SAIIÎII İLM İN ÖLÇÜSÜ

Hakîkaten bilmiş ol ki, zamanın en büyük âlimi ve en çok Allahu
Teâlâ’ya yakın olanı, her hâliyle sahâbîlere en çok benzeyen, selefin
yolunu en çok bilen ve dînî hükümleri onlardan alandır. Bunun için
Hazret-i Ali’ye (R.A.) «Falancaya muhâlefet ettin» denildiğinde:
«En hayırlımız, bu dînde bize uyandır.» demiştir. Resûlu’liah’m asrındaki
insânlara uymakta, kendi asrındakilerden çekinmek as’ıâ doğru
olamaz. Ne yazık ki, insânların tabiatları ona meylettiği için fazileti
kendi zamânlarmda görürler de davranışlarının kendilerini cennetten
uzaklaştırmakta olduğunu bir türlü i‘tiraf edemezler. Aksine olarak*
«Cennete gidecek yol budur.» derler.
Hasan-ı Basrî diyor ki: «İslâm’da ihdas yolunu tutan iki
nevi kimse vardır:
1 — Fenâ düşünceli bir inşân olduğu hâlde, kendisi gibi düşü­
nenlerin Cennete gireceğini sanan kimse ile,
2 — Dünyâ’da nâm u nimete nâil olmuş iken, taptığı dünyalık,
razı olduğu dünyâlık, aradığı yine dünyâlık olan kimsedir. İkisini de
tersleyin. Çünkü varacakları yer Cehennemdir. Biri de var ki, kendini
dünyâlığa dâvet eden bir zengin ile, nefsin arzûlarına dâvct
eden bir şehvet esîri aralarında bulunduğu hâlde, Allahu Teâlâ kendisini
her ikisinin şerrinden korur da eski iyilere meyleder, onların
işlerini araştırır ve onlara uyar. İşte bu adam büyük mükâfata hazlanmıştır. Binâenaleyh siz de bunun gibi olmağa çalışın.» buyurmuş-,
tur.
İbn Mes’ûd’dan mevkûf ve müsned olarak şöyle rivâyet edilmiş-,,
tir. Diyor k i :
«Onlar ancak ikidir Biri kelâm, diğeri îıedy [yol]dur. En güze}
söz, Allah kelâmı, en güzel yol da Peygamber yoludur. Aman, sonradan
ihdas edilen şeylere yaklaşmayın; çünkü fenâ şeyler, sonradan
ihdâs edilenlerdir. Muhdcs her şey bid‘at, ve her bid‘at de sapıklıktır*
Zamân, size uzun gelmesin – Tûl-i emel beslemeyin – ki kalbiniz katı­
laşır. İyi biliniz ki, her gelecek yakîndir. Agâh oluıluz ki, yakîn olmayan
gelmeyecek olandır.»
Peygamber Efendimiz (S.A.V.) bir hutbesinde :
«Kendi kusurları ile meşgul olup başkasının kusûrlannı araştır»
mayana, helâl kazancından infâk edene, hikmet ve fıkıh adamları ile>
buluşup isyâıı ve zelîe edenlerden uzaklaşana müjde olsun. Kendini
zelil görüp ahlâkı güzel olana, içi güzel olup insânlara fenâlığı dokunmayana
müjde olsun. İlmiyle amel edene, mâlının fazlasını verip sö*
zünün fazlasını saklayana, sünnete sanhp bid’ate sapmayana müjd«’
olsun.» (161) buyurmuştur. İbn Mes‘ûd (R.A.) :
«Âhır zamanda iyi hâl ve güzel hûy çok amelden daha hayırlıdır«
derdi. Yine İbn Mes’ûd: «Sizin zamâmmzda hayırlınız yakın ile i^o
sarılanınızdır. Bir zamân gelecek onların hayırlıları, şüphelerin çoğalmasından, hiç bir tarafı tercih edemeyip duraklayan kimselerdir.»
Buyurmuştur. İbn Mes’ûd çok doğru söyledi. Zira bu zamanda duraklamadan
ekseriyete tâbi olan ve onların daldığı bataklığa dalan onlar
gibi helâke gider.
H u z e yf e (R.A.) : «Bundan daha garibi, şimdi kabûl ettiğiniz
selefin inkâr ettikleri, sizin de fena görüp reddettiklerinizi gelecek
nesillerin hoş görüp kabûl etmesidir. Hakkı bildiğiniz müddetçe hayır
üzerindesiniz. Aranızda âlimlerle istihzâ edilmemektedir.» buyuruyor.
H u z e y f e hakîkaten doğru söylemiştir. Bu zamânların bir
çok iyi görülen ma’rûfiarı, Sahâbe devrinin münkerâtmdandır. Meselâ:
Zamânımızda açık ma’rûflardan biri, câmiieri süslemek, nakış­
lamak ve inşâsında, döşemesinde, kubbesinde külliyetli miktarda para
sarf etmektir. Halbuki Sâhabe devrinde câmi’leri tefrîş ve tezyin
bid’at sayılırdı. Bu, H a c c â c – ı Z â l i m ’in îcâdlarındandır. İlk
müslümânlar kendileri ile toprak arasında pek az perde bulundururlardı.
Yine bunun gibi mücâdele ve münâzara ilimlerinin incelikleriyle
uğraşmak bu zamânın en büyük ilimlerinden ve Allah’a en çok yakınlık
sağlayan vâsıtalarından olduğu zannedilirken onların zamâ-
nmda yasak olan ilimlerdendir. Bunlardan biri de, Ezâıı ve Kur’ân’da
tellıin [Sesi alçaltıp yükseltmeler]’dir.
Dîğer biri de temizlikte ifrât, taharette vesvesedir. Yediği lokmanın
helâl veya harâm olmasına bakmadığı hâlde, giydiği elbisenin temiz
olup olmadığı hakkında binbir dereden su getirmeğe çalışmaktır.
İ b n Mes’ûd (R.A.) çok doğru söyledi: «Siz arzûlarınızm ilme
tâbi olduğu bir zamânda bulunuyorsunuz. Bir zamân gelecek ilim, arzûya
uyacaktır.» Ahmedb. Hanbel: «İlmi bıraktılar da garîb şeylere
baş vurdular. Bu gibilerde ilim pek çok azalmıştır. Allah yardımcımız
olsun.» demiştir. Mâlik b. En es: «Geçmiş zamânda insârilar
bugünkülerin sorduğu şeyleri sormağa ihtiyâç duymazlardı. Âlimler
de: “Bu helâl, şu harâm.” demezlerdi. Belki bu, müstehâb, bu
mekrûh derlerdi. Yâni helâl ile haramı herkes bilir ve mûcibini yapardı,
aranan müstehâb ve kerâhat idi. Hocalar onlardan bahsederlerdi.»
buyurmuştur. H i ş â m b. U r v e : «Bunlara kendi îcâdlanndan
sormayın. Çünkü onlara cevâblar da hazırlamışlardır. Onlara
sünnetten sorun, ne yazık ki ondan bir şey bilmezler..) demiştir. Ebû
Stileymân Dârânî (R.A.) : «Bir kimsenin içine bir iyilik doğduğu zamân
onu hemen yapmasın. Şerî’ate muvâfık olup olmadığını arasın,
muvâfık ise Allahu Teâlâ’ya hamd ederek yapsın,» buyurmuştur.
Böyle söylemesindeki hikmet, muhtelif bid’atlerin ortalığı kaplamış
olmasıdır. Allahu Teâlâ’nın koruduklarından başka bütün gönülle-ri kapladı. Böyle her hatıra geleni yapmak, kalblerin berraklığını
bulandırır ve bu karışıklık sebebiyle bâtıl, hak gibi görünebilir. Bunun
için haberlerin şehâdetini aramakla ihtiyâtlı davranmalıdır. Bu
sebebten bayram namâzı kılman musalla’da M e r v â n minber ihdâs
ettiğinde E b û S â î d – i H u d r î , M e r v â n ’a :
— Bu bid‘at nedir? Diye sordu. M e r v â n :
— O, bid’at değildir. Bu, senin bildiklerinden çok hayırlıdır. İnsanlar
çoğaldı, onlara sesimi duyurmak için bunu yaptırdım, dedi.
E b û Saîd-i Hudrî:
— Allah’a yemîn ederim ki, senin yaptığın benim bildiğimden
daha hayırlı değildir. Vallahi senin ardında bir daha namâz kılmam,
dedi.
Bunu kabûl etmemesinin sebebi şudur: Peygamber Efendimiz
bayram namâzı, yağmur duâsı ve İstiska hutbelerinde bir yay veyâ
bir değneğe dayanırdı. Minber’e çıkmazdı.
Meşhûr hadîsde de:
İs T
«Dînimizde olmayan bir şey’i îcâd eden merdûddur.» (162)
buyurulmuştur. Yâni aslında dînden olmayıp sonradan dîn nâmına
îcâd edilen her şey merdûddur.
Dîğer bir hadîsde de Peygamber Efendimiz:
j j ¿ ¿ d î j ¿ î & j \ £ \ J i y »
-* ı 0 ‘ 0 ^ I » I ‘* . i
â p j_ j o ! J l i Ç ¿Xı»\ U j : – û ı i d j ^ j l» .
i
«Allah’ın, Meleklerin ve bütün insânlann lâ‘neti, ümmetimi gaş-
yeden [gölgeleyen] kimsenin üzerine olsıın. «Ümmeti’nin gaşyi nedir?.»
diye soranlara cevâben: «Dînde olmayan bir şey’i îcâd edip insanları
oraya sürüklemektir.» buyurdu.» (163)«Allalıu Teâîâ’nm yarattığı bir melek her gün şöyle nidâ eder:
«Sünnetinden ayrılan kimseye Resûlu’llah’ın şefaati ulaşmaz.» (164)
buyurmuştur. ‘
Herhangi bir günâhı işleyene nisbetle sünnete uymayan bir şey
îcâd etmekle dîne saldıran kimse, Pâdişah’m bâzı emirlerine itâat etmeyene
nisbetle, hükümet’e karşı inkılâp yapmak isteyen gibidir. Şüphesiz
hatâ afv edilir, fakat inkılâb yapmak isteyen afv edilmez. (Bunun
gibi Allahu Teâlâ’mn emirlerinin bâzılarma isyân eden afv edilir,
fakat bid’at çıkarıp dîn’in safvetini karıştırmak isteyen afv ed’lmez.)
Bâzı âlim ler: «Selefin anlattıklarına susmak cefâdır, onların
sükût ettikleri yerde konuşmak ise boşuna yorgunluktur.» derler.
Başka biri: «Hak, ağırdır. Onu geçen zâlim; ona ulaşmayan âcizdir;
ona râzı olana yeter.» demiştir.
Peygamber Efendimiz:
¿ ¿ o ? j 4#j j f i i l ı v ¡ J d i – »
« jı 3 ı ¿ j \
«Dâima orta derecede bulunmağa gayret edin, ki ilerleyenler de
oraya dönecek, geri kalanlar da oraya yükselecektir.» (165) buyurmuştur.
İ b n Abbâs: «Ehlinin gönlünde sapıklığın da kendine göre bir
tadı vardır.» diyor. Nitekim Hak T eâlâ:
S * ‘\ ‘ s • * ‘ .. (( l ı_jwl>ıuJİ j ®
«Dînlerini oyuncak ve eğlence tanıyanları bırak.» buyurmuştur.,
Dîğer bir âyet-i celîlede buyuruluyor ki:«Kötü işi kendisine güzel gösterilip de onu güzel gören kimse kö­
tülüğü hiç işlemeyene benzer m i?» (35 – Fâtır : 8)
Sahabe devrinden sonra ihdâs edilip zarûret ve ihtiyâcı aşan her
şey oyun ve eğlencedir.
Hikâye olundu ki, mel’ûn İblis, Sahâbe devrindeki insânları aldatmak
için ordusunu dağıttı. Bir şey yapamadan geri döndüler.
— Ne oldunuz? Diye sorunca:
— Böyle acâib insanlar görmedik, ne kadar uğraştıksa da bunları
aldatamadık, ancak yorulduğumuzla kaldık, dediler. Şeytân :
— Siz onları asla aldatamazsınız. Çünkü onlar, Peygamberleri
ile buluştu ve K ur’ân’m inmesine şâhid oldular. Fakat onlardan sonra
geleceklere te’sîr edebilirsiniz, dedi.
Tâbi’în devrinde yine aynı maksatla maiyyetini dağıttı; onlar da
başları eğik olarak geri döndüler de :
— Böyle acâib insânlar görmedik. Arasıra aldatabüdiğimiz oldu
ise de akşâmleyin bir tevbe etmekle bütün hatâlarım Allah iyiliğe
kalbetti [çevirdi], dediler. İblis:
— Size, bunlardan da kâr yok. Çünkü bunlar, Peygamberlerinin
sünnetine tâbi olan [uyan] hakîkî tevhîd sâhibi insânlardır. Fakat
sizi memnûn edecek nesil bunlardan sonra gelecek olanlardır. Onlar
sizin elinizde oyuncak olurlar. Şehvetlerinin azgınlığı ile onları dilediğiniz
yöne çekersiniz. Tevbe etmezler, etseler de (Şart’a riâyet etmedikleri
ve samîmî tevbe yapmadıkları için) tevbeleri kabûl olmaz
ki, günâhları sevâba dönsün.
Hakîkaten Tâbi’în devrinden sonra, birtakım insânlar geldi ki
şehvetleri kendilerini kapladı da, bid’atlerini kendilerine güzel gösterdi;
onları helâl tanıttı ve onları dîn olarak kabûllendiler. Allahdan
mağfiret dilemeyip Allah’a tevbe etmediler. Allahu Teâlâ da onlara
düşmânlan musallat etti. Düşmânlan onları diledikleri tarafa çevirdi.
Eğer: «Bu hikâyeyi anlatan Şeytanı ne gördü, ne de Şeytan ile
konuştu. O hâlde bu hikâyeyi nereden bildi?» dersen :
Bilmiş ol ki, ma’neviyât sâhipleri görülmeyen gizlilikleri keşf edebilirler.
Bu keşf, bâzan vahy’in bir kolu olan ilham, bâzan da menam
[Sadık bir rüyâ ile], bâzan da ayân, yâni rüyâ ile olduğu gibi açık göz
ile keşf tarîkiyle olur. İnşân ma‘nen bir âlem’e yükselir, orada eşyâ-
nın hakikatini görür ve mânâlarını anlar. Doğru rüyâ, nübüvvet’inkırk altı cüz’ünden bir cüz’ü olduğu gibi, bu da en yüksek olan nübüvvetin
derecelerindendir.
Sakın, anlıyamıyorum diye bu ilmi inkâra kalkışma. Aklî ilimleri
kavradığını zannederek çizmeden yukarı çıkan âlimlerin helâk.
noktası burasıdır. Allahu Teâlâ’nm dostları’nın bu hâllerini inkâr
eden ilim’den, cehâlet çok daha iyidir. (Çünkü câhiller, anlamadıklarını
bildikleri için, işi Allah’a havale ederler.) Kaynak bir’olduğu için,
velîleri ve kerâmetlerini inkâr, peygamberleri ve mu’cizeleri inkâr demektir.
Peygamberleri inkâr ise tamâmen dîn’den çıkmaktır. Bâzı
â rifler:
«Son zamanda iyi insânlarm gözden saklanmaları, zamânın âlimlerini
görmeğe dayanamadıklarındandır. Çünkü câhiller nazarında
âlim bilinen ve kendilerini de âlim tanıyan bu zümre, onların nazarında
câhildirler. En büyük günâh, cehâletini bilmemek, şunun bunun
kusûrlanna bakmak, gâfülerin sözünü ve Dünyâ’ya dalan âlimi
dinlemektir. Dünyâya dalan âlimleri dinlemek doğru değildir. Belki
her söylediği reddedilmelidir. Çünkü herkes sevdiği şeye dalar ve sevmediğini
reddeder. (Bu âlimin de anlatacağı sevdiği şeylerdir.)» diyorlar.
Nitekim Hak Teâlâ:
V ” ı”. > • 9 ” -‘ ” ’ı – i” 0,”.0, ? = – ° , ‘Y r
Ov5 j 3 ‘*J ^ i ^
& a ^ e n
« V c ‘j o£\
«Kalbini zikrimizde gâfil bırakdığımız, keyfinin ardına düşen ve
işi haddini aşmak olan kimseye itâat etme.» (18-Kehf: 28) buyurmuştur.
Kusurlu olan câhiller, kendilerini bilir zanneden bu gibi âlimlerden
çok iyidirler. Çünkü avâm tabakası kusûrlu olduğunu kabûl
ederek tevbe eder ve Allahu Teâlâ’dan mağfiret diler. Fakat bu gibi
kendisini âlim sanan ve dîn yolundan ayrılıp dünyâlık elde edecek
ilimlerle uğraşan câhil (bunu bir şey zanneder de) ölünceye kadar dâ-
vâsmda ısrâr eder; tevbe etmez ve bu hâliyle gider.
Bu hâl, Allahu Teâlâ’mn korudukları müstesnâ, umûmu kapladığı
ve düzelmelerinden ümît kesildiği zamân, dindârlar için selâmet
ve ihtiyat, bunlardan ayrılıp tenhâya çekilmektir. İnşallah, Uzlet bâ-
bında bunu açıklayacağız. Bu sebebten Y û s u f b. E s b â t , H u z e y –
f e t u ’ 1 – M er ‘ â ş î ’ye yazdığı bir mektûbta:
«Günâha girmeden Allah’ı anacak veyâ isyân etmeden ilim mü­
zâkere edecek kimseyi bulamıyan adam’a ne dersin? Zîra ehlini bulamıyor.»
dedi. Çok doğru söylemiştir. Çünkü insânlar arasına karış-makla ya gıybet edeceksin, ya dinleyeceksin, yâhut göreceğin bir .fenalığa
sükût edeceksin. Bütün bunlar dînî bakımdan fena şeylerdir.
Evet insanın en güzel hâli ilim öğrenmek veyâ öğretmektir. Fakat eğer
okutan kimse, okutmasında gösterişten, riyâset istemek ve maddî varlık
sağlamak hevesindsn kendini kurtaramadığını anlarsa, okuyan
talebenin de ilmini dünyâlıkta ve şer’de kullanacağını, kendisinin de
yol kesene silâh satan gibi fenâlığm sebeblerini hazırlamak sûretiyle
yardımcısı olacağını da bilmiş olur. İlim, kılıç gibidir. (Kılıç, dış düş-
mânlarla muhârebe âleti, ilim ise iç düşmânlarla muhârebe âletidir.)
İyiliğe hizmeti, silâh’m muhârebedeki hizmeti gibidir. Silâh’m fenâ-
lık yapacaklara satılması câiz olmadığı gibi, ilmin de fenâ niyetli kimselere
verilmesi muvâfık değildir.
İşte buraya kadar saydıklarımız, her biri geçmiş âlimlerin ef’âl ve
ahvâlini içine alan âhiret âlimlerinin on iki alâmetidir. Sen şu iki yoldan
birini seç:
1 — Bütün bu hasletleri bir araya toplamak,
2 — Veyâ bunları kabûl etmekle kusûrlu olduğunu i’tiraf etmek.
Sakın, dünyâ âletini dîn ile değiştiren ve iyi amellerde tembel
davrananları gerçek âlimlerden sayan üçüncülerden olma ki, cehâlet
ve inkârınla Allah’ın rahmetinden mahrûmiyet ile helâke düşenlerden
olmayasın.
Şeytânın kendilerini aldatamayıp, dünyâ ziynetleri kendilerine
zarar vermeyen kullardan olmamızı Allah’dan dileriz.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.