oyunculuk,

Paylaşmak Güzeldir Sende Paylaşır Mısın?

oyunculuk, dramatik bir gösteride bir
karakterin yaratılması sanatı. Oyunculuğu
ve oyuncu olmanın yollarını açıklayan kesin
formüller yoktur. Bu nedenle de bu sanat
konusundaki belirsizlik bugün de sürmektedir.
Oyunculuğun tanımlanmasındaki karışıklık
bir ölçüde Batı tiyatrosunda oyunların
sahneleniş biçiminden kaynaklanır. Batıda
bir oyuncu bir karakteri yorumlamada,
hareket dinamiklerinde ve metni aktarma
biçiminde sayısız seçenekle karşı karşıyadır.
Öte yandan geleneklerin sınırı içindeki
Asyalı bir oyuncu için görece az seçenek
vardır. Asyalı oyuncu her rolde, yüzyıllar
boyunca büyük oyuncuların katkılarıyla gelişip
oturmuş bir geleneğe göre ve en ince
ayrıntıya kadar inerek ustalaşmak zorundadır.Bu sanat üzerindeki önemli tartışmalardan
biri, oyuncunun sahip olması gereken teknik
yetenekle bunun altında yatan duyarlılıklar
arasındaki ilişkiler konusundadır. Bunun
en dolaysız örneği, oyuncunun duygusu
sorunudur: Yansıttığı duygunun ne kadarı
gerçek, ne kadarı yapmacıktır?
Oyunculuğun tarihi, oyuncuyu yaratan
süreci açıklayacak sistemlere yönelik bir
arayışla koşutluk taşır. Aristoteles’in oyunculuğun
öğretilebilirliğinden duyduğu kuşku
2 bin yılı aşkın bir süre sonra da
kuramcılar arasında başta gelen tartışma
konusu olmayı sürdürmektedir. 18. yüzyılda
Denis Diderot, Paradoxe sur le comédien
(1830; Aktörlük Hakkında Aykırı Düşünceler,
1943, 1984) adlı yapıtında denetimin
zorunluluğu üzerinde durmuş ve izleyicileri
etkileyebilmek için oyuncunun duygusuz
olması gerektiğini ileri sürmüştü.
19. yüzyıl sonlarında Rus tiyatro yönetmeni
ve kuramcısı Konstantin Stanislavski,
oyuncunun bir kez yakaladığı güçlü bir
oynayışı sonradan bir daha nasıl tekrarlayabileceği
konusunu araştırmış, psikolojiyi
temel alan çalışmalarında “duygusal bellek”
kavramını geliştirmişti. Stanislavski oyuncunun,
dikkatini geçmişindeki yoğun duygusal
bir olay üzerinde toplayarak içinde
bulunduğu anda benzer bir duygusal düzey
tutturmayı ve bunu da belli bir sahnenin
gereklerine göre kullanmayı öğrenebileceğini
savunuyordu. Ayrıca, oyun metninin
satır aralarında yatan ince ayrıntıların önemine
dikkat çekiyordu.
Stanislavski’nin görüşlerinin bir bölümü
20. yüzyıl ortalarında Lee Strasberg tarafından
New York kentindeki Actors Studio’
da(*) uygulandı. Stanislavski öğretisini tam
olarak yansıtmasa da Actors Studio yöntemi
beyazperdeye birçok büyük oyuncu kazandırdı.
Stanislavski’den sonra oyunculuk sanatını
önemli ölçüde etkileyen, Alman tiyatro
yazan ve kuramcısı Bertolt Brecht oldu.
Brecht “yabancılaştırma etmeni”ne dayalı
tiyatrosunda, oyunun savlannı daha nesnel
bir biçimde aktarabilmeleri için oyuncuların
kendi kendilerinin dışına çıkmaları gerektiğini
savundu. PolonyalI yönetmen Jerzy
Grotowski ise 1960’larda oyunculuğa, bedenin
ve sesin sert bir biçimde eğitilmesiyle
ulaşılabilen yeni bir yoğunluk düzeyi getirdi.
Hem Stanislavski, hem Brecht, hem de
Grotowski’nin anlayışları oyunculuk sanatına
disiplinli bir yaklaşımı vurguluyordu.
Günümüzde temel oyunculuk eğitimi alanlan
ses ve fizik çalışmalarıdır. Ses eğitimi,
oyuncunun çeşitli karakterleri canlandırmasına
olanak verecek güçlü, etkili ve değişken
bir ses geliştirmesini amaçlar. Benzer
biçimde, fiziksel eğitim de bedene esneklik
ve canlılık kazandırmaya yöneliktir. Oyuncu
fiziksel olarak, yoğun bir tetikte olma
durumu geliştirmek ve bunun için de gerginlikle
gevşeklik arasında bir denge bulmak
zorundadır. Doğaçlama eğitimin psikolojik
yanları açısından önem taşır. Gösteri de
gerçeklik duygusunun yaratılmasına yardımcı
olur ve oyuncuyu karşısındaki oyuncuyu
dinlemeye ve onu doğallıkla yanıtlamaya
yönlendirir.
Prova süreci, karakter yorumlannın ve bir
bütün olarak oyunun ortaya çıkmasını sağlamak
üzere yönetmen ve oyuncuların gerçekleştirdiği
bir ortak çalışma dönemidir.
Bu dönemde oyuncu yarattığı karakteri
çeşitli deneme ve değişikliklerle biçimlendirir
ve sonunda, her oyunda aynı biçimde
tekrarlayacağı bir hale getirir. Bu geliştirme
çalışması oyunun başlamasından sonra da
yeni buluşlarla sürer.
20. yüzyılda bütün dünyada tiyatroya karşı
yeni bir ilginin doğmasıyla üslup sorunu öneçıkmıştır. Shakespeare, Molière ya da Çehov’un
dünyalarının günümüz izleyicisi için
yeniden kurulmasının yöntemi oyunculuk
üslubunu da belirlemektedir. Tiyatro sürekli
değişim içinde olduğundan üslup da
değişmektedir; bu nedenle de bir dönemdeki
seçkin nitelikli bir gösteri, her kuşakta bakış
açısının değişmesinden ötürü, daha sonraki
bir dönemde eski moda olarak değerlendirilebilir.
Sinema ve televizyon için oyunculuk ilkeleri
tiyatro oyunculuğununkilerle aynıdır.
Ama kamerayla yapılan yakın çekimlerde,
yoğunlaşmadaki anlık değişiklikler bile fark
edilebileceğinden, gerçeklik duygusunun
yaratılması daha büyük önem taşır.


Paylaşmak Güzeldir Sende Paylaşır Mısın?

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.