Osmanlı mimarlığı

Paylaşmak Güzeldir Sende Paylaşır Mısın?

Osmanlı mimarlığı, OsmanlIların, bir
beylik olarak tarihte göründükleri 13. yüzyıl
başlarından bir devlet olarak ortadan kalktıkları
20. yüzyıl başlarına değin egemen
oldukları topraklar üstünde yarattıkları mimarlık
yapıtlarının tümü. Osmanlı mimarlığının
gelişme çizgisine bakılacak olursa, 16.
yüzyıl başına değin oluşum ve hazırlık
evresi niteliğindeki bir Klasik Öncesi Dönem
yaşadığı, 16. ve 17. yüzyıllarda Klasik
Dönemine ulaştığı, 18. yüzyılda başta Barok
olmak üzere Avrupa üsluplarının etkisi
altında kaldığı, 19. yüzyılda Müslüman
olmayan Osmanlı ve Avrupalı mimarların
elinde seçmeci (eklektik) bir niteliğe büründüğü,
yüzyılın sonunda Art Nouveau akımından
etkilendiği, 20. yüzyıl başlarında
yeni-klasik nitelikteki I. Ulusal Mimarlık
akımıyla son bulduğu görülür.
Klasik Öncesi Dönem. Bu dönem boyunca
hem yapım yöntemleri, hem de plan tipleri
bakımından, OsmanlIların küçük bir beylikten
büyük bir imparatorluğa ulaşma sürecine
koşut bir gelişme izlendi. Örneğin ilk
yapılardaki tuğla-taş almaşık örgülü duvarlardan,
zamanla mermer kaplamaya ve
kesme kefeki taşı duvarlara geçildi. Kubbeye
geçişteki üçgenler yerlerini tromplara ve
pandantiflere bıraktı. Dönemin sonlarına
doğru kubbe hemen hemen tek çatı örtüsü
haline geldi. Buna bağlı olarak da kubbelerin
özel kiremitlerle kaplanması terk edildi,
kurşun tek örtü malzemesi oldu. Bezemede
Selçuklu etkisi yavaş yavaş azalarak bir
Osmanlı üslubu belirmeye başladı.
Yapı tiplerinin en önemlileri, başta camiler
olmak üzere dinsel yapılardı. Bunların
ilk örnekleri çoğunlukla tek kubbeliydi ve
kubbe çapı en çok 8-10 m kadardı. Tarihi
kesinlikle bilinen ilk Osmanlı yapısı olan
İznik’teki Hacı Özbek Camisi(*) de tek
kubbeliydi. Mudurnu’daki Yıldırım Bayezid
Camisi gibi, tek kubbesi 20,71 m çapında
olan örnekler varsa da, dönemin sınırlı
teknolojik olanakları mimarları büyük ibadet
mekânları oluştururken daha çok küçük
boyutlu kubbeyi temel alıp yapıyı çeşitli
yönlerde genişletmenin yollarını aramaya
itmişti. Bunun farklı biçimdeki ilk iki örneği
Bilecik’teki Orhan (Gazi) Camisi [bak.
Orhan [Gazi] Camisi ve İmareti) ile İznik’
teki Yeşil Cami’dir(*). İlk uygulaması Bursa’daki
Orhan (Gazi) Camisi(*) olan bir
çözüm de kıble ekseni üzerinde arka arkaya
getirilmiş iki büyükçe kubbenin örttüğü,
uzunlamasına dikdörtgen planlı bir ibadet
mekânının arkadaki kubbe hizasında iki
kanatla genişletilmesiydi. Ters “T” planlı,
zaviyeli, tabhaneli, çok işlevli camiler gibi
çeşitli adlarla anılan bu plan çözümü Bursa’
da Yeşil Cami, Yıldırım ve Muradiye camileri
(bak. Yeşil Külliyesi, Yıldırım Külliyesi,
Muradiye Külliyesi), Edirne’de Gazi
Mihal Camisi, Muradiye Camisi(*), Amasya’da
Bayezid Paşa Camisi(*), İstanbul’da
Mahmud Paşa Camisi(*) ve Murad Paşa
Camisi gibi örneklerle Klasik Döneme değin
uygulanageldi. Tek kubbeli birimlerin
çeşitli yönlerde yan yana eklenmesiyle oluşturulan
ulucamiler de, çok olmamakla birlikte
bu dönemde rastlanan bir çözümdü.
Bursa Ulucamisi(*), Edirne’deki Eski Cami(*),
İstanbul’daki Zincirlikuyu Camisi
bunun önemli örneklerindendir. Büyük ibadet
mekânı yaratmadaki başka bir çözüm
de, bir büyük kubbenin çeşitli yarım kubbeler
ve küçük kubbelerle sarılarak genişletilmesiydi.
Bu çözümün ilk anıtsal örneği olan
Edirne’deki Üç Şerefeli Cami’yle(*) başlayan
gelişme çizgisi daha sonra İstanbul’daki
Atik Ali Paşa Camisi(*), Eski Fatih Camisi
ve Bayezid Camisi’yle (bak. Fatih Külliyesi,
Bayezid II Külliyesi) Klasik Döneme kadar
ulaştı.
Klasik Öncesi Dönemde tek camilerden
başka külliyeler de yapıldı. Bilinen ilk
külliye, bir cami ve bir hamamdan oluşan ve
günümüze ulaşmayan, İznik’teki Orhan
(Gazi) Külliyesi’ydi. Bunu Bursa’daki Orhan
(Gazi), Yıldırım, Yeşil ve Muradiye
Osmanlı mimarlığının ilk yapıtlarından
Süleyman Paşa Medresesi; İznik
Erkin Emiroğlu
külliyeleri izledi. İstanbul’daki Fatih Külliyesi,
kapsamı ve araziye yayılışıyla yalnız o
güne değin yapılanların değil, daha sonraki
benzerlerinin arasında da dev bir yapılar
topluluğu oldu.
Ösmanlı mimarlığındaki önemli yapı türlerinden
medreseler hem ek yapı, hem de
külliyelerin bir birimi olarak inşa edilirdi.
Günümüze ulaşmış en eski örnek olan
İznik’teki Süleyman Paşa Medresesi’nden(*)
beri bu yapılarda, açık bir avluyu
iki, üç ya da dört yandan çevreleyen öğrenci
hücrelerinin oluşturduğu plan şemaları kullanıldı.
Bu şemalar, izleyen Klasik Dönemde
büyük bir değişiklik olmadan uygulandı.
Sivil mimarlık alanında ilk Osmanlı sarayları
günümüze ulaşmamıştır. Edirne’deki
Eski Saray, sayılı birkaç bölümü dışında
Yeni Saray, İstanbul’da Beyazıt semtindeki
Eski Saray ancak yazılı kaynaklardan bilinen
yapılardır. Ayakta kalmış saray örnekleri
İstanbul’daki Çinili Köşk(*) ve Topkapı
Sarayı’nın, bugünkü Hazine Dairesi gibi ilk
bölümleridir.
Anadolu Selçuklu Döneminde kervan yolları
üzerinde belirli aralıklarla düzenlenen
kervansaraylar OsmanlIlarda daha çok kent
içinde yapılmaya başladı ve bir ölçüde
nitelik de değiştirerek içlerinde işyerlerinin
bulunduğu ticaret yapıları halini aldı. Bunların
Klasik Öncesi Dönemdeki belli başlı
örnekleri Bursa’daki Emir Hanı(*), İpek
Hanı ve Fidan Ham’dır(*).
Klasik Öncesi Dönem Osmanlı mimarlığının
ortaya koyduğu başka yapı türleri ve
bunların önemli örnekleri arasında Bursa’
daki Nilüfer Hatun Köprüsü, Edirne’deki
Fatih ve Bayezid köprüleri, Uzunköprü
kasabasına adını veren Uzunköprü(*), günümüze
sağlam olarak kalmış Çanakkale
Boğazı’ndaki Kale-i Sultaniye(*) ve Kilitbahir
Kalesi(*), İstanbul Boğazı’ndaki Anadolu
Hisarı(*), Rumeli Hisan(*) ve Yedikule(*)
sayılabilir.
Klasik Dönem. 16. yüzyılın ortalarında
Osmanlı Devleti’nin her alanda ulaştığı
güçlü ve üstün durum doğal olarak mimarlığa
da yansıdı. Bütün Osmanlı mimarlığının
en görkemli ve bir daha aşılamamış yapılarının
gerçekleştirildiği bu evre de bu
nedenle Klasik Dönem olarak anıldı. Klasik
Dönem mimarlığının en önemli kişisi Mimar
Sinan’dı(*). O, hem yapıtlarında kendisine
değin ulaşan mimarlık birikiminin bir
bireşimini ortaya koyarak, hem de sınırları
en geniş duruma gelen Osmanlı Devleti’nin
bütün yapı etkinliğini başında bulunduğu
Hassa Mimarları Ocağı(*) aracılığıyla yönetip
biçimlendirerek bu döneme damgasını
vurdu. Davud Ağa(*), Sedefkâr Mehmed
Ağa(*) gibi Sinan’dan sonra hassa başmimarı
olan öğrencileri de onun anlayışını sürdürdüler.
Klasik Dönem Osmanlı mimarlığında yapıların
en önemli özelliği işlevsellik ve yalınlıktı.
Kubbe, bütün yapı strüktürünün biçimlenmesini
etkiler hale geldi. Büyük mekânların
elde edilmesinde, küçük mekân
parçaları bir bütün oluşturacak biçimde
birbirine ekleniyordu. Kubbe ve yarım kubbelerden
oluşan örtü sistemi ile bunları
taşıyan duvarlardan oluşan alt yapı kaynaşarak
bir bütün haline gelmişti. Bütünlük
yapının tümüyle pencere, kubbe ve yarım
kubbe, revak vb gibi tek tek öğeleri arasında
da sağlandı. Revaklı avlu, hünkâr mahfili
gibi yeni öğeler mimarlığa bu dönemde
girdi.
Cami yapılarındaki gelişme, orta kubbesi
dört yarım kubbeyle desteklenen Şehzade
Camisi’yle sürdü {bak. Şehzade Külliyesi).
Klasik Dönem’in başyapıtlarından
Sultan Ahmed Camisi; İstanbul
Bekir B.- Aksu
Bu şema daha sonra Sultan Ahmed Camisi’yle
Yeni Cami’de de tekrarlandı {bak.
Sultan Ahmed Külliyesi, Yeni Cami Külliyesi).
Ama Osmanlı mimarlığının kubbeli
merkezî mekân yaratma çabası Edirne’deki
Selimiye Camisi’yle(*) doruğa ulaştı. Gerek
Sinan, gerekse izleyicileri tek camilerin
yanında külliyeler de yaptılar. Bunların en
başında İstanbul’daki Haseki Hurrem Sultan
Külliyesi(*), Süleymaniye Külliyesi(*),
Kara Ahmed Paşa Külliyesi(*), Lüleburgaz’daki
ve İstanbul’da Kadırga’daki Sokollu
Mehmed Paşa Külliyesi(*), Atik Valide
Külliyesi {bak. Atik Valide Camisi) gelir.
Klasik Dönemin Sinan’dan sonraki en
önemli selatin camileri olan Sultan Ahmed
Camisi ve Yeni Cami de büyük birer
külliyenin içinde yer alır. Bu dönemde
yapılan pek çok büyüklü küçüklü külliye
içinde sayısız medrese, imaret, darüşşifa,
han, hamam, darülkurra, sıbyan mektebi
gibi yapı da bulunuyordu. Klasik Dönemin
sonlarında büyük camilerin çevresinde yer
almayan, hatta bazen bir camisi de bulunmayan
daha küçük ölçekli külliyeler de
yapıldı. Bunların başlıca örnekleri arasında
İstanbul’daki Koca Sinan Paşa Külliyesi,
Kuyucu Murad Paşa Külliyesi(*), Köprülü
Mehmed Paşa Külliyesi(*), Merzifonlu Kara
Mustafa Paşa Külliyesi, Amcazade Hüseyin
Paşa Külliyesi(*) sayılabilir. Ayrıca Eğri
Kemer, Mağlova Kemeri(*) gibi su yapıları;
Silivri Köprüsü, Büyükçekmece Köprüsü(*),
Drina Köprüsü(*), Mostar Köprüsü(*);
Siyavuş Paşa Köşkü, Sepetçiler Kasn(*),
Topkapı Sarayı’ndaki III. Murad,
Revan ve Bağdat köşkleri, Sultanahmet’teki
İbrahim Paşa Sarayı(*) dönemin önde
gelen sivil yapı örnekleridir {bak. Topkapı
Sarayı).
Osmanlı Baroğu. Osmanlı Devleti’nin 17.
yüzyılda politik alanda başlayan gerileyişinin
başka kurumlara, bu arada sanata
yansıması da belirli bir zaman aldığı için,
mimarlıkta Klasik Döneme özgü uygulamalar
bu yüzyılda da devam etmişti. Ama 18.
yüzyılın ilk yarısında ekonomik ve politik
sıkıntıların önünün alınamaması Osmanlı
Devleti’ni Batı’ya yönelmeye, başta Fransa
olmak üzere Avrupa ülkeleriyle ilişkiye
geçmeye itti. Gelişen ilişkilerle birlikte Batı
kültürü de Osmanlı toplumunu etkilemeye
başladı. Bu etki mimarlıkta önce yalnızca
bezeme alanında görüldü. Mukarnasların,
Rumi ve Hatailerin, baklavalı sütun başlıklarının
yerini, dönemin tipik Barok ve
Rokoko örgeleri olan volütler, akantus
yaprakları, “C” ve “S” biçimli kıvık dallar,
deniz kabukları, kartuşlar ve kompozit ya
da Korent sütun başlıkları almaya başladı.
Ama 18. yüzyılın en büyük boyutlu yapılarından
biri olan yeni Fatih Camisi gerek
plan, gerekse kütle düzeni bakımından
Klasik Dönem örneklerini izliyordu. Gömme
sütunlar, kıvrımlı silmeler gibi yapı
öğelerinin ve kare yerine “U” biçimli avlu
gibi planlama öğelerinin Barok etkiyi açıkça
yansıttığı ilk büyük yapı Nuruosmaniye
Camisi(*) oldu. Bunu Ayazma Camisi(*),
Laleli Camisi {bak. Laleli Külliyesi), Beylerbeyi
Camisi(*), Üsküdar Selimiye Camisi
gibi büyük İstanbul camileri izledi. Tek bir
büyük kubbe, bu kubbeyi taşıyan dört
büyük askı kemeri, köşelerdeki süslü ağırlık
kuleleri, genellikle yerden yükseltilen yapılara
çıkan yarım daire planlı ya da yelpaze
gibi açılan merdivenler Barok üslubun sık
sık yinelenen tipik özellikleri haline geldi.
Barok etki İstanbul dışına da yayıldı ve
Aydın’daki Cihanoğlu Camisi ve Külliyesi(*),
Safranbolu’daki İzzet Mehmed Paşa
Camisi, İzmir’deki Kemeraltı Camisi gibi
örnekler ortaya çıktı.
Geleneksel yapı türlerinin hepsi 18. yüzyılda
Barok üsluptan etkilendi. Bunlar arasında
Nuruosmaniye, Atıf Efendi, I. Mahmud
ve Hamidiye gibi kütüphaneler; Nuruosmaniye
Külliyesi’nin çeşmesi, Mehmed
Emin Ağa, Yusuf Efendi, Hamidiye, I.
Abdülhamid, Mihrişah Sultan çeşmeleri,
Nuruosmaniye ve Laleli külliyelerinin sebilleriyle,
Hamidiye, Mehmed Emin Ağa sebilleri;
İstanbul’un çeşitli yerlerindeki hemen
hiçbiri günümüze ulaşmamış saraylar,
Topkapı Sarayı’ndaki bazı köşkler sayılabilir.
19. yüzyıl. Bu yüzyıl Osmanlı mimarlığında
çeşitliliğin arttığı bir dönem oldu. Barok
ve Rokoko öğelere, gene Avrupa’nın tarihselci
mimarlıklarının uzantısı olan Ampir ve
Yeni-Klasik üslup öğeleri de katıldı. Bir
yandan geleneksel yapı türlerinin uygulanması
sürerken, özellikle yüzyılın ikinci yarı-
227 Osmanlı mimarlığı
smdan sonra, toplumsal yaşamdaki yeni
gereksinimleri karşılayacak yeni yapı türleri
de belirdi. O zamana değin süregelen
usta-çırak ilişkisine dayalı mimarlık eğitimi
geçerliliğini yitirmeye başladı. 1831’de Hassa
Mimarları Ocağı’nın yerine Ebniye-i
Hassa Müdiriyeti(*) kuruldu. Batı kültürüyle
daha yakın bir ilişki içinde olan azınlıklar
arasından Avrupa’da eğitim gören mimarlar
çıkmaya başladı {bak. Balyan Ailesi). Çeşitli
kurumların düzeltilmesi ve iyileştirilmesi
amacıyla Batı ülkelerinden getirtilen uzmanlar
arasına mimarlar da katıldı. Bütün
bu çerçeve içinde sürdürülen yapım etkinliklerine
bakıldığında bünyelerinde Barok
ve Ampir üslup öğelerini barındıran Nusretiye
Camisi(*), Ortaköy Camisi(*), Dolmabahçe
Camisi(*) gibi büyük camiler, Beylerbeyi
Sarayı(*), Çırağan Sarayı(*), Dolmabahçe
Sarayı(*) gibi büyük saraylar göze
çarpar. Bütün bunlar ve başta Mekteb-i
Harbiye, Harbiye Nezareti Binası(*), Bahriye
Nezareti Binası(*), Orhaniye Kışlası
olmak üzere daha pek çok yapı Balyan
ailesi mimarlarının elinden çıkmıştı. Bu
arada birbiri ardından yaptırılan Selimiye,
Taksim, Topçular (bugün yerinde Taksim
Gezisi var), Gümüşsüyü (bugün İTÜ) kışlaları,
Maçka Silahhanesi (bugün İTÜ Maden
Fakültesi), Kuleli Süvari Kışlası (bugün
askeri lise), Taşkışla (bugün İTÜ Mimarlık
Fakültesi) gibi büyük askeri yapılarla İstanbul’un
silueti değişmeye başladı. Yabancı
mimarların yapıları arasında ise, İtalyan
Montani’nin Pertevniyal Valide Sultan Camisi’nden(*)
başka, geleneksel yapı programı
içinde yer alamayan tarihselci anlayış
doğrultusunda ve seçmeci bir tutumla biçimlendirilmiş
birçok uygulama vardı. Yüzyılın
ikinci yarısında inşa edilen, hatta bazısı
20. yüzyıl başlarına bile taşan bu yapılar
arasında Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane Binası
(sonradan Haydarpaşa Lisesi, bugün Marmara
Üniversitesi Tıp Fakültesi), Sirkeci
Gan(*), Haydarpaşa Garı(*), Düyun-ı
Umumiye Binası (bugün İstanbul Lisesi),
m l 1 sf ? m m ı s
Hf i j
K B B ’m I
m p 1
, ……. jo R İ
19. yy’ın tarihselci seçmeci anlayıştaki yapılarının en
önde gelenlerinden Dolmabahçe Sarayı (solda) ve
Saat Kulesi (sağda); İstanbul
Anadolu Yayıncılık Arşivi
çeşitli ülkelerin elçilik ve konsoloslukları,
oteller, iş hanları vb sayılabilir. Ülkede
etkinlik gösteren ilk yabancı mimar A. I.
Melling’di(*). Onu G. Fossati, A. Vallaury(*),
R. d’Aronco(*), Jachmund, Ritter
ve Cuna başta olmak üzere başkaları izledi.
Ayrıca d’Aronco 19. yüzyıl sonu ve 20.
yüzyıl başlarında Avrupa’da çok yaygın
olan Art Nouveau üslubunu da Türkiye’ye
getirdi. Bu üslup ilginç bir gelişme göstererek
özellikle İstanbul’da kâgir yapılardan
başka ahşap yapılarda da uygulandı; bunun
sonucunda kendine özgü bir Türk Art
Nouveausu ortaya çıktı.
19. yüzyılın sonlarında Osmanlı mimarlığındaki
önemli bir gelişme de ilk mimarlık
okulunun açılması oldu. Müze-i Hümayun
müdürü Osman Hamdi Bey’in girişimiyle
Osmanlı Müellifleri 228
kurulan Sanayi-i Nefise Mekteb-i Âlisi
1883’te eğitime başladı.
20. yüzyıl. Osmanlı mimarlığının geçirdiği
son aşama I. Ulusal Mimarlık(*) adıyla
anılır. 20. yüzyılın başlarında, yüz yıla yakın
bir zamandır sürmekte olan seçmeci mimarlık
anlayışına ve bunun çeşitli yönelişlerdeki
uygulamalarına bir tepki olarak mimar Kemaleddin
Bey(*) ve Vedat Tek’in(*) başlattığı
bu akım da temelde seçmeci bir nitelik
taşıyordu. Eskilerinden farkı, çeşitli Batı
mimarlık üsluplarına değil, Anadolu Selçuklu
ve Klasik Dönem Osmanlı mimarlıklarına
yönelmiş olmasıydı. Osmanlı mimarlığının
yarattığı bu son akım, Cumhuriyet’in
ilk yıllarında da varlığını sürdürdükten sonra
sona erdi. Ayrıca bak. arasta, Barok
sanat, bedesten, cami, hamam, han, köprü
külliye, medrese, türbe.


Paylaşmak Güzeldir Sende Paylaşır Mısın?

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.