Oops! It appears that you have disabled your Javascript. In order for you to see this page as it is meant to appear, we ask that you please re-enable your Javascript!

örf,

örf, u r f olarak da bilinir, benzer koşullarda
herkesçe doğru sayılan ve uyulmasına gerek
duyulan kurallar. Sözlük anlamı “bilinen”
ya da “herkesin bildiği”dir; örf-i mâruf, örf
ü âdât, âdet deyimleri ile değişimli olarak
kullanılır.
Bütün geleneksel tarım toplumlarmda,
görgüye dayalı olarak kuşaktan kuşağa
aktarılan bilgi ve uygulamalar çok büyük
yer tutar. Bu aktarımı sistemleştiren âdet ve
gelenekler yavaş yavaş bağlayıcı kurallara
dönüşerek kabileden devlete geçişte hukukun
temelini oluşturur. Yazılı bir kamu
hukuku zamanla kökenlerinden soyutlanarak
yüksek kültürün parçası olsa bile, onun
altındaki halk kültüründe örf, sözlü iletişimden
başkasını bilmeyen köylü kitleleri
için toplumsal yaşamın büyük bölümünü
düzenler. Örneğin Batı Avrupa ortaçağ
toplumunda tarımsal etkinlik temelde, taşıyıcılığını
köy topluluğunun yaptığı teamüller
uyarınca sürdürülürdü; senyörler de
serilere, bazen sanıldığının tersine sınırsız
keyfilikle bir baskı uygulayamaz, bu ölçülerin
çok dışına çıkamazdı. Askeri ve topraklı
aristokrasiyle bağımlı köylüleri arasındaki
ilişkiler, iki tarafın kuvvet dengesindeki
oynamaların ancak küçük küçük değiştirebildiği
(dolayısıyla hiç değişmiyormuş görünen)
bir teamül hukuku ya da örfi hukuk
konusuydu. Üstelik bu teamül hukuku manordan
manora farklılıklar gösterirdi. Manor
mahkemesi ya da derebeylik mahkemesi
o malikânenin topraklarını işleyen bütün
köylülerin huzurunda toplanır ve anlaşmazlık
çıktığında yazılı belge yoksa atalardan
kalma manor âdeti saptanmaya çalışılırdı.Zaten manor içtihatları da bu yolla yazıya
geçirilirdi.
Yerel farklılıklar çok çeşitli özel tarihçelerin
ürünü olabilir. Bazen savaşlar ayrı
ortamlarda türemiş teamül hukuklarını karşı
karşıya getirir. Germen halklarının İS
3-4. yüzyıllarda başlayan büyük hareketi
sırasında gözlenebildiği gibi, kabilenin belli
başlı her kolunun kendi “kavim yasası”
istila ettiği toprakların “memleket yasası”
ile karışabilir ve ikisinin öğelerini birleştiren
yeni bir teamül hukuku ortaya çıkabilir. Bir
başka değişim kaynağı da Germen askeri
şeflerinin bannum sözcüğüyle anlatılan
emretme, kural koyma yetkisidir. Bu
yetki kavim yasalarının bir parçasıdır ve
herkesçe doğru sayılarak kabul edilenin irsi
şef tarafından dile getirilmesi biçiminde
yorumlanır. Bannum (ya da ban) sözcük
anlamıyla “yasak”, “yasak olanın belirtilmesi”,
“yasağın saptanması” demektir. Bannum
yetkisi kullanılarak konan vergi ve
öbür yükümlülüklere ise banalités denir.
Buyurma yoluyla yeni yasa koyma yetkisi
Germen askeri şefliğinden türeyen krallar
ve lordlar tarafından var olan teamül hukukunda
değişiklik yapmak için kullanıldığında,
ortaya çıkan yenilikler teamül hukukunun
böylece genişlemiş gövdesine eklemlenir.
Genel bir sosyolojik-antropolojik terim
olan örf İslam ve Türk-İslam devletleri,
özellikle de Osmanlılar açısından özel ve
teknik bir kavramdır. Hem âdet ve geleneğe
dayanan uygulamalar, hem hukukun
kökeni bu uygulamalarda olan bölümü,
hem de hukukun padişahın buyurma yetkisiyle
(âdet ve geleneğe uygunluğu kabul
edilerek) oluşturulan bölümü anlamına gelir
(bak. örfi hukuk). Orta Asya’nın göçebe
Moğol ve Türk topluluklarında bu kavramın
karşılığı “töre” ve “yasag” (yasağ)
sözcükleridir. Cengiz Han’la birlikte yasağın
yazıya dökülmesi kabile teamüllerinden
hukuk yaratılmasının ve töreden ayrışmasının
çarpıcı bir örneğidir. Germen şef ve
kralları gibi bilineni dile getirdikleri var
sayılan Moğol ve Türk emir ya da hanlarının
da yasag (sözcük anlamıyla yasak olanı
saptayarak yasa buyurma) yetkileri vardı ve
yasag sözcük anlamıyla olduğu kadar kuramsal
düzeyde de bannum1 un karşılığıydı.
Bu aşamada Moğol ve Türk kabile toplumunda
başka bir hukuk kaynağı da yoktu.
İslamın ortaya çıkmasıyla durum değişti.
Şeriat bir bakıma putperestlikten tektannlılığa
sıçrayan Arapların kavim yasalarıydı.
Ama aynı zamanda bir devlet dini ve din
devleti olarak doğan İslamm anayasası ve
organik yasalarının bütünüydü. Bu niteliğiyle,
Arap fetihleriyle birlikte Müslümanlaşan
bütün ülkeler için bağlayıcı hale geldi ve
fethedilen diyarların yerel memleket yasaları
ile bazen çatıştığı, bazen birleştiği
görüldü.
Şeriat Arabistan’daki düzeyiyle yan-göçebe
kabile yapısından yeni çıkmakta olan
Arap toplumuna göre düzenlendiğinden,
fetih süreciyle ortaya çıkan sosyoekonomik
gelişmeleri kapsamıyordu. Özellikle toprak
mülkiyeti, tarımsal üretim ve bölüşüm ilişkileri,
vergiler ve rantlar, karmaşıklaşan bir
yönetimin ve devlet aygıtının gereksinimleri
gibi konularda boşluklar doğduğunda yerel
yasa ve uygulamalara başvuruluyordu. Örf-i
mâruf kavramı böylece önem kazandı ve
İslam açısından örfi hukuk, şeriatın yanı
sıra var olan, şeriata ay kın bulunmayan,
toplumsal düzeni sağlamaya yaradığı için
sürdürülen kurallar olarak yerleşti. 1 1 . yüzyıldan
başlayarak klasik İslam ülkeleri ve
kültürleri üzerinde siyasal egemenlik kuran
Türkler İslamda örfi hukuk alanını iyice
genişletti. Savaş ve yönetim usullerini hızla öğrenip uyarlayabilen Türk askeri aristokrasisi,
ele geçirdiği topraklarda geleneksel
uygulamalar ile kendi buyurma yetkisinin
bileşiminden çok kapsamlı bir örfi hukuk ve
örfi vergiler kategorisi yarattı. Bu gelişme,
bannum yetkisiyle banalités yükümlülüklerinin
Batı Avrupa’da Germen aristokrasisinin
üstün haklarını, üst-beyliğini yansıtması
gibi, bir bakıma Türk askeri aristokrasisinin
Ortadoğu ve Anadolu’daki üstün egemenliğini
simgeliyordu.
Çağdaş hukuk sistemlerinde örf ve âdet,
topluluk içinde kök salmış, uyulması zorunlu
sayılan gelenek kuralları anlamına gelir.
Bu kurallar yasalardan farklı olarak, yetkili
devlet organının bir işlemiyle konmak yerine,
çeşitli durumlarda aynı davranış biçiminin
yinelenmesiyle oluşur ve hukuku uygulayan
devlet makamlannca da yaptırım
altına alınır. Bir geleneğin örf ve âdet kuralı
durumuna gelebilmesi için şu üç koşulun bir
arada gerçekleşmesi gerekir: 1) Süreklilik,
2) genel inanç, 3) hukuksal yaptırım. Örf ve
âdetin maddi, nesnel öğesini oluşturan süreklilik
göreli bir kavramdır. Bazı durumlarda
bir davramşın yinelenmesi kısa süreli
olsa da, bu konuda sürekli bir istencin ve
uygulamanın varlığını göstermeye yeter.
Örf ve âdetin tinsel, öznel öğesini oluşturan
genel inanç, bir geleneğin bağlayıcı bir
hukuk kuralı olduğu konusunda toplum
bireylerinde genel bir kanının (opinia iuris)
belirmiş olmasıdır. Örf ve âdetin hukuksal
öğesi olan yaptırım, bir geleneğin bağlayıcı
ve zorlayıcı niteliğinin devlet desteği ile
oluşturulmasıdır.
Örf ve âdet genel olabileceği gibi yerel de
olabilir. Ayrıca belli meslek alanları için
geçerli örf ve âdet (örn. ticari örf ve âdet)
kuralları da vardır. Örf ve âdet medeni
hukuk alanında olduğu gibi, ticaret hukuku,
anayasa hukuku ve idare hukuku alanlarında
da büyük önem taşır. Özellikle yazılı
hukuk kurallarının çok dağınık olduğu idare
hukukunda idare makamlarının sürekli uygulamasıyla
oluşan idari örf ve âdet kuralları
yargısal denetimde birer ölçü olarak
uygulama alanı bulmaktadır.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.