Oops! It appears that you have disabled your Javascript. In order for you to see this page as it is meant to appear, we ask that you please re-enable your Javascript!

öykü

öykü, h İ k â y e olarak da bilinir, gerçek ya
da düş ürünü bir olayı edebi bir üslupla
aktaran kısa düzyazı anlatı. Kısalığı, yalın
bir olay örgüsüne sahip olması, genellikle
önemli bir olay ya da sahne aracılığıyla tek
ve yoğun bir etki uyandırması ve az sayıda
karaktere yer vermesiyle roman gibi öteki
anlatı türlerinden ayrılır. Ayrıca öyküde,
olayın geçtiği yer sınırlı, anlatım özlü ve
yoğundur. Karakterler belirli bir olay içinde
gösterilir ve çoğu zaman yalnızca bazı
özellikleri yansıtılır. Konu tümüyle düş
ürünü ya da son derece gerçekçi olabilir.
Eski Yunan’daki fabl ve kısa romanslar,
Binbir Gece Masalları, Chaucer ve Boccaccio’nun
yapıtlarında yararlandıkları ya
da romanlardaki uzun anlatıların arasına
serpiştirilen gerçekçi fabliau lar öykünün
habercileridir. Ama öykü ancak 19. yüzyılda
Romantizm ve Gerçekçilik akımlarının
gelişmesiyle bağımsız bir edebi tür durumuna
gelebildi. Romantizm, roman kadar
uzun olmayan bir anlatı içinde sergilenebilecek
garip ve fantastik olaylarla aşırı duygulanımlara
ve abartılı yaşantılara duyulan
ilgiyi artırdı. Poe’nun öyküleri Tales of the
Grotesque and Arabesque (1840; Grostesk
ve Arabesk Öyküleri) yalnızca ABD’de
değil, Avrupa’da ve özellikle de Fransa’da
çok etkili oldu. Almanya’da Heinrich von
Kleist ve E. T. A. Hoffmann psikolojik ve
metafizik sorunları öykülerinde masalsı bir
anlatımla yansıttılar. Bireyin güç bir sınavdan
geçmesi ve kötülükle yüzleşmesini öngören
Püriten kökenli inanç Hawthorne,
Melville ve Henry James gibi ABD’li yazarları
eylemden çok, inanılması güç özel
algıları öne çıkaran öyküler yazmaya itti.
Henry James’in The Turn of the Screw
(1898; Yürek Burgusu, 1988) adlı yapıtı bu
öykü türünün ilginç örneklerini içerir.
Bu gelişmelerle aynı dönemde, gerçekçi
öykü araştırmacı gazeteciliğin etkisine girerek
çağdaş yaşamın bilinmeyen ve o zamana
değin pek dikkat çekmemiş yönlerini tam
bir bağlılıkla yansıtmaya yöneldi. Fransa’da
Prosper Mérimée, duygulardan çok gözleme
dayanan bu öykü türünün öncüsü oldu.
Aynı tekniği benimseyen Guy de Maupassant
da öykülerinde sıradan insanların
önemsiz ve tekdüze yaşamlarındaki ilginç
anları ustalıkla yakaladı. James Joyce’un
umutsuz ve felçleşmiş bir kent yaşamını
anlatan Dubliners’daki (1914; Dublinliler,
1987) öyküleri de, gerçeğin birdenbire ortaya
çıktığı, çoğu zaman acı veren bu tür
anlarla doludur.
Öyküler ilk kez genellikle dergi ve gazetelerde
yayımlanıyor, bu yüzden Bret Harte’
m maden ocaklarını konu alan öyküleri,
Kipling’in Hindistan’daki yaşamı anlatan ilk
dönem öyküleri ve Mark Twain’in Mississippi
öyküleri gazeteciliğe özgü yerel bir
renk taşıyordu. Twain önceleri mizah öyküleri
yazarken, sonradan daha ciddi bir
türe yönelerek evrensel ahlak dersleri içeren
“The Man That Corrupted Hadleyburg”
(1900; Hadleyburg’ü Yoldan Çıkaran
Adam) gibi gerçekçi öyküler yazdı. Hemingway
gibi sonraki yazarlar da titiz bir
gerçeklikle evrensel temaları birleştirmeye
çalıştılar. Kipling “The Brushwood Boy”
(Çalılıktaki Çocuk) ve “They” (Onlar) gibi
öykülerinde garip ruhsal olguları, sıradan
yaşamın kendi garipliğini vurgulayacak biçimde,
son derece gerçekçi bir anlatımla ele
aldı.
Rusya’da Gogol, bir yandan edebiyatın ilgi
alanı dışında kalmış sıradan insanları gerçekçi
bir bakışla anlatırken, bir yandan da
bireylerin düş ve hayallere yansıyan bilinç
durumlarını daha özel bir bakışla ele aldı.
Bu öznel bakış Dostoyevski’nin yapıtlarında
daha da yetkinleşti. Turgenyev’in kısa anlatıları
ve Çehov’un öyküleriyle sonraki birçok
yazarın yapıtında genel atmosfer ve bir
duyarlılığın iletildiği özel anlar giderek olay
örgüsünden daha fazla önem kazandı.
Öyküde genellikle ironik bir rastlantı yoluyla
yaratılan, özel bir an üzerindeki
yoğunlaşma özellikle O. Henry’nin öykülerinde
olduğu gibi sürpriz sonlara olanak
verir. Bu aydınlanma anı, okura tarih ya da
mitolojiden alınma temel bir durum ya da
öğeyi de anımsatabilir. Bu ve benzeri yöntemlerle
edebiyatın kurgusallığını da araştıran
çağdaş öykü, geniş bir okur kitlesinden
çok, beğenisi gelişmiş sınırlı bir okura
seslenir. Arjantinli yazar Jorge Luis Borges’in
geniş bir bilgi birikimine dayanan
karmaşık ve incelikli öyküleri çağdaş öykünün
bu özelliğinin iyi bir örneğidir.
Türk edebiyatında öykü. Zengin bir anlatı
geleneği olan Türk edebiyatında Batılı anlamda
ilk öyküler Tanzimat Döneminde
yazıldı. İlk öykü yazarları Ahmed Midhat,
Emin Nihat, Samipaşazade Sezai ve Nabizade
Nâzım’dı. Türk öyküsünü yetkinliğe
kavuşturan kişi ise, daha çok Fransız yazarlarının
örnek alındığı Edebiyat-ı Cedide
döneminde yalın diliyle dikkat çeken Halit
Ziya Uşaklıgil’di. Halit Ziya aynı zamanda
titiz gözlemciliğiyle de, Türk edebiyatında
gerçekçi bir öykü geleneğini başlatan yazar
oldu. Bu dönemin öteki önemli yazarları
Hüseyin Rahmi Gürpınar, Mehmet Rauf,
Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmed Hikmet
(Müftüoğlu) ye Saffeti Ziya’ydı. 1909’dan
sonra Fecr-i Âti döneminin başlıca öykücüleri
ise Cemil Süleyman (Alyanakoğlu) ve
İzzet Melih’ti (Devrim).
II. Meşrutiyet’in ilanından sonra gelişen
yeni edebiyat anlayışıyla birlikte öyküde
toplumsal ve siyasal sorunlar işlenmeye
başladı. Yazıda konuşma dilinin temel alınmasını
ve Türkçenin yabancı sözcüklerden
arındırılmasını öngören Milli Edebiyat döneminde,
taşra yaşamı da gerçekçi bir
yaklaşımla işlenmeye başladı. Bu dönemin
dil anlayışını yönlendiren, özellikle Genç
Kalemler dergisinin ikinci dizisinin ilk sayısındaki
“Yeni Lisan” adlı yazısıyla Ömer
Seyfeddin oldu. Dönemin öbür önemli öykücülerinden
Halide Edip Adıvar ve Reşat
Nuri Güntekin insana ve topluma sevecenlikle
yaklaşan yapıtlar yazdı. Yakup Kadri
Karaosmanoğlu dili ve içeriği sağlam öyküleriyle
dikkat çekti. Refik Halit Karay daha
çok Anadolu insanını anlattı. Konularını
günlük yaşamdan alan F. Celaleddin, köy
yaşamını anlatan öyküleriyle tanınan Selahattin
Enis, toplumsal öykücülüğün ilk
temsilcilerinden sayılan Sadri Ertem, İstanbul’un
kenar mahallelerini yansıtan Osman
Cemal Kaygılı, betimlemelerin yanı sıra ruh
çözümlemelerine de yer veren Sabahattin
Ali, estetik ve biçimi ön planda tutan
Kenan Hulusi Koray, uzun öykü türünü
seçen Nahit Sırrı Örik, kısa tümcelerle
yazan Bekir Sıtkı Kunt ve Türk öykücülüğünün
en önemli adlarından biri olan Mahmut
Şevket Esendal Cumhuriyet dönemi
öykücülüğünü hazırlayan öncülerdir.
1930’dan sonraki öykünün en önemli adları,
alışılmışın dışında bir öykü dünyası
kurarak Türk öykücülüğüne çağdaş bir hava
kazandıran Sait Fait Abasıyanık, deniz
insanlarını coşkulu bir dille anlatan Halikarnas
Balıkçısı, betimlemelerden çok diyalogların
ağır bastığı yalın bir öykü dili
geliştiren Orhan Kemal, yapıtlarında daha
çok olaylara ağırlık veren Mehmet Şeyda,
ruhsal betimlemeleriyle dikkat çeken Samet
Ağaoğlu, iyimser bir yaklaşımla yazdığı
öyküleriyle tanınan Sabahattin Kudret Aksal,
toplumsal gerçekçi bir yol izleyen
Kemal Bilbaşar, romanlarındaki tekniği
öykülerine de uygulayan Kemal Tahir ve
Ahmet Hamdi Tanpınar, kısa tümcelere
dayalı yalın diliyle Oktay Akbal, özgün
mizah öyküleriyle Aziz Nesin, toplumun
her kesitinden insanları başarıyla yansıtan
Haldun Taner’dir. Bu dönemin öbür öykü
yazarları arasında da U. Nazif Yiğiter, Faik
Baysal, Orhan Hançerlioğlu, İlhan Tarus.
Samim Kocagöz, Tarık Buğra, Necati Cu
malı ve Cevdet Kudret sayılabilir.
1940’tan sonra toplumsal öyküde gerçekçi
eğilimler gelişmeye başladı. 1950’den sonraki
gerçekçi öykünün belli başlı adları Yaşar
Kemal, Zeyyat Selimoğlu, Muzaffer Buyrukçu,
Fahri Erdinç, Rıfat İlgaz’dır. Fakir
Baykurt, Talip Apaydın, Mehmet Başaran
gibi adlar ise köy edebiyatı ve öykücülüğünü
başlattılar. 1950 sonrasının önde gelen
öbür öykücüleri, şiirsel diliyle Nezihe Meriç,
Anadolu insanını gerçekçi bir anlatımla
yansıtan ve insanların iç dünyalarına inmeye
çalışan Tahsin Yücel, genellikle kenarda
kalmış insanları kolay okunur bir dille
aktaran Tarık Dursun K., yapı ve biçime
ağırlık veren Bilge Karasu, bireyi ön plana
çıkaran öyküleriyle Demir Özlü, yabancılaşma
sorunlarını işleyen Ferit Edgü, hem köy
hem kent insanını başarılı bir öyküleme dili
ve tekniğiyle ele alan Yusuf Atılgan, gerçeküstücü
öğelere de yer veren yapıtları ve
kurmaca diliyle Onat Kutlar, yalın ve
gösterişsiz diliyle Erdal Öz, gene yalın
anlatımıyla Adnan Özyalçmer’dir. Aynı
dönemde Demirtaş Ceyhun toplumsal sorunlara
ağırlık verdi. Leyla Erbil yeni biçim
arayışlarına girdiği, Sevgi Soysal yalnızlık
duygularını akıcı bir dille aktardığı öyküleriyle
önem kazandı. Sevim Burak öykülerini
daha çok kendi “benliği” çevresinde
odaklaştırdı. Afet İlgaz ezilen kadınları,
Necati Tosuner içe dönük ve yalnızlık çeken
insanı, Selim İleri daha çok duygusal ilişkileri
konu aldı. Bu dönemde Bekir Yıldız açık
anlatımı, Nedim Gürsel yeni anlatım teknikleri,
Tomris Uyar ruh çözümlemeleriyle
dikkat çekerken, Ümit Kaftancıoğlu Doğu
Anadolu insanını, Füruzan kadın sorunlarını
ve onların yaşama mücadelelerini, Oğuz
Atay yabancılaşmış kent insanını, Hulki
Aktunç kente uyum sağlayamayan kırsal
kesim insanını konu aldı. Türk öykücülüğünün
öbür adları arasında, gerçekçiliği bütün
boyutlarıyla vermeye çalışan Adalet Ağaoğlu,
kadın dünyasını yansıtan Nazlı Eray,
orta tabaka insanının sorunlarını ve yakın
tarihin olaylarını ele alan Necati Güngör,
şiirsel diliyle Feyyaz Kayacan, yalın ve etkili
söyleyişiyle Osman Şahin, daha çok soyut
bir anlatıma yönelen Vüsat O. Bener, kadın
duyarlığını ve günlük sorunlarla mücadele
eden insanları işleyen İnci Aral, özgün
üslubu, tutarlı anlatımı ve somut gerçekle
şiiri uyumlu biçimde bağdaştırmasıyla dikkat
çeken Rasim Özdenören, insanı toplumsal
konumu ve ilişkilerinin bütünü içinde
ele alan Aysel Özakın, yerel özelliklere
ağırlık veren Şevket Bulut, derin duyarlığı
ve incelik dolu anlatımıyla öyküye şiirsel bir
tat kazandıran Nursel Duruel sayılabilir.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.