OSMAN BİN MAZ’UN VE İKİNCİ HABEŞİSTAN KAFİLESİ

HAMZA’dan sonra en güçlü adamlan Ömer’in de İslâm’a
girdiğini gören müşrikler, işin gittikçe aleyhlerine
geliştiğini anlayınca baskılarını arttırıp, zulümlerini çoğaltmaya
başladılar. Nitekim Resûlüllah’ın bulunduğu
mahalleye gidiş gelişleri önlüyor, orada alım-satımı yasaklıyor,
toplanmış olan Müslümanları dağıtmak ve caydırmak
için plânlar kuruyorlardı.
Halbuki iman, onların sandığı gibi kolayca cayılacak
şey değildi. İnsan bir defa iman etmeye görsün. Artık
onun sıra dağlar kadar kuvvetli olan iç dünyası, mânevi
âlemi kolay yıkılamaz, târümâr edilemezdi. Nitekim öyle
olduğu da nübüvvetin altıncı senesinde bir daha meydana
çıktı.
Çelik imanlı mü’minler, bir sene önce Habeşistan’a
göçmüş olan din kardeşleri gibi, göçmeyi göze alıp, küfre
boyun eğmeye razı olmadılar. Mallarını, mülklerini, tarla
ve bahçelerini bütünüyle terkedecek, ancak dağlar kadar
sağlam imanlarıyla, sarsılmayan tevekkül ve azimleriyle
Habeşistan’a göçüp, inandıkları gibi yaşayacaklardı. Bir
sene önce (5)’i hanımıyla olmak üzere (15) kişi hicret etmişti.
Bu defa (10) kişisi hanımıyla olmak üzere tam (92)
muhacir yola çıkıyordu. Bunlar da evvelkiler gibi gizlice
birer ikişer şehri terkedip, sahilden gemiye binerek Habe şistan’a vardılar. Oradaki kardeşleriyle sarmaş dolaş olup
huzurlu bir hayata kavuştular.
Beri tarafta ise Resûlüllah bütün kuvvet ve ferasetiyle
mukavemetini sürdürüyor, bulduğu bütün fırsatları gelen
âyetlerin tebliğ ve ta’limi için kullanıyordu.
Nitekim bir gün Kâbe’nin yanında alenen (Necm) sû­
resini okumaya başladı. Âdetleri üzere müşrikler de toplanmış
alay etmek, âyetlere kendi sözlerini karıştırmak
için fırsat bekliyorlardı. Âyetlerin içinde Lât ve Uzza putlarının
da ismi geçiyor, bunlara tapmanın mânâsızlığına
işaret ediliyordu. Sûre sonunda bir de secde âyeti vardı.
Zem mânâsında Lât ve Uzza’nın ismi geçince müşriklerden
biri araya girerek “bu putlar ulu putlar, onların şefaatlan
umulur” diye ilâvede bulundu. Sesin kimden geldiği
pek anlaşılamadan sûre bitti. Resûlüllah secde âyeti
için ayağa kalkıp Allah’a secde ederken müşrikler de aynı
şekilde isimleri geçen putlara niyet ederek secdeye iştirâk
ettiler. Herkesin niyeti ayn, maksadı başkaydı.
Müşriklerin de secde ettiğini gören bâzı saf kimseler,
hemen etrafa haber uçurdular:
– Kureyş’in ileri gelenleri de İslâm’a girdi, Müslüman
oldular. Resûlüllah’la birlikte secde edişleri de buna delildir.
Müşrikler de benzeri bir haberi taraftarlarına yaydı­
lar:
– Muhammed, bizim putlarımızın da şefaat edeceğini
söyledi. Ona secde etti!
Her iki tarafın da haberi, taraftarlarına erişince sevindiler.
Nitekim tâ Habeşista’a giden bu müsbet söylenti, orada
büyük ümitlerin canlanmasına sebeb oldu. Mekke
müşriklerinin ileri gelenlerinden Velid bin Muğîre ile Ebû
Uhayha’nın İslâm’a girdiğini işiten muhacirlerden bâzılan:
– Bunlar Müslüman olduktan sonra geriye kim kalır ki? Biz kavim ve kabilemizin yanına gidelim, Resûlüllah
oradadır, diyerek dönmeye karar verdiler.
Nitekim Hz. Osman hanımıyla, Ebû Huzeyfe hanımıyla,
Ebû Seleme hanımıyla, Ebû Sebre hanımıyla, Sekran
hanımıyla olmak üzere (33)’ü erkek, (6)’sı hanım tam (39)
kişilik bir kafile hemen yola çıktılar. Nihayet Şevval ayında
Mekke’ye yaklaştılar. Ne yazık ki, şehrin kenarına geldiklerinde
önce işittikleri müsbet haberin asılsızlığını
olanca soğukluğuyla duydular. Mekke’deki müşriklerin,
değil İslâm’a yaklaşmaları, belki husumet ve adâvetlerinin
arttığı, baskı ve zulümlerini en insafsız hale getirdikleri
anlaşıldı. Bu durumda şehre açıkça girmeleri büyük facialara
sebeb olacağı gibi, müşriklerin âdeti üzerine yakınlarına
sığınmadan, onların himayelerine girmeden ortaya
çıkmaları da aynı şekilde büyük bir kıtale sebeb olabilirdi.
Bu hususta ilk kararı Hazret-i Osman verdi. Dayısı
Ebû Uhayha’nın himayesine sığındı. Ebû Seleme, dayısı
Ebû Tâlib’e; Ebû Huzeyfe, Ümeyye bin Halefe; Mus’ab,
Nadr bin Haris’e; Zübeyir, Zem’a’ya; Abdurrahman bin
Avf, Esed’e; Osman bin Maz’un, Velid gibi müşriklerin himayesine
sığınmak zorunda kaldılar. Bunların kimi akrabalık
hissi yüzünden, kimi de çeşitli menfaatler bakımından
kendilerine sığınanları kabûl etmiş, sonucu beklemeye
başlamışlardı.
İçlerinde en kuvvetli himaye Osman bin Maz’un’unkiydi.
Ona müşriklerin ileri gelenlerinden Velid bin Muğî-
re’nin sağladığı himaye Resûlüllah’a kolayca gidip gelmesine,
herkesten fazla bir emniyet içinde dolaşmasına sebeb
oluyordu. Ancak, diğerleri bu kadar değildi. Onlar zaman
zaman müşriklerin saldırısına uğruyor, hakaretlerine
mâruz kalıyordu. Osman onların durumunu görünce
daha fazla sabredemedi. Doğruca hâmisi müşrik Velid bin
Muğîre’ye gitti:
– Kardeşlerimin baskı ve hakarete uğradığı bir yerde
benim himayenize sığınıp rahatça gezmem beğenilecek bir  tutum değildir. Himayeni geri al, sana iade ediyorum. Bana
Allah yeter, dedi.
Böylece Maz’un oğlu Osman da diğer kardeşlerinin
şartlarıyla başbaşa kalmıştı. Velid’in isteği üzerine Harem-i
Şerife giden Osman, orada Velid’in himayesini terkettiğini
açıkça ilân ettikten sonra, az ötede meşhur şâir
Lebid’in söylediği şiirleri dinlemeye gitti: Lebid:
– Haberiniz olsun ki, Allah’tan başka herşey boştur,
deyince Osman:
– Doğru söyledin ey Lebid! diye tasdik etti.
Lebid:
– Her nimet sona erer, yok olur, deyince Osman itiraz
etti.
– Yanılıyorsun, Cennet nimetleri sona ermez, yok olmaz,
dedi. Buna kızan Lebid:
– Bu akılsız adam nereden türedi? diye kızgınlığını
ifade etti.
– O, dediler. Kureyş halkından cahil bir çocuktur, sen
kusuruna bakma.
Fırsat bekleyen kızgın müşriklerden Abdullah bin Ebî
Ümeyye, kalkıp Osman’ın gözüne şiddetli bir tokat vurdu.
Bir anda gözü siyahlaşan Osman’ın durumunu gören Saad
bin Ebî Vakkas, Abdullah’ın üzerine yürüdü, bir tokatla
o da onun burnunu kırdı. Derken iş büyüdü, Osman’ın
hâmisi Velid olanları seyrediyor:
– Vallahi himayemden çıkmamış olsaydın başına bu
işler gelmezdi, diyordu. Osman ise şu karşılığı verdi:
– Bana bir müşrikin himayesinden Allah’ın himayesi
şereflidir. Ben bu hakarete Allah için mâruz kaldım. Allah
için değil bir gözüm, iki gözüm de yok olsa nefsimi buna
razı edebilirim. Sen boşuna kederlenme.
* * *
Maz’un oğlu Osman, son derece ihlâs sahibi, mâsum
bir mümindi. Nefsinde yaşadığı İslâm’ı bütünüyle tatbik  etmek ister, hattâ bu hususta ifrata da gittiği olurdu. Nitekim
bir ara devamlı oruç tutup gece gündüz namaz kılmaya,
âilesinden de ayrı kalmaya başladı. Bunu duyan
Resûlüllah Hazretleri, Osman’a şu ikazda bulundu:
– Osman! Ben sana en güzel örnek değil miyim? Ben
hem namaz kılıyor, hem oruç tutuyor, hem de âilemin yanında
bulunuyorum. Öyle ise sen birini yaparken diğerlerini
ihmal etme! buyurdu.
Bir başka gün, Osman’ın evine kapanıp ibâdetle iştigal
ettiği, hiç dışarıya çıkmadığı söylendi. Bunun üzerine
de Resûlüllkh Hazretleri, Osman’ın kapısına dikilip şöyle
hitapta bulundu:
– Osman! Ben tatbiki en kolay olan bir din ile gönderildim.
İslâm’da ruhbanlık yoktur!
Resûlüllah, Maz’un oğlu Osman’ın bu kapanışını da
tasvip etmemiş bulunuyordu.
Demek dünyayı terketme pahasına bir âhiret anlayışı
İslâm’da tasvip görmüyordu. Zira biz bu fâni ömrümüzü
dünyada yaşayacak, yaşadığımız müddetçe de bâzı şeylere
muhtaç olacaktık. Bu ihtiyaçlarımızı şunun bunun eline
bakarak karşılamak, yahut bunlardan mahrum şekilde
yaşamayı göze almak için bir gerekçe yoktu. Meşru ve
mâkul olanın, ne dini için dünyasını, ne dünyası için dinini
terketmemek olduğu anlaşılıyordu. Nitekim Resûlüllah
bizzat:
– İslâm’da ruhbanlık yoktur! buyururken buna işaret
ediyordu.
Müslümanların kuvvetlenip müşriklerin himayesine
muhtaç olmaktan kurtulması da lâzımdı. Bu da dine nasıl
çalışılıyorsa, dünyaya da öyle çalışılacağını gösteriyordu.
Nitekim ashabdan zengin durumda olanlar servetlerini
Allah ve Resûlü yolunda sarfediyor, İslâm’a bu yoldan
da örnek hizmetlerde bulunuyorlardı.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.