öşür

Paylaşmak Güzeldir Sende Paylaşır Mısın?

öşür, u ş r , ö şr-î şer’î , a ş a r (çoğulu) olarakda bilinir, ürün ve kazanç üzerinden bir tür
311 öşür
ödeme ya da vergi biçiminde ayrılan pay.
Sözlük anlamı “ondalık” ya da “onda bir”
dir. İslamda toplumsal dayanışmanın gereği
ve sadaka ile zekâtın bir türü olarak
toplanmış, fetihlerin Arabistan dışına yayılması,
toprağa yerleşilmesi ve devletin
düzenli gelir gereksiniminin artması
sürecinde yeni bir içerik kazanmıştır.
Osmanlı Devleti’nde ise köylünün ürününden
alınan başlıca vergiye dönüşmüştür.
Öşür İslamdan önce de uygulanan bir
vergilendirme yöntemiydi. Özellikle Doğu
Asya, Güney Asya ve Ortadoğu’da pek çok
kavim, tarımsal üretimin öne çıktığı ve ilk
krallığın askeri karakterde olmaktan çok bu
temelde yükseldiği gelişme aşamasında topluluğun
artıürününden tanrılar için özel
paylar ayırmaya başladı. Belirli toprak dilimlerinin
ya da ürünün belirli bir bölümünün
tanrıların barındığı tapmaklara ayrılması
biçimini alabilen bu paylar gene o tanrı
ve tapmaklara hizmet eden rahiplerin elinde
toplanırdı. Eski Mısır ve Mezopotamya’
da görüldüğü gibi, bu maddi temel üzerinde
sınıflaşarak yükselen din adamlarının egemenliği
söz konusu devletlere teokratik bir
karakter kazandırmıştı. Etimolojik bakımdan
öşür sözcüğüyle açıkça ilişkili görülen
iş-ru-u, Asur dilinde ayni (buğday, hurma
türünden) ya da altın olarak ödenebilen bir
vergiydi. İbrani topluluklarında önce tapınak
bakımı ve yoksulların korunması amacıyla
yalnızca rahiplerin aldığı, gene öşürün
etimolojisi içine yerleştirilebilen ma’aşer
vergisini zamanla krallar da toplamaya başlamış,
hatta Musa Yasaları’nda öngörüldüğü
gerekçesiyle zorunlu kılmak istemişlerdi.
Iş-ru-u gibi ma’aşer de ayni ya da nakdi
olabiliyordu. Araplar da Cahiliye döneminde
bir tapınma biçimi olarak ürünleri ve
hayvanlan üzerinden uşr verirdi. Bütün bu
örnekler dinsel kaynaklı bir ödemenin vergiye
dönüşme yolundaki evrimine işaret
etmektedir.
Arapların hem çoktanrılılıktan tektannlılığa,
hem kabile toplumundan devlete geçişlerini
ifade eden İslamlık çerçevesinde, Hz.
Muhammed Cahiliye döneminde var olan
uşr u ibadetten tümüyle kopararak bir çeşit
kamu vergisine dönüştürdü. Toprağın verimliliğine,
akarsularla doğal olarak mı
(tam öşür), yoksa insan emeğiyle mi sulandığına
(yarım öşür) bağlı oranlar koyarak
uygulamayı sistemleştirdi. Kuran’da doğrudan
öşür sözcüğü geçmemesine karşın En’
am suresinin 141. âyeti öşrün dayanağı
oldu. Mekke ve Medine’si, Hicaz’ı ve
Yemen’iyle Arap ülkesi, İslami öşre tabi
topraklar sayıldı. Vergi yükümlülerine öşri
dendi. Bunların dışındaki bölgelerde ise
Müslümanlık henüz yayılmadığı için, arazi
ve emlak vergisi sayılan haraç(*) öngörüldü.
Müslümanlık yayıldıkça öşür yükümlülüğü
taşıyan alanlar da çeşitli yollardan
genişledi. Fethedilen diyarlarda zimmîlerin
kullanmadığı ya da boş bırakıp gittiği yerler
öşür karşılığı Müslümanlara veriliyor, henüz
hiç arazi ve emlak vergisi ödemeyen
topraklar barışçı yöntemlerle alındığında
sahipleri Müslümansa ya da Müslüman
olursa öşre bağlı kılınıyor, kuyu ya da kanal
açılarak yapay sulamaya kavuşturulan topraklar
öşri arazi kapsamına alınıyordu.
Öşre bağlı topraklar, özellikle Mısır’da iyi
gözlenebildiği gibi satın alma, hibe gibi
yollardan mülkiyetin el değiştirmesi sonucunda
büyük ölçüde arttı. İslamı yeni
kabul edenlerden yalnız öşür alınması, din
değiştirmeler kadar öşri arazinin de yaygınlaşmasına
katkıda bulundu. Ayrıca imamlann
(hükümdar) fethedilen ülkelerdeki
ötanazi 312
haraci araziyi öşri araziye dönüştürme yetkileri
vardı. Öşür yükümlülüğüne geçişlerde,
fethedilen ülkelerin toprak sahipliği
sistemlerine, kabile ilişkilerine ve toplumsal
yapılarına bağlı olarak çeşitli karar ve
hesaplama güçlükleri doğdu; bu sorunlar
İslam mezhepleri arasında farklı yorumlara
da yol açarak büsbütün karmaşıklaştı.
Örneğin kiralanan bir toprağın sahibinin
Müslüman, işleticisinin gayrimüslim olması
durumunda, satın alman ya da kiralanan
toprakların sürülmemiş, sürülmüş ama ekilmemiş,
sürülmüş ve ekilmiş olması durumlarında,
tarım ürünlerinin türlerine göre,
ayrıca öşürden bağışık tutulacak kişiler ve
bunun sınırı gibi konularda Şafii ve Hanefi
mezheplerince değişik yöntemler benimsendi.
Öşür yükümlülüğünün yaş sınırı da
İslam hukukçuları arasında tartışma konusu
oldu. Bununla birlikte genelde öşri arazi
sürekli genişledi ve öşür öbür vergilerin
üzerine binerek ya da onlan içine alarak
toprağa dayalı devlet gelirlerinin başlıcasma
dönüştü. Klasik İslamda öşür oranları yarım
öşür, tam ya da alelade öşür, bir buçuk öşür
ve iki kat öşür olmak üzere dört sınıftı. Bu
oranları ayarlama yetkisi imama ve onun
adına yerel yöneticiye aitti. Öşür gelirleri
beytülmala geçtikten sonra yalnız hayır
işlerinde değil, kamu yatırımlarında ve şeriatın
onayladığı başka alanlarda da kullanılabilir,
işletmecilere kredi olarak verilebilirdi.
Osmanlı Devleti’nin öşür ya da aşar adı
altında çeşitli toprak ürünlerinden aldığı
vergiler, dinsel bir yükümlülüğü içeren öşr-i
şer’iden farklı olmakla birlikte klasik İslamdaki
değişme çizgisinin mantıksal uzantısında
yer alan bir uygulamaydı. Arap-İslam
devletlerini izleyen Türk-İslam devletleri
önce Anadolu’ya, sonra Balkanlar’a yayıldıkça,
sahiplerinin mülkü olan öşri topraklan
çok azaldı. İlk gelişme aşamasında
Rumeli’de kök salan Osmanlı Devleti’nde
İslam cemaati yararına fetih ilkesi ile sahipsiz
kalan toprakların beytülmala alınması
birleşerek kendinden önceki siyasal kuruluşlara
oranla çok daha geniş bir mirî arazi(*)
kategorisi yarattı. Rakabesi devlete ait
bu topraklarda reaya sürekli ve kalıtsal bir
kiracı konumunda bulunduğundan, devletin
“öşür adına” her yıl üründen belirli bir pay
alma (ve bunu yerinde toplama yetkisini,
dirliklerinin büyüklüğüne göre askeri sınıf
mensuplanna devretme) hakkının, bunun
bir toprak kirası (icare) ya da bir paylaşma
haracı (harac-ı mukasım) olduğu gibi hukuksal
varsayımlara dayandırılması gerekti.
Küçük çiftleri işleyen reaya hanelerinin her
yıl nakit olarak ödemeleri gereken sabit
“çift akçesi” vergisi de, gene fıkha göre
harac-ı muvazzaf olarak yorumlandı. Böylece
asıl şer’i öşürden çok daha yüksek,
toprağın verimine göre onda bir ile onda
beş arasında değişebilen oranlarda bir vergi,
çoğu zaman Müslüman-Hıristiyan ayrımı
da yapılmaksızın devlet topraklarını işleyen
bütün köylülerden alınabildi. Bu ikili uygulama
aslında Osmanlı Devleti’nin toplumsal
gerçekliğine uygundu. Öşrün yerine göre
bir icare olarak açıklanması devlet vergilendirmesi
biçiminin ardındaki rant aktarma
özüne ışık tutar. Batı’da mutlak monarşilerin
yükselişi sürecinde, yeni bir kraliyet
vergilendirmesi kertesi, sınıfsal içeriği açısından
eski feodal rantların merkezileşmesi
olarak ortaya çıktı. Odak noktasında öşrün
yer aldığı Osmanlı toprak gelirleri sistemi
ise, rantın başından beri vergi biçimini
aldığı bir ortaçağ düzeni örneğidir.
Şer’i hukuk alanından çok örfi hukuk
alanında boy atan Osmanlı aşarı, oranları
bakımından da devletin çeşitli bölgelerinin
tarihsel miraslarını, yerel örf ve âdetleri,
devletin mali ve iktisadi hesaplarını yansıtır.
Tahrir defterlerinin başlarına yerleştirilen
kanunnamelerin incelenmesi, yıllık ürün
içinde öşür payının bazen her kaza hatta
her köy için farklı olduğunu gösterir. Tımarlı
sipahiliğin daha eskiden var olan ve henüz
ortadan kaybolmamış bir özel toprak sahipliğinin
üzerine oturduğu, dolayısıyla kuramsal
düzeyde devlete ait vergilerle toprak
sahiplerine ait rantların birbirinden ayrıştığı
malikâne-divani(*) usulünde öşrün hesaplanması
daha da karışıktır.
15-16. yüzyıllardaki biçimiyle Osmanlı klasik
düzeninde öşür, daha çok küçük tımarlarda
sipahilerce toplanırken, 16. yüzyıl
sonlarında baş gösteren büyük dönüşüm
sürecinde, devletin merkezî nakit gereksiniminin
artması tımar sisteminden iltizam(*)
usulüne geçişe yol açtı; mukataalarm tarımda
da yaygınlaşması özellikle 18. yüzyılda
malikâne denen ömür boyu iltizam biçimini
aldı. Hâzineye ödenen peşin iltizam bedelini
kısa sürede kat kat fazlasıyla çıkarma
hevesi mültezimleri köylüye çok ağır yükler
bindirmeye yöneltip tarımsal yeniden-üretimi
tehlikeye soktuğundan 1839 Tanzimat
Fermam’yla, “âlât-ı tahribiye”den sayılan
aşar mültezimliği kaldırılarak yerine öşrün
muhassıllar(*) aracılığıyla toplanması yöntemi
getirildi. Yeterli bir tahsilat ağı kurulamadığından
birkaç yıl sonra iltizama geri
dönüldü. Başka bir çare olarak iki yıllık
iltizamların beş yıla çıkarılması denendi.
Bir süre de emanet ile iltizam usulleri
arasında gidilip gelindi. Sonunda Cumhuriyet
döneminde, 17 Şubat 1341 (1925) tarihli
“aşann ilgası yerine ikame edilecek mahsulât-
ı arziye vergisi hakkındaki kanun”
ile ortaçağ kalıntısı bu vergi tümüyle kaldınldı.


Paylaşmak Güzeldir Sende Paylaşır Mısın?

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.