Peygamber (s.a.v.) Devrinde Kur’an nın Te’lifi Ebubekir Sıddık Zamanında Bir Araya Getirilmesi ve Hz.Osman Devrinde İstinsah Edilmedi

Kur an-ı Kerîm, Peygamber (S.A.V.) Efendimiz devrinde yazılmıştır. Ebûbekir Sıddîk (R.A.) devrinde bir araya getirilip mushaf haline sokulmuştur. Hz. Osman (R.A.) zamanında ise nüshalaıı çoğaltılmıştır. Resûlüllah (S.A.V.) zamanında inen âyet ve sûreler günü gününe tesbit edilip yazılıyor ve bir çok ashâb tarafından ezberleniyordu. Ancak vahyin sonu gelmediği için inen âyet ve sûreleri —yerleri belli olmakla beraber— bir araya getirilmemişti. Yâni henüz mushaf hâline sokulmamıştı. Ebûbekir Sıddîk (R.A.) ilk iş olarak yerleri ve tertibi belli olan dağınık âyet ve sûreleri bir araya getirip mushaf haline soktu. Bu bakımdan Kur’ân’a ilk (Mushaf) adını veren ve onu ilk toplayıp bir araya getiren Ebûbekir Sıddîk’dır (R.A.) Nitekim îbn-i Sa’d ve İbn-i Ebî Şeybe de aynı hususu rivâyetle kaydetmişlerdir.61 Ebûbekir Sıddîk’m (R.A.) hilâfet müddeti iki yıl dört aydır. Hz. Ömer’in (R.A.) hilâfet müddeti on yıl altı aydır. Hz. Osman’ın (R.A.) hilâfet müddeti, on yıldan birkaç gün noksandır. Hz. Ali’nin (R.A.) hilâfet müddeti ise, dört yıl doküz ay ve birkaç gündür. Bir rivâyete göre altı aydır. (Allah hepsinden razı olsun!)52 Buhârî ve Tirmizî’nin Zeyd bin Sâbit’den (R.A.) yaptıkları rivâyete göre: Ebûbekir (R.A.) Yemâme üzerine bir ordu tertipleyip göndermişti. Alınan haberler biraz üzücü mahiyette idi O sırada Hz. Ömer (R.A.), Ebûbekir Sıddîk’m (R.A.) yanında bulunuyordu. Yalancı peygamber Müseyleme’nin tenkilinde bir hayli hâfızu’l-Kur’ân’ın şehîd verilmiş olması Ömer’i derin derin düşündürüyordu. Düşündüklerini şöyle ifâde etti «Korkarım ki daha çeşitli bir çok yerlerde hâfız-ı Kur’ân olanlardan bir nice kişileri kaybedebiliriz. Böylece Kur’ân ehli azalmaya başlar. Bu sebeble Kur’ân’m bir araya getirilmesini emretmenizi çok uygun görüyorum.» Bunun üzerine Ebûbekir Sıddîk ona dedi ki: — Peygamber (SA.V.) Efendimiz’in yapmadığı bir şey’i biz nasıl yaparız? Ömer (R.A.) cevap verdi: — Vallahi böyle yapmakta hayır vardır!. Ebûbekir Sıddîk (R.A.) diyor ki: «Bu konuda Ömer durmadan bana müracaat etti, tâ ki Cenâb-ı Hak, Ömer’in kalbini (fikrini) bu konuya açtığı şeyle benim kalbimi de açtı (anlayışımı bu konuya çevirdi). Ömer’in bu hususta gördüğü hayn görmeye başladım.» Râvî Zeyd bin Sâbit devamla diyor ki: Ebûbekir Sıddîk (RA.) bana yönelerek dedi ki: Sen akıllı bir gençsin. Bugüne kadar kimse seni şüphe altmda tutmadı. Resûlüllah (SA.V.) Efendimiz için vahiy kâtipliği yaptın. Kur’ân’m âyet ve sûrelerini bir bir tâkip edip ezberledin. Şimdi onu toplayıp bir araya getir, mushaf hâline sok! Bu teklif bana öylesine ağır geldi ki dağlardan birini yüklenip taşımamı bana teklif etselerdi bundan daha kolay gelirdi. Ebûbekir’e (R.A.) dedim ki : — Peygamber (S.A.V.) Efendimiz’in yapmadığı bir şey’i siz nasıl yapacaksınız? Bunun üzerine Ebûbekir (RA.): — Vallahi böyle yapmamız hayırlıdır, diye cevap verdi. Böylece Ebûbekir (RA.) durmadan bu hususta bana müracaat etti. O kadar ki, Allah onun kalbini, fikrini açtığı gibi benim de kalbimi ve fikrimi bu konuya açtı. Kur’ân’m âyet ve sûrelerini bir araya getirmeye başladım. Benim ezberimde olanlarla, başkasının yanında bulunan parçalan topladım. Deri, kemik, hurma kabuğu ve benzeri şeyler üzerinde yazdı bulunanla göğüslerde hıfzedilenleri derledim. Tevbe sûresininson kısmım da Huzeyme’nin yanında buldum; veya Ebû Hu- zeymetü’I-Ansâri’nin yanında… Bu kısmı başka hiç bir kimsenin yanında bulamadım. Böylece hazırladığım mushaf Ebûbekir Sıddîk Hazretleri’nin yanmda muhafaza edildi. Onun vefatından sonra Ömer (RA.) onu muhafaza etti. Ömer’in vefatından sonra Hazret-i Hafsa’mn yanında muhafaza edildi. (Allah hepsinden râzı olsun!) Buhârî’de de buna yakın rivâyetler yer almıştır. Ebû Dâ- vud’un tesbitine göre ise, Hz. Ömer (R.A.) ayağa kalkıp şöyle seslendi: Kimin yanında Kur’ân’dan bir şey varsa getirsin!. Çünkü Kur’ân âyet ve sûreleri o gün için deri, kemik, hurma yaprağı ve kabuğu üzerinde yazılıp herkesin evinde muhafaza ediliyordu. Hz. Ömer (R.A.) iki şâhid getirmeden hiç kimseden ne bir âyet ne de bir sûre kabul ediyordu. Bundan da anlaşılıyor ki, Hz. Zeyd kendi kalbinde mahfuz bulunanla yetinmiyor, başkasının göğsünde olanı, evinde bulunanı istiyor ve onları şahidlerle tevsik etmedikçe kabul etmiyordu. Kendisi kuvvetli hâfız bulunmasına rağmen fazla ihtiyatlı davranmak için bu yola başvuruyordu. Yine Ebû Dâvud’un Hişam bin Urve’nin tarîkiyle yapmış olduğu rivâyette deniliyor ki : — Ebûbekir Sıddîk (R.A.) Hz. Ömer ile Zeyd bin Sâbit’e dedi ki: İkiniz Mescid-i Saâdet’in kapışma oturun. Size iki şâ- hidle birlikte Allah’ın kitabından bir şey getirenin (doğruluğuna inanıp) getirdiği âyet veya sûreyi yazm! Bu hadîsin râvilerinin hepsi de güvenilirdi. Ancak arada inkıta’ vardır. Ibn-i Hacer diyor ki; burada iki şâhidden mak- sad, ya ezbere bilmek, ya da yazılı olarak tesbit etmektir. Sa- havî diyor ki: Maksad, getirilen âyet veya sûrenin Resûlüllah’- m (S.A.V.) huzurunda yazıldığım isbattır. Veya iki şâhidin, getirilen âyetin Kur’ân’ın indiği vücuhtan olduğuna şâhidlik etmektir. Hepsinin murad ve maksadı, ancak Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz’in huzurunda yazılanın aynını tesbit edip yazmaktır. «Göğüslerinde hıfzedenler»den maksad ise, Resûlüllah(S A.V.) Efendimiz zamanında Kur an’ı kâmil bir şekilde ezberleyenlerdir; Ubeyy ibni Kâ’b ve Muaz bin Cebel gibi… Bunun gibi Buhârî ve Tirmizî’nin Zührî’den, onun da Enes bin Mâlik’den (R.A.) yaptığı rivâyete göre: Şam dolaylarında Ferec-i Ermeniyye bölgesinde ve İraklılarla birlikte Azerbaycan’da savaşan Huzeyfe bin Yemân (RA.) bir ara Hazret-i Osman’a (R.A.) gelerek şehîd düşen kurrâ’lar hakkında endişesini dile getirdi. Aynca İraklıların kurrâ’lar hakkında görüş ayrılığına düştüklerini anlatarak bu ümmetin Kitab (Kur’ân) hakkmda, Yahudi ve Hıristiyanların düştükleri ihtilâfa düşmeden önce yanınızda muhafaza ettiğiniz Mushaf’ı bize ver de istinsah edelim ve asimi yine size geri verelim, diye ricada bulundu Bunun üzerine Hazret-i Osman (RA.) Zeyd bin Sâbit, Abdullah bin Zübeyr, Saîd bin Âs, Abdullah bin Hars bin Hi- şam (Allah hepsinden razı olsun!) gibi Kur’ân’a vâkıf kişileri istinsah için görevlendirdi ve Kureyşlilerden üç zata şu tavsiyeyi yaptı: «Siz ve Zeyd bin Sâbit Kur’ân’dan bir şey üzerinde ihtilâfa düşerseniz, onu Kureyş dili (lehçesi) üzerine yazınız. Çünkü Kur’ân Kureyş lehçesi üzerine inmiştir.» Bu emir ve tavsiyeye uydular ve Mushaf’ı istinsah ettikten sonra Hazret-i Osman’a (R.A.) iâde ettiler. O da ilk yazılan bu Mushaf’ı Hazret-i Hafsa’ya teslim etti. İstinsah edilen nüshaları İslâm ülkelerine gönderdi. Bunun dışında kalan mevcut bütün sahife ve mushaflann yakılmasını emretti. Zeyd bin Sâbit (R.A.) bu konuda ayrıca şunu ilâve ediyor : «Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz’in okuduğunu işittiğim Ah- zâb sûresinden bir âyeti kaybettim, bulamadım. Sordum, soruşturdum, onu da Huzeyme bin Sâbit el-Ansar! Hazretleri’nin yanında buldum. Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz bu zâtm şehâ- detini iki adamın şehâdeti yerine kabul ettiğinden biz de onun yanındaki (MİNEL MÜ MİNİNE RİCÂLÜN SADAKU MÂ AHE- DUILAHE ALEYHİ…) âyetini sadece onun şehâdetiyle kabul edip hazırladığımız mushafa yazdık.» İbn-i Hacer (Rahmetullahi aleyh) diyor ki :— Zeyd bin Sâbit’in bu faaliyeti, Hicrî yirmi beşinci senede vuku bulmuştur. îbn-i Şihâb (Rahmetullahi aleyh) diyor ki: — Mushafı toplayıp hazırlama faaliyeti devam ederken, (TABUT) kelimesi üzerinde görüş farkları doğmuştu. Zeyd bin Sâbit (R.A.) bu kelimeyi TABUH şeklinde okuyor; İbn-i Zü- beyr ile Saîd bin Âs (RA.) ise TABUT şeklinde okuyorlardı. Bu görüş farkı, Hazret-i Osman’a (RA.) aksettirildi. Hz. Osman bunun TABUT olarak yazılmasını emretti. Çünkü Kureyş lehçesinde böyle telâffuz olunurdu. / Böyle bir tesbite gidilmenin sebebini İbn-i Esir TA- RİH-İ KÂMÎL’inde şöyle nakleder: Hicrî otuzuncu yılda Hu- zeyfe bin Yemân (RA.) REYY üzerine görevlendirilmişti. Oradan Bâb-ı Meded üzerine yürümüş, Abdurrahman bin Rabîa ile Saîd bin el-Âs (RA.) da ona refakat etmişlerdi. Azerbaycan üzerine de gittiler. Hazret-i Huzeyfe de arkadan onlara yetişti. İslâm ülkelerini dolaşan Huzeyfe bir çok şeyler görmüş ve bir çok şeyler öğrenmişti. Bu iki savaş arkadaşına şunları söylemekten kendini alamamıştı: Bu seferimizde çok önemli bir husus tesbit ettim: Eğer halk kendi haline bırakılacak olurlarsa, Kur’ân hakkında ihtilâflar çoğalacak, görüşleri değişik ölçülerde olacak, sonra da bunu düzeltmek çok zorlaşacaktır. Bunun sebebi kendisinden sorulduğunda da şu cevabı vermiştir : — Humus’lulardan bazısını gördüm. Kendi kırâetlerinin başkalarmkinden hayırlı olduğunu iddia ediyorlar, delil olarak da, onu Mikdad’dan (R.A.) alıp öğrendiklerini ileri sürüyorlardı. Dımeşk’lilerden bazısının kendi kırâetlerinin hayırlı olduğunu, Kûfe’lilerin de kendi kırâetlerinin hayırlı olduğunu iddia ettiklerine şâhid oldum. Kûfeliler iddialarına mesned olarak da, Kur’ân’ı İbn-i Mes’ud’dan (R.A.) alıp öğrendiklerini gösteriyorlardı. Basra halkı da Ebû Mûsâ’dan alıp öğrendiklerini ileri sürerek kendi kırâetlerinin daha hayırlı olduğunu iddia ediyorlardı. Aynı zamanda Ebû Mûsâ’mn Mushafma LÜBABÜ’L-KULÛB = Kalblerin Özü adını veriyorlardı. Kûfe’- ye ulaştıklarında Hazret-i Huzeyfe (R.A.) durumu halka anlatHazînetü’ltı ve eııdişe ettiği husustan sakınmalarını tenbîhte bulundu. Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz’in ashâbı ve tâbiînden bir çok kimseler ona muvafakat ettiler. îbn-i Mes’ud’un arkadaşları, talebesi ona: «Bizi neden inkâr ediyorsun, biz Kur’ân’ı îbn-i Mes’ud’dan (R.A.) öğrenmedik mi ki?» dediler. Hz. Huzeyfe ve arkadaşları onların bu sözüne üzüldüler ve dediler ki: «Bâri siz konuşmayın. Çünkü çoğunuz bedevisiniz, görülür bir hatâ üzerinde bulunuyorsunuz!» Sonra Hazret-i Huzeyfe şunu ilâve etti: Eğer sağ kalırsam Emîre’l-Mü’minîn’e giderim, îbn-i Mes’- ud ile şu halk arasına bir engel koymasını söylerim. Bunun üzerine îbn-i Mes’ud (R.A.) kırıcı mahiyette konuştu ve Huzeyfe Hazretleri’ni üzdü. Kalkıp dağıldılar. Hz. Huzeyfe Medine’ye giderek Hazret-i Osman’la (R.A.) bu durumu görüştü, olup bitenleri haber verdi ve dedi ki: — Ey mü’minlerin emîri! Ben Araplan uyaran bir kimseyim. Bu ümmet henüz Yahudi ve Hıristiyanların Tevrat ve Incil’de düştükleri ihtilâfa düşmeden onlara elini uzat, ihtilâfı önle! Bu sözler Hazret-i Osman’a da çok te’sir etti. O da endişelendi ve derhal Resûlüllah’m (S.A.V.) ashâbım toplayarak durumu onlara arzetti. Hepsi de bu fikri beğendiler ve Hazret-i Huzeyfe’nin görüşüne katıldıklarını söylediler. Hazret-i Osman zaman kaybetmeden Hazret-i Hafsa’ya, yanındaki Musha- fı göndermesini haber saldı. Onu esas kabul edip istinsah yapacaklarını da ilâve etti. Aynı husus Metâli-i Mısriyye’de de nakledilmiştir. Buhârî, Müslim ve Tirmizî’nin de Enes bin Mâlik’den (R.A.) yaptıkları rivâyette de buna yakın bir ifâdeyle deniliyor ki: — Kur’ân-ı Kerîm’i Resûlüllah (SA.V.) devrinde dört kişi toplamıştı ki hepsi de ensârdan idi: Ubeyy bin Kâ’b, Muaz bin Cebel, Zeyd bin Sâbit ve Ebû Zeyd… Râvi diyor ki: Enes bin Mâlik’e sordum: Şu Ebû Zeyd dediğiniz kimdir? Amcazâ- delerimden biridir, diye cevap verdi. Buhârî’nin îbn-i Abbas’dan (RA.) yapmış olduğu rivâyette İbni Abas diyor ki: «Kur’ân’dan muhkem-i mufassal olan âyetleri ben Resûlüllah (SAV.) Efendimiz zamanında toplamıştım.» Kastalânî de aynı rivâyeti nakletmiştir. Ahmed bin Hanbel, Tirmizî ve Ebû Dâvud’un îbni Abbas’- dan (R.A.) yaptıkları rivâyete göre ise, İbni Abbas diyor ki: Hazret-i Osman’a sordum: Mesânîden olduğu halde Enfâl sûresinin başına besmele koydunuz, miînden olduğu halde Tev- be sûresinin başına koymadınız? İkisini âdeta birleştirdiniz!. Tevbe sûresini seb’-i tivâl arasına koydunuz!? Bunun üzerine Hazret-i Osman (R.A.) şu cevabı verdi: — Resûlüllah (SA.V.) bulunduğu zaman içinde sûreler iniyordu, ama tamamen değildi.. Âyetler inince kâtipleri çağırıyor ve onlara «şu âyeti şu sûreye koyunuz» diye emrediyordu. Her sûre ve âyetin yerini, sayısını o belirliyordu. Enfâl sûresi Medine’de ilk inen sûredir. Berâat ise nüzûl bakımından en son inendir. Enfâl’de geçen kıssalar, Tevbe sûresinde geçen kıssalara çok benzer. Resûlüllah Efendimiz aramızdan ayrılıncaya kadar bir şey açıklamadı. Berâat sûresinin Enfâl’den olup olmadığına dair bir şey söylemedi. Bunun için ikisini besmeleyle ayırmadık ve bunu seb’-i tivâl arasına soktuk. Aynı konuda îbni Ebî Dâvud’un el-Mesâhif’de Yahya bin Abdurrahman bin Hâtıb’dan yaptığı rivâyette deniliyor ki: Hazret-i Ömer (R.A.) Kur’ân’ı bir araya toplamak istiyordu. Bu sebeple ayağa kalkıp Ashâb-ı kirâma şöyle seslendi: Sizden her kimin yanında Kur’ân’dan bir şey varsa getirsin! Zaten müslümsnlar inen vahyi birtakım sahifeler, levha, kürek kemiği, hurma yaprağı ve benzeri şeyler üzerine yazıyorlardı. Hz. Ömer, Kur’ân’dan bir şey getiren kimseden iki şâhid göstermedikçe hiç bir şey kabul etmiyordu. Böylece gelen âyetler Hazret-i Ömer’in yanında toplanmış oldu. Bu kerre Hazret-i Osman (R.A.) kalkıp: Kimin yanında Kur’ân’dan bir şey varsa getirsin! dedi. O da iki şâhid gösterilmedikçe gelen âyet ve sûreleri kabul etmiyordu. Huzeyme bin Sâbit (R.A.) Hazret-i Osman’a gelerek dedi ki: Görüyorum, iki âyeti terkedip onu Mus- hafa yazmadınız!. «Hangi iki âyet?» diye sorulunca da, şu cevabî verdi: Ben bizzat Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz’den Tev- be sûresinin şu iki âyetini telâkki ettim: LEKAD CÂEKÜM RE- SÛLÜN MÎN ENFÜSÎKÜM.-.’ü sonuna kadar okudu. Bunun üzerine Hz. Osman (R.A.): Ben bu iki âyetin Allah katından indirildiğine şâhidlik ederim, dedi ve ilâve etti: Ya Huzeyme! Bu iki âyeti nereye koyalım? Huzeyme dedi ki: Onu en son inen Berâet sûresinin sonuna koyunuz. Böylece Berâet sûresi bu iki âyetle son bulmuş oldu. Bâzı zayıf rivâyet ve görüşte deniliyor ki: Ebûbekir Sıd- dîk’m (R.A.) topladığı Mushafta hem mensûh olan âyetler, hem de tevâtür etmeyen kırâetler bulunuyordu. Ve onun topladığı Mushaf’da tehzîb ve tertip de yoktu. Hazret-i Osman mensûh olan âyetleri çıkardı, mütevâtir olanlarını bıraktı, kelimelerin yazılış şeklini tahrîr etti, sûreleri ve âyetleri Levh-i Mahfuz dan Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz’e indiği tertip üzere tertipledi.. Bunların hal ve makam (hâdise, zaman ve mekân) itibariyle parça parça inmesi farklı olmuşsa da Levh-i Mahfuz’a uygun tertibe sokulması sağlanmıştır. Bunun için Bakıllânî diyor ki: Hz. Osman, Ebûbekir Sıddîk gibi sadece nefs-i kırâeti kasdetmedi, belki Peygamber (S.A.V.) Efendimiz’den mâruf olan kırâet-i tâmme üzere olmasını kasdedip topladı; böyle olmayanlarını çıkardı ve içinde takdîm ve te’hir bulunmayan bir Mushaf meydana getirdi. Bütün bu rivâyetleri bir tarafa koyacak olursak, rahatlıkla diyebilirz ki: Şimdi elimizde bulunan Mushaf içindeki tertip ölçü ve kırâet-i tâmmesiyle Allah kelâmıdır. Mütevatiren geldiğinde saygı değer ilim adamlarının ittifakı vardır. Artık kim buna bir şey ilâve eder, ya da bir şey ondan noksanlaştı- nrsa, derhal küfre girer. Çünkü ilim adamlarımız âyetlerin belirtilen tertibinin tevkifi olduğunda görüş birliğine varmışlardır. Nitekim en son inen VETTEKU YEVMEN TÜRCE’ÛNE FÎYHÎ ÎLÂLLAH âyetinin ribâ ile müdayene âyetleri arasına ‘ konulmasını Cibrîl-i Emîn bizzat emretmiştir. Bu bakımdan bunun aksine bir ter- tib haram kılınmıştır. Sûrelerin tertibi ise böyle değildir; onların tertibinde görüş farkı bulunduğu için aksini yapmanın kd- râhet olduğu kabul edilmiştir. Nitekim Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz’in Nisâ sûresini Âl-i İmran sûresinden önce okuduğu rivâyet edilir. Bu, ya böyle yapmanın câiz olduğunu beyân etmek içindir, ya da bir unutma vardır. Tâ ki böyle bir tertibin de sahîh olduğuna işâret edilmiş olsun. Bütün bunlarla beraber sûrelerin de tertibi tevkifidir; ashâbm mushafları bu hususta farklı olsa bile… Kimi iniş tertibine ve sırasına göre tertiplenmiştir, ki Hazret-i Ali’nin mushafı böyledir. Bu mus- hafın başlangıcı ÎKRA’ BtSMÎ RABBÎKE ile başlar ve bunu MÜDDESSÎR ve NÛN VEL KALEMİ tâkip eder. Sonra da TEB- BET YEDÂ ile TEKVÎR sûreleri yer alır.. Sûrelerin tertibinin tevkifi olduğuna delâlet eden hususlardan biri: HÂ-MÎM’lerin peşpeşe, TÂ-SÎN’lerin de peşpeşe sıralanması; müsebbehat’ın ise peşpeşe sıralanmamasıdır.. Bunun gibi Mekkî ve Medenî olan âyetlerin de sûreler içinde karışık konulması da sûrelerin tevkifî olduğunu göstermektedir

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

bool(false)