OSMANLI DEVLETİ

OSMANLI DEVLETİ; on dördüncü asrın başından
yirminci asrın ilk çeyreğine kadar hüküm
süren dünyâ târihinde şerefli ve en uzun ömürlü bir
hanedânm kurduğu devlet. Asr-ı seâdet ve Hulefâi
Râşidîn devirlerinden sonra Hak ve adâlete riâyette
en üstün seviyeye yükselen Müslüman Türk
Devleti.
Osmanlı kudretinin doğuşu: Anadolu Türklüğünü
yeniden birliğe kavuşturan, yayılmasını
ve güçlenmesini sağlayan Osmanlı hânedânmın
ortaya çıkışı meselesi, Batı Anadolu’nun Uç bölgesinde yeni bir Türkiye’nin doğuşu ile sıkı sıkıya
bağlıdır. Osmanlı hânedânmın mensup bulunduğu
Oğuzların sağ kolu olan Günhan kolunun
Kayı boyu, dokuzuncu milâdî asırdan îtibâren Selv
çuklularla beraber Ceyhun Nehrini geçerek İran’a
geldi. Rivâyetlere göre Horasan’da Merv ve Mahan
tarafına yerleşen Kayılar Moğolların tecâvüzleri
üzerine yerlerini bırakarak Azerbaycan’a
ve Doğu Anadolu’ya göç ettiler. Bir rivâyete göre
Ahlat’a yerleşen Kayılar oradan Erzurum ve
Erzincan’a daha sonra Amasya’ya gelerek oradan
Haleb taraflarına göç ettiler. Bir kısmı Caber Kalesi
civarında kalırken diğer bir kısmı Çukurova’ya
gitti. Çukurova’ya gelenler, daha sonra Erzurum
civarında Sürmeliçukur’a vardılar. Aralarında
çıkan ihtilaf üzerine bir kısmı asıl yurtlarına
dönerken, Ertuğrul ile kardeşi Dündar’ın emrindekiler,
bir müddet Sürmeliçukur’da kaldıktan
sonra, Moğolların batıya akınları üzerine Selçuklu
Sultanı Alâaddin Keykubad’a mürâcaat ederek
Karacadağ taraflarındaki Rum hududuna yerleştirildikleri
söylenirse de bu, târihî hakikatlere pek
uygun düşmemektedir.
Gündüz Alp’i Ertuğrul Gâzinin babası olarak
gösteren ve bugün ilim âleminde kabul edilen diğer
bir rivâyete göre ise Gündüz Alp’in Ahlat’ta vefâtmdan
sonra oymağın başına geçen oğlu Ertuğrul
Gâzi buradan hareketle Erzincan’a ve oradan da
Bizans sınırına yakın olmak gâyesiyle Karacadağ
mıntıkasına gelmiştir. Muhakkak olan bir şey varsa
o da Ertuğrul Gâzi liderliğindeki Kayıların on
üçüncü yüzyıl ortalarında Ankara’nın batısında bulunmalarıdır.
Sonraları, tahminen 1231 yıllarında,
Sultan Alâaddîn’in kendilerine ıkta olarak verdiği
Söğüt ve Domaniç’e gelip yerleşmişlerdir.
Diğer taraftan Moğollar, Orta Asya Türklüğünü
ve medeniyetini imhâ ederken, istilânın dehşeti
karşısında, onların kılıcından kurtulan büyük
göçebe kitleleri, şehirli âlim, tâcir, edebiyatçı ve sanatkârlar
da Anadolu’ya sığınıyordu. Muhâceret
dalgaları Selçuklu hududunda eskiden beri mevcut
göçebeler üzerine yeni Türk boylarını birbirine
karıştırıyor ve uçlardaki yoğunluğu süratli bir şekilde
artırıyordu. Kaynakların kayıt ve tasvirine göre
Azerbaycan ve Arran (Karadağ) ovaları ile vâdileri
karıncalar gibi kaynaşıyor ve göç dalgaları
buradan Türkiye’ye akıyordu. Böylece Moğollardan
kaçan Türkmenler, Anadolu’ya nüfus ve hayâtiyet
getiriyor ve siyâsî parçalanmaya rağmen bu
memleket, yeni bir kudret kazanıyordu. 1261 ’den
îtibâren Moğol kontrolünün nispeten zayıf bulunduğu
ve Türkmen nüfûsunun gittikçe kuvvetlendiği
Kızılırmak’m batısındaki bölgede (Kastamonu –
Ankara-Akşehir-Antalya hattının batısında) uç
beylikleri ortaya çıktı. Eskişehir, Kütahya, Afyon
ve Denizli, Selçuklu-İslâm kültürünün yerleştiği uçmerkezleri olarak yükselip Gâzi Türkmenlerih faaliyette
bulunduğu en ileri uc bölgesiyle Selçuklu
iç bölgesi arasında bir ara bölge haline geldiler.
Uc bölgelerinde ortaya çıkan Türkmen beylikleri
arasında Konya’ya hâkim olan Karamanoğullan en
kuvvetlisi görünüyor ve Selçukluların vârisi olduğunu
iddia ediyordu. Batı Anadolu’da Aydınoğulları
devrin şartlarına göre mükemmel bir donanma
kudretine sâhip bulunuyordu. Göçebe bir
kavmin süratle denizci olması ve Adalar (Ege)
Denizini alt üst eden gazâlarıyla hayranlık uyandırması
şaşılacak bir gelişmeydi. Bu devir Anadolu’sunda
yine mühim sayılabilecek bir güce sâhip
bulunan Germiyanoğulları, Karesioğulları,
Menteşeoğulları, Saruhanoğulları, Hamidoğulları
ve Candaroğulları beyliklerinden her biri kendi
hesabına yayılma mücâdelesine girişti. Bunlar
arasında Söğüt’te kurulan Osmanlı beyliği en mütevazi
bir durumda bulunuyordu.
Ertuğrul Bey, tahminen 90 yaşında olduğu
halde, 1288’de vefât ettiğinde Osmanlı Beyliği;
Karacadağ, Söğüt, Domaniç ve çevresinde 4800 kilometrekarelik
mütevâzî bir toprak parçasına sâhipti.
(Bkz. Ertuğrul Gâzi). Ertuğrul Beyin vefâtından
sonra uçtaki Oğuz aşiretlerinin ittifakıyla
Kayı boyundan olduğu için Osman Bey hepsine
baş seçildi. Diğer Anadolu beyleri birbirleriyle
uğraşırken Osman Bey, Bizansla mücâdele etti.
Bu sâyede 1288’de Selçuklu sultanının gönderdiği
hâkimiyet alâmetlerini alan Osman Gâzi böylece
kendi nüfuz mıntıkasını ve oradaki reayayı Bizans’a
ve komşu beylere karşı koruma mesuliyetini
yüklenmiş oldu. Çevresine aldığı Samsa Çavuş,
Konuralp, Akçakoca, Aykutalp, Gâzi Abdurrahmân
gibi aşiret beyleriyle birlikte fetih hareketini başlatan
Osman Gâzi kısa sürede İnönü, Eskişehir, Karacahisar,
Yarhisar, İnegöl ve Bilecik’i zaptetti. Bilecik’in
fehti ve Osman Beyin beylik merkezini buraya
nakletmesiyle; Anadolu Selçuklularında Moğollara
karşı girişilen başarısız Sülemiş isyânı neticesinde
Sultan Üçüncü Alâaddîn Keykubad’ın
kaçması hemen hemen aynı târihlere rastladı. Bu
sebeple Selçuklu Devletinin başsız kalması neticesinde
daha serbest hareket etmeye başlayan Osman
Gâzi, istiklâlini îlân etti (27 Ocak 1300). Bölgenin
ve Bizans’ın içinde bulunduğu durumdan
istifâde eden Osman Beyin kuvvetleri Bursa önüne
kadar akınlarda bulunuyordu. Lefke, Mekece,
Akhisar, Geyve ve Leblebici kalelerinin fethinden
sonra Osman Gâzi askerî harekâtın başına oğlu
Orhan Gâziyi getirdi (1320). Osman Gâzi bundan
sonra ölümüne kadar teşkilât meseleleriyle
meşgul oldu (Bkz. Osman Gâzi). 1324 veya
1326’da öldüğü tahmin edilen Osman Bey vefât ettiği
sırada Bursa OsmanlIların eline geçti. Bursa’nm
zaptından sonra beylik merkezi buraya nakledildi
ve şehir yeni binâlarla süslendi. Gerçekte
Selçuklunun târihten çekilmesiyle Anadolu bir
virâne görünümünde idi. Çünkü Moğolların Anadolu’daki
tesiri hâlâ hissediliyordu. Ancak Selçukludan
kalan kıymetli hazineler vardı. Bunlar
din, dil ve alfabe birliğiydi. Bunun rûhu da gazâ aşkı
idi. Osmanlı bunların hepsini kendisinde toplamıştı.
Dil, din ve alfabe birliği sâyesinde halk sınır
tanımıyordu. Gazâ aşkı ve şehit olma isteği
her an Hıristiyanlarla gazâ eden Osmanlı Beyliğine
büyük fırsatlar verdi. İşte bu aşk ve şevkle diğer
beylerin tebası Osman eline göç etti veya en azından
onların muvaffakiyeti için gönülden duâ etti.
Alimler de aynı yolu tâkip ederek, Edebali, Dâvûdı
Kayseri, Dursun Fâkih gibi büyükler Karaman ülkesinden
kalkıp, Osmanlı toprağına kondular ve
kültür faaliyetlerini başlattılar.
Orhan Gâzi devrinde Bizans’a karşı kazanılan
Pelekanon Muhârebesinden sonra İznik fethedildi
(1330). Orhan Gâzinin 1361’e kadar olan hükümdarlığı
devresinde Osmanlı Devleti kardeş
beyliklerin üzerinde hâkim bir güç hâline geldi.
Daha önce Ege ve Rumeli’de Karesi, Saruhan ve
Aydınoğulları gazâ hareketinin öncüleri durumunda
idiler. Ancak Karesi beyliğinin ilhâkı ve
Aydınoğlu Gâzi Umur Beyin Haçlı saldırıları karşısında
İzmir Limanını kaybetmesi üzerine bu bölgedeki
gazâ liderliği Orhan Gâziye geçti. Bu sırada
Bizans’ta başgösteren iç savaş ve Kantakuzen’in
Gâzi Beylerle ittifakı Türklerin Rumeli’ye geçişini
kolaylaştırdı. Orhan Gâzinin oğlu Süleyman Paşanın
destanlara konu olacak mâhiyette gerçekleştirdiği
Rumeli’ne geçiş, Türk târihinin en büyük
hâdiselerinden biri oldu. Evvela Çimbe Hisarını ele
geçiren Süleyman Paşa burayı bir üs olarak kullanmaya
başladı. Daha sonra Biga’da topladığı
orduyu Güney Marmara kıyısında Kemer limanından
gemilerle karşıya naklederek Bolayır’ı
zaptetti. Ardından kuvvetlerini iki kola ayırarak bir
taraftan Gelibolu’ya öbür yandan da Trakya’ya
karşı iki uç kurdu ve muntazam gazâ akınlarına
başladı. 1354 yılında Gelibolu’nun zaptı ile bu
ilk Rumeli fâtihleri yarımadanın fethini tamamladılar.
1357’de veliaht Süleyman’ın ve ardından
Sultan Orhan Gâzinin vefâtları (Bkz. Orhan Gazi).
Rumeli’deki fetihlerin bir müddet durmasına sebep
oldu ise de Sultan Birinci Murâd (1361-1389)
Anadolu’da birliği sağladıktan sonra tekrar Rumeli
cihetine yönelerek Osmanlılann Avrupa’da sağlam
bir şekilde yerleşmesini sağladı. 1362’de Edime
fethedildi. Haçlı kuvvetlerine karşı 1364’de Sırpsındığı,
1371’de Çirmen zaferleri kazanıldı. Bu fetih
ve zaferlerin sonunda Osmanlılar katî olarak
Avrupa’da yerleştiler ve tesir sâhaları bütün Balkanları
içine alan bir genişliğe erişti. Bulgaristan
ve Sırbistan Osmanlıları metbu olarak tanıdı. manii kuvvetleri, üç koldan harekâta devamla Kuzey
Makedonya, Niş, Manastır, Sofya ve Ohri’yi
aldılar. Diğer taraftan Anadolu’da Türk birliğinin
sağlanması için mücâdele veriliyordu. Hamidoğulları
Beyliğinden Akşehir, Beyşehir, Seydişehir,
Yalvaç, Şarkikaraağaç ve Germiyanoğullarmdan
da Kütahya, Tavşanlı, Emet, Simav ve çevresinin
Osmanlılara geçmesi, Karaman-Osmanlı
münâsebetlerini gerginleştirdi. Çok geçmeden de
iki devlet arasında harp çıktı. Ancak Karaman
kuvvetlerini bozguna uğratan Osmanlılar bir müddet
için bu beyliğin saldırılarından emin oldular.
Öte yandan Osmanlıları Balkanlardan atmak üzere,
Sırp, Bosna, Macar, Ulah, Arnavut, Leh ve
Çek kuvvetlerinden oluşturulan büyük Haçlı kuvvetlerinin,
20 Haziran 1389’da Kosova’da yok
edilmesi târihe, örnek imhâ hareketlerinden biri
olarak geçti. Türk târihinin mühim hâdiselerinden
biri olan Kosova Meydan Muhârebesi, Doğu
Avrupa’nın mukadderâtını da tâyin etti. Balkan
Yarımadasını asırlar boyunca Türk hâkimiyeti altına
koyan bu zafer sonunda, Sultan Murâd-ı Hüdâvendigâr
bir Sırplı tarafından şehit edildi. (Bkz.
Murâd Han-I)
Ertuğrul Gâzinin oğlu Osman Gâziye bıraktığı
4800 kilometrekarelik beylik 43, yıl içinde 3
mislinden daha fazla büyüyerek 16.000 kilometrekareye
ulaştı. Orhan Gâzi ise babasından devraldığı
devletini 6 kat daha büyüterek 95 bin kilometrekareye
çıkardı. Nihâyet Murâd-ı Hüdâvendigâr
1361-1389 yılları arasında devletini beş
misli daha büyüterek 500 bin kilometrekareye
yükseltti. Artık aşiretten beyliğe geçen Osmanlı
Devleti imparatorluğa hazırlanıyordu ve gâyesini
de çizmişti.
Biz ol nesl-i kerîm-i dûde-i Osmaniyânız kim
Muhammeddir serâpâ mâyemiz hûn-i şehâdetten
Biz ol âlî-himem erbâb-ı cidd-ü ictihâdız kim
Cihângîrâne bir devlet çıkardık bir aşiretten.Gerçekten de bir aşiretten cihangir biı imparatorluğa
giden yolda Osmanlı hânedan mensuplarının
kudret kaynakları incelenecek olursa devletin
temelleri ve şaşırtıcı yükselişi daha iyi anlaşılır.
Nitekim, Fransız târihçisi Grengur da “Bu yeni
imparatorluğun teessüsü, beşer târihinin en büyük
ve hayrete değer vakalarından biridir” demektedir.
1. Osman Gâzî ve haleflerinin gerçekleştirdiği
fetihler Anadolu halkı için yeni bir gazâ ve
yerleşme sâhalan açmakta idi. Osmanlılarm dâimî
olarak cihadla meşgul olduğunu gören Anadolu’da
yiğit ve savaşçı gâziler gittikçe artan bir sayıda
Rumeli uçlarına intikal ediyordu.
2. Samsa Çavuş, Konur Alp, Akçakoca, Aykut
Alp, Gâzi Abdurrahman, Hacı İlbeyi ve Evranos
Gâzi gibi hareket serbestisi olan, emirlerin idâresinde
toplanan kuvvetler, devamlı taarruz ve ilerlemeyle
yeni hatlara yerleşiyorlar ve akınlar devam
ediyordu.
3. Fethedilen bölgelere, Anadolu’dan göçen
yörük ve köylü kitleleri, alp-erenler, dervişler,
ahîler öncülük etmekteydiler. Onlar gâzîlerin yanında
hattâ bazan ilerisinde zâviyeler kurarak sonradan
gelen köylüler için tutunma ve toplanma
merkezleri meydana getiriyorlardı.
4. Anadolu’dan gelen fakir köylülerle ırgatlar,
zâviye etrâfında ekseriyâ derviş adı altında, bâzı
yükümlülüklerden muaf olarak toprağı işlemekte
ve bir Türk köyünün doğmasına yol açmakta idiler.
Nitekim Trakya’da köy adlarının büyük çoğunluğu
bu gibi derviş, şeyh veya fakihlerin isimlerini
bugün bile taşımaktadır.
5. Osmanlı fetihleri yalnız kılıçla değil, daha
çok istimâlet denilen uzlaştırıcı ve sevdirici bir politika
neticesinde gerçekleşmekteydi. Osmanlı İdâresinin
İslâm şeriat hükümleri çerçevesinde gayri
müslimlere can ve mal güvenliğiyle dinlerinde
serbestlik tanıması, onların gitgide İslâmiyetle şereflenmelerine
yol açıyordu. Yine bu durumun
neticesi olarak çok defâ, geniş bölgeler, şehir ve kasabalar
kendiliğinden Osmanlı hâkimiyetini tanımakta
idiler.
6. Osmanlılar Anadolu’da Hıristiyan varlıklarını
ve idâre tarzlarını bozmayarak onları kendi nüfuzları
altına aldılar. Bu müsâdeyi Rumeli’de daha
geniş sûrette ve onların eski varlıklarını muhâfaza
etmek üzere tatbik ettiler. Baştan başa Hıristiyanlarla
meskûn olan Balkan Yarımadası halkı kısa zaman
içinde bu tarzdaki âdilâne hareket ve idârî siyâsetteki
incelik sâyesinde İslâmiyeti seçti.
7. Balkanlarda Bizans İmparatorluğunun bozulmuş
olan idâre tarzı neticesinde, ağır ve keyfî
vergiler, soygunlar ve asâyişsizlik yayılmıştı. Buna
mukâbil Türklerin disiplinli hareketleri, feth edilen
yerlerin halkına karşı adaletli, şefkatli ve taassuptan uzak bir siyâset tâkip etmeleri, vergilerin
tebaanın ödeyebileceği şekilde tertip edilmiş olması
ve bilhassa mutaassıp Ortodoks olan Balkan
halkını Katolik mezhebine girmek için ölümle
tehdit edenlere karşı Türklerin buralardaki unsurların
dînî ve vicdânî hislerine hürmet göstermeleri,
Balkanlıların Katolik tazyikine karşı Osmanlı
idâresini bir kurtarıcı olarak karşılamalarına sebep
oldu. 8. Osmanlı fetihlerinin en bâriz vasfı gelişigüzel,
sergüzeşt ve çapul şeklinde değil, bir program
altında şuurlu bir yerleşme hâlinde tecelli etmiş
olmasındandır. Bu da fethedilen yerlerdeki
halkın hoşnutluğuna ve yeni idâreden memnun
olmalanna yol açtı. Fetih programının esaslarından
biri de yeni elde edilen stratejik yerlere, büyük ve
mühim şehir ve kasabalara Anadolu’dan göçmenler
getirilerek yerleştirmek sûretiyle muhtelif kısımlara
ayrılıp şehir ve kasabalarda derhal İlmî
ve ictimâî müesseseler vücûda getirilmiştir.
9. Nihâyet Balkan fetihlerinin gelişmesinde ve
istikrarında, asırlarca evvel Balkanlara gelerek
yerleşen ve daha sonra Hıristiyanlığı kabul etmiş
olan fakat Türklüğünü unutmayan Peçenek, Kuman,
Gagavuzlar ile Vardarlarm da etkili olmaları
ihtimâl dâhilindedir.
Osmanlı Beyliği daha kurulduğu andan îtibâren
askerî, adlî ve mâlî teşkilâtla işe başladı. Bilhassa
askerî işlere fazla ehemmiyet verilerek muvaffakiyetin
sebepleri hazırlandı. Fakat bu zâhirîkudret tamâmen ayrı dinde olan yabancı bir bölgede
yâni Balkanlarda yayılma ve yerleşme için
kâfi değildi. Ancak bu iş daha çok mânevî ve rûhî
sebeplerle öylesine göz kamaştırıcı bir hızla ve
şuurlu bir biçimde oldu ki, bugün dahi düşünenleri
hayretler içinde bırakmakta ve 20. asırda dahi
misli görülmemiş bu hareket, dün olduğu gibi bugün
de yerli yabancı nesillerin hayranlığını çekmektedir.
Nitekim zamânın târihçi, düşünür ve
ilim adamları bu hususta şunları söylemektedirler:
“…. OsmanlIların hoşgörüleri, ister siyâset,
ister hâlis insaniyet neticesiyle meydana gelmiş olsun,
OsmanlIların yeni zaman içinde milliyetlerini
tesis ederken dîni, hürriyet ilkesinin siyâsetinin
temel taşı olarak kabul eden ilk millet olduğu îtiraz
kabul etmez bir durumdur. Hıristiyan dünyâsındaki
arası kesilmeyen Yahûdi ta’zibâtı ve engizisyona
rağmen, muâvenet mesuliyeti lekesini taşıyan
asırlar esnâsmda Hıristiyan ve Müslümanlar,
OsmanlIların idâresi altında ahenk ve vifak, uygunluk,
içerisinde yaşıyorlardı…” (Gibbons).
“…. Kur’ân-ı kerîmi tanıyanların zihnine ve hâfızasma
nakşedilmiş olan prensipler, onları yeryüzündeki
insanların en insâniyetlisi en hayırseveri
hâline getirmiştir. Bütün bu faziletlere rağmen
Ecnebilerin (Avrupalılarm) barbar demesi, yırtıcı
bulması, savaşlarına göre hüküm vermesinden ileri
gelir. Gerçekten Müslümanlar canlarını esirgemeden
savaşırlar, düşmanları aynı zamanda dinlerinin
de düşmanıdır. Bu şecâat Türklere sâdece
dinlerinden değil, aynı zamanda millî karakterlerinden
gelir. Ama bir milletin gerçek karakteri savaş
alanının silah gürültüleri arasında tâyin edilemez.
Türkleri gerçekten tanımak isteyenler, onların
faziletlerini değerlendirmeli, törelerin karakter
ve fiillerindeki tesirlerini muhâkeme etmeli,
onları barış zamânmdaki örf ve âdetleri içinde
incelemelidir. Filhakika Türkler, savaşta ne kadar
sert, ne kadar mağrûr ve yırtıcı iseler, barışta
da o kadar sâkindirler. En büyük kahramanlıkları
gösteren, gözlerini kırpmadan ateşe atılan bu insanlar,
günlük hayatlarına döndükleri zaman gerçek
karakterlerini alırlar. O zaman onların beşerî
duygularla dolu hayırsever kimseler olduğu anlaşılır.
Bu duygu bütün Türklere şâmildir. Hepsinin de
rûhuna öylesine derin bir şekilde işlemiştir ki, savaşta
birer cesâret timsali olan bu kimseler, barışta
fakir babası, düşkünün dostu olurlar. İçlerinde en
kötüsü en hasisi bile yine de bir vazife olarak iyilik
etmekten çekinmez….” (D’ohsson).
Netice olarak Osmanlı Devleti, kavimler, dinler
ve mezhepler arasında sağlam bir ahenk, halk
kitleleri arasında hiçbir fark ve tezada müsâade etmemekle,
dünyâ târihinde milletler arası en kudretli
ve cihânşümûl bir siyâsî varlık teşkil etti.Osmanlı Devleti ve sultanlarının dâvâları da kendi
tâbirleri ile “Nizâm-ı âlem” üzerinde toplanıyor,
koca devletin hikmet-i vücûdu ve cihâdı da, millî,
İslâmî ve insânî esaslara bağlı bulunan bir cihân
hakimiyeti düşüncesine dayanıyordu.
Bu düşünce, gerçekten Türk-İslâm târihinde en
yüksek derecesini bulmuş ve müstesnâ bir kudret
kazanmıştı. Bu büyük siyâsî varlık, eski ve yeni
devletlerden farklı olarak, ne dışta istilâ tehdîdlerine
ve ne de içeride çeşitli ırk, din, mezhep mensupları
ve grupların huzursuzluk endişelerine mâruz
bulunuyordu. Osmanlı cihân hâkimiyeti ve
dünyâ nizâmı ideâli, şüphesiz millî şuur ve uyanış
yanında asıl kaynağını İslâm dîni ve onun cihâd rûhundan
alıyordu. Şeyh ve evliyânm himmetleri
ile yükselen gazâ rûhu, küçük Söğüt kasabasından
Bursa’ya ve bu medeniyet merkezinden de Rumeli’ne
yayılıyordu. Bu arada Osmanlı Devletinin
kuruluş ve cihâd rûhunun yükselişinde tasavvuf da
büyük kudret kaynağı idi. Gerçekten de Osmanlı
Devletinin kuruluş ve yükselişinde tasavvuf tarîkatleri,
şeyhler, velîler ve dervişler birinci derecede
rol oynamıştır. Osman Gâzi ve haleflerinin etrâfı
din adamları ve evliyâ ile dolmuş ve daha ilk günden
Osmanlı akınları gazâ mâhiyetini almıştır.
Nitekim Osman Gâzi, dâmâdı olduğu büyük
tasavvuf âlimi Şeyh Edebâlî’ye intisâb ederek her
hususta onunla istişârede bulunurdu (Bkz. Edebâlî).
Kendisinden sonra gelecek Osmanlı sultanlarına
da İslâm âlimlerine hürmet edilmesini, onlara
her türlü kolaylığın gösterilmesini ve her işte
kendilerine danışılmasını tasviye etti. Osman
Gâzinin bütün Osmanlı sultanlarının bir anayasa
olarak kabul ettikleri ve uyguladıkları, vasiyetnâmesinin
özü şu şekildedir.
“Allahü tâlânın emirlerine muhalif bir iş eylemeyesin!
Bilmediğini şerî’at ulemâsından sorup anlayasın. İyice bilmeyince bir işe başlamayasın!
Sana, itâat edenleri hoş tutasın! Askerine
inâmı, ihsânı eksik etmeyesin ki, insan ihsânın
kulcağızıdır. Zâlim olma! Âlemi adâletle şenlendir
ve Allah için cihâdı terk etmeyerek beni
şâd et! Ulemâya ri’âyet eyle ki, şerî’at işleri nizâm
bulsun! Nerede bir ilim ehli duyarsan, ona
rağbet, ikbâl ve hilm göster! Askerine ve malına
gurûr getirip, şerî’at ehlinden uzaklaşma. Bizim
mesleğimiz Allah yoludur. Ve maksâdımız
Allah’ın dînini yaymaktır. Yoksa, kuru gavga
ve cihângirlik dâvâsı değildir. Sana da bunlar
yaraşır. Dâimâ herkese ihsânda bulun! Memleket
işlerini noksansız gör! Hepinizi Allahü teâlâya
emânet ediyorum!”
İmparatorluğa Doğru (1389-1451)
Sultan Murâd Hüdâvendigâr’ın şehit olması
üzerine cesâreti ve savaş ânında fevkalâde süratli
hareketi yüzünden “Yıldırım” lakabıyla anılan
oğlu Bâyezîd Han tahta çıktı. 1390 ve 91 ’de iki defâ
Anadolu Seferine çıkan Yıldırım Bâyezîd, Saruhan,
Germiyan, Menteşe, Aydın, Teke ve Hamidoğullarının
topraklarını sınırlarına kattı. Karamanoğulları
arâzisinin büyük bölümünü alırken
beyliğe dokunmadı. 1391’de Eflak Seferine çıktı.
Eflak ordusunu mağlup ettikten sonra Osmanlı
ordusu Tuna’nın öbür yakasına geçti. Selanik alındı.
Mora üzerine giden akıncı kollan sının hızla genişletirlerken
Macar Kralı Sigismund emrindeki
Haçlılar Niğbolu önlerine geldiler. Haçlıların gâyesi
Osmanlı Türkünü Avrupa’dan hatta Anadolu’dan
atarak Kudüs Krallığını yeniden kurmaktı.
Ancak Avrupa’nın irili ufaklı bütün milletlerinin
Kudüs’e kadar uzanan yolda daha ilk ciddî imtihanı
vermek üzere Niğbolu’ya saldırdıkları sırada Bâyezîd
Han harekete geçti. Niğbolu muhârebesi sonunda
Haçlıların zâyiatı 100 bin ölü ve 10 binesir oldu. Niğbolu Muhârebesinde Türkleri ilk defâ
tanıyan ve Yıldırım’ın kumandanlığına ve kahramanlığına
hayran olan Korkusuz Jean, esâretten
kurtulursa bir daha Türklere karşı kılıç çekmeyeceğine
yemin etmişti. Buna karşılık Yıldırım Bâyezîd
Han; “Bir daha benim aleyhimde silah kullanmamak
için yaptığınız yemini size iâde ediyor,
sizi silahlarınızı elinize almaya ve bütün Hıristiyanları
bize karşı toplamağa dâvet ediyorum.
Bu sûretle bana yeni zaferlerle şan ve şeref kazandıracaksınız.”
diyerek kendi kudret ve cihâd düşüncesini
ortaya koyuyordu. (Bkz. Niğbolu Meydan
Muhârebesi)
Niğbolu Zaferinin en önemli sonucu Bizans
için bütün ümit kapılarının kapanmış olmasıydı.
Artık Avrupa’dan hiçbir yardımın gelmesi beklenemezdi.
Bundan sonra Yunanistan’a sefer düzenleyen
Yıldırım Bâyezîd, Atina ve Mora’yı aldı.
Hazret-i Peygamberin müjdesine kavuşmak
üzere İstanbul’u iki defâ sıkı bir kuşatma altına aldı
ise de bunlardan birincisine Niğbolu Seferi,
İkincisine ise Tîmûr Han mâni oldu. Fakat Hıristiyan
batıya gâlip gelen Osmanlılar kendileri gibi
Türk ve İslâm olan doğuya mağlup oldular. Kendisini
Cengiz’in mîrasçısı olarak gören ve Cengiz
İmparatorluğu topraklarının tamâmına hâkim bir
İslâm devleti kurmak isteyen Tîmûr, Altmordu
Hanlığı gibi Ankara civânnda 20 Temmuz 1402’de
Osmanlı Devletine de büyük bir darbe vurdu ve
Anadolu’yu tekrar parçaladı (Bkz. Ankara Savaşı).
Bu yenilginin sebepleri arasında karşı tarafın da askerlik
fenni ve yiğitlik bakımından bu taraftaki
Türk’e eşit olması yanında OsmanlIların o sırada
henüz Anadolu’da birliği sağlayamamış olmalarının
rolü büyüktü. Anadolu beyliklerine son verilmişse
de beylik yapısı tam olarak ortadan kaldırılamamıştı.
Bununla beraber Tîmûr’un devleti
onun ölümüyle dağılacak fakat OsmanlIların kurduğu devlet aradan on yıl geçtikten sonra bütün
şevket ve azametiyle devam edecektir.
Yıldırım Bâyezîd’in Ankara Muhârebesinde
esir düşmesi ve çok geçmeden de esaret hayâtına
dayanamayarak kederinden vefât etmesi (Bkz.
Yıldırım Bâyezîd Han) üzerine (Mart 1403) şehzâdeleri
arasında taht kavgaları başladı. (Bkz. Fetret
Devri). 1403’ten 1413 yılına kadar devam eden
ve fetret devri denilen bu süre sonunda kardeşleri îsâ, Mûsâ ve Süleyman çelebilere gâlip gelen
Mehmed Çelebi, Osmanlıları tekrar bir idâre altında
toplamaya muvaffak oldu. 1413-1421 yılları
arasında tek başına Osmanlı tahtını temsil eden
Sultan Çelebi Mehmed, giriştiği muhârebelere
bizzat katılmakla meşhur oldu. Bu muhârebelerde
yara alan Pâdişâh, azimli, cesâretli, dirâyetli ve kadirşinâstı.
Zamânında affetmesini ve kalp kazanmasını
bilirdi. Aydmoğulları; Candaroğulları ve
Karamanoğullarmı itâat altına aldı. Fetret devrinde
elden çıkan Rumeli’deki toprakların büyük bölümüne
yeniden sâhip oldu. Şeyh Bedreddin ve
Mustafa Çelebi isyanlarını bastırdı. 35 yaş gibi
devletine en verimli olabileceği çağda kalp krizinden
vefât etti (1421). Sultan Çelebi Mehmed,
oğlu İkinci Murâd’a âdetâ yeniden kurarak sağlam
temellere oturttuğu bir devlet bıraktı. Bu sebeple
kendisi, devletin ikinci kurucusu olarak bilindi.
(Bkz. Çelebi Mehmed)
Kahramanlığı yanında bir gönül adamı olan
Sultan Murâd Han, 1430’da Selanik ve Yanya’yı
fethetti. Varna ve Kosova’da Haçlılara karşı giriştiği
mücâdelede Türk târihine altın harflerle
geçen iki büyük zafer kazandırdı. Sırp despotluğunu
ortadan kaldırdı. Kazandığı zaferler ve fetihler
neticesinde devleti her zamankinden daha
kuvvetli bir hâle getirdiği gibi İstanbul’un fethini
de yakın bir imkân hâline soktu. Bu hükümdâr
devrinde Osmanlı merkezi ilmin ve kültürün de
merkezi oldu. Beyliklerdeki kültür faaliyetleri Osmanlı
payitahtına taşındı ve her sâhada pekçok
eser yazıldı. Bilindiği kadarı ile Osmanlı hükümdarları
içinde adına en çok eser yazılan, Türkçecilik
cereyânını destekleyen, âlimlere ve tarikat ehline
hürmet gösteren bu pâdişâh, tezkirelerdeki kayıtlara
göre şâir pâdişâhların da ilkidir.
Ayrıca gâzi ve âdil Sultan Murâd Han geride
her yönüyle sağlam temellere oturmuş kudretli
bir devlet bıraktı. 1451 yılında vefât etti.1402-1413 yılları arasında şehzâdeler arası
saltanat mücâdelelerinin hüküm sürdüğü fetret
devri bir yana, Sultan Yıldırım Bâyezîd’in tahta
çıkmasından Sultan İkinci Murâd Hanın vefâtma
kadar geçen zaman (1389-1451), Osmanlı İmparatorluk
temellerinin atıldığı bir devir olarak göze
çarpar. Osmanlı Devletinin Tîmûr darbesine
mâruz kalmasına ve bölünüp parçalanmasına rağmen
50 yıl içerisinde bir imparatorluk hâline gelmesinin
sebepleri şunlardır:
1. Daha önce Osman, Orhan ve Murâd-ı Hüdâvendigâr
gâzilerde görüldüğü gibi devleti idâre
edecek olan şehzâdelerin yetiştirilmesine fevkalâde
dikkat gösterilmesi. Ayrıca devrin en yüksek âlimlerinden
din ve fen derslerini alan şehzâdelerin, aynı
zamanda savaşlara katılıp askerlik ve kumandanlık
vasıflarım geliştirerek, babalarının yerini tutacak
değere ulaşmaları.
Nitekim babasıyla birlikte Rumeli ve Anadolu’daki
bütün savaşlara katılan Yıldırım Bâyezîd’in
hükümdâr olduktan sonra da ömrü İslâmiyeti
yaymak için geçti. Batılı târihçiler onun için
“Yıldırım Bâyezîd bütün târihin en büyük kumandanlarından
biridir” (Benoist) ve “Yıldırım’m
dünyâ hâkimiyetine doğru gittiğini görüyoruz. Ülkesinde
demir bir disiplin, mükemmel bir nizam ve
âsâyiş mevcuttur.” (Lorga) demektedirler. Gerçekten
Yıldırım’m 13 yıl gibi kısa bir zamanda babasından
devraldığı 500.000 kilometrekarelik ülkeyi
942.000 kilometrekareye ulaştırması onun
büyük bir kumandan olduğunu göstermektedir.
Yıldırım Bâyezîd Hanın Ankara Muhârebeşi
sırasında vaziyetin kötüye gittiği bir sırada Tîmûr
kuvvetleri üzerine kasırga gibi atılan bir birliğe
gözü takılır ve yanındaki kumandanlara;
“Kimdir bu gelenler?” diye sorar. Yanındakiler;
“Pâdişâhım, bunlar oğlunuz Şehzâde Mehmed’in
kuvvetleridir.” derler. Bunun üzerine Yıldırım;“Berhudâr olsun. Kader hükmünü nasıl olsa icrâ
edecek. Benim tahtım ona yâdigâr olsun. Onda,
parçalanacak Osmanlı ülkesini birleştirecek cevheri
görüyorum.” demiştir.
Gerçekten de Bâyezîd’in 14 yaşındaki en küçük
oğlu Şehzâde Çelebi Mehmed, Amasya’da
saltanatını îlân edecek ve ağabeylerine karşı giriştiği
mücâdeleyi kazanıp Osmanlı birliğini sağlayacak
ve oğluna güçlü bir devlet bırakacaktır.
Memleketi ve milleti bunca belâdan, fitneden,
düşman tehlikesinden ancak parlak bir zekâ, yüksek
bir kâbiliyet ve karakter kurtarabilirdi. İşte
bütün bunlar Şehzâde Mehmed’de henüz daha 14
yaşındayken toplanmıştı. Târihçiler onu; “Birinci
Mehmed, kerîm, halîm ve fevkalâde kuvvete mâlikti.”
yine; “Çelebi Mehmed, cömert, dostlarına
dost, din ve devlet düşmanlarına karşı gâyet şedid
idi.” cümleleriyle tavsif etmektedirler.
Sultan Çelebi Mehmed’in ölümü ile, henüz
18 yaşında Osmanlı tahtına çıkan oğlu Şehzâde
Murâd saltanatın başında devleti parçalayabilecek
gâileler (amcası Çelebi Mustafa ve kardeşi
Küçük Mustafa Çelebi hâdiseleri) ile karşı karşıya
kaldı. Ancak o, devlet üzerinden bu tehlikeleri
bertaraf ettiği gibi gerçekleştirdiği fetihlerle
imparatorluğun temellerini atmaya muvaffak oldu.
Yetişmesine fevkalâde dikkat ve ihtimam gösterdiği
ve Hacı Bayram-ı Velî’den İstanbul’u fethedeceği
müjdesini aldığı oğlu Şehzâde Mehmed’i
idâresini görmek için 13 yaşında tahta çıkardı.
Osmanlı tahtında çocuk bir pâdişâhın bulunmasını
fırsat bilerek bütün kuvvetlerini birleştiren Avrupa,
Türkler üzerine yürürken baba ile oğul sultan
arasındaki şu yazışmalar târihe geçti. Oğlu
Mehmed’in ordunun başına geçmesi çağrısını,
Murâd Han reddetti ve devleti, milleti korumanın
onun görevi olduğunu söyledi. Bunun üzerine
Şehzâde Mehmed, babasına; “Eğer pâdişâh biz
isek size emrediyoruz, gelip ordunun başına geçin!
Yok siz iseniz gelip devletinizi müdâfaa edin!”
şeklinde hitâb ederek ordunun başına geçmesini
sağladı. Varna’da düşmanı bozguna uğrattıktan
sonra; kendisini tebrik edenlere; “Zafer oğlumuz
Mehmed Hanındır. Biz onun emrinde bir kumandanız.”
şeklinde verdiği cevap pek mânidardır.
Görüldüğü üzere Osmanlı şehzâdeleri 13-14
yaşlarına geldiklerinde bir imparatorluğu idâre
edecek her türlü bilgi ve kâbiliyete sâhip bulunuyorlardı.

2. Tîmûr fırtınasına uğrayan Osmanlı-Türk Devleti
târihte Fetret devri diye anılan ve 12 sene devam
eden şehzâdeler kavgasına sahne olduktan sonra
daha sağlam bir şekilde yayılmaya ve yükselmeye
başladı. Bu durum Osmanlı Devletinin bir cihan
hâkimiyetine doğru sağlam temeller üzerinde kurulduğunu
ve teşkilâtlandığını göstermektedir.Osmanlı İmparatorluğunun kudret kaynaklarından
en önemlisi hiç şüphesiz merkeziyetçi bir
devlet oluşu idi. OsmanlIlardan önceki Türk kağan
ve sultanları devleti hânedânın müşterek malı kabul
ettikleri için hânedâna mensup şehzâde ve
beyler arasında saltanat mücâdeleleri eksik olmuyordu.
Her ne kadar âilenin en büyüğü ulu bey
ünvanıyla merkezde oturuyor ve devletin diğer
bölgelerinde hüküm sürenler ona bağlı bulunuyorlar
ise de, bu gibi durumlarda devletin birliği
ancak kudretli şahsiyetler sâyesinde devam edebiliyordu.
Devlet merkezinde en küçük bir zaafın
vukû bulması durumunda eyâletlerdeki şehzâdeler
veya kudretli beyler derhal istiklal mücâdelesine
girişiyorlardı.
Türk târihinde ilk defâ olarak, OsmanlIların
merkeziyetçi bir devlet sistemiyle meydana çıkması
büyük bir siyâsî inkılâb oldu. Osmanlı hânedanı,
diğer Anadolu beyleri gibi, menşeî göçebe
olduğu ve millî ananeleri muhâfaza ettiği halde,
devletin taksim edilmez mukaddes bir varlık olduğunu
kavramış, sağlam ve istikrarlı bir devlet cihazı
vücûda getirmeğe muvaffak olmuştu. Rivâyete
göre Osman Gâzi ölünce Orhan Gâzi hükümdarlığı
kardeşi Alâaddin Paşaya teklif eder. Fakat Alâaddin
Paşa “Gel kardaş ataların duâsı ve himmeti senünledür.
Anunçün kendü zamânunda seni askere
koşdılar… ve hem bu azîzler dahi bunu kabul itdiler.”
cevâbıyla hâkimiyeti daha layık olan Orhan
Gâziye bıraktı. Böylece Osmanlı Beyliği daha kuruluşunda
bir saltanat mücâdelesinden, taksim ve
sarsıntıdan kurtulmuş oldu.
Ancak Birinci Murâd Anadolu’da meşgulken
Rumeli kuvvetlerinin başında bulunan Şehzâde
Savcı, babasına karşı tehlikeli bir harekete girişti.
Onun Bizans Prensi Andronikos’la birleşmesi bir
ibret dersi oldu. “Fitne kıtalden daha şiddetlidir.”
düşüncesiyle hareket eden Murâd Han oğlunu öldürttü
ve böylece Osmanlı târihinde ilk şehzâde
katli hâdisesi meydana geldi. Mücâhid ve âdil pâdişâh
Murâd-ı Hüdâvendigâr şehit olunca yerine
geçen Yıldırım Bâyezîd de, aynı düşüncenin mahsulü
olarak kardeşi Yâkub Çelebi’yi bertaraf etti.
Fâtih Sultan Mehmed ise, bir saltanat endişesi ve
rakibi bulunmadığı halde, kendi adını taşıyan kânunnâmeye;
“Her kimseye evlâdımdan saltanat
müyesser ola, karındaşların nizâm-ı âlem içün
katletmek münâsibdür. Ekseri ulemâ dahi tecviz itmişdür;
anunla âmil olalar.” maddesini koyarken,
âlemin nizâmı ve devletin kudsiyeti gâyesini düşünmüş
ve Osmanlılara âit bir zarûreti ve örfü kânunlaştırmıştır.
Pâdişâh olmak düşüncesiyle hareket
eden şehzâdeler kendilerini en iyi şekilde
hazırlıyorlardı. On altıncı yüzyılın başlarından
îtibâren bu düşünce terk edilince, şehzâdeler vezirlerdeki
fikir ayrılıklarına göre yönlendirildiler.Sultan Birinci Mustafa tahtı istemediği halde pâdişâh
oldu. Sultan İkinci Osman bu ayrılıklar sebebiyle
öldürüldü. Bu durum Sultan Abdülaziz’in
ölümüne kadar gidecek ve Osmanlı Devletinde vezirler
hâkimiyeti ortaya çıkacaktır. Gerçekte şehzâdenin
şehzâde ile değil de vezirlerle mücâdelesi
de devlet için bir bahtsızlık olmuştur.
Pâdişâhlar ve âlimler gibi halk da, nizâm-ı
âlem düşüncesi, din ve devletin bekâsı kaygısı ile
zarûret hâlinde kardeş katlini tasvip ediyordu. Kânûnî
devrinde Türkiye’ye gelen İmparator Ferdinand’m
elçisi Busbecq; “Müslümanlar, Osmanlı
hânedânı sâyesinde ayakta duruyorlar. Hânedân
yıkılırsa din de mahvolur. Bu sebeple hânedânm,
din ve devletin selâmeti ve bekâsı evlâttan daha mühimdir.”
kanâatinin yaygın bulunduğunu bildirmektedir.
Tîmûr’un oğlu Şahruh’un Çelebi Sultan
Mehmed’e yazdığı bir mektupta; “Süleymân
Bey ve îsâ Bey ile mücâdele ettiğinizi ve OsmanlI
töresince onları bu fâni dünyâdan uzaklaştırdığınız
haberini aldık. Ama birâderler arasında bu
usul İlhânî töresine münâsip değildir.” sözüne karşılık
Çelebi Mehmed; “Osmanlı Pâdişâhları başlangıçtan
beri tecrübeyi kendilerine rehber yapmışlar
ve saltanatta ortaklığı kabul etmemişlerdir.
On derviş bir kilim üzerinde uyur. Lâkin iki pâdişâh
bir iklime sığmaz. Zîrâ etrafta din ve devlet düşmanları
fırsat beklemektedir. Nitekim mâlum-ı alîleridirki, pederinizin arkasından (Ankara Savaşı)
kafirler fırsat buldu. Selanik ve başka beldeler
Müslümanların elinden çıktı.” diyerek cevap vermiştir.
Yine Cem Sultanın ülkeyi paylaşma teklifine
karşı İkinci Bâyezîd’in “Bu kişver-i Rûm bir Seri
Pûşîde-i arus-i pür nâmustur ki, iki dâmâd hutbesinde
tâb götürmez” (Osmanlı Devleti öyle bir
başı örtülü nâmuslu bir gelindir ki, iki dâmâdın
talebine tahammül edemez) cevâbı OsmanlIların nizâm-
ı âlem mefkûresine bağlılıklarını göstermektedir.
Bâyezîd Han bu cevâbıyla saltanatı nâmusun
timsali olan geline benzetmiş, taksim edilemeyeceğine
dâir nâmus ve kudsiyet duygularını belirtmiştir.
Bu ifâde sonraları “Arus-ı saltanat taksim kabul
etmez” şeklini alarak ata sözü şeklini almıştır.
3. Osmanlı merkeziyetçi devlet sisteminde
ikinci önemli husus timar sistemidir. Büyük Selçuklular
geniş askerî iktaları kendilerine bağlı
Türkmen beylerine veya sarayda yetişen köle kumandanlara
veriyorlardı. Ancak bu Türk kumandanları,
devletin zayıflamasıyla birlikte, kudretleri
artan Selçuklu İmparatorluğu içinde yeni devletler
ve atabeylikler meydana çıkarıyor böylece
devlet kısa bir süre sonra üç beş parçaya bölünebiliyordu.
Osmanlılar ise, Selçuklulardan mîras
aldıkları bu mîri toprak rejimini çok daha ileri ve
mâhirâne metodlarla kemâle erdirdiler. Bunun üzerine
kurulan timar (ikta) usûlü Osmanlı ordusunun
temeli olurken, Türk askerleri (Sipâhiler) sancak
beylerinin emrinde fakat pâdişâha bağlı bir
durumda idiler. Zîrâ askerlerin mâişetlerini sağlayan
timarları ve sancak beylerinin zeametleri de pâdişâh
tarafından veriliyordu (Bkz. Timar). İşte büyük
Osmanlı ordusunun esasını bu timarlı askerler
teşkil ediyor ve merkezdeki yeniçeriler ancak
10.000-20.000 arasında değişiyordu. (Bkz. Yeniçeriler)
Diğer taraftan köylüler arasında timar sisteminin
meydana çıkardığı huzur ve ahengi, şehirde
sanâyi, ticârî ve iktisâdî faaliyetleri tanzim
eden esnaf teşekkülleri sağlıyordu. Ahilik adı verilen
teşkilatlar sâyesinde şehir esnafı ve halkıdevletin hiç bir tesiri olmadan kendi kendisini
idâre ediyor, en küçük bir meslekî suistimal, yolsuzluk
ve ananeye aykırı bir harekete fırsat verilmiyordu.
(Bkz. Ahîlik)
4. Cihan hâkimiyeti ve dünyâ nizamı dâvâsını
gâye edinen Osmanlılar hukuk sahasında da
yüksek bir seviyeye ulaşmışlardı. İslâm dîni ve
şerîate bağlılıkta hiçbir kusur işlemeyen OsmanlIlar,
hudutsuz İmparatorluk ülkesinde yaşayan
çeşitli kavim, din, kültür ve örflere sâhip toplulukları
idârede aslâ İslâm hukûkuna aykırı hareket
etmiyor, çıkardıkları kânun ve fetvâlarla imparatorluk
nizamını sağlıyorlardı. Osmanlı İmparatorluğuna
kudret, istikrar ve uzun bir ömür veren
unsurlardan biri hukukî anlayış ve nizâm idi. Bu sebeple
OsmanlIlarda çok kuvvetli olan kânun ve nizam
şuuru, devlet gibi mukaddesti. Bu hususta
yabancı seyyah ve elçilerin müşâhedeleri ve eserleri
hayranlık verici misallerle doludur. Osmanlı
hukuk ve kânun nizamına bağlılıkta birinci vazife,
pâdişâhlara âit olup, bunlar şerîate aykırı en küçük
bir tasarrufta bulunamazlardı. Neticede bu
gâzi ve muhteşem pâdişâhlar, millî ve İslâmî mefkûreleri,
yüksek zekâ ve enerjileri, din ve devlet
mülk ve millet uğrunda sonsuz fedâkârlıkları, adâletleri,
tevâzuları, basîretli siyâsetleri, büyük din
ve devlet adamlarını, büyük dâvâ istikâmetinde
toplamaları sâyesinde sağlam bir devlet kurdular.
Bu durumda normal veya zayıf pâdişâhlar zamânmda
bile bu yüksek devlet makinası asırlarca hayâtiyetini
devam etttirmiştir. (Bkz. Pâdişâh)
Cihan Hâkimiyeti Devresi (1451-1574)
“İstanbul muhakkak fethedilecektir. Bu fethi
yapacak hükümdar ve ordu ne mükemmel insanlardır.”
Peygamber efendimizin 800 küsur sene önce
verdiği İlahî müjde, 29 Mayıs 1453 günü tahakkuk
etti. Bu durumda 1000 yıllık Şarkî Roma (Bizans)
târihe karışıyordu. Fâtih Sultan Mehmed’e kadar
Bizans, İstanbul olarak Osmanlı Devletinin toprakları
arasında bir fitne çıbanı durumunda idi.
Nihâyet Fâtih Sultan Mehmed bu duruma son verdi
ve ülke toprakları birleşerek İmparatorluk vücuda
geldi. Fetihten üç gün sonra beyaz at üzerinde
ve muhteşem bir alayla Topkapı’dan şehre giren
Fâtih Sultan Mehmed, doğruca İslâm mefkuresinin
kalbi olan Ayasofya’ya gitti ve şükür secdesine kapandı.
Tasvirlerden temizlediği bu büyük mâbedde
ilk cumâ namazını kıldı. Daha sonra Ayasofya’yı
yeriyle birlikte satın alan Fâtih burayı vakıf
yaparak kıyâmete kadar câmi kalması için evlatlarına
vasiyet etti.
“Dünyâda tek bir din, tek bir devlet, tek bir pâdişâh
ve İstanbul’da cihanın payitahtı olmalıdır.”
diyen Fâtih Sultan Mehmed, bundan sonra cihan
hakimiyeti projesini gerçekleştirmek üzere sistemlibir teşebbüse girişti. Kısa zamanda Anadolu’da
İsfendiyar, Trabzon, Akkoyunlu memleketleriyle
Karaman Beyliğini topraklarına kattı. Dulkadir
beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı.
Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan,
Eflak-Boğdan ve şâir ülkeleri fethetti. Böylece
bir çok imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan
kaldırılmış oldu ve Osmanlı İmparatorluğu Tuna’dan
Fırat’a kadar yayıldı. 6 Mayıs 1481 ’de bütün
Hıristiyan ve İslâm dünyâlarını birleştirmek
üzere başladığı İtalya Seferi sırasında, Gebze civânnda
57 yaşında ölümü Türk-İslâm dünyâsını
mateme, Hıristiyan dünyâsını ise büyük bir sevince
boğdu. (Bkz. Fatih Sultan Mehmed)
Fâtih Sultan Mehmed’in yerine geçen oğlu
İkinci Bâyezîd’in 31 yıllık hükümdarlık dönemi
(1481-1512) iki bölümde incelenebilir. Sultan Bâyezîd,
saltanatının ilk 14 yıllık devresinde Şehzâde
Cem meselesiyle uğraştı ve devletin parçalanması
ihtimâlini göz önünde tutarak Avrupa’ya karşı
büyük seferlere girişemedi. Bâyezîd Han, niyetlerini
ancak Cem’in ölümünden sonra gerçekleştirmeye
çalıştı. Bu düşünce ile Macaristan, Arnavutluk
ve Venedik seferleri sonunda Akkerman,
Modon, Koron, Navarin ve İnebahtı kalelerini
devletine kazandırdı. Denizciliğe çok ehemmiyet
verdi. Oğlu Korkut denizlerin hâmisiydi. Bâyezîd
Hanın son dönemlerinde, Akkoyunlu Devletini
eline geçiren Safevîler Anadolu için de pek büyük
tehlike arzetmeye başladılar. Bu arada pâdişâhın
oğulları arasında başlayan taht mücâdeleleri, Şah
İsmâil’i cesâretlendirdi ve Osmanlı ülkesine gönderdiği
adamları vâsıtasıyla câhiller arasında kendisine
pekçok taraftar topladı. Taraftarları vâsıtasıyla,
Antalya’dan Bursa’ya kadar büyük bir böj
lümde isyanlar çıkarttırdı. Şiî ayaklanmalarının
büyümesi ve önlenememesi, Yeniçerilerin de oğlu
Selim’i tahta çıkarması için pâdişâha baskı yapmaları
neticesinde Bâyezîd Han oğlu lehine tahttan
feragat etti. (Bkz. Bâyezîd-II)
Henüz beş yaşındayken dedesi Fâtih Sultan
Mehmed’in huzûruna çıkarılan istikbâlin Yavuz’u
büyük bir edep ve hürmet içinde pâdişâhın elini öpmüştü.
Torununu dikkatle süzen Fâtih, oğlu Bâyezîd’e
dönerek; “Bâyezîd! Bu çocuğa mukayyed
ol, umarım ki, bu büyük bir cihangir olacak.” Bu
emirle yetişen Selim kudreti, cesâreti, îmân ve
mefkuresiyle cihangir Osmanlı Pâdişâhları arasında
müstesnâ bir mevkie sâhip oldu.
Yavuz Sultan Selim, Osmanlı tahtına geçince
(1512) ilk seferini Anadolu’yu ve hattâ devleti
tehdit eden Şah İsmâil üzerine yaptı. Sahâbeden
hazret-i Ebû Eyyüb el-Ensârî, babası Bâyezîd ve
dedesi Fâtih’in türbelerini ziyâret ederek zafer
duâları eden Yavuz, uzun bir yolculuk sonunda
Çaldıran Ovasında karşılaştığı Şah İsmâil’in or-duşunu kısa bir sürede imha etti (1514). Târihin en
büyük meydan muhârebelerinden birini kazanan
Osmanlı-Türk hakanı Yavuz, bu seferinde rakîbi
Şah İsmâil’i bertaraf etmekle kalmadı, Adana,
Gaziantep, Hatay, Urfa, Diyarbakır, Mardin, Siirt,
Muş, Bingöl, Bitlis, Tunceli, Musul, Kerkük ve Erbil
vilayetleriyle Dulkadiroğulları topraklarını içine
alan 220.000 kilometrekarelik bir toprağı da
devletine kattı.
İslâmiyetin ve devletin tecâvüze uğraması sebebiyle
İstanbul, Haleb, Şam ve Kahire’deki din
adamlarının fetvâsı üzerine İran Seferine çıkan
Yavuz Sultan Selim, yine mülhid Safevîlerle işbirliği
yapmaları dolayısıyla bu defâ da Mısır Seferine
çıktı. Yıldırım süratiyle Mısır ordularını, 24
Ağustos 1516’da Merc-i Dâbık’ta ve 26 Mart
1517’de Ridaniye’de kazandığı zaferlerle ortadan
kaldırdı. İki meydan muhârebesi sonunda Memlûk
Devleti târihe karışırken bütün Arap ülkeleri Yavuz’un
hâkimiyetine girdi. Bu durum üzerine Mekke
ve Medîne emiri mukaddes şehirlerin anahtarlarını
Sâhibü’l-haremeyn ünvânı ile Yavuz Sultan
Selim’e teslim etti. Fakat dindar pâdişâh bu ünvâm
yüce makamlara bir saygısızlık sayarak onu
Hadîmü’l-haremeyn şekline çevirerek aldı ve evlâdı
ve torunlarına böylece mîras bıraktı.
Çıktığı iki seferden birinde Safevîleri felç eden
diğerinde ise Mısır Memlûklerini ortadan kaldıran
Yavuz Sultan Selim’in iki hedefi daha vardı. Bunlardan
birincisi efrenciye yâni Avrupa’nın, diğeri de
Hindistan’ın fethiydi. Bilhassa Portekizlilerin Hind
Denizine hâkim olmaya ve İslâmın mukaddes şehirlerini
tehdide başlamaları Yavuz’u endişeye sevketmişti.
Bu itibarla öncelikle tersanenin sayı kapasitesini
arttırmak için faaliyetlere girişti.
1520 yılı Temmuzunda Avrupa Seferine çıkan
cihangir pâdişâh, yakalanmış olduğu şimepçe
hastalığından kurtulamıyarak Çorlu civârmda vefât
etti. Zamanın şeyhülislamı ve büyük İslâm âlimi
Ahmed ibni Kemâl Paşa onun için yazdığı mersiyede
şöyle demektedir:
Şems-i asr idi, asrda şemsin
Zilli memdûd olur, ömrü kasîr
O pâdişâh ikindi güneşi idi, bu vakitte güneşin
gölgesi uzun ömrü de kısa olur.
Gerçekten o bir ikindi güneşi gibi çabuk, sekiz
sene içinde bu dünyâdan göçüp gitti, ama muazzam
gölgesi Kırım’dan Hicaz’a, Tebriz’den Dalmaçya
sâhillerine kadar uzanıyordu. (Bkz. Yavuz
Sultan Selim Han)
Yavuz Sultan Selim’in vefâtı üzerine hayattaki
tek oğu Süleyman Han Osmanlı tahtına oturdu
(1520). Henüz yirmi altı yaşında bulunan Sultan,
iyi bir eğitim görmüş kılıçta ve kalemde de usta
olarak yetişmişti. Gerek yaptığı kânunlar, gerekse
kânun ve nizamlara gösterdiği fevkalâde riâyetyüzünden “Kanunî” unvanıyla yâdedilmiş bu ünvan
âdeta ona isim olmuştur.
Kânûnî Sultan Süleyman bizzat ordusunun
başında çıktığı on üç büyük sefer sonunda babasından
devraldığı 6.557.000 kilometrekarelik OsmanlI
toprağını 14.893.000 kilometrekareye ulaştırdı.
Yaşadığı asır, dünyâ târihine Türk asrı olarak
geçti. 45 yıl 11 ay 7 gün Türk-Osmanlı tahtında
oturan Kânûnî, târihçilerin itifakı ile “Cihan Pâdişâhadır.
O, pekçok bakımdan eşine ender rastlanan
bir devlet reisiydi. Bütün dünyânın servetleri
ayak ucuna hediye diye getirilen, bir savaşla bir
devleti ortadan kaldıran, dünyânın bütün devlet reislerine
emirlerini dikte ettiren bir pâdişâhtı. Kırk
altı yıllık saltanatını, sarayların zevk ve sefâsıyla
değil, Allahü teâlânm rızâsı yolunda savaş meydanlarının
cevr ve cefâsıyla geçirdi. Bütün saltanat
müddetinin en az on yılını kar, kış, yağmur, tehlike
altında çadırlarda harcadı. Batılılar ona “Muhteşem
Süleyman” adını veriyorlardı. Ama o, kendinden
çok devletine ve milletine ihtişam verdi.
Zigetvar Kalesinin Fethi sırasında 6-7 Eylül
1566’da bu büyük cihan pâdişâhının ölümüyle
Osmanlı-Türk târihinde bir devir kapanıyordu.
Türk milletinin binlerce yıllık hayâtında erişebildiği
en yüksek noktayı temsil eden Kânûnî Sultan
Süleyman Han, birbiri ardına dâhiler çıkaran Osmanoğlu
âilesinin de zirvesini teşkil ediyordu.
Ondan sonra da zaman zaman kudretli pâdişâhlar
çıkacak fakat kuruluştan bu yana devam edip gelen
dehâ zinciri artık gevşemiş olacaktı.
Kânûnî devrinin parlaklığı yalnız fetihlerinin
azametine münhasır değildir. Türk-İslâm medeniyeti
de her alanda en yüksek seviyesine bu devirde çıkmıştır.
İlimde Zenbilli Ali Efendi, Kemal Paşazâde,
Ebüsü’ûd Efendi, kendisi başta olmak üzere edebiyatta;
Bâki, Fuzûlî, sanatta; Mîmar Sinân, târihte;
Mustafa Selânikî, Celalzâde, Nişancı Mehmed Paşa,
coğrafyada; Pîrî Reis, kaptan-ı deryâlıkta; Barbaros
Hayreddîn Paşa, Şeydi Ali Reis, Pîrî Reis ve
Turgut Reis, devlet adamlığında; Lütfi Paşa ve Sokullu
Mehmed Paşa asrın dev simalarıdır.
Kültür hareketleri bu devirde ziyâdesiyle canlıydı.
Osmanlı Türk edebiyâtında ilk defâ görülecek
olan tezkere vâdisi bu pâdişâh zamânında ortaya
çıktı. Sehî ve Latifi gibi tezkireciler eserlerini
ona takdim ettiler. Bu, imparatorluğun dört bir
yanındaki ses veren şâirleri bir arada görmek demekti.
Bizzât kendisi de şâir olup Muhibbî mahlası
ile şiirler yazdı ve divanı devrinde 2800’ü aşkın gazeli
ile, Zâtî’den sonra ikinci büyük divan olarak
ortaya çıktı. (Bkz. Kânûnî Sultan Süleyman Han)
Osmanlı Devletinin bir cihan imparatorluğu
durumuna ve yüzyıllarca dünyâ siyâsetinde baş
rolü oynamasına sebep olan maddî ve mânevî kaynaklar
nelerdi?1. Kuruluş ve yükselme devrinde görülen dâhî
pâdişâhlar, cihan hâkimiyeti devresinde de devam
etti.
İtalyan Langosto, Fâtih hakkında; “İnce yüzlü,
uzunca boylu, hürmetten fazla korku telkin eder,
seyrek güler, şiddetli bir öğrenme arzusuna sâhip ve
âlicenaptır. Dâimâ kendinden emindir. Türkçe, Arapça,
Farsça, Rumca, Slavca, İtalyanca ve İbrânice
konuşur, harp sanatından çok hoşlanırdı. Herşeyi
öğrenmek isteyen zekî bir araştırıcı idi. Nefsine hâkim
ve uyanıktı. Soğuğa, sıcağa, açlığa, susuzluğa
ve yorgunluğa mütehammil idi.” demektedir.
Ömrü Allahü teâlâ yolunda cihâd etmekle geçen
Fâtih, Trabzon Seferine giderken Zigana Dağlarını
yaya geçmek zorunda kalmış ve bu sırada büyük
güçlük ve sıkıntılarla karşılaşmıştı. Sefer sırasında
yanında bulunan Uzun Haşan’in annesi
onun çektiği bu eziyetleri gördükten sonra kendisini
seferden alıkoymak kasdıyla; “Ey Oğul! Bir
Trabzon için bunca zahmet değer mi?” deyince
yüce Hakan; “Hey ana, bu zahmet din yolunadır.
Zahmeti ihtiyar etmezsek bize gâzi demek yalan
olur.” diye cevap vermiştir.
Fâtih Sultan Mehmed’in sâdece dünyânın incisi
olan İstanbul’u Türk milletine hediye etmesi,
bu milletin ebediyyen ona minnettâr olması için yeter.
Nitekim şâir Abdülhak Hamid bütün bir milleti
Fâtih’in türbedârı göstermekle fethin azametine
işâret etmiştir.
Şâyestedir denilse âlem, senin mezârın
Durmuş başında bekler, bir kavm türbedârm.
Sultan İkinci Bâyezîd ise, şâir, âlim ve aynı
zamanda hattattı. Fâtih gibi bir baba ve Yavuz gibi
bir oğul arasında saltanat sürmesi ve onlarla kyaslanması sebebiyle saltanat devresi sönük görünmektedir.
Halbuki o kendinden önce ve sonra
gelenlerle her bakımdan karşılaştırılabilecek bir pâdişâhtı.
İkinci Bâyezîd döneminde Osmanlı İmparatorluğu,
türlü isyanlara, iç karışıklıklara, batı
devletleriyle güney ve doğu komşularının Türklere
karşı daha tehditkâr bir tavır takınmalarına,
deprem ve sel gibi âfetlere kıran ve salgın hastalıklar
gibi felâketlere rağmen dünyânın en kuvvetli
devletlerinden birisi olarak teessüs etti.
“Velî” tabiatlı olan Pâdişâh, Bâyezîd Meydanında
kendi külliyesiyle birlikte câmiinin inşâsı bitince;
“Her kim ömrü boyunca ikindi Ve akşam namazlarının
sünnetlerini terk etmemişse ilk Cumâ
namazmda o imâm olsun.” buyurmuştu. Bu hususta
kendisinden başka kimse çıkmamış, hazerde ve
seferde hiçbir sünneti bırakmadığı için namazı
kendisi kıldırmıştır.
“Biz Allah tarafından memur olmadıkça bir sefere
gitmeyiz.” diyen Yavuz Sultan Selim Han
ise, Cihan hâkimiyeti dâvâsmda çok kudretli bir sîmâdır.
Kendisini Rodos Seferine teşvik edenlere:
“Ben cihangirliğe alışmışken, siz himmetimi küçük
bir adanın fethine hasretmek istiyorsunuz.” cevabı
kendisini en iyi şekilde anlatmaktadır.
İki büyük meydan muhârebesiyle Memlûk
Devletini ortadan kaldıran, mübârek makamlara
hizmetle şereflenen ve Müslümanların halîfesi ünvânını
alan Yavuz Sultan Selim, 25 Temmuz 1518
günü İstanbul’a ulaşmıştı. Ancak İstanbul’da halkın
büyük bir karşılama hazırlığı yaptığını işitince
gece vakti yanında birkaç kişiyle kayığa binerek
gizlice Topkapı Sarayına çıktı. Ertesi gün pâdişâhın
sarayda olduğu öğrenilince hiçbir merâsim
yapılamadı. “Biz ne yaptık ki bu kadar rağbet edilir!”
diyen cihan pâdişâhı gâyet sâde giyinir, devlet
işleri dışında gösterişe rağbet etmezdi.
Vefâtı sırasında yanında bulunan Haşan Çan’la
arasında şöyle bir konuşma geçti: “Hasan Can, bu
ne haldir?” “Sultanım Cenâb-ı Hakk’a teveccüh
idüb Allahü teâlâ ile olacak zamandır.” “Bizi bunca
zamandan beri kiminle biliyordun; Cenâb-ı
Hakk’a teveccühte bir kusur mu fehm eyledin?” Bu
konuşmadan sonra Haşan Çan’dan Yâsin okumasını
istedi ve dileği yerine getirildi. Kaynaklar nâşı
yıkanırken sağ eli iki kere setr-i avret ettiğini ve
orada bulunanların hayretle tekbir ve salevât getirdiklerini
belirtmektedir.
Her bakımdan büyük bir îtina ile büyütülen
şehzâde Süleymân 25 yaşını geçerken Osmanlı
tahtına oturduğunda dünyânın en kuvvetli ordu
ve donanması, en düzenli devlet teşkilâtı, zengin
ülkeler, muntazam mâliye ve kâbiliyetli bir millet
emrinde idi. Bu muazzam kaynakları kullanarak
zaferden zafere koşan Kânûnî Sultan Süleymân,
Osmanlı ihtişam ve azametinin en yüksek mü messilidir. Kaynaklarda Kânûnî, hareket ve sözleri
güzel, aklı kâmil, âlim, hâkim ve şâirlere dost, bütün
maddî-mânevî iyilikleri şahsında toplamış, emsalsiz
bir pâdişâh olarak tavsif edilmektedir. Devletin
bu devirdeki azamet ve büyüklüğü dış dünyânın tecessüsünü
gitgide arttırmış, Rusya ile Avrupa’dan görünüşte
Kudüs’e hac için giden seyyahlar, Osmanlı
ülkesine akm etmişlerdir. Bu seyyahlar kendi hükümdarlarına
sundukları arizalarda Osmanlınm büyüklük
sırlarını anlatmaya çalışmışlardır.
2. Osmanlı pâdişâhlarının büyük ilim, din,
kültür ve sanat adamlarını ülkelerinde toplayarak
medeniyetin ilerlemesine ve müsbet ilimlerin gelişmesine
çalışmaları. Nitekim Fâtih devrinde İstanbul
medeniyetin ve dünyânın en yüksek bir
merkezi hâline geldi. Molla Gürânî, Akşemseddîn,
Hocazâde, Molla Hüsrev ve Hızır Bey gibi dînî
ilimlerdeki âlimlerin yanında matematik ve astronomi
âlimi Ali Kuşçu, Yûsuf Sinan Paşa, tıp dalında
Muhammed bin Hamza, Sabuncuoğlu Şerefeddîn
ve Altuncuzâde Fâtih’e mensup en mühim
simalar idi. Fâtih Sultan Mehmed, Türk İslâm
âlimleri gibi Rum ve İtalyan âlimlerini de himâyesine
alarak çalışmalarında destek verdi. Rum
filimi Yorgi Amirukis’i Batlamyüs coğrafyasına
göre bir dünyâ haritası yapmağa memur etti. Harita
üzerine memleket, şehir ve mevkilerin Türkçe
isimlerini de koydurdu. Fâtih’in ilme olan hizmetlerine
işâret eden eserlerden en önemlisi, hiç
şüphesiz câminin çtrâfında yaptırdığı medreselerdir.
Câminin etrâfında sahn-ı semân adıyla 8
medrese ve bu medreselerin arkasında daha küçük
ve tetimme denilen diğer 8 medresede dînî ilimlerin
yanısıra matematik, astronomi ve tıp okutulduğu
ilmiye salnâmelerinde yazılıdır.
Fâtih Sultan Mehmed devrinde İstanbul’un
ilim merkezi yapılması için başlatılan çalışmalar;
Bâyezîd Han, Yavuz Sultan Selim ve Kânûnî Sultan
Süleymân devirlerinde de devâm etti. İkinci Bâyezîd
Han kendi ülkesinde olduğu gibi doğu İslâm
ülkelerindeki âlimlere dahi maaşlar bağlattı. İlmin
yayılması için onları teşvik etti. Amasya,
Edirne ve İstanbul’da câmilerin yanında medreseler
de inşâ ettirdi. Yavuz Sultan Selim’in etrâfı
âlim, şâir ve şeyhlerle dolu idi. Sefer ve zaferleri
bir vazife sayarak kudretini onlara sarf ediyor;
fakat bu zamanlarda bile ilim ve edebiyâtı terk
etmiyordu. Yanında bulunan âlimleri dâimâ telif ve
tercümelere memur etti. Büyük âlim ve şeyhülislam
Kemâl Paşazâde Osmanlı târihine dair Tevârih-
i Âl-i Osman adlı eserini Yavuz’un emriyle
yazdı. Kendisi de her fırsatta kitap okur ve şiir yazardı.
Kemal Paşazâde bir gün atını sürerken Pâdişâhın
üzerine çamur sıçratınca çok üzülmüş fakat
Yavuz; “Üzülmeyiniz, âlimlerin atının ayağından
sıçrayan çamur, bizim için süstür. Vasiyyetediyorum, bu çamurlu kaftanım, ben vefât ettikten
sonra kabrimin üzerine örtülsün.” diyerek ilim
adamlarının yanındaki değerine işâret etmiştir.
Kânûnî Sultan Süleymân Han da âlimlerle Allah
dostlarına çok hürmet eder, her birine hallerine
göre izzet ve ikrâmlarda bulunurdu. Onlara danışmadan
hiçbir işe girişmezdi. Âlimler için medreseler,
evliyâ için tekkeler yaptırır, fethettiği yerleri
câmilerle mâmur ederdi. İstanbul’da kendi
câmii civarında vücuda getirdiği Sahn-ı Süleymâniye
adındaki tıp ve riyâziye fakülteleri dünyânın
en ileri ilim merkezleriydiler. Devrinde kültür
ve sanat faaliyetleri doruk noktasındaydı. İlim,
kültür ve sanat müesseselerinde, Kânûnî’nin himâyesinde
kıymetli şahsiyetler yetişip her biri eşsiz
eserler verdiler. Sultan İkinci Murâd’la temeli
atılıp büyüyen ve genişleyen bu ilim ve kültür hareketleri,
ondan sonraki pâdişâhlar tarafından da en
iyi şekilde devâm etti. Fâtih’le başlayan dîvân bırakma
durumu II. Bâyezîd, I. Selim ve Kânûnî ile
gelişti. Şiirde Fâtih Avni, Bâyezîd Adlî, Selim
Selîmî ve Kânûnî Muhibbî mahlasını kullandı.
Pâdişâhların yanısıra Osmanlı devlet adamlarından
Mahmûd Paşa, Karamânî Mehmed Paşa, Fenârizâde
Ahmed, Çandırlızâde İbrâhim, Veliyüddînoğlu
Ahmed, Sinan ve Cezeri Kâsım Paşalar gibi
kıymetli âlim ve vezirler gerek Türkiye’deki
ve gerek hâriçten gelmiş olan muhtelif ilim ve sanat
adamlarını himâye etmişlerdir. Bu durum OsmanlIlarda
ilmin gelişmesi ve ilim adamlarının
yetişmesinde başlıca âmil olmuştur.
3. Osmanlı ordusunun pâdişâh ve komutanlara
itâat, düzen, disiplin, kâbiliyet, ahlâk, nefse
hâkimiyet, silaha alışkanlık ve kahramanlıkta en
yüksek seviyede bulunması. Nitekim yabancıların
söyledikleri şu sözler Türk ordusunun vaziyetini
göstermesi bakımından mühimdir: “Türk ordularında
bir bayram namazı seyrettim. Sarıklı başlardan
mürekkep, büyük bir topluluğun toplanmış
olduğunu gördüm. Derin bir sessizlik içinde
namazı idâre eden (kıldıran) imâmın sözlerini dinliyorlardı.
Her safın belirli bir durumu vardı. Ayrı
saflar dizildikleri açık sahrada, tıpkı bir duvar gibi
uzanıyordu.” (Baron von Busbecq)
“Bizde (Fransız ordusunda) 10 kişi, Türklerde
1000 kişinin yapacağından fazla gürültü yapar.”
(Bertrandon de la Brocquiere)
“Mâhir bir kumandan, Türk askeriyle dünyâyı
kutuptan kutba kadar kat edebilir.” (Vandal)
“Seleflerinin gayretleri sâyesinde Sultan Süleymân
öyle bir orduyu emri altında bulunduruyordu
ki, kuruluşu ve silahları bakımından bu ordu,
dünyânın bütün diğer ordularından dört asır
ilerdeydi… Her Türk askeri yalnız başına seçkin bir
Avrupa taburuna bedeldi.” (Benoist Mechin)
“Kudretli Türk ordusu, bir tek emirle, tek vücut ve iyi kurulmuş bir makina hâlinde harekete geçiyordu.”
(Henri Hauser)
“Türklerin mevcut sistemini kendi sistemimizle
mukayese edince istikbalin başımıza getireceği
felâketleri düşünüyor, titriyor ve âkibetimizden
korkuyorum. Bir ordu gâlip gelecek ve
pâyidâr olacak, diğeri de mahv olacaktır. Çünkü
şüphesiz ikisi de sağlam sûrette devam edemez.
Türklerin tarafında kuvvetli bir imparatorluğun
bütün kaynakları mevcut, hiç sarsılmamış bir kuvvet var, sefer görmüş askerler, zafer itiyadları,
meşakkatlere tahammül kâbiliyeti, birlik, düzen,
disiplin, kanâatkârlık ve uyanıklık var. Bizim tarafta
ise, umûmî fakirlik, husûsî israf, sarsılmış
kuvvet, bozulmuş mâneviyât, tahammülsüzlük ve
idmansızlık var. Bütün bunların en kötüsü, düşmanın
(Türklerin) zafere bizim de hezimete alışkın
bulunmamızdır. Neticenin ne olacağını tahminde
tereddüdün yeri var mıdır?” (Busbecq)
4. Osmanlılarm Atlas Okyanusundan Umman
Denizine ve Macaristan’dan, Kırım ve Kazan’dan
Habeşistan’a kadar geniş yerlere hâkim olmaları;
Allahü teâlânm kelâmı Kur’ân-ı kerîmin emirlerine
göre, adâletle idâre etmeleridir.
5. Osmanlı Devletinin bütün temel müessese
ve teşkilâtı, Fâtih, devrinde en mükemmel bir hâle
geldi. Fâtih teşkilâtçı ve imârcı idi. Devlet idâresini
tam bir intizam içinde yürütmek için lüzum
ve ihtiyaç görüldükçe îslâmın esaslarına uygun
kânunlar ve fermanlar yayınladı. Hazırlattığı kânûnnâmesi
hukuk sahasında çok önemli bir mevki
tutmaktadır. Daha sonra Sultan Süleymân Han
o güne kadar vâzedilen kânunları, Kânunname-i
Âl-i Osman adı altında İslâm hukûku esasları dâhilinde
toplattırıp, tanzim ettirdi. Bu kânunnâme,
hukûkî, idârî, mâlî, askerî ve diğer lüzumlu mevzuları
içine alan, başlıklar altında, cezâ, vergi ve
ahâliyle askerlerin kânunlarını ihtivâ ediyordu.
Kânunnâme’de bildirilen hükümlerin tamâmı İslâm
hukukundan alınarak, Hanefî mezhebine göre tanzim
edilmiştir. Fethedilen ülkelerde, örfî hukuk denilen,
önceki idâreden kalan kânunlar ve halkın teamülleri
de İslâm hukûkuna uygunluğu şartıyla
kânunnâme’de yer almıştır. Böylece hazırlanan
kânunlar asırlarca en iyi şekilde ve eksiksiz tatbikedilip, devletin tebeasını teşkil eden her çeşit insana
huzur ve saâdet kaynağı oldu.
Duraklama Dönemi (1566-1699)halîfesi olan Osmanlı sultanı, sünnî İslâm
ve Türk ülkelerinin aynı zamanda fiilî hâkimi olacaktı.
Bütün Türk yurtlarını bir bayrak altında
toplayabilecek kadar muhteşem bu tasarıdan Ruslar
dehşete kapılmışlar ancak karşı koyamamışlardı.
Öte yandan Devlet Giray; bu kanal açıldığı
takdirde Osmanlmın artık o taraflarda kendi askeriyle
iş görüp Kırımlılara ihtiyacı kalmayacağı,
böylece Kırım’ı ilhak edip merkezden vâlilerle
idâre edebilecekleri gibi bozuk bir düşünce içine
düştü. Bu yüzden asker arasında menfi propaganda
yaptı. Kış mevsiminin buralarda altı ay sürdüğünü
ve kimsenin bu soğuğa dayanamıyacağını
söyledi. Çeşitli zorluklar çıkardı. Neticede kışı
geçirmek üzere Azak’a dönen Osmanlı teknik heyeti
ve askerleri bir daha kanal başına gidemedi.
Böylece Kırım bu günlere kadar süren târihteki tâlihsizliğini
kendi eliyle hazırladı ve Türk târihinin
çehresini değiştirecek büyük ve önemli bir teşebbüs
başarısızlığa uğradı. Artık, Rusya Kafkas Türk
hanlıklarını yutmaya Osmanlıları ise, en fazla hırpalayacak
bir güç olmaya hazırlanıyordu.
Osmanlı Devletinin İkinci Selim devrinde uğradığı
ikinci muvaffakiyetsizlik İnebahtı’da oldu.
Kıbrıs’ın Türkler tarafından fethi üzerine Papanın
teşvikleri neticesinde büyük bir Haçlı donanması
Kânûnî Sultan Süleymân’ın ölümü ile muhteşem
pâdişâhlar ve onların hamleleri nihâyet bulmakla
berâber devletin henüz karalarda üstünlüğü,
iç denizlere hâkimiyeti ve ictimâî nizam bütün
kudretiyle yaşamakta idi. Nitekim îkinci Selim
Han döneminde (1566-1574) Avusturya’nın Erdel
üzerine küçük bir tecâvüzü üzerine şiddetli
bir mukâbelede bulunuldu. 1570’te Kıbrıs fethedildi.
Türk donanması Okyanusya’ya kadar gidip
Sumatra (Açe) Sultanlığıyla yâni Uzakdoğu Müslümanlarıyla
temâsa geçti. Kurdoğlu Hayreddîn Hızır
Bey 22 parça gemiyle Açe Sultanı Alâaddîn’e
top ve topçu ustası götürdü. Türk subay lan Açe ordusunda
ıslâhat yaptı.
Diğer taraftan İkinci Selim Hanın Türk târihinin
en şuurlu ve hayâti seferi olan Don-Volga nehirlerini
bir kanalla birleştirme, böylece Karadeniz’le
Hazar Denizini birbirine bağlama projesi Kırım
Hanı Devlet Giray’m ihânetiyle, başarısız kaldı.
Bu kanal projesi sâyesinde, o sırada gitgide
kuvvetlenen Rusların güneye doğru sarkmaları
önlenecek, İran kuzeyden çevrilmek sûretiyle artık
tehlike olmaktan çıkacak, bütün Sünnî Müslümanlarınhazırlandı. 1571 ’de İnebahtı’da meydana gelen deniz
muharebesinde Osmanlı donanması imhâ edildi.
Çok şehit verildi. Ancak Uluç (Kılıç) Ali Paşa kurtarabildiği
60 kadar gemi ile İstanbul’a gelebildi.
Bundan sonra devlet, bütün imkânlarıyla; bir kış
zarfında eski donanmasını tekrar inşâ ederek Akdeniz
hâkimiyetini tekrar sağladı. Sokullu Mehmed
Paşa Venedik elçisine: “Biz Kıbrıs’ı almakla sizin kolunuzu
kestik. Siz ise bizim sâdece sakalımızı traş ettiniz.
Kınlan kol bir daha yerine gelmez. Fakat kazman
sakal daha gür çıkar.” diyerek onlara fazla
sevinmemelerini söyledi. Bu arada donanmanın yetişmiyeceği
endişesini taşıyan Kılıç Ali Paşaya da;
“Paşa, bu millet öyle millettir ki, isterse bütün gemilerinin
demirlerini gümüşten, yelkenlerini atlastan,
halatlarını ibrişimden yapar.” sözü meşhurdur.
Gerçekten ertesi yaz Osmanlı donanması hazırlanıp
Akdeniz’e inince, Venedikliler, barış istemek zorunda
kaldı. Hattâ bu anlaşmada Venedik Cumhuriyeti,
Türklere Kıbrıs Seferinde yapılan masraflar
karşılığı savaş tazminâtı ödemeyi bile kabul etti.
İkinci Selim Handan sonra Osmanlı tahtına çıkan
Üçüncü Murâd döneminden (1574-1595) îtibâren
Osmanlı Devletinin giriştiği harpler çok uzun
sürmeye ve devletin aleyhinde olmaya başladı. Nitekim
1578 yılında başlayıp çeşitli aralıklarla Üçüncü
Mahmûd (1595-1603), Birinci Ahmed (1603-
1617), İkinci Osman (1618-1622) ve Dördüncü Murâd
(1623-1640) devirlerinde olmak üzere 1639’a kadar
sürmüş olan İran harpleri Osmanlı duraklamasının
başlıca sebeplerinden biri olmuştur. Osmanlı
Devletinin zayıf ânını kollayan ve Hıristiyan Batı
dünyâsı ile birlikte hareket eden İran, devamlı olarak
bu devleti uğraştırmayı gâye edinmiştir. İran’a
karşı koyabilmek için devamlı Anadolu’dan asker
desteği verilmiş bu durum zamanla Anadolu’da sıhhatli
dengelerin sarsılmasına yol açmıştır.
Duraklamanın diğer sebepleri şu şekilde sıralanmıştır:1. 1593-1606 Avusturya harplerinde timarlı
sipâhi yerine, tüfekli piyâde kullanılması mecbûriyeti
yüzünden, yeniçerilerin miktârı ziyâdesiyle
arttırıldığı gibi, Anadolu’da ücretle pekçok tüfekli
sekban askeri yazıldı. Sekban askerine ihtiyaç
kalmadığı zamanlarda ücretsiz kalan bu eli
tüfekli gruplar Anadolu’da halkı haraca kesmeye
ve taarruzlara başladılar. Bozgunculukları sebebiyle
timarları ellerinden alınan sipâhiler de onlara
katıldı. Böylece 1596-1610 yılları arasında OsmanlI
İmparatorluğunu temelinden sarsan Celâli
hareketi başgösterdi. Anadolu’da yağma ve çapulculuğa
başlayan Celâlilere İran yanlılarının da
katılıp, İran’ın bunları desteklemesi neticesinde isyanlar
kısa sürede büyüdü. Öyle ki, Anadolu’da etrâfma
30-40 binlik kuvvetler toplayan Celâli liderleri
çıktı. Bunlar emri altındakileri bir ordu biçiminde
teşkilatlandırıyorlar ve üzerlerine gönderilen
devlet güçleriyle çetin muhârebelere girişiyorlardı.
Devletin İran ve Avusturya ile harp hâlinde
bulunmasından da istifâde eden Celâliler,
Anadolu’yu baştan başa yakıp yıktılar. Paniğe kapılan
köylüler, topraklarını bırakarak şehir ve kasabalara
sığınmaya çalışıyorlar, varlıklı olanlar
İstanbul’a Kırım’a veya Rumeli’ye kaçıyorlardı.
Bu durum Sultan Birinci Ahmed Hanın dirâyeti ve
Vezir-i azam Kuyucu Murâd Paşanın üç sene süren
temizleme faaliyeti neticesinde önlenebildi. Bu
müddet içinde öldürülen Celâli sayısının 65 bini
bulması Anadolu’nun içine düştüğü durum hakkında
bir fikir vermektedir.
2. 1580’lerden îtibâren batıdan büyük ölçüde
gümüş gelmesi neticesi fiyatların düşmesi üzerine
yaşanan ve fiyatlar ihtilâli denen karışıklık. Bu
vaziyet karşısında küçük timar sâhipleri, uzak ve
masraflı seferlerden kaçınmaya başladı. Diğer taraftan
Orta Avrupa’da yapılan savaşların harp
usullerinde meydana gelen değişiklikler, tüfekli yaya askerine olan ihtiyacı ortaya çıkardı. Ayrıca
Timarlı sipâhiler, silah ve techizât bakımından
değil, teşkilât ve taktik bakımından da modern
savaş şekline ayak uyduramıyorlardı. Bu sebeplerle
devlet yeniçeri sayısını arttırmaya ve sekban-saruca
adı altında tüfekli Anadolu leventlerini ücretli
asker olarak kullanmaya başladı. Yine bu devrede
artık işe yaramayan yaya ve müsellemler ve voynuklar
gibi bâzı eski askerî birlikler de kaldırıldı.
Kapıkullarının toplam mevcudu; 1475’lerde
13.000, timarlı sipâhi 60.000; 1526’da kapıkulu
24.000’e, timarlı sipâhi 80.000 olduğu halde
1610’larda kapıkulu 40.000’e çıkmış timarlı sipâhi
sayısı ise 20.000’e düşmüştür. Neticede timar sisteminin
bozulmasının en menfi tarafı devletin İktisâdi
yapısına yansımasıdır. Timarlı sipâhilerin boşalttığı
dirliklerin gelirini eskisi gibi toplayıp devletin
hâzinesine akıtmak mümkün olmamıştır. Bu
dirliklere gönderilen mültezimler zamanla büyük
servet sâhibi olarak nüfuz kazanmış ve devletin başına
belâ kesilmişlerdir.
3. Sokullu Mehmed Paşanın ölümünün (1579)
Halil Paşanın sadrazamlığına (1617) kadar otuz sekiz
sene zarfında hükümet reisliği makâmına geçen
on dokuz vezir-i âzam içinde bu mevkiye liyâkati
olanların adedi üçü geçmemektedir. Bu durum
son devirde kaht-ı rical denilen adam yokluğunun
daha 17. yüzyıldan îtibâren görülmeye başladığının
da işâretidir.
Bütün bu olumsuzlukların başlangıcına rağmen
pâdişâhlar, cihan hâkimiyeti dâvâlarına samimiyetle
bağlı bulunuyorlardı. Nitekim onlar yine Alman
hükümdarlarını imparator ve kendilerine müsâvi
kabul etmiyor, onlarla yapılan anlaşmalara
yine muâhede-nâme değil, ahid-nâme nazarıyla
bakıyor ve eskisi gibi bunu kendi lüfut ve ihsanları
sayıyorlardı. Osmanlı siyâsi kudreti gibi ictimâî nizamı
da devam ediyordu. Ayrıca sanat ve ticâret
hayâtında ahlâkî nizam ve anânelere aykırı bir hareket
nâdir görülüyor ve bu gibi durumlar esnaf teşekküllerinin
(loncalar) şiddetli murâkabesine sebep
oluyordu. Böylece devletin bir müdâhalesi
olmadan ictimâî müesseseler umûmî nizamı muhâfaza
ediyordu. Bu hususta Fransız elçisi D.
Chesneau, “(Osmanlı şehirlerinde) Nizam ve asâyiş
inanılmaz derecede kuvvetliydi. Geceleyin şehirleri
muhâfaza için elinde bir sopa ve fenerle gezen
tek bir kimsenin dolaşması kâfi idi. Halbuki
Paris’te aynı vazife, bir kıt’a askerin başında bir
kumandan tarafından zorlukla yapılıyordu” demektedir.
Thevanot ise “Bir milyonluk büyük İstanbul
şehrinde dört yılda dört kati vak’ası görülmemiştir.
Ticârî emtia ile dolu olan muazzam kervansaraylar
bir tek adam tarafından korunuyor”
der. Böyle bir cemiyette devletin vazifesi sâdece
Allahü teâlânm irâdesine uygun Türk-İslâm nizâmını ve adâletini muhâfaza etmek ve bunu dünyâya
yaymaktı. Bununla berâber devlet hiçbir zaman
İslâmlaştırma ve Türkleştirme siyâseti gütmedi.
Zîrâ cihan hâkimiyeti ve İslâm nizâmı mefkuresine
inanan bir devlet dar bir milliyetçilik görüşüne
saplansa ve insanlık prensiplerine bağlı
kalmasa idi, bu cihanşümûl vazifesini yapamaz
ve başka imparatorluklar gibi süratle çökerek,
uzun asırlar boyunca, yaşayamazdı.
Osmanlı Türkleri, on yedinci asırda, zaferler
kazanırken, bâzan da mağlubiyetler görüyor, böylece
azamet devrine nazaran bir duraklama içinde
bulunduklarını anlıyorlardı. Ancak duraklamanın
sebeplerini araştıran Türk mütefekkirleri askerî,
idârî ve İlmî müesseselerde müşâhade ettikleri
bozuklukları İslah etmek sâyesinde İmparatorluğun
eski kudretini tekrar kazanacağına, medenî ve mânevî
üstünlüğün kendilerinde olduğuna inanıyorlardı.
Fakat kânun ve nizamlardaki bu düzelme,
otorite sâhibi bir pâdişâh idâresinde mümkündü.
Bir de artık ortalıkta tek bir pâdişâh adayı bulunmuyordu.
Bir noktada vezirlerin nüfuzları konuşuyordu.
Bu sebepten ilk öldürülen pâdişâh Sultan
İkinci Osman olmuştu. Böylece pâdişâhların devletin
aksayan yönlerine neşter vurabilmesi kolay
görünmüyordu. Ayrıca, timarlı sipâhi ordusunun
gücünü kaybetmesi, buna karşılık Yeniçeri ordusu
miktânnm aşın derecede artışı merkezde büyük
bir gücün doğmasına yol açtı. Yeniliklere karşıçıkan bâzı devlet adamları da her fırsatta bu gücü
kullanmaya başlayarak, devletin ve yeniçeri ocağının
sonunu hazırlamaya başladılar.
Nitekim Üçüncü Mehmed Handan sonra ilk
defâ ordunun başında sefere çıkan İkinci Osman
Han (1621), Yeniçeri kuvvetlerinin bozulmakta
olduğunu gördü. Ancak onun ocağı ıslah teşebbüsü
Osmanlı târihinde ilk defâ bir pâdişâhın kul eliyle
şehit edilme hâdisesini ortaya çıkardı (Bkz. Osman
Han-II). Bununla berâber İkinci Osman’ın
şehit edilmesi hâdisesinden ders alan Dördüncü
Murâd Han, parlak zekâsı, tedbirli siyâseti ve acı
kudreti neticesinde devlete yükselme devirlerini
hatırlatacak şekilde bir canlılık getirdi.
Dördüncü Murâd Han, İran üzerine düzenlediği
Revan ve Bağdât seferlerine giderken öncelikle
Anadolu’daki sipâhi zorbalarını ve mütegallibe denilen
zorla işbaşına gelmiş veya yolsuzlukla zengin
olarak nüfuz sahibi olmuş zümreyi temizleyerek
ülke içerisinde istikrarı sağladı (Bkz. Murâd Han-
IV). Daha sonra Revan ve Bağdat Seferlerinden
muzaffer çıkan Sultan, İran’la çeşitli aralıklarla on
altı yıldır devam eden harbe nihâyet verdi. Kasr-ı Şirin
Muâhedesi diye meşhur olan bu antlaşmanın
hükümleri, çok az bir değişiklikle günümüze kadar
geldi. (Bkz. Kasr-ı Şirin Antlaşması)
Dördüncü Murâd Hanın genç yaşta ölümü
(1640) ve daha sonra Sultan İbrâhim Hanın âsiler
tarafından şehit edilmesi (1648) üzerine Dördüncü
Mehmed’in henüz yedi yaşındayken tahta çıkması
zaman geçtikçe ocak ağalarının idârede nüfuz
kazanmalarına yolaçtı. Yeniçeri ve sipâhi ağaları,
vezirlerin seçilmesinde en önemli rolü oynuyorlardı.
Bu durum devletin siyâsî yapısı ve
mâlî vaziyetini bozdu. Her iş ağaların eline geçip
kendilerine hiçbir sûretle muhâlefet edecek kimse
kalmadı. Bunlar, asker mevcudunu yüksek göstermek
sûretiyle fazla ulûfe aldıkları gibi yaptıkları
tâyinlerden de yüklüce rüşvetler çekiyorlardı.
Bu ve benzerî olaylar, zaman zaman önlenmesinerağmen 1656 yılında Köprülü Mehmed Paşanın
sadârete getirilmesine kadar sürdü. Bu târihe kadar
defâlarca sadrâzam değişikliğine rağmen devletin
hayrına çalışan Tarhuncu Ahmed Paşadan
başkası çıkmamıştı. Merkezde süren bu bozukluk
devresinde, câhil ve iktidarsız vezirlerin eyâletlere
rüşvetle adam tâyin etmeleri ahâlinin yine zorbalar
eline düşmesine sebep oldu. Yapılan mezâlimler
sebebiyle köylü halkın bir kısmı çiftini bozup
şakâvete başlamış bir kısmı da şehir ve kasabalara
sığınmıştı. Kalanlar da eziliyordu. Evvela
Kuyucu Murâd Paşanın ve daha sonra Dördüncü
Murâd Hanın şiddetli darbeleriyle bu isyan ve şakâvetler
önlenmişse de, merkez zayıf düştükçe
yine baş kaldırmalar meydana çıkıyordu (Bkz.
Celâliler). Dördüncü Mehmed Hanın ilk sekiz senesinde
bu durum bütün şiddetiyle devam etti.
Pâdişâh, on beş yaşma geldiğinde kudretli vezir
Köprülü Mehmed Paşayı iş başına getirerek devlete
tekrar içte istikrar ve dışta îtibâr kazandırdı.
Köprülü Mehmed Paşa (1656-1661) ve Köprülü
Fâzıl Ahmed Paşa (1661-1676) dönemlerinde Osmanlı
Devleti, Kânûnî Sultan Süleyman devrindeki
gibi huzurlu bir devre yaşadı. Bu müddet içinde tek
bir kapıkulu ayaklanması görülmedi. Arasıra mağlubiyetler
görülmesine rağmen Sancak-ı şerîf altında
Türk orduları yeni bir zafer çağı yaşadı.
AvusturyalIların çok güvendiği Uyvar Kalesi
1663’te fetholundu. Bu fetih üzerine halk şâirleri
ordunun heybet ve şevkini anlatan şiirler kaleme
aldılar.
“Müjde gelüp Ehl-i İslâm şad oldu.
Gâzi Vezir fetheyledi Uyvar’ı
Nemçe lâin kal’asından yâd oldu.
Gâzi Vezir fetheyledi Uyvar’ı.”
bunlardan biridir.
Nihâyet Fâzıl Ahmed Paşadan sonra OsmanlI
sadâret makâmına gelen Merzifonlu Kara Mustafa
Paşa, 1683 yılında Viyana’yı muhâsara etti.
100-120 bin kişilik Osmanlı ordusu Dük Şarl dö
Loren kumandasındaki Avusturya ordusunu yenerek
bütün ağırlıklarını zaptetti. Avusturya imparatoru
Leopold, bu yenilgi üzerine bütün ümidini
kaybederek Viyana’yı bırakıp kaçtı. Şehirde kalan
Kont Stahramberg, bütün eli silah tutan erkekleri
asker yazıp savunma tedbirleri aldı. Vezir-i âzam
Kara Mustafa Paşa, kaleyi kurtarmak için gelebilecek
Haçlı kuvvetlerine karşı durmak üzere Tuna
Köprüsünü tutma vazifesini Kırım Hanı Murâd
Giray’a vermişti. Düşman buradan geçtiği taktirde
Budin beylerbeyi İbrâhim Paşa bunlara karşı çıkacaktı.
Viyana’nın fethedilmesiyle Alman-Avusturya
İmparatorluğu geri atılacak böylece Macaristan’da
kuvvetli bir Macar Krallığı kurulabilecekti.
Macaristan ayakta durdukça Avusturya’nın
artık Türk Devleti için önemli bir tehlike teşkil etmesi düşünülemezdi. En büyük düşman olan Avrupa’ya
karşı böyle kuvvetli bir savunma duvarı
kurulması Türk Devletini uzun yıllar rahat hareket
ettirecekti.
Avrupa’da şok etkisi yapan Viyana kuşatmasının
ilk iki aylık süresi içinde Türkler şehrin bir
çok dış tabyalannı ele geçirdiler. Şehrin düşmesine
sayılı günler kalmıştı. Bu sırada Papa’nın önderliğinde
Viyana’nın kurtarılması için Avusturya,
Lehistan, Saksonya, Bavyera ve Frankonya arasında
mukaddes bir ittifak kurularak 120 bin kişilik
bir kuvvet vücuda getirildi.
Türk târihi için bir dönüm noktası olan Don-
Volga kanal projesinde olduğu gibi bu defâ da en
büyük ihânetlerden biri yine bir Kırım hanı olan
Murâd Giray tarafından işlendi. Haçlı ordusu, Tuna
Köprüsünü geçerken kendi askeriyle bir tepeye
çekilip seyreden Tatar Hanı hücum etmesi için
kendisine yalvaran Hanlık imâmına şunları söyledi:
“Sen bu Osmanlınm bize itdüği çevri bilmezsin.
Bu düşmanun kovalanması benim için hiçbir
şeydir ve bu işin dînimize ihânet olduğunu da bilirim.
Ama isterim ki onlar kaç paralık adam olduklarını
görsünler. Tatarın kıymetini anlasınlar.”
Böylece Tuna’yı geçip Türk kuşatma kuvvetlerinin
üzerine doğru gelen Haçlı ordusuna bu defâ
da Viyana Kuşatmasının aleyhinde olan ve bu
sebeple sadrazamla arası açık bulunan Budin Beylerbeyi
İbrâhim Paşa yol verdi ve kendisi askerini
toplayıp Budin’e çekildi. Yetmiş bin kişilik
düşman ordusu karşısında yanında o sıra on bin kadar
hazır askeri bulunan Kara Mustafa Paşa, akşam
vaktine kadar yiğitçe çarpıştı ise de bunca ihânet
karşısında her şeyin bittiğini görerek büyük bir
gayretle oradan uzaklaşıp darmadağın çekilen orduyu
Yanıkkale önlerinde topladı.
Viyana bozgunu aslında Türk kuvvetleri arasında
fazla bir zâiyata yol açmamış ancak psikolojik
etkisi büyük olmuştu. Macaristan’daki kaleleri
takviye eden Sadrâzam Belgrad kışlağına çekildi.
Ancak bu sırada Sadrâzama karşı olan merkezdeki paşalar, Viyana bozgunu sebebiyle vezirin
îdâmına ferman çıkarttırmaya muvaffak oldular.
Böylece Kara Mustafa Paşanın îdâmı, Osmanlı
ordusunu derleyip toparlayabilecek ve muhtemel
bir bozgunun önüne geçebilecek kudretli bir paşadan
devleti yoksun bıraktı.
Nitekim ertesi yıl Venedik de kutsal ittifaka katıldı
ve böylece Osmanlı kuvvetleri, Avusturya, Lehistan,
Rusya ve Venedik olmak üzere dört cephede
çarpışmak zorunda kaldı. Osmanlı kuvvetleri, zaman
zaman başarılar kazanmasına rağmen, harplerin
uzun sürmesiyle ağır kayıplara uğradı ve
1699’da Karlofça Muâhedenâmesini imzâlamaya
mecbur kalındı (Bkz. Karlofça Antlaşması). OsmanlI
İmparatorluğu bu hâdiseyle ilk defâ büyük
eyâletlerini düşmana bırakmış ve artık devrin aleyhine
döndüğünü anlamıştı. Nitekim bu muâhedenâmeyle
Türkler, hemen bütün Macaristan’ı AvusturyalIlara,
Ukrayna ve Podolya’yı Lehlilere, Azak
Kalesini Ruslara, Dalmaçya sâhillerini ve Mora’yı
da Venediklilere terk etti. Sâdece Timaşvar vilâyeti
müdâfilerin kahramanlığı sâyesinde bir müddet
için kurtarılabildi. Bu ağır, mağlubiyet ve kayıplar
Türkler üzerinde o kadar acı bir tesir bıraktı
ki, “Aldı Nemçe bizim nazlı Budin’i” diyerek feryat
etmelerine sebep oldu.
Gerileme Devri (1699-1923)
Karlofça Antlaşmasının imzalamasından sonra
Osmanlı Devleti, bilhassa sınırların kuvvetlendirilmesi,
idârî, malî, iktisâdî durumun ıslahı, ordu
ve donanmanın yeniden düzene konması ile
uğraştı. Diğer taraftan ötedenberi Türkleri taklit
eden Avrupa ile Rusya ilim ve teknikte hızla ilerliyor
ve Osmanlıları daha kuvvetli bir şekilde kuşatıyorlardı.
Artık Avrupa karşısında Türkler askerî
ve teknik sâhalarda onlardaki ilerlemenin sırrını
araştırmaya tenezzül etmeye mecbur oldular. Bu sûretle
on yedinci asırda Osmanlı Devletini kendi
bünyesine göre ıslah etme düşüncesi 18. asrın başında
yerini Avrupa’dan iktibas etme fikrine bıraktı.
Sultan Üçüncü Ahmed zamânında (1703-1730)
Dâmâd İbrahim Paşanın Pasarofça Sulhü (1718)nün
verdiği huzur sâyesinde giriştiği kültür ve îmâr faaliyetleri
arasında Avrupa’nın tesirleri de mühim rol
oynadı. Avrupa’nın mühim merkezlerine ilk defâ elçiler
gönderildi, Böylece Türkler garb medeniyetini
sathî de olsa tanımak fırsatı buldular. Yirmisekiz
Çelebi Mehmed Efendi ile birlikte Paris’e giden oğlu
Said Çelebi orada matbaanın önemini kavrayarak
dönüşünde bir Macar mühtedisi olan İbrâhim
Müteferrika ile İstanbul’da matbaa kurulması için
teşebbüse geçti. Şeyhülislâmın fetvâsı ve pâdişâhın
fermânı ile tasdik edilen rapor neticesinde garbın
bu mühim kültür ve tekniği Türkiye’ye girdi. Matbaa
ile, bir yandan büyük ilim ve kültür eserleri çok
sayıda basılıp dağıtılırken bir taraftan da pâdişâh vesadrazam İstanbul’daki ilim, kültür ve sanat çevrelerini
yakından desteklemek sûretiyle bu sâhalarda
büyük bir canlılık meydana getirdiler (Bkz.
Lâle Devri). Yalova’da kâğıt, İstanbul’da çini ve kumaş
fabrikaları açıldı. Öte yandan bu sulh devresinde
devlet adamları arasında görülen isrâf ve savurganlık
umûmî bir hoşnutsuzluk doğurdu. Nitekim
Patrona Halil İsyânıyla (1730) Lâle Devri diye
de adlandırılan bu devir sona ererken İlmî gelişmelere
karşı gruplar da isyânı destekleyerek
pekçok ilmî gelişmenin baltalanmasına sebep oldular.
(Bkz. Patrona İsyânı)
Bütün olumsuz şartlara rağmen fevkalâde
dikkat ve ihtimamla yetiştirilen Osmanlı şehzâdeleri
tahta çıktıkları zaman devleti içine düştüğü
bunalımlı vaziyetten kurtarmak ve eski haşmetli
devrine ulaştırmak için azamî gayret sarfediyorlardı.
Nitekim Üçüncü Ahmed’in yerine geçen
Sultan Birinci Mahmûd (1730-1754) ve Üçüncü
Mustafa (1757-1773) dönemlerinde humbaracı ve
topçu ocaklarının batı tarzında teşkilâtlandırılmasına
girişildi. Bir Fransız subayı iken Müslümanlığı
kabul ederek Ahmed adını alan Comte de
Bonneval, 1731’de humbaracı ocağının ıslahına
başladı. Ocağın ihtiyaç duyduğu tâlimli askeri yetiştirmek
üzere de 1734 yılında Üsküdar’da bir
hendesehâne açıldı. Nitekim disiplinli ve modern
tâlim ve terbiye ile yetiştirilen bu askerî sınıfın
Rusya ve Avusturya ile 1736-1739’da yapılan muhârebelerde
büyük hizmeti görüldü. Ancak bu sınıf
1747’de yeniçerilerin baskını sonucu kapatıldı.
Sultan Üçüncü Mustafa da tahta geçer geçmez
Fransa’dan mühendisler getirterek Mühendishâne
ve bahriye (tersâne) sınıfı ve mekteplerini modem
usûllere göre ıslâh etmeye ve onları tâlim ve
terbiyeye girişti. Batıdaki gelişmeleri öğrenmek
maksadıyla Fransa ve Almanya’ya elçiler gönderdi.
Tıp ve astronomi sahaları ile ilgili çalışmalar
hızlandırıldı.
Karlofça Antlaşmasından sonra Osmanlı tahtına,
üst üste devletin içine düştüğü durumu gören
ve kurtarmak için çareler arayan gayretli pâdişâhlar
çıktı ise de, bunların önlerinde her zaman,
iki büyük engel oluştu:
Bunlardan birincisi, Türk ordusunun esâsını
teşkil eden yeniçerilerin modem askerî bilgi ve tekniğe
kapalı ve uzak kalmaları, hattâ eski nizam ve
ananelerini de terk ederek askerlikle münâsebetlerini
kesmeleriydi. Bu durum onları, sâdece harp zamanlarında
cepheye giden ve askerlikten habersiz bir
yığın hâline getirdi. Bu sebeple topçu veya humbaracı
sınıflarında yapılan değişiklikler umûmî neticenin
elde edilmesini temin edemiyordu.
Bir başka husus, yeniliklere açık ve ilme değer
veren bu pâdişâhların yanında kendilerine yardımcı
olacak değerli devlet adamları yoktu.Nitekim, Batının askerî tekniği Türkiye’ye
girerken 1768’de başlayan ve 1774’te sona eren
Rus Harbi, Türk ordusunun (yeniçeri kuvvetleri)
mukâvemet edemediğini ve perişanlığını bütün
dünyâya gösterdi. Bu ağır mağlubiyet üzerine imzalanan
Küçük Kaynarca Muâhedesi (1774) Kırım
Hanlığını OsmanlIlardan koparıyor ve bir Türk
gölü olan Karadeniz’de Rusya donanma bulundurmak
hakkını kazanıyordu (Bkz. Küçük kaynarca
Antlaşması). Modern bir ordunun çekirdeğini,
topçu sınıfını teşkil ederek istikbale ümitle bakan
ve yeni hamlelere girişen Sultan Mustafa bu
büyük kayıplara uğradıktan sonra ve bilhassa asırlarca
süvarileriyle Avrupa’yı titreten ve Rusları atlarının
ayakları altında tutan koca Kırım Hanlığının
elden çıktığını görünce çok muzdarip halde, nüzüle
uğradı, az sonra da vefât etti (1774). Pâdişâhın
bu sırada yazdığı bir kıt’a hem kendi ıstırabını,
hem de devrin adamlarına itimatsızlığı ile imparatorluğun
perişan durumunu ifâde eder:
Yıkılıptur bu cihân sanma ki bizde düzele,
Devleti çerh-i denî verdi kamu mübtezele
Şimdi ebvâb-ı saâdetde geçen hep hazele
İşimiz kaldı hemen merhâmet-i lem-Yezel’e
Yeniçeri ordusunun bozulması ve savaşların
aleyhte gelişmesi Üçüncü Mustafa Handan sonra
Osmanlı pâdişâhlarını daha köklü inkılapların içerisine
itiyordu. Birinci Abdülhamîd (1774-1789)
zamânında sadrazam Hâmid Paşa, orduda teknik sınıfların
modernleşmesine devam etti. Ancak Osmanlı
Devletinin derlenip toparlanmasına fırsat
vermek istemeyen Avusturya ve Rusya devlete
karşı devamlı cephe açıyorlardı. Bilhassa Rusların
1783’te Kırım Hanlığını istilâ ve ilhak etmeleri,
Türkler içinde unutulmaz bir ıstırap kaynağı hâline
geldi. Zîrâ bütün nüfûsu Türk olan Hanlığın
kaybı Macaristan ve Orta Avrupa’nın gidişine
benzemiyordu. Ancak 1787’de başlayan Osmanlı-
Rus Harbi, yine mağlubiyetle neticelendi.
1789’da Özi Kalesinin düşmesi ve kalede Müslümanlara
yapılan katliam Sultan Abdülhamîd’in
üzüntüden Vefât etmesine yol açtı (1789).
Türklerin ve umûmiyetle İslâm dünyâsının
Avrupa’ya ilk mühim yaklaşma ve onun medeniyetinden
ciddî faydalanma teşebbüsü, Sultan Üçüncü
Selim’e âittir. Selim, şehzâdeliğinden beri Avrupa
usûlünde modem bir ordu kurmayı ve bu sâyede
İmparatorluğuna eski kudretini kazandırmayı
düşünüyor, hep bu gâye ile meşgul bulunuyordu.
Tahta geçtiği sırada Avrupa’nın ve komşularının
Fransa İhtilâli ile meşgul olmalarını fırsat bilerek
derhal ıslâhat teşebbüslerine girişti. Viyana’ya
elçi gönderdiği Ebû Bekir Râtıp Efendiye
Avrupa’nın ahvâliyle Avusturya’nın ordu ve idâ-re teşkilâtı hakkında rapor hazırlamasını emretti.
Çok zeki bir insan olan Ebû Bekir Râtıb Efendi, kısa
zamanda Avrupa’nın İlmî, siyâsî ve askerî ahvâli
hakkında bilgiler topladı. Avusturya ordusunun
teşkilâtı, askerî mektepleri, subayların yetiştirilmesi
ve başka birçok meseleler üzerinde pâdişâha bir rapor
sundu. Devlet adamlarından da devletin bozuk
tarafları ve bunların ne şekilde düzeleceğine dâir
layihalar alan Sultan Selim Han, bu raporlar ışığında
idârî, mülkî, ticârî, sınâî, zirâî, İlmî ve askerî
sâhalarda yeniliklere girişti. Bu ıslahatların hepsine
birden Nizâm-ı Cedid İnkılabı adı verilmektedir.
Ayrıca Üçüncü Selim Han zamânında olmak üzere
ilk defâ Yeniçeri ordusunun yanında, Avrupa
usul ve tarzında yeni bir Nizâm-ı Cedîd ordusunun
teşkiline girişildi. Gerçekten de modem usullerle
eğitilen, disiplinli Nizâm-ı Cedid kuvvetinin kısa
bir süre sonra mühim hizmetleri görülmeye başlandı.
Mısır’ı işgal eden Napolyon’un Akka’da
küçük bir Nizâm-ı Cedid kuvvetine sâhip bulunan
Cezzâr Ahmed Paşaya karşı mağlup olarak geri
dönmesiyle yeni ordunun ehemmiyeti anlaşıldı
(Bkz. Cezzâr Ahmed Paşa). Bu başarı, umûmî efkârı
da, Nizâm-ı Cedid ordusu lehine çevirirken
Napolyon’a da; “Türkler öldürülebilir fakat korkutulamaz.”
sözünü söyletti. 1806’da başlayan
Osmanlı-Rus ve Avusturya harpleri sırasında Nizâm-
ı Cedid kuvvetleri, Avrupa yakasına geçirildi.
Bu küçük kuvvetin daha da büyütülmesi için çalışmalara
başlandı. Fakat bu teşebbüs de yeniçerilerle
Rumeli âyanlarının harekete geçmeleriyle
önlendi. Nitekim Edirne’de Nizâm-ı Cedide dâir
pâdişâhın fermânını okuyan memurların öldürülmesiyle
başlayan isyan neticede Sultan Selim’intahttan indirilmesine kadar devam etti (Bkz. Selim
Han-III) (1807). Dördünpü Mustafa Han tahta çıkarıldı
(Bkz. Mustafa Han-IV). Akabinde Selim
Hanı tekrar tahta çıkarmak üzere, Rusçuk âyân
ve yaranı Alemdâr Mustafa Paşanın 16.000 kişilik
kuvvetiyle İstanbul’a girmesi âsilerin Selim Hanı
şehit etmelerine yol açtı (1808).
Kurduğu cihanşümûl nizâmı ile târihte müstesna
bir mevkiye sâhip olan Osmanlı İmparatorluğu,
başa geçen pâdişâhların akıllı ve gayretli
çalışmalarına rağmen, yeniçeri askerlerinin bozulması,
idârenin sarsılması, ağır mağlubiyetler ve
isyanlar dolayısıyle artık kendi nizâmını muhâfaza
edemez bir hâle geldi. Kırım Hanlığı gibi halkı
Türk ve Müslüman olan koca bir devletten başka
birçok eyaletler de düşman eline geçmiş; Kuzey
Afrika, Mısır ve Arabistan gibi uzak ülkelerin
devletle münâsebetleri hemen hemen kesilmiş bulunuyordu.
Anadolu ve Rumeli’de timarlı sipâhi
teşkilâtları bozulunca, bunların yerlerini bir takım
âyanlar aldı. Ayanlar, sonunda merkezde otorite
boşluğundan yararlanarak Pâdişâh fermanlarını
dinlemeyen, devlete vergi ve asker vermeyen
derebeyler hâline geldiler. Böylece devlet âdetâ
kendi bünyesi içinde parçalandı. Nihâyet Alemdâr’in
merkezde nüfûzunu kurması ve Mahmûd
Hanı tahta çıkarması ile de âyan ve eşkıyâ eyâletlere
resmen hâkim oldu. İstanbul’da ayanlar ile hükümet
arasında “Sened-i ittifak” adı ile bir antlaşma
imzâlandı. Buna göre; bir yandan âyanlarm
pâdişâha sadâkatleri, devlete vergi ve asker göndermeleri
taahhüd ediliyor, öte yandan da hükümet,
bunların mevcudiyetlerini ve evlâtlanna da intikal
eden haklarını kabul ediyordu. (Bkz. Sened-i İttifak)Bütün bu olumsuzluklara rağmen Selim’in yerine
24 yaşında tahta geçen Sultan Mahmûd, daha
büyük bir cesâret ve metânetle Nizâm-ı Cedid’i
umûmî manzara ile gerçekleştirdi ve sâdece modem
ordu ile kalmayarak tamâmiyle yeni bir nizam kurdu.
1808’de “Alemdâr Vak’ası” denilen ve Mustafa
Paşanın öldürülmesi ve yeni teşkil olunan Sekban-
ı Cedid’in lağvedilmesiyle neticelenen yeniçeri
isyânı, genç pâdişâhın ümit ve cesâretini kırmadı.
O, ecdâdma yakışır bir irâdeyle mücâdelesine devam
etti. Bu sırada devlet dört bir taraftan içte isyanlar
ve dışta düşmanlarla karşı karşıya idi. Ruslar Osmanlı
topraklarını Kuzey Bulgaristan’a kadar istilâ
etmişlerdi. Arabistan’da Vehhâbî ve Mora’da
Rum isyanlan tehlikeli boyutlara ulaşmıştı. Ruslarla
Bükreş Muâhedesini imzâlayan Mahmûd Han, öncelikle
mübârek beldeleri Vehhâbîlerden temizledi.
Mora İsyânını bastırdı. Ve nihâyet 15 Haziran
1826’da 18. asrın başından îtibâren girişilen her
hayırlı hareketin önüne geçen, içte pâdişâhına karşı
canavar, cephede düşman önünde kuzu kesilen yeniçerileri
ortadan kaldırdı. Ocak; devletin yükselişinde
ne kadar büyük ve şerefli bir mevkie sâhip
idiyse, son bir asırlık felâketlerine de o derece sebep
olmuştu. Bu sebeple yeniçeri ocağının kaldırılması
hayırlı bir hâdise kabul edilerek Vak’a-i
Hayriyye denildi. Şâir Keçecizâde İzzet Molla ocağın
ilgası münâsebetiyle:
Tecemmü eyleyüp Meydân-ı lahme,
Edüp küfrân-ı nimet nice bâğî
Koyup kaldırmadan ikide birde,
Kazan devrildi söndürdü ocağı.
kıtasını yazmıştır. (Bkz. Vak’a-i Hayriye)
Yeniçeri ocağının kaldırılmasından sonra toplanan
divanda “Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye”
adıyla yeni bir askerî sınıfın teşkiline karar
verildi (1826).Sultan İkinci Mahmûd bundan sonra Türkiye’yi
yeni nizâma eriştiren müesseselerin temelini
atmaya başladı. Avrupa’ya askerlik ve yeni silahların
kullanılmasını öğrenmek için talebe gönderdi.
Askerî, tıbbiye ve harbiye mekteplerini kurarak,
bu müesseselerin eğitim ve öğretimini en üst
seviyeye çıkarmak için Avrupa’dan hocalar ve
mütehassıslar getirtti. İstanbul’da Türkçe, Arapça,
Fransızca, Rumca ve Ermenice olarak Takvim-i
Vekâyi adıyla ilk resmî gazete yayınladı (1831).
Bunu daha sonra Ceride-i Havâdis (1840), Tercümân-
ı Ahvâl (1860), Tasvir-i Efkâr (1862) gibi
özel gazeteler tâkip etti. Sultan Mahmûd’un giriştiği
bu yenilikler, Türk târihinde yeni bir dönüm
noktası teşkil etti. Ancak Batılı devletler ve bilhassa
İngiltere, uyguladığı sinsi ve plânlı metodlarla
Sultan Mahmûd Handan sonra gelişme yolunu
Osmanlı Devleti aleyhine ve kendi lehlerine olmak
üzere değiştirmesini bildiler (Bkz. Mahmûd Han-
II). Babası Mahmûd Hanın vefâtıyla henüz 16 yaşında
tahta çıkan Abdülmecîd Hanın (1839-1861)
tecrübesizliği; memlekete ve İslâmiyete çok ağır
ve zararlı bir hatâya düşmesine sebep oldu. Öyle
bir hatâ ki, Osmanlı târihinde korkunç bir dönüm
noktasının başlamasına ve bu koca İslâm Devletinin
bir yok olma devrine girmesine yol açtı.
İslâm düşmanlarının Sultan Abdülmecîd Hanı
yenilikçi diye överek örtbas etmek istedikleri bu
hatâ pâdişâhm, İngilizlerin tatlı dili ve vaadlerine aldanarak,
İskoç masonlarının yetiştirdikleri câhil
devlet adamlarını işbaşına getirmesi ve bunların
devleti içerden yıkmak siyâsetlerini hemen anlayamamasıdır.
Gerçekten onun bu hatâsını kardeşi Abdülazîz
Handan sonra oğulları İkinci Abdülhamîd
(1876-1908), Mehmed Reşad (1908-1918) ve Mehmed
Vahideddîn Han (1918-1922) göğüslemeye çalıştılar.
Ancak imparatorluğun yıkılışının tezahürünü
bu hatâda gördüler. (Bkz. Abdülhamîd Han)
Sultan İkinci Mahmud Hanın giriştiği inkılaplarla
OsmanlIlarda millî hayatiyetin tekrar canlandığını
gören İngilizler bu muazzam devletin
içten çökertilmedikçe yikılamıyacağım anladılar.
Bunun için Osmanlı tahtına genç ve tecrübesiz
bir pâdişâhm geçmesini fırsat bilerek, İslâmiyeti
yıkmak üzere İngiltere’de kurulmuş bulunan İskoç
Mason teşkilâtının kurnaz üyesi Lord Rading’i
sefirlikle İstanbul’a gönderdiler. Lord Rading, daha
önce Paris ve Londra’da Osmanlı sefiri olarak
görev yaparken aldatılan ve mason yapılan Mustafa
Reşid Paşayı sadârete getirebilmek için çok dil
döktü. “Bu aydın, kültürlü ve başarılı veziri sadrâzam
yaparsanız, İngiltere İmparatorluğu ile devlet-
i âliyye arasındaki bütün anlaşmazlıklar kalkar.
Devletiniz ekonomik, sosyal ve askerî sahalarda
ilerler.” diyerek halîfeyi aldattı. Reşid Paşa iş başına
gelir gelmez, Hâriciye Nazırıyken Rading ileberâber hazırladığı Tanzimat Fermanı’m ilân ettirdi
(1838). Sonra bu fermana dayanarak büyük vilâyetlerde
mason locaları açtı. Câsusluk ve hiyânet
ocakları çalışmaya başladı (Bkz. Gülhâne Hattı
Hümâyunu). Fâtih devrinden beri medreselerde
okutulmakta olan fen ve matematik dersleri kaldırıldı
(Bkz. Medrese). “Din adamlarına fen bilgileri
lâzım değildir” diyerek kültürlü ve bilgili
âlimlerin yetişmelerine mâni olundu. Gençleri din
câhili yetiştirerek İslâm ahlâkını, ecdad sevgisini
ve millî birliği parçalamaya çalıştılar.
İkinci Hariciye Nâzırlığına tâyin edildiği 1837
târihinden 17 Aralık 1858’de ölümüne kadar 21 yıl
müddetle devlete fiilen yön vermiş olan Mustafa
Reşid Paşa, arkasında birçok gâileler ve memlekette
ictimâî sarsıntıya yol açan ve bugün hâlâ
devam eden şeklî Avrupalılığın temelini atan insan
olarak târihe geçti. İhânetleri ile tanınan Tanzimat
paşaları, devleti sıkıntıya sokmak pahasına başka
devletlerden borç aldılar, İngilizlere destek olmak
için savaşa girdiler (Bkz. Kırım Savaşı), Islahat
Fermânım îlân ettiler (Bkz. Islahat Fermanı). Mustafa
Reşid Paşa ve onun yetiştirmeleri Âli ve Fuâd
paşaların şekilci Batıcılık hareketiyle birlikte
memlekette Avrupa’nın tesiri ve hattâ himâyesi altında
kaldığı şüphe götürmez bir takım karanlık fikirli
cemiyetler de ortaya çıkmaya başladı. Bunlardan
ilki olan “Genç Türk” cemiyeti, sonradan
devam edecek ve Osmanlı İmparatorluğunun ipini
çekecek gizli komitecilik hareketlerinin sonuncusu
olan İttihat ve Terakki Cemiyetine kadar
dayanacak ve bu muazzam İmparatorluk tasfiye
edilecektir. (Bkz. İttihat ve Terakki)
Bu cemiyetin açtığı ihânet yolu üzerinde o
devletin ekmeğini yiyip semiren nice vezirler,
sadrazamlar, seraskerler, ordu kumandanları, su•baylar, erkan-ı harpler ve hattâ ulema takımı yürüyecektir.
Ancak bu son dönemde içte ihânet şebekesinin
önünü kesmek, dışta ise Avrupalı devletlere
denk bir devlet vücuda getirmek üzere iki
kudretli pâdişâh tahta çıktı.
Sultan Abdülmecîd vefât ettikten sonra 1861
yılında Abdülazîz Han tahta cülus etti. Her tavrı ve
her hâliyle ceddine benzeyen Sultan Abdülazîz,
devleti kuvvetlendirmek, kuvvetli bir ordu yanında,
kudretli bir donanma yapmak, böylece devletin
etrâfında dolaşan tehlikeleri bertaraf ederek
Avrupa’nın hasta adama benzettiği devletini iyileştirmek
için ciddi teşebbüslere girişti. Abdülazîz
Hanın tahta çıktığı yıllar Avrupa’da tekniğin büyük
bir süratle değiştiği ve bu sâhada bir ihtilalin
vukû bulduğu yıllardı. Avrupa’nın yaptığı ihtilâli
daha şehzâdeliğinden beri dikkatle tâkip edenrmdaki İttihatçı paşalar devletin tek söz sâhibi oldular.
1914 yılında da bir oldu bittiye getirerek
Fransa, İngiltere ve Rusya’ya karşı Almanya’nın
safında Birinci Cihan Harbine girdiler. Osmanlı
Devleti dört yıllık savaş içinde yedi cephede çarpıştı
ve yüzbinlerce evlâdını kaybetti. Aslında
Türk orduları savaşlarda büyük başarılar gösterdiler.
Çanakkale ve Irak cephesinde müttefik kuvvetler
bozguna uğratıldı. Filistin ve Suriye cephelerinde
ise İngilizlere yenilerek Adana’ya çekildiler.
Fakat Almanya’nın barış isteğiyle ittifaktan
ayrılınca Türkiye Devleti de, bu kötü şartlar
altında, barış istemek zorunda kaldı. Artık OsmanlI
Devleti bitmişti.
Birinci Dünyâ Harbinin son günlerinde, önce
Abdülhamîd Han ve arkasından Sultan Mehmed
Reşad vefât ettiler (1918). İkinci Abdülhamîd Hana
çok hâzin bir cenâze merâsimi yapıldı. Onun
otuz üç sene boyunca bütün cihana karşı ayakta tuttuğu
koca Türk Devleti, komitecilikten yetişmiş
genç subaylar elinde on yılda eriyip bitti. Meşhur
târihçi ve yazar Ahmed Râsim, pâdişâhın tâbutunun
arkasından; “Senin cenâzen bile bu milleti
idâre edebilir.” diye ağlıyordu. Bir Yahûdî târihçi
ise; “En ufak menfâati uğruna bütün dünyâyı fedâ
etmeyi göze aldığı milletinin felâketini görmemek
için bir an önce öldü.” demekten kendini alamadı.
(Bkz. Abdülhamîd Han-II)
İttihatçılar ise Birinci Dünyâ Harbi sonunda
memleketin düşmana teslimi mânâsına gelen Mondros
Mütârekesini imzâladıktan sonra bir gece yarısı
ülkeyi terk ettiler. Tahta geçen Sultan Vahideddîn’e
ise mevcut bulunmayan bir devletin hükümdarlığını
yapmak kaldı. Buna rağmen o i l
Mayıs 1920’de düşmanların hazırladığı ve Anadolu’nun
işgâlini ihtivâ eden Sevr Antlaşmasını bütün
baskılara rağmen imzâlamadı. İşgâl altında
kalan vatanın kurtulması için elinden gelebilen
her türlü gayreti ve fedâkârlığı gösterdi. Memleketin
Anadolu’dan kurtulacağına kesin olarak inanan
pâdişâh, Mustafa Kemal’i büyük yetkilerle
Anadolu’ya gönderdi. İstiklal Harbinin zaferle
neticelenmesinden sonra Türkiye Büyük Millet
Meclisi Hükümeti 1 Kasım 1922’de hilâfetle saltanatın
ayrıldığını ve saltanatın kaldırıldığım bir
kânunla kabul etti. İngilizler de asırlardan beri
çalıştıkları emellerine nâil olarak Vahideddin Hanı
Malaya harp gemisiyle Malta Adasına götürdüler.
D
evlet-i Aliyye-i Osmaniyye, yâni “Yüce Osmanlı
Devleti” 1920 yılında Sevr Antlaşması ve İstanbul’un
işgâliyle yâni pâdişâhın resmen esir
düşmesiyle siyâsî bakımdan sona erdi. Böylece
altı yüz yılı aşkın bir ömrü olan Türk ve İslâm
medeniyetinin her bakımdan şâheseri olan devlet,
yerini Türkiye Cumhûriyetine bıraktı.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*