Osmanlı’nın Saltanat Arabaları

Osmanlı’nın Saltanat Arabaları

1

Araba, şekli ve kullanılış tarzı büyük değişikliklere uğramakla birlikte çok eski çağlardan beri çeşitli memleketlerde bilinmektedir. Bu arada Türklerin yaşadığı Orta Asya bozkırlarında da eskiden beri kullanılmakta olup bölge halkının günlük hayatında mühim rol oynamıştır.

Günümüzde artık nostalji olan atlı arabalar eskiden özellikle Osmanii coğrafyasında yaygııı olarak kullanılmaktaydı. Anadolu ve Rumeli’de yük taşımacılığında umumiyetle uzun mesafeler için deve, kısa mesafeler için araba tercih edilirdi. Balkan şehirlerinde yaşayanlar da yaygın olarak kendi işlerinde araba kullanmışlardır. Bazen de mîrî (devlete ait) eşya ve erzak naklinde kiralık araba kullanılmıştır.

Ahşap bir iskelet ve iki tekerden ibaret olan kağnının, dört tekerlekli araba şeklini nasıl ve ne zaman aldığını da tam olarak bilmiyoruz. İstanbul’un fethinden sonra zaman zaman şehri tehdit eden veba, kolera gibi bulaşıcı hastalıklar sırasında, hastaların bir yerden başka bir yere nakli için, arabalar kullanılırdı. Bu mevzuda çeşitli yerlerin kadılarına gönderilmiş hükümler bulunmaktadır. Menzil teşkilâtında da zaman zaman arabadan fayda- lanıldığı görülmektedir. Ulaklar umumiyetle at kullanmakla birlikte ellerinde tuğralı ahkâm taşıyanlara araba da verilirdi. On dokuzuncu yüzyılda posta teşkilâtının kurulmasından sonra bu teşkilâtta da araba kullanılmaya başlanmıştır. Askerî sahada arabadan çokça faydalanılmış, büyük topların nakli için “top arabacıları ocağı” teşkil edilmiştir. Fatih Sultan Mehmed Han’ın İstanbul muhâsarasmda ve Akkoyunlular üzerine yaptığı seferde ağır topları arabalarla naklettirdiği bilinmektedir. Tophane’de bulunan imalathanede top arabaları topların ağırlıklarına ve şekline göre yapılırdı. Devlet ihtiyaç duyduğu arabaları yaptırmak için zaman zaman araba imalinde ün kazanmış yerlerden icabı kadar araba ustası getirtirdi.

Osmanlılarda arabadan yük taşımacılığında yaygın olarak faydalanıldığı halde 16. yüzyıl sonlarına kadar şehir içinde ancak zaruri durumlarda kullanılmıştır. Sultan Birinci Ahmed Han devrine kadar, İstanbul’da araba olarak sadece ot ve erzak arabaları vardı. O tarihte, “koçu” denilen ve Rumeli’den geldiği rivayet edilen binek arabaları yaygınlaşmıştı. Koçu arabaları fevkalâde süslü olup, iki öküz tarafından çekilirdi. Bu koçu arabalarının büyükçe dört tekerleği olurdu. Sonraki arabalara nazaran bir hayli yüksekti. Dört tarafi, yarım metre yüksekliğinde tahta kaplanmış, iki tarafında birer kapı bırakılmıştı. Üzerinde, eğri denilen yarım çemberler vardı.

2 3

Bunlara da meşin örtüler kaplanmıştı. İçi, minderler ve yastıklarla döşenmişti. Erkeklerin bindikleri arabaların etrafı, meşin perdelerle kapatılırdı. Kadınların arabalarının her tarafı tahtalarla çevrilerek yalnız yanlarda kafesli pencereler bırakılırdı. Bu arabalar, sarayda ve devlet erkânının konaklarında da kullanılmıştı. O zaman bu basit arabalar iç ve dış şekillerini değiştirmiş; içleri, gayet kıymettar kumaşlarla döşendiği gibi, dışları da boyalı ve altın yaldızlı nakışlarla süslenmişti. İstanbul’un sokakları dar ve dolambaçlı olduğu için bu arabaların süratle hareketi mümkün değildi. Bu sebeple bunların çekicileri at değil, sadece öküzlerden ibaretti. İstanbul’da araba yaygınlaşmasına rağmen insanların çoğu atla geziyordu. Kadınların ata binmeleri yasaktı. Bir zaman arabaya binmek hakkı da sadece kadınlara verilmişti. Aradan çok geçmeden artık, araba sayısı artmaya ve insanların sarsılmaması için yaylı arabalar yapılmaya başlanmıştı. Bunların en başında, altı kişilik “kâtip odası” ve dört kişilik “talika” denilen arabalar geliyordu. Bunlar, tek veyahut çift atla çekiliyorlardı. “Kâtip odası” dingiller üzerine oturtulmuş, dört tarafında birer tane olmak üzere dört pencereli, bir süslü oda şeklindeydi. Pencereleri bazen camlı veya kafesli, ancak herhalde içerden ve kenarlardan zarif perdeli olurdu. Arabanın üstü tahtadan yapılırdı. İçi insanı ferahlatan renklerle boyanırdı. Avrupa’da, uzun yolculuklarda kullanılan geniş ve yaylı arabalar da Osmanlı cemiyetinde kabul görmüştü. Bunlara “Hinto (Hintu)” adı verilmişti. Sultan Üçüncü Selim Han ve Sultan İkinci Mahmûd Han devirlerinde, bu hintoların küçükleri de yapılmıştı. Bilhassa saray kadınları, seyir yerlerine bunlarla gidiyorlardı. Tanzimat devrinde, Avrupa’dan evvelâ “landon”, sonra “kupa” ve daha sonra “fayton” da getirtildi. Landon, İstanbul’da pek rağbet görmedi. Buna mukabil, Bursa ve İzmir şehirlerinde kısa zamanda yayıldı. Üzeri açılıp kapandığı için, zenginlerin başlıca nakil vasıtası oldu. “Talika” ile üzeri tenteli “uzun araba” Kadıköy, Üsküdar ve havalisine münhasır kaldı. İstanbul’da “kupa”lara karşı da rağbet vardı. “Fayton”, pek güç yayıldı. Meşrutiyet’in ilânına kadar bu tip arabaya kadınlar binemezlerdi.

2

 

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

bool(false)