örfî hukuk

Paylaşmak Güzeldir Sende Paylaşır Mısın?

örfî hukuk, y a s a ğ , y a s a ğ -i p a d î ş a h î , s îy a –
SET-İ SULTANİ, ÖRFİ FIKIH, ÖRF-İ OSMANİ, KAn
u n n a m e -İ su l t a n İ olarak da bilinir, OsmanlI
Devleti’nde kaynağı örf(*) olan yönetsel
ve yargısal kurallar. Şeriatın kapsamadığı
alandaki örflerin kanunnamelerle
yasallaştırılması yoluyla oluşturulmuştur.
Islamın yayılma döneminde Arap dünyası
dışındaki ülkelerin birçoğunda büyük uygarlıklarla
yüz yüze gelindi. Bu uygarlıkların
kamu düzenine, toplumsal ve ekonomik
yaşama, ceza hukukuna ilişkin yasa ve
töreleri İslam hukuku açısından bazı sonuçlar
doğurdu. Şeriata aykırı olanları kaldırılmaya,
şeriatça sakıncasız, daha da önemlisi
toplum düzeni bakımından yararlı görülenleri
ise İslami dayanaklarla güçlendirilerek
korunmaya çalışıldı. Bu yaklaşım uzunca
bir süreçte örfi hukuku oluşturdu. İslam din
bilginleri de örfü dinsel açıdan tanımlayarak
şeriatla bağdaştırmaya yöneldiler. “Akla ve
dine uygun olan, doğru sayılan, sağduyulularca
reddi olanaksız” kuralları ifade eden
örfü batıl, günah, yanlış olabilecek âdet ya
da alışkanlıktan ayırdılar. Ayrıca bütün
toplumu bağlayan “örf-i âm” ile belli bir
yöre ya da bir konuyu kapsayan “örf-i has”
olmak üzere iki tür örf belirlediler. Bütün
bu esneklikleriyle örfi hukuka yer açmasında
İslamın göreli hoşgörüsü ve yararcılığı
etkili oldu. Örfi hukukun yürürlüğü ise
Müslümanlığın her girdiği yerde yaygın ve
kalıcı olmasına yardım etti. Ama Moğollarda
görüldüğü gibi, “yasag”ın (yasağ) zaten her alanı
kapsadığı durumlarda, şeriatın kabulü ile
kavmin kendi örfi hukukunun korunması
arasındaki çelişme zaman zaman çözümü
güç sorunlara, çekişmelere, hatta iç savaşlara
yol açtı.
İslamlığın egemen din üstünlüğünü kazandığı
daha ileri bir aşamada hükümdarlar
kamu düzeni (nizam-ı âlem) uğruna, şeriat
çerçevesinde çözümü olanaksız konularla
ilgili kuralları kendi iradeleriyle koyarak
örfi hukukun kapsamını genişlettiler. Bu
kuralları koyarken toplumun tepkisini çekmemek,
kamu vicdanının onayını almak
ilkesini gözetiyor, dolayısıyla örf ve âdetlere
dayanıyorlardı. Özet olarak, örfi hukukun
oluşması için şu dört özellik gerekli ve
yeterliydi: 1) Yasa konusunun şeriatta yerinin
bulunmaması ve şer’i yoldan çözüme
kavuşturulamaması; 2) bu konuda halkın
benimseyegeldiği ve şeriata ters düşmeyen
(ya da ters düşmediği varsayılan) kuralların
varlığı; 3) hükümdarlık erkinin bu alanı
kapsaması; 4) konan yasanın toplum yararına
ve adalete uygunluğu. Şeriatın toprak
mülkiyeti ve tarımsal artıürün aktarımını
düzenlenmedeki yetersizliği nedeniyle, örfi
hukukun en geniş uygulama alanı şer’i
vergilendirme dışında kalan ve her yöreye
göre türleri, oranları ve toplama yöntemleri
değişen vergilendirmeler (tekalif-i örfiye)
oldu.
Türklerin İslam dünyasına egemen olmasından
sonra örfi hukuk önemli gelişme
gösterdi. OsmanlIların birçok ülkeyi ve
halkı yönetimleri altında toplamaları sürecinde
ise uluslararası denebilecek bir uygulama
alanı buldu. Şeriatın köktenci ve
ödünsüz karakterine karşılık zamana ve
koşullara uydurulabilen örfi hukuk ön plana
çıkmaya başladı. Osmanlılar tahrir defterlerini
hazırlarken genişleyen sınırlarının kapsadığı
değişik bölgelerdeki örfleri dikkatle
saptayıp kaydettiler. Bunlardan şeriata aykırı
görülmeyenleri benimseyerek zaman
içinde, yumuşak bir biçimde olabildiğince
yeknesaklaştırdılar. Yerel örflere dayalı
sancak ya da liva kanunnamelerinin hazırlanmasında
Kuran’ın, “bilinen doğruyu (örfü)
emrediniz, yanlışı yasaklayınız” hükmüne
yaslandılar. Uygulama açısından ise,
kanunnameler tahrir defterlerinin başına
yazılarak ya da fermanlarla yayınlanarak
yargıçların, kamu ve ilmiye görevlilerinin
bunlara uymaları istendi. Bu tutum, fetih
öncesi toprak rejimleri ile Osmanlı tımar
sisteminin ifade ettiği üretim ilişkileri arasında
(özellikle reaya ve küçük soylular/
sipahiler açısından) önemli süreklilikler sağladı;
özümlemeyi kolaylaştırdı. Osmanlı
Devleti’nin Balkanlar’da ve Anadolu’da
güçlenmesinde etkili oldu.
16. yüzyılın sonlarıyla 17. yüzyılın başlarında
Osmanlı Devleti’yle Avrupa arasındaki
güç dengelerinin olumsuz yönde değişmeye,
iç. ve dış istikrarın sarsılmaya yüz tutması
egemen sınıfın ideolojisinde giderek katılaşan
tutucu bir tepkiye yol açtı. Duraklama
ve gerilemeye tepki, uzun süre, geçmişe
daha çok sarılma çabası biçimini aldı. 17.
yüzyıl ortalarına doğru Kadızadeliler hareketiyle
şer’i hukuk her alana egemen kılınmak
istendi. Bu yüzden örfi hukuk alanı
daraldı ve devletin değişen koşullar karşısındaki
tepki esnekliği azaldı. Şer’i hukuk ile
örfi hukuk arasındaki çatışmanın doğurduğu
bunalım derinleşirken, 19. yüzyılın ilk
yarısında Osmanlı egemen sınıfının reformcu
kesimi yukarıdan aşağı bir modernleşme
denemesini başlattı. Bu gelişme içinde artık
çözüm, eskisi gibi bir örfi hukukun oluşturulmasında
değil, şeriata alternatif olarak
Batı kapitalizminin hukuksal üstyapılarının
benimsenmesinde arandı. Şer’i hukuk-örfi
hukuk çelişmesinin yerini de şer’i hukukburjuva
hukuku çelişmesi aldı. Cumhuriyet’in kurulması ve Atatürk’ün reformlarıyla
bu çelişme çağdaş burjuva hukuku yönünde
kesin çözüme kavuşturuldu


Paylaşmak Güzeldir Sende Paylaşır Mısın?

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.