ÖMER BİN ABDÜLAZİZ

Paylaşmak Güzeldir Sende Paylaşır Mısın?

Emevî halifelerinin
sekizindsi. Mervân’m torunudur. 60 (m.
679)’da ya’nî Hz. Muâviye’nin vefâtı yılında
Medine’de doğdu. Babası Mısır vâlisi olunca,
Mısır’a gittiler. Oğlunu Medine’ye tahsile
gönderdi. Enes bin Mâlik, Abdullah bin Ca’
fer Tayyar ve Saîd bin Mtiseyyib ve başka
âlimlerden ders aldı. Babası ölünce amcası
olan halife Abdülmelik bunu Şam’a getirdi.
Kızı Fâtıma’yı buna verdi. 99 (m. 717)’
de amcası oğlu Süleyman vefât edince,
halife oldu. Çok âdil olup, îkinci Ömer denmeğe
lâyıktı. Hz. Muâviye’nin vefâtından
sonra, hutbelerde Ehl-i Beyte la’net okumak
âdet olmuştu. Halife olunca, ilk iş olarak
bu âdeti kaldırdı. Ehl-i Beyte karşı çok
saygılıydı. Onlara devamlı yardım ederdi.
101’de kırkbir yaşında iken, kölesi tarafından
zehirlendi. Beyaz, ince ve nâzik yüzlü,
zâif, güzel sakallı, tatlı ve sevimli idi. Biniciliğe
çok meraklıydı. Malatya şehrini rumlardan
yüzbin esir karşılığı satın aldı. Hz.
Ömer’in oğlunun torunudur. Hz. Ömer’in,
Ümmü Âsım’ın annesini oğlu Âsım’a
alması şöyle olmuştu: Hz. Ömer halifeliği
zamanında bir gece Medine’de kol gezerken
sabaha karşı bir evden, kadının birinin
kızına; “Süte su koy” dediğini işitti. Kızın
da; “Emir-ül mü’minîn Hz. Ömer süte su
katmayı yasak etti” cevâbını verdiğini ve
annesinin “Emir-ül mü’minîn nereden
bilecek” demesi üzerine de, “O görmüyorsa
da Allahü teâlâ görüyor” dediğini işitti. Hz.
Ömer bu hâdise üzerine o kızı araştırıp,
oğlu Âsım’a nikâh etti. Âsım’ın bundan bir
kızı oldUj bundan da Ömer bin Abdülazîz
dünyâya geldi.
lüp, yetiştirildi. îlim ve fıkıh tahsili için
Medine’ye gönderildi. Enes bin Mâlik,
Abdullah bin Ca’fer Tayyâr, Sa’îd bin
Müseyyib ve devrin başka âlim ve büyüklerinden
ders aldı. Onlann sohbetinde bulunup,
kendilerinden hadîs-i şerîf dinledi.
Babası 85 (m. 705)’de vefât edince
amcası olan halife Abdülmelik 65-86 (m.
684-705)’de O’nu Şam’a getirdi ve kızı
Fâtıma’yı ona nikâhladı. Ömer bin Abdülazîz
çok ni’met ve servete sâhipti. Yaratılı­
şındaki cömertlik ve mürüvvetini bütün
insanlara saçıyordu. Gâyet faziletli, âlim,
âdil ve eşine pek az rastlanan bir insandı.
Halife Velîd bin Abdülmelik 86-95 (m. 705-
715) devrinde 87 \m. 706) Rebiulevvel
ayında Haremeyn (Mekke ve Medine) vâliliğine
tâyin edildi. Bu vazifesini yürütmek
üzere Medine’ye gidip, oranın büyük âlimlerinden
on kişi topladı. Meclisteki âlimlere
“Ey kardeşlerim. Ben ki Haremeyn’in
vâliliğine değil hizmetçiliğine tâyin olundum.
Size kesin söz veririm ki, benim asıl
mesleğim adâlet yolundan ayrılmamaktır.
Gerek zorbalık yapanın ve gerekse
buna sebep olanın, yolsuzluk yapanın ve
doğru yoldan aynlanın yaptıklarını bana
haber vermez iseniz, bunun ma’nevî mes’
ûliyyeti size aittir. Sizi ancak bana müşavir
ve muâvin olmak üzere çağırdım. Kendi
reyimle bir iş görmek istemem. Her hususta
sizinle müşâvere yapacağım. Aynca
memurlarımın da ahâliye iyi hizmet etmeleri
için onları teftiş ederek, bana yardımcı
olacaksınız” dedi. Bu âlimler de O’nun bu
isteklerinden dolayı memnun olup, dâima
yardımcı oldular. Hicazlılar; idâresinden,
adâletinden çok memnundular.
Enes bin Mâlik (r.a.) “îmâmlık yapmakta
Resûlullah efendimize, Ömer bin
Abdülazîz’den daha çok benziyen kimse
görmedim” buyurdu.
Ünü her tarafa yayıldı. Pek çok kimse,
kendi memleketini terk edip, Hicaz’a geldi.
Mescid-i Nebî’yi 88 (m. 707)’de genişletmeye
ve esaslı bir tâmiratını yaptırmaya
başladı. Genişletmede Mescid-i Nebî’nin
dört duvan da yıkılıp, doğu tarafındaki
zevcât-ı tâhirât odalan mescide katıldı.
Hücre-i se’âdetin dört duvan yıkılıp, temelden
yontma taşlarla yeniden yapıldı,
Temel açılırken Hz. Ömer’in bir ayağı
görüldü. Hiç çürümemişti. Hücrenin etrafına
ikinci bir duvar daha yapıldı. Bu
duvar beş köşeliydi. Hiç kapısı yoktu,
Duvarlar, direkler ve tavan altın ile süs
lendi. îlk olarak mihrâb ve dört minâre
yaptırdı. Bu iş üç sene sürdü. Ömer bir
Abdülazîz 93 (m. 711) senesine kadar Hare
meyn vâliliği yaptı. Halife Süleyman bir
Abdülmelik 96-99 (m. 715-717) iki oğlu
Babası Abdülazîz bin Mervan, adâlet,
insâf ve diyânet sâhibi bir kimse idi. Mısır
vâliliğine tâyin edilince, oğlunu da berabe- olmasına rağmen ahidnâme yazıp, mühürrinde
götürdü. Ömer bin Abdülaziz, orada . leterek Ömer bin Abdülazîz’i kendisine
mükemmel bir îslâm terbiyesi ile büyütü- halef gösterdi. Bunu veziri.Recâ’ya verdi.Ömer bin Abdtilaziz, Abdülmelik’in 99
(m. 717) Eylül ayında vefâtı ile veziri Recâ
emirleri toplayıp, mühürlü ahidnâmeyi
açarak, okudu. Ömer bin Abdülazîz âhıret
adamıydı. Hilâfetin ağır yükleri altına girmekten
çok korkardı. İsmi okunduğu
zaman şaşınp kaldı. İstifa isteğinde
bulunduysa da kabûl edilmedi. Emirler
Ömer bin Abdülazîz’in İslâm halifeliğine
biat ettiler. Vezir Recâ, halifenin koluna
girip, minbere çıkardı. Ömer bin Abdülazîz
(r.a.), cenâb-ı Hakka hamd ve senâdan
sonra: “Ey insanlar! Bizimle beraber olacak
kimsede şu beş şartı istiyorum. Bunlar:
Bize hâlini bildiremiyecek olan halkımın
hâlini anlatmak, hayırlı işlerde bize yardım
ve hayra delâlet eylemek, kimse hakkında
gıybet etmemek ve boş şeyler ile
meşgûl olmamak. Bunlar yoksa bize
yaklaşmasın.” dedi. Böylece, ikinci halife
Ömer bin Hattâb’ın (r.a.) yolunda olarak
işe başladı. Hz. Ömer bin Abdülazîz’in hâllerini
anlatmak için şâirler ve hatibler hutbeler
okudular, O’nun medh ve senâsını
dillerde dolaştırdılar. Zâhidler ve fakihler
dahi, “Biz bu zâtın sözüne aykın fiilini görmedikçe
ondan ayrılmayız” dediler.
Ömer bin Abdülazîz halife olduktan
sonra hilâfet konağına götürülmek üzere
alay atlan getirdiler. “Bunlar ne?” deyince;
“Hilâfete mahsus bineklerdir” cevâbını işitince;
“Kendi atım, benim hâlime daha
muvâfıktır” diyerek saltanat bineklerini
geri çevirip, kendi hayvanına bindi. Hilâfet
otağına gitmeyip, “ Hilâfet otağında
Süleyman’ın âilesi var. Ben onların rahatsız
olmalarını uygun görmem. Onlar yerleşinceye
kadar, benim kıl çadırım bana
yeter!” buyurdu. Bu sözleri, insafı ve ahlâkî
büyüklüğünü ne güzel ifâde etmektedir.
Evine gitti. Azâdlı kölesi, Onun pek kederli
ve düşünceli olduğunu görünce: Bu hâlinizin
sebebi nedir? diye sordu. Cevâbında
buyurdu ki: “Doğudan batıya kadar olan
Ümmet-i Muhammed’in hukukunu yerine
getirme bana vazife oldu. Bundan büyük
endişe edecek şey olur mu?” Daha sonra
hanımı ve amcası kızı olan Fâtıma binti
Abdülmelik’i yanına çağırıp, buyurdu ki;
“Eğer benimle birlikte yaşamak istersen
ziynet ve mücevherlerini Beyt-ül-mal’a
bırak. Zirâ onlar senin yanında iken ben
seninle berâber olamam.” Fâtıma, bütün
ziynet ve mücevherlerini Beyt-ül mal’a
verdi. Fâtıma’nın bu davranışı, Peygamberimizin
(s.a.v.) kız Hz. Fâtıma gibi manevî
süsler ve rûhî meziyetler ile
yaşamaya karar verdiğini göstermekte
idi. Ömer bin Abdülazîz de ellibin altınının
hepsini dağıttı. Bir elbisesi kaldı. Câriyelerine
de “Serbestsiniz. İsteyeniniz olyrsa,
azâd ederim. Benden bir talepte bulunmamak
şartı ile .kalmak isteyen varsa kalabilir.
Çünkü yerilen vazife beni sizinle
meşgûl olmaktan alıkoyuyor.” buyurdu.
Hepsi ağladılar, üzüldül.er. Hanımı
Fâtıma’yı dahi serbest bıraktı. O da üzülüp
ağladı. Efendisinden ayrılmadı.
Ömer bin Abdülazîz (r.a.) halife olduğu
sene Medîne-i münevverede bulunan, oğlu
Abdülmelik’e şöyle yazdı: Şahsımdan
sonra kendisine nasihatte bulunup, gözetip,
muhafaza etmek mecbûriyetinde olduğum,
ilk insan sensin. Hamd Allahü
teâlâya mahsustur. Allahü teâlâ bize çok
lütuf ve ihsânda bulundu. O’ndan, ihsân
ettiği ni’metlere karşı şükür yapabilme
kuvveti vermesini dileriz. Allahü teâlâmn
babana ve sana olan lütfunu hatırla. Kendine,
gençliğine ve sıhhatına dikkat et.
Eğer hamd (Elhamdülillah), teşbih (Sübhâ-
nallah), tehlil (lâ ilâhe illallah) diyerek,
dilini zikirle meşgûl edebilirsen bunu yap.
Ömer bin Abdülazîz hazretleri hilâfet
makâmına geçtiği gün, zamanının tanınmış
fıkıh âlimlerinden Sâlim bin Abdullah,
Recâ bin Hayve ve Muhammed bin Ka’b
Kurazî’yi da’vet edip, onlara “Halk her ne
kadar bir ni’met olarak görüyorsa da ben
bu halifelik makâmını; taşıyamayacağım
bir yük ve çok ağır bir mes’ûliyet olarak
görüyorum. Ben bu yükün altına girdim.
Benim için çâre ve tedbir olarak nasihatleriniz
nedir?” diye sordu. Onlardan bir tanesi
dedi ki; “Yânn kıyâmet günü kurtulmak
istersen müslümanların ihtiyarlarını
baban, gençlerini kardeşin ve küçüklerini
evlâdın bil. O zaman bütün müslümanlara,
kendi evindeki, ana-baba, kardeş ve evlâ­
dın gibi muamele etmiş olursun.” Ömer bin
Abdülazîz (r.a.) halife olunca, üzerine
aldığı mes’ûliyetin ağırlığından dolayı iki
ay müddetle üzüntü ve keder içinde kaldı.
Millet ve memleket işlerini adâletle idâre
etmekte ve hak sâhiblerine haklarını iâde
etmekte çok hassas davranıyor, kendisini
hiç düşünmüyordu.
Hz. Ömer bin Abdülazîz, yakın dostu
Hz. Sâlim’e “Kardeşim Sâlim! Allahü teâlâ
beni halifelik ile imtihan ediyor. Yemin ederim
ki, kurtulamıyacağımdan korkuyorum.
B a n a , dedem Hz. Öm er’in
mektuplarını, hayatı hakkında bilinenleri,
müslümanlara ve gayri müslimlere olan
hükümlerini bildir. Hz. Ömer’i kendime
nümûne kabûl ettim. Ona göre hareket
edeceğim” dedi.
Halifeliği zamanında yaptığı bütün
işlerde gözleri önüne kıyâmet gününü getirirdi;
halkının haklannı lâyıkıyla yerine
getirememekten çok korkuyordu. Halifeliğini
adâlet ile yürütüp, Hulefâ-i Râşidîn’in
(Dört Halife) yolundan ayrılmadı. Önemli
memuriyetlere dirâyetli ve âdil bildiklerini
tâyin etti. Horasan’a Cerrâh bin Abdullah
el-Hakem’i, Basra’ya Adiy bin Ertet elFezâra’yı,
Kûfe’ye Abdülhamîd bin Abdurrahm^n
el-Kureşî’yi, Hindistan’a AmrlbniMiislim-i Cezire’ye (Mezopotamya) Ömer
bin Humeyre el-Fezarî’yi, Ispanya’ya
Semh bin Melik el-Haftanî’yi ve Afrika’ya
îsmâil bin Abdullah’ı tâyin etti. Devrin
meşhûr âlimlerinden ve Sofiyye-i aliyyeden
Hasan-ı Basrî hazretlerini Basra, Amr
el-Sahi’yi de Küfe kadılıklarına tâyin etti.
Valilerinin yanına fikıh âlimi de verdiği
olurdu. Küfe Vâlisi Abdülhamid’in
yamnda, fıkıh âlimi Ebû Zinâd kâtib olarak
vazifeliydi. Fakat, Hz. Ömer Bin Abdiilaziz
her yerde bizzat kendisini mes’ûl
hissediyordu. Kalbinde yer eden gâye; otoritenin
fazlalaştmlmasmdan ziyâde, hak
ve hukukun tesisi idi.
Müslim ve gayr-i müslim teb’asına çok
âdil davranıp, yaptığı işlerde adâleti yaygınlaştırdı.
Ehl-i Beyt’e dil uzatanların çirkin
hareket ve sözlerine mâni olup, son
verdi. Ehl-i Beyt’e çok saygı gösterir ve yardım
ederdi. Peygamberimizin vakıf ettiklerinden,
Fedek bahçesini tekrar Ehl-i
Beytten Muhammed Bâkır’a iâde etti. Toprak
hukuku ve mâliye alanlarında Peygamberimizin
(s.a.v.) emirlerini yerine
getirdi. Müslüman olan gayr-i müslimlerden
cizye vergisini kaldırdı. Her tarafta
müslüman olanların sayısı arttı. Doğuda
ve Batıda milyonlarca gayr-i müslim, müslüman
oldu. İslâm Orduları doğu ve batıda
fetihlere girişti. Malatya şehri, Rumlar’dan
yüzbin esir karşılığı satın alındı. Preneler
aşılıp Fransa’ya girildi. Narbonne ele geçirildi.
Burada güçlü üsler kuruldu. Afrika’da
bütün Berberîler O’nun zamanında müslü­
man oldu. Mûsevî, hıristiyan, ateşperestlere
gösterdiği yapıcı siyâset karşısında,
onlann arasında İslâmiyet geniş ölçüde
yayıldı. Müslüman ve gayr-i müslim bütün
teb’ası tarafından sevildi. Hak ve adâletin
yayılmasında ve zulmün kalkmasında çok
hizmet etti. Zamanında kurt ile kuzu beraber
yaşadı.
Devrinin âlim ve velîlerinden Mâlik bin
Dinâr hazretleri anlatır: “Ömer bin Abdü-
lazîz halife olduğunda bir çobamn şöyle
dediği işitildi: “Acaba bu temiz, âdil halife
kimdir?” Çobana, “Böyle olduğunu nereden
anladın?” diye sorulduğunda; vazifesi
dağ bayır demeyip koyun otlatan, çeşitli
yırtıcı hayvanların tehlikesini pek iyi bilen
çoban, sâfiyetle bulduğu teşhisiyle şu
cevâbı verdi: “Âdil bir halife başa geçince
‘kurtlar kuzulara saldırmaz. Oradan
anladım.”
Halife Ömer bin Abdülaziz (r.a.) her gün
âlimleri çağırır, onlarla ölüm ve kıyâmet
hâllerinden konuşurlardı. Konuşmalar
onlara o kadar te’sir ederdi ki, sanki içlerinden
biri vefât etmiş gibi ağlarlardı.
Ömer bin Abdülazîz hazretleri Allahü
teâlânın emir ve yasaklarını yerine getirmede
ve halka bildirmede çok dikkatliydi.
Ömer bin Abdülazîz’in devrinde halk dahi
ibâdet ve tâat yoluna girdi. Meclislerinde:
Bu gece ne okudun? Kur’ân-ı kerîmden kaç
âyet ezberledin? Bu ay kaç gün oruç tuttun?
gibi sözler söylenmeye başlandı.
Hz. Ömer bin Abdülazîz dîne sokulan
bid’atleri ortadan kaldırıp, unutulmuş sünnetleri
meydana çıkarmaya çalıştı.
Hadîs-i şerifleri toplatıp, kitap hâline
getirdi. Mezhepler hakkında, “Eshâb-ı
kirâmın ictihadlan farklı olmasaydı, dinde
ruhsat, kolaylık olmazdı” buyurdu. Hz. Ali
ile ictihad ayrılığından muharebe edenler
için buyurdu ki: “Allahü teâlâ, ellerimizi bu
kanlara bulaşmaktan koruduğu gibi, biz de
dilimizi tutup, bulaştırmayalım!” îmâm-ı
Şâfiî (r.a.) de böyle söylemiştir.
Ömer bin Abdülazîz (r.a.) Evzâî’ye yazdığı
bir mektubunda, “Biliniz ki, ölümü çok
hatırlayan kimse, az bir dünyâhk ile iktifa
eder, konuştuğu kelimelerin hesâbını vereceğini
düşünen kimse çok az konuşur,
ancak lüzumlu sözleri söyler” buyurdu.
Yine buyurdu ki, “Kendimi överim korkusu
ile bir çok sözleri söylemekten kaçınırım.”
Meymûn bin Mihran diyor ki, Ömer bin
Abdülazîz (r.a.) ile beraber bir kabristana
uğradık. O, kabirleri görünce ağladı. “Ey
Meymûn! Şu gördüğün kabristanda yatanlar,
babalanm Emevîlerdir. Bunların hepsi
gelip geçtiler. Lâkin şimdi sanki dünyâya
hiç gelmemişler, dünyâ lezzetlerini hiç tatmamışlardır.
Şu anda toprak altında yatı­
yorlar ve cesetlerini kurtlar yemektedir..”
Hem böyle söylüyor, hemde ağlamaya
devam ediyordu. Sonra buyurdu ki; “Vallahi
burada, kimin azâbda olduğunu,
kimin Allahü teâlânın azâbından emin
olduğunu bilemiyorum.”
Buyurdu ki; “Geçen gece ölüleri düşündüm.
En samîmi bir dostun ölse, onuüçgün
sonra mezarında görsen, oradan kaçarsın.
Orada dolaşan kurt ve böcekleri, akan İrinleri,
pis kokular arasında kurtların kendisini
nasıl parçaladığını, kefeninin
bozulduğunu, vücûdunun pis hâle geldiğini
görüp kendisinden nefret ederdin.” Bunları
söyledikten sonra bayılıp düştü.
Âlimlerden birisi Hz. Ömer bin
Abdiilazîz’i ziyâret etti, ^ok ibâdet etmekten
dolayı yüzünde ve rengindeki değişikliği
görerek “Bu ne hâldir?’ dedi. Ömer bin
Abdülaziz (r.a.) “Sen beni ölümümden bir
kaç gün sonra mezarımda ziyâret etsen,
gözlerimin çıkıp, yanaklarımın üzerine
akdığını, dudaklarımın dişlerimi kapayamadığını,
ağzımın açık kalıp oradan irin ve
cerahatin akmakta olduğunu, karnımın
şişip göğsümün üzerine geldiğini, bağırsaklarımın
döküldüğünü, burun deliklerinden
irin ve kurtların çıktığını görmekle
şimdi gördüğünden çok daha feci bir manzara
ile karşılaşırdın” dedi.
Halifeliğinde, yanına bir heyet gelmişti.
îleye*tten bir genç nutuk söylemeye baş-ladı. Bunun üzerine “Sen dur, yaşlınız
konuşsun” diyerek genci uyarmak istedi.
Genç: “Ey Emir-ül-mü’minîn! Iş yaşa göre
ise, müslümanlann içinde senden daha
yaşlı olanlar yok mu?” deyince; “Konuş
bakalım.” diyerek gence söz verdi. Genç;
“Biz senden bir şey isteyen ve senden korkan
bir heyet değiliz. Bir şey istemiyoruz.
Çünkü lütuf ve ihsânınız o kadar çok ki, bu
bize kadar ulaşmıştır. Senden korkmuyoruz.
Çünkü adâletin bizi korkmaktan emin
kılmıştır” dedi. “Siz kimsiniz?” deyince,
“Teşekkür heyetiyiz. Teşekkür edip geri
dönmek için geldik” dedi.
Yezîd-i Rakkâsî, Ömer bin Abdülazîz’in
(r.a.) huzûruna geldi. Ömer, Yezîd’e “Bana
nasihat et” dedi. O da “Ey müslümanlann
emîri! Senden önceki halifeler öldüğü gibi
sen de öleceksin” dedi. Ömer, bunu
duyunca ağladı ve “Devam et” dedi. Yezîd:
“Âdem’den (a.s.) sana gelinceye kadar hiç
bir baban hayatta değildir. Hepsi vefât
ettiler” dedi. Ömer (r.a.) ağhyarak, yine
“Devam et” dedi. Yezîd “öldükten sonra
Cennet ile Cehennemden başka gidilecek
yer yoktur” dedi. Halife Ömer, bunu
duyunca düşüp bayıldı.
Ömer bin Abdülazîz’in (r.a.) câriyesi
yanına geldi. Selâm verdi ve namaz kılı­
nan odaya geçti, iki rek’at namaz kıldı.
Sonra uyuya kaldı. Biraz sonra kalktı ve
halifeye “Tuhaf bir rü’yâ gördüm” dedi.
Halife “Ne gördün anlat” dedi. Câriye “Rü’
yâda Cehennemi gördüm. Cehennemlik
olanlann üzerine kükreyip duruyordu.
Sonra Cehennem üzerinde Sırat Köprüsü
kuruldu. Abdülmelik bin Mervan geldi.
Köprüye girdi. Bir kaç adım attı, sonra
devam edemeyip Cehenneme düştü. Sonra
Velîd bin Abdülmelik geldi. O da devam
edemeyip Cehenneme düştü. Sonra Süleyman
bin Abdülmelik geldi. O da aynı
şekilde Cehenneme düştü” dedi. Halife
“Devam et” dedi. Kadın, “Sonra da seni
getirdiler” der demez, Ömer bin Abdülazîz
(r.a.) bir ah çekti, düştü ve kendinden geçti.
Kadın, yüksek sesle “Vallahi senin selâ­
metle Sırat Köprüsünü geçtiğini gördüm”
dedi ise de halife bunu duymuyor, yerde
çırpınıp duruyordu.
Ömer bin Abdülazîz’in (r.a.) yanına
birisi gelerek, “Falanca kimse, sizin için
şöyle, şöyle söylüyor” dedi. Ömer (r.a.)
“İstersen bu işi araştıralım. Eğer yalancı
isen, Hucurât sûresinin 6. âyet-i kerîmesinin
hükmüne göre mes’ûl olursun. Söylediğin
yanlış ise, Kalem sûresi 11. âyet-i
kerîmesinin hükmüne göre mes’ûl olursun.
Her iki hâlde de mes’ûl olursun. İstersen
üçüncü hâli tercih edip, seni affedelim ve
bu mes’eleyi kapatalım” dedi. Bunun üzerine
o kimse tövbe edip, bir daha böyle bir
şey yapmam dedi. *
Bir kimse, Ömer bin Abdülazîz h^2Tetlef
İ, : **
|İN: *»><*V *’**•«*, »’A#*,
fp>*
M
îk>
. y O ‘
i
* m V .« ;*
, n
9 . . ■ £ : ] V – İ m i k t i *>■
■ • V s l S t r : ■ • • • •
-A * ’ i. mJ L
Semerkant’ta 1386 senesinde yapılmış olan Emirzâde Türbesi’nin içten görünü­
şü.
rine gelip, birinin kendisine zulmettiğini
söyledi. Gelen kimseye “O kimseden hakkını
almış olarak, Allahü teâlânın huzû­
runa gitmektense, O kimsede hakkın
olarak Allahü teâlânın huzûruna gitmen
daha iyidir” buyurdu.
Bir Cum’a namazını kıldırdıktan sonra,
insanlann arasında oturdu. Sırtındaki elbisenin
iki tarafı da yamalı idi. Birisi kendisine
dedi ki; “Ey mü’minlerin emîri!
Imkânlannız var. Daha kıymetli elbise giyseniz
olmaz mı?” dedi. Ömer (r.a.) bir müddet
düşündü ve başını kaldınp, “Varlıklı
halde iken iktisad etmek ve hakkını
almaya gücü yettiği halde affetmek, hakkını
helâl etmek çok makbûl ve çok
faziletlidir” buyurdu.
Ömer bin Abdülazîz hazretleri bir sarhoşu
gördü. Onu yakalayıp cezâlandırmak
istedi. Ama sarhoş, O’na hakâret etti. O da
sarhoşu bıraktı. Cezalandırmaktan vaz
geçti. “ Niçin, size hakâret edince
bıraktınız?” dediler. Buna cevâben
buyurdu ki, “O hakâret etmekle beni öfkelendirdi. Eğer ona cezâ verseydim, kendim
için cezâ vermiş olurdum, kendi şahsım
için bir müsliimanı cezâlandıramam.”
Buyurdu ki; “Allahti teâlâ şu üç kimseyi
çok sever: 1) Gücü yettiği halde affedeni, 2)
Hiddetli ânında öfkesine hâkim olanı, 3)
Allahü teâlâmn kullarına şefkatli olanı.”
İnsanlara olduğu gibi hayvanlara da
merhametliydi. Bir katırı vardı. Bunu
pazarda çalıştırır, gelen parayla da ihtiyaç­
larını temin ederdi. Katırı çalıştıran işçisi,
bir gün normalden fazla para getirince:
“Neden böyle fazla para geldi?” dedi.
“Pazar kalabalık ve bereketliydi” cevâbına
karşılık; “Hayır, böyle değil. Sen katın,çok
çalıştınp, yordun. Katın, üç gün dinlendir”
emrini verdi.
Bir gece O’na misâfir geldi. O bir şey
yazıyordu. Misâfiri de yanında oturuyordu.
Lâmbasının yağı azaldı. Sönecek
Emirzâde’nin Semerkarıt’ta bulunan Türbesinin giriş kapısı.
gibi oldu. Misâfir: “Yâ Emir-el-mü’minîn!
Kalkıp lâmbaya yağ koyayım mı?”
deyince; “Misâfirineiş gördürmek, insanın
mürüvvetine yakışmaz” buyurdu. “O halde
hizmetçiyi kaldırayım mı?” ”0 da olmaz;
daha akşamın ilk uykusundadır.” Ömer
bin Abdülazîz (r.a.) kalkıp, lâmbaya yağ
doldurdu. Misâfir bu hâli görünce hayretle:
“Ama, bu işi kendin yaptın, neden?”
deyince buyurdu ki: “Bu işi yapmaya giderken,
Ömer’dim. Yaptım, bitirdim; yine
Ömer’im. İnsanlann Allah katında hayırlısı
tevâzu sâhibi olanlandır.”
Bir gün hanımına, “Bir dirhemin var
mı? Biraz üzüm alalım” dedi. Hanımı
“Senin gibi bir Sultanın bir dirhemi
olmazsa, benim olur mu?” deyince hanı­
mına “Doğru söylüyorsun ey Fâtıma!
Fakat böyle olması, Cehennemde kızgın
zincirleri boğazımda taşımadan iyidir.”
dedi.
Ömer bin Abdülazîz hazretleri, oğlunun
bin dirheme bir yüzük taşı satın aldığını
haber aldı. Hemen oğluna mektup yazarak,
o yüzük taşını satmasını ve bin kişinin
karnını doyurmasını emretti. Aynca iki dirhemlik
bir yüzük kullanmasını ve yüzüğün
üzerine ’’Allahü teâlâ haddini bilene merhamet
eylesin” diye yazmasını istedi.
Birgün etrafınd akiler Ömer bin
Abdülazîz’e: “İnsanlann en ahmak olanı
kimdir?” diye sorunca, “Âhıretini dünyâ
için satan, ahmaktır, âhiretini başkasımn
dünyâsı için satan ise daha ahmaktır”
buyurdu.
Ömer bin Abdülazîz hazretleri, hutbe
okurken kalbine ucb (=kendini beğenmek)
hâli gelirse hutbeyi yanda keser, yazı
yazarken olursa o kâğıdı yırtardı ve “Allahım
nefsimin şerrinden sana sığımnm”
derdi.
Yer altında bir mahzeni vardı. Gece
olunca oraya iner, boynuna demir bağ­
lardı. Sabaha kadar böylece, Allahü teâlâ-
nın korkusuyla göz yaşı döker ve O’na
yalvanrdı. (
Abdullah bin Iyâş babasından şöyle
nakleden Ömer bin Abdülazîz (r.a.) yanındaki
toplulukla berâber bir cenâzeyi defn
etmişlerdi. Herkes gitmiş, fakat Ömer bin
Abdülazîz ba’zı yakınlan ile berâber orada
kalmıştı. Yanındakiler O’na: “Ey mü’
minlerin emîri! Sen bu cenâzenin sâhibi
misin de, burada kaldın? Halbuki falanca
cenâzeler için böyle beklememiştin” dediler.
Ömer bin Abdülazîz onlara şöyle cevap
verdi, “Kabir bana arkamdan şöyle seslendi:
“Ey Ömer bin Abdülazîz! Dostlanm
ne yaptığımı hiç sormuyorsun” dedi. Bende
“Söyle ne yaptın” dedim. Bana; “Onlann
kefenlerini yırttım, vücutlannı parçaladığı.
Kanlannı emdim. Etlerini yedim”
dt?Öi. Tekrâr şöyle seslendi: “Ey Ömer bin
Abdülazîz! Bana o dostlannın mafsallannıne yaptığımı hiç sormuyorsun” deyince,
ona, “Ne yaptın?” diye sordum. Bana,
“Onlann ellerini kollarından ayırdım. Kollarını,
pazulanndan, pazulanm omuzlarından,
k alçaların ı uyluklarından,
uyluklarını dizlerinden, dizlerini ökçelerinden,
ökçelerini ayaklarından ayırdım”
dedi. Kabirden bu sözleri naklettikten
sonra Ömer bin Abdülazîz, ağlamaya baş­
ladı ve şöyle buyurdu: “Dünyâ ne kadar
aldatıcı. Dünyâda üstün ve kıymetli,
makam ve mevki sâhibi olmak, hiç fâide
vermiyor. Genç olan ihtiyarlıyor. Her canlı
sonunda ölüyor. Geçici ve aldatıcı olduğunu
bildiğiniz halde sakın dünyâ lezzetleri
ve zevkleri sizi aldatmasın. Birkaç
günlük dünyâ hayatındaki geçici lezzetlere
sarılıp, âhıreti unutan, aldanmıştır. Hani,
nerede bizden önce bu dünyâda yaşıyanlar.
Hani onlar, büyük ve modern şehirler kurmuşlardı.
Büyük ve derin kanallar kazmış­
lar ve barajlar yapmışlardı. Onlar, bir göz
açıp kapama denecek kadar, az bir müddet
dünyâda kaldılar. Burada, sıhhatlerine
güç ve kuvvetlerine aldandılar. Bu yüzden
günahlar işlediler. Halbuki, herkes onlara
mallarının çokluğundan dolayı, keşke,
onun serveti gibi bizim de olsa diyorlardı.
Şimdi onlann hâli ne oldu. Toprak onlann
bedenlerini yedi. Kemikleri kurtlara azık
oldu. Fakat onlar, dünyâda iken, kuvvetli
bir âile içerisinde idi. Evleri, güzel eşyâ-
larla döşeli ve hizmetçileri vardı. Herkes
kendisine ikrâmda bulunuyor, âciz kaldığı
işlerde kendisine yardımcı oluyorlardı.”
Kabir yine Ömer bin Abdülazîz’e (r.a.)
şöyle dedi: “Sen, kabirlere uğradığın
zaman, dünyâda iken zengin olanlara, zenginliğinizden
ne kaldı, fakirlere de fakirliğinizden
ne kaldı diye sor. Yine onlara,
dünyada kendileriyle güzel güzel konuştuklan
dillerini sor. Ne oldu o konuşan dillere?
Niçin susuyorlar? O dünya güzelliklerini
kendileriyle seyrettikleri gözlerine de sor.
Niçin şimdi bakmıyorlar? Hani nerede o
nâzik tenleri, nerede o güzel yüzleri. Bu
çukurun kurtlan onlara ne yaptı. Hani
burada yatanlann o güzelim renkleri. Etlerine
ne oldu. Niçin o yüzler toprak olmuş.
Nerede o güzellikler. İşte onlann uzuvlan
tamamen ortaya çıkmış, paramparça
olmuş. Halbuki dünyâda güzel bir hayatlan
vardı. Dünyâya dalıp, sâlih amel yapmadılar.
Âhıreti unuttular. Onun için
hazırlık yapmadılar. Fakat, ölüm kendilerini
yakalayıverdi. Dostlanndan aynldı-
lar. Buraya şu sessiz sedâsız, yere geldiler.
Vücûdlan çürüdü. Başlan boyunlanndan
aynldı, a’zâlan parça parça oldu. Gözbebekleri
yanaklanna akıp gitti. Ağızlan kan
ve irinle doldu. Haşereler, kurtlar, böcekler,
bedenleri üzerinde gezer oldu. Bir müddet
sonra, kemikleri de çürüdü. Onlar, jiürvy^;
daki rahathklanm bırakıp, bu dar yçre geldiler.
Arkalannda bıraktıklan, hanımlan
başkalanyla evlendi. Çocuklan yetim
kaldı. Yollarda, şurada burada kimsesiz,
sâhipsiz dolaşır oldu.
öyleyse, ey yânn bu kabirlerin sâkini
olacak insan! Seni şu fâni dünyâda aldatan
nedir? Sen dünyâda devamlı kalacağını
biliyor musun? Elinde bir senedin var
mı? Görmüyor musun, ölüm her gün birisine
geliyor. Yoksa susuzluktan, terlere
boğan o korkudan sana rahatlık ve teselli
veren bir şey mi var? Keşke sen o sert toprak
üzerindeki hâlini bilseydin.
Ey insan! Rü’yâda çeşit çeşit lezzetlere
ve zevklere kavuşan bir insan gibi, dünyâ­
nın şu geçici fâideleriyle seviniyor, küçük
ve basit işlerle uğraşıyorsun. Ey aldanma
içerisinde bulunan insan! Gündüzün
yanılma ve gaflet, gecen uyku içinde geçiyor.
Sonunda pişman olacağın işleri yapı­
yorsun. Hayvanlar da dünyâda böyle
yaşar.”
Ömer bin Abdülazîz (r.a.) oradan aynlıp
gitti. Aradan bir Cuma geçti ve vefât etti.
Son Cum’a hutbesi şöyle idi:
“Ey muhterem Müslümanlar!
Şunu iyi biliniz ki, lüzumsuz bir hiç olarak
yaratılmadığınız gibi, yaptığınız işlerden
de sorgu ve sorumsuz kalacak
değilsiniz. Gelmiş ve nihâyete kadar gelecek
insanlann toplanacağı bir mahşer ve
orada adâlet terâzilerinin kurulacağı bir
mahkeme vardır ki, onun tek hâkimi, azamet
ve kibriya sâhibi yüce Allahtır. Âhıret
korkunç bir gündür. Yürekleri parçalayan,
çocuklan ihtiyar yapan, kişiyi kardeş,
evlâd ve ıyâlinden kaçıran, Peygamberleri,
melekleri titreten bir gündür. Cenâb-ı Hakkın
celâl ve azametiyle tecelli edeceği o
günde, kimde kuvvet ve tahammül kalır.
Bununla berâber Allahın rahmetinden de
ümid keserek hüsrâna düşmeyiniz.
Ey muhterem cemâat!
Muhakkak biliniz ki; mahşer gününde
emniyet ve korkusuzluk, bugünden o günü
düşünüp de Allahtan korkan, küfür ve
günahtan sakınan ve bu fânî âlemi bekâ
âlemi olan âhırete üstün tutarak, şehvânî
hislerinin esiri olmayanlar içindir. Bunun
aksi harekette bulunanlar muhakkak aldanır.
Hayat ve ömür sermâyesini haksızlık
ve yolsuzluk arkasında tüketen eli boş ve
nedâmet (pişmanlık) içinde kalır. Bugün;
siz, sizden öncekilerin yerini tutuyorsunuz.
Fakat elbette sizin de yerinizi tutacaklar
var. Görüyorsunuz ki, gelenler durmuyor,
gidenler geri dönmüyor. İster istemez gideceğimiz
bu mahal, her şeye sâhib olan
cenâb-ı Hakkın huzûrudur.
Âhıret âlemine gidenleri her gün uğurluyor
ve götürdüğünüz kabirlerde kara toprak
altında yataksız, yastıksız tek ve tenha
bırakıp dönüyorsunuz, ölümün acısını
duyan o fânilerin hâli ne kadar merhametiçeker ve ibrete değer. Tanımadıkları bir
âleme sefer etmişler, sevdiklerinden ayrılmışlar.
Gelip geçici emânet bir hayatın gaflet
uykusundan uyanmışlar, ama iş işten
geçmiş, telâfi imkânı elden çıkmış, naz ve
ni’met içinde beslenmişlerken yatak ve
yastıkları kuru toprak olmuş, terkettikleri
dünyâ malından istifâdeleri yok. Yaptıkları
incir çekirdiği kadar da olsa, bir haynn
imdâdını bekliyorlar. Düşünmeğe değer bu
hâllerden ibret almaz mısınız?
Ey muhterem cemâat!
Zannetmeyin ki, kendimde bir büyüklük
gördüğüm için size böyle nasihat ediyorum.
İçinizde belki benden daha ziyâde
Allahü teâlânın rahmet ve mağfiretine
muhtaç kimse yoktur. Ben hem kendim,
hem de sizin için rahmet ve mağfiret diliyorum.
Yüce Allahın kitabını, Peygamberinin
güzel ahlâkım kendinize örnek yapınız,
ancak selâmet bundadır.” buyurduktan
sonra gözyaşlarını tutamadı. Bu O’nun son
hutbesiydi. Aynı zamanda evine de son
gidişiydi.
Hz. Ömer bin Abdülazîz’in sulh, sükûn
idâresini çekemiyenler vardı. Bunlar, ehl-i
bid’attan Hâricîler ve menfaati zedelenenlerdi.
Halifenin hayatına kıymak için çâreler
aradılar. Nihâyet hizmetçi kölesini bin
altınla kandırarak, bu mübârek zâtı zehirlettiler.
Ömer bin Abdülazîz zehirlendiğini
anlayınca kölesini çağırdı. “Ben sana bir
fenâlık yapmadığım hâlde bu ihâneti bana
niçin yaptın? Doğru söyle, seni affedeyim”
deyince; köle yaptığı bu çirkin harekete pek
pişman olup, üzüldü. Köle ağlayarak yerlere
kapandı, yalvararak: “Yâ Emir-el-mü’
minîn! Bana bin altın vermek sûretiyle bu
ihâneti yaptırdılar” dedi. Halife altınları
getirterek, devlet hâzinesine gönderdi.
Köleyi affetti. Hasta hâlindeyken, kayın
birâderi Mesleme ibni Abdülmelik ziyâretine
geldi. Hz. Ömer bin Abdülazîz’in üzerinde
bir gömlek vardı. Kızkardeşi
Fâüma’ya; “Emir-ül-mü’minînin elbisesini
yıkayınız” dedi. Tekrar geldiğinde gömleğin
yıkanmamış olduğunu görerek kardeşi
Fâüma’ya; “Ben size gömleği yıkayınız,
diye emretmedim mi?” deyince -bütün teb’
asının hayat seviyesini yükseltip, ikibuçuk
yıl bile sürmeyen hilâfetinin sonunda yirmibeş
yıl zekât verilecek kimse bulunamamış
olmasına rağmen- aldığı cevap hayret
vericidir: “Vallahi başka gömleği yok ki,
onu giydirelim de, bunu yıkayalım.”
Yine yakınlan dediler ki: “Beyt-ülmal’dan
âilene birşeyler vasiyet et, senden
sonra onlar sıkıntıya düşmemeli.” Cevâbı
akıllara durgunluk, verecek tüylen ürpertecek
kadar müthiştir: “Çocuklanm şu iki tip
insanlardan birisi olacaktır: iyi, sâlilı
insan veya kötü şerir insan. Sâlih insan
olurlarsa, Kur’ân-ı kerîmin A’raf sûresi,
yü/Hoksanaltıncı (196.) âyet-i kerimesinde
buyurulan “Ey Resûlüm! M üşriklere deki;
size karşı benim yardımcım, K u r’
ân-ı kerîm i indiren Allahtır ve O
bütün sâlihlere de yardım cıdır.” âyeti
yetişir. Kötü insan olurlarsa, o takdirde ben
onlan, günah işlemeleri için güçlendiremem.
Çocuklanna dönerek: “Evlatlanm!
İki ihtimâl var. Ya sizi zengin edeceğim; o
takdirde babanız Cehennemi boylayacak.
Yahut da fakir kalacaksınız; babamz Cennete
gidecek. Babanızın Cennete girmesi
şartıyla fakir kalmanızı, O’nun Cehennemi
boylaması şartıyla zengin olmayı tercih
edin. Şimdi yanımdan aynlın ve
benden sonra sakın Beyt-ül-mal mes’
ûllerini ta’cîz etmeyin. Şunu iyi bilin ki, size
verilmesini vasiyet ettiğim para miktan
sadece yirmibir dinârdır.”
Ömer bin Abdülazîz hazretlerinin hastalığı
ağırlaşınca tabib çağırdılar. Tabib,
“Bu zehir içmiştir. Ben bunun hayatı hakkında
teminat veremem” dedi. Halife
“Sâde bana değil, zehir içmemiş olanlann
hayatı hakkında da teminat verme”
buyurdu. Tabib, “Zehir içtiğinin farkında
mısın?” dedi. Halife “Evet, mideme inince
anladım” buyurdu. Tabib “Tedâviye
hemen başlıyalım” dedi. Ömer bin Abdülazîz
(r.a.) “Hayır. İlacı, kulağımın arkasında
olsa uzanıp onu almam. Rabbime kavuş­
mam, benim için daha güzeldir” buyurdu,
ölüm döşeğinde, bir ara ağlamağa başladı.
“Niçin ağlıyorsun. Allahü teâlânın yardımı
ile nice sünnetleri ihyâ ettin. Adâletin
ise çok yüksek idi” dediler. Bunlara cevâ-
ben buyurdu ki: “Ben Allahü teâlânın
huzûruna bütün milletin hesâbını vermek
üzere çıkacak değil miyim? Herkese âdil
olarak davranabildiğimden emin değilim.
Yaptığım kusurlar da ayn. Tabiî ki ben
bundan dolayı korkuyorum ve ağlıyorum.”
Bir ara “Beni oturtun” buyurdu. Oturttular.
“Allahım, ben o kimseyim ki, bana
emirlik verdin. Ben kusur ettim. Yanlış
işleri yapmaktan beni nehyettin. Ben ise
isyân ettim” diye üç defa söyledi. Sonra da:
“Lâ ilâhe illallah. İbâdete lâyık olan
ancak Allahü teâlâdır” dedi ve başını göklere
çevirip dikkatle baktı ve “Ben öyle kimseleri
görüyorum ki onlar ne insan ne de
cindir” dedi ve biraz sonra rûhunu teslim
etti.
101 senesinin Recep ayının sonuna beş
gün kala ya’nî 9 Şubat 720’de Şam yakınlarındaki
Hunasi’den cenâzesi alınıp,
Humus yakınlanndaki Deyr es-Sim’an
mevkiine defnedildi.
Vefâtından önce şöyle vasiyyet etti; “Ey
Meymûn bin Mihrân! Velid mezara konduğunda
oradaydım. Yüzünü açıp baktım,
yüzü simsiyahtı. Ben de mezara konduğum
zari’cn yüzümü açıp bakınız.” Vefât edince
Tî,£Îy6ti gereği yüzünü açıç baktılar, yüzüen genç günlerinden daha parlak, daha
aydınlık ve güzeldi.
Ömer bin Abdülaziz beyaz, ince ve
nâzik yüzlü, za’if, güzel sakalb, tath ve
sevimli idi. Halife olmadan önce çok gürbüz
iken, halifeliğinde çok zayıfladı.
Vefât edince, zamanın âlimleri taziyede
bulunmak için hanımının yamna
gittiler. Halifenin vefâüyla müslümanlann
büyük kayba uğradığım ve bu sebeple
üzüntülerinin çok fazla olduğunu bildirdiler
ve haramına “Ömer bin Abdülazîz (r.a.)
hakkında bize ma’lûmat ver. Çünkü onu en
fazla tanıyan sîzsiniz” dediler. O mübârek
hâtûn şöyle anlattı: “O da sizin gibi ibâdet
ederdi. Lâkin bir hususiyeti vardı ki, o da,
Allah korkusunun çok fazla olması idi.
öyle ki, Allah korkusundan onun kadar
titreyen birini daha görmedim. O her
şeyini, insanlara hizmette harcadı. Halkın
ihtiyaçlarını karşılamak, sıkıntılarını
gidermek için bütün gün vazifesi başında
kalırdı. Akşam olduğu halde, ba’zı kimselerin
işleri bitmezse, gece de devam ederdi.
Eve girince, kendini namazgâhına atar,
durmadan ağlardı. Gözleri şişerdi. Sonra
baygın düşerdi. Her geceki hâli buydu. Bir
gece, halkın ihtiyaçlarım, işlerini bitirdi.
Sonra kendi şahsî malından olan kandili
istedi. Sonra iki rek’at namaz kıldı. Namazdan
sonra elini çenesine dayayıp tefekküre
daldı. Göz yaşlan yanaklanndan akı­
yordu. Sabaha kadar bu şekilde ağladı.
Şafak sökünce oruca niyet etti. Kendisine
dedim ki; “Ey mü’minlerin emîri! Sizde bir
hâl var. Sizi bu geceki gibi hiç
görmemiştim.” Bana cevap olarak dedi ki:
“Ben düşünüyorum ki, bu milletin beyazına
siyahına halife oldum. Fakir, garib,
kanâatkâr’kendi hâlindeki biçâreleri, muhtaçlan,
zorla tutulan esirleri, memleketin
dört köşesindeki nice dertli ve kederlileri
düşünüyorum ve anlıyorum ki, Allahü
teâlâ onlann hepsinin hesâbını benden
soracak ve Muhammed aleyhisselâm da
onlann lehine ve benim aleyhime şâhidlik
yapacak. Bu hâlde olan birinin sonunun ne
olacağını düşünüyorum ve çok korkuyorum.”
Hz. Ömer bin Abdülazîz’in vefâtından
sonra Halife Zeyd îbni Melik, Fâtıma binti
Abdülmelik’in Beyt-ül-mal’daki ziynet ve
mücevherlerini iâde etmek isteyince, O’na
sadakatini şöyle ifâde eder: “Vallahi kabûl
etmem. Ben Ömer’e sağlığında itâat edip
de, vefâtından sonra isyân etmem.”
Ömer bin Abdülazîz’in vefâtına bütün
teb’ası üzüldü. Cenâzesi arkasında ağlayan
bir râhibe sordular: “Bu kimse senin
dîninde değildi. Neden ağlıyorsun?”
Cevâbı şu oldu: “Ben şunun için ağlıyorum:
Yeryüzünde bir güneş vardı. Şimdi battı…”
Mus’ab bin A’yun anlatır “Hz.’Oı»«;
bin Abdülazjz halife iken Kira aa
✓ ‘
koyun güderdim. Koyunlar ile kurtlar birlikte
dolaşırlardı. Bir gece ansızın kurtlar
koyunlara saldırdı. İçimden “Şu âdil halife
ölmüş olmalı” dedim. Araştınldı. Hz. Ömer
bin Abdülazîz’in o gece vefât ettiği
anlaşıldı.” Vefâtıra cinniler de haber verdi.
Hz. Ömer bin Abdülazîz’in vefâüyla
ilgili, şâirin sözlerinden:
O, büyük bir güneşti, doğmaz gayri bir
daha,
Mâtemini tutarak saçamaz nûr ve ziyâ.
Sarardı güneş artık, karardı cihan bile.
Yûnus bin Ebû Şebib: “Ömer bin Abdü-
lazîz hazretlerini, halifeliğinden önce gördüm.
Etli ve gürbüz bir kimse idi. Halife
olduktan sonra da gördüm, öyle zayıflamıştı
ki uzaklardan kaburga kemiklerini
saymak mümkün idi” dedi.
Hz. Ömer bin Abdülaziz, Ehl-i Beyt’e
çok hürmet, izzet ve ikrâmda bulunduğundan,
Hz. Ali’nin torunu Fâtıma binti Hüseyin
(r.aleyha) buyurdu ki: “Ömer bin
Abdülazîz kalsaydı biz bir şeye muhtaç
olmazdık.”
Büyük evliyâ ve âlimlerden Süfyân-ı
Sevrî hazretleri ve İmâm-ı Şâfiî buyurdular:
“Halîfeler beştir; Ebû Bekir, Ömer,
Osman, Ali ve Ömer bin Abdülaziz’dir.”
Fıkıh âlimlerinden Meymûn ibni Mihran
buyurdu: “ Âlimler, Ömer bin
Abdülazîz’in yanında talebeydi.” Hocası
meşhûr fıkıh âlimlerinden Mücâhid
buyurdu: “Biz, Ömer bin Abdülazîz’e öğretmek
için geldik. Halbuki dâima ondan
öğrenir olduk.”
Mâlik bin Dinâr buyurdu: “Dili dönen,
zâhidim deyip duruyor. Zâhid, Ömer bin
Abdülazîz gibi olur ki, dünyâ ayağına geldiği
halde onu reddeder.”
Hz. Ömer bin Abdülazîz’den rivâyet olunur
ki: Bir kimse, “yâ Rabbî! Bana, şeytanın
insan vücûdundaki yerini göster” diye
yalvardı. Rü’yâsmda bir insan cesedi
gördü. O cesed öyle şeffaf idi ki, insanın iç
kısmı tamamen görünüyordu. Şeytam, o
cesedin sol koltuğu üzerinde, omuz ile
kulak arasında kurbağa şeklinde oturuyor
gördü. İncecik bir hortumu vardı Hortumunu,
o insanın kalbine sokmuş öylece vesvese
veriyordu. O insan Allahü teâlâyı
hatırlayınca oradan uzaklaşıyordu.
Hz. Ömer bin Abdülazîz, Ka’be’nin fazileti
ile alâkalı olarak, Allahü teâlâran
Mûsâ’ya (a.s.) vahyini şöyle anlatıyor
“Mûsâ (a.s.) Allahü teâlâya “Yâ Rabbi!
Hac, Kâ’be nedir?” diye sordu. Allahü teâlâ
buyurdu ki: “Bir beytimdir ki (evimdir ki)
onu bütün beytlere tercih ettim. O hürmet
edilen bir yerdir. Halîlim (= dostum) İbrâ-
him (a.s.) onu öyle yaptı. Yer yüzünün her
tarafından onu ziyârete gelirler. Aynen
kölelerin, hizmetçilerin efendisine Lebbeyk
(= emrine geldim) dediği gibi tehlîl ederek,
telbiye okurlar.” Mûsâ (a.s.) sordu ki: “YâRabbi! Onlara verilecek sevâb nedir?”
Allahli teâlâ buyurdu ki: “Onlan affedeceğim.
Hattâ onlan komşulan ve yakınlan
için şefâatçi kılacağım.” Mûsâ (a.s.) sordu
ki: “Yâ Rabbi! Onlann içinde, Hac yaparken
harcadığı malı şüpheli olanlar ve kalbi
temiz olmayanlar varsa onlann durumu ne
olacak?” Bunun üzerine Allahü teâlâ
buyurdu ki: “Onlann iyileri hürmetine
kötülerini bağışlayacağım.”
Ömer bin Abdülazîz (r.a.) bir gece
namaz kıldı. Namazda, “Boyunlarında
dem irden la’leler ve zincirler bulunduğu
zaman, bu vaziyette sıcak suyun
içinde sürüklenecekler, sonra ateşte
y a k ıla c a k la r(el-Mü’min 71-72) meâlindeki
âyet-i kerimeyi okudu. Namazdan
sonra bu âyet-i kerimeyi tekrar tekrar
okudu ve çok ağladı.
Ömer bin Abdülazîz’in insanlara rehber
olan sözlerinden ba’zılan:
“öfkelenme ve hırstan korunmuş olan
kurtulmuştur.”
“ T akvâ sâ h ib in in ağ zın a gem
vurulmuştur.”
Ömer bin Abdülazîz (r.a.) akrabâlanndan
birisine yazdığı bir mektupta şöyle
demişti: “Eğer gece ve gündüzünde ölümü
hatırlamayı şiâr edinmek istersen, fâni
(geçici) olana rağbet etmeyip, bâkî
(devamlı) olana yönel. Vesselâm.”
Birgün Ömer bin Abdülazîz (r.a.) cemâ­
ate hitâben şöyle konuştu: Ey insanlar! Sîzler,
ölüm için hedefler durumundasımz.
ölüm sizden dilediğini seçer. Size yeni bir
ni’met verildiği zaman, önceki ni’met
orada sona erer. Ağıza bir lokma alınmasın,
bir yudum su içilmesin ki, onunla berâ-
ber bir keder ve bir üzüntü olmasın. Dün
geçti. O, sizin hakkınızda iyi bir şâhittir.
Bugün mühim bir emânettir. Onun kıymetini
bilmek ve iyi değerlendirmek lâzımdır.
Yânn, içinde hâdiselerle berâber gelmektedir.
Sizi almak için gelen ölümün elinden
kaçış nereye olacak. Sîzler şu dünyâda,
eşyâlannı bineklerine yüklemiş, yolcularsı­
nız. Yüklerinizi, buradan başka bir âlemde
çözeceksiniz. Sizler, şu dünyada sizden
önce gelenlerin yerine geçtiniz. Fakat siz de
yerinizi, sizden sonra gelenlere vereceksiniz.
Sizin aslınız ve dünyâya gelmenize
vesile olanlar kalmadı. Sizler, onlardan
dünyâya gelen kimseler olarak, nasıl bâkî
(devamlı; kalabilirsiniz?Sizler de bu dünyâ­
dan göçeceksiniz.”
Ömer bin Abdülazîz (r.a.), Şam’da, bir
minber üzerinde hutbe okudu. Allahü teâ-
lâya hamd ve senâdan sonra üç şey söyledi.
“Ey insanlar! İçinizi, kalblerinizi düzeltirseniz,
zâhiriniz, dışınız da iyi olur. A’-
zâlanmz, gözünüz, kulağınız, elleriniz,
ayaklanmz, hayır işler, Allahü teâlâjun
beğendiği şeylerle meşgûl olur. Âhıretiniz
için 8âlih ameller işleyiniz. Böylece dünyâ­
nızı da korumuş olursunuz. Âdem’den (a.s.)
itibaren, kendisine kadar bütün dedeleri
ölüp gitmiş olan kimse de bir gün ölecektir.”
Ömer bin Abdülazîz başka birisine yazdığı
mektubunda ise, “İmdi, sana Allahü
teâlâdan korkmayı, Allahü teâlâmn sana
ihsân ettiği şeylerle, âhırete hazırlanmayı
tavsiye ederim. Sen sanki ölümü tatmış,
ölümden sonra olan şeyleri görür gibi amel
yap. Günler ve geceler, sür’atle gidiyorlar.
Ömür her gün noksanlaşıyor. Ecel ise yaklaşıyor.
Kötü amellerimizden dolayı
Allahü teâlâdan af ve mağfiret dileriz.
Günahlanmızdan ve bu yüzden bize gazab
etmesinden O’na sığınınz.”
Başka birisine ise mektubunda: (Şöyle
düşünün) Sanki kullar, Allahü teâlâmn
huzûrundalar. Allahü teâlâ onlara yapüklan
amelleri haber veriyor. Kötülük yapanlan,
bu işlerinden dolayı cezâlandınyor.
İyilik yapanlan da mükâfatlandınyor.
öyleyse Allahü teâlâdan korkun. Allahü
teâlâmn verdiği iyilik ve ihsanlara karşı
şükür vazifesini yerine getirin. Ni’metlere
şükredin. Çünkü ni’metlere şükretmek oni’-
meti artınr. Kendisinden kaçmak mümkün
olmayan ve ne zaman geleceği belli olmayan
ölümü çok hatırlayın. Kıyâmet
gününü ve günün şiddet ve dehşetini de
hatırlayın. Bunlan çok hatırlamak, dünyâ­
nın geçici ve aldatıcı güzellik ve lezzetlerine
aldanmaktan korur. Dünyâda, kulluk
vazifesi olarak emredildiğin işlere dikkat
et. Onlann muhasebesini yap.” buyurdu.
Ömer bin Abdülazîz (r.a.) şöyle
buyurdu:
“Sizden öncekilerin kabûl ettikleri bilgileri
alınız. Onlann söylediklerine muhalif,
zıt olanlan almayın. Çünkü önce geçen
büyükler, sizden daha hayırlıdır.”
Ömer bin Abdülazîz hazretleri, veliahd
Yezîd bin Abdülmelik’e şöyle yazdı: “Bism
illahirrahm ânirrahîm . Mü’minlerin
emîri Ömer bin Abdülazîz’den, Yezîd bin
Abdülmelik’e. Sana selâm eder ve sana
kendisinden başka ilâh olmayan Allahü
teâlâya hamdimi bildiririm. Ben hastayım.
Ağn ve sızıya tutuldum. Buna rağmen üzerime
aldığım işlerden mes’ûlüm. Allahü
teâlâ yann beni bunlardan hesâba çekecek,
orada yaptıklanmı gizliyemiyeceğim.
Eğer Ra bim, benden râzı olursa, ancak
orada zelîl ve hakîr olmaktan kurtulurum.
Eğer benden râzı olmazsa, yazık bana. O
zaman benim hâlim nasıl olur. Allahü
teâlâ bizi, yüce rahmetiyle Cehennemden
muhafaza buyurup, nzâsına kavuştursun.
Bu bakımdan sana Allahü teâlâdan korkmanı,
haram kıldığı şeylerden sakınmanı
tavsiye ederim. İnsanlar hakkında Allahü
teâlâdan kork, zulüm ve haksızlıktan uzak
dur.
v n güzel söz Allahü teâlâya hamdet-ı,
(Elhamdülillah demek) ve O’nuanmaktır. Kim Cenneti seviyorsa, Cehennemden
kaçar. Şimdi ecel gelmeden, ameller
sona ermeden, Allahü teâlâ insanları ve
cinleri hesâba çekmek için huzûruna getirmeden
önce, tövbeyi fırsat bilmeli ve af ve
mağfirete kavuşmayı kazanç bilmelidir.
Kıyâmette, hesap gününde, mâzeret kabûl
edilmez. O zaman bütün gizli şeyler ortaya
çıkarılır. Herkes kendi başının çâresini
arar. İnsanlar, amelleriyle gelirler. Herkesin
amellerine göre durumu ayn ayndır.O
gün, dünyâda Allahü teâlâ ve Resûlünün
(s.a.v.) emirlerine uyup, yasaklarından
uzak kalmış olanlara ne mutlu. Dünyâda
Allahü teâlâya isyân ederek âhırete göçenlere
o gün çok yazık. Onlann o gün çok
acınacak hâlleri var. Allahü teâlâ seni, zenginliklerle
imtihan ederse, onda orta yolu
tut. Onu Allahü teâlâmn rızâsına uygun yerlere
sarfet, ondan fakirleri de faydalandır.
Allahü teâlâmn emri olan zekâtım ver.
Sakın övünme. Kendini beğenme. Kendini
başkalarından üstün görme.”
“Ey insanlar! Allahtan korkun. Çünkü
Allahtan korkmak (takvâ) her şeyin yerine
geçer ve hiç bir şey onun yerine geçemez.”
“Bizden önce helâk olanlar, hakkı
engellemek ve zulüm yapmak yüzünden
mahv oldular. Hak onlardan satın alınırdı
ve zulümden korunmak için de fidye
verilirdi.”
“Şüphe hâlinde had cezâlannı
getirmekten kaçının. Çünkü idârecil af
ederek hatâya^düşmesi, zulüm edese.
çektirerek hatâya düşmesinden hayırlıdır.”
“Müslümanlardan bir söz işittiğinde
onu hayra yor, sakın şerre yorma!”
Bir vâlisine yazdı: “Ellerini müslümanlann
kanından, mideni malından, dilini
ırzından uzak tut! Böyle yaparsan sana
zeval yoktur.”
“Namaz, seni yolun yansına; oruç, tam
Melik’in kapısına iletir. Sadaka ise Melik’
in huzûruna çıkanr.”
“Allahü teâlâ bir kuluna verdiği ni’meti
alıp da karşılığında sabn nasîb ederse, nimete
mukabil verdiği (sabır;, o ni’metten
daha efdaldir (kıymetlidir).”
“ölümü çok hatırla. Eğer geçim rahatlığı
içindeysen bu sana darlık, ürperti getirecek;
geçim darlığı içindeysen genişlik,
ferahlık kazandıracak.”
“Siz seferdesiniz. Yüklerinizin bağlannı
bu diyânn dışında bir yerde çözeceksiniz.
Siz, üzerinden çağlar geçmiş bir kökün
dallansınız. Kökleri yok olup gitmiş bir
dalın hayatından ne çıkar ki?”
“Ey insanlar! Allah mahlûklan yarattı
ve onlan uyuttu. Sonra onlan uykulanndan
uyandınp, diriltecek. Her biri ya Cennete,
ya Cehenneme sevk edilecek. Allaha
yemin ederim ki, biz eğer bu hakikati tasdik
etmiş isek, buna uygun yaşamadığımız
için ahmağız. Eğer bu gerçeği inkâr ediyor
isek, o takdirde hepimiz helâkteyiz.”
“Her yolculuğun kendine has bir azığı,
hazırlığı vardır. Âhıret yolfeuluğu için de
takvâyı azık edinin. Allahü teâlâmn vere-__
ceği ntfmetleri görmüş gibi sevinin ve yere-ceği cezâyı, azâbı da görmüş gibi korkunuz.
Tûl-i emele kapılmayın, zîrâ tûl-i emel (bitmeyen
istek , hiç ölmeyecekmiş gibi dünyâya
dalmak) kalbinizi katılaştırır,
düşmammz olan şeytanın eline düşersiniz…
Dünyâya aldanmış nice insanlar gördük.
Huzur ve saâdet, ancak Allahın
azâbından emin olanlar içindir. Neş’e ve
sevinç de kıyâmetin zorluğunu anlatanlar
içindir. Kıyamet günü zengin, fakir herkesin
ameli meydana çıkar ve hesap verirken
öyle bir müşkilât ile karşılaşırsınız ki, eğer
yıldızlar bununla karşılaşsa karanp dökü­
lür, dağlar dayanmaz erirdi. Cennet ve
Cehennemden başka bir yer bulunmadı­
ğını ve bunlardan birine mutlaka gideceğinizi
de biliyorsunuz. O halde ona göre
hazırlanın…”
“Allahtan korkun ve aşın şakadan kaçı­
nın; zîrâ aşın şaka, kin tutmağa, kin de
kötülüklere sebep olur.”
1) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye sh-1056
2) Fâideli Bilgiler sh-69, 76
3) Hilyet-ül evliya cild-5, sh-253
4) Tehzîb-iil-esmâ vel-lüga cild-2, sh. 19
5) Tezkiret-ül-huffâz cild-1, sh-119
6) el-Kâmil fi’t târih cild-5, sh-60, 62
7) Fevât-ül vefeyât cild-3, sh-133
8) Tehzib-üt-tehzib cild-7, sh-475
9) Vefeyât-ül a ’yân cild-6, sh-301
10) Şezerât-iiz-zeheb cild-1, sh-119
11) Târth-ül-hamîs cild-2, sh-315
12) Târih i Tabert cild-8, sh-137
13) İbni Haldun Târihi cild-3, sh-76
14) Menâkıb-ı Omer bin Abdülaziz <İbni Cevzt)
15) Sıfat-us savfe cild-2, sh-63
16) Stret-i Ömer bin Abdülaziz (Menâvi)
17) Tabakât-ı İbni S a’d cild-5, sh-330
18) Târih-ül-hulefâ sh-212
19) Rehber Ansiklopedisi cild-14, sh-19


Paylaşmak Güzeldir Sende Paylaşır Mısın?

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.