paul wagner COCUK VE BÜYÜCÜLER

cocuk-ve-buyuculerÇocuk ve Büyücüler
Herşeyi anlattım.
İnsanlık dışı bir öyküyü size yalın bir biçimde aktarmaya çalıştım…
Mezarımın üzerine bu çiçekleri son kez koyuyorum… Tek bir çıkış yolu buKnaya çalıştığım yeraltı yaşamımın en son kapısını da aralıyama-dım. V
Şimdi geri dönmem gerek, beni lîgMiyorlar.
*Ruhunu ve bedenini paramparça eden rezilce denemelerin kurbanı, 12 yaşında ölen S. B.’nin anısına.
8 / Çocuk ve Büyücüler
çalışan doktor hiçbirşey anlamıyor. Önerdiği ilâçların tümü ağrımı artırmaktan başka bir işe yaramıyor. Uyumak için yerlere uzandığım oluyor, ama acım dinmiyor.
Beni tanıyanlar, bana uzaktan bakıyor, inceliyorlar. Benim başkaları gibi olmadığımı konuşuyorlar. Aralarında bundan sözettiklerini duyuyorum. Benim de onları gözlediğimden kuşkulanmıyorlar bile; onları ençok bakışlarım ürkütüyor. Yaklaştığımı görünce yavaşça yanımdan uzaklaşıyorlar. Bana bir çeşit saygı ve korku duyuyorlar. Biliyorum, ama bende olup bitenleri hiç anlamıyorlar. Dertlerimin hiçbirini onlara açıklayamıyorum. Konuşma biçimim bile onları etkiliyor, olayları a-barttığımı sanıyorlar. Kendimi denetlemeye çalışıyorum, ama kafamın içini müthiş çan seslerini andıran bir uğultu gibi kemiren sözcükler dudaklarıma kendiliğinden geliveriyor.
Ama bu ses, bu yatışma bilmeyen ses her an beni şaşkına çeviriyor, yıldırıyor. Uzun uzun çevremi araştırıyorum, kimsecikleri göremiyorum, ama onu yine de duyuyorum. Başımı ellerimin arasına gizliyorum, o beni çılgına çevirinceye değin saldırısını sürdürüyor; sonunda, garip bir biçimde, birden boşalıvermişim gibi yitip gidiyor ve kısa bir süre için yine herşey eski durumunu alıyor. Onu kaygıyla bekliyor, yıkımını sürdürmemesi için yalvarıyorum.
Bu mezarın başında çok iyi duyuyorum kendimi, bu durum pek kısa sürecek, biliyorum, ama, ne önemi var, şu an esenlik içindeyim ya… Çevremdeki herşey vadiye asılıp kalmış şu küçük dağ kasabası gibi bomboş. Rüzgârın altında hafif hafif
Çocuk ve Büyücüler / 9
dalgalanan çayırdaki otlar hâlâ yemyeşil. Komşu tarladaki mısırlar yeni toplanmış olmalı, ama sapların büyük bölümü hâlâ ayakta, orada burada rüzgârın kırdığı sararmış saplar görünüyor. Kır çiçeklerinin ortasından akan dere kayadan kayaya atlıyor ve ağaçların arasında kayboluyor. Bu güzel bitki örtüsünün üzerinde hantal duvarlar, boz kayalar yükseliyor, daha sonra gözalabildiğine çam ormanları uzanıyor. Daha yukarılarda, bitmek tükenmek bilmeyen bulutlara benzeyen büyük karlı tepelerin üzerinde güneş parıldıyor.
Buralarda daha uzun kalmak isterdim. Çevremdeki bu mezarlarda sonsuz başarıya ulaşamamış bazı ölüler kıpırdayıp dursalar bile, burası korkutmuyor beni. Solumda toprak çatlıyor, çöküyor, açılmaya başlıyor. Öte yanda, çürümeye karşı korunmuş varlıklılar, üzerleri yapma çiçeklerle bezenmiş pembe, beyaz ya da boz renkli mermerden ya da granitten yapılma mezarları içinde sanki yine varlıklarının üzerindeymiş gibi sonsuza dek mühürlenmiş yatıyorlar.
Benim mezarım ise üzerini ot bürümüş küçük bir toprak tepecik. Çimenler örttüğü için kimsenin dikkatini çekmiyor. Duvarın dibinde, karanlık bir köşede yitmiş gitmiş.
Elimdeki kırçiçeklerinden demeti mezara bırakmadan önce rüzgârın devirdiği tahta haçı yerine dikiyorum. Dudaklarımdan tek bir dua yükselmiyor. Başım önümde, bakışlarım tek bir noktada, kıpırdamadan, dimdik duruyorum. Şurada yatan kişi içime işlemiş benim. Evet, burada uyuyan, çiçekler sunduğum bu küçük çocuk benim. Ama, artık bu çocuk olmak istemiyorum. Bana yapışıp
10 / Çocuk ve Büyücüler kalan bu geçmişten kendimi kurtarmam gerekiyor. Başaramamaktan, canavar yüzlü insanlar biçiminde, tüyler ürpertici bir görünümde, kulak tırmalayıcı çığlıklarla bana saldıran, beni parçalayan yüzüme kahkahalarla gülen bu görüntüler varken bu yanılgıdan hiçbir zaman kurtulamamaktan korkuyorum.
Uzun süredir sinirlerim kopacakmış gibi gergin yaşıyorum. Canlı cenaze gibiyim. Artık aynaya bakmayı göze alamıyorum, gözlerim hergün yüzümü bir parça daha yiyor. Hastayım. Belirtisi mi? Belleğimi yitiriyorum. Kimliğimi yeniden anımsayabilmek için hiç aralık vermeden, daha çok çaba harcamam gerekiyor. Bazen bu bilinmezlikten hoş-lanıyorum, ama zaman zaman da çekilmez oluyor. Belleğimin ta derinliklerine inmeli, onu kazmalı, araştırmalı, çocukluğumu yeniden bulana dek altını üstüne getirmeliyim. Bilinçaltımda mantıksızlıklar, bozukluklar, uğursuz, kötü bilgiler beni pusuda bekliyor, biliyorum. Öykümdeki bazı olguların varolmayanı var sandığım dönemlere Taslamasından korkuyorum.
Hani, adımın Christian olduğu zamanlara.
İçimde bir bulantı, bir iç kalkması! Boğuluyorum, soluğum kesiliyor. Bedenimin içinden bir çöküntü sesi yükseliyor, organizmam tükenip yok-olmakta. Gözlerimin önünde kızıl bir sis’oluşuyor. Alevlerin çıtırtısı gökyüzünü çizgi çizgi aydınlatıyor. Çılgıncasına titriyorum. Bağırmak istiyorum. Etlerim kızgın demirle dağlamyormuş gibi acıyor. Dayanılmaz bir şey bu. Gücüm tükeniyor, yorgunum. Tüm bu gizli kapaklı oyunlara dayanmam gerekiyor. Beni için için yiyip bitiren, acı çekti-
Çocuk ve Büyücüler /İl
ren herşeyi kırıp dökmeli, parçalamalıyım. Gözyaşları içindeyim, yavaş yavaş ölüme doğru kayıyor, kayıyorum. Tutunacağım, beni tutacak hiçbir şey yok. Herşey. heryer kararıyor.
Hemen yakınımda, bir duvarın tırmalanması gibi hafif bir ses duyuyorum. Bir gölge, bir silüet yavaşça biçimleniyor, bir kadın görünümü alıyor. Şimdi tanıyabiliyorum onu: sararmış bir fotoğraf, sarı saçların çerçevelediği gençlikten uzak soluk bir yüz: annem bu.
Tüm vaktini bir koltukta kitap okuyarak ya da sızlanarak geçiren, herşeyden yakman bu genç kadına göre ben dünyaya pek erken gelmiştim. Kasım ayının ortalarında, bir pazar sabahı, saat dörtte doğmuştum. Annem, kendisini hüzün verici dertlerden koruyan tek kurtancısı geceleri benim altüst ettiğimi düşünür, büyük bir hmç duyardı.
Başını dinlemek, için beni sık sık odama kilitler ya da bir hayvan gibi bir köşeye bırakır giderdi. Onun için ben dayanılmaz bir nesneydim. Okumaya daldığı vakit benim varlığımdan habersiz görünürdü. Benimle konuştuğunda gözleri hep başımın üzerinden uzaklara bakardı. Zaten benimle yalnız azarlamak için konuşurdu. Öyle pek fazla öfkelen-mezdi. Büyük bir umursamazlık içindeydi. -Evet, onu en iyi belirleyen özellik bu olsa gerek: umursamazlık.
Babamın anısı belleğimde daha açık seçik, yer etmiş: sakin, azla yetinen, özentisiz, güçlü, sağlam yapılı bir adam» Anımsıyorum; akşamları, işleri bittiği zaman, beni dizlerine alırdı. Ama bunu pek sık yapamazdı. Annem içinde yuvarlandığı düşlerden silkinir, başını kaldırır, garip bir gülümsemeyle:
12 / Çocuk ve Büyücüler
— Koca bebek!… Şu çocuğu ne zaman rahat bırakacaksın! derdi.
Babamın yüzü anlamsızladır, hemen teslim oluverirdi.
Onu nasıl böyle korkutmuştu, babam hep onun yanında mı yer alacaktı? Her zaman onun dediğine boyun eğer, hep onun söylediklerini yapardı.^
Kentte, bir yerlerde çalışırdı, saymandı. Yine de aramızda bir çeşit anlaşma vardı. Annem bir hiç yüzünden sinirlendiği zaman, yavaşça gülümsemeye çalışır, gözucuyla bana bakar, başını hafifçe eğer:
—- Bırak, birşey söyleme, sinirlendi yine, derdi.
Oturduğumuz katı pek zor anımsıyorum. Belleğimdeki nesneler karmakarışık. Yalnız, uçsuz bucaksız iki duvar görüyorum. Bir köşede biçimsiz, sıradan kahverengi deriden bir koltuk, öte yanda bir masa, sonra, içinde annemin kendisini uzun uzun hayranlıkla seyrettiği büyük oval ayna. Evet, şimdi daha iyi anımsıyorum, kendisine hiç yakışmayan bir sürü giyeceğe avuç dolusu para harcardı.
Banliyöde, koskocaman kışla gibi çağdaş bir yapının ikinci katında oturuyorduk.
Kendimi görüyorum, küçücük bir çocuğum, güneşli günlerde, büyük bir pencerenin çıkıntısına dayanmış dışarısını seyrediyorum. Toprak öylesine uzak ki, bu yapı gökyüzüne mi kurulmuş diye soruyorum kendi kendime! Bu koca, uğursuz yapıyı gökyüzüne dikmek ne büyük yanlışlık! Asım asım sardunya saksıları var, bunlar annemin en sevdiği çiçekler. Islak, yapış yapış, yavan kokularından nefret ediyorum, çiçeklerini kopardığım
Çocuk ve Büyücüler /13
zaman beni azarlıyor. Cılız, gelişmemiş ağaçların çevrelediği kocaman çıplak bir alanda oturuyoruz, bu alanın orta yerinde pis bir suyla dolu bir havuz var. Asfaltlanmış bir yol birkaç yüz metre kadar evlerin önünden geçiyor ve benim hiç gitmediğim bir çocuk bahçesinde son buluyor.
Annem bana pek zor kullanmazdı. Ama bir keresinde, çok tuhaf bir şey oldu. Duygusuzluğundan, umursamazlığından sıyrıldığına göre çok kızmış olmalıydı. Onu bu denli öfkelendirecek ne yapmıştım ki? Anımsamak istiyorum, ama, şu anda öylesine yorgunum ki, gözlerim kararıyor, hiç-birşey göremiyorum, görüntüler birbirine karışıyor, başım çatlayacak gibi ağrıyor, şakaklarım zonkluyor.
Adlandıramadığım güçler, rahat bırakın beni. Çocukluk günlerimin tazeliğini anlatmak istiyorum. Dile getirilemeyen sözcüklerle yazılacak tümcelerim yok benim. Anıların hemen eşiğindeyim, ortaya çıkıvermelerini engellemeyin, karmakarışık etmeyin tümünü, yoksa yitip gideceğim.
Gözlerimi kapıyor, ciğerlerimin en uç noktalarına değin yavaşça soluk alıyorum. Toprağın üzerinden birşey yükseliyor, bu bir kafes, kocaman bir kafes. Annem orada, hemen yanımda, elimden tutuyor. Beş yaşındayım.
2
Tatil günleri, öğleden sonra parkta oynamak için tek başına sokağa çıkardım. Koşar, sıraların üzerinden atlar, ağaçlara tırmanmayı dener, çalılıkların sinsice gizlediği çukurları bir iki sıçrayışta aşar, koşarken son anda karşıma çıkıveren dikenlerden sakınır, çukura gömülmüş yol boyunca, inişleri yokuşları, çöken toprağa karşın tırmanır, yeniden tırmanır dururdum.
İşte, annem elimden tutmuş beni merdiven sahanlığına çıkarıyor, asansör çağırma düğmesine basıyor, camlı, kocaman bir kafes beni almak için yukarı çıkıyor. Annem, kapıyı üzerime kapamadan
Çocuk ve Büyücüler /15
önce giriş katma inmem için hangi düğmeye basmam gerektiğini gösteriyor. Gerekeni yapıyor, sonra da ne olduğunu anlamayan kiracıların karşı gösterileri arasında çeşitli düğmeleri deniyor, asansörü bir aşağı bir yukarı götürüp getiriyorum.
Yaygaracı ve kudurganım, zaman zaman ısırmak, acı çektirmek istiyorum. Annem bu davranışlarımın bana babamın kardeşinden, olağanüstü bir ülkede oturan ve bizim evde kendisinden pek az sözedilen Rafael amcadan geçtiğini söylüyor.
Bir gün, yol kenarında oynuyordum, uzaktan, kente doğru çıkmakta olan bir kamyonet gördüm. Birden bilinmez bir güç beni ileri doğru itti. Bir çılgın gibi davranarak, bir an bile başıma gelecekleri düşünmeden, gözümü bile kırpmadan önüne atıldım. Aracı durdurmak istiyordum. Sürücü şaşırmış, çılgına dönmüştü, tüm gücüyle frene bastı, ani bir kararla direksiyonu çevirdi. Kamyonet neredeyse duvara çarpıp parçalanacaktı. Bense katıla katıla gülüyordum. Ama sürücü benimle , aynı sevinci paylaşmıyordu^ Zorlukla oturduğu yerden çıktı, üzerime atıldı, kötü kötü bakıyordu, yakama yapıştı, beni boğmaktan sakınarak, fırtına altında sallanan bir erik ağacı gibi sarsıyordu. Korkudan haykırmaya başladım. Çığlıklarla uyarılan tüm komşular koşuştular. Mırıldanıyorlardı:
— Bu taşkınlıkları yapan yine Bellaud’ların oğluymuş.
Sürücü, öfkeden soluk soluğa açıklamaya çalışıyordu.
— Bu serseri velet arabanın önüne atladı, neredeyse ezecektim. Bile bile yaptı bunu.
Sivri suratlı bir kadın söze karıştı:
16 / Çocuk ve Büyücüler
— Buna hiç şaşmam. Şeytan girmiş onun içine.
Artık gülmüyordum, korkmuştum, ama, yine de kendimle övünüyordum. Neden övünüyordum ki? Herşeyi yapabileceğimi kendime kanıtlamak istemiştim, çünkü, ben, o arabayı durdurmaya karar vermiştim. Onların eleştirileri beni hiç ilgilendirmiyordu; benden korksunlar daha iyi! Küçücük bacaklarımı iki yana açmış oraya toplanmış olanlara şöyle küçümseyen gözlerle tepeden bakıyordum. Onlar da bana öfkeden çok şaşkınlık içinde bakıyorlardı.
Birden bu garip büyüyü annem ortaya çıkarak bozdu. Elimden tuttu, tek bir sözcük bile etmeden beni eve doğru sürükledi. Beni döveceğini biliyordum, ama, bunun bir başarısızlık olmadığını düşünüyordum. O vuruyordu, ama, ben gık çıkarmıyordum. Gözlerim yaşla dolmuş, dişlerim kenetlenmişti. Bir süre sonra annem yoruldu, babam eve döndüğü zaman daha çok cezalandırılacağımı söyleyerek, popom havada, yüzüstü bıraktı gitti beni. O bekleyiş içinde, pantolonumu düzelttim, gittim, odama kapandım. Popom öylesine pişmişti ki yatağa yüzükoyun yatmak zorunda kaldım. Babam yaptığım kötü davranışı öğrenip yanıma geldiğinde ben uyumuştum. Geç vakit uyandığımda şaşırdım kaldım. Ama ardımdaki acılı izler beni yeniden gerçeğe döndürdü. Annemle babamın öfkesi yatışmıştı. Hatta bana tatlı yememe cezası bile vermediler. Bununla birlikte yaptığım kötülüğe karşılık annem benimle bir hafta konuşmadı, ben zaten buna alışkındım, babam da hep sessiz durduğundan, bu uyarı cezası beni hiç etkilemedi.
Çocuk ve Büyücüler /17
Annemle babam sevgi bağından uzak bir karı – kocaydı. Bir Ağustos sabahı yokoldular. Birden hüzünlendim. Yine de onları görür görmez tanıdım, zaten onları daha sonra, bizi ölüme götüren arabanın içinde hemen yambaşımda gözlerimle görmüştüm.
Şu anda bana hafifçe dokunarak geçen gölgeleri her geçişte biraz daha soluklaşıyor. Onların yerine geçen ve beni bu duruma getirenler gerçekten benim annem babam değiller miydi, diye soruyorum kendime.
İkinci yaşamımdaki annem, babam, size sesleniyorum, başımdan geçenleri anımsamam için bana yardımcı olun, yalvarıyorum size, Anılarımı altüst eden güçleri durdurun artık. Anlatacaklarım bittiğinde herşeyi hemen unutacağıma söz veriyorum. Eğer isterseniz yakarım bu sayfaları, andiçiyorum, inanın bana.
Okul yıllarım parmakla sayılacak kadar az. Anaokuluna hiç gitmedim, altı yaşından sonra beni caddenin öteki ucundaki okula verdiler. Yol pek uzak olmadığı için liseden ve sözüm ona seçkinleri eğiten Bernard Enstitüsü’nden kaçmak kolay olacaktı. Önümdeki parlak gelecek konusunda söz vermekten başka birşey yapmıyordum. Okumak, öğrenmek hiç hoşuma gitmiyordu, çünkü zorunluydu. Baskıya boyun eğmek zor geliyordu.
Annem ilk gün benimle gelmişti. Müdürle benim zor, sorunları olan bir çocuk olduğumu, sürekli denetim altında tutulmam gerektiğini uzun uzun konuşmuştu. Sonraları, benimle birlikte gelmesini gerektirecek kadar küçük olmadığımı düşünmüş olacak ki, yolda beni tek başıma bıraktı.
18 / Çocuk ve Büyücüler
Öğlenleri, kantinde yiyordum. Eğitmenle gözlüklü yaşlı matmazel dipteki küçük masada yan-yana yiyorlardı. Biz çocuklar, bağırarak, çağırarak kıpırdaşıyor, hepimiz bir köşede, kocaman masaların kenarına dizilmiş sıralara oturuyorduk. Hizmetçi kadın tabaklarımızı dolduruyordu. Ençok pişirilen yemek kıymalı patatesti.
Ammsadıkça gülücükler yükseliyor dudaklarıma.
Büyüklerin gözleri tabaklarına eğildiğinde kar-şımdakinin suratına bir kaşık yemek fırlatıyordum. En güçlü ben değildim, ama, benden çekiniyorlardı. Karşımdakini sindirmek için özel bir yöntemim vardı. Hiçbirşey söylemeden buz gibi bakışlarımı gözlerinin içine dikiyordum, bir süre sonra, önce onlar direnmekten vazgeçiyorlardı. Yüzleri bembeyaz oluyor, ağızlarını bile açamıyorlardı. Eğitmen beni azarlamak istediği zaman yine aynı yöntemi kullanıyordum. Soluğum yavaşlıyor, gözlerim iri iri açılıyor, bakışlarımı gözlerinden hiç ayırmadan dinliyordum. Bir dakika sonra duruluyor, yerime oturmamı söylüyordu.
İyi bir öğrenci değildim, yerim genellikle koridorlardı. Sınıfın camlı kapısı önünde gidip geliyordum. Eğitmenin bana dikili gözleri bir an uzaklaştığında bir öğrencinin dikkatini çekmek için küçük camı tıklatıyordum, başını benden yana çevirdiğinde yüzüme korkutucu bir görünüş verip bakıyordum. Yüzümdeki çizgileri çarpıtma konusunda pek ustaydım, yüzümün aldığı korkunç görünüş insanları güldürmekten çok korkutuyordu.
Bize öğretilen konulan özümleme konusunda garip bir yeteneğim vardı. Derslerimi hiçbir zaman
Çocuk ve Büyücüler /19
çalışmıyordum. Onları anımsamam için bir iki kez okumam yetiyordu. Bildiklerim eğitmeni çileden çıkarıyordu. Daha henüz çözüm yolunu bile göstermediği bir problemin sonucunu söyleyivermem onu şaşırtıyordu. Yaşımdan çok ilerdeydim, oysa önde olmak için hiçbir çaba harcamıyordum. Bana soru sorulmasından ve budalalar gibi cevap beklenilmesinden nefret ediyordum. Bazen ara vermeden, bir çırpıda ayrıntılı açıklamalar yapıyordum. Beynim çalışmıyordu, sözcükler kendiliğinden dudaklarımın ucuna geliyordu. Böyle anlarda kıpkırmızı kesiliyor, yüreğim çarpmaya başlıyordu, sonunda da çok zor bir işin üstesinden gelmiş gibi tükenmiş duyuyordum kendimi. Eğitmen şaşkınlık içinde beni seyrediyordu. Ne yapacağım bilemiyor, başını sallıyor, «iyi, iyi» demekle yetiniyor, sonra, beni dersin sonuna değin rahat bırakmak üzere hemen başka bir öğrenciye geçiyordu.
Hep tek başımaydım. Bazen küçük Yvan yanıma gelirdi. Kabullendiğim tek dostum o idi. Bizim eve yakın oturuyordu.
Akşamları, okul bitiminde, doğruca eve döneceğimize birlikte dolaşırdık. Köşedeki bakkala gider, ders saatleri boyunca çiğnediğim sonra anahtar deliklerine tıkadığım sakızlardan alırdık.
Annem okulda neler yaptığımı hiç sormazdı. Çalışmalarımla çılgıncasına alay ederdi. Babam katı davranmaya çalışır, bazen elini saçlarımın arasından geçirerek ya da omuzuma şöyle bir patlatarak beni uyarmak isterdi. Beni biraz ağırkanlı buluyor, derslerimle yeterince ilgilenmediğimi düşünüyordu. Annem, sonunda kararını vermişti. Yanılgıdan uzak, omuzlarını kaldırarak:
20 / Çocuk ve Büyücüler
— Onunla hiçbirzaman iyi bir sonuca varılamaz, demişti.
Benim kötü geleceğinin farkında olmayan uyumsuz, sorumsuz biri olduğumu söyleyerek sözlerini bitirdi.
Havalar düzeldiğinde evde daha rahat soluk alabilirdim. Pencereler sonuna dek açılır, sardunya saksıları balkona çıkarılırdı. Annem temiz havaya özlem duyardı. İlkbahar onun başım döndürürdü. Neşesi yerine gelir gibi olurdu. Bazen onu şarkı mırıldanırken yakalardım, bu beni hep şaşırtırdı, o da aym duygular içinde olmalı ki hemen susardı. Bu şarkı neden sözederdi, hep aynı şarkıyı mı söylerdi? Bilmiyorum. Neyse, zaten, hem sözlerini, hem ezgisini unuttum bile.
Bir keresinde, mayıs ayı sonuydu, büyük tatil günlerine hazırlanıyorduk. Annem için bu günler yılın en güzel kesimiydi. İki ay boyunca, benim varlığımdan kurtulacaktı. Küçücük çocukluğumdan bu yana tatillerimi hep ailemden ayrı geçirmiştim. İlk seferinde beni Meaux’ya, küçücük bir kulübede oturan topal bir kuzenin yamna göndermişlerdi. Günler boyu gübre kokan bir ahırın bir köşesinde barındım, yağmur yağdığında kedilerle birlikte kilere sığınırdım.
Topal kuzen iyice bunayınca bana Normandi-ya’da altı ile oniki yaşlar arasındaki çocukları alan bir tatil kampı buldular. Artık on yaşma basmıştım, kendimi kocaman bir delikanlı gibi görüyor ve işin garibi artık o yaşlı Dormeuil şatosuna dönmeyeceğimi umuyordum. Bir çok kez babamdan beni de kendileriyle götürmelerini istedim, çok uslu duracağıma, onları hiç yormayacağıma bin kez söz verdim.
Çocuk ve Büyücüler / 21
Bana hak verir gibi göründü, asü annemi alt-etmek gerekiyordu, ama bu o kadar kolay değildi. Bu amaçla bir ay boyunca söz dinleyen, derslerine iyi çalışan bir çocuk gibi davrandım.
Arkadaşım Yvan anneleriyle Brötanya’ya gidecekti. Onun geçeceği yolu ezbere biliyordum,; O gün, okul çıkışı onu bekledim. Sordu:
— Bu yıl denize mi, yoksa dağa mı gidiyorsunuz?
Daha evde bana birşey söylemediler. Yeniden kampa dönmekten korkuyorum.
-— Ben yeğenimle karides avına çıkacağım, sonra, hergün denize gireceğim, fıstık gibi!
Hiç deniz görmemiştim. Havuzda da pek az yüzmüştüm.
— Kamp aynı okul gibi. Orada yüzelli kişiyiz. Hiç arkadaşım yok, kimi benden çok küçük, kimisi de çok büyük.
Eve geldiğimde, annemin gelip bana kapıyı açması için kapıyı tekrar tekrar çalmak zorunda kaldım. Kapıyı açtığında elinde bir kitap tutuyordu. Beni ne öptü, ne de günümün nasıl geçtiğini sordu, kendini yeniden koltuğuna attı ve bağırdı:
— Kapa şu kapıyı, hava akımı yapıyor.
Dediğini yaptım, yemek odasına geçtim, masanın üzerine bir tabak koydum, ama sonunda yine de bir söylev dinlemekten kurtulamadım.
— Seninle uğraşamıyacağımı kaç kez söyledim. Eğer tıkınmak istiyorsan doğru mutfağa., orada.. ekmek de var, reçel de.
Garip doğrusu. Tüm bunları anımsamak için hiç çaba harcamadığım halde en küçük ayrıntı pırıl pırıl belleğimden fışkırıveriyor. Bu açık seçik
22 / Çovuk ve Büyücüler görüntüler beni hiç heyecanlandırmadan sürüp gidiyor, onları oldukları gibi kabulleniyorum.
Mutfaktayım, kocaman bir dilim ekmek kesiyor ve üzerine kaim bir tabaka reçel sürüyorum. Erik reçeli bu, tadını hâlâ damağımda duyuyorum, çabucak yutmaya çalışıyorum, annemin ansızın gelip davranışlarımı düzeltmek için azarlamasından korkuyorum, çünkü yiyeceğe aç kurtlar gibi saldırıyorum. Kendi kendime bile açıklamayı göze alamıyorum, ama, annemin varlığı beni her an tedirgin ediyor. Mutfakta uzun süre kalmamam gerektiğini biliyorum, bu denli uzun tek başıma kalmamı hiç sevmiyor. Onun yanında olmadığım her an kötü birşeyler yapacağıma inanıyor. Yine de ona hak vermemek elimden gelmiyor, bir gün o-damda yalnız kalmıştım, midemi bulandıran o mavi çin vazosunu isteyerek kırmıştım, hiç kimse bunu neden yaptığımı anlayamamıştı.
Elimi yüzümü özenle yıkadım, eğer annemin beni tatile birlikte götürmesini istiyorsam, onu hoşnut etmeliydim. Yemek odasına döndüm. Çantamdan kitaplarımı, defterlerimi çıkardım. Tarih kitabını açtım,karıştırmaya başladım. Bu savaş öyküleri canımı sıkıyordu. Annemden yana bir göz attım, kitabına dalmıştı. Birşeyler söylemek istiyordum, ama, kendimi tuttum, onu rahatsız etmemek gerekti. Hiçbirşey söylemeden kapıya doğru yürüdüm. Annem başım kaldırdı:
— Nereye gidiyorsun?
— Beş dakika, bir ineyim.
Omuzlarını kaldırdı.
Alt kattan, hep girişin yanındaki koridorda duran bisikletimi aldım. Onu son kullanışım olacaktı
Çocuk ve Büyücüler / 23
sanırım. Ev kümelerinin çevresinde, ağaçların arasında zikzaklar çizerek dolaştım durdum.
Sevgili küçük bisiklet, o kırmızı kadronun, hâlâ paslanmamış kromlarınla ne denli güzeldin. Adını Bella-Flora koymuştum. Bu adı bir raslantı sonucu bir bisiklet satıcısının vitrininde görmüştüm, beni büyülemişti. Sen benim neşem, sevin-cimdin. Sana büyük özen gösterir, büyük bir sevgiyle ovar parlatırdım. Mahalledeki çocukların yalnız patenleri vardı, bu yüzden beni kıskanır, imrenerek bakarlardı. Onların hayranlığını kazanmıştın. Sana ne oldu bilmiyorum. Bu bisiklet babamın armağanı idi. Doğum günümde vermişti, annemle babam arasında tartışma çıkmasına neden olmuştu. Anneme göre ben böyle bir hediyeyi haketmemiştim.
O akşam çok eğlenmiştik. Sen her sözümü dinliyor, her çeşit kaprisime boyun eğiyor, kaldırımlardan atlıyor, su yollarından geçiyor, beni düşürmemek için havuzun kenarında dikkatle dolaşıp duruyordun. Saatin nasıl geçtiğini anlamamıştım, ama, güneş batmıştı, babam gelmeden önce eve dönmem, seni, istemiyerek de olsa, çabucak bırakmam gerekiyordu. Seni merdiven altındaki köşene bıraktım, elimle şöyle bir okşadım, uykuya daldın. İşte yeniden giriş kapısının önündeyim. Kapıyı çaldım, açmak için annem geldi, çok öfkeliydi.
— Bu son olsun, tamam mı, bir daha beni rahatsız etme.
Başımı önüme eğdim, doğru defterlerimin olduğu yere koştum; birşeyler çizmeğe başladım. Babam kapıyı açtığında ben de coğrafya kitabının
24 / Çocuk ve Büyücüler
içine gömülmüştüm. Gözlerini bana doğru kaldırdı, bakışları beni sardı, bana gülümseyecekti, ama, hayır! Annemi gördü. Acaba yanıma gelecek mi? Benimle konuşacak mı? Dudakları şöyle bir aralandı, güçlükle birşeyler mırıldandı, yalnız gözlerini görüyordum artık.
— Bugün iyi çalıştın mı, derslerini biliyor musun?
— Eh!
Yanağıma küçük bir şaplak attı.
— Çok güzel oğlum, devam et, bakarsın yakında bilgin olursun.
Annem koltuğundan kımıldamamıştı bile, hemen söze karıştı:
— Bırak şunu, sessizce çalışsın, hem ona san- . ki ailenin bilgesi gibi davranmaktan vazgeç.
Babam hiç cevap vermedi, ona yaklaştı, dudaklarının ucuyla yanaklarına iki öpücük kondurdu. Annem kalkmadığı için özür diledi.
— Bitkinim. Bu öğleden sonra, alışverişe çıktım, herşey ateş pahası. Ama, bereket versin pek pahalı olmayan iki yazlık elbise bulabildim, bana da pek yaraştı. Senin için de birşeyler buldum, ama, sen hoşlanmazsın diye almadım.
— Geçen yıl giydiklerim bu tatil de idare eder canım..
— Yabancı ülkede pek farketmez zaten.
Şaşkınlık içinde başımı kaldırdım. Nasıl! Yurt-
dışına mı gidecekler?! yabancı bir ülkeye ha! hem de bensiz! Kısa bir sessizlik oldu. Babam bana yaklaştı. ;
— Annenle ben bir ay için İspanya’ya gitmeyi kararlaştırdık.
Çocuk ve Büyücüler / 25
Kararsız bir sesle, sordum:
— Ben de sizinle gelecek miyim?
Sussam daha iyi olacaktı. Annem cıyak cıyak bağırarak atıldı.
— Sen daha çok küçüksün. Gelecekte bu ülkeleri gezecek çok zamanın olacak. Şimdi gitsen de, hiç hoşuna gitmez.
Neden bu denli çok çalıştığımı bilmiyorlar mıydı, sanki? Beni delirtmek mi istiyorlardı? Hah, işte yine başlıyor. Gözlerim kocaman kocaman açılıyor, bir birine, bir ötekine bakıyorum, yüzleri bembeyaz oluyor. Babam kendisinin de inanmadığı bir biçimde konuşuyor.
— JDormeuI’daki o güzel şatoda daha rahat edersin. Geçen yıl tanıştığın arkadaşlarına yeniden kavuşursun, bıkıncaya, doyuncaya değin kırlarda koşar, oynarsın, biz arabada kilometrelerce yolu aşarken sen uzanır, dinlenirsin.
— İki yıldır Dormeul’e gidiyorum. Sıkılıyorum orada, çok hüzün verici bir yer, durmadan yağmur yağıyor, istediğin hiçbirşeyi yapamıyorsun, okuldaki gibi her an gözetim altında tutuyorlar, sonra, büyükler hiç hoşlanmadığımız oyunları oynayalım diye zorluyorlar bizi.
Annemin canına tak etmişti, ayağa kalktı. Bana doğru birkaç adım attı. Kıpırdamadım bile, beni hiçbir zaman korkutamamıştı, ona acıyordum.
— Çocukları oyalamak için uğraşıp, didiniyorlar, sağlıklarıyla ilgileniyorlar, onlara büyüyüp a-dam olmayı öğretiyorlar. Önemli olan da bu za-tan. Bir de Paris’te kaldırımlarda, arabaların ortasında sokaklarda yaşayanları, hiç tatil yaprrçayan arkadaşlarını düşün!
26 / Çocuk ve Büyücüler
ı’ Sonra babama döndü.
\ — Birşeyler söyle canım! Ona ders vermek gerektiğinde hep ben konuşuyorum.
Babam bezgin, yılgın derin bir iç geçirdi, olanlara boyun eğmiş, konuştu:
\ — Annenin hakkı var. Dormeuil’de ciğerlerine bir yıllık oksijen depo edersin.
Annem tamamladı.
— Çok doğru. Baksana oraya gittiğinden beri hiç bronşit olmadın.
Üstelemenin hiç yararı yoktu. Bundan böyle ikisinden de en küçük bir şey elde edemezdim. Hiçbirşey anlamıyorlardı. Kitaplarıma gömüldüm. Babam mutfağa gitti. Gömme dolabın açıldığını, bir şişe şarap, bir bardak aldığını duydum.
Annem, bir kez daha ona nasıl davranması gerektiğini anlattı, kendi görüşlerini iyice kafasına soktu. Ben yine de kesin bir anlaşmaya varamadıklarını umut ediyordum. Aşın uyarılmış düş gücümün etkisiyle mi, yoksa çevrenin sisli, kanşık ortamından mı bilmiyorum; bedenimde bir titreme dolaştı, varlığımın ta derinlerinden gelen bir ses, bir uyarı gibi yükseldi. Hiç kıpırdamadan duruyordum, soluk alışlarım yavaşlamıştı. O zamanlar, sonralan tüm davranışlanmı tekeline alacak bu bilinmez gücün bilincinde değildim. Bu ortaya çıkış beni altüst etmişti. Gizemli bir soluk gibi beni kavramış, içine almış, ruhumun derinliklerine işlemiş, alışkanlıklarımı, yaradılışımı karmakanşık etmişti. Bu durum birkaç dakika sürüyor, sonra herşey kayboluyor, ben de herzamanki gibi küçük bir çocuk oluyordum. Kurulmuş gibi mırıldandım:
— Neden beni Cervoz’ya, Rafael amcamın yanına göndermiyorsunuz?
Çocuk ve Büyücüler / 27
Sevgili amca, şimdi bu başkaldırıma gülüyor olmalısın. Zamanın arasından geçerek bana bu sözleri fısıldayan şendin. Senin adını söylediğim zaman annemin yüzünü görecektin. Birden fırladı, olduğu yerde döndü, ağzını büzerek babama baktı, gözlerini, dayanılmaz bir ışıktan kamaşmış gibi kapadı, yeniden açtı. Havladı:
— Ne dedin, ne dedin? Tatilini o yaşlı delinin yanında mı geçirmek istiyorsun? Duyuyor musun Marcel, bu oğlan iyice sapıtmış. Aman ne iyi, o zırdelinin yanında yepyeni kötü davranışlar öğrenirsin. Yo, yoo! Seni bir komşunun gözetiminde odana kilitlerim daha iyi.
Beni sarsarak tekrarlıyordu.
— İşitiyor musun, ha, işitiyor musun?
Babam kolları iki yanında kalakalmıştı. Ne
söyleyeceğini kestiremediğini biliyordum. Başını eğdi. Yine de konuşmadan edemedi.
— Bu denli kırıcı olma, canını acıtıyorsun. Düşünmeden söyledi. Kardeşimin yanma gitmeyi düşünmedi bile, zaten istese de gidemez ki. Karısı çocuklardan nefret eder. Hani ((paskalya» tatilinde onları görmek için şöyle bir uğramıştık ya, bize nasıl davranmıştı, hatırlamıyor musun?
Paskalya tatili! Kendimi o güzel evde, sessiz bir köşede görüyorum. Şöyle bir uğramıştık, ama, orada gördüğüm insanların, nesnelerin ve görünümlerin anısı hep belleğimde kazılı kalmıştı.
Kıpırdıyamıyordum, birden gevşemiştim, ne annem, ne babam beni ilgilendiriyordu. Bir çeşit baş dönmesi içindeydim, şimdi önümde duran bu iki kuklanın benim için hiç önemi yoktu. Bir üstünlük duygusuyla canlandım, ilgisizlik içinde konuştum:
28 / Çocuk ve Büyücüler
— Ben Marguerite yengemi çok seviyorum, iyi yemek pişiriyor, amcam da güzel öyküler anlatıyor.
Annem sakin ve güven içinde konuştuğumu görünce şaşırmış, çileden çıkmıştı.
— Sustur şunu Marcel, sustur şunu, bu oğlan delirtecek beni.
Babam yüzünü bana yaklaştırdı. Uzun uzun baktım ona, gözlerini indirdi, sonra yapmacık bir baskı havasında konuştu.
— Hadi yeter Christian, amcanla yengeni çıkar akimdan artık.
Bu yasaklama bana olanaksız görünüyor, beni sinirden güldürüyordu. Ortalığa kısa bir sessizlik egemen oldu. Babam da annem gibi susuyor, yan gözle şaşkınlık içinde bana bakıyordu. Birden denet altına alınamayan dalgalar yitti gitti ve ben gerçeğe döndüm, dileğimin gerçekleşmesini beklemenin boşuna olduğunu anladım, başımı önüme eğdim.
O akşam tekdüze bir akşam yemeği yedik. Hiç iştahım yoktu, annemle babamı tekrar rahatsız etmekten korktuğum için onlara bakmayı göze alamıyor, etimi geveleyip duruyordum. Zaman zaman babam ortaya ne onları, ne başkalarını, ne de kendilerini ilgilendiren konular atıyordu. Sonunda o da sustu. Annem babama sürekli sağlığından yakman büro şefinin durumunu sorarak sessizliği bozdu.
Babam cevap verdi:
— Midesindeki o ülserle sağlığı her an tehlikede, kanser olursa hiç şaşmam.
Tam karşımda, upuzun, kıpırdamadan yatan
Çocuk ve Büyücüler / 29
bir nesne belirdi. Duvarın yüzeyinde esmer, sakallı yaşlı bir adamın görüntüsü biçimlendi, ağzı açılmış, son bir acıyla gözleri dönmüştü.
— Ölecek, dedim.
Annem, bezgin, omuzlarını silkti.
— Gerçekten bu oğlan akima ne gelirse onu söylüyor.
Yemek bitmişti, annemle babam beni mutfakta kirli tabaklann karşısında tek başıma bırakmışlardı. Onlara iyi geceler dilemeden gittim yattım.
3
Pazar sabahı, beni herzamankinden erken uyandırdılar. Annem yeni giysilerimi hazırlamıştı. Benden ayrılacağı için, ilk kez gülümsüyor, bana sevgi gösterilerinde bulunuyordu. Giysilerimi düzeltti, saçlarımı taradı, tırnaklarımın temiz olup olmadığına baktı, ayakkabılarımı cilaladı, parlattı, sonra valizimi hazırladı; iki gömlek, iki pantolon, birkaç külot, bir kazak, iki çift çorap koydu. Yağmurluğum üzerimde kalacaktı, çünkü bana gerekliydi, gökyüzü ağır ve kapalıydı, bir süre sonra bulutlardan yağmur boşanacaktı. Babam aşağıya garajdan otomobili çıkarmaya gitti, bu araba tak-
Çocuk ve Büyücüler / 31
sitle alınmış son model gri bir «peugeot» idi. Babam onunla övünür, ona bir uşak gibi hizmet eder, özen gösterirdi.
Annem de hazırlandığında aşağıya indik. Ben arka koltuğa oturdum, küçük valizim yanımdaydı. Babam arabayı çalıştırdı, yola çıktık. Çok kötü ama hızlı kullanıyordu. Hız tutkusu bastırılmış isteklerini doyuruyordu kuşkusuz. Bambaşka bir adam oluyordu, zaferden dönerken arabasında gösteriş yapan biriymiş gibi yollarda yavaş gidenlere öfkeyle bakıyordu. Pazar günleri, iyi havalarda yaptığımız gezintilerde kendimi hiç iyi duymazdım, koltuğun üzerinde tortop olur, bir an önce eve dönmek için dayanılmaz bir istek duyardım.
Kentten çıkar çıkmaz araba yolda hızla ileri atıldı ve bir göktaşı gibi Dormeuil’e yöneldi. Babam, elleri direksiyonda, kaybolmuş gibiydi, Onu hâlâ görür gibiyim. Bir sigara yaktı, dudaklarmm ucuna yerleştirdi, dumanı içine çekmiyordu, sigara öyle kendiliğinden tütüp duruyordu. Bir süre sonra, hiç özen göstermediği için sigaranın uzayan külü ceketine döküldü. Annem herzamanki hırçınlığı ile onu uyardı.
— Hiç olmazsa sigaranın külünü küllüğe sil-kebilirdin. Ceketini hep böyle kirletiyorsun zaten, üstelik sigara içmek çok kötü bir alışkanlık, araba kullanırken çok da tehlikeli, havayı kirletiyorsun, içtiğin tütün de çok kötü kokuyor.
Babam tüm bunlara cevap olarak camı indirebileceğini söyledi.
— Teşekkür ederim, böyle çok daha iyi oldu, rüzgâr tam suratıma geliyor. Sen pis bir bencilsin.
Babam hiç cevap vermeden omuzlarını silkti.
32 / Çocuk ve Büyücüler
Köşeme büzülmüş oturuyordum. Kırların yer yer çiçeklerle süslü verimli bitki örtüsünü bir bakışta görebilecek bir yer seçmiştim kendime. Bu renkli büyük alanların üzerinde egemen olduğunu duyduğum sessizlik ve barış beni yatıştırıyor, beni oyalıyordu. Ama bir süre sonra hava kapandı, gökyüzü öylesine karardı ki bir an için gece oldu sandım. İki sıra bol yapraklı ağacın ortasında iler-liyen yol zor seçiliyordu. Babam farları yakmak zorunda kaldı. Annem kehanette bulundu.
— Fırtınaya yakalanacağız. Dursak daha iyi olacak.
— Arabayı kullanmamı önlemiyor, gitsek daha iyi.
Birden şimşek gürültüsü arasında yağmur yağmaya başladı. Yağış arabamn tavamnda çatırdıyor, sileceklerin tüm gücüyle çalışmasına karşılık çevreyi görmemizi önlüyordu. Bir süre sonra fırtınanın tam ortasına düştük. Her gök gürlemesinde annem bir çığlık atıyordu. Ben de koltuğa iyice büzülmüştüm. Babam da pek rahat değildi. Yavaşlaması gerekirdi, ama, o tersine durmadan gaza basıyor, bir an önce buradan kurtulmak için korku içinde arabanın hızım artırıyordu. Annem korku ve üzüntünün pençesinde hiç konuşmuyordu. Araba bir virajı alamadı, sağa sola savrulmaya başladı, öylesine eğiliyordu ki devrilecek sandım. Annem uludu:
— Ne oluyorsun budala, bizi öldürmek mi istiyorsun?
Babam son anda arabayı doğratmayı başardı. Ben bir çeşit uyuşukluğun kucağındaydım, hiç tanımadığım iki gölge beni gerçek olmayan bir ev-
Çocuk ve Büyücüler / 33
rene doğru sürüklüyorlardı. Yeryüzünden ayrılmıştım. Öyle görünüyordu ki bizi çevreleyen sisin içinden hiçbirzaman çıkamıyacaktık.
Fırtına geldiği gibi birden durdu. Babam:
— Görüyorsun, bir sağnaktı, geldi geçti, araba için iyi oldu, yıkandı, dedi.
Ben de yeniden gerçeğe dönmüş, bilincime kavuşmuştum. Yağış sürüp gidiyordu. Babam yeniden hız çılgınlığına kapılmış durmadan gaza basıyordu.
Pek sevinçli görünüyordu.
— Harika bir otomobil bu, en kötü havada bile yola vantuz gibi yapışıyor.
Sonra hız göstergesine bir göz attı.
— Şuna bak, yüzotuz yapıyor, biraz daha üstüne çıkmaya çalışacağım.
Soluğum kesildi. Bedenimi alevden soluklar yalıyordu. Camı hafifçe araladım. İçeri doluşan yağmurla birlikte hava yüzüme bir kırbaç gibi çarptı. Derin bir soluk aldım.
«Orada da böyle bir hava olursa, iyi eğlenecekler İspanyalarında»
Ne olursa olsun, benim için hava hoş. Tüm istediğim bir an önce varmak. Bu çılgın arabanın içinde kalmaktansa kampa gitmek daha iyi. Yağmur inatla yağmaya, babam da üstün bir başarıya ulaşmak ister gibi arabasını hızla sürmeye devam ediyordu.
Birden önümüzde bir araba belirdi. Akla yakın bir hızda gidiyordu. Babam uzun uzun koma çaldı.
— Şimdi bakın, nasıl korkutacağım.
Sürücü şaşırdı, sağa çekildi, babam bundan
34 / Çocuk ve Büyücüler yararlanarak gaza bastı, hızını iki katına çıkardı, geçerken tekerleklerden sıçrayan çamur arabanın ön camına sıvandı. Biz de aynı serpintiden payımızı almıştık, görüş açımız daralmıştı, görmeden ileri atılmak zorundaydık. Birden sıçradık, kazık gibi fren, durduk. Aynı anda bir ağız dolusu sövgü duyduk. Adam bize yetişmiş, ağzına ne gelirse söylüyor, bizi acemilikle, katillikle, daha bir sürü edepsizce sözlerle suçluyor, karalıyordu. Babam aldırmaz görünüyordu. Camı indirmek isteyen annemi önledi.
Durmadan yağan yağmurun altında daha yavaş gitmeye başladık.
Annem konuştu:
— Ne pis hava, yaz iyi başladı doğrusu. Bereket versin îspanya’da güneş eksik olmazmış.
Böylesine düşüncesizdi işte, bana acı çektirdiğini sezmedi bile. Onlar güneşli günler geçirirken onun için benim yağmur altında yaşamamın hiç önemi yoktu.
Ama işin garibi, ona hiçbir hınç duymuyordum. Onların işlerine karışmak istemiyordum. Onların benim için… değeri neydi?… büyük insanlar olmaktan başka.
Geçtiğimiz çevreyi tanımıştım, Dormeuil’den pek uzakta değildik. Hava güzel olsaydı kentin ortasındaki kilisenin sivri çan kulesini, basit dikenliklerle ya da çiçekli duvarlarla çevrili bahçelerin ortasında yükselen bambaşka bir çağa ait evleri görebilirdik. Daracık sokakların hemen çoğu büyük alanda, belediye binasının önünde son buluyordu, en uçta eski şato vardı; iyi durumdaki bu anıtsal yapı çocukların yararına sunulmak
Çocuk ve Büyücüler / 35
için yeniden onarılmıştı. Geniş, çevresi kapalı bir alanda, boydan boya çimenliklerin üzerinde boğum boğum gövdeleriyle kocaman ağaçlar vardı, burada koşmamız yasaktı.
Tanıdıklarımı, çok iyi tanıdıklarımı, müdürümüz mösyö Bezio’yu, yaşı belli olmayan karısı madam Laure’u yeniden buldum. Annem yine sevgi doluydu, müdürlük odasına götürmek için beni elimden tuttu. Babam, elinde valizim arkadan geliyordu. Kutsal bir yere girerken takmılması gereken bir tutum içindeydik üçümüz de. Müdürlük odasını şimdi anımsamıyorum, önemli değil, anımsasam bile belki anlatmaktan kaçınabilirdim.
Başımın üzerinden aşağılık, gündelik sözler gidip geliyordu.
— Geçen yıldan bu yana ne kadar da büyümüş bu genç adam, kaç yaşında oldu şimdi?
— Yirmi iki kasımda tam on yaşında olacak.
«Sana ne be, ihtiyar keçi!»
Müdür yüzümün saf, suçsuz görünüşüne hayret ve hayranlıkla bakıyordu. Uslu bir çocuk gibi gözlerimi yere dikmiş, bekliyordum.
— Arkadaşlarının çoğuna yeniden kavuşacak, şimdilik pek azı burada, ama hafta sonundan önce sürünün büyük bir bölümü tamamlanır.
«Tamam, herşey yeniden başlıyor. Biraz sonra, bize hep aym çorbayı verdikleri yemekhaneye ineceğim. Ormandaki uzun yürüyüşler, gözlemcilerin denetimi altında oynanan oyunlar yeniden başlayacak, daha şimdiden kışladaymışız gibi uygun adım yürüyüp şarkılar söyleyeceğiz.»
— 14 Temmuz’da kocamla İspanya’ya gitmeye karar verdik.
36 / Çocuk ve Büyücüler
«Sonunda söyledi! Haberi hemen duyurmaktan pek mutlu oldu!»
— İspanya’ya gidiyorsunuz ha! Güzel bir ülke.
— İspanya’yı bilir misiniz?
— Yo, hayır, ama kızkardeşim savaştan önce gitmişti. O zamandan bu yana epey değişmiştir, nasıl denir, çağdaş bir ülke olmuştur.
— Biz Costa Brava’da tatil yapacağız, ideal bir iklimi varmış, «prospektüs»te öyle yazıyor.
«Prospektüs»! Katalanya giysileri içinde, aşırı ölçüde esmer ve sırıtkan, bir dansöz gibi hafif bir genç kız elinde bir limon sepeti taşıyor, bir göl gibi durgun denizin maviliği üzerinde portakal rengi bir gökyüzü görünüyor. İşte annemin güzel İspanya güneşi! Oysa ben odanın penceresinden durmadan yağan yağmura bakıyorum. Yapraklardan su damlıyor, yollarda, geçitlerde su birikintileri ve çamur var.
Şimdi annemin tek ivedi işi var; ayrılış anını kısaltmak. Bana son öğütlerini sıralıyor.
— Uslu duracağını umarım tatlım, dikkat et, kendini üşütme, biliyorsun çok çabuk nezle olursun.
Beni göğsüne bastırdı, ama ona hiç inanmıyordum. Kadın yöneticinin önünde duygusal bir rol oynuyordu, sonunda kadını heyecanlandırmayı başardı. Babam beni öptü, sonra göz kırptı, hemencecik utanmış gibi başını çevirdi, zavallı! Birbirimizi hiçbir zaman anlayamayacaktık.
— Seni 15 ağustosta almaya geleceğiz, söz dinle, tamam mı?
«Elbette söz dinleyeceğim, elbette bana söyle-
Çocuk ve Büyücüler / 37
neni yapacağım, yatmadan önce elimi, yüzümü, dişlerimi yıkayacağım, elbette giysilerime özen göstereceğim, yatağımı kendim yapacağım, ayakkabılarımı boyayacağım.. Eee.. ya bunları yapmazsam, siz nereden bileceksiniz?»
Birden beni bırakıp gittiler, hızını bir kat daha arttıran yağmurun altında uzaklaştılar, ivedi işleri vardı, dönüp bakmadılar bile. Bu incelikten uzak, kaba ayrılış beni şaşırtmadı; yatıştırdı bile, hafifletti. Bir sıkıntıdan kurtulmuş gibiydim. Dünyamdan çıkıp gitmişlerdi, daha rahat, daha özgür soluk alabiliyordum. Neredeyse onlara kurtuluşumu, bağımsızlığımı haykırmak üzereydim, ama, karşımda küçüklerle ilgilenen kadın eğitmeni görünce susmak zorunda kaldım. Bana adımı sorduktan ve hoşgeldin dedikten sonra valizimi aldı.
— Benimle gel Christian, odanı göstereceğim.
Orta merdivenlerden ilk kata çıktık. Bir süre koridorlarda yürüdükten sonra pencereleri kırlara bakan büyük bir odaya girdik. Odam, bir kutunun dibine sıralanmış dominolar gibi duran otuz beyaz karyolanın bulunduğu bir yatakhaneydi; her yatağın başucunda üzerine valizleri koymak için bir raf, yanında da giysiler için küçük bir dolap vardı.
Tatil başlamıştı. İlk günler yağmurun tekdüzeliği içinde geçti. Bize iyi davranıyor, yiyeceklerimize özen gösteriyorlardı. Öğle yemeğinden sonra yukarı çıkıp üçe kadar dinlenebiliyorduk, günün geri kalan bölümü dış gezmelere ve parkta oyunlara ayrılmıştı.
Bir haftadır yağmur yağıyordu. Şatoya ka-
38 / Çocuk ve Büyücüler pamp kalmıştık, can sıkıntısı içinde koridorlarda sürünüp duruyorduk. Eğitmenler, sürekli bize değişik oyunlar bulmak için kafa patlatıyorlardı. Bedeneğitimi salonundan, ping – pong’dan, «langırt» oyunundan bana gına gelmişti. Kitaplıktaki kitaplar canımı sıkıyordu, hele o resimli romanlar beni dehşete düşürüyordu. Benim yaşımdaki çocuklar, hatta daha büyükleri üzerlerine deli gibi saldırıyorlardı. Eğer göze alabilseydim, onları yırtar, ateşe atardım.
Sonunda hava düzelmeye başladı. İspanya’ya gitmeye gerek yoktu. Eğitmen bizi kıra çıkardı. Daha ilk çıkışımızda uzaklara gidip, maceraya atılmak istemiyordu. Birşeyler yemek için ormanda kısa bir mola verdikten ve birazcık koşuştuktan sonra hemen ikişer ikişer sıra olduk, dönüşe geçtik. Ben hiçbir zaman sıranın başına geçmezdim, tek başına, gerilerde salınır dururdum, sonunda eğitmen çılgınca bağırır, çabucak önümdeki kümeye yetişmemi isterdi.
Aynı anda içimi dayanılmaz bir kaçma duygusu kaplardı, yeşilliklerin arasında kaybolmak, sırtüstü yosunların üzerine uzanmak, gözlerimi kapamak isterdim.
«Geceye kadar öylece yatarım, hatta geceyi de böyle geçiririm, belki mezarların üzerlerinde duran heykeller gibi beni de ot bürür ve üşümemi önler» diye düşünürdüm.
Ama yine de yatılı öğrenci yaşantıma dönmek zorundaydım. Koşarak arkadaşlarıma yetişirdim, içlerinden birçoğu bana sırıtarak bakardı. Eğitmen durmadan benden yakınır, ama, ben yine de düşündüğümü yapmaktan geri durmazdım.
Çocuk ve Büyücüler / 39
Hiç arkadaşım yoktu, olmasını da istemiyordum.
Başkalarının yanaşmasına kapalı bir liman gibi kendi dünyama kapanmıştım.
Onbir buçukta öğle yemeği, akşam yedide de akşam yemeği için şatomuza dönüyorduk.
Yemekte herkes büyük bir kargaşa içinde yerini arıyor, eğer başka biri sırada kendi yerini almışsa müthiş bir kavga çıkıyordu.
Masalar onar kişilikti. Ben hep en başta otururdum.
O gün benden uzaklaşmalarına izin verdim. Helkesin oturmasını bekledim. Avucumda gizli bir nesne tutuyordum, anlamlı gülüşüm yanımda-kileri şaşırtmıştı. Onlara kötü bir oyun hazırladığımı sezmişlerdi, sanırım.
Birden elimi yanımdaki arkadaşın tabağı üzerinde açtım ve avucumdan sağa sola kıvrılarak, sıçrayan küçük bir yılan düştü. Çocuk korkuyla bir çığlık attı, öyle bir sıçradı ki neredeyse sırtüstü yere düşecekti. Hayvanı kuyruğundan yakaladım, zararsız ve savunmasız olduğunu göstermek için yanımdakilerin burunlarına dayadım. Kimisi, suratlarında ekşimsi bir anlatımla masadan kalkıyor, kimisi de dokunmaktan çekinerek gülüyorlardı. Ne yazık ki o sırada bir eğitmen geldi, bu güldürüyü yarıda kesti, kuru bir sesle buyurdu:
— Çabuk git o hayvanı parkın en sonuna at.
Dimdik ona bakıyordum:
— Bir zararı yok ki mösyö, ısırmıyor.
— Sana ne diyorsam onu yap, yine başlama. Yoksa müdüre söylerim.
40 / Çocuk ve Büyücüler
Kapıya yöneldim, tam çıkacaktım müdürle burun buruna geldim, bu raslaşma beni şaşırtmıştı, bakışlarım merakını uyandırmıştı. Dikkatle bana baktı. Sordu:
— Ne tutuyorsun elinde?
— Ormanda küçük bir yılan bulmuştum, götürüp parkın sonundaki çalılığa atmamı söylediler.
Mösyö Beziau’nun beni azarlayacağını düşünüyordum, yumuşak bir sesle konuşmasını sürdürünce afalladım.
— Hadi, şimdi git yavrum, sonra gel, seni odamda bekliyorum..
Olayların gelişmesini anımsamak için büyük bir çaba göstermeme gerek yok. Tümü, belleğimde, yüzeye çıkmaya hazır, küçücük bir neden arıyorlar. Sözcükler hiçbir engele raslamadan kulağıma geliyor, silinmez bir iz bırakıyorlar. Tümünü zaten önceden biliyorum, çok iyi düşününce onları sezinlemek benim için çok kolay. Evet, Madam Laure masanın tam arkasında duruyordu. Gözleri yaşarmıştı, birşeyler söylemeye çalışıyor, ama, boğazından tek bir ses çıkmıyordu. Ağlamaklı bakışları alçak sesle konuşmaya başlayan kocasına çevrilmişti.
— Zavallı yavrum, sana verecek üzücü bir haberim var.
Benim için daha fazlasını söylemek gereksizdi. Birden herşeyi anlamıştım. Bana söyleyeceklerini sözcük sözcük anlatabilirdim.
-^İZavallı küçüğüm benim! Annenle baban İspanya sınırını geçemeden önemli bir kaza geçirmişler. Telgrafı biraz önce aldık. Onları hastaha-neye kaldırmışlar,
Çocuk ve Büyücüler / 41
Herşey sona ermiş ve perde çocukluğumun üzerine inmişti. Şimdi bu perdenin arkasında biçimini şimdiden bilemediğim yeni bir dekor kurulmaya çalışılıyordu. Sersem, şaşkın oturuyordum, ama, hiç üzüntü duymuyordum, yalnız, yeni durumumu merak ediyordum. Odada yoğun bir sessizlik ağırlığını duyuruyordu. Kurulmuş gibi konuştum:
— Peki onları bir daha göremiyecek miyim?
— Hayır, yavrum, bir daha göremiyeceksin.
Mösyö Beziau’nun sesi çatallaşmıştı.
Gözlerimden yaşlar boşanmaya başladı. Bir
dere kadar bol, bereketli ve rahatlatıcıydı, oysa bir parçacık olsun üzüntü duymuyordum. Yaşlar bedenimi arındıran, bağımlılıktan kurtaran bir terleme gibi çıkıp gidiyordu. Aralıksız ağlıyordum, hiç kimse, ya utandıklarından ya da onlar da çok duygulandıklarından, beni avutmayı göze alamıyordu. Sonunda, madam Laure bana yaklaştı, elimi avucuna aldı. Yapışkan bir nesneye dokunmuş gibi yerimden sıçradım. Böyle bir davranış beklemiyordu, afallamıştı. Müdür elini omuzuma koydu:
— Ailene yazacağız. Şu anda., yetimsin., ama, sanırım, seninle ilgilenecek biri vardır., büyükannen, büyükbaban, filan? •
— Hiç kimsem yok!
Bunu zorlukla söylemiştim, yüreğimde güçlü bir sıkışma duydum, birden içime birşeyler doğdu. Beynimi sıcak bir soluk kapladı, değişik bir sesle haykırdım:
— Evet, evet, amcam var, onun yanma gitmek istiyorum.
Yüzüm aydınlandı, gözyaşlarına hemen diniverdi, tüm bedenime tatlı bir gevşeklik yayıldı. Tümüyle değişmiştim. Müdür yineledi:
42 / Çocuk ve Büyücüler
— Amcanın nerede oturduğunu biliyor musun?
Kulağıma tanrı fısıldadı sanki! Kenti taş taş, ev ev tanımlayabilirdim, en güzeli Floriana’lann-kiydi, müdüre oradaki görünümün her ağacını, kiliseyi, mezarlığı, ufku boydan boya kaplayan dağları anlatabilirdim.
— Amcam Cervoz dağında oturur. Babamın kardeşidir, çok ince bir insandır.
Madam Laure kaygıyla sordu:
— Amcan., ne işle uğraşır?
— Bilmiyorum. Çayırda keçileri güden Marguerite yengemle birlikte oturur.
Müdür:
— Merak etme, gerekli neyse, onu yapacağız, dedi.
Madam Laure:
— Onu yanımızda alakoysak daha iyi olur kanısındayım.
— Hayır, ben de arkadaşlarımla dönmek istiyorum.
Bir eğitmen beni yemekhaneye götürdü. Doğal olarak durumum onu da şaşırtmıştı. Gerçekten hiç üzgün değildim ve bu açıklıkla görünüyordu. Sanki önemli bir olay yokmuş gibi masadaki eski yerimi aldım. Arkadaşlarım meraklanmalardı:
— Yılan yüzünden müdürle atıştınız mı?
Kaskatı cevap verdim:
— Hiç de değil.
— Ee, seni neden görmek istemiş?
— Annemle babamın öldüğünü söylemek için.
Ağızları açık kalmıştı. Bu haber onları şaşkına çevirdi. İçlerinden biri, bir küçük saf saf sordu:
— Gerçekten ölmüşler mi?
4
Amcam gelmeden önce kaydadeğer, daha doğrusu benim dikkatimi çeken bir olay olmadı. Usandırıcı, yorucu bir bakım ve sevecenlik çemberi içindeydim, eskiden olduğu gibi yine herkesten uzak yaşıyordum. Arkadaşlarımın bana acıdığı açıkça belli oluyordu. Onları benim büyük bir mutsuzluğun kurbanı olduğuma inandırmaya çalışıyorlardı, benimse onlara bunun pek önemli bir-şey olmadığını anlatacak gücüm yoktu.
Amcam daha gara yeni girdiğinde, ben onun geldiğini biliyordum. İkinci sınıf kompartımandan inerken onu görür gibiydim. Elinde işlen-
44 / Çocuk ve Büyücüler
mi.ş sığır derisinden bir çanta vardı, dimdik, yaşlı bir fidan gibi sert, iki yıl önce gördüğüm kadar yakışıklıydı.
Peronda yolunu gözleyen müdüre kendini tanıttı.
Mösyö Beziau elini sıktı. Amcamın bileği pek güçlü. Müdür yüzünü buruşturdu. Valizini almak ister gibi yaptı, ama amcam bırakmadı. Onu afallatan, sert ve anlaşılması güç sesiyle cevap verdi.
«Yanımda kalsın daha iyi» ya da ona benzer birşey.
Müdür de şöyle düşündü:
«Garip adamın biri.»
Onunla ilgili daha çok bilgi edinebilmek için çabaladı, ama, amcamı tanırım, o söylemek istediği şeyi, istediği gibi ve ancak kendi istediği zaman söyler.
Yatakhanede, gözlerim kapıya çivilenmiş, yatağıma oturmuş bekliyorum. Dakikaları sayıyorum, yediye kadar geldiğimde kapı açılacak. Yanılmamışım. Bir eğitmen içeri giriyor, ben de ayağa kalkıyor ve ona yaklaşıyorum. Daha o benden kendisini izlememi istemeden yavaşça konuşuyorum.
— Amcam geldi.
Yüzündeki kararsızlığı seziyorum.
— Evet, aşağıda, müdürün odasında seni bekliyor.
Koşar gibi atılıyorum, ama kapının önünde birden bastıran bir kaygı beni avucuna alıyor. Ya düşlerimden farklı bir kişilikte birisiyle karşılaşırsam? Ya düşgücüm bu görünümle dopdo-luysa, belki de şu anda beni bu odada bekleyen
Çocuk ve Büyücüler / 45
hantal, kaba görünüşlü bir köylüden başka biri değil?! Yo, yo olamaz. Kapıya, kuru, sert, iki kez vuruyor, açıyorum. Bir an eşikte duruyorum. Beklediğim kişi işte tam karşımda, ışık arkasından geliyor, uzun gölgesi yazıhaneyi ortadan ikiye bölüyor. Uzun kolları bana doğru uzanıyor.
— Küçük!
Kımıldamadığımı görünce:
— Eee, beni tanımadın mı, yoksa?
— Tanıdım, amca.
Ve bir el beni ona doğru itiyor. Beni yerden bir tüy gibi kaldırıyor, sert, ateşli, kucaklıyor.
Bu sevgi yakınlaşmasından heyecanlanmış, beni yere bırakıp bakıyor:
— Söyle bakalım, pek ağır sayılmazsın ha, küçük? Sinekten biraz büyükcesin.
Ona ne cevap vereceğimi bilemiyorum. Oburcasına, açgözlülükle onu seyrediyorum. İşte düşlerim gerçekleşti, dudaklarında hafif bir gülümseme, bana bakmakta olan bu kişi umutlarımı kırmadı, diyorum. Benim titremekte olduğumu gören müdür oturmamı istiyor. Bana gülümsemekte olan Rafael amcamdan gözlerimi ayırmadan dediğini yapıyorum. Elimden tutuyor, bedenimde sıcak bir akım dolaşıyor, umut verici bir dalga gibi içimde büyüyor. Amcam:
— Git valizini hazırla, bize gidiyoruz, diyor.
Müdür karşı çıkıyor.
— Daha çok erken değil mi? Onu birkaç gün daha burada bırakabilirsiniz, zaman Christian’ı iyileştirir. Sizin için iki adım ötede bir han var, orada kalabilirsiniz, rahat bir yerdir, mösyö.
Birden bağırıyorum:
46 / Çocuk ve Büyücüler
— Hayır, hayır, hemen gitmek istiyorum.
— Görüyorsunuz, küçük de benimle aynı görüşte. Tüm işlemlerle, zavallı ailesinin geride bıraktığı sorunlarla ben ilgilenirim. Gömme töreni için onun gelmemesi iyi olur. Bilirsiniz ne acımasız şeylerdir bunlar.
Yüzünü benden yana çeviriyor, gözlerini gözlerime dikiyor ve sözcüklere basa basa, tek tek konuşuyor.
— Ölüm yoktur.
Bunu yoğun bir sessizlik izliyor, odada bir çeşit rahatsızlık egemen oluyor. Orada durmakta olan madam Laure parmaklarını çıtlatıyor, mösyö Beziau boğazını temizliyor. Sonunda konuşuyor.
— Pekâlâ, madem ki öyle, git valizini hazırla. •Mösyö Robert’den rica et, sana yardım etsin.
Amcamın da benimle gelmesini istiyorum, ben dönmeden kay bolu vermesinden öyle korkuyorum ki.
Ve büyük macerama ilk adımımı atıyordum. Trene ilk kez binecektim. Küçüklüğümden bu yana babamın sürekli değiştirdiği arabalarında sağa sola sürüklenip durmuştum. Başka bir ulaşım aracından yararlanmanın utanç verici olduğuna inanmıştı. Annemin otomobilden başka birşeye katlanamadığını söylediğini çok iyi anımsıyorum.
Rafael amca tam karşıma oturmuştu, tren bizi Paris’e doğru götürüyordu, uzun süredir, gözlerimi kocaman kocaman açmış, hiç kıpırdamadan bakıp duruyordum. Annemlerle kente hep Orleans kapısından girerdik. Hep aynı yollar aynı kaygı dolu görünümü, hep aym boz renkli evleri görürdüm. Kitaplarına dalıp giden annemi artık hiç görmiye-
Çocuk ve Büyücüler / 47
ceğim. Asansör, komşuların haykırışları bitti artık. Ya babam, şimdi bulunduğu yerde her istediğini yapabiliyor mu, acaba? Durmadan tekrarladığı o uyarılan duymayacağım artık:
— Otur Christian. Azıcık frene bassam havaya fırlayacaksın. Rahat dur. Ayaklarını kanapeye dayama.
Bu tren gerçekten pek eğlenceli. Bu küçücük tekerlekli evde, kompartımanda oturmak, geçip giden telgraf direklerini, ağaçları, evleri, çayırlan seyretmek ve kendini güven içinde duymak ölçüsüz bir sevinç veriyor bana. Hava yumuşak, pencerelerin tümü açık. Büyük bir inan, tam bir unutuş duygusu içindeyim, bunda amcamın varlığının etkisi büyük. Bana güzel görünüşlü bademli bir pasta alıyor. Tadının uzun süreli olması için yavaş yavaş kemiriyorum. Amcam bakışlarını bir an bile benden ayırmıyor, birden gözlerimi kaçırmamı sağlayan tek kişinin o olduğunu görüyorum. Beni korkutmak istemiyor, ama, üzerime dikilip kalan o açık mavi gözbebekleri bende güçlü bir uyuşukluk yaratıyor. Birbirimize birşeyler söyleme gereği duymuyoruz, ama, bu uzun sessizlik bomboş değil. Düşüncelerimi okuyabiliyor, birden anlıyorum bunu, ama bu durum korkutmuyor beni!
Güneş batıyor. Kırlarda, pencerelerde ışıklar yanıyor. Gece çabucak iniyor. Kulaklarımı dolduran tren tekerleklerinin sürekli, düzenli takırtısı ile sallanarak düşlere dalıyorum. Evler gitgide yaklaşıyor ve büyüyor. Tren yavaşlayıp duruyor.
Amcam:
— İşte Paris. Paris’e geldik, diyor.
Yeleğinin cebinden eski bir saat kordonu fırlamış, çıkarıp saatine bakıyor.
48 / Çocuk ve Büyücüler
— Saat sekiz, bir dakika bile gecikme yok.
Kalkıyor, iki valizi indirip koridora çıkıyor.
— Bundan sonraki trenimiz on otuzbeşte hareket edecek, birşeyler yiyip içelim, nasılsa vaktimiz var.
Peronda insanlar karşılaşıyor, itişip kakışıyor, sağa sola gidip geliyor. Kimisi ağır valizler taşıyor, kimisi mendillerini sallıyor, kimisi de uzaklaşmakta olan bir trene doğru büyük el-kol hareketleri yapıyor. Kendimize zor yol açıyoruz. Amcam önden gidiyor. Ben, sanki benden istemiş gibi, peşine sokulmuş yürüyorum. Ne olursa olsun onu gözden kaçırmamalıyım. Uzun boyu orada bulunanlardan yüksek. İki elinde birer valiz, sağa sola omuz vurarak kendine yol açıyor, dosdoğru yürüyor.
Pasta iştahımı kesmiş, amcamın büfedeki oğlana ısmarladığı jambonlu sandviçi zorlukla çiğnemeye çalışıyorum. Amcam, «Yarısını sonra yersin, sakla» diyor, ben de özenle bir parça kâğıda sarıyorum. O kendisine getirilen bir bardak kırmızı şarabı, bir dikişte boşaltıyor. «Uf» diye soluklanıyor.
— Bu iyi geldi işte, çok susamıştım.
Ciğer ezmeli sandviçinden koca bir lokma ısırıyor, bir bardak daha kırmızı şarap ısmarlıyor, onu da yavaş yavaş yudumluyarak içiyor. Böyle iştahla yemesini seyretmek bana büyük bir tat veriyor.
Kendimi öylesine yorgun duyuyorum ki, ne yapsam gözlerim kapanıyor.
— Birazdan, trende doya doya uyursun. Yalnız ikimizin kalacağı bir kompartıman bulmaya çalışırım. Kanapeye uzanır yatarsın; trende uyumaktan hoşlanır mısın?
Çocuk ve Büyücüler / 49
— Bilmem, daha önce hiç uyumadım.
— Neyse, otomobilden daha az tehlikelidir.
Dudaklarını ısırıyor, çabucak bana bakıyor.
Davranışının acımasızlığını anlayamıyorum.
Karşımızdaki büyük duvar saati onu gösteriyor. ■ :^İ
— Acele etmemiz gerek, küçük, vakit geldi.
Gittiğimizde tren hazır, bizi bekliyor. Işıklı duyuru tahtasında trenin duracağı istasyonların adlarım okuyorum. Bana pekçok görünüyor. Amcam bana hak veriyor.
— Yol çok uzun, ama, yatağında gibi uyuyacak, kalktığında da bu dünyada varolan en güzel görünümü göreceksin.
O an’ı, unutulmuş eski bir kokuyu, bir tadı anımsamaya çalışır gibi yeniden bulmaya çalıştım. Gözlerimi kapadım, yavaşça soluklandım, o eski tren kompartımanına yeniden yerleşebilmek için düşüncemi tek bir noktada yoğunlaştırdım. Hafif, ılık bir soluk yüzüme çarptı. Sanki melekler üzerime eğilmiş gibiydi. Onları tutmak istiyordum, ama, bu görüntüleri, dingillerin sallantısından ve tekerleklerin raylara sürtünmesinden çıkan gürültüler silip götürüyordu. Bana geride, kafamda, sancı veren bir acı, ağzımda, buruk bir tat kalmıştı.
Birden uyandım. Nerede olduğumu önce anlı-yamadım, çevreme korku dolu gözlerle baktım. Kompartımanda tek başımaydım. Önüne geçeme* diğim bir korku sardı benliğimi. Neredeyse bağıracaktım, kapı açıldı, amcam göründü. Tanrım, ne denli korkmuştum!
Bana yaklaştı, iyice uyanmam için saçlarımı karıştırdı, yanaklarımı oğuşturdu. Okşanan küçük
50/ Çocuk ve Büyücüler bir köpek yavrusu gibi zevkten gevşemiştim. Sonunda başını camdan yana çevirdi.
— Bak, ne denli güzel.
Karmakarışık bir görünüm hızla geçip gidiyordu. Gözlerim açılmış, şaşırıp kalmıştım.
— Güzel, değil mi! Hoşuna gitti mi?
— Evet amca.
— Zayıf çocuklar için dağ havasından iyi bir-şey yoktur. Birkaç gün sonra sağlık fışkıracak yüzünden, küçük.
Yola çıktığımızdan beri beni hiç adımla çağır-mamıştı. Kuşkusuz unutmuş olmalıydı. Yavaşça yüzümü ona çevirdim.
— Biliyor musun, benim adım Christian.
Bu düşünce ona ters gelmişe benziyordu, yüzündeki çizgiler gerildi, gözlerini kırpıştırdı.
— Tabiî biliyorum, unutmadım, senin adın Christian.
Sandviçten arta kalanı bana uzattı.
t— Eve gidince, kamını güzelce doyurursun.
— Daha uzak mı? Ne zaman varacağız?
— İki saat daha trenle gideceğiz, sonra, otobüse bineceğiz. Saat ondan önce evde olamayız… Bak orada, dağ boyunca uzanan şu güzel ormanı görüyor musun? Bir çam ormanı o, tanrının ağacı çam, doğal mimarlığın kusursuz bir örneğidir… Oradakiler buğday tarlaları, renkleri daha açık sarı olanlar yulaf, daha öte yandakiler yonca.
Şimdiye değin kimse benimle böyle konuşma-mıştı. Amcamda nesneleri kendine özgü bir anlatış biçimi vardı, anlattıkları bana daha ilginç, daha kolay geliyordu.
— Çayıra ne zaman gidersin, beni de birlikte götürür müsün?
Çocuk ve Büyücüler / 51
— Pek tabii, seninle uzun geziler yapacağız. Sana kırları, ağaçlan, bitkileri, otları öğreteceğim.
Ciddileşti, eliyle göğü gösterdi.
— Yaşamın gizi.
Amcam bir daha konuşmadı, iyi de yaptı. Çok konuşmak büyüyü bozabilirdi.
Perona ilk inen biz olduk. Pek kalabalık yoktu. Kocaman adımlarla yürüyordu, ben ardından koşuyordum, çıkışa vardık.
Kasaba yüksek dağlarla çevriliydi, insana büyük bir kuyunun dibinde kaybolmuş gibi görünüyordu, ama, bu kuyu ışık içindeydi ve çiçeklerle bezenmişti. Kadınlar yazlık giysileri içindeydi, erkekler gömleklerinin kollarını sıvamıştı. Bu insanların Paris’te gördüklerimden farklı bir yaşayış, soluk alış, yürüyüş biçimleri vardı; sanki onlar da hem ev, hem ağaç, hem dağ’dılar. Paris’te insanlar bana sokaklarda, kahvelerde ne yaptıklarım bilmiyormuş izlenimini verirlerdi, kuşkusuz aynı şeyi annemle babam için de düşünürdüm. Burada, ne yaptıklarını biliyorlardı ya da trenden indiğimde bana öyle görünüyorlardı.
Otobüs bizi alanın yakımndaki kaldırımın yanında bekliyordu. Biz, on-oniki yolcuyduk, ötekiler yol boyunca duraklardan binmişti.
Merakımı uyandıran ilk olaya burada tanık oldum. Yaşlı bir köylü kadın binmişti. Üzerinde oldukça eski bir giysi vardı, başına pamuklu bir atkı sarmıştı. Pazardan geliyordu, elindeki koca sepet öteberi doluydu. Birden amcamı görünce ona yöneldi. Göz ucuyla bana baktı, sonra benim de taşıdığım adı anarak, «mösyö Bellaud» diye onu büyük bir saygıyla selâmladı. Amcam ona başıyla karşı-
52 / Çocuk ve Büyücüler
lık verdi, bu yaşlı kadının madam Mardin olduğunu biliyordum. Amcamla konuşmak için yanıp tutuşuyordu, ama, benim varlığım onu rahatsız ediyordu. Başka yana bakar gibi davrandım. Hemen fısıldayarak konuşmaya başladı:
— Kızım hiç iyi değil, daha kötüye gidiyor, ne yaptığını bilmemeye başladı, nöbet geliyor, durmadan öksürüyor, doktorun ilâçları hiçbir yarar sağlamadı.
Amcam birden büyük bir öfkeye kapıldı, yine de yükseltmediği sesindeki titremelerden bunu sezmiştim.
— İyi olmuş, ben size onu doktora götürmeyin, yalmz benim size önerdiğimi verin, demedim mi?
Madam Mardin kekeledi:
— Kocası istedi.
— Hepiniz budalasınız, iyileşmesini istiyorsanız, o mendebur ilâçları çöpe atın. Hafta içinde onu görmeye gelirim.
Binbir kez teşekkür ettikten sonra yaşlı kadın otobüsün sonuna çekildi.
Amcam neden böyle davranmıştı? Ben hastalandığımda annem hep doktor çağırırdı! Rafael amcamı neden bir daha görmememi istemişti? «Olmaz, demişti, senin o yaşlı delinin yanma gitmeni istemiyorum. Seni odana kilitlerim daha iyi…» Tehlikeli, zararlı şeyler mi yapıyor, acaba? Ona merakla baktım, ama, ona soru sormayı göze alamadım. Öfkesi yatışmıştı.
–Yüksek sarı otların kapladığı patikalardan geçip yaban bir çayıra gelmiştik. Dar ve dolambaçlı bir yolu aşan otobüsün karşısında kasabanın ilk
Çocuk ve Büyücüler / 53
evleri görünmeye başlamıştı. Sonunda Cervoz’ya vardık.
Otobüsten indiğim zaman, bir an şaşkınlıktan kalakaldım. Hiçbirşey değişmemişti. Kasaba anısını sakladığım gibiydi. Burasını sanki dün bırakmıştım. Geçmişim yoktu artık, yepyeni küçük bir çocuktum. Amcamın önünde yürüyordum, o da benim onu geçmeme bilerek izin veriyordu. Birden olduğum yerde sıçradım sanki.
Yol dönemecinde birden durdum, yüreğim çarpıyor, kımıldayamıyordum. Oradaydı, sarmaşığı, yediveren gülleri, çiti ve kapalı kepenkleriyle Flori-ana’larm evi hemen karşımdaydı. Bırakıp gidilmişe benziyordu ve bana, gizi üzerine kapanmış, suskun biri görünüyordu. Avludaki taşları yabansı otlar yutmuştu, öte yanda bir asma ağaçları ve duvarları kaplamıştı. Amcam yaklaştı.
— Küçük Floriana’yı ammsıyor musun?
Cevap vermedim, gözlerim yaşarmıştı.
— Şimdi kocaman bir kız oldu. Yakında onaltı yaşma basacak. Aşağıda, vadide, fabrikada çalışıyor. Akşamları yatmak için büyükannesine gidiyor.
— Gidip onu görebilir miyiz?
— Daha sonra, ihtiyar şimdi hasta, hiç kimseyi görmek istemiyor… Hadi gel!
Bizi kasabanın ta yukarısına yönelten dik patikayı izledik. Sol yanda mezarlık vardı, biraz ilerdeki dik iniş bizi yengemle amcamın oturduğu eve götürüyordu: burası, çevresi yüksek bir duvarla çevrili yarı yıkık köhne bir evdi. Birkaç çınar ağacı evin ön yüzünü iyice örtmüştü. Amcam kilitli olmayan parmaklıklı kapıyı itti. Avluda tavuklar
54 / Çocuk ve Büyücüler
şurada burada yemleniyorlardı. Ev iki kattan oluşuyordu, yukarıda hiç kullanılmadığını sandığım kocaman bir tavanarası vardı. Girişteki büyük mutfak yemek odası olarak kullanılıyordu, karşısındaki iki odadan birisinde amcamla yengem yatıyorlardı, ötekisinde ise gereksiz şeyler yığılıydı.
Mutfağa bakan ve üst kata çıkan küçük merdiveni anımsıyordum. Birden amcam odayı havalandırmak için pencereleri açtı. Bu taş duvarlı odada eski bir masa, ekmek yapmak için hamur yoğrulan bir tekne, bir duvar saati, hasır sandalyeler, eğri bacaklı bir komodin ve bunun üzerinde alışılmadık bir sürü elden düşme nesne vardı. Kirişlere sarmısak desteleri asılmıştı. Son gelişimizde, amcamın büyük bir giz açıklar gibi fısıldadığı sözleri anımsadım:
— Fena kokuları giderir, vampirleri uzaklaştırır.
Bu gözlem beni derinden sarsmıştı. Resimli bir romanda görmüştüm, bu vampir denilen korkunç hayvanlardan biri, yatağına yarı ölü yığılmış bir genç kızın boğazına yapışmıştı. Titreyen bir sesle, kendime güven vermek için cevap vermiştim.
— Vampir, yoktur.
Dudaklarında anlamlı bir gülücük belirmişti.
— Varolup olmadıklarını ne biliyorsun? Birçok şey vardır, ama, onlara inanılmaz.
— Sen onları gördün mü?
Elimde olmadan çabucak çevreme bakınmıştım.
— Korkma, burada yoklar.
Tavana tutturulmuş iplere dağ otları asılmış-
Çocuk ve Büyücüler / 55
tı. Amcam bunları kaynatıp içecek ilâçlar yapıyordu. Komodine yaklaştım. Hafifçe insana benzeyen kök kesikleri hep aynı yerde, bibloların yanında, köşede duruyordu. Onları parmağımla göstererek konuştum.
— İki yıl önce geldiğimde bunlar yine vardı.
— Tabii, onları hep saklarım. Adını anımsı-yabiliyor musun bari?
— Evet, adamotu. Bunları bana gösterdiğinde annem de buradaydı, bu bitkinin mutsuzluk ve uğursuzluk getirdiğini söylemişti.
Rafael amca beni üzüntüyle seyrediyordu. Kocaman elleriyle boynumu, yüzümü okşadı.
— Annen beni hiç sevmedi, kardeşim de pek zayıftı, yine de ailenin gözdesi o idi. Bereket versin, gençliğimde bana ne verdiler, ne istediler, tek başına salıverdiler.
Heyecanı beni de etkilemişti, neredeyse ağlıya-caktım; öyleyse o da kötü bir çocukluk geçirmişti.
— Gelip beni görmeni annen mi engelledi?
Başımı eğip, mırıldandım:
— Evet.
— Ben onu bağışlıyorum, Tanrı da bağışlasın.
Uzun bir sessizlik oldu. Bir hıçkırık boğazıma
takıldı. Küçük bir kaygım daha vardı. Amcam bunu sezinlemişti, canı sıkılmışa benziyordu. Beni kabaca sarstı:
— Tamam, bu kadar. Şimdi sana yağ, reçel sürülmüş ekmekle sütlü kahve hazırlayacağım, ister misin?
Cevap vermediğimi, gözlerimin de yaşlı olduğunu görünce, beni yanma oturttu.
— Annenle baban şimdi bulundukları yer-
56 / Çocuk ve Büyücüler
de, belki, çok mutludurlar. Ölüm yoktur, eğer beni dinleyecek olursan bir gün onları görebilir, onlarla konuşabilirsin.
— Nasıl olur, onlar…
— Diyelim ki, onlar artık bu dünyanın malı değil, ama, bu ne demek, acaba, bizler de konuşup, yediğimiz halde az ya da çok ölüyüz.
Bu sözler beni şaşkına çevirmişti. Neredeyse amcamın saçmaladığını düşünecektim. Kalktı, elimden tuttu ve beni odanın karanlık köşesine götürdü. Orada duvara asılmış tahtadan bir İsa heykeli gördüm. Kanı çekilmiş yüzü, sıska, cılız vücudu, kanlı elleri, ayakları, diken taçlı alnıyla oldukça korkutucuydu. Amcam onu gösterek konuştu:
— Onun öldüğüne inanıyor musun, sen?
Cevabı atlatarak, ben sordum:
— Bu İsa’nın çocukluğu mu?
— Hazreti İsa, biz öyle deriz ona.
Sözünü tamamladı:
— Ya da, ben öyle derim.
Korku dolu gözlerle onu seyrediyordum. Bana güven vermek için amcam koca bir kahkaha attı.
Sevgili amca, anı olarak kendime, yalnız, beni gerçekten bilinçli kılmaya çalıştığına inandığım senin yanında geçirdiğim mutlu saatleri saklamak isterdim. Beni, hiçbir zaman sonuna değin açılmayan kapıya yönelten uzun konuşmaların boyunca soluk almakta zorluk çeken taze bir karamuk bitkisini diriltir gibi gerçeğe giden yolu bana göstermeye çalışırdın ve gelecekteki gelişmemi güçlendirdiğine inanırdın! Ne gelişme ya! Bana söyledi-
Çocıık ve Büyücüler / 57
ğin, öğrettiğin şeyde yaşanacak, anlaşılacak başka bir yan daha vardı, belki. Bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğim.
Bende oluşan değişimi sen yaratmadın, onu ortaya çıkaran yengem oldu.
Sen bir araçtan başka birşey değildin, o ise itici güç’tü.
Öykümün anlaşılır olması ve inanılmaz serüvenimin evrelerinin kesilmeden, birbirine karışmadan sürüp gitmesi için tüm dikkatimi toplamalıyım.
Ter içindeyim, titriyor, ateşten yanıyorum. Soğukkanlılığımı yitirirsem bu işi hiç başaramayacağım. Zavallı araç, durmadan tekliyor, yanağım boyunca bir damla gözyaşı akıp gidiyor. Bugünlerde çok zayıfladım, hastalığımın iyileştirilmesinin olanaksız olduğunu biliyorum, ama, bu hastalıktan ölünmeyeceğini söyleyerek kendimi avutuyorum. Saatim geldiğinde bir bitki gibi kuruyacağım ve bir rüzgâr beni başka yerlere sürükleyecek. Bu tasadan kurtulmanın yolunu biliyorum; gözlerimi ardına kadar açarak yere uzanmak ve gökyüzüne bakmak. Soluk alışım yine eski düzenine kavuşuyor, herşey yeniden duruluyor, açılıyor.
Amcam büfeye yöneliyor, oradan büyük bir kâse çıkarıyor, kaynar kahveyle dolduruyor. Kaim birkaç dilim ekmek kesiyor, üzerlerine kalın bir tabaka tereyağ sürüyor. Isırıyorum; aman Tanrım ne güzel yiyecek bu, ne çok hoşuma gidiyor. Rafael amca bana bakıyor, sanki benimle birlikte yiyormuş gibi o da gülümsüyor.
— Marguerite yenge nerede?
58 / Çocuk ve Büyücüler
— Keçileriyle dağda. Birazdan gelir.
Amcam yeniden büfeye gitti, içinde armut olan
bir şişe içki çıkardı, bir bardak doldurdu. Bir solukta içti. Şaşkın yüzüne baktı.
— Tamam, oldu, işte benim kahvaltım.
Beni yerimden oynatan gürültülü bir kahkaha patlattı.
— Gel benimle, arkaya, bahçeye geçelim.
Orada, turuncu, sarı, kırmızı ve benim hiç bilmediğim renklerde çiçekler, meyva ağaçları, sebze bölmeleri vardı; nasıl sevmiştim orasını. Fasulye, bezelye fidelerine dokunmadan edemedim. Güneş sıra sıra dizilmiş patates, havuç yapraklarını kavuruyordu, kavunlar sararmaya başlamış, domatesler neredeyse olgunlaşmıştı.
Koşarken birden durdum.
— Rafael amca, oturduğumuz kat, içindeki eşyalar ne oldu, acaba?
— Onlarla ilgilenmesini, noterden istedim. En iyisini yapacağına inanıyorum.
Rafael amca evden söz etmemi sevmemişti.
— Satacaklar mı?
— Evet.
Satılacak eşyaların ortasında yitip gitmiş küçük bisikletimin parladığını görür gibi oldum.
— Ya bisikletim?
— Bisikletin mi vardı?
— Evet, merdiven altında.
— Onu görmedim, belki unutmuşlardır. Üzülme küçük, arabalıkta benim eski bir bisikletim var, belki sana biraz büyük gelir, ama, pek rahatsız etmez sanırım, bir kız bisikleti çünkü..
Amcam bisikletimi unutturmak istiyordu, bunu iyice seziyordum. Beni çekti götürdü.
Çocuk ve Büyücüler / 59
— Şuradaki sepeti alacak ve fasulye toplayacağız. Taze fasulye sever misin?
— Burada olan herşeyi seviyorum, Rafael amca.
— Güzel, çocuk, bizde herşey hoşuna gidecek, bunun için çalışacağım.
Bunda inanılmayacak bir yan yoktu, zaten ben herşeyi kabullenmeye hazırdım.
Dağdan inmekte olan bir patikada Marguerite yengeyi gördüm. Her an çukurlardaki otları, dikenli çalılıklardaki yapraklan yemek için duran bir keçi sürüsünü toparlamaya çalışıyordu. Marguerite onları topladı, bir çizgi gibi yola dizdi.
Bir süre sonra bahçe kapısında göründü, bir merhaba bile demeden, parmağıyla beni gösterdi:
— Bu da kim?
Amcam doğruldu, elini pantolonuna sildi. Ben kımıldıyamıyordum.
Marguerite yengeme rasladığım o an beni av-cuna alan duygu çekingenlik değil, korkuydu.
İki ay önce pek dikkat etmemiştim. Annemin, babamın, benim gelişimizden açıkça rahatsız olmuş, gidip geliyordu. İyice anımsıyorum. Bize güle güle dememiş, uğurlamak için arabaya bile gelmemişti. Rafael onun adına özür dilemişti.
— Biraz yabandır, ziyaretlere pek dayanamaz.
Annem dudaklarını büzerek:
— Burada olup olmamasının pek önemi yok, demişti.
Amcamın sustuğunu görünce, Marguerite bu kez daha sert sordu:
— Bu ne bu?
60 / Çocuk ve Büyücüler
— Bu… senin yeğenin, tanımadın mı?
Yengem birden öfkelendi:
— Benden izin almadan bu çocuğu buraya getirmeyi nasıl göze alabilirsin! Onu aldığın yere götürürsen, beni sevindirirsin. Benim evim öksüzler yurdu değil!
Güneşin esmerleştirdiği yüzü kırış kırıştı. Alıcı kuşlar gibi yemyeşil gözbebekleri, dağ kaynaklarında donmuş buzullar gibi bakışları karşısında titredim.. Üzerinde siyah bir etek, aynı renkte bir ceket vardı; başı açıktı, gri saçları ensesinde toplanmıştı, aim yuvarlak, dışan çıkıktı. Amcam onu yatıştırmaya çalıştı.
— Hadi Marguerite, sakin ol, şaşkınlığını anlıyorum, ama, bu çocuk bizden başka bir yerde oturamaz.
Amcam sustu. Marguerite garip bir biçimde gözlerini ona dikmişti, ama, amcam onun bakışlarına dayanıyordu. Aralarında gizli bir uyuşmanın sağlandığını seziyordum, ama, amcam hiçbir davranışta bulunmuyordu.
— Eğer o burada kalırsa, ben giderim.
Bunun üzerine amcamın sesi değişti. Ağırbaşlı, konuştu.
— Kötü bir yaradılışın var, ama, yüreğin olmadığını sanmıyorum. Biz olmasak, bu çocuk öksüzler yurdunu boylar.
— İyi olur, yeri orası zaten.
— Marguerite!…
Marguerite taş gibi kaskatı duruyordu.
— Ailesi bizi az hor görmedi! O da bundan payını almış olmalı.
Bir keçi bahçeye dalmış, bir salatanın yapraklarını yemeye başlamıştı.
Çocuk ve Büyücüler / 61
—- Saçmalayacağına, keçilerinle ilgilen, daha iyi olur.
Maguerite öfkeyle hayvanın üzerine atıldı, sopayla vura vura ağıla götürdü. Rahatlamıştım. Amcama doğru yürüdüm, mırıldandım:
— Maguerite yengem çok kötü bir insan, beni hiç sevmiyor.
Saçlarımı okşayarak beni yatıştırmaya çalıştı, ama, ben ondan uzaklaştım. Kolumdan yakaladı.
— Dinle beni küçük, yengene, seni almaya gittiğimi daha önce söylemem gerekirdi, onun için öfkelendi, ama birazdan yatışır.
Gizli kapaklı, sanki fısıldar gibi konuşmasını sürdürdü.
— Biraz gariptir, ama, dikkate değer bir kadındır, yeteneği olan biridir.
Amcam, mutfakta, fasulye sepetini masanın üzerine boşalttı, sonra büfeden tabak almaya gitti.
— Hadi çocuğum, yardım et de şu fasulyeleri ayıklayalım.
Pek beceriksizdim, amcam kılçıkları nasıl a-yıklayacağımı gösterdi.
— Çok kolay, bak! Fasulyeyi şöyle tutarsın, ucunu kırarsın, kılçıklarını çıkarmak için şöyle çe^ kersin.
Yengem geldiğinde, neredeyse bitirmiştik. Elinde bir kova dolusu keçi sütü vardı, başım önüne eğmişti, pek inatçı, dikkafalı görünüyordu. Anlaşılması güç sözcükler homurdanıyordu. Durmadan onun davranışlarım gözlüyordum. Büfeye gitti, iki toprak kâse çıkardı, kovadaki sütü bunların
62 / Çocuk ve Büyücüler
içine boşalttı, küçük bir şişenin içindeki garip sıvıdan bir iki damla akıttı. Birden bana sütten dumanlar fışkıracak ve süt fokur fokur kaynamaya başlayacak gibi geldi, Marguerite bana masalımsı bir yaratık gibi görünüyordu, ama, hiçbirşey olmadı. Gözlerini benden ayırmayan amcam bu hazırlığın nedenini açıkladı.
— Bak, peynirin nasıl yapıldığını görüyorsun, şişenin içindeki yoğurt mayası, sütü kestirmek için kullanılır.
— Yoğurt mayası mı, nedir o?
— Genç danaların işkembelerinden yapılır, beyaz şarabın içine yatırılır.
Amcamın benimle eğlendiğini anlayınca şaşkın şaşkın gülmeye başladım.
— Gerçekten böyle küçük, gerçeğin bazen inanılmaz bir görünüşü vardır, öyle değil mi Marguerite?
O omuzlarını silkti.
— Bunlar sanki onu pek ilgilendiriyormuş gibi konuşuyorsun.
Dışarı çıktım.
Avluda, küçük bir tel kafesin ardında tavuklar yerleri gagalayarak yiyecek arıyor, eşeleniyorlardı. Arabalığın altında amcamın sözünü ettiği eski bisikleti buldum. Kadranı toz içindeydi, ama, durumu bana iyi göründü. Bacaklarımı iki yana sarkıtarak oturdum, ama, pedala basmak için seleden inmem gerekiyordu, bu da pek kolay birşey değildi, götürdüm aldığım yere bıraktım, pek ender kullanmaya karar verdim.
Floriana’ların evinin oralarda dolaşmak istiyordum, ama, amcamı kızdırmaktan ve bu yüzden yengemle tartışmasından korkuyordum.
Çocuk ve Büyücüler / 63
Rafael’den ne denli hoşlanıyorsam, Margu-erite’in varlığından da o denli ürküyordum. Ondan iğreniyordum, beni eylemsiz bırakan ona duyduğum korkuyla, bir çeşit saygıydı. Eğer benimle konuşmaya kalksa ona cevap veremeyeceğimden ya da bir budala gibi kekeleyeceğimden hiç kuşkum yoktu. Beni istemiyordu. Ama ben yine de belli belirsiz de olsa adanmış toprağımı, anavatanımı bulduğumu seziyordum; ben burada kök salacaktım. Kalmak istiyordum ve kalacağımı da biliyordum.
Akşam saat sekizde, üçümüz, gerçekten çok güzel kokan bir sebze çorbasının karşısında, bir masanın çevresinde bir araya geldik. Göz açıp kapayıncaya değin tabağımı boşalttım. Rafael amca sordu:
— Daha ister misin?
Başımla evet dedim. Tabağımı bir kez daha doldurdu.
Marguerite alaycı bir gülümsemeyle konuştu.
— İştahı yerinde doğrusu, görenler de annesi babası ona hiç yemek vermemiş sanacaklar.
Dondum kaldım, kaşığımı masaya bıraktım. Rafael:
— Aldırma, hadi ye, dedi.
— Doydum.
— Biliyorsun, peynirden başka birşey yok.
— İstemiyorum.
—■ Hiç olmazsa çorbanı bitir, ha!
Bir, iki kaşık daha çorba içtim, sonra kalkmak için davrandım. Yengem bağırdı:
— Burada, yemek bitmeden sofradan kalkılmaz.
Yeniden oturdum. Amcam aramıza girdi.
64 / Çocuk ve Büyücüler
— Eee, rahat bırak şu çocuğu, görmüyor musun uykudan ölüyor…
Yemeğin sonuna değin tabağımın karşısında kıpırdamadan oturdum. Marguerite peynir getirdiğinde amcam kolumdan tuttu.
— Şimdi benimle gel bakalım küçük, odanı göstereyim sana.
Yengem birden döndü.
— Hangi oda?
Amcam durdu, tam karşısındaydı, göz göze gelmişlerdi.
— Tavanarasmdaki oda.
Davranışlarım sezebilmek için durdum. Bir kez daha, bakışlarıyla birbirlerine meydan okur gibiydiler. İlk önce hangisi pes edecek bakalım? Marguerite’in yüzü hüzünlü bir gülümsemeyle aydınlandı. Gözlerini bana indirdi. Birşeyler söyleyeceğini sandım, ama, o yalnız anlamlı bir gülücükle yetindi. Rafael:
— Göreceksin, yukarıda çok rahat edeceksin, dedi. Şimdilik yukarısı biraz karışık, ama, ben yoluna korum.
Yengeme iyi akşamlar dilemeyi göze alamadım, amcamı izledim. Merdiven başında, yine de onu başımla selâmladım. Bana karşılık vermedi. Amcam eline büfenin çekmecesinden bir el feneri almıştı, onu yaktı, merdivene daldı.
— İzle beni küçüğüm, dikkatli ol. Biraz karanlıktır, ama, korkma. Yarın sana bir priz uydururum, arabalıktaki eski lambayı da veririm. Bu akşamlık bu sana yeter.
Bana hep el fenerini bıraksalardı daha iyi olurdu, ama onlara gerekti, onlardan ne bana yeni bir
Çocuk ve Büyücüler / 65
el feneri almalarım, ne de eski lambaya bir düğme koymalarını istemeyi göze alabildim, ışığı yakıp söndürmek için her seferinde fişi prize takıp çıkarmak zorunda kalıyordum. Neyse ki hemen elimin altındaydı, yataktan kalkmam gerekmiyordu.
Tam merdivenin sonuna gelmiştik, yengem alaycı bir sesle seslendi:
— Tıkırdayan eşyalardan korkmazsa, bir me-lek gibi uyur.
Amcam ona karşılık vermek için dönmedi bile, yarı karanlıkta yürümesini sürdürdü.
Tavanarasındaki oda bana pek geniş göründü, yarı karanlık olduğu için boyutlarını pek seçemedim. El fenerinin güçsüz ışığı duvarlara ölçülemi-yecek büyüklükte gölgelerimizi yansıtıyordu. Bir sürü karmakarışık garip eşya odayı doldurmuşa benziyordu. Bir köşede, yün örtülü demir bir karyola, onun yanında küçük bir masa ve büyük kırmızı bir koltuk gördüm. Kendimi hiç de güven içinde duymuyordum, ama, düşüncelerimi açıklamayı göze alamıyordum. Yine de sormadan edemedim.
— Marguerite yenge neden tıkırdayan eşyalardan söz etti?
— Rutubetten tahtalar oynar, bu da gürültü çıkarır. Çok doğal birşey.
Koltuğu gösterdi.
— Soyunduğun zaman giysilerini bunun üzerine korsun. Feneri de masanın üzerine bırakacağım, tamam mı?
Duyulur duyulmaz bir sesle karşılık verdim.
— Evet, amca.
Yatıncaya değin yanımda kaldı, beni öptü.
— Ne oldu, burası sana sıcak mı geldi?
66 / Çocuk ve Büyücüler
— Hayır, amca, iyiyim.
— Pencereyi açabilirim, ama sabah rüzgârı serin olur, üşütürsün.
— Yo, böyle çok iyiyim.
Yalan söylüyordum. Gittikçe daka çok korkuyordum. Yanımda biraz daha kalması için neler vermezdim. Kapıya doğru uzaklaştığını gördüm, çıkmadan önce fısıldadı:
— Eğer uyanırsan, geceleyin korkarsan, çağır. Yatağın yanında duran sopayı al, hızla döşemeye vur.
Bu odada şimdi tek basmaydım, yorganı çeneme kadar çektim, gözlerim kocaman açılmıştı, el fenerinden çıkan bir ışık demeti karyolanın ayağım ve duvarın köşesinde görmekte zorluk çektiğim bir dolabı aydınlatıyordu. Uykusuzluktan gözlerim kapanıyordu, ama, uyuyamıyordum. Heryer sessizdi. Bir an için gözlerimi kapamayı denedim. Çok sı-caklamıştım, ama, yorganı açmaya korkuyordum, beni o koruyor gibi geliyordu. Işığı söndürdüm.
Karanlıkta korkum artmıştı. Su gibi terliyordum; dakikalar geçiyor ve bu kaygıverici sessizlik sürüp gidiyordu. Amcamla yengem uyumuş olmalıydılar. Sonunda, garip bir ağırlık çöktü üzerime. Neredeyse uyuyacaktım, birden odanın öteki ucundan gelen hafif bir gürültü duyuldu. Sıçradım, soluğumu tuttum, tüm bedenim gerilmişti. Çok kısa bir sessizlik oldu, sonra gürültü yeniden başladı, bu kez daha güçlüydü. Bağırmak istiyordum, ama, boğazımdan hiç ses çıkmıyordu. Kalbim deli gibi çarpıyordu, titreyen elimi, yakmak için el fenerine uzattım, karanlıkta el yordamıyla aranırken feneri yere düşürdüm. Korkudan donakaldım. Birkaç
Çocuk ve Büyücüler / 67
saniye geçti geçmedi birden gürültü yeniden başladı.
Şimdi, döşemede yürüyen ve yatağıma doğru yaklaşmakta olan ağır ayak seslerini açıkça duyuyordum. Birden pencere açılmış gibi buzdan soğuk bir soluk yüzümü kamçıladı. İğrenç bir etkilemeydi bu. Başımı örtülerin altına soktum, tortop oldum, büzüldüm. Hıçkırıklarla ağlıyordum, bedenimin her yanı ayrı sarsılıyordu, o şey uzaklaştı, gürültü kesildi. Kulağım kirişteydi, ama, hiçbir-şey duymuyordum.
Bu gösteri hemen her gece, aym saatte yineleniyordu. Işığın fişini prizden çıkarıp uyumaya hazırlandığımda sıcak bir hava akımı başıma kadar çıkıyordu. Örtüleri ayağımın dibine itiyordum, ama, yine de su gibi terliyordum. Soluk alışım yavaşlıyor, zaman zaman sarsılıyor, sıçrıyordum. Bir gece, uzun süre hiç kıpırdamadan durdum, sonra gürültüler yeniden başladı. Önce, paslı menteşeleri üzerinde dönen bir kapının çıkardığı sese benzer bir gıcırtı duyuldu. Bir sıçrayışta kendimi yatakta oturur buldum, kulağım kirişte, gözlerimi dört açmış olacakları bekliyordum. Sesler hep dolabın oradan geliyordu. Birden sesler kesildi. Yeniden yattım, kısa bir süre sonra sesler daha güçlü olarak duyulmaya başladı. Lambanın fişini takıp yaktım, çevreme bir ışık demeti yayıldı; odada eşyalardan başka birşey yoktu. Yoğun bir sessizlik egemendi. Tam ışığı söndürmüştüm, kocaman kırmızı bir top belirdi, duvarın üzerinde dansetmeye başladı. Öyle bir an geldi ki, fişi prize hızla takıp çıkardığımda ya da kısa devre oluştuğunda olduğu gibi prizden kıvılcımlar fışkırmaya başladı.
68 / Çocuk ve Büyücüler
Bu parıltı olayı beni öylesine çekmişti ki korkumu yendim ve bu olaya karşı koymayı göze alarak yataktan kalktım, ama, ona ulaşamadım. Yeniden yattım, karanlığa gömüldüğüm zaman, tıkırtı yeniden başladı. Prizden fışkıran kırmızı, san kıvılcımlar gözlerimi kamaştırıyordu. Yoğun bir karanlıktan bir anda bir ışık cümbüşüne geçiyordum. Sabaha karşı, ilk horoz sesleri duyulmaya başladığında uyuyabildim.
Yavaş yavaş, geceden geceye, olanlara alışmaya başladım; olacakları bekliyordum bile. Gecik* tiklerinde, ışığı söndürüyor, yatağımın üzerine oturuyor, akıl almaz bir sessizliğin ortasında en küçük gürültüye kulak kabartıyordum. Onlara meydan okuyordum.
«Hadi, sizi bekliyorum, neden gelmiyorsunuz? Sizin kim olduğunuzu, benden ne istediğinizi bilmiyorum, ama, birgün gelecek sizin efendiniz ben olacağım. Işığı yaktığımda gidiyorsunuz, söndürdüğümde geliyorsunuz.»
Bu artık bir oyun, inanılmaz bir oyun olmuştu. İçimde gizli bir gücün varolduğuna, bir gün onu yönetebileceğime ve onun önünde herşeyin boyun eğeceğine kesinlikle inanıyordum.
Zamanla bu maddedışı varlıklar belli aralıklarla, zamanlarını hiç şaşırmadan ortaya çıkmaya başladılar, ama, eğer düşgücümle onlara söz geçirebilirsem büyük bir yenilgi olacak onlar için.
Çatı penceresinden odama giren bir güneş ışını beni uyandırıyor. Bir an, sersemlemiş kalıyorum. Nerede olduğumu bilemiyorum. Aklımda tek bir şey var: uyumadan önce duyduğum gürültüler. Yatağıma oturuyor ve çevreme göz atıyorum.
Çocuk ve Büyücüler / 69
Oda bana daha da genişlemiş görünüyor. Orada burada garip eşya yığınları, Çin vazoları, işe yaramaz bir sürü hurda var. Bu yıkık dökük durumuna karşılık yine de bana uzun süre hizmet edeceğe benzeyen çatı katındaki bu oda hoşuma gidiyor. Büyük dolap köşedeki duvarı hemen hemen kaplıyor. Gürültüler oradan geliyor, hiç kuşkum yok. Ayaklarım çıplak, üzerimde gecelik, biraz titreyerek, dolaba doğru gidiyorum. Sabah oldu, korkmuyorum artık. Kilitli değil, açıyorum. Dolabın raflarına kümelenmiş bir yığın kitap var: anlamadığım dillerde yazılmış birçok ders kitabı ve benzerleri. Birinin kapak resmi hoşuma gidiyor, alıyorum. Başlığı beni şaşkına çeviriyor: Hayvanların Konuştuğu Çağda!
Sayfalarını şöyle bir karıştırıyorum… Aşağı inmem gerekmez mi? Saatin kaç olduğunu bile bilmiyorum.
Kapıyı açarken, Marguerite yengemin sesini duyuyorum. Oldukça genç bir köylü kadınla tartışıyor.
— Üstelemeyin, kaç kez söyledim size vaktim yok. işim gücüm var, elimden birşey gelmez, hem zamanı değil.
Tam odama dönecektim, köylü kadın birden başını benden yana kaldırıyor, yengem onun bakışlarını izliyor. Birşeyler söyleyecek sanıyorum, ama, o hiçbirşey yapmıyor, ziyaretçi beni unutup Marguerite’e dönüyor.
— Beni kocam gönderdi, hemen sizi görmek istiyor.
— Neden kendi gelmedi, korkuyor mu, yoksa utanıyor mu?
70 / Çocuk ve Büyücüler
Köylü kadın, önlüğünün köşesiyle oynayarak karşılık veriyor.
— Ben ne bileyim, seni çağırmamı o istedi. Kendisine ne söyleyeyim?
— Canım ne zaman isterse o zaman gelirim, belki de hiç gelmem, bu ailenin bana çektirdikleri canıma yetti.
Belli belirsiz özür sözcükleri kekeleyen köylü kadım eşiğe doğru iteliyor, o da çabucak çıkıyor. Marguerite, kendi kendine birşeyler homurdanarak gürültüyle kapıyı kapıyor.
— Büyük birşey kaybetmedim, hepsi bu eve kötü gözle bakıyor, damgalamışlar burayı, bilmiyorum.
Yerimden hiç kıpırdamadığım için bu garip olayın her anma tanık oluyorum. Marguerite yen1 gem merdiven başına yaklaşıyor, çakmak çakmak yanan gözlerle bana bakıyor, suç işlerken yakalanmış gibi başımı önüme eğiyorum.
— Seni korkuttum mu?
Hiç karşılık vermiyorum, o yeniden soruyor.
— Söylesene, seni korkuttum mu?
— Hayır yenge.
Yalan söylüyorum, beni rahat bırakmasını istiyorum.
— Hadi in, kahvaltı hazır.
Marguerite beni kabullenecek mi? Bana sütlü kahve hazırlarken ne düşünüyor? Bugüne değin hiçbir söze böylesine kolay uymamıştım.
Kuzinenin üzerinde kulplu kapta kahve fo-kurduyor. Masada bir kâse, ekmek, bir tabağın içinde de bir parça tereyağ var. Kollarımı iki yana salmış beklediğimi görünce, hep aynı katılıkla konuşuyor:
Çocuk ve Büyücüler /-71
— Tek başına yiyecek kadar büyüdün artık. Süt istersen kâsede var, şeker demir kutuda.
Kahvemi kendim koyuyorum. Ama kâseden süt koymayı göze alamıyorum. Küçük bir dilim ek-mek kesiyorum.
Marguerite bana hiçbirşey söylemiyor. Tam karşıma oturmuş, nasıl yediğime bakıyor. Müthiş sıkılıyorum. Sonunda soruyorum.
— Amcam evde değil mi?
— Hayır, bahçede zararlı otları yoketmeye çalışıyor.
Evde demek! Yengemle tüm bir gün yalnız kalmaktan korkuyordum. Bahçeye, amcamın yanına çabucak gidebilmek için hemen kahvemi içiyorum. Amcam beni görünce sesleniyor:
— Ee, küçük, iyi bir yatak keyfi yaptın, ha? Saatin onbuçuk olduğunu öğrenince iyice_ şaşırıyorum.
— Beni öpmeyecek misin, kızdın mı yoksa?
Kısa sakallı yanaklarına gürültülü kocaman
iki öpücük kondurmak için ona sarılıyorum. Sonra soruyorum:
— Tüm bu otları neden söküyorsun?
— Sebzeler daha da güzelleşsin diye, ama sakın bunların da pek zararlı olduğunu düşünme, onların da yararlı yanları vardır.
Parmağıyla bana duvar boyunca yetişmekte olan sarı çiçekli büyük bitkileri gösteriyor.
— Bak, görüyor musun, bunlar gülgiller ailesinden mübarek otu. Köklerinin bitkinlikte, zayıflamada, ishallerde, bağırsak hastalıklarında iyi geldiğini söylerler. Böyle kendiliğinden yetişen otların bir yararları daha vardır, ilâç yapılır, akdikenin çiçeği kaynatılır, ilâç yapılır.
721 Çocuk ve Büyücüler
Tiksinerek bir çığlık atıyorum.
— Öf ne kötü,, zehir gibi.
Rafael amca gürültülü bir kahkaha patlatıyor.
— Hiç de değil, ben de içtim.
Çekinerek ona bakıyorum. Mürver ağacının yanında bitmekte olan ottan bir avuç koparıp burnuma doğru uzatıyor.
— Ezip geçtiğin ısırgan otu bile işe yarar.
Geri çekiliyorum.
— İyi ama insanın eline batar.
—• Olsun, ama çok güzeldir, kendini sinirli duyduğunda akşamları yatmadan önce bir fincan içersen iyi gelir.
5
Birbirini izleyen günler boyunca Rafael amca bana, dağın doruğunda bulunan tatlı bir otla sadece ovarak, damara yapılacak iğneden daha iyi sonuç alınacağını öğreterek bitkilerin üstünlüklerinden söz etti durdu. Bunları ilkbaharın ilk günlerinde, daha güneş doğmadan, çiğ taneleri üzer-lerindeyken toplamak gerekiyordu. Birçokları daha vardı; bunlar da büyük tütün yaprakları gibi arabalığın kirişlerine asılarak kurutuluyordu. Çevreye başa vuran, mis gibi güçlü bir koku yayıyorlardı. Yengem bunlara gençlik yapraklan diyordu, çünkü bunlardan yapılan ilâçlardan içenler
74 / Çocuk ve Büyücüler
yirmi yaşındaymış gibi güçleniyorlardı. Ben de bir keresinde tatmıştım, bu içecek çok acıydı, tiksinerek tükürmüştüm.
Birgün Rafael bana dedi ki:
— Daha sonra, küçük, sana ateşin gizemini açıklayacağım. En küçük acı duymadan elini bir alevin üzerinden geçirebileceksin.
Ve bu görüşünü kanıtlamak için gözümün önünde şaşırtıcı bir işe girişti. Çakmağını yaktı ve alevini avucunun içine iyice yaklaştırdı. Acıyla bağıracak diye bekledim, ama o gözünü bile kırpmadan birkaç dakika öyle kaldı. Ateşin derisini kavurmasına karşın en küçük acı duymuyordu. Tam tersine, yüzü gerçek bir sevinçle aydınlanmıştı. Ben şaşırıp kalmıştım, Çakmağını söndürdü, elini bana gösterdi, gösterdiği yerde ne yanık izi, ne de küçük kırmızı bir nokta vardı. Ağır ağır konuştu :
— Sana anlatacaklarımı hiç kimseye söylememen gerek. Seninle aramızda, gizli kalmalı.
Marguerite yengemle aramızdaki ilişkiler düzelmedi. Benimle pek az konuşuyordu, ama, gizlice beni gözleyip duruyordu. Bakışlarıyla karşılaşmaktan sürekli kaçmıyor, onlara bakmayı göze alamıyordum. Uyuşturucu bir güçleri vardı, bana dikilip kaldıklarında, bir tuzağın içine düşmüş gibi duyuyordum kendimi; savunma gücüm, istemim zayıflıyor, küçücük bir çocuk oluveriyor-dum. Heyecanımı dağıtmak için ellerini çırpıyor, ben de içine yuvarlandığım büyüden kurtuluyordum.
Üzerimde denediği bu garip gücüyle bana duy-
Çocuk ve Büyücüler / 75
duğu nefret pek uzun sürdü. Ama bir sabah aramızdaki uzaklık yok oluverdi. Birden beni istenmeyen biri olarak görmekten vazgeçti. Tatilin son günlerindeydik.
6
Düş görmenin eşiğiııdeydim, henüz tam uya-namamıştım. Yatağımın hemen yanında bir insan varlığı duydum, belli belirsiz, büyük bir insan yüzü beni seyrediyordu, sıska, cılız iki el al-mmın üzerinden geçiyor, geçiyordu. Gözlerim yavaşça açıldı, yeniden canlılar evrenine döndüm. Yengemin yüzü hemen benim yüzümün yanındaydı. Ondan korkmuyordum, ilk kez bana gülümsüyordu. Sanki aramızda bir engel yıkılmış gibi birden onun dostluğunu içimde duydum. Neden diye sordum kendime. Ben de ona gülümsedim, üzerime biraz daha eğildi, beni öptü. Bu öpüş ılık bir su gibi yatıştırıcıydı.
Çocuk ve Büyücüler / 77
— Günaydın yavrum, iyi uyudun mu?
Sonra yumuşak bir dille konuşmasını sürdürdü :
— Seni hâlâ korkutuyor muyum?
— Artık korkmuyorum, yenge.
Ne denli içten konuştuğumu görüyordu. Ellerimi tuttu.
— Biliyor musun, seni günler boyu gözledim, ama şimdi, ikimizin çok iyi anlaşacağına inanıyorum.
Bir süre konuşmadı, sonra yan tutmayan bir sesle ekledi:
—- Hadi şimdi kalk, kahvaltın hazır. Tepeden tırnağa temizlen, çamaşırlarını değiştir, bugün pazar.
Kahvaltımı silip süpürdükten sonra, üstüm çıplak bulaşık teknesinin başına geçtim, sünger sabun kesesini elime geçirdim, pek fazla bastırmadan yüzümü yıkamaya başladım.
— Kazara derini mi soymaktan korkuyorsun yoksa?
Yamma geldi, keseyi elimden aldı, at kaşağılar gibi sürtmeye, beni yıkamaya başladı. Canım yandığı için yüzümü buruşturdum, ama, canlı canlı derimi yüzmesinden korktuğum için ne sesimi çıkardım, ne soluğumu.
Bana beyaz bir gömlek giydirdi, saçlarımı taradı, ayakkabılarımı parlattı, sonra da hoşnut, rahatlamış bana baktı.
— Dikkat et, gömleğini kirletme, küçük pasaklı çocukları hiç sevmem.
Vadiden gelen bir çan sesi kulağıma çalındı. Yengem beni âyine mi götürecekti yoksa? Böyle birşey ilk kez gerçekleşecekti.
78 / Çocuk ve Büyücüler
— Benimle gelecek misin? diye sordu.
Beni götürdüğü yer kilise değildi. Keçi sürüsünü önümüze kattık, birlikte dağdaki patikaları tırmanmaya başladık. Kolunun altında açılır kapanır bir iskemle vardı, sol elinde hem yürümesine, hem de uzaklaşmak isteyen keçileri toparlamasına yardımcı olan kocaman bir sopa taşıyordu. Uzun bir süre hiç konuşmadık. Onun yanında yürümekten mutluydum, artık üçümüzün, yengemin, amcamın ve benim iyi anlaşacağımızdan hiç kuşkum yoktu.
Bir yonca tarlasının yanında büyük bir otlakta durduk.
— Burada ot iyi, hayvanların hoşuna gidecek.
Taşınabilir iskemlesine oturdu, ben de yere, hemen onun yambaşma yerleştim. Pembe granit tepeler güneşin altında masaftmsı renkleriyle görünüme bir başkalık veriyor, ot ve bitkilerden yükselen koku çevreye yayılıyordu.
Birden yengem -sordu :
Geceleri, artık korkmuyorsun değil mi?
Şimdiye değin bana hiç böyle bir soru yönelt-memişti. Önce afalladım, sonra bir an bocaladım, sonra karşılık verdim.
— Evet, bazen.
— Alışırsın, bir zaman sorunu bu, hiç korkma, zararsızdır, kötülük gelmez onlardan.
Tavanarasmda olanları biliyordu demek, üstelik ne yapıp ne yapmıyacaklarım da biliyordu!
Ona soru sormayı göze alamıyordum, yeniden suskunluğuna gömülmüştü, ama bir gün bana herşeyi anlatacağına inanıyordum.
Çocuk ve Büyücüler / 79
— Hâlâ annenle babanı düşünüyorsun değil
mi?
Bu hiç de doğru değildi, ama, bana onlardan söz etmesi annemle babamı ve geçirdikleri korkunç kazayı anımsamama yetti.
— Üzgün müsün?
İçten davranmam gerektiğini biliyordum, nasılsa tüm düşündüklerimi sezebiliyordu.
— Pek değil.
Şaşırmış gibi davrandı, kaşlarını kaldırdı.
— Ya! Neden? Annenle babanı sevmez miydin?
.. ..— Bilmem, severdim, sanırım, ama pek iyi bilmiyorum. Rafael amca bana onların tümüyle ölmediklerini, bir gün onları görebileceğimi söyledi.
Bir çam devirmiş olmalıydım. Yüzünün çizgileri sertleşti, eliyle zararlı bir hayvanı kovmak ister gibi bir hareket yaptı, sonra, sesi değişti, haykırdı :
— Senin amcan, ihtiyar budalanın biri, çocukları bu gibi işlere karıştırmamak gerek.
Sustu, suratım asmıştı. Bir bahane bulmaya çalışıyordum. Elimle ufku gösterdim :
— Orada, dağın ardında ne var?
— Yabancı bir ülke.
— İspanya mı?
— Hayır.
— Peki İspanya nerede?
— Bilmiyorum.
Üsteledim.
— Annemle babam İspanya’ya gidiyorlardı, , ben de onlarla gitmek istiyordum.
80 / Çocuk ve Büyücüler
Marguerite bana döndü :
— Senin burada kalman çok güzel birşey. Bizi gözeten güçler bazen bizlerin bazı budalalıklar yapmamıza engel olurlar.
Ve beni gerçekten ürküten bir kesinlikle ekledi :
— Sen buralardan uzakta ve çok yaşayacaksın.
Bunu nasıl bilebilirdi?
Evin önünde, Marguerite yenge giriş parmaklığının açık kalıp kalmadığına bir kez daha baktı.
— Her zaman olduğu gibi amcan yine kapıyı kapatamadan çıkmış. Bereket versin bizim evde çalınacak hiçbirşey yok.
— Nereye gitti acaba?
— Ne bileyim ben?
Herşeyi göze aldım.
— Amcam çalışıyor mu?
— Tabii çalışıyor, akarlarımızdan gelen gelirle mi geçiniyoruz samyorsun, aileyi geçindiren hep o sözünü ettiği ilâçlar değil.
Ona iyice yaklaştım, elini tuttum.
— Büyüdüğüm zaman, senin için çok para kazanacağım.
Durdu, sanki şaşırmıştı.
— Yiğit bir çockusun, küçük, seni gerçekten seviyorum.
— Ben de seni çok seviyorum yenge. Keçileri sağarken sana yardım etmemi ister misin?
Gülmeye başladı.
— Hiç de kolay bir iş değli bu, özellikle onları tanımayan kişiler için. Eğer gerçekten yararlı olmak istiyorsan, kasabaya in. Tuz, şeker ve kahve alacaksın, belleyebildin mi?
ğocuk ve Büyücüler / 8İ
— Evet, yenge.
— Mutfak kapısının arkasına asılı zembili al.
Gitmeden önce Marguerite yenge beni çok
şaşırtan bir öğütte bulundu.
— Özellikle sokakta kimseyle konuşma, eğer sana birşey soracak olurlarsa, karşılık verme. Bakkala, aldıklarının madam Bellaud için olduğunu ve hesaba yazılacağını söyle.
Paris’te annemle babam yalnız tanımadığım kişilerle konuşmamı yasaklamışlardı, ama, burada Rafael amcayla Marguerite yengeyi herkes tanıyordu. Öyleyse neden kasabada kimseyle konuşmamı istemiyordu? Neden korkuyorlardı?
Kasabaya tek başıma ilk gidişimdi. Sık sık amcama, bir gün Floriana’yı görmeye gidip gidemeyeceğimizi sorardım, o da her seferinde :
— Daha sonra, şimdi vaktim yok, derdi. Büyükannesi hâlâ hasta, Floriana da akşamları işten yorgun dönüyor.
Evinin çevresinde şöyle bir dolanmak için yolumu uzatmayı iyice göze aldım. Hiç kimseler yoktu, pazar olduğu için belki onu görmeyi başarabilirdim. Böyle birşeyi düşünmeye cesaret edemiyordum, ama, aklırha geldikçe yüreğim çarpıyordu.
Önce bakkala gitmem gerekiyordu. Kilisedeki âyin henüz sona ermemişti, ama, yine de sokakta birçok insan vardı.
Karşılaştığım kişiler yüzüme bakıyor, bazıları da gülümsemeye çalışıyordu. Alanda binleriyle konşumakta olan bir köylü kadın başıyla beni gösterdi.
— Hey bakın şuna, bu Bellaud’lardaki küçük değil mi?
82 / Çocuk ve Büyücüler
Sonra bana bakarak konuşmalarını sürdürdüler. Doğru bakkala koştum, burası önyüzünün sıvaları dökülmüş eski bir dükkândı. Kapıyı açınca küçük bir çan garip bir tınıyla bu karanlık odayı çınlatıyordu. Dükkân ağzına değin konserve ve sebzeyle doluydu, burada ne ararsan vardı. Bakkal, saçlarını topuz yapmış, üzerinde mavi-ye-şil kareli bir bluz, yaşlı bir kadındı, başında bir şapka, geveze, hatırı sayılan bir müşteri kadınla, kırıtarak, konuşuyordu. Ben girdiğimde uzun bir sessizlik oldu, beni şöyle bir süzdüler. Başım yukarıda, sert adımlarla tezgâha doğru yürüdüm.
— Bir kilo şeker, tuz, bir paket kahve rica edecektim., lütfen., yengem madam Bellaud için.
Bakkal ne diyeceğini bilemiyordu, şapkalı kadın ısrarla bana bakıyordu. Sanki hoşa gitmeyecek birşeyler söylememek için kendisini tutmaya çalışır gibi dudaklarını ısırıyordu. Bakkal, ikiyüzlü, sordu :
— Madam Bellaud’nun bir yeğeni olduğunu bilmiyordum. Onların yanında tatilde misin?
Birden, güvensiz, karşılık verdim.
— Evet, madam. ,
Kadın, bakkalla bir suç ortaklığını paylaşır gibi baktı ve bana sordu :
— Umarım buraları seni şaşırtmamıştır?
Böyle anlamlı dudak büküşler, yukarıdan bakışlar beni sinirlendirirdi. Başımı hayır anlamında salladım, bakkala döndüm.
— Yengem bunları da hesaba yazmanızı rica etti.
Kadın içini çekti, sevimsiz bir sesle :
— Toplam iyice kabarmaya başladı ya, neyse.. peki., dedi..
Çocuk ve Büyücüler / 83
Hiçbirini selâmlamadan hemen çıktım. Ardımdan benim durumumu ve bu kasabada ne yaptığımı tartıştıklarından hiç kuşkum yok.
Kilisenin önünden geçtim, içerisi dolu olmalıydı. Bir an, girmeyi düşündüm, ama, varlığım dikkati çekebilirdi. Benim kim olduğumu, nerede oturduğumu bilmelerine karşılık yine de ben bir yabancıydım.
Floriana’nm evi biraz daha yukarıda, yol dönemecinde, sessiz sapa bir yerdeydi. İlk geldiğim gün olduğu gibi heryer, herşey sessizdi, kepenk-ler kapalı duruyordu. Yolun öte yamndaki toprağa oturdum, gözlerimi eve diktim.
İki yıl önce geldiğimde, Floriana, kapının önünde babamla gevezelik eden Rafael amcamı selâmlamak için durmuştu. Amcam da onu içeriye çağırmıştı.
— Gel Floriana, seni Paris’li yeğenimle tanıştırayım.
Çakılların üzerinde adımlarını sürükleyerek geldi. Elini uzattı.
— Adın ne senin?
Güldüğü zaman yanaklarında gamzeler oluşuyordu.
— Christian.
— Çok sevdiğim bir ad bu.
Giriş kapısı kapalıydı, ama, ben onu bana doğru gelirken düşlüyordum. Bana yaklaşıyor, bana gülümsüyor, elimi tutuyordu. Onaltı yaşında olmalıydı, çok büyümüştü.
Böylesine değiştiğini nasıl düşünebilirdim? Benim için, yalnız, yuvarlak çocuksu yanaklarım korumuştu. Kahkahalarla gülmeye başlayınca ba-
84 / Çocuk ve Büyücüler
şım coşkuyla çeviriyor, uzun sarı saçları sağa sola uçuşuyordu. Yüzü sanki hemen karşımdaydı. Ne güzel kokuyordu.
Çıkmak üzereydi, oracıktaydı, sırtını duvara dayamıştı. Onu duyuyordum, sesi hafifçe titriyordu.
— Sen misin Christian?
Birisi omuzuma dokundu, yerimden sıçradım.
Karşımda, nereden çıktığını bilemiyorum, geldiğini duymamıştım bile, garip bir oğlan çocuğu duruyordu; iri gri gözleri, karmakarışık kara kaşları vardı; kısacık kesilmiş saçlarıyla sanki küreğe yargılıydı. Kalkmak istedim, ama, o beni oturmaya zorladı.
— Dur, kıpırdama.
Yamma yerleşti.
— Ne yapıyorsun burada, birini mi bekliyorsun?
Yabancı bir aksanda konuşuyor, dilimizi çok zor seslendiriyordu.
— Hayır, mösyö, biraz yoruldum da, ama, artık gitmem gerek, yengem bekler.
— Bu kasabada mı oturuyorsun?
— Evet, yukarıda.
Birden alaycı bir gülümseme yayıldı suratına.
— Ha, evet, sen büyücülerin yeğenisin.
Bu kamçı gibi tümce içimde bir başkaldırı fırtınası yarattı. Bir sıçrayışta kalktım, yüzüne karşı bağırdım.
— Hayır, mösyö.
Adam beni yatıştırmak istedi. Kolumdan yakaladı, daha yumuşak bir sesle :
— Korkma canım, ben seni güldürmek için
Çocuk ve Büyücüler / 85
söyledim, dedi. Dedikoducu kadınların gevezelikleri bunlar. Ben hiç önem vermem böyle şeylere. Bellaud’ları tanırım, yaptıkları işler pek hoşuma gitmez, ama, yine de pek sevimli bulurum onları.
Elinden kaçıp gitmeme engel oluyordu, ama, ben ona cevap vermemekte kararlıydım. O konuşmasını sürdürdü :
— Annenin babanın öldüğünü, Bellaudlarm seni «evlât» edinmek istediklerini biliyorum. Rafael belediye başkanıyla konuşurken duydum, ama, bu biraz zor olacak, çünkü, soruşturma yapmak gerek.
Daha fazlasını öğrenmek istemiyordum. Bana söyleyebileceklerinden korkuyordum. Apansız bir atılışla elinden kurtuldum, soluk soluğa eve doğru koşmaya başladım.
Yengem mutfakta peynirlerini hazırlıyordu. Meraklanmıştı, sordu :
— N’en var, yüzün sapsarı?
Gözlerimi eğerek çabucak karşılık verdim:
, — Gecikirsem kızacağını düşünerek korktum, koştum biraz.
— Hiç de değil. Sen yiğit çocuksun.
Saçlarımı okşamak için bir davranışta bulundu, elimde olmadan geri çekildim. Kuşku dolu gözlerle bana baktı.
— Rasladığın biri sana benim için kötü birşey mi söyledi?
Kekeledim.
— Hayır, yenge…
Bakışlarından kurtulmaya çalışıyordum.
— Biliyorsun, gerçeği bana söylemezsen, ben öğrenirim.
86 / Çocuk ve Büyücüler
Başımı önüme eğdim, avluya çıktım, gittim arabalığa kapandım. Kafamın içinde binlerce düşünce dolanıp duruyordu. Burada garip şeyler olmuştu, ama ben bir yabancının sözlerine inanmak istemiyordum. Hiç kimse bana Marguerite’le Rafael kadar özen göstermemişti. Bana baktıklarında içlerinde birçok şey kıpırdıyor, gözbebekleri bana gülümsüyor, seviyorum onları. Beni öfkelerimden, bana zor gelen korkunç eğilimlerden arındırmalardı. Başkaları istediklerini söylesinler ben onları seviyordum. Onlar yaşamın olağanüstü öyküsünü biliyor ve bana anlatıyorlardı. Benimle hiç konuşmayan annemle baham gibi değildi onlar… Hayır, hayır, tüm bunlar kötü kişilerin uydurmaları. Rafael’le Marguerite büyücü olamazlar.
Neredeyse gidip yengeme herşeyi anlatacak, Rafael amcamdan da, bir an için bile olsa kuşkulandığım için özür dileyecektim, ama, yengem beni öğle yemeğine çağırmcaya değin sığındığım köşede bitkin kalakaldım.
Karşı karşıya oturduk, yemeğe başladık. Önce hiçbirşey konuşmadık. Yemeğimiz tek bir aştan oluşuyordu; içinde bir parça yağlı et olan patates. Pek sevmiyordum bu yemeği, bu yüzden dura dura çiğnemeye çalışıyordum. Marguerite sert bir sesle konuştu.
— Hepsini yemen gerek.
— Yağ sevmiyorum.
— Yağ değil bu, yağlı et, alışmalısın. Paris’i te yediklerini bulamazsın burada.
Ona hoş görünmek için bir parça yağlı eti zorlukla yuttum.
88 / Çocuk ve Büyücüler
böyle adlandırasılar budala kişilerdir. Bu önyargıyı taşıyanların kökü ortaçağa, hatta daha eskilere dayanır! Hiç kimse bunu önleyemez.
Bir süre sustu.
— Hadi şimdi yemeğini bitir.
Marguerite yenge kendisinden ve gerçeği bildiğinden öylesine emindi ki! İyi iş becermişti doğrusu. Bana söylediklerine inanıyordum, evet, tüm gücümle inanıyordum ona.
Tabağıma dokunmamıştım bile, ama o bana hiçbirşey söylemedi. Sessizce kalktım, avluyu geçtim, parmaklığı aştım. Yalnız kalmak istiyordum. Çam ormanlarına kadar çıktım. Rüzgâr yüzüme çarpıyor, saçlarımı dağıtıyordu. Bu esinti beni yatıştırdı. Bir öbek çocuğun bana doğru geldiğini gördüm. Bir an onlardan kaçmayı düşündüm, vazgeçtim. Geldiler, suratıma yiyecek gibi baktılar, sonra uzaklaştılar. Bazıları hâlâ dönüp dönüp bana bakıyorlardı. Kaybolup gittiklerinde, güneş ışınlarının şurasından burasından sızdığı baltalık ormana girdim. Sırtımdan bir yük kalkmış gibiydi, havayı ciğerlerime dolduruyor, hiç güçlük çekmeden ilerliyordum. Birden durdum, elimde olmadan bir ağacın gövdesini okşadım. Beklenmedik bir gürültü beni sarstı. Gözlerimi kaldırdığımda bir an için gökyüzünde dev bir kuşun uçtuğunu gördüm. Gölgeli yaprakların altında yürüyüşümü sürdürdüm, sonra soluklanmak için çimenlerin üzerine diz çöktüm.
Yatışmıştım, içimde bir ezgi doğdu, büyüdü. Gözlerimi kapadım, uzaklardan duyulan bir ses durmadan laytmotif gibi yenileniyordu :
«Yaşamın değişecek, yaşamın değişecek… Ra-
Çocuk ve Büyücüler / 87
— Seninle konuşurken yüzüme bak, neden durmadan gözlerini eğiyorsun?
Yavaşça, göz yaşlarıyla’ buğulanmış gözlerimi ona doğru kaldırdım.
— Ne düşündüğünü’biliyorum, biraz önce kasabada Floriana’ların evinin önünde bir adama rasladm ve sana bir soru sordu.
Bu beklenmedik sezgi ağzımı açık bırakmıştı.
— Sen ne karşılık verdin ona?
Neredeyse bağırdım :
— Hiçbirşey, yenge! Yemin ederim!
— Ama o, o ne dedi sana?
— Bana., benim., şeylerde., oturup oturmadığımı..
Sözcükler boğazımda düğümlendi kaldı. Kaygı verici bir gülümseme yayıldı dudaklarına, benim yerime o tamamladı.
— Büyücülerde oturup oturmadığını sordu,
İrkilerek sıçradım.
— Hayır yenge.
Başımı elleri arasına aldı, sözcüklerin üzerine basa basa tekrarladı.
— Büyücülerde oturup oturmadığını sordu.
Sonunda teslim oldum, pek duyulmayan bir
sesle karşılık verdim.
— Evet, yenge.
— Pek güzel, birinin sana bunu söylemesi gerekti, iyi olmuş. Böylece bizde gördüklerini daha iyi anlarsın.
Şaşkına dönmüştüm, kekeledim.
— Ama, ben buna inanmıyorum. Sen büyücü olamazsın.
— Açıklanamayan şeyleri yapan ve görenleri
90 / Çocuk ve Büyücüler
— Beni çok merak etmediniz ya?
Marguerite karşılık verdi :
—- Durumuna bakılırsa hiç meraklanmama-lıymışım.
Amcam özür diledi.
— Eski dostları gördüm, buluşmamızı kutladık.
Sonra bana döndü.
— Ya sen, sen ne yaptın?
Marguerite bana baktı, yanıtımı bekledi. Saygısız bir tutum içindeydim.
— Ormanda dolaştım.
— Yalnız mı?
— Tabii, tek başına.
— Korkmadın mı?
— Hayır.
Şu sözleri söylerken Marguerite yengemin yüzü birden değişmişti:
— Onu buraya getirmekle çok iyi ettin Rafael, bu çocuk hoşuma gidiyor.
Çocuk ve Büyücüler / 89
fael’le Marguerite’i izle, onlar biliyorlar, onlar biliyorlar, izle onları, dinle onları… Sen de olacaksın, sen de olacaksın…» Kıpırdıyamıyordum, yüzüm gerilmişti, dudaklarım sımsıkı kapalıydı, bir başka dünyadan bana ulaşan bu garip ses içime işliyordu.
Birden başka bir ses duyuldu. Bir adı sesleniyordu :
— Syl-ves-tre!…
Bir yankı gibi yineleniyordu, gücü artmıştı.
— Syl-ves-tre!…
Şaşırmıştım, çevreme bakındım, kimsecikler yoktu. Koşmaya başladım, o da beni izliyordu.
— Syl-ves-tre! Syl-ves-tre!
Soluk soluğa durdum, yüreğim çarpıyordu. Ben de:
— Benim adım Christian!
diye bağırmak istiyordum, ama :
— Evet, buradayım!
diye haykırdığımı duydum.
Donup kalmıştım. Çevremdeki herşey susmuştu, ne bir kuş sesi, ne kanat çırpışı, ne de kuru bir dalın çatırtısı duyuluyordu.
Adımlarımı yöneten bilinmeyen gücün etkisinde dönüş yoluna düşmeden önce hiç kıpırdamadan ne kadar kaldım bilmiyorum.
Eve geldiğimde, Marguerite yenge bana hiç-birşey sormadı. Amcam döndüğünde beni öpmek için yerden kaldırdı, onunla birlikte ben de gülmeye başladım. Her zamankinden daha konuşkan, daha rahattı, içkiyi biraz fazla kaçırmış gibi geldi bana.
92 / Çocuk ve Büyücüler
rını üzerimde duyuyordum. Beni pek seyrek ok-şardı, sabahları kalkıp merdivenden indiğimde, ya da gece yatmağa giderken beni çabucak şöyle bir öperdi. Amcam daha açıkyürekliydi, birlikte yürüdüğümüz zaman sık sık elini omuzuma kor, ya da yanağımdan makas alırdı.
Bir daha kasabaya inmemiştim. Hatta Marguerite yenge beni bir daha yollamaktan çekinir gibiydi. Zaten benim de oraya dönmeye pek niyetim yoktu. İnsanların beni gördüklerinde : «Bel-laudlar büyücüdür» demesini ya da ben geçerken sanki vebalıymışım gibi homurdanmalarım duymak istemiyordum.
Rafael amca sık sık, geceleri eve dönmüyordu. Marguerite’e onun ne iş yaptığını sorduğumda :
— Çiftliklerde çalışıyor, diyordu.
Pek az ziyaretçimiz oluyordu; ama yine de, bir gün dağdaki gezmelerimden birinden döndüğümde yengemle konuşan tanımadığım bir kadın gördüm. Mutfaktaki masanın çevresinde karşılıklı oturmuşlardı. Önlerinde çaprazlama konmuş, insanları, türlü biçimleri, kılıçları gösteren büyük oyun kâğıtları vardı. Şimdiye kadar böylesine kâğıt oyunu görmemiştim. Daha sonra Marguerite bana bunların anlamını öğretti.
O gün, bir çeşit «trans» durumundaydı, bana hiç dikkat etmiyordu. Söyleşilerini bozmamak için kapının yanma büzüştüm kaldım. Marguerite, sanki ne söylediğini bilmiyormuş, sanki sözcükler ağzından kendiliğinden çıkıyormuş gibi anlamsız bir sesle, yavaş yavaş konuşuyordu.
— Hasta, çok hasta, iki aydan fazla yaşa-
7
Eylül ayının ilk yarısı boyunca kayda değer hiçbir olay olmadı. Hemen her öğleden sonra ormanda dolaşmaya çıktım. Orada mantar bile topladım. Onları amcama gösterdim, iyilerini seçerken bana bunları zehirlilerden nasıl ayıracağımı öğretti.
— Her ne olursa olsun, yengen mantarları sevmez, ormanda çürüyüp gitmeleri daha çok hoşuna gider.
Zaman zaman Marguerite yengemle kırlara gidiyorduk. Şimdi onu Rafael kadar seviyordum. Çok az konuşuyorduk, ama, her an onun bakışla-
« 94 / Çocuk ve Büyücüler
birazıcık kurnazsan ve bu işte deneyin varsa, iskambil kâğıtları aracılığıyla herhangi bir kimseyi gaipten haber verdiğine kolaylıkla inandırabilirsin. Biraz önce buradan çıkan kadın için hiç de gizli kapaklı bir durum yok, kocası ihtiyar ayyaşın biri, ağır hasta, sonu belli.
Marguerite yengenin olayları kendine özgü bir açıklama biçimi vardı. Sonuca varış yolu akla uygundu, buna doğal olarak ulaşıyordu. Bir ta-kim şeyleri, doğrusunu söylemek gerekirse bana da pek yabancı gelmeyen bir biçimde görüyor ve seziyordu. Ben de onun gibi duyuyordum, ama, yine de anlamakta biraz zorluk çekiyordum.
Şimdi yeniden düşünüyorum da, o, gerçek ve gerçekdışmda yaşıyordu, başkalarının gerçekdışı dediği duruma şaşırtıcı bir kolaylıkla geçiyor ve zorluk çekmeden geri dönüyordu.
Susuşları, bakışları, davranışları beni kaygılandırıyordu, ama yine de ona güveniyordum. Üstelik bana uyguladığı baskıdan hoşlandığıma inanıyordum. Amcamla tartışıyordum, ama, onunla hiçbir zaman.
Her akşam, odama yatmak için çıktığımda o da benimle gelirdi. Yatağa uzanmamı bekler, sonra .gelip yanıma otururdu. Soluk alışları sakin ve düzenliydi. Uzun süre sessizce, bana göre dikkatle, oturup beklerdi. Sonra ellerini yüzüme doğru uzatırdı. Yüzüme hafifçe değen bu ellerden bir sıcaklığın yayıldığını duyardım; biraz sonra da bir uyuşukluğun içine yuvarlanırdım. Sesi’ çok uzaklardan geldiği için hemen hep aynı sözcükleri mırıldandığını duyardım. Onları yeniden oluşturmak ve sonra da onlardan kurtulabilmek amacıyla bir
Çocuk ve Büyücüler / 93 maz. Sizi kışın ilk günlerinde bırakıp gidecek.
Kadın hıçkırıklarla ağlamaya başladı.
— İyi, ama, tek başına ne yaparım ben?
— Sakin ol. Zaten, uzun süredir sana büyük bir yararı yoktu. Öleceğini biliyor.
Kartlarım büyük bir özenle küçük ipek çantasına yerleştirdi. Kadın ayağa kalktı, zavallı bir sesle Marguerite’e teşekkür etti. Para çantasını açmak istedi, ama, yengem eliyle onu durdurdu.
—• Hiçbirşey verme, benden yoksul olduğunu, acı çektiğini biliyorum.
Onu yatıştırmak için ekledi :
— Belki bir gün, sevinç ve neşe geri döner, ama ne zaman, şimdiden söyleyemem.
Kadın yaşlı gözlerini kuruladı, gürültüyle burnunu sildi. Bana döndü, hiç şaşırmamış gibi baktı, yalnız :
— Ah! Sizin küçük, ne kadar güzel, ne kadar sağlıklı, dedi.
Buz gibi, pürtüklü eliyle yanağımı okşadı ve çıktı. Marguerite oyun kâğıtlarını aldı, küçük bir kutuya kilitledi, sonra benim hiç girmediğim odasına götürdü. Kapısı kilitli dururdu. Benim için orası kutsal bir tapmaktı.
Mutfağa döndüğünde, ben hâlâ hiç kıpırdamadan kapının yanında duruyordum. O şömineye doğru yürüdü, ateşe bir kütük attı, odunu alevlendirmek için maşayla karıştırdı, birden baha döndü, gözlerimin içine baktı.
— Evet, benden istedikleri zaman fala bakarım, ama sevmiyorum bu işi. Aldatmaca pek kolaydır, özellikle bir yığın saçmayla insanlarla alay etmek, onları aldatmak işten bile değildir. Eğer
96 / Çocuk ve Büyücüler
ama sözcükler gözlerimin önünde uğursuz alevler gibi oynaşıyor ve beni titreten bir heyecanla dolduruyordu. Bir süre sonra herşeyin aydınlanacağını, tümünün anlamını kavrayacağımı biliyordum, üstelik ben bu kitapta yazılanların çok üstüne çıkacaktım.
Çocuk ve Büyücüler / 95
kez daha anımsamak için neler vermezdim. Bu sözcükler onun sesi gibi hâlâ belleğimde, ama, onları ne duyabiliyor, ne de anlayabiliyorum. Geceyarısı uyandığımda, daha önce orman-^ da duyduğum çağrmm içimde daha açık seçik, daha zorlayıcı çınladığını duyardım.
Öğle yemeğinden sonra, ormana dolaşmaya ^ git ‘ ’ ‘
itmediğim zamanlar, odama çıkardım. Her geçen gün biraz daha hoşlanıyordum buradan. Arık eskisi gibi odada yalnız kalmaktan korkmuyordum. Zaten burası eskisinden daha iyi düzenlenmişti, ortalığı dolduran ıvır zıvırı Rafael bir v. güzel temizlemişti. Yatağımı kendim yapıyor, yer-V* leri ben süpürüyordum. Büyük dolap merakımı v v\ uyandırmayı sürdürüyordu. Hayvanlar üzerine \ yazılmış öykü kitabını hiçbir tat almadan oku-S muştum. Okumayı sevmiyordum, ama, bu büyük ^ dolaptaki kitaplara dokunmadan edemiyordum, hem öylesine çoktular ki! Bir tanesini alıyor, sayfalarını karıştırıyor, sonra yerine bırakıyordum, \ sanki her seferinde aradığımı bulamamanın ver-& diği bir duygu kaplıyordu içimi.
Bir gün bir büyü kitabı geçti elime, sarı kap-lı kocaman bir kitaptı bu. Bunda her çeşit hastalıktan, her çeşit büyüden korunmanın ve kurtulmanın garip yolları öğretiliyordu. Bir solukta bitirmek için okumaya koyuldum. Bir düşmanın balmumundan heykeline yaralar açıp onun acı çekmesini sağlayan büyünün nasıl bozulacağını da gösteriyordu. Başlığı dikkatimi çekmişti: «Muhteşem Albert».
Açıklamaları benim için bir bulmaca gibiydi,
98 / Çocuk ve Büyücüler
— Ben neden okula gitmiyorum?
Alaycı bir gülümsemeyle karşılık verdi.
— Oraya gitmekten çok mu hoşlanacaksın?
— Bilmem… belki.
— Daha çok vaktin var… orada, yalnız, bir dolu saçmalıklar öğretirler insana… Sırtına bir-şey al, benimle gel, gökyüzünü seyretmeye gideceğiz, şimdi, kimbilir ne güzeldir.
Ellerimiz ceplerimizde, avluda, duvar kenarındaki küçük taş sıraya oturduk.
— Biliyor musun, küçük, önemli olan gökyüzünü tanımaktır. Orada, herşey, hatta bize en uzak gibi görünen bile, birbirine bağlıdır. Şu yüz-binlerce yıldıza bak. Üç çeşit yıldız kümesi vardır : Bize yakın olanlar, biz onları görürüz, onlar bizim için doğar, bizim için batarlar.
Gözlerimi dört açarak gökyüzüne baktım. Böylesine yıldızlarla delik deşik edilmiş duru bir gökyüzü ilk kez başımın üzerinde duruyordu. Ama birden onlar, benim için yalnız parıldıyan nesneler olmaktan çıktılar, ışıklarından başka bir de yüzleri varmış gibi geldi bana. Yepyeni ve önüne geçilmez bir meraka tutulmuştum.
— Yıldız kümesi ne demek Rafael amca?
— Gökyüzünde bir resim gibi biçimlenen bir küme yıldız topluluğu. Bak, şuraya, yok yok bu yana, parmağımla gösterdiğim yere…
— Ha, evet, buraya mı?
— En çok bilinen ve bizim çok iyi görebildiğimiz Büyük Ayı ya da Büyük Araba.
— Gerçekten arabaya benziyor.
— Doğulular onu saplı bir tencereye de benzetirler. Ama en güzeli kutup yıldızıdır, tencerenin sapının tam ucunda, görüyor musun?
4>
8
Kış gelmişti, daha çok evde kalıyordum artık. Hiç sıkılmıyordum. Akşamları yemekten sonra Rafael bana olağanüstü öyküler anlatıyordu. Marguerite onu dinlemiyordu. Elleri karnının üzerinde, gözleri kapalı, uyur gibi şöminenin yanında oturuyordu. Gerçekte en küçük gürültüyü kaçırmıyordu. Zaman zaman, ansızın gözlerini açıyor, kaygı dolu gözlerle sanki orada bulunmayan nesneleri ya da varlıkları görüyormuş gibi çevresine bakmıyordu.
Rüzgâr yatıştığında, yağmur dindiğinde güzel gecelerimiz oluyordu. Bir gece amcama, sordum :
100 / Çocuk ve Büyücüler
Akşamları yemekten sonra sık sık garip bir uyuşukluğun içine yuvarlanıyordum. Üstelik kendimi hiç de yorgun duymuyordum. Bedenim, kollarım, bacaklarım, başım yoktu sanki, tümü içimde özümlenmişti, kıpırdıyamıyordum; tüm bunlara karşılık, canlıydım, yaşıyordum, görüyor, duyuyor, herşeyi eskisinden daha iyi, daha çabuk kavrayabiliyordum.
İşte öyle akşamlardan biriydi. Marguerite’le Rafael ateşin yanma oturmuşlardı, ben de masanın başında kendimden geçmiştim – acaba, gerçekten benim uyuduğumu mu sanıyorlardı? – garip bir konuşmaya tamk oldum. Rafael sordu :
— Peki sen ne düşünüyorsun?
— Artık onu geceleri evde yalnız bırakabiliriz… Biliyor musun Rafael, onu sevmeye başladım! Ailesinin ölümü onda izler bırakacak, bizim olamayacak diye çok korkmuştum.
Rafael bir solukta karşılık verdi.
— Umarım, başarırsın.
— Ne demek istiyorsun?
— Sana akıl verecek değilim Marguerite, tehlikeli bir iş bu.
— Sanki ötekiler gibi, hiçbirşey anlamayan körler gibi yaşamak daha tehlikeli değil mi? Bırak yapayım, çok akıllı, duygulu, güçlü bir çocuk o.
Sanki uykudan uyamyormuş gibi esneyerek gerindim, benden istemedikleri halde, onlara gidip yatacağımı söyledim.
Ne demek istiyorlardı? Beni evde yalnız mı bırakacaklardı? Nereye gideceklerdi? Rafael amcamın neden benim için korktuğunu sorup duru-
Çocuk ve Büyücüler / 99
— Bakayım, evet, evet, işte tam ucunda, en çok parlayan, değil mi?
— Evet o. İşin garibi, güneş de bir yıldızdır. Gördüğün ya da göremediğin tüm yıldızların bir güneşi vardır, bunlara galaksi denir. Galaksi deyince aklımıza milyarlarca yıldız gelmelidir, işte, «Samanyolu» ya da «Sütyolu»…
— «Sütyolu» mu?
Birden gözümün önünde Tanrı’nm büyük bir süt bardağına yıldızları doldurduğu ve sonra da bunları bir el hareketiyle gökyüzüne savurduğu, herbirinin yerine ulaştığı canlandı.
— Ona bu adı gökyüzünün bir bölümüne geniş, pek seçilemeyen bir şerit gibi, bir süt lekesi gibi yayılmasından vermişler.
Eve döndüğümüzde Marguerite yengeyi sandalyesinin üzerinde, hareketsiz, başı hafifçe bir yana devrilmiş bulduk. Kalkmadan önce bana seslendi:
— Geç oldu küçük, yatman gerek.
Biraz daha kalmak hoşuma gidecekti ama, Rafael amca da alnımdan öptü :
— İyi geceler, küçük.
Boyun eğmekten başka çıkar yol yoktu.
O günlerde Rafael amcamın bana pek belli etmeden beni eğitmeye başladığını sezmiştim. Bu eğitim bana okulda verdiklerine hiç benzemiyordu, öylesine değişik, öylesine çekiciydi ki. Yepyeni bilgileri hiç zorluk çekmeden öğreniveriyordum. Belleğimin kıvraklığı onu şaşırtıyordu, bunu açıkça seziyordum. Marguerite ise bunu çok olağan karşılar görünüyordu. Bana öyle geliyordu ki o benimle ilgili herşeyi biliyordu.
102 / Çocuk ve Büyücüler
Ama yine de beni yalnız bırakıp gitmiş olmalarını düşünme korkusu daha ağır basıyordu. Marguerite yengemden herşey beklenebilirdi.
Ertesi gün, yengem eskisi gibiydi, belki biraz daha içine kapanık, daha silik, ama herzamanki gibi kuşku verici, korkunç.
Uyanıkken bile beni avucuna alan bu ağırlık, kalp atışlarımı bile durduran bu baskı, şimdi çok iyi biliyorum, senden geliyordu, bunu sana borçluydum. Sabahları, daha ben uyurken geliyor, bir elini alnıma, bir elini göğsüme, yüreğimin üzerine koyuyordun. Sonra kulağıma, etkilenmelere açık bilinçaltıma işlemesi için durmadan o «adı» gittikçe alıştığım o bilinmeyen «adı» fısıldayıp duruyordun.
O yıl kış çok sert geçmişti. Durmadan kar yağıyordu. Isınmak için hemen her zaman mutfakta ocağın başında toplanıyorduk. Kasaba bir hafta boyunca kar altında kalmış, yaşam zorlaşmıştı. Herkes evinde ne varsa onunla geçinmeye çalışıyordu. Dışarı hiç çıkamıyorduk, yalnız avluyu temizleyebiliyorduk. Artık Floriana’yı düşünmüyordum. Rafael’le Marguerite onu unutturmayı başarmışlardı.
Üçümüz yan yana ateşin çevresinde oturuyorduk, artık beraberliğimiz daha yakındı.
Amcam giderek bana büyük güçlere bağlı olağanüstü varlıklardan daha sık söz etmeye başlamıştı.
Bunların yanında, küçük, kendilerini bilgin sanan adamlar bile eşekten başka birşey değildir. Biliyorsun, biz, senin de gelecekte gerekli
Çocuk ve Büyücüler /101
yordum kendime. Bana her öğrettiği ilgimi çekiyor, kolayca aklımda tutuyordum… ama, bazen, özellikle Marguerite’le yalnız kaldığımızda kendimi hiç de herzamanki gibi duymuyordum. Benim bile şaştığım, neden yaptığımı anlayamadığım şeyler yapıyordum; çığlıklar atıyor, elimi kolumu sallıyordum, geçen gün, çok iyi anımsıyorum, hiç istemediğim halde, pencereye gitmiştim. Orada ne yaptığımı sormuştum kendime, oysa oraya gitmek istememiştim, ama, kendimi önleyememiştim. Sonra başım ağrımaya başlamıştı. Yo, yo, korkmalarına hiç gerek yok, bana ne yapacaklarını çok iyi biliyorum ben.
Bildiğimi sanıyordum, beni bekleyen şeyden kuşkulanmıyordum bile. Kilisenin onbiri çalmıştı, ben uyumaya hazırlanıyordum, aşağıdaki odada hafif bir gürültü oldu. Açık bir kapı kapandı. Mutfağın taş döşemesinde sakınarak yürüyen birinin ayak sesleri duyuldu. Odanın kapısına koşup ne olduğuna bakabilirdim, ama, yeniden sessizlik oldu. Beni yalnız bırakmışlardı.
Pencereye koştum, ay parıldıyordu, gecenin içinde her nesne açık seçik seçilebiliyordu. Rafa-el’le Marguerite avluyu geçtiler, parmaklıklı kapıyı açık bıraktılar, kasabaya yöneldiler.
Rafael büyük çoban paltosuna sarınmış önde yürüyordu, Marguerite siyah mantosu içinde bir sopaya dayanarak onu izliyordu.
İyice uyarılmış düş dünyamın ürünü müydü bunlar? Ama gördüklerim, akıl almaz bir biçimde beni korkuya salan vampir kitaplarındaki gizli ve korku verici bir toplantıya giden büyücü resimlerine çok benziyordu.
104 / Çocuk ve Büyücüler
— Marguerite yenge, sen, küçükken, mutlu muydun?
— Ne soru!
Omuzlarını silkti.
— Neden sordun bunu?
— Hiç… annenle baban sana iyi davranıyorlar mıydı, ondan sordum.
Bir an konuşmadı, bana baktı, karşılık ve-receğini hiç ummuyordum, ama, konuşacaktı, konuşmalıydı.
— Evet, annemle babam çok iyi, ama, çok yoksul insanlardı. Ne okuma bilirlerdi, ne yazma, ama, herşeyi açık seçik görmesini bilirlerdi.
Elini başımın üzerine koydu, beni tam karşısında tuttu.
— O günlerde yaşam çok zordu, her gün yemek yemediğimiz zamanlar vardı. Aileme yardımcı olmak için, şimdi amcanın yaptığı gibi çiftliklerde çalışmaya giderdim, ama, ben daha oniki yaşındaydım. Bütün gün çalışıyordum, ama, çok az para veriyorlardı. O zamanlar hiçbir güvencemiz yoktu. Zor günlerdi, durmadan ağlardım.
— Peki, Rafael amcamla nasıl tanıştınız?
Şöyle bir gülümsedi, sanki kendi kendine konuşur gibi mırıldandı:
— Bir gün, çiftliğe çimenlerle ilgilenmek için gelmişti. Onu hemen ayırdetmiştim, çünkü ülkenin öteki insanları gibi konuşmuyordu. Gençliğinde çok dolaşmıştı. Saatlerce onu dinlerdim. Dünya konusunda bildiğim ne varsa ondan öğrendim, okula hiç gerek duymadım.
Geldiğimden bu yana sözlerine böylesine cimri olan birinin bir gün benimle bu denli uzun konuşacağına inanamazdım.
Çocuk ve Büyücüler /103
sınavlardan geçtikten sonra arasına katılacağın büyük bir kardeşliğin parçasıyız.
Adımı bir kez olsun ağzına almamıştı, bu da onun «üslûbuydu».
İzledikleri yolun ve varmak istedikleri amacın ne olduğunu işte bu kış anlamaya başlamıştım. Ben onlara gerekliydim, ama Christian yok-olmalı, onların kolaylıkla değiştirebilecekleri, onların istediği gibi davranan ve onların gizli tasarılarına yardımcı olacak bir «başka» biri gelmeliydi.
Rafael’in bu olağanüstü sezgileri beni yiyip bitiriyor, beni hıçkıra hıçkıra ağlatacak ölçüde soluğumu kesen kasılmalar yaratıyordu. Ama yine de daha fazlasını öğrenmek istiyordum.
İlkbaharla birlikte karlar erimeye başladı, güneş ancak gökyüzünü ısıtabiliyordu. Ama yine de evlerin içi soğuktu. Odunumuz bitmek üzereydi, ormana gidip odun toplamak gerekiyordu. Marguerite yengem de benimle gelmişti, beyaz güzeyde kara bir gölge gibi görünüyordu. Onun yanında küçücük bir nokta gibiydim.
Vadiye tepeden bakan bir noktaya geldiğimizde, parmağıyla ufku gösterdi.
— Görüyor musun, ben orada doğdum, çok zaman oldu, annem babam öldüler, ben de… zaten kasabada herkes öldü, evler bırakıp gidildi, yalnız yıkıntılar kaldı..
— Beni oraya götürür müsün?
— Hayır, zaten görecek hiçbirşey yok orada, her yanı böğürtlenler kaplamıştır..
Sesinde hiçbir hüzün izi yoktu. Önlenemez bir olaydan söz eder gibi sakin konuşuyordu.
4
9
İlkbahar geçti, yeni bir yaz mevsimine girdik. Hava çok güzeldi, kırlarda çiçekler açmış, her yan mis gibi kokuyordu. Bir akşam, bir haziran akşamı, yemeğimizi henüz bitirmiştik. Açık pencereden odaya hafif serin bir rüzgâr doluyordu.
Marguerite yorgun görünüyordu. Düşlere dalmış gibi bakıyor, zaman zaman gözleri kapanıyordu. Masayı toplamak için kalktım. Herzaman bana yardım ederdi, ama, bu kez sandalyesinde oturmuş, şaşkın şaşkın bana bakıyordu. Rafael ise uzun süredir, dişlerini bir kürdanla kanştırarak onu gözlüyordu.
Çocuk ve Büyücüler /105
— Hiç çocuğun olmadı mı?
Bu soru haftalardır dudaklarımı yakıyordu.
Çalı çırpı demetine birkaç dal daha eklemek için eğildi.
— Şimdi sen varsın ya.
Doğruldu, sonra, doğrudan yüzüme baktı.
— Yalnız adın pek hoşuma gitmiyor.
Yüreğim çılgıncasına çarpmaya başladı.
— Neden? Christian güzel bir ad.
— Annen seni böyle mi çağırırdı?
Sesinde gizli bir alaycılık okunuyordu.
— Bizden önce mutlu muydun?
Ne diyeceğimi bilemiyordum, belli belirsiz bir davranışta bulundum. Sonunda beni iyice altet-mek için konuştu.
— Sana Sylvestre demek çok hoşuma gidecek.
Bu ad bir kırbaç gibi yüzümde şakladı, daha önce de içimde yankılanmıştı, ama, varolan bir kişi tarafından ilk kez ağza alınıyordu. Geri çekilmek istedim, ama, o beni kolumdan yakaladı, kendine çekti, bırakmadan konuştu.
— Yaşamını değiştirdin, pekâlâ adını da değiştirebilirsin.
Soluk soluğa kalmıştım. Beynim erimiş gibiydi. Yengemin sesi daha tatlılaşmıştı.
— Benim küçük Sylvestre’im olmak ister misin?
Düşünmeden karşılık verdim.
—- Evet.
Bana doğru eğildi, iki yanağımdan öptü.
— Benim küçük Sylvestre’im, benim küçük Sylvestre’im, dedi.
108 / Çocuk ve Büyücüler
Marguerite bana bakıyordu. Tam karşısında duruyordum, yüzü bir garipti, kuşkusuz benim yüzüm de onunkine benziyordu. Omuzlarımdan tuttu, boğuk bir sesle, şaşkın, bana sordu :
— O adı bağıran sen miydin?
Ona karşılık vermeden, hızla ellerinden kurtuldum, bir solukta kapıya varmak istedim. Ama o hemen önüme geçti, benim çıkmamı önlemek istedi.
— Oraya gitmeni yasaklıyorum, anladın mı? Buradan çıkamazsın.
Onu’ ittim, geçtim. Ardımdan fırladı, beni geçti, parmaklıklı kapıyı açmamı önlemeye çalıştı. Öfkeyle bağırdı:
— Kasabaya inmeye kalkma, istemiyorum bunu. Yapamazsın bunu.
Önlemeye kalkması boşunaydı, ondan kurtuldum, ben daha güçlüydüm.
Köylüler alevler içindeki eve doğru koşuyorlardı, onlara yetiştim. Yükselen duman ve alevlerin kızıl ışığı ta uzaklardan görünüyordu. İtfaiyeciler yangın yerine gelmişlerdi bile, başları komutlar veriyor, kasaba halkını geriye itiyordu. Bu kargaşanın orta yerinde ben kıpırdamadan duruyordum. Alevler evin önyüzüne yayıldı. Birden kulakları sağır eden bir gürültüyle çatı çöktü. Sözle anlatılmaz bir korku sardı beni. Floriana ile büyükannesi şu anda alevlerin içinde, yıkıntıların altında yatıyor olmalıydı. Tüm benliğimle buna karşı çıktım, onlara birşey olmamalıydı, ben böyle istiyordum, sonunda Rafael göründü, kollarında Floriana’yı tutuyordu. Büyükannesini taşıyan üç adam da onu izliyordu. Biraz öteye gidip birbiri ardısıra yere bıraktılar. Üzerlerini örttüler.
Çocuk ve Büyücüler /107
Birden güçlü bir titreme onu sarstı, bir çeşit bir hırıltıyla başını masaya çarptı. Şaşırmıştım, ona doğru atılmak istedim, ama, Rafael amcam oturmam için beni zorladı. Dişleri kenetlenmişti.
— Sakin ol, rica ederim.
Şaşkınlıktan donakalmıştım, Marguerite anlaşılmaz sözcükler mırıldanıyor, insanlık dışı çığlıklar homurtularla kesiliyordu. Her yanım titriyordu. Rafael’in yüz çizgileri gerilmiş, gözleri iyice çukurlarına gömülmüştü, artık hiç kıpırdamıyordu. Çevremizi kaygı verici bir sessizlik kaplamıştı. Yengem konuştu. Sözleri daha anlaşılırdı.
— Koşun… koşun… birşeyler yapın… acele edin… ihtiyar yatağından düştü…
Başını kaldırdı, korkudan yüzü sapsarıydı, gözleri kocaman açılmıştı, cıyak cıyak bağırmaya başladı.
— Lambayı devirdi, örtüler alev aldı, yanacaklar… ihtiyar bağırıyor.
Sanki bu çığlıkları duymamak ister gibi elleriyle kulaklarını tıkadı. Sandalyeyi devirerek ayağa fırladı.
— Yanacak… yanında uyuyan kız… yanacak!
O anda önüne geçilmez bir güç beni yerimden uğrattı. Hiçbir canlı varlık beni tutamazdı, varlığımın ta derinliklerinden gelen bir ad dudaklarımda patladı. Haykırdım :
— Floriana!
Amcam da deli gibi ayağa fırladı, bağırarak dışarı çıktı:
— Yangın! Yangın var! Mathis’lerin evi yanıyor.
110 / Çocuk ve Büyücüler
Beni duymuşa benzemiyordu. Elini tutmak istedim, hemen geri çekti.
— Bırak beni, bırak beni.
Ne yapacağımı bilemiyordum, yüreğim sızlayarak ona baktım. Beni görmüyordu.
Hastabakıcılar büyükanneyi kaldırdılar, sedyenin üzerine koydular.
— Ya genç, kız onu da alacak mıyız?
— Gereksiz, birşeyi yok onun.
— Peki ne yapacağız bu küçüğü? Bu çocuğa bir yuva bulmak gerek!
Kısa bir sessizlik oldu. Herkes yanmdakine bakıyordu; çevresine şöyle bir göz atan Rafael konuştu.
— Görüyorum ki pek fazla gönüllü yok, hadi hadi korkmayın, çocuğu ben alırım.
— Oo.. çok iyi olur mösyö Bellaud, pek olağan birşey bu, zaten çoktandır sizindi o! Sizin evi iyi tanır!
Floriana bizim evde ha! Olamaz, yanlış mı duydum yoksa! Onunla pek fazla konuşmamış-tık bile. Büyükannesinin hasta olduğunu ve çok çalıştığını söylemişti, o kadar. Şimdi bize gelecekti ha! Hemen yambaşımda olacak, bizimle yemek yiyecek, hergün birlikte olacağız ha! Sevincimden neredeyse bağıracaktım.
Bu aşırı heyecanımın yerini birden bir telâş
aldı.
Ya Floriana’ların evini yakıp yıkan bu yangını önceden biliyorlarsa, benim en gizli umudumu gerçekleştirmek için bunu yapmışlarsa?… Yo, hayır… böyle birşey olamaz!
Marguerite’in egemen olduğu güçlere gün
……- – — ” ….. ~ . ; ^
Çocuk ve Büyücüler /109
Büyükannesi inliyordu. Yüzünde ellerinde derin yanıklar vardı. Floriana pek zarar görmüşe benzemiyordu, şok geçirmişti.
— Cankurtarana haber verildi mi?
— Şimdi gelecek.
Büyükannenin yanında duran Rafael söze karıştı.
— Bırakın ben bakayım.
Üzerine eğildi, başparmağıyla yanıkların üzerinde bir dizi küçük haçlar çizmeye başladı.
Dinsel bir sessizliğin içine gömülmüş olan küçük bir topluluk çevrelerinde bir halka oluşturmuştu. Bir «mucize» bekliyorlardı.
Büyükannenin sızlanmaları sona ermişti, gözlerini açtı, çevresine bakındı. Rafael sordu :
— Nasılsın, ağrıların geçti mi?
Gözümde daha da büyümüştü, yüzü ışıldıyordu. Yeniden üzerine eğildi.
— Yanıkların sıcaklığı da geçti.
Açıkça etkilendikleri görülen topluluktan bir uğultu yükseldi.
Cankurtaranın canavar düdüğü duyuldu. Rafael konuştu.
— Hah, işte cankurtaran geldi. Şimdi seni hastahaneye götürürler. Orada ne yapacakları pek önemli değil, nasılsa gerekeni yaptım.
Ona baktım, onu öpmek geliyordu içimden. Bir kadın :
— Ee, Floriana ne olacak, dedi.
Rafael doğrulurken karşılık verdi:
— Hiçbirşeyi yok, yalnız, biraz sarsılmış-
Floriana gözlerini açtı, yanma yaklaştım.
— Floriana, Floriana! Benim, ben Christian.
112 / Çocuk ve Büyücüler
vinci anlatmak isterdim, ama, beni anlamayacaktı. En son paskalya tatilinde görüşmüştük, şimdi iyice büyümüştü, oysa ben hâlâ çocuk sayılırdım; ama ne duyduğumu, kafamın içinde neler olduğunu bir bilebilselerdi.
Ona daha yakından baktım, epey değişmişti, birşeyler vardı onda, yüzü daha az yuvarlaktı, biliyorum, ben de kafamda sakladığım o görünüme takılıp kalmıştım, bu durumunu geçirdiği yıkımın doğurduğu yorgunluğa, uğradığı şok’a bağladım.
— Şimdi onu rahat bırakmamız gerek, iyice dinlenmeli. Olanları unutması, iyi bir uyku çekmesi için ona birşeyler içireyim.
Bunları söyleyen Rafael’di. Kocaman eliyle kızın alnına dokundu, açık avucunu bir an yüzünün üzerinde tuttu. Floriana gözlerini kapadı.
— Korkma, korkacak hiçbirşey yok, biz senin yalnız iyiliğini istiyoruz.
Tüm bunları tekdüze ve yavaş bir sesle, sanki tüm bu sözcüklerin uyurken Floriana’nm yüreğine işlemesini ister gibi söylüyordu.
— Onu bizim odanın yanındaki küçük odaya yatıralım, ne dersin Marguerite?
Marguerite hemencecik boyun eğdi. Rafael Floriana’yı yatağa taşıdı, dağdan topladığı otlardan bir içecek hazırladı.
Marguerite yan yan bana baktı, sert bir sesle :
— Ee, sen gidip yatmıyor musun? dedi.
Güç durumda kalmıştım.
— Evet… yatıyorum…
Uzun süredir ilk kez, onu öpmeyi göze alamadan iyi geceler diledim.
Çocuk ve Büyücüler /111
geçtikçe daha çok inanıyordum, ama, Floriana’-mn bu yıkımdan sağ kurtulmasını nasıl sağlayabilirdi? Kendine geldiği zaman korkudan titriyordu! Kendisini hırpalamış cehennemsel bir gücün saldırısını püskürtmüş gibiydi. îçindeki gizli güçlere artık söz geçiremiyor muydu yoksa?..
O gece Marguerite’le Rafael için yanlış şeyler düşünmüştüm. Yangın bir kazaydı ve Floriana’-nın bize gelmesi için böyle birşey yapmak akıllarına bile gelmemişti.
Büyükannesinin götürülüşünü anlamadı bile. Buz kesmiş elini avucumda tutuyordum. Rafael ona sordu.
— Yürüyebilir misin?
Başıyla evet dedi.
Eve giden yol pek uzun değildi. Floriana ile yengemin karşılaşmalarından çok korkuyordum. Yengem kapının önüne oturmuş, bizi bekliyordu. Hiç şaşırmışa benzemiyordu, bizim madam Mat-his’in torunuyla geldiğimizi görünce hiç karşı çıkmadı. Tam tersine, ona kibarlık gösterdi, aşırı bir ağırlama yolu seçti. Onu kucaklayıp öptükten sonra, mutfağa götürdü, heyecanını yatıştırmak için bir ot, bir ilâç isteyip istemediğini sordu.
— Hayır, sağolun, hiçbir şey istemiyorum.
Boğuk, kırgın bir sesle konuşuyordu. Marguerite başını iki yana salladı.
— Ne üzüntü! Ne büyük üzüntü!
Yüzünün çizgilerini derinleştiren acıya, yaşlı
gözlerine, dağınık saçlarına karşın Floriana bu akşam bana iki yıl önceden anısını sakladığım görünümden biraz farklı görünüyordu.
Onu yeniden görmekten duyduğum büyük se-
114 / Çocuk ve Büyücüler
Hastalandığı zaman Rafael’in hazırladığı içecekleri içmeye hep karşı çıkardı.
— Biliyorum, onlarla pek sık görüşmek istemezdi, ama, Floriana’yı götürdüklerinde de pek ses çıkarmazdı. Zaten onun durumunda bunun pek önemi yoktu ya.
Başlarını salladılar.
— Bir gün onların başlarına kötü bir iş açacağından hiç kuşkum yoktu.
Kendimi tutamadım, topluluğun yanma yaklaştım, sert bir sesle şunları söylediğimi duydum.
— Asıl sizin başınıza kötü bir iş gelecek.
Parmağımla şişko bir çiftçi kadını gösterdim.
— Önce sen, sen hastalanacaksın, önce mi* den ağrımaya başlayacak.
Kadın büyük bir korkuya kapıldı, geriye çekildi. Tombul elleriyle koca göğsünü bastırdı, bir çeşit bir hıçkırık koy verdi. Yanmdakini göstererek konuşmamı sürdürdüm.
— Sen, sen merdivenden düşeceksin, çok da iyi olacak… ya sen, senin de ineklerin ölecek.
Donakalmışlardı. Arkamı döndüm, yürüdüm. Şakaklarım zonkluyor, kafam koca bir mengenede sıkılıyordu. Yanaklarım ateş içindeydi. Yol boyunca deli gibi koştum.
Çok ağır konuştuğumu anlamıştım. Tüm bu yıkım haberleri sanki bana zorla söyletiliyormuş gibi dilime kendiliğinden gelivermişti. O sıralarda bende zaman zaman ortaya çıkan bu gücü nasıl kullanabileceğimi kestiremiyordum. Bunu daha sonraları öğrendim. Bu benim gelecekte yapacağım, yaşayacağım şeylerin bir belirtisi, bir habercisiydi. Bu güç ya da kırsal alanlarda dedik-
Çocuk ve Büyücüler /113
Çok kötü bir gece geçirdim. Durmadan Flo-rianaların evinin yıkılışım gördüm durdum. O ses bu gece beni rahatsız etmeye gelmedi, ne yazık! Oysa derdimi ona açabilirdim. Onu birçok kez, boşuna yardıma çağırdım. Ama o beni yalnız bırakmayı uygun gördü.
Ertesi sabah, garip bir merakın itelemesiyle hiç kimseden izin istemeden kasabaya indim. Ben geçerken pencerelerin perdeleri aralamyordu. Ne pahasına olursa olsun, Mathislerin evini, ya da geride ne kalmışsa, onu, görmek istiyordum. Dumandan kararmış duvarlar hâlâ ayakta duruyordu, ama içerisi yanmış kirişler, mobilyalar, kavrulmuş kumaşlardan oluşan bir yığınla doluydu.
Komşular da bu yıkımı yakından görmek istemişlerdi. Yaklaştığımı görünce kuşkulu gözlerle bana bakmaya başladılar. Sağa saptım, bir kirişin üzerine oturdum. Onlardan epey uzaktaydım, ama ne konuştuklarım bana duyurmak için seslerini yükseltiyorlardı.
— Şu velet, Bellaudlann yeğeni değil mi?
— Evet, geçen akşam Rafael’le birlikteydi, Floriana’yı alıp gittiler.
— Alıp evlerine götürmek onları pek sevindirmiştir kuşkusuz…
— Siz ne düşünürseniz düşünün, ama, ben onların bu yıkımdan habersiz olduklarına inanmıyorum.
— Bu işi onların mı yaptığını sanıyorsun?
— Bakkal kadın bana dün gece kasabayı ilk ayaklandıranın Rafael olduğunu söyledi.
— Eğer bu bir öc alma ise hiç şaşmam, çünkü Mathis’in annesi büyücülüğe hiç inanmazdı.
116 / Çocuk ve Büyücüler
— Doğru, ben de senin burada olduğunu bildiğim halde gelip seni görmeyi göze alamadım. Hep madam Bellaud’dan biraz korkmuşumdur, beni çok etkiler. Biliyor musun, bir zamanlar, burada, onlarla oturdum, bir yıla yakın hizmetçi olarak çalıştım. O zamanlar birçok ziyaretçileri olurdu, kendilerini göstermek için buradan, dışarıdan insanlar gelirdi.
— Eh öyleyse herşey değişmiş olmalı, şimdi hiç kimse gelmiyor.
Hiç karşılık vermedi.
— Senin yatağında uyurdum, ama, burası şimdiki kadar güzel değildi, tavanarasmı bir mum aydınlatırdı.
Kaygıyla sordum :
— İlk günler, korkmadın mı?
Gözlerini iri iri açtı.
— Yoo, neden?
Üzerinde durmadım. Büyükannesinden haber sordum.
—• Şimdi daha iyi, belediye başkanı onu kentte bir yaşlılar yurduna yerleştirmek için ilgileniyor. Orada daha iyi olacak, her cumartesi gidip onu görebileceğim.
— Ben de seninle gelebilir miyim?
— Tabii, eğer hoşuna giderse!…
Onunla konuşmaktan kendimi alamadım.
— Annemle babam öldüler, biliyor musun?
— Evet, söylemişlerdi. Hâlâ üzgün müsün?
— Artık değilim, nasılsa onları bir gün göreceğim, Rafael amcam bunun için söz verdi.
Sanki yanlış anlamış gibi bana baktı.
— Evet, evet, inan bana, o söyledi.
Çocuk ve Büyücüler /115
leri gibi bu «yetenek» bazen benim için, bazen de benim yerime davranıyordu. Onun buyruğu olduğuma, ona egemen olabileceğime inanmak istiyordum, ama, beni burnumdan yakalayan o idi.
Bugün Rafael’le Marguerite’in neden böyle çok uzaklara gittiğini anlıyorum. Onları hiçbir zaman bağışlamıyacağım.
Floriana iki gün yatakta kaldı.
Marguerite, yangın gecesi, dışarı çıkmamı, kasabaya inmemi yasaklamasına karşı durmamı unutmuş görünmeye çalışıyordu. Ne olursa olsun bundan bir daha söz etmeyecekti.
Rafael pek sık olmasa da, bahçeyle uğraşıyordu.
Floriana, sabahları erkenden fabrikaya gidiyordu. Akşamları onun dönüşünü parmaklıklarda bekliyor, uzaktan geldiğini görünce bir sevinç dalgasıyla doluyordum.
Bazen, yatmaya çıktığımda odama o da geliyordu. Onun önünde hiç utanmadan soyunuyordum, bu da onu hiç şaşırtmıyordu; çünkü beni küçük kardeşi sayıyordu. Yatağımın yanma oturuyor, o gün başından geçen olayları anlatıyordu, ama, doğrusunu söylemek gerekirse pek birşey anlatmıyordu, o ne söylerse söylesin ben ağzı açık onu dinliyordum.
Bir akşam ona dedim ki:
— Garip doğrusu, hep senin bizim eve geleceğini düşünürdüm. Sık sık büyükannene gelmek, seni görmek istedim, ama bana her seferinde onun çok hasta olduğunu ve kimseyi görmek istemediğini söylediler.
118 / Çocuk ve Büyücüler
Marguerite’in konuştuklarım duyuyordum. Marguerite :
— Onu buraya hiç getirmeyecektin, diyordu.
— Bir kez düşün, yanımızda bir yıldan fazla kaldı, onunla ilgilenmemek garip kaçardı.
Tam bir sessizlik oldu ya da benim duyamayacağım kadar alçak sesle konuşmaya başladılar. Arkamdaki pencerenin altına kaydım, kapalı değildi. Rafael:
— Aldırma, dedikodulara kulak asma, diyordu. Neden söz ettiğimi anlıyorsun değil mi?
Marguerite, birşeyler mırıldandı, ne dediğini anlayamadım, sonra konuşmasını sürdürdü.
— …onu Christian diye çağırmasına dayanamıyorum, inan bana, dayanamıyorum. Bu adın bizim için hiçbir anlamı yok, biliyorsun. Kararlaştırdığımız şeylere ulaşmalıyız, seçtiğimiz yolun tersine gitmemelisin. Bu gibi şeyler sessizlik ve yalnızlık ister.
— Abartıyorsun, Marguerite!
— Bundan söz’ etmeyelim artık, istersen! Onu olabildiğince az görsün, ya da vazgeçeceğim bu işten.
— Söylemesi kolay.
— Önce kızı gözden çıkarmamız gerek.
Marguerite kesin konuştu.
— Artık onu görmek istemiyorum.
Sustular. Bir koşuda eski oturduğum yere
gittim. Beni dinlerken yakalayacaklar diye ödüm kopmuştu.
Marguerite yengenin kötü davranışlarının nedeni ortadaydı; Floriana ona fazla geliyordu. Evde olacaklara katlanması gerekiyordu, Rafael’in
Çocuk ve Büyücüler /117
— Yo, yanlış anlamış olmalısın!
— Ama ben ona inanıyorum.
— Hadi, şimdi uyu bakalım benim küçük Christian’ım, geç oldu.
Ormanda yaptığım uzun gezintilere yeniden başlamıştım. Ağaçlar öylesine gür ve bol yapraklıydı ki gökyüzü görünmüyordu. Ciğerlerimi eğrelti otlarının, yabansı bitkilerin kokularıyla dolduruyor, bu gizem dolu gölgelikte kendimce oyalanıyordum. Hiçbir bitkiyi koparmıyordum, kendi ölümleriyle can vermeleri için bırakıyordum. Zaman zaman ağaçların arasından çılgın gibi kaçışan bir kuş yavrusu ya da bir tavşan beni ürkütüyordu. Onları tatlılıkla çağırmak istiyordum, ama yabansı hayvanlar insanların iyiliğine inanmıyorlardı. Zamanla onları kendime alıştıracağıma güveniyordum.
Ölmüş bir ağacın kütüğüne oturuyor, yaprakların ya da çayırın üzerinde oynaşan yeşilimsi ya da kara yansımalar yaratan böcekleri, bu kaynaşıp duran yaşamı seyrediyordum.
Bazen, Marguerite’in bana ilk ve son kez çocukluğunu, az da olsa kendini anlattığı uçurumun kenarına gidiyordum.
Günler böyle geçip gidiyordu, onunla birlikte keçileri otlatmaya gitmektense tek başına dolaşmayı daha çok seviyordum. Bana öyle geliyordu ki artık birbirimize söyleyecek birşeyimiz kalmamıştı. Floriana geldiğindenberi kaygı verici bir sessizliğe gömülmüştü.
Bir gün, evin önünde oturuyordum, alçak sesle konuştuklarını gördüm, ama yine de, Rafael’le
ıo
Floriana bir aydır bizlerle yaşıyordu. Marguerite kuşku ve güvensizlik içindeydi, gözucuyla sürekli onu gözlüyordu, yine de sakin görünüyor* du, ama, bu sessizlik bana eskisi kadar güven vermiyordu.
Bir öğleden sonra, sapa bir yolda, ellerim ceplerimde ıslık çalarak yürüyordum.
Vadiye tepeden bakan yol kavşağına geldiğimde büyük boz renkli taş haçın basamaklarının dibine oturdum. Hava öylesine duru ve parlaktı ki aşağıda çayır biçen köylüler açık seçik görülebiliyordu.
Çocuk ve Büyücüler /119
de söylediği gibi bu şey sessizlik ve yalnızlık içinde yapılmalıydı.
Verilecek hiçbir kurban beni korkutmuyordu, ama, o gün, Floriana’dan ayrılacağımı sezmek içimde inanılmaz bir öfkenin doğmasına yol açmıştı. Onu kaybetmekten başka, herşeyi göze almaya hazırdım. Floriana evde kalacaktı, kaldı da.
Rafael’le Marguerite’in gece gezmeleri birbirini izliyordu. Bu da benim gittikçe daha çok merakımı uyandırıyordu. Bu gezmelerin haftada iki kez, belli aralıklarla yapıldığını sezmekte gecikmedim, bu günler perşembe ve cumartesiydi.
122 / Çocuk ve Büyücüler
— Christian, Tanrım, sen kıskanıyorsun onu!
— Bana Christian deme.
— Abartıyorsun, peki büyüdüğün zaman ne olacak? Kıskanmanı istiyorum, ama, bu seni adınla çağırmama engel mi olacak?
Öfkem yatışmıştı, Fredo için söylediklerimi umursamayacak diye korkuyordum; ama o bu konuda direndi.
— Biliyor musun, Fredo benim en iyi arkadaşım. Onu nasıl buldun?
— Hiç de sevimli değil, herşeyden önce bir yabancı, sonra, kötü yürekli.
Hiç farkında olmadan, Marguerite yengemin dilini kullanmıştım.
— Onunla sık sık görüşmemelisin.
— Çok iyi bir insandır, onu daha yakından tanıyınca sen de benim gibi düşüneceksin.
Beni sinirlendiriyordu. Sert bir sesle karşılık verdim.
— Onu yakından tanımak istemiyorum. Marguerite yengemin büyücü olduğunu o söyledi bana.
Hiç inanmıyormuş gibi bana baktı.
— Efendim?
— Evet. Ona bir kez daha sizin evin orada raslamıştım. Bana : «Sen küçük Bellaud’sun, şu büyücülerin yeğeni» demişti.
— Sen de ona inandın ha? İyi ama sana küçük bir şaka yapmış.
— Olabilir, ama, onu sevmiyorum.
Dönüşümüz çok hüzün verici oldu. Kızgınlığımdan ağzımı bile açmadım.
Yemek masasında, Rafael amca somurttuğumu görünce kaygılandı.
Çocuk ve Büyücüler /121
Birden, birilerinin konuştuğunu duydum, iki gölge bana doğru yaklaşıyordu. Seslerden birini tanıyordum; bu Floriana’ydı, bir oğlan kolundan tutmuştu, onu da hemencecik tanıdım; bu bakkala ilk gidişimde evin yanında rasladığım yabancıydı. Yüreğimde güçlü bir burkulma duydum. Saçlarımın dibine kadar kızarmış olmalıydım, Flo-riana’nın kendisini bir oğlanın kollarına atabileceğini düşünmek şaşkınlığımı ve öfkemi arttırıyordu. Beni görmemeleri olanaksızdı, kaçamazdım. Karşılarına çıkmaya karar verdim.
Floriana, şaşkınlıktan bir çığlık attı. Beni görür görmez, bana alaycı bir gülümsemeyle bakan oğlanın kolunu itiverdi. Floriana sordu :
— Ne yapıyorsun burada?
— Hiç.
— Sana Fredo’yu tanıtayım, iş arkadaşım.
Islak elini bana doğru uzattı.
— İyi ama biz tanışıyoruz, daha önce de karşılaşmıştık, anımsadın mı?
Şöyle alttan bakarak, mırıldandım :
— Belki.
Sıkıntılı bir an geçti. Oğlan :
— Hadi, benim gitmem gerek, dedi. Selâm küçük.
Floriana’nm beline sardığı kolunu istemiye-rek çözdü, dudaklarına çabucak bir öpücük kondurdu.
— Yarına., sevgilim.
Gösterişli bir davranışta bulundu, kabaca gururlu, budalaca güvenliydi, çekti gitti. Rengim uçmuştu.
— Böyle tiplerden nefret ederim.
124 / Çocuk ve Büyücüler
tıktan sonra yenildim, vazgeçtim, yüreğim sıkılmıştı, bir açıklığa gelince yere uzandım, gözlerimi kapadım.
Birden, bir çalılığın ardından fısıldaşmalar duyuldu, sonra da bir kahkaha : Floriana’ydı bu. Oradaydılar, ağaçların bir köşesine uzanmışlardı. Sakınarak seslerin geldiği yana süründüm, oradan oraya giderken bir eğrelti yığınının ardında onları gördüm, Floriana, eteğini kaldırmış, yere uzanmıştı, Fredo vahşice ona sarılmış, elleriyle göğüslerini avuçlamaya çalışıyordu. Onu boğmak istediğini sandım, ama, o hiç debelenmiyor, yaptıklarına izin veriyordu. Neredeyse bağıracak, yüzünü, boynunu öpücüklere boğan Fredo’nun çılgınlığı karşısında imdat çağıracaktım. Sonra yatıştılar. Floriana ona bir şeyler mırıldanıyordu, ama, ne olduğunu anlayamıyordum. Fredo hâlâ yüzünü, memelerini okşuyordu.
Bacaklarım altımdan kaçıyordu, sanki bir anda tüm kanım çekilmişti.
Floriana ile aramıza bir uçurum ya da daha kötü bir şeyler girmek üzereydi. Beni hasta eden, korkunç bir şaşkınlık duygusu uyandıran bu sahneye tanık olmamak için neler vermezdim. Ne pahasına olursa olsun onu bu yaratıktan uzaklaştıracaktım.
Kendimde çok iyi tanıdığım, Rafael’le Mar-guerite’in de geliştirmemi istedikleri bu güç birden ta içimde boy atmaya başlamıştı. Ben kazanacaktım, en güçlü ben olacaktım.
Hiç gürültü etmeden, onlardan uzaklaştım, bir ağaç kütüğünün yanma oturdum. Fredo’nun bendeki gücü duymaya başlamasını sağlamak için
Çocuk ve Büyücüler /123
— Yolunda gitmeyen bir şey mi var, küçük?
Floriana korku dolu gözlerle bana baktı. Bir
an için Fredo’yu anlatacağımı sandı, ama, ben yalnız :
— Bu akşam çok yorgunum, dedim.
Acı çekmeye başlamıştım, Floriana benden uzaklaşmıştı. Bana küçük kardeşi gibi davranıyordu. Aklı ondaydı. Onu bazen kendi kendine gülümserken görüyor, o çocuğu düşündüğünü anlıyordum. Marguerite yenge işlerin yolunda gitmediğini sezmişti, ama, hiç bir şey sormuyordu, belki de herşeyi ona benim anlatmamı istiyordu.
Bir cumartesi sabahı, büyükannesini görme bahanesiyle Floriana çıkmaya hazırlanıyordu. Davranışlarındaki herhangi bir şey onun beni aldattığını, gidip Fredo’yla buluşacağını düşündürmüştü. Birkaç kez onun evin çevresinde dolaştığını görmüştüm. Nereye gittiğini görmek için odanın penceresine koştum. Fredo onu yolun sonunda bekliyordu. Beline sarıldı ve kasabaya doğru uzaklaştılar.
Benden daha güçlüydü; bir sıçrayışta, merdivenleri dörder dörder indim. Yolda ne yapacağımı bilemeden kalakaldım. Yolun her yanma baktım, onları göremedim, kaybolmuşlardı.
Sağda, dik bir patika çayırlara doğru iniyordu; soldaki keçiyolu ise benim çok iyi bildiğim ormanda son buluyordu; bunlardan hiç biri kasabaya gitmiyordu. Gittikçe şaşkınlığım artıyordu. İşi raslantıya bırakarak, soldaki yola saptım, eğer ormandaysalar, beni görmesinler diye sakınarak yürüyordum. Baltalık ormanın derinlerine daldım, ama, bir sonuç alamadım. Bir süre dolaş-
126 / Çocuk ve Büyücüler
leri gizlemem yararsızdı, o gerçeği biliyordu ve bana yardıma hazırdı.
Bir solukta ona herşeyi anlattım. Beni kaygısızca dinliyordu, ama gözlerinde korku verici bir parıltı, bir çeşit acımasız bir doyum, kıpırdayıp duruyordu. Başımı alev alev yanan avuçlarımn arasına aldı, uzun süre öylece tuttu, sonra beni alnımdan öptü.
— Umutlarımı boşa çıkarmadın Sylvestre, yeniden doğmak üzeresin. Hep pek dayanıksız olman* dan korkmuştum küçüğüm, ama daha ilk günden-beri ruhlar durmadan senden söz ettiler.
Uzun bir süre konuşmadı.
—- Şimdi, sana, senden ne beklediğimi söyleyeceğim. Bende kapalı kalan kapıyı bir tek sen açabilirsin, onu aşmama ancak sen yardımcı olabilirsin, ancak seninle birlikte sonsuz gizemlerin sonuna ulaşabiliriz. Anla beni, benim, senin suçsuzluğuna, temizliğine ihtiyacım var Sylvestre, senin de benim deneylerime.
— Ya Rafael amca?
Bir an şaşırmış gibi bana baktı.
— Onun da sana ihtiyacı var.
Bunu öyle ağırbaşlı söylemişti ki, beni şaşırtmıştı, hatta bugün bile onun içten davranıp davranmadığını soruyorum kendime, Rafael’le ilgilendiğimi görünce beni daha çok etkilemek için söylemiş olabilirdi.
—- Sana bir giz açıklayacağım Sylvestre, ama bize ihanet etmeyeceğine söz ver, bizden olmayan hiç kimseye bundan söz etmeyeceğine söz ver.
— Söz, Marguerite yenge.
— Toplantılarımızı yöneten amcan, küçüğüm.
Çocuk ve Büyücüler /125
Marguerite’in yaptığı gibi onu yoğunlaştırmalıy-dım; Floriana’dan ayrılması, artık onu sevmemesi, bırakıp gitmesi için tüm gücümle düşünmeliydim. Başına bir felâket gelmeliydi… evet, evet, başına bir felâket gelmeliydi.
Gün boyu, hatta geceleri, evde, ormandaki gezintilerim sırasında, haçın dikili olduğu yol kavşağında sürekli o gücü çağırıyordum.
İkisi de geleceklerdi. Floriana haçın yanında toprağa yapışmış gibi kıpırdamadan duracaktı. Fredo da öyle kalıverecekti; istemim ona geçecek, onun bedeninde toplanacaktı, ben onu uçurumun kenarına kadar götürecek güç olacaktım. Bir uyurgezer gibi bir adım daha atacak, tam düşecekken onu orada tutacaktım, ölmesini istemiyordum, yalnız korkutacaktım. Floriana yüzünden tehlikede olduğunu, bırakıp gitmesi gerektiğini anlamasını istiyordum.
Kendi üzerimde yaptığım bu deneme çok yıpratıcı olmuştu. Şimdiye değin güçlerimi hep çok kısa bir süre için kullanmıştım, o da bilinçsiz olarak. Şimdiyse koşullar ondan başka bir yolda yararlanmamı gerektiriyordu, elim ayağım bağlıydı, demir parmaklıklar arasındaydım, böyle yaşayamazdım.
Günler geçiyor, sonucun gerçekleşmesi gecikiyordu. Floriana her gün Fredo’ya raslıyor ve her gün daha az konuşuyordu.
Marguerite’le mutfakta yalnızdık, bulaşıkları kurulamayı yeni bitirmişti. Ben masada tasalı, somurtkan, asık suratlı hiçbirşey yapmadan oturuyordum. Bana doğru döndü, Floriana’yla ilgili birşeyler soracağını anlamıştım. İçimde olup biten-
128 / Çocuk ve Büyücüler
İnanılmaz bir hafiflik duygusu yayıldı içime. Uçacağım sandım, uçuyordum. Marguerite elini al-nımdan geçirdi, yeniden elini gezdirdi, tekdüze, yalın bir sesle konuştu :
— Dileğin gerçekleşsin Sylvestre, dileğin gerçekleşsin Sylvestre, dileğin gerçekleşsin…
Uyuyakalmıştım, uykum mu gelmişti, yoksa ölmek üzere miydim, bilmiyorum.
Saatlerce uyudum. Uyanınca, Marguerite göz-kapaklarımı kokulu, serin bir suyla yıkadı; sonra bana bir bardak dolusu sarımsı bir içecek getirdi.
— Bir solukta iç.
Bardağı kavradım. İlk yudumda yüreğim kalktı, müthiş acıydı. Yüzümü buruşturdum, ama, Marguerite bana zaman bırakmadı, bileğimi yakaladı.
— İç, bir yudumda iç diyorum sana.
Yuttum, merakla, hatta kaygıyla ne olacağını bekledim. Bir çeşit bir baş dönmesiydi bu. Çevremdeki her şey, komodin, giysi dolabı alacakaranlığın içinde, olağandışı boyutlara ulaşıyordu. Elime baktım, parmaklarım her zamankinden daha büyüktü. Onları ben mi böyle görüyordum, yoksa, gerçekten şişip büyümüşler miydi? Marguerite, durmadan :
— Sakin ol Sylvestre, sakin ol küçüğüm, kaygılanma Sylvestre, diyordu.
Bu durum birkaç dakika sürdü, sonra her şey gerçek görünümünü aldı. Marguerite almma tatlı, hafif bir öpücük kondurdu. Yüzü aydınlanmıştı.
— Artık kalkabilirsin Sylvestre.
Titrek birkaç adım attım, elimden tuttu, beni mutfağa götürdü.
Yavaş yavaş, kokulara karşı duyarlığımın art-
Çocuk ve Büyücüler /127
— Öyleyse, beni yalnız bırakıp gittiğiniz geceler…
— Evet bunun içindi.
— Peki ne yapıyordunuz dışarıda?
— Şişşt, daha fazlasını söyleyemem. Gelecekte sen de bizimle olacaksın.
Şöyle bir gülümseme geçti dudaklarından.
O gün bana sözünü ettiği gizli büyücüler derneğinin başkanı Rafael olabilirdi, ama, bu topluluğu oluşturan kadınlar, erkekler nereden geliyordu? Çevredeki kaybolmuş kentlerden mi? Bunu hiç öğrenemedim.
Bana söyledikleri konusunda Marguerite ne denli çaba harcasa benim ancak yarısına inandığımı anlamıştı.
— Sylvestre, kesin bir şey bu, «yetenek» lisin. Dilediğini gerçekleştirmen için sana yardım edeceğim.
Beni kucağına aldı, odasına taşıdı. Bu eşiği hiç aşmamıştım. Büyük bir odaydı burası, içeride, kocaman bir giysi dolabı, üzerinde basit, kollu bir şamdan duran bir komodin vardı, yatağın baş-ucunda dinsel nitelikte bir resim asılıydı, eski bir koltuk, çevresinde iki sandalye, üzerinde her çeşit şişeyle, iki koca kitap duran küçük bir masa odadaki eşyayı tamamlıyordu.
Marguerite benden gözlerimi kapamamı istedi.
— Yavaş yavaş soluk al Sylvestre, yavaş yavaş soluk al, gevşe, soluğunu tut, öleceğini düşün. Buz kesiliyorsun, soğuğu ayaklarında duyuyorsun, yavaş yavaş yükseliyor, şimdi bacaklarında, şimdi tüm bedeninde, donuyorsun, karnına kadar geliyor, şimdi göğsünde, yüreğinin hemen yanında… bırak gelsin, karşı koyma, korkma…
130 / Çocuk ve Büyücüler
— Belki onu yine görürsün, dedim.
Başını kaldırdı, bana baktı, mırıldandı:
— Bilmiyorum., fabrikadan çıkardılar onu..
Kendime rağmen, doğruldum, gözlerimde yanan pırıltıyı görmemesi için çabucak başımı çevirdim.
Rafael’le Marguerite, konuşmadan, kıpırdamadan yerlerinde oturuyor, duygusuz bir yüzle bizi seyrediyorlardı.
Yengemin bakışlarını yakalamak, kazandığım utkuyu onunla paylaşmak istedim, ama, onun bakışlarındaki anlamsız boşluğu görünce şaşırdım.
Ne yapacağımı, nasıl davranacağımı bilmiyordum, Floriana’ya döndüm, homurdandım :
— Bu kadar büyütme, bir başkasını bulursun.
Eliyle gözlerini sildi, gülümsemeye çalıştı, dudaklarının ucuyla beni öptü. Bu öpücük bende bir çeşit başdönmesi ve sevinç sarhoşluğu yaratmıştı. Âdeta bağırdım.
— Hem, ben, ben de buradayım!
Floriana pek yatışmamıştı, yorgun görünüyordu, aklı başka yerdeydi.
Rafael piposunu aldı. Marguerite, gözlerini tek bir noktaya dikmiş, bizden habersiz, çok uzaklarda, içine kapanık, dudaklarının kenarında bir çeşit sırıtma önüne bakıyordu.
Floriana’nın ruhunda Fredo’nun işten çıkarılmasının gerçek nedenine ilişkin bir kuşku doğmaması için sevincini gizlemeye mi çalışıyordu?
Ona inanmak istiyordum, ama, yapamıyordum.
Yeni bir savaşa hazırlanmak için güç topluyordu. Beni anlatılmaz kaygılara boğan bu korku verici yüzü daha Önce de görmüştüm.
Çocuk ve Büyücüler /129 tığını, nesnelerin biçimlerinin şimdiye değin bilmediğim bir gerçeklik kazandığını farkettim.
Sonsuza varan güçlerin birden prensi oluver-menin verdiği duygu sarhoş ediciydi. Tüm kaygılarım, bunalımlarım kaybolmuştu. Dileğimin gerçekleşeceğinden bir an bile kuşkulanmıyordum.
Ondan sonraki günlerde, Marguerite’le çok az konuştuk, ama, aramızda bir uyuşma, bir anlaşma ya da bundan daha içli dışlı, daha içten birşeyler oluşmuştu.
Olağanüstü bir olay çıkmadan gündelik yaşam sürüp gidiyordu, bir akşam, Floriana solgun, bozuk bir yüzle eve döndü. Rafael’le Marguerite birbiri ardısıra sorular sordular, onu konuşturmak istediler, ama, o hiçbir karşılık vermedi; birden hıç-kıra hıçkıra ağlamaya başladı.
Çabucak Marguerite’e baktım, başını, belli belirsiz, evet, diye salladı.
Büyü eyleme geçmiş, gerekli etkilemeyi yapmıştı.
Yengi kazanmanın verdiği duyguyla titremiştim kuşkusuz; birbirimizden ne denli uzaktık!?
Floriana, masaya eğilmiş, başı kollarının arasında hıçkırıyordu. Müthiş bir korkuya kapıldım. Neredeyse çıldıracaktım, ama, Marguerite sezecek diye korkuyor, kendimi tutuyordum. Floriana’ya yaklaştım, saçlarını okşayarak, kulağına fısıldadım :
— Söyle, n’en var senin? Derdin ne? Yoksa Fredo’ya birşey mi oldu?
Hıçkırıkları bir kat arttı. Demek ki Fredo’ya birşey olmuştu. Acılarım dinmiş, yüreğim hafiflemişti, daha fazlasını söyletmek için :
132 / Çocuk ve Büyücüler
lirsiz bir sevgi parıltısı yanıp sönen gözleriyle sürekli beni gözlüyordu.
Rafael bana içi garip formüller, resimler ve onlardan daha da garip çizgilerle dolu bir büyücü kitabı vermişti. Tek kitap bu, diyordu. Onun eline nasıl geçmişti bilmiyorum.
— Yazarın söylediklerine ulaşmaya hazırsın.
Gerçekte yazılanlar öylesine karanlık ve anlaşılmazdı ki, çözümlemek için canımı dişime takıyordum.
— Anlamadığın zaman sorular sor, özellikle günde bir sayfadan fazla okuma, bir konuyu bitirdiğinde baştan al, tüm sözcükleri akimda tutana kadar durmadan oku. Önemli olan sözlerin sesleridir.
Bir olay, neredeyse yaşantımızın olağan düzenini bozacaktı. Evde yalnız kalmıştım. Ormanda kışlık odun toplarken üşütmüştüm, ocağın yanında ısınıyordum. Parmaklığın oradan bir. ses beni çağırdı. Yengeme yalnız perşembe günleri akıl danışmaya gelirlerdi, bazen cuma günleri de geldikleri olurdu, ama, hafta başında kesinlikle hiç kimse gelmezdi; ben ona yardım etmiyordum; konuklarını odasında kabul ediyordu.
Peki, böyle sabah sabah kim gelebilirdi? Pencereden bakınca, postacıyı gördüm. Bize pek seyrek uğrardı. Ayda bir gelir amcamın aylığını, hiç kimsenin açmayı akıl etmediği ve büfenin bir köşesine atıverdiği bilimsel dergiyi bırakır giderdi. Bana bir mektup uzattı, zarfın üzerinde matmazel Mathis yazıyordu.
— Hâlâ burada mı oturuyor?
— Evet, mösyö.
11
Ekim ayı bize olağanüstü güzellikte akşamlar getirdi. Rafael beni yıldızlar, bitkiler ve ülkeler konusunda eğitmeye devam ediyordu. Bitmek tükenmek bilmeyen bir konuydu bu. Onu dinleyen yalnız bendim. Sofradan kalkar kalkmaz, Floriana gidip yatıyordu. Artık bana Fredo konusunda hiç bir şey söylemiyordu. Zaman zaman üzüntüsünden sıyrılıyor, benimle gülüyor, eskisi gibi, fabrikada o gün neler yaptığını anlatıyordu.
Marguerite, yine, durgun, sessiz bir suskunluğun içine gömülmüştü, saatlerce konuşmadan ateşin karşısında oturuyordu. Zaman zaman belli be-
134 / Çocuk ve Büyücüler
Benden pek büyük değildi, gözlerime baktı.
— Senin gibi sağlıklı bir çocuğun okula adım atmaması ne acı, Ne olmak istiyorsun sen, yaban bir yaşam mı sürdürmek istiyorsun?
— Eğer hoşlanıyorsam, sizin dediğiniz gibi yaban bir yaşam sürdürürüm! Sizin sandığınızdan daha çok şey biliyorum ben. Her gece Rafael amcam beni çalıştırıyor.
— Sahi mi? Sana ne öğretiyor Rafael amcan?
— Sizi ilgilendirmez!
— İyi eğitilmişsin doğrusu! Zavallı çocuk, o öğrendiklerinle inek çobanlığından başka bir iş bulamazsın, biliyor musun?
— Farketmez.
— Dilediğin gibi düşünmekte özgürsün… senin de, amcanın da şansı var. Yanılmıyorsam, oniki yaşma bastın, değil mi?
Hiç karşılık vermedim, arkamı döndüm, yürüdüm gittim. Rafael bana bu yaştan sonra beni okula gitmeye zorlayamayacaklarım söylemişti.
Marguerite’in yardımıyla elde ettiğimi sandığım Fredo’nun gidişi, mektubun elime geçmesini sağlayan raslantı ve öğretmenin bozguna uğraması bende bir dokunulmazlık düşüncesi, güçlerimin sonsuz olduğu duygusu yaratmıştı.
Kışın ortasmdaydık, su birikintileri diplerine kadar donmuştu. Kar yolları yeniden tıkamış, evleri gömmüştü.
Birçok kez Floriana fabrikaya gidemedi. Evin içinde üzüntüyle dört dönüyor, işten çıkaracaklar diye ödü kopuyordu. Ona öyküler uyduruyor, ya da yazdıklarımı anlatıyor, oyalamaya çalışıyor-
Çocuk ve Büyücüler /133
Kalakalmıştım, sıkılmış, şaşırmıştım, mektubu parmaklarımda çeviriyor, çeviriyordum. «Floriana’ya bu mektubu kim yazabilir? Büyükannesi olamaz, her cumartesi onu görmeye gidiyor.» Mektubun üzerindeki damga bilmediğim bir kenti gösteriyordu. Birden gönderenin kim olduğunu kavradım, bu Fredo’dan başkası olamazdı. Çılgınca bir öfkeye kapıldım. Ayaktaydım, mektup elimdeydi; kararlı, duygusuz bir davranışla, hiç düşünmeden, mektubu ateşe attım, rahatlamış, sakin yerime oturdum. Kül olup gitmesini seyrettim; her şey ne denli kolay olmuştu.
Pelerinime sarındım, boyun atkımı iyice doladım, ormana gittim. Zaman zaman sessizliği bir silâh sesi bozuyor, çam ağaçlarından döne döne karga sürüleri havalanıyordu.
Dünyamın ne denli sınırlı olduğunu şimdi daha iyi anlıyordum. Tepenin doruğunda birkaç hektarlık küçük bir toprak parçası, ama, buna karşılık, ne ufuk! Bundan daha genişini, daha güzelini görmemiştim ben. Doğanın çocuğuydum ben, onun gibi biraz yabandım. Şimdi oniki yaşındaydım. Benim yaşımdaki hiç bir çocuk yaşamın gizlerini benden iyi bilemezdi.
Dönüş yolunda, birden karşıma öğretmen Gendron çıktı, bu yusyuvarlak adamın tombul, kısa bacakları, burnunun üzerinde gözlükleri ve davranışlarında önemli kişilerin havası vardı. Bir an, hiç bir şey söylemeden birbirimize baktık, sonra o yaklaştı. Ben kaçmak için davrandım, ama, sesi beni alıkoydu.
— Korkuyor musun?
-— Hayır, mösyö.
136 / Çocuk ve Büyücüler
— Çok iyi olmuş, yaptıklarımdan pişman değilim. O aşağılık kadınlar başlarına gelenleri hak-etmişlerdi zaten…
Bu sahneye tanık olan Floriana bana doğru atıldı, daha çok konuşmamı önlemek için eliyle ağzımı kapadı. Onu şöyle bir ittim, yüzü sarardı., gözleri yaş doldu.
— Onlara nasıl aşağılık kadınlar dersin, onları tanımıyorsun bile.
— Çünkü biliyorum!
Üzerimize yoğun bir sessizlik çöktü. Floriana omuzlarını silkti.
— Seni daha akıllı sanırdım, Christian.
Dudaklarındaki o korkunç sırıtkan gülüşle
Marguerite söze karıştı.
— Onun akıllı olup olmadığını sen nasıl bilebilirsin, benim zavallı Floriana’m?!
İlkinden daha ezici bir sessizlik oldu, bunu Rafael bozdu. Kendine güveniyordu, sesi sakindi.
— Tüm bunlar kötü bir raslantı değil mi, Marguerite?
O da sözcüklerin üzerinde tek tek durarak karşılık verdi:
— Kuşkusuz, kötü bir raslantı bu…
Ama sözcüklerin söylenişinde yengi kazanmış birinin duyguları okunuyordu.
Bu olay, papazın, rahip Giraudet’nin bize gelmesine neden oldu. Burada göreve başlayalı onbeş yıl olmuştu, kasaba halkının en az üçte biri evlendirmiş, vaftiz etmiş ya da gömmüştü. Şe tanla karşılaşacak gibi sakınarak mutfağa gir Amcamla ben yalnızdık. Rafael ayağa kalktı, daklarmda kocaman bir gülücük, nazik bir biç’ de selâmladı.
Çocuk ve Büyücüler /135
dum. Karmaşık şeyler onu ilgilendirmiyordu, çünkü anlamıyordu. Basit bir kızdı o.
Rafael allak bullak olmuş girdi.
— Kasabada garip şeyler oluyor, dedi, bakışlarını bana çevirdi. Sanırım bunlara pek yabancı sayılmazsın küçük.
Şaşkınlıktan gözlerimi kocaman kocaman açtım. Marguerite kımıldamıyordu.
— Önce Daudin ana tavanarasma çıkarken merdivenden düşmüş, kalça kemiğini kırmış, sonra, madam Basset, kasabın karısı ağır hastaymış, her yanı alev alev yanıyormuş. Doktor ne olduğunu anlayamamış.
Marguerite sordu :
— Ne oluyor canım, neden Daudin’le Basset’-yi aynı kaba koyuyorsun, bize hiç gelmediler ki?!
Rafael garip bir gülümsemeyle karşılık verdi.
— Hiç.. /
Yeniden bana döndü.
— Olanlar seni hiç ilgilendirmiyor, değil mi?
Sırtımdan aşağı soğuk bir ter boşandı. Tit-
mıeye başladım. Marguerite sert bir biçimde ba-■>. baktı. Boğuk bir sesle konuştum :
— Başlarına gelecekleri onlara ben söylemiş-
^afael dizine vurarak bağırdı:
– Bundan kuşkum yoktu zaten. Bu bir ras-\ma, çok can sıkıcı bir şey, bunu doktorla ’a söylemişler, ı.erite öfkelenmişti, çocuk söylediklerinden sorumlu tutu-
■»ağırmaya başladım.
138 / Çocuk ve Büyücüler
— Hiç de değil, ona raslama olanağını pek bulamadım.
Küçük, kuru bir gülücük attı.
— Görüyorsunuz, rahip efendi, bu küçük delikanlı da benim gibi dinsel konularla pek ilgilenmiyor.
— Yine de insan varlığı ve sonsuz yaşamla ilgili bir şeyler öğrenebilir sanırım.
— Bu konuda siz, bir şeyler bildiğinize inanıyor musunuz bari, rahip efendi?
Papaz yerinden fırladı, onuru zedelenmişti.
— Bundan kuşkunuz mu var mösyö Bellaud?
— Verdiğiniz bilgilerle, gerçekten insanları sonsuz yaşama hazırladığınızı mı sanıyorsunuz?
— Yalnız sanmıyorum, bundan eminim, yoksa din ne işe yarardı, sorarım size?
Amca sandalyesinden kalktı, sesini gittikçe yükselterek konuşmaya başladı:
— Sizin dininiz saf, budala insanlar için bir peri masalı. İlk başlarda İsa’nın sözleri saygıdeğer ve güzelmiş, ama, aradan yüzyıllar geçmiş, herkes bir şeyler eklemiş, süslemiş püslemiş, anlamları değişmiş. Dininizin uygulaması mekanikleşmiş, işi bezirgânlığa vurmuş. Bu kargaşaya, karışıklığa karşılık hâlâ yaşamakta olan varlıklarınız var : Azizleriniz, azizeleriniz.. onlara şapkamı çıkarırım, ama, onları izleyemem, onların yaptıklarına hiç heveslenmem.. Din, din, onu ben içimde taşırım, onu ben yaratırım. Çevremde olan her şeyi, bitkileri, doğayı, hayvanlan, sizin aşağılık saydığınız varlıkları inceler ve bana gerekli sonucu çıkarırım. Eğer o da beni dinler, beni anlarsa, bu küçük de benim dinimden başkasına katılmaz.
Çocuk ve Büyücüler / 137
— Ooo, rahip efendi, bizi pek sevindiren bu ziyareti neye borçluyuz?
Rahip hemen özür diledi.
— Şöyle bir geçiyordum, inanın, sizi rahatsız etmek istemedim.
Rafael daha da içten davranarak karşılık verdi.
— Sizle saatlerce konuşabilirim.
Oturacak yer gösterdi.
— Rica ederim, oturun.
Papaz, kısa bir kararsızlık geçirdi, sonra Mar-guerite’in kocaman koltuğuna çöktü.
— Size bir şeyler ikram edebilir miyim, acaba? Hadi küçük git bir şişe iyi şarap getir.
Rahip kesinlikle karşı çıktı. Ben ne yapacağımı şaşırmıştım.
— Öyleyse, ben, bir bardak alayım, eğer bir sakıncası yoksa tabii.
Amcam bir bardak içtikten sonra rahibin karşısına oturdu.
— Evet, konu nedir?
Papaz iyice afallamışa benziyordu, nereden başlayacağını bilemiyordu. Yığılıp kaldığı koltuğunda, daracık rahip giysileri içinde sıkışmış kocaman bir mermiye benziyordu. Ona bakınca kendimi gülmekten alamadım. Bunun üzerine papaz, parmağıyla beni göstererek konuşmaya başladı :
— Bu küçük, sizin yeğeniniz değil mi?
— Evet yeğenim! Yoksa bu haydut kötü bir şeyler mi yaptı?
Sesinin tonu sevinç dolu, hatta biraz alaycıydı. Ben de onun oynadığı oyuna katılarak başımı önüme eğdim. Papaz yeniden konuşmaya başladı.
12
Floriana ansızın bana :
— Yarın, ikimiz büyükannemi görmeye gideceğiz, dedi.
Bu çağrı öylesine beklenmedik bir şeydi ki soluğum kesildi. Durumumu görünce Floriana ekledi.
— Hoşuna giderse tabii.
Beni bundan daha çok sevindiremezdi. Boynuna atıldım, onu öpmeye başladım. Gülerek elimden kurtulmaya çalıştı.
— Küçük çılgın, dur, saçımı bozacaksın.
O andan sonra hep ne zaman gideceğimizi
Çocuk ve Büyücüler /139
Rahip korkuya kapılmıştı, yüzü kıpkırmızıydı, kalktı. Kekeliyordu.
— Bu çocuğun önünde açıklamak istemediğim çalışmalarınızı bilmediğimi sanmayın mösyö Bellaud. Tanrı onu sizin yolunuzu izlemekten korusun. Onun için dua edeceğim.
— Hiç yorulmayın, rahip efendi. İnanın bu çocuğun Tanrı’nm kapılarının kendisine açılması için kilisenizin aracılığına ihtiyacı yok.
— İsa «Yalancı peygamberlerden sakının, onlar size koyun postu altında gelirler, oysa içlerinde gözü doymaz, yırtıcı kurtlar vardır.» der, mösyö Bellaud. Ayrıca o «Verdikleri ürünlerden onları tanırsınız» der. Bu çocuğun yalancı peygamberler eline düşmediğini umut etmek isterim.
Çıkarken öyle öfkeliydi ki her yanı titriyordu.
— Giraudet babayı iyi hırpaladık ha?! Ne dersin küçük?
Çekingen, gülümsemeye çalıştım, o konuşmasını sürdürdü.
— Görüyorsun, küçük, insanlar ölümden sonra ödülleriyle, cezalarıyla bir dünya düşünmeye koşullandırılmışlar. Ama, benim için «orası» her çeşit insanın buluştuğu bir yer. «Orası» inananlar için dinsel, askerler için «askersel», ötekiler için, dünyada olduğu gibi, umutsuz olabilir. Herkes kendince yaşar orada. Dinler hepimizin olana iman edenlerin hatta din adamlarının bile gözünden kaçan bir biçimde el koymak istiyorlar.
142 / Çocuk ve Büyücüler
— Gir, kızım.
Büyükanne yatağında oturuyordu, başının altında iki yastık vardı. Onu tanımakta güçlük çektim, çok yaşlanmıştı. Torununun bir ziyaretçi getirmesi onu şaşırtmıştı, varlığım onu rahatsız etmişe benziyordu. Floriana armağan paketlerini açarken ben odanın bir köşesinde ayakta bekliyordum. Portakal, çikolata ve iki tane küçük sütlü ekmek almıştık. Yaşlı kadın hâzinelerini baş-ucundaki masaya özenle sıraladı, sonra Floriana-nm hatırını sordu.
— Çok iyiyim. Hâlâ Bellaud’larda kalıyorum.
Büyükanne hiçbir yorumda bulunmadı. Dudaklarını büzdü, sonunda karşılık verdi.
— Öyle mi? İyi.
Floriana sordu:
— Ee, sen nasılsın, iyi misin?
Azıcık sızlandı:
— Eee…benim yaşımda insan, sağlığına pek dikkat etmiyor. Tanrıya verdiği yaşamdan, şükran borçluyuz. İyiyim, çok şükür.
Onu inandırmak için tekrarladı:
— İyiyim, iyiyim.
— Cervoz’da bir yer kiralamak için para biriktirmeye başladım. Gelip benimle oturacaksın!
Büyükanne pek inanmış görünmüyordu, kaderci bir tutumla boyun eğdi.
— Burada iyiyim ben.
Floriana, ona yaklaşmam için beni çağırdı. Birden ihtiyar kadının yüzü karardı.
— Onu hatırlayacaksın, küçük Christian bu, hani Paris’ten gelmişti. Birkaç yıl önce, bize, eve uğramıştı.
Çocuk ve Büyücüler /141
düşündüm durdum. Önce kararsız davranan yengem sonunda gitmeme izin verdi ve cumartesi günü, erken saatte, kasabanın aşağısına, otobüse binmek için indik. Sevincim, rasladığımız insanların beni görünce gösterdikleri garip dikkati görmemi engelliyordu. Bana yöneltilen pek de sevimli olmayan bakışlara dikkat etmiyordum. Küçük bir köpek gibi hoplayıp, zıplıyordum.
Otobüs dokuz buçukta hareket etti. Pek uzağa gitmeyecektik, ama yolculuğumuz uzun sürecekti, yollar kötü, duraklar sık sıktı.
Kırların, ormanların sessizliğine alıştığım için kentin gürültüsü beni serseme çevirdi. Floriana’-nm eline sımsıkı yapışmıştım, geçtiğimiz sokaklar insan doluydu, kaldırımlarda oradan oraya koşuşuyorlardı, ben kendimi kaybolmuş, afallamış, rahatsız duyuyordum. Arabalar öylesine hızlı gidiyordu ki sokaklarda karşıdan karşıya geçmeye korkuyordum. Floriana bana takıldı.
— Sen gerçekten küçük bir yaban olmuşsun.
Yaşlılar yurdunun, parkındaki soğuktan üşü-yormuş gibi duran ağaçlara karşın, güzel bir görünümü vardı. Kuzey rüzgârı soğuk ve dondurucuydu. Odaların içi iyi ısıtılmıştı. Koridorlarda insanlar gidip geliyordu. Güleryüzlü ihtiyarlar, ya tek başlarına, ya da ikişer ikişer bastonlarına dayanarak geziniyorlardı. Onların davranışları hoşuma gitmişti.
Floriana orada kalanların hemen çoğunu tanıyordu. Onları sevinç gösterileriyle karşılıyor, sağlıklarını soruyordu. Sonunda büyükannesinin odasının önüne geldik. Floriana kapıya üç kez, yavaşça vurdu; içeriden titrek bir ses duyuldu :
144 / Çocuk ve Büyücüler
Beni iyice inandırmak için ekledi:
— Çok mutluyum.
Garip bir önsezim vardı. Kararlı olmasını istediğim bir sesle sordum:
— Fredo’dan haber alıyor musun?
— Haa, ondan mı? Yoo, düşünmüyorum bile onu, geldi geçti.
Sevincimden neredeyse havalara uçacaktım, ama, bu sevincim pek uzun sürmedi. Bana doğru eğildi, kulağıma, bana pek çirkin gelen sinirli bir gülücükle, mırıldandı:
— Başkasını buldum, bu daha iyi.
Hiçbirşeyin farkında değildi, durmadan konuşuyordu:
— Cervoz’dan bir çocuk, bakırcının oğlu, tanıyor musun?
Boğuk bir sesle karşılık verdim.
— Hayır.
— Tanıştığında, göreceksin, hemen arkadaş olacaksınız.
Yüreğim bir mengenede sıkılıyordu sanki, kendime gelmeye çalıştım, yapmacık bir neşeyle konuştum.
—- Tabii, onunla tanışmaktan mutlu olurum.
Kafamda karmakarışık düşünceler dolanıyordu. Eski görüntüler gözümün önünden geçip gidiyordu; yangın gecesi Floriana’nm gelişi! Odama birlikte çıkmalarımız! Uyumadan önce yatağımın kenarına oturuşu! Fredo’nun gidişi! Ya şimdi! Tüm sevincim sona erdi. Düşüncesi, istemi, isteği hep bu yeni dostunun elinde!
Yolculuğun geri kalan bölümü benim için dayanılmazdı. Beni yiyip bitiren acıya karşılık yine
Çocuk ve Büyücüler /143
İhtiyar kadm anımsamamış gibi davrandı.
O sırada kapı açıldı, bakıcı kız kahvaltı için madam Mathis’in yemekhaneye inip inmeyeceğini sordu.
— Burada yemek daha iyi, yürüyünce yoruluyorum, bacaklarım artık beni çekmiyor.
— Eğer gelecek cumartesi, birşeyler getirmemi istersen, söyle, sevinirim.
— Yoo, hiçbirşeye ihtiyacım yok.
Sevecenlikle torununu öptü, sanki onu son kez
gördüğünü düşünüyormuş gibi gidişinden üzüntülü olduğunu gördüm. Elini sıkmayı göze alamadım, zaten o da beni bu konuda yüreklendirecek bir davranışta bulunmamıştı. Madam Mathis beni sevmiyordu. Floriana da bunu anlamıştı, benden özür diledi.
— Yaşlı, biliyorsun, aldırmaman gerek. Sağı solu belli olmuyor, biraz da dengesiz.
Bu ziyaret bana sıkıntıdan başka birşey vermemişti.
Dönüş yolunda, herkesten ayrı, otobüsün en arka koltuğuna oturduk, yeniden neşeme kavuşmuştum. Floriana’ya iyice sokuldum, kurumum-dan geçilmiyordu. Ne kadar güzeldi. Çocukları birkaç yıl yaşlandıran bir büyü var mıydı, acaba? Olsaydı, hemen içerdim. Ona bakıyordum, yüzü değişti.
— Ne düşünüyorsun?
— Hiç.
Üsteledim.
— Seni kaygılandıran birşeyler olduğundan kuşkum yok, büyükannen belki?
— Hiç de değil, sağlığı yerinde, onunla nasıl ilgileniyorlar, sen de gördün…
146 / Çocuk ve Büyücüler
Tek bir sözcük daha eklemeden elimden tuttu, beni eve götürdü. Karşısına oturttu; başımı önüme eğmiştim, çenemden tuttu kaldırdı, ona bakmam için beni zorladı. Sert bir biçimde sordu:
— Birşey mi oldu sana? Bir kötülük mü ettiler? Konuş küçüğüm konuş.
Sesi kulağıma karmakarışık geliyordu, bu uğultu sonunda beni uyuttu. Gözlerim kapanmıştı, birden yerinden fırladı, bir çığlık attı.
— Seni benden çaldılar, ama, ben geri almasını bilirim, yeterince gücüm var bunun için!
O gün üzerime çöken gevşeklik, duygusuzluk yaşam boyu beni sık sık etkiledi. Biraz içime kapanır gibi olsam, birazcık üzülsem hemen üzerime çöküverir. Bende, sözle anlatılamayan bir duygu, bir çeşit önsezi, belki de öldükten sonra yine de yaşama duygusu bırakarak, sanki ruhum bedenimden çıkıp gitmiş gibi yıkılmış, bitkin duyarım kendimi.
Marguerite tüm gücünü yoğunlaştırarak, tüm yeteneklerini ortaya koyarak beni korumaya, kendisine bağlamaya çalışıyordu, belki de daha çok korumaya çalıştığı, yitirmemek istediği benim taşıdığım «yetenek» ve bu yeteneğin bana, belki özellikle ona sağlayacağı yararlardı. Bazen bu güçler kendi isteklerine uygun davranmam ya da konuşmam için zorluyor, beni tümüyle egemenlikleri altına almak istiyorlardı. Beni avuçları içine aldıklarında içimde bir güç kaynağının varlığını duyuyor, çekilip gittiğinde ise kendimi boşalmış, zayıf ve şaşkın buluyordum.
Günler, onlara karşı koyarak, daha çok kaçarak geçip gidiyordu.
Çocuk ve Büyücüler /145
de güleryüzlü görünmem gerekiyordu. Demek her-şeye yeniden başlayacaktık, ama, alınyazısının akışını değiştirecek ne gücüm, ne de cesaretim vardı.
Acımı ilk sezen yine Marguerite oldu. Beni çağırdığında, arabalıkta, bir sandığın üzerine oturmuş, kestiriyordum.
— Sylvestre?
Karşılık vermedim.
— Sylvestre?
Avluya çıktı, bana yaklaştı.
— Sana sesleniyorum, duymuyor musun?
— Başka birisiyle konuştuğunu sandım.
— Sylvestre’ı çağırdım, senin adm Sylvestre değil mi?
Ona şaşkın şaşkın baktım, bakışlarım bomboştu, kurulmuş bir makine gibi konuştum.
— Hayır benim adım Christian.
Rengi sapsarı kesildi. Bir an üzerime atılacak sandım, ama, parmağını bile kımıldatmadı. Kendimi Yaşlılar Yurdu’ndaki büyükanne gibi güçsüz duyuyor, en küçük bir eylemde bulunamı-yordum. Öfkeyle beni sarsmaya başladı.
— Konuşurken beni dinle anlıyor musun?
Duygusuz, sağır ve dilsizdim. Sonunda beni
bıraktı. Karşısında, bir budala gibi ona bakıyordum. Yüzü karmakarışıktı, ellerini oğuşturuyor-du.
— Tanrım, Tanrım, ne oldu sana? Neredesin benim küçüğüm?.. Sylvestre neredesin? Cevap ver!
Sonunda karşılık verdim.
— İşte buradayım ya, Marguerite yenge.
148 / Çocuk ve Büyücüler
Ta içimden gelen bir tepkinin etkisinde ters bir sesle karşılık verdim, duyduğum ses beni de şaşırtmıştı.
— Evet, ben de gördüm. Uzun süredir çıktıklarını ben de biliyorum.
— İyi ama neden bana söylemedin?
— Bu gibi şeyler seni ilgilendirmez.
Bir an bana baktı, soluğu kesilmişti.
— Bana hiç güvenmedin değil mi Christian?
— Bana Christian deme!
— Beni kızdırıyorsun ama! Ne terbiye! Sem hep küçük kardeşim yerine koydum ben! Ve sen kalkmış neler söylüyorsun, sana bunları iyice an-layasın diye anlatıyorum.
— Neyi? Neyi anlayayım diye?
— Uzun süredir, bu evde Rafael’le Margueri-te’in yanında olup bitenleri! Bir gece, onları izlemek istedim, ama, birşeyler önledi beni, adımımı bile atamadım.
— Bunları kimseye anlatmadın, değil mi?
— Anlattım tabii, Jean’a, yeni arkadaşıma söyledim, yemin ederim, kimseye söylemez, aramızda kalacak bu.
Bize ihanet etmeyi nasıl göze alabilirdi, onu korumuş, ona sığınacak bir yuva vermiştik?!
Bu gizi başka bir yabancıyla paylaşmış olması bana başkaldırttı.
— Böyle davranman için delirmiş olmalısın, ya bir gün bunu öğrenirlerse?
Sarsıldı.
— Nereden öğrenecekler, hiç kuşkum yok, zaten nasılsa yakında onlardan ayrılacağım.
Birden öfkem yatıştı. Kekeledim:
Çocuk ve Büyücüler /147
Floriana durmadan yeni arkadaşını anlatıyor, bu da benim kuşkucu yaradılışımı etkiliyordu. Adı Jean’dı, kasabanın çıkışında babasıyla bir atölyede çalışıyordu. Birçok kez benimle tanıştırmak istedi, ben karşı çıktım.
— Neden onu görmek istemiyorsun?
— Onunla tanışmak beni pek ilgilendirmiyor.
— Yazık, çok güzel bir arabası var, bizimle güzel gezintiler yapabilirdin. Uzun zamandır pek iyi görünmüyorsun, bu avluda oturup durursan böyle olur işte. Şu tarak yüzü görmemiş saçlarının durumuna bak, sokak köpekleri gibisin, bir korkuluğa benziyorsun.
Beni yaraladığını anlayınca özür diledi.
— Seni üzmek istemedim, şaka yaptım…
Ormana giden yolun üzerindeydik. Rafael’le
Marguerite’ten de söz ediyordu, oysa, bugüne değin bu konuyu hiç açmamıştı. Ağzımın sıkı olması onun çekingenliğini yoketmiş olmalıydı. Söylediklerini şaşkınlık içinde dinledim.
— Biliyor musun, pek garip insanlar şu Bel-laudlar, uğursuz olmalarından öyle korkuyorum ki. Kasabada onların büyü yaptığından, remil attığından söz ediyorlar. İnsanların çoğu kötü yüreklidir, ama, ateş olmayan yerden duman çıkmaz, dedikoduların da bir gerçek payı vardır.
Bunları kafasına yeni arkadaşı mı sokmuştu yoksa? Bizim büyücü olduğumuza o mu inandırmıştı? Gizli çalışmalar yaptığımızı, büyüler düzdüğümüzü, Rafael’in bir şarlatan, Marguerite’in kötü bir falcı olduğunu o mu söylemişti, yoksa?
Sesini alçalttı.
— Bazen geceyarısı çıkıp gidiyorlar. Onları gözetlediğimdenberi kuşkum arttı, korkuyorum!
150 / Çocuk ve Büyücüler
da, bunun «kendim» olmadığım duygusu vardı içimde, Sylvestre idi bende yaşayan. Peki ama kimdi bu Sylvestre? Etiyle, kemiğiyle gerçek bir varlık mıydı, yoksa yalnız Marguerite’in bana ku-şandırmaya çalıştığı güçlere verdiği ad mıydı?
Öfkem nasıl birden doğduysa yine öyle birden yatıştı. Şaşkınlıktan şaşkınlığa düşüyordum. Beni herhangi bir saldırıya karşı koruyan, zaman zaman durgun su dinliği veren, Floriana’nın söylediği ya da yaptığı şeylere duygusuz kılan neydi?
Floriana eve doğru kaçmıştı.
O günü izleyen günler, benimle konuşmaya çalıştı, ama, onu duygudan uzak, dikkatsizce dinledim. Bir boşluk, sessiz, tekdüze bir katılık yer etmişti içimde. Bronz bir anıta dönüşeceğimden korkuyordum.
Floriana yaz başında evden ayrılmaya karar verdi, bana da kendisiyle gitmem için yalvardı. Diller çözülmüş, Rafael’le Marguerite için çok kötü söylentiler yayılmıştı. O, bana:
— Bunları sana anlatamam, daha çok küçüksün, diyordu.
Bununla birlikte, ben, insanların söyledikleriyle, Floriana’nm bildikleriyle eğleniyordum. Yine de beni inandırması gerekiyordu. Bir akşamüstü kilisenin orada buluşmamızı istedi ve gelmem için yalvardı.
Yolun kenarına oturmuştuk, mezarlıktan pek uzakta değildik.
— Dün gece Marguerite’le Rafael’i izlemeyi başardım. Yalnızdım. Onlardan önce çıktım, yollarını bekledim, çıkacaklarından kuşkum yoktu.
Çocuk ve Büyücüler /149
— Bizi bırakıp gidecek misin?
— Hemen şimdi değil, ama artık Bellaudla-rın yanında kalamam. Sen ne de olsa alışmışsın, ama, ben yapamam.
— Nereye gideceksin?
— Jean’lara. Beni çağırıp duruyorlar, evleri çok büyük, bana bir oda verecekler. Kimse dedikodu yapamaz, nasıl olsa herkes aramızdaki ilişkiyi biliyor.
Tüm evren yıkılmıştı. Ayrılmamız kaçınılmazdı, hiç kuşkum kalmamıştı. Birden çevremdeki her-şey karardı, uçuruma doğru koşmak, kendimi boşluğa atmak istedim!
Floriana yeniden konuştu.
— Sen de yaşam boyu onlarla kalamazsın, tehlikeli yaratıklar onlar. Bir gün senin başına da \>ir yıkım gelebilir. Jean’m babası önemli bir adamdır, istersen seni de aldırır.
Bu öneri tepemi attırmıştı. Beni, bana bunca şey öğreten bu iki varlığa bağlayan bağlar çok giiç-lüydü.
— Onları hiç bırakıp gitmeyeceğim, anlıyor musun, onları hiç bırakmıyacağım, hiç!
Şaşkınlık içinde bana baktı.
Ona doğru gitmek istedim, birden atıldım, geri çekildi. Beni ona doğru iten bir öfke nöbetiydi; kolundan yakaladım, deli gibi böğürmeye, debelenmeye başladı. Çığlıkları bende soğuk bir duş etkisi yaptı, kötü bir gülümsemeyle onu hızla ittim-
Onu bu denli korkutmuş olduğuma göre garip bir havaya bürünmüş olmalıydım! Artık kendime söz geçiremeyecek miydim? Bir an paniğe kapıldım, bu kez kendim korkuya kapıldım. O an-
1521 Çocuk ve Büyücüler
kırıklığına uğramıştım. Oysa ben onların ormana «tarikat» üyeleriyle buluşmaya, ruh çağırmaya gittiklerini düşlüyordum. Belki, bazen başka bir yerde buluşuyorlardı. Belki de, Floriana’nm varlığını sezmişler ve onu aldatmak için taşanlarını değiştirmişlerdi.
Sustuğumu görünce şaşırmıştı.
— Pek şaşırmadın?! Ne olur Christian onların yanında kalma. Bana gelince, Jean beni korur, ama sen, sen tek başınasm. Sana ne yapacaklarını Tanrı bilir! Bunlar cinlere karışmış, inan bana.
Floriana beni kendisine çekti, kucakladı, ama ben uzaklaştım. Birden yeniden kaygıya kapıldı.
— Yeniden başlamayacaksın umarım…
Omuzlarımı kaldırdım.
— İyi, ama, şu senin mezarlık öyküsü…
— Bana inanmıyor musun?
Kaba bir tutum içinde konuştum.
— İnanıyorum, inanıyorum. Beni mezara götür.
Mezarlığa vardığımızda gün batıyordu. Yalnızdık, kimsecikler yoktu. Floriana beni küçük kiliseye kadar götürdü.
— İşte, orası, dedi.
Parmağıyla duvarın kenarında tahta haçlı basit bir mezarı gösterdi; üzerinde tek bir çiçek bile bitmemişti. Yaklaştım, yuvalarından fırlamış gözlerimin önünde taşın üzerinde şu sözler parıldıyordu:
«Zavallı yavrumuz Sylvestre’m anısına. Oniki yaşında öldü.»
Elimde olmadan yazıyı yüksek sesle okumuş olmalıydım, Floriana titreyerek sordu:
Çocuk ve Büyücüler /151
Sessizce yürüyorlardı. Çitin arkasına gizlendim, sonra, hiç gürültü yapmamaya çalışarak onları izledim. Hiçbir şeyden kuşkulanmıyorlardı, arkalarına dönüp bakmadılar bile. İnan bana, hiç de olağan birşey değildi, bir yol dönemecinde, birden onları gözden kaybettim, kaybolmuşlardı. Çok korkmuştum, geri dönmem gerekiyordu, ama, onları bulmak istiyordum, buralarda bir yerlerde olmaları gerekiyordu! Yolun sonuna, Chauveaula-rın tarlalarının oraya kadar gittim, sonra da yalakların olduğu yere baktım. Kendi kendime, olamaz, diyordum! Bir yol daha vardı, mezarlığa gidiyordu, ona saptım. Orası, özellikle geceleri gitmeyi sevmediğim bir yerdi. Parmaklıklı kapı açıktı, bu bana garip göründü. Girdim. Yemin ederim, çok korkuyordum. Tüm bu mezarlar, haçlar ge-ceyarısı insanda garip bir izlenim yaratıyor. Mezarlık bomboşa benziyordu. Ayaklarımın altında çatırdayan çakıl taşları yüzünden yürümeyi göze alamıyordum. Düşündüğüm tek şey vardı: çabucak buradan uzaklaşmak, ama, yine de birşeyler beni tutuyordu. Onları burada bulacağımdan kuşkum yoktu… Küçük kilisenin oradaydılar, bir mezarın başucunda hiç kıpırdamadan duruyorlardı. Marguerite diz çöktü. Yüzünü toprağa yapıştırdı, ölüyle konuşur gibiydi. Orada ne kadar kaldılar, bilmiyorum. Kendimi kötü duyuyordum, yüreğim ağzıma gelmişti, oradan kaçtım, bütün gece uyuyamadım.
— Başka birşey görmedin mi?
— Ne gibi yani?
— Bilmiyorum…
Bir an için merakımı uyandırmıştı, ama, düş-
154 / Çocuk ve Büyücüler
bir haç parıldıyan bir kilise mihrabı gibi göründü. Başımın üstünde sallanan elektrik apmulu, tavanın kararmış kirişlerinde asılı beyaz inci salkımlarına kaygılı bir ışık demeti yansıtan kocaman bir avizeye dönüşmüştü.
Kulaklarımı sağır eden güzel bir müzik duyuluyordu.
Babam bir prens gibi beni büyük kırmızı koltuğa oturttu.
Ayakkabılarımı, giysilerimi çıkardı, ayaklarım ve gövdem çıplak kaldı.
Şakaklarımı buz gibi bir suyla yıkadı.
Annem işaret parmağını, içinde yağ ve kül karışımı, koyu, akıştan, siyahımsı bir sıvı bulunan kâsenin içine batırdı. Yavaşça, rahibelerin yaptığı gibi, alnıma, yanaklarıma, boğazıma, yüreğimin olduğu yere, avuçlarımın içine ayaklarımın üzerine işaretler çizdi. Yaşadığım anın bilincinde bir mumya gibi kıpırdamadan duruyordum. Büyüyü bozmamak için soluk almaktan bile çekiniyordum. Birden garip bir bitkinlik çöktü üzerime. Ne yaptığımı bilmiyordum, yokluğun içinde yittim gittim. Elimden uçup gitmekte olan bu yaşamı yakalamaya çalıştım, ama, çok uzaklara düşmüştüm, bir dönemecin içinde yavaş yavaş kayboluyordum.
Kendime geldiğimde, yatağımda, örtülerin altında çıplak yatıyordum. Annem uyanmamı bekliyordu. Yatağımın başucunda, bir sandalyenin üzerinde hiç tanımadığım giysiler vardı. Bunlar Sylvestre’m giysileriydi. Giyinmem için yardım etti, bana bol gelen kısa siyah bir pantolon, çizgili bir gömlek, yeşil yün bir kazak, giydirdi. An-
Çocuk ve Büyücüler /153
— Nereden okuyorsun bunları?
— İşte orada, ölünün adını okuyorum.
— Deli misin sen?! Orada yazı mazı yok.
Garip bir gülümsemeyle ona sırtımı döndüm.
— Olabilir, ama, ben görüyorum.
Paniğe kapılmıştı, bir adım geriye çekildi. Gözlerini bir noktaya dikti, ağzı açık bana bakmaya başladı.
— Deliriyorsun, Tanrım, deliriyorsun!
Mezarın tam karşısmdaydım. Orada, başka bir
evrende korkunç sıçrayışlarla sallanan adlandıra-madığım nesnelerin kıpırdadığını görür gibi oldum. Çıldırmış gibiydim, başım yukarıda yürüyordum. Floriana korkudan yemyeşil olmuştu, sanki vebalıymışım gibi benden uzakta yürüyordu. Eve yalnız döndüm.
Marguerite beni parmaklıklı kapının yanında karşıladı. Daha ben bir sözcük bile etmeden o yavaşça konuşmaya başladı:
— Şimdi biliyorsun, o sende duruyor, o sen-sin, o senin yerini aldı. Biz, Rafael’le ben senin gerçek annenle babanız. Sana yardımcı olacak bir içecek hazırladık. Seni bize sonsuza dek sağlayacak işaretler yapacağım. Gizli güçlerin akışı sende yol bulacak. Sen başkalarından güçlü olacaksın, dilediğin her şeyi elde edeceksin ve bana yardımcı olacaksın. Senin aracılığınla gizlerin gizini öğreneceğim, onları elde edeceğim, Sylvestre olacaksın, göreceksin …
Elimden tuttu, her adımıma özen göstererek beni eve götürdü.
Odaya girdiğimizde, komodin bana üzerinde
13
O andan başlayarak, şimdiye değin tüm kadınlardan, erkeklerden ve çocuklardan daha çok yaşama ve onun gizlerine gerçekten yaklaştığımı sandım.
Evin havası değişmişti. Ezici bir gücün etkisi altındaydık sanki. Zaman zaman, çok kısa da olsa, bizi birbirimize bağlayan bağların gevşediğini duyuyordum. Yeniden Christian oluyor ve onları eskisi gibi amca ve yenge olarak görüyordum. Bu işin içine yavaş yavaş giriyordum, ama, onlar o akşam tamamladıkları törende sanki bitip tükenmişlerdi. Bunu, çevremdeki nesneleri gördüğüm,
Çocuk ve Büyücüler /155
nem beni aynanın önüne göürdü. Yüzümü görünce, donakaldım. Bu yüzün benim olup olmadığını anlamak için elimi gezdirdim. Saçlarımı traş etmişlerdi. Çocuk bakışlarım gitmiş, yerine dudaklarımda donup kalmış bir sırıtış gelmişti.
Tek bir söz etmeden, annem bana bir fincan uzattı, içtim, acıydı, çok kötüydü, ama, bana güç ve sıcaklık verdi.
— Şimdi gel oğlum, dedi.
Mutfakta babam beni bekliyordu. Yüzü çok ciddîydi, yanaklarında, alnında derin çizgiler vardı .Bir anda yaşlanmış gibiydi. Annemin bakışlarında da gördüğüm o kaygılı parıltı bu gözlerde de vardı, ama, beni korkutmuyordu. Ellerimi tuttu, kendine doğru çekti.
— Artık zamanı geldi, şimdi sende gizli olanları ortaya çıkaracağız. Olur olmaz konuşmayacaksın. Olacaklara boyun eğmeye hazır mısın?
— Evet. Ne söylerseniz yapacağım ve hiç konuşmayacağım.
îşte, çocukluğum burada sona erdi.
158 / Çocuk ve Büyücüler
— Evet, dün, biraz fazla dansettim..
— Jean’la, dedim, sevgilisi..
Rafael:
— Bakırcının oğlu, biliyorum, dedi.
Marguerite garip bir gülümsemeyle ekledi:
— Biz hepsini biliyoruz.
Floriana çabucak bana baktı. Yüzümde bir suçortaklığı ya da açığa vurma belirtisi arayarak gözleriyle sordu, hiçbirşey anlamamış gibi göründüm.
— Bardakla tabak için bağışlayın, dedi.
Rafael:
— Önemli değil, diye karşılık verdi.
Sözü Marguerite aldı:
— Ayakta durma, otur, yatmadan önce sana içecek birşeyler hazırlayayım.
— Şimdi kendimi daha iyi duyuyorum.
Sesi sözlerini yalanlıyordu. Bende, tuzağa düşmüş, korkudan kıpırdıyamıyan, debelenmekten bile çekinen küçük bir hayvan etkisi bırakıyordu. Sahip olduğumuz olağanüstü güç onu kıskıvrak yakalamıştı.
Hiç neden yokken, titremeye, sonra da hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Onu yatıştırmak için hiçbirşey söylemedim. Halkadaki yerimi aldım ve oyuna ben de katıldım.
Acısı yatışmıştı. ‘
Boyun eğdi ve Marguerite’in önüne koyduğu sıcak içkiyi küçük yudumlarla içti. İlgi çekici bir hayvanı seyreder gibi sessizlik içinde ona bakıyorduk.
Ayağa kalktığı zaman yeniden tökezlenecek sandım; elini çabucak yüreğine bastırdı. Soluk
Çocuk ve Büyücüler /157
elimdeki demiri ya da tahtayı duyduğum gibi somut bir biçimde görüyor ve duyuyordum.
Çağırdıkları güçler artık onlara boyun eğmiyor, bizi basit oyuncaklar gibi yönetiyorlardı.
Marguerite inatla kendi yolunda ilerliyor, gömüldüğü suskunluğun içinde tek bir söz bile etmiyordu, gözleri pırıl pırıldı, dudaklarında korkunç bir gülücük vardı. Ama Rafael ayakta sallanıyordu, kendine güvenini yitirmişti, bazen elleri titriyordu, sonra yine kendine geliyordu, ama, pek iyi sayılmazdı. Sanırım o da kendine nereye gittiğimizi soruyordu.
Floriana bizimle ilgili çok şey biliyordu. Buradan gitmeliydi, hem de vakit geçirmeden, isteyerek gitmeliydi; yoksa Marguerite ona da suç bulaştıracaktı. Bu bizim için kaçınılmazdı.
1 Haziran akşamı saat tam sekizde, akşam yemeğinin sonunda, Floriana fenalık geçirdi.
Tabakları toplamak için kalkmıştı, birden gücü azaldı, yüzü korkunç sarardı, elinde tuttuğu bardakla tabağı düşürdü, bir çığlık attı, döşemeye yığıldı kaldı. Onu kaldırmak için hiçbir girişimde bulunmadık, sabırla, bu kıpırdamadan duran nesneye yalnız baktık. Kendine geldiğinde bize korkuyla baktı, kekeledi:
— Ne oldu bilmiyorum, biraz başım döndü.
Babam karşılık verdi:
— Önemli değil, bir baş dönmesi.
Sesi sinsice, biraz da alaycıydı.
Annem:
— Yorgunsun, gidip uyusan iyi olur, dedi.
Floriana gülümsemeye çalıştı, korka korka konuştu:
160 / Çocuk ve Büyücüler
tim. Oda alacakaranlıktı. Yavaşça yatağa yaklaştım. Floriana gözlerini kocaman kocaman açmış, kısa aralıklarla soluyordu.
— Sen misin Christian?
Aynı ses tonuyla karşılık verdim:
— Hayır, benim, Sylvestre!
Bir an sustu, sonra konuştu:
— Pencereyi aç, iyi göremiyorum.
İçerisini ışık doldurmuştu. Gözlerini kapadı.
Yüzünde bir damla kan yoktu. Gözlerinin altında büyük morluklar vardı. Onu böyle görmek beni ürkütmüştü. Yine de yaklaştım. Yalvaran bakışlarla bana baktı.
— Biraz önce kalkmak istedim, ama, beceremedim, bacaklarım kopmuştu sanki. Onların yüzünden. Onların suçu bu, hiç kuşkum yok. Burada kalamam artık, beni almaları gerek. Dinle beni, küçük Christian’ım, şimdi gidip doktoru bulacaksın, n’olur, yalvarırım.
Hiç kıpırdamıyor, karşılık vermiyordum, tümüyle ilgisizdim.
Yalvardı:
— Lütfen Christian, dediğimi yap, çok hastayım. Beni ölürken mi görmek istiyorsun?
— Sana daha önce de söyledim, benim adım Christian değil, Sylvestre.
Sarsıla sarsıla, hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Her hıçkırık ona acı veriyor, sanki göğsünü parçalıyordu.
— Hiç korkma, yakında geçecek. Biraz ateşin var, üşütmüş olacaksın, sana birşeyler kaynatayım.
— Hiçbirşey istemiyorum, bana doktoru çağır!
Çocuk ve Büyücüler /159
alışı hızlanmıştı, bir an için masaya dayandı. Rafael:
— İçtiğin şey iyi gelir, dedi.
— Evet, öyle sanırım.
Marguerite:
— Git, yat, dedi.
İyi akşamlar dilemeden çıktı gitti.
Odasının kapısı kapandığı zaman, alışılmadık bir beceriksizlikle piposunu doldurmaya çalışan Rafael bana seslendi:
— Bu akşam uykun yok mu senin?
— Var..
Şaşkınlık ve yorgunluktan sarhoş gibiydim, hemen uyudum.
Gün yeni ağarmıştı, alt kattan gidip gelmeler duyuldu, ama, mutfakta hiç kimseler yoktu. Floriana’nın odasından fısıldaşmalar geliyordu, Marguerite odadan çıktı; alnıma baştan savma bir öpücük kondurdu. Kahvaltımı hazırladı, hiç konuşmadan yedim. Rafael geldi, yanıma oturdu, bir dilim ekmek kesti. Marguerite ona bir parça yağ, bir şişe şarap, bir bardak getirdi. Birbirimize hiç bakmadan, konuşmadan yemeğimizi yedik. Bana birşeyler söylemelerini bekledim, ama, Rafael ayağa kalktı: .
— Ben gitmek zorundayım, yengen de benimle gelecek. Sen kal Floriana’ya bak. Eğer çağırırsa ne istediğine bakarsın, şimdi uyuyor.
Gittiklerinde, ev bana bir mezar gibi sessiz ve kocaman göründü. Birçok kez Floriana’mn odasına gitmeyi düşündüm, ama, ne işe yarardı?
Birden küçük bir gürültü duyar gibi oldum. Kapıya yaklaştım. Floriana beni çağırıyordu. Aç-
162 / Çocuk ve Büyücüler
Rafael’in de canına tak etmişti.
— Bizim evde doktor ha, çıldırmışsın sen! Onların hekimliğine inanmıyorum ben.
Floriana umutsuzca davrandı. Üzerindeki örtüleri fırlattı, attı, kalkmak istedi, ama Rafael onu omuzlarından tuttu. Floriana debelendi.
— Bırakın gideyim, n’olur bırakın beni gideyim, artık sizin yanınızda kalmak istemiyorum.
— Böyle saçma şeyler söyleme, sakinleş. Hem biliyorsun, Guignard, Martel, Chaveau ölmek üzereydiler, Gendron ana hiç yürüyemiyordu, onları ben iyileştirdim.
Başı yeniden yastığa düştü, gözlerini kapadı. Rafael ona bir içki hazırlaymcaya değin ben yanında kaldım.
Bu içecek ona iyi gelmişti, gün sonuna doğru durumu iyileşti, yanaklarına renk geldi. Rafael kazanmıştı.
— Ee, söyle bakalım, kim haklıymış? Doktor Lanaud’un ilâçları bile seni bu denli çabuk iyileş-tiremezdi.
Sonunda Floriana rahat bir uykuya daldı. Rafael:
— Bir iki güne kadar iyileşir, dedi.
Marguerite kuşkulu bir biçimde gülümsüyordu.
— Hastalık gelecekse onu kimse durduramaz.
Birden ürperdim. Çekinerek onlara baktım.
— Ben, iyileşmesini istiyorum, dedim.
Marguerite topukları üzerinde döndü, sanki
edepsizce sözler etmişim gibi gözlerini dikti. Sanki bir şimşek çakmış gibi yüzü beyaz, yeşil korkunç bir ışıkla aydınlandı, geçti.
Çocuk ve Büyücüler /161
— Ben evde yalnızım, ama birazdan gelirler, gecikmezler.. Onlar gelince ne yapmamız gerektiğini söylerler.
Yattığı yerden biraz doğruldu:
— Beni iyileştirmek istemiyorlar. Onlara hiç-birşey söyleme, yalvarırım, git doktor Lanaud’yu çağır, eğer beni hâlâ seviyorsan yap bunu benim için.
Yaptığımız anlaşmayı bozamazdım. Zaten istesem de yapamazdım, içtepilerime uyarak davranmak istediğimde bir güç beni durduruyordu. Elimden geldiğince söylediklerine katlandım, o da üstelemedi, uyuyakaldı.
İçeri ilk giren Rafael oldu. Olanları anlattım, pek şaşmışa benzemiyordu, başını salladı.
— Peki, peki.
Sonra Floriana’nın odasına girdi, onu izledim.
— Nasıl dinlendin mi?
Sinirli görünüyordu. Floriana korkarak ona baktı. Dili dolaşarak konuştu.
— Mösyö Bellaud, hiç iyi değilim.
— Sana içecek birşeyler hazırlayayım.
— Hayır, hayır, istemem, beni o hasta etti zaten.
Rafael diklendi:
— Böyle birşeyi de ilk kez duyuyorum! benim hazırladığım içecekler hastalandırmaz, iyileştirir, öyle değil mi Sylvestre?
— Evet.
— Rahatına bak, eğer beni dinlersen çabucak kendine gelirsin.
Floriana artık kendini tutamadı, bağırdı:
— Sizi dinlemek istemiyorum, gidin bana bir doktor bulun!
14
Floriana hastalanalı altı gün olmuştu. Onun odasına girmemi yasakladılar. Marguerite, bana:
— Hastalığın sana da geçmesini istemiyorum, çok ateşi var, dedi.
Ne yapacağımı bilmiyordum, ormana doğru yürüdüm, ama, yolda Jean’a rasladım. Onu da, Fredo gibi evin çevresinde dolaşırken görmüştüm. Üzerime atıldı.
— Floriana nerede? Hasta mı yoksa? Bir haftadır işe gitmiyor.
Karşılık vermeden, bir an bocaladım:
— Ateşi var, hepsi bu.
Çocuk ve Büyücüler /163
— Orasını Tanrı bilir, dedi.
Çok kısa bir an, ona başedilmez bir iğrenmeyle baktım:
— Hele sen… hiç bilmezsin! dedim.
Boğuk bir sesle karşılık verdi:
— Sylvestre, söylediklerine dikkat et ve verdiğin sözü unutma!
Derin bir iç geçirdi, yine kaygısız, aldırmaz ve kendinden emindi.
166 / Çocuk ve Büyücüler
Parmaklıklı kapıya doğru koştu, tam onu aşacağı sırada bir bitkinlik çöktü üzerine. Ne yapacağını bilemeden durdu, titremeye başladı. Ona yetiştim, artık onun girmesini önlemek için birşeyler yapmam gerekmiyordu. Kıpırdamayı bile göze alamıyordu, tek bir söz edecek gücü yoktu. Onu oraya çivilemiştim.
Odamdan onun sendeleyerek kasabaya doğru uzaklaştığını gördüm. Ok yaydan çıkmıştı, aşağıdaki insanları ayaklandıracağından hiç kuşkum yoktu. Geldiklerinde Rafael’le Marguerite’i uyarmam gerekiyordu, ama yapamadım. Bugün bile neden böyle davrandığımı bilemiyorum.
Saat dörde doğru Rafael döndü.
— Floriana seni çağırdı mi?
— Hayır.
Endişeli görünüyordu, doğru Floriana’nm odasına gitti, çıktığında yatışmıştı.
— Uyuyor, solukları düzenli, korkulacak birşey yok.
Saat beşte Marguerite döndüğünde hiçbirşey sormadı. Vakit geçiyor, Floriana’nm odasından hiçbir ses gelmiyordu. Sofraya oturacağımız sırada kapı çalındı. Rafael yerinden sıçradı, hemen Mar-guerite’e baktı, sonra güçlü bir sesle bağırdı.
— Giriniz.
Kapının eşiğinde elli yaşlarında, dazlakça, sırtı azıcık kambur, kalın gözlük camlarının ardında miyop gözleriyle bir adamın silüeti göründü. Kararsızlık içinde bekliyordu. Şöyle odaya bir göz gezdirdi.
Sert, gergin, Rafael ona doğru yürüdü.
— İyi akşamlar doktor Lanaud, ne güzel
Çocuk ve Büyücüler /165
İnanmışa benzemiyordu, koluma yapıştı, sarsarak sordu:
— Onların yüzünden olmuştur, hiç kuşkum yok. Ne yaptılar ona?
— Hiç, ona çok iyi bakıyorlar.
Elinden kurtulmak istedim, ama, demir gibi pençeleri beni bırakmadı. Kudurmuş gibi bağırdım.
— Bırak beni, canımı acıtıyorsun.
O üsteledi.
— O evde olup bitenleri bana anlatmak zorundasın, gerçeği öğrenmek istiyorum.
— Beni rahat bırak.
Öyle öfkelenmişti ki konuşturmak için dövebi-lirdi. Gözlerimi gözlerine diktim, çok sakindim. Sonunda ellerini gevşetti. Ondan uzaklaşırken başım önüne eğdi, şaşırmıştı, elini alnına götürdü, ovaladı. Kekeledi:
— Yalvarırım sana Christian, anlayışlı ol, her şeyi anlat bana. Onu seviyorum, anlıyor musun, onun tehlike içinde olabileceğini düşündükçe çıldıracak gibi oluyorum.
Kendime güvenim yeniden gelmişti, dudaklarımda anlaşılmaz bir gülücük vardı.
— O hiçbirşeyden çekinmiyor. Yakında onu göreceksin.
— Ben şimdi görmek istiyorum, birlikte gidelim istersen.
— Olmaz, ona kimse yaklaşmamalı.
Eve doğru atıldı, onu yolda önlemek istedim, kin dolu bir sesle bağırarak hızla beni itti.
— Çekil önümden pis şeytan, sen de onlar gibisin, hepiniz büyücüsünüz!
170 / Çocuk ve Büyücüler
leri yuvalarından fırlamıştı. Ardına kadar açılmış ağzından beyaz bir salya çenesine, boynuna akıyordu. Yakınacak gücü yoktu artık. Gördüğüm korkunç bir hayaletti sanki. Bu zayıf, kurşun rengi, mor yüzleri daha sonraları can çekişen insanları çizen bazı rönesans öncesi İtalyan ressamlarının tablolarında gördüm. Korkumdan neredeyse bayılacaktım.
Marguerite, zavallı Floriana’nın yarı çıplak bedenini açıkta bırakarak, hızla yatağın örtüsünü, çarşafını çekti aldı, ayaklarını buz gibi bir bezle sardı. Bu dokunuşla Floriana tüyler ürpertici bir çığlık attı, tüm bedeni kasıldı, sarsıldı. Midem bulandı, gözlerimi kapadım. Floriana kendini delirmiş gibi sağa sola atmaya başladı. Annemle babam omuzlarından kavramış onu yatakta tutmaya çalışıyordu. O, durmadan, beni perişan eden, ne dediği anlaşılmayan çığlıklar atıyordu.
Müthiş bir umutsuzluk nöbetiyle diz üstü düştüm; üzerinde tortop olduğum örtüyü kasılmış parmaklarımla tutuyor, yürek parçalayıcı bir sesle tekrarlayıp duruyordum:
— Ölmesini istemiyorum, ölmesini istemiyorum.
Annemle babam artık benimle ilgilenmiyorlardı. Beni duymuyorlar mıydı yoksa? zavallı Flo-, riana’yı kıpırdamadan tutmak için uğraşıyorlardı. Birden çırpınmalar durdu, bedeni kaskatı kesildi, Rafael konuştu:
— Geçecek.
Sonra Marguerite’e döndü:
— Git bana tozu getir.
Marguerite mutfağa gitti, biraz sonra elinde
Çocuk ve Büyücüler /169
Kuşkusuz bir rasiantı sonucu sürüklendiğim bu yıkımı elimden geldiğince, istemimi kullanarak birçok kez önlemeye çalıştım; ama, elim, kolum bağlanmıştı.
Son saatlerin anısı dayanılmaz, berbat ve acımasız, onları birazıcık anımsamak yüreğimin parçalanmasına yetiyor. Pişmanlığımı haykırmak istiyorum. Bu anımsama içinde beni yakan içimdeki ateş, Ortaçağ’da büyücülerin yakıldığı odun yığınlarındaki alevlerden farklı değil. Birgün, benim sonum da onlar gibi olacak, ama yüreğimle ruhum yokolup gitmeyecek. Olsun, ne farkeder?
;
Geceyarısı, bir çığlıkla sıçrıyarak uyandım, bunu bir inilti, bir çeşit hırıltı izledi.
Yalınayak, üzerimde gecelik merdivene fırladım. Evin tüm ışıkları yanıyordu. Rafael’le Marguerite Floriana’nm yatağının çevresinde birşey-ler yapıyorlardı. Bağırdım:
— Ölüyor mu?
Marguerite bana döndü, yüzü bir tuhaftı, karanlık bakışları daha çok çukurlarına çökmüştü. Geceliğinin üstüne attığı siyah şalı, karmakarışık saçları, yabansı davranışlarıyla korkunç bir görünüşü vardı. Rafael Floriana’nın üzerine eğilmiş soluk alıp almadığına bakıyordu, bana hiç dönmeden seslendi:
— Al şu havluyu, soğuk suyla ıslat, getir.
Kurulmuş gibi dediklerini yaptım, bu bir karabasandı.
Odaya geldiğimde Floriana sayıklıyordu. Marguerite başını tutuyordu. Yaklaştım, ıslak havluyu uzattım. Floriana’da artık insan yüzü yoktu, göz-
Çocuk ve Büyücüler /171
küçük beyaz bir keseyle döndü. Floriana hasta bir hayvan gibi inliyordu. Marguerite kesedeki şeyden birazcık avucuna döktü, hastanın yüzüne yaklaştırdı. Rafael iki eliyle başını tutmuş, tozu koklaması için zorluyordu. Birden yerinden fırladı, gözleri devrildi, sonra yüzü yavaşça yatıştı, soluğu düzelir gibi oldu.
Marguerite:
— Uyuyacak, dedi.
İlk kez doğrudan bana seslendi:
— Git yat, iyileşti.
Taş kesilmiştim, gözlerini bana dikti, sert bir sesle tekrarladı:
— Sylvestre, sana söylüyorum, yatağına dön. İtaat et.
Verdiği buyruk ve ses tonu içimi dondurmuştu, bir robot gibi odadan çıktım, merdiveni tırmandım, kulağım kirişte yattım. Evde kesin bir sessizlik egemendi. Güçlü bir üşüme duygusu altında dişlerim takırdıyor, ellerim titriyor, göğsüm sıkışıyordu; inme inmiş gibi belleğim bomboştu. Sonunda, bir anda uyuyakaldım.
Gün doğduğunda ben hâlâ bir çeşit uyuşukluk içindeydim. Olağanüstü hafiflikte bir el al-nımı okşuyordu. Gözlerimi açtım, başucumda son derece üzgün bir yüz biçiminde beyaz birşey gördüm. Onu hemen tanıdım, bu Floriana’nm yüzüydü. Doğruldum, kollarımı ona doğru uzattım, tutmak istedim, o yavaş yavaş uzaklaşıyor, gün ışığında soluyordu. Birden kayboldu. Hıçkırıklarla ağlamaya başladım. Onu son kez gördüğümden kuşkum yoktu. Kalkmayı göze alamıyordum, ayakta duramamaktan korkuyordum. Evin içinde,
172/ Çocuk ve Büyücüler
sanki bırakılıp gidilmiş gibi anlatılmaz bir sessizlik vardı.
Sonunda yataktan çıkabildim. Giyinmekte zorluk çektim, bir an sersem sersem durdum, sonra paniğe kapıldım, tek düşüncem aşağıya inmekti. Yanılmamıştım. ■
Floriana’nm odasında, yatağın üzerinde, örtülmüş bir şey vardı. Ölünün yanında duruyorlardı. Yaklaşmaktan korkarak kapı aralığında duruyordum. Uzun bir sessizlikten sonra Rafael’in konuştuğunu duydum:
— Şimdi ne yapacağız?
— Belediye başkanıyla papaza haber vermek gerek, biliyorsun.
— Peki onlara ne söyleyeceğiz?
— Söyleyecek birşey yok. Ölüm ferman dinlemez, ecel…
— Doğru..
Rafael, Floriana’nın ölümünü bildirmek için kasabaya indi. Ben Marguerite’le yalnız kaldım. Mutfaktaydık, masanın başına oturmuştuk, konuşmuyorduk. Ona bakmayı göze alamıyordum, beni korkutuyordu.
Sonunda Rafael geldi, yüzü kaygılı, üzgündü.
—- Doktor gelecek.
Marguerite omuzlarını silkti.
— Onun için daha ne yapabilirler, bilmiyorum.
Amcam karşılık vermedi. Hiçbirşey duymuyor, hiçbirşey anlamıyor gibiydi.
Doktor geldiğinde bizi selâmlamadı bile.
— Ölü nerede?
Birbirlerini süzdüler, hiçbirşey söylemeden
168 / Çocuk ve Büyücüler
bir köpeğin havlamaları bozuyordu. Zor soluk alır gibiydim, yüreğim çarpıyordu. Kötü büyüler baskı yapıyordu bize, duyuyordum onları. Sözcükler ağzımdan sanki kendiliğinden döküldü.
— Floriana’nm iyileşmesini istiyorum. Onu öldürmenizi yasaklıyorum. Çok şey bildiği bir gerçek, unutmasını sağlayın ama öldürmeyin.
Rafael donup kalmıştı. Biraz çekinerek de olsa Marguerite kurşun gibi bakışlarını bana dikti, ama bu bir an sürdü. İkisi birden öyle kendilerine güvenerek konuşmaya başladılar ki, şaşkına döndüm. Rafael:
— Bundan kuşkun olmasın, Sylvestre, kasaba dedikoduları aklını çelmesin, dedi. Bizim gibi kişilerin söylenecek sözlere kayıtsız davranma gücü olmalı, bunu sen de öğrenmelisin.
— Yalnız anneni, babanı dinle sen, Margueri-te’in dediklerini yap, hem incilin dediği gibi, bugüne kadar, senin ağzına sözcüklerimizi biz koyduk ve seni elimizin gölgesinde biz koruduk. Sen bir sarmaşıksın, biz de üzüm asması, ama şunu iyi bil ki kökü taşıyan sen değilsin, ama seni taşıyan köktür; şimdi seni sarmaşıkların arasından biz seçtik. Yaban bitkileri yolmamız gerek, mey-va taşımayan her sarmaşık budanmalıdır.. biliyorsun Floriana hiç meyva taşımayacak..
Ondan sonra olanları anlatmak acı veriyor bana. Marguerite kutsal şeylere sövmeye başladı. İncil konusunda, din konusunda pek fazla birşey bilmiyordum, yine de anlıyordum ne yaptığını. Ona hemen karşı koymadığım için pişmanlık duyuyorum, o gücü kendimde bulacağımı sanmıştım.
Çocuk ve Büyücüler/167
sürpriz! Hangi rüzgâr attı sizi buralara? Getirdiğiniz haberler iyi mi, kötü mü?
Doktor karşılık vermeden önce derin bir soluk aldı, ağırbaşlı bir sesle konuşmaya girişti.
— Bu size bağlı. Yanılmıyorsam bu evde bir hasta var?
Marguerite çabucak bana baktı. Sanki hiçbirşey anlamıyormuşum gibi belli belirsiz omuzlarımı kaldırdım. Rafael:
— Bu saçmaları kim yumurtlamış sayın doktor? diye sordu.
— Küçük Mathis bir haftadır işe gitmiyor-muş.
Babam alaycı bir sesle karşılık verdi.
— Ya!. Bakıyorum size iyi bilgi vermişler, ama, yanılıyorsunuz doktor, buna hastalık değil, yorgunluk denir!
— Biraz önce bakırcının oğlu bana geldi. Zavallı çocuk şaşkına dönmüştü.
Annem tatlı bir sesle söze karıştı.
— Yattığını bilmeniz gerekirdi, soğuk almıştı, olamaz mı, yani?
— Onu görebilir miyim?
— Hayır doktor, şimdi uyuyor, hem inanın, ona çok iyi bakıyoruz.
Lanaud ne yapacağını şaşırmıştı. Direnmek istediğini sezdim, ama, annemle babamın düşmanca tutumları karşısında çekindi, çıktı, gitti.
Sonunda Floriana uyandı, ona çorba, patates ve bir parça peynir verdik. Rafael, iyi bir gece geçirsin diye ona içecek bir ilâç hazırladı.
Avluya çıkmıştık. Hava çok sıcaktı, tek bir esinti bile yoktu, sessizliği uzaklardan duyulan
174/Çocuk ve Büyücüler
Otopsi sonuçlan henüz alınmamıştı, ama, kuş-kuverici ölüm haberi kasabada bomba gibi patladı. İnsanlar kapımıza kadar geliyor, bizi onu öldürmekle suçluyorlardı. Girmelerini önlemek için demir parmaklıklı kapıyı kapalı tutuyorduk. Jean, kalabalığın önüne geçmiş, duvarı aşmak için uğraşıyordu. Tüm kasabayı ayaklandırmıştı.
Aradan kırk sekiz saat geçmişti ama, biz hâlâ inine kıstırılmış hayvanlar gibi, atılan taşlardan korunmak için kapatılmış kepenklerin arkasında kapalı kalmıştık. Annemle babam ürkütücü bir sessizlik içindeydiler. Durumları beni şaşırtıyordu.
Bakışlarım durmadan Floriana’nın odasına kayıyordu, yaşam boyu gerçekten sevdiğim tek kişi, gururlu ve gülünç köleleri olduğumuz şeytanca ruhların acımasız kurbanı olmuştu.
Parmaklığın önünde bir araba durdu, güçlü bir ses kapıyı açmamızı istedi.
Rafael kapıya gidecekti, tam çıkacaktı, önüne geçtim.
— Bırakın ben gideyim. Bana kötülük etmeyi göze alamazlar.
Marguerite yaklaşmıştı. Bakışlarıyla beni izliyordu. Bana birşeyler söylemek istedi, dudakla-n oynadı, ama, hiçbir ses çıkmadı, gırtlağı sanki soluk alamıyormuş gibi indi kalktı.
Avluda gördüklerim beni korkuyla yerime çiviledi. Kasaba halkı parmaklıklara yapışmış, kudurmuş köpekler gibi içeri atlamak için fırsat kol-luyordu. Bırakıp kaçmak istiyordum, ama, kıpırdı-yamıyordum. Bana hakaret ediyor, sövüyorlardı. Sonunda, başım yukarıda, gözlerim üzerlerinde, şaşılacak ölçüde dengeli, güçlü, onlara yaklaştım.
Çocuk ve Büyücüler /173
RafaePle Marguerite onu odaya götürdüler. Uzun süre orada kaldılar. Yüreğim büyük vuruşlarla çarpıyor, sanki duracak gibi oluyordu. Üzüntümü dağıtmak için bir an bağırıp çağırmak istedim. Sonunda göründüler. Doktor yargıca benziyordu; sesi çok sertti.
— Ölünün gömülmesine izin veremem. Otopsi gerekli.
Rafael karşı durmaya çalıştı. Doktor onun sözünü kesti.
— Hayır, mösyö Bellaud, tekrarlıyorum, ben açık konuşmayı severim, bu ölüm bana garip ve anlaşılmaz göründü. Hemen gelip cesedi almaları için hastahaneye telefon edeceğim.
Marguerite konuşmuyordu. Dudaklarım ısırıyor, gözlerini eğmiş, doktora bakıyordu. Kimbilir ne korkunç düşünceler geçiyordu akimdan? Gözlerini doktordan ayırmıyordu, ama, bir sonuç alamadığı ortadaydı. Adam hiçbirşey olmuyormuş gibi gidip geliyordu; kendindeydi ve ne yaptığını biliyordu. Bize:
— Cankurtaran gelene kadar buradan ayrılmayın, dedi.
Doktor gidince, Marguerite öfkesini kustu:
— Tanrım, bu yeteneksiz, bu budala bize katil gibi davranıyor ve sen verecek karşılık bulamıyorsun.
Rafael onu yatıştırmaya çalıştı.
— Ne yapabilirler ki? Hiçbirşeyi kanıtlaya-mazlar, bir şey bulamazlar.
Bir saat sonra hastahaneden Floriana’yj almaya geldiler. Cankurtarana kadar taşımak için sedyeye koydular. Hastabakıcılar geçerken başımı ellerimin arasına sakladım.
176 / Çocuk ve Büyücüler
Otopsi sizi ele verdi, genç Floriana Mathis’i bilerek ve istiyerek zehirlemişsiniz, ona, nasıl derler, dijitalin… yüksük otu özü içirmişsiniz.
Rafael bağırdı:
—- Yanlış!
Onbaşı konuşmasını sürdürdü:
— Hastahane yanılmaz, öyle değil mi, doktor?
— Doktor başıyla basit bir hareket yaptı. Rafael sırıttı.
— Bitkilerden anlamayan eşektir.
Bu hakaret karşısında doktorun yüzü kıpkırmızı kesildi. Şiddetle karşılık verecekti, ama, yalnız omuzlarını silkti. Onbaşı konuşmasını acımasız sürdürdü.
— Savunmanızı hazırlamak için vaktiniz olacak, ama, inamn bana, bunun pek kolay gerçekleşeceğini sanmıyorum, bildiğiniz tüm büyüleri kullansanız bile boşuna!.. Şimdi beni izleyin.
Belediye başkanı yaklaştı.
— Çocukla, toplumsal yardım kuruluşu almaya gelene kadar ben ilgilenirim.
Kocaman elini omuzuma koydu. O anda, yaşamım yıkılmıştı. Kendimi yenilmez sanırdım, oysa şimdi yönetilmesi gereken biri olduğumu anlıyordum. Ben geçerken, bir canavarı götürüyor-larmış gibi halk iki yana açılıyordu.
Neler olup bittiğini hiç anımsamıyorum, kendimi belediyede bir odada, sandalyede oturur buldum.
Belediye başkanı bana sorular soruyordu. Çok iyi beslenen insanlardan biriydi, ablak bir yüzü, durmadan beni gözleyen, küçük domuz gözleri vardı. Anlattıklarımı bir çeşit acıma duygusu için-
Çocuk ve Büyücüler /175
Sesler kesildi. Parmaklıklı kapıyı açtım. Önce doktor girdi, arkasından belediye başkanıyla onbaşı. Yanlarındaki iki jandarma, kasaba halkının avluya doluşmasını önlemek için girişte beklediler. Ama Jean sıvışmayı başarmıştı, üzerime atıldı.
— Çocuk herşeyi biliyor! Yardım edin, onu konuşturalım, gelin!
Giysilerimden çekiştiriyor, bağırıp çağırarak, ağlaşarak beni sarsıyorlardı. Bu öfkeyle kendinden geçmiş halkın elinden kurtulmak için elimden geldiğince tekme, yumruk debelenmeye çalışıyordum. Bereket versin jandarmalardan biri yardıma geldi, bizleri ayırdı. Jean’ı parmaklığın dışına itti, kapıyı kapadı.
Küçük topluluğu eve kadar izledim, durmadan konuşuyordum:
— Onlara kötülük etmelerini istemiyorum, onların suçu yok.
Onbaşı elinin tersiyle beni itti.
— Rahat dur, pis velet.
Onu ısırmak, tırmalamak istiyordum, Marguerite araya girdi.
— Rahat bırakın onu.
Bana yaklaştı, iki eliyle başımı okşadı, çok değişik sevgi dolu bir sesle:
— Hiçbirşeyden korkma küçük Sylvestre’im, dedi. Yalnız kaldığın zaman korkuya kapıldığında beni düşün, sana yardım edeceğim.
Odanın orta yerinde, onbaşı, bir yanında doktor, bir yanında belediye başkanı, gücünün bilincinde doğrudan doğruya annemle babama seslendi.
— Marguerite ve Rafael Bellaud, yasalar adına sizi tutukluyorum. Cinayetle suçlanıyorsunuz.
15
Jandarma arabası kente götürmek için beni almaya gelmişti. Onbaşı beni yanına oturttu. Uzun süre ağzını bile açmadı, sonra ansızın konuşmaya başladı.
— Çağımızda, böyle kişilere raslamak talihsizlik! Hele bir çocuğu böyle büyücülük numaralarına bulaştırmak! İnanılır şey değil! Bana bıraksalar, yığarım bir çeki odunu altlarına, veririm ateşi!
Karşılık vermedim.
— Ne diye bakıp duruyorsun öyle? Sana söylüyorum, çek o gözlerini üstümden!
Çocuk ve Büyücüler /177 de dinliyordu. Durumu beni iğrendiriyordu. Benden hiçbirşey öğrenemiyecekti! Her konuda onu kandırmaya hazırdım. Nezleli, kocaman sesiyle konuştu.
— Christian, artık bu insanlarla kalamazsın.
Karşılık vermedim, bakışlarımda hiçbir anlam yoktu. Bana biraz daha yaklaştı, şarap kokan soluğunu duyuyordum, midem bulanıyordu.
— Beni duyuyor musun, Christian?
—: Benim adım Christian değil, ben Sylvest-re Bellaud’yum.
Belediye başkanı omuzlarını silkti.
— Neden yalan söylüyorsun? Biz herşeyi biliyoruz, adının Christian olduğunu, ailenin öldüğünü, bu yakışıksız kişilerin seni yanlarına aldıklarını, herşeyi. Bundan böyle, seninle biz ilgileneceğiz.
— Kimseye ihtiyacım yok benim.
Sesim eskiden olduğu gibi yine sakin, yine ölçülüydü; ben bile buna şaşırmıştım. Koskoca a-dam kendine acındırmaya çalıştı.
— Aklını başına topla, daha çok gençsin, önünde koca bir yaşam var.
Birden, ayağa fırladım. Bir anlık uyuşukluktan sonra eski çevikliğime kavuşmuştum. Damarlarımda yepyeni bir kan dolaşıyordu. Başımı kaldırdım, anlaşılmaz ve gururluydum; şimdi, artık kimse bana karşı koyamazdı. Onu korkutmak isteğiyle açık seçik bir sesle yavaşça konuştum.
— Yaşamım bay ve bayan Bellaud’larm yanındadır, gerçek ailem onlar benim.
Belediye başkanı korkarak geriye çekildi. Karşısında duran bir budala mıydı, yoksa bir çılgın rm? Karar verememişti.
180 / Çocuk ve Büyücüler
Sırayı, kara kuru görünüşü, zehirli diliyle matmazel Thomas aldı. Pazar günleri kilisede armonyum çaldığından kasabanın aklıbaşmda kişilerinden sayılırdı. Kinci bir tutumla parmağını Rafael’e doğru uzattı, tatsız bir sesle konuşmaya başladı.
— Sayın yargıç, zavallı babam son derece hastaydı, yataktan çıkamıyordu, bacakları onu taşımaya karşı çıkıyorlardı. İyileşmesi için her olanağı denedim, her ilâca başvurdum. Sonunda, onun bu tozlardan birini vermesine razı oldum, ve, sayın yargıç, ertesi sabah, babam, daha da yorgun düştü.
Biraz soluklandı, sesinde bir hıçkırık, konuşmasını sürdürdü.
— Şimdi ise durumunu biliyorsunuz.
Kaba davranışlarla çantasından bir mendil çıkardı, gözlerini silmeye başladı.
— Tümüyle usunu yitirdi, bir çocuk oldu.
Elleriyle yüzünü kapadı, yakman küçücük çığlıklar attı, ağladı.
Bu tanığın durumu ve açıklamaları, bize şu anda çok sert bakmakta olan yargıcı da pek etkilemişe benziyordu.
Ardında koca bir kalabalık annemle babamın uğursuzluklarını yüzlerine vurmak için sanki birbirini ezdi. Biri Rafael’in hazırladığı içki-ilâcm barsaklarım yaktığından, bir başkası vurduğu lâ-pânm korkunç kaşıntılar oluşturduğundan ve sivilce çıkardığından söz etti. Bir üçüncüsü ise, kendisine büyü yaptıklarını, bu yüzden gözüne uyku girmediğini, geceleri saat tam ikide, sözümona, inekleri sağmaya kalktığını anlattı.
Çocuk ve Büyücüler /179
Yolculuğun geri kalan bölümünde gözlerimi kapalı tuttum. Onbaşı bir daha konuşmadı. Uyuduğumu sandı belki de.
Boz renkli bir yapının önünde durduk, Rafa-el’le Marguerite buradaydılar. Bu son görüşmemiz oldu. Onbaşı beni, onların beklediği yargıcın odasına soktu. Onlara bakınca artık üzerlerinde o uğursuzluk getiren etkinin olmadığını sezdim. Bu beni şaşırtmıştı. Üçümüz birbirimize benziyorduk, ellerimiz kenetlenmiş, acıya dayanıklı. Rafael, bakışlarında sürekli bir parıltı, konuştu.
— Önemli olan sözcüklerin sesleridir, sözcüklerin sesleri.
Ona tapıyordum; başı dik, yüzü, görünüşü ağırbaşlıydı, eski doğal, buyurucu havasına bürünmüştü. Onu yaşlı bir ortaçağ şövalyesine benzetiyordum. Ondan bende kalan en güzel görüntü bu oldu.
Tanıkların geçidi başladı. Önce, madam Masset adında köylü kadın geldi. Ona ne evde, ne de kasabada raslamıştım. Cansız, sıkıcı, ama açıkça korkan bir sesle, bize bakmayı göze alamadan, bir solukta, anlattı.
— Evet, efendim, Rafael, bize doğurmakta zorluk çeken bir inek için gelmişti. Sözümona, hayvanı yatıştırmak için bir takım işaretler yaptı, ama, bir ay sonra inek geberdi gitti.
Hemen ekledi:
— Bu bizim için çok acı bir kayıp oldu, öyle güzel bir hayvandı ki!
Rafael, yalnız, acıyarak omuzlarını silkti .Bu şişko kadının suçlamalarını yargıç bile önemse-memişe benziyordu.
182 / Çocuk ve Büyücüler
— Doktorun işe karışması gerektiği konusunda karar verememiştik, başka birinin yardımı olmadan, onu iyileştirebileceğimizi düşündük, benim hazırladığım içeceklerle!
— Zehirli içeceklerle mi?
— Herkes tadına baktı, kimse hastalanmadı. Ben hep iyisini yaparım; benim hazırladığım ilâçlar herkesi iyileştirir.
— Sonuncusu dışında herkesi.
— Bu kurbanı Tanrı istedi belki.
—- Hangi Tanrı? Tarikatınızın tanrısı kuşkusuz, sizin ayrı bir tarikatınız var, bunu inkâr etmiyorsunuz, sanırım?
Bu dramatik soruşturma Rafael’le Margueri-te’in gizli çalışmalarını yavaş yavaş ortaya koymaya başlamıştı. Ama, onlar yargıcın tüm suçlarım seslerini çıkarmadan dinliyorlardı. Çocuklarının kuşkuverici ölümünden sözedilirken bile homurdanmadılar..
— Ona da hiç özen göstermediniz, bıraktınız ölsün. Onun için de doktorun yardımını kabul etmediniz. Sizin için önemli olan neydi?… Büyü, değil mi?
Hiç karşılık vermiyorlardı, onları konuşturmak isteyen yargıcın tüm çabaları boşa gitmişti.
Onları cezaevine götürmek için bir araba geldi. Ayrılmadan önce beni son bir kez öptüler. Marguerite, «ruhlarımızı birleştiren bağı güçlendirelim» işaretini yapıyor. Sonra:
— Sylvestre, her yıl mezarına gidip bir demet kır çiçeği bırakacağına söz ver, diyor.
Önce bana ne söylemek istediğini anlıyamı-yorum, ama, şonra, tüyler ürpertici düşünce gün
Çocuk ve Büyücüler /181
Kötü olmaktan çok gülünçtüler. Söyledikleri kinlerini ortaya koyuyordu. Annemle babam bu sövgüleri öylesine umursamıyorlardı ki kendilerini savunmaya bile gerek duymuyorlardı.
Yine de içlerinden biri Rafael’in ilâçlarının iyi yanları olduğunu söyleyip, övebildi. Onu tanıyordum, bir öğleden sonra Marguerite’e iskambil falı baktırmaya gelmişti, giderken de benim saçlarımı okşamıştı.
— Ben, sayın yargıç, ben çok çok hastaydım, doktor ne yapacağını bilemiyordu. Eh, sonunda, beni o iyileştirdi. O bir «aziz»dir, bayım, bir «aziz».
Yargıç onu çabucak başından savdı. Sinirlenmeye başlamıştı. Bu kasaba dedikodularının soruşturmasına bir yararı yoktu. Öfkelenmişti. Birden, yüksek sesle atıldı:
— Yeter, bıktım sizin şu dedikodularınızdan, söylentilerinizden, neredeyse kendimi ortaçağa dönmüş sanacağım.
Biz de kesinlikle onunla aynı görüşü paylaşıyorduk. Ayağa kalktı, iki elini kürsünün üzerine dayadı, bakışlarını bize dikti.
— Ne yazık ki, şimdiye değin dinlediğim tanıkların sizin için söylediği olumlu ya da olumsuz sözlere dayanarak bir sonuca varamadım, ama, ortada elle tutulur tek bir gerçek var, o da küçük Floriana Mathis’in kuşku verici ölümü; işte buna karşı çıkamazsınız.
Yargıç üsteliyordu.
— Doktorun yardımcı olma isteğine karşı çıkmanızı garip buluyorum.
Rafael konuşmaya karar vermişti. Sesi yorgun ve tekdüzeydi.
184 / Çocuk ve Büyücüler
Bu evin taşlarının toz olup dağılmasını, duvarlarının çatlamasını, çatısının çökmesini, otların, her yandan otların bahçeyi kaplamasını, ağaçların sarmaşıklar içinde kaybolmasını tüm kötü güçlerin uçup gitmesini, yere gömülmesini, tüm canlı hayvanların buradan uzaklaşmasını diliyorum.»
Keçilerin ağılma gidip kapılarını açıyorum. Dağ yolunu gösterip bağırıyorum.
— Doğaya dönün, özgür ve çılgınca kayalarda yaşayın. Soğuk ve açlıktan öleceksiniz belki, çünkü artık sizi hiçbir insan eli gütmeyecek ve ağıla getirmeyecek.
Herşey sona ermişti. Söylediğim kötü duanın ağırlığı altında ezilmiştim, bir an kıpırdamadan durdum, sonra arabaya koştum. Görevli kadın, şoförün yanma oturmuş beni bekliyordu.
Araba yola çıktı. Bu uzun yolculuk çok can-sıkıcıydı.
Yarım saat sonra güneş kayboldu. Gökyüzü bulutlarla kaplandı, yağmur yağmaya başladı, silecekler hızla çalışıyordu, ama, önümüzü pek se-çemiyorduk. Yollar dolambaçlı ve bozuktu. Sık sık yarıklardan geçiyor, sarsılıyor, virajlarda sağa sola savruluyorduk. Sonunda, vadiye doğru inerken hava düzeldi.
Güneş yavaşça kendini göstermeye başlamıştı. Şimdi daha kolay ilerliyorduk. Sanki fazla yemişim gibi bir ağırlık çöktü üzerime. Bu uyuşukluktan kurtulmaya çalıştım. Gözlerimi kapamıştım ki, birden, alışılmadık bir görüntü gözlerimi faltaşı gibi açmama neden oldu. Şoför ve görevli kadın kaybolmuşlar, yerlerini tanıdık yüzler almıştı. Onları korku içinde hemen tanıdım. Direksiyonda
Çocuk ve Büyücüler /183
ışığına çıkıyor. Güçlü bir ateş nöbetine tutulmuş gibi baştan ayağa titriyorum. Herkesin gözü önünde onun görünümünde ölmek ve bunu onların yüzüne tüm uğursuzluklarıyla bağırmak istiyordum.
Öksüzler yurduna gitmeden önce öteberimi almak için görevli kadın beni eve götürdü.
Bir an için avluda duruyorum. Heryer sessiz. Tavuklar her zamanki gibi orada burada yemleniyor; hafif bir rüzgâr ağaçların sararmış yapraklarını okşuyor. Hava iyi, güzel kokular taşıyor. Bir daha beni göremiyecek bu yerlerde gerçek bir barış egemen.
Mutfağa girdiğimde bırakılmışlığm, hüznün dokunaklı acısını duyuyorum. İnancın varolmadığı terkedilmiş bir tapmakta olduğu bir koruyucu tanrılar ve akıllı ruhlar kaybolmuşlar.
Odama çıkıyorum, çabucak eski giysilerimi toparlıyorum. Giysi dolabının bir köşesinde yığılı duran büyü kitaplarını almama birşeyler engel oluyor. Onlar bu eve ait, artık onlara dokunmaya hakkım yok.
Aşağıda görevli kadın beni bekliyor. Ürkek, ince bir yüzü, çelimsiz bir görünüşü var, siyahlar giyinmiş. Bana üzülerek bakıyor. Acılara alışkanlık onu bezdirmemiş. Valizimi taşımaya yardım etmek istiyor, bırakmıyorum. Yalnız ondan evin çevresini son kez dolaşmak için izin istiyorum. Veriyor, beni arabada bekleyeceğini söylüyor.
Kaçınılmaz, zorunlu olanı yapmam gerekiyor. Avlunun ortasında tekbaşmayım, içimden duaya başlıyorum:
«Bugünden başlayarak her şey sona eriyor.
186 / Çocuk ve Büyücüler
Evet, o anda ölüm beni almak üzereydi! Ama, nedense bunu çok kolay bir av sayarak benden sırt çeviriyordu.
Daha sonra, hiç tanımadığım bir yerde kendime geldim, yeni dünyamda edindiğim ilk izlenim çevremdeki son derece güçlü beyaz bir görünüm oldu.. Üzerinde yattığım karyola, yatak, tavan, duvarlar ve henüz kavrayamadığım, oynaşan belirsiz biçimler. Yeniden canlanmamı bekliyor olmalılar, çünkü hemen doktoru çağırdılar. Doktor koştu geldi, elimi tuttu, alnıma dokundu. Gülümsüyordu.
— Öyle sanıyorum ki, kazandık. Kurtulacak… Beni duyuyor musun aslanım?
Ağzım açık şaşkın şaşkın ona bakıyordum. Onu duymadığımı düşünmüş olmalı, hemşireye döndü:
— Ne yazık ki, bu kazanın bazı aksamalar bırakmasından korkuyorum. Başındaki yara oldukça derindi, neyse ki röntgeninde beyninde bir doku bozukluğu görülmedi. Ne yapalım, önemli olan, yaşaması…
— Daha çok genç, doktor, sonunda herşeyin üstesinden gelir…
Bu öneri yapmacık bir iyimserliğin ürünüydü, ama ses tonu acıma yüklüydü.
Artık benim öteki çocuklar gibi olamayacağımı düşünüyorlardı. Hakları vardı! Ötekiler gibi değildim ve onlar gibi olamıyacaktım. Durumumun tek sorumlusu kaza değildi. Durmadan içinde kaybolduğum güçlerin başkaldırısına karşı duramıyordum artık. Kimse benim için birşey yapamazdı. İnsanı serseme çeviren bir dünyada yapayalnızdım.
Çocuk ve Büyücüler /185
oturan babamdı, yanındaki de annem. Beni her defasında sarsan o sevimsiz gülüşünü yine duydum. Ansızın kendimi‘kaybettim, bağırdım.
— Anne, baba!
Birden, ellerinde olmadan, bana döndüler. Sürücü arabanın yönetimini elden kaçırdı, araba kaydı, yol kenarındaki yükseltiye çarptı, ters döndü, sonunda bir çınar ağacına çarparak ezildi. Çarpışmanın etkisiyle kapı açılmış, ben de oturduğum yerden dışarıya fırlamıştım. Bilinçsiz bir davranışla hendeğin kenarına süründüm. Başımın içinde bir çan sesi çınlıyor, sürekli, acımasız bir uğultu beynimi deliyordu. Sanki kulaklarımdan, gözlerimden kan akıyordu.
Ne gözlerimi açmaya, ne de, şişkin bir et yığınını avuçlayacağım korkusuyla, elimi yüzüme değdirmeyi göze alabiliyordum.
Hiç kıpırdamadan, sırtüstü, upuzun bir ölü gibi yatıyordum, belki, gerçekten ölmüştüm.
Çevremde kesin bir sessizlik egemendi. Ne bir kuş cıvıldıyordu, ne de bir rüzgâr esintisi vardı; sanki doğa yaşamını durdurmuştu. Tüm varlığım yavaşça bilinmeyen bir evrene doğru kayıyordu; bedenim duyarlığını yitiriyor, ruhum, bilmem hangi karanlık bölgeye doğru yol alıyordu…
İyi, ama, bu yol kenarına uzanmış, kıpırtısız bedeni neden rahat bırakmıyorlardı, oysa, kendimi yeryüzü acılarından arındırmaya başlamıştım bile!
Ansızın bazı ellerin bana dokunduğunu, beni sarstığını duydum, kulağımın dibinde bir ses şöyle diyordu.
— Zavallı çocuk, ölecek!
188 / Çocuk ve Büyücüler
— Bilmiyorum, ben geldiğimde bu durumdaydı. Oysa hemzaman ne denli sessiz, durgundu.
— Belki de annesiyle babasının öldüğünü anladı..
Bu sözleri duyduğumda, tüm bedenim kaskatı kesildi. Demek, bu iki yıkım habercisi sonunda beni bırakıp gitmişlerdi. Anlaşmamız sonsuza değin bozulmuş muydu, acaba? Fırtınalı bir günün ardından gelen güzel bir gecenin verdiği dinginliğe kavuşmuştum. Eski esenliğim geri gelmişti, belleğim bir kaynak suyu gibi duruydu; alnımı serin bir esinti okşuyordu. Gülümsüyordum.
İğrencgşgbuyruklarımdan kurtulduğumu sanmıştım; o§&â; eskisinden daha korkunç, daha acımasız ger f’ğe İdiler!
Yıkımlarına aldırmıyor görünmeye çalıştım; onları uzaklaştırmak, artık benimle hiçbir alışverişleri olamayacağını göstermek için yatağımda kaskatı yattım durdum.
En çok, başkalarının beni deli yerine koymalarından ve bu gibilerin kapatıldığı hastahaneye göndermelerinden korkuyordum.
Acılarımın en büyüğü beni dehşete düşürüyordu; ben bir katildim, taş yürekli cankıyıcılara, tek aşkım Floriana’nın ruhunu ve bedenini parçalamalarına yardım etmiştim.
Şimdi bu cinayet için beni suçluyorlardı. Bu suçlama onların çok hoşuna gidiyordu; ben suçsuz biri değildim onların gözünde, yaşlanmış bir ruh taşıyan bir çocuktum artık. Tüm iblisler, kendilerine güvenini yitirmiş kişilerin çevresinde dolanmayı pek severler. Ben «lanetlenmiş» biriydim.
O günden sonra, bana başka bir gözle bak-
Çocuk ve Büyücüler /187
Uzun bir süre sonra, konuşmak istediğimde, sözcükleri seslendirmekte zorluk çektiğimi gördüm. Sesler dudaklarımı güçlükle aşmaya çalışıyordu. Sanki ağzım bir türlü yutmayı başaramadığım bir bulamaçla doluydu.
Yürümeyi yeniden öğrenmeliydim. İki hemşire beni tutuyor, bir makina kararsızlığıyla atmaya çalıştığım adımlarıma yardımcı olmaya çalışıyorlardı. Çok zayıflamıştım. Bir gün, elimi al-nıma dokundurduğumda, yara izini avucumda duydum, yara çok geniş, çok derin olmalıydı.
Bir çocukla konuşur gibi bana büyük bir yumuşaklıkla davranıyorlardı.
Gözlerim uzaklarda, yatağıma uzanmış, hiç konuşmadan günlerce yattım. Yanımda alçak sesle konuşuyorlardı. Onları duymadığımı sanıyorlardı, oysa, tüm konuştuklarını duyuyordum.
Günden güne, biraz güçlendim. Tek başına aşağıya inebiliyor, büyük ıhlamur ağacının altına gidip oturabiliyordum. Acaba günün birinde beni rahat bırakacaklar mıydı?
Bir akşam, odanın sessizliğine sığınmıştım, ansızın, korkunç bir acı yüreğimi öylesine güçlü kavradı ki, ulumaya başladım. Beni ikiye böldüklerini duyuyordum. Hastabakıcı koştu geldi, beni görünce yerinde çivilendi kaldı. Görünüşüm tüyler ürpertici olmalıydı. Beni tutabilmek için en azından dört hemşire gerekti, bir yatıştırıcı iğne yapıldı, bu öfkeye başka ne yapılabilirdi ki? Her-şey bir lav püskürmesi gibi ansızın ortaya çıkı-vermişti.
Doktor sordu: ,
— Ne oldu? Anlat bakalım.
I

paul wagner

COCUK VE BÜYÜCÜLER

Türkçesi: NEJAT ÇETİNOK

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*