydayı da söyle! dedi.
Hâtim, dedi ki, sekizinci faydam: İnsanlara baktım,
herkesin bir kimseye veya bir şeye güvendiğini,
sırtını ona dayadığını gördüm. Bazıları altınlarına,
bazıları mal ve mülküne, bazılan sanatına ve kazanana,
bazıları mevki ve rütbelerine, bazıları da kendi
gibi bir insana güveniyor. Sonra, şu âyet-i kerîmeyi
düşündüm: (Allahü teâlâ, yaln ız kendisine
güvenenlerin her zam an im dadm a yetişir). Her
zaman ve her işimde yalnız Allahü teâlâya güvendim.
O emrettiği için çalıştım, sebeplere yapıştım. Fakat
yalnız O’na güvendim. O’ndan istedim ve O’ndan
bekledim.
Şakîk, bu sözleri işitince, yâ Hâtim! Allahü teâlâ,
her işinde imdadına yetissin! Hazret-i Müsâ’nın Tevratına,
Hazret-i İsâ’nın Incil’ine, Hazret-i Dâvûd’un Zeburuna ve Hazret-i Muhatnmed aleyhimüssalevâtü
vesselâmın getirdiği Kur’ân-ı kerime bakdım. Bu
dört kitabın bu sekiz temel üzerinde bulunduğunu
gördüm. Bu sekiz esası ezberleyip, bunlara uyanlar,
hayatlarını bunlann üzerine kuranlar, bu dört kitaba
uymuş, emirlerini yapmış olurlar, dedi.
Buyurdu ki: “ Musibete sabretmeyip feryad eden,
eline silâh almış, Allahla harp ediyor (isyan ediyor)
demektir.”
“Tâatin aslı, korku, ümid ve muhabbettir. Korkunun
alâmeti, haramları terk etmek; ümidin alâmeti
devamlı tâat etmek; muhabbetin alâmeti de, her an
şevk ve inabet (tevbe edip, Allaha bağlanmak) üzere
olmaktır.
“Ölüme hazır olmalıdır. Çünkü gelince, geri
gitmez.”
“ Birisine birşey vermeği, sana birşey vermesinden
çok seviyorsan dünyayı değil. Âhireti seviyorsun
elemektir.”
“ İnsanı tanımak istersen, Rabbinin sözüne mi,
yoksa insanların verdiği söze mi daha çok güvendi­
ğine dikkat et.”
“Talebesi Hâtim-i Esam, kendisinden vasiyyet
istedi. “Umûmi vasiyyet istiyorsan, dilini koru! Sevabım
terazinde görmediğin sözü söyleme! Hususî
vasiyyet istiyorsan, dikkat et! Seni Cehennemde
yakacak sözü söyleme!” buyurdu.
“ Esas Zâhid, zühdünü işiyle gösterendir. Yalancı
zâhid de, zühdü dilinde olandır.”
“ Bir memlekette âlimler tamahkâr ve dünya malı
toplamağa hevesli olursa, bilmiyorum, câhillerin uyacağı
kimse kalır mı? Bir sürünün çobanı kurt olursa,
koyunlan kim koruyacak?”
Yine buyurdu ki: “ Binden fazla üstada talebelik
yaptım. Kırk deve yükü kitap okudum. Allahü teâlâ-
nın rızasına kavuşmayı dört şeyde gördüm. Bunlar;
Rızk için emin olup, nzıktan endişe etmemek; her işte
ihlâslı olmak; şeytanın düşman olduğunu bilip ona
uymamak (emirleri yapıp, haramlardan sakınmak);
ölümü yakın bilip, hazırlıklı olmak.”

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

bool(false)