Namık kemal

namık kemal

(Oyunun konusu:

namık kemal
namık kemal

Oyun, dört perdedir. îlki Manastır’da, öteki perdeler Silistre’d geçer. Olay, genç, duygulu, okumuş bir kız olan Zekiye ile İslâm B arasında geçen bir aşk sahnesiyle başlar. Zekiye, süt ninesiyle otu maktadır. Küçükken, babası kaybolmuş; sonra annesi ve erkek k-desi de ölünce kimsesiz kalmıştır.

Osmanlı Devleti, Tuna boylarında savaşta. îslâm Bey, gönüllü b subay; kendisi gibi gönüllü askerlerle savaşa katılacaktır. Zekiye’n’ evine yakın bir meydanda gönüllülere seslenir: «Vatanımız için öl ğe hazır mısınız? Biz ölmeyince düşman Tuna’dan geçemeyecek, çenler, bizi ya ölmüş, yahut yaralı bulacak… Beni seven bir vakit dundan ayrılmaz.» der.

İslâm Bey’in ardındaki gönüllüler içinde Zekiye de var. Er el sesi giymiş, kendini gizlemiş, «Âdem» adını almıştır.

Silistre, düşman tarafından sarılmış. Kale komutanı vurulup öl’ ce, yerini Miralay Sıtkı Bey alır. Çetin bir savaş başlamıştır. İsi Bey yaralanır. Zekiye, kendini tanıtmadan, ona hastabakıcılık cd Miralay Sıtkı Bey’in bir gizlilik yanı var: Asıl adı Ahmet’tir. Ş diki rütbesine, orduya ikinci gelişinde yükselmiştir. Yüzbaşı rüt sinde genç bir subayken, çok sevdiği Ali Bey adındaki asker ark şmı kurşuna dizmekle görevlendirilir. Ali Bey’in suçu, aile namus saldırıya yeltenen kötü ahlâklı bir asker arkadaşını öldürmek. Ah Bey, bu görevi yapamaz; bu yüzden rütbeleri sökülerek ordudan lir. Durumundan büyük üzüntü duyan yüzbaşı, evine de gidemez, süre saklanır. Çok sevdiği orduya yeniden, Sıtkı adiyle ve er ol girer. Mertliği, kahramanlığı onu yeniden yüceltir; bugünkü rüt ne ulaştınr. Çoluk çocuğunu arar, tek kızı kaldığını öğrenirse dc bulamaz.

Silistre, güç kurallar altında savaşmaktadır. Yardım kesilmiş, ra tükenmiş, yiyecek kalmamıştır. Düşman cephaneliğini ateşle onlann savaş gücünü kırmak gerek. Bu işe İslâm Bey, Abdullnh vuç gönüllü çıkar. Onlara Âdem de katılır. Cephanelik havaya UQ’ muştur. Düşman çekilmektedir. Üç kahraman, görevlerini yapmış rak kaleye dönerler. İslâm Bey ve Abdullah Çavuş yaralıdır. KüIp tulur. Âdem’in kim olduğu çözülür. O, Sıtkı Bey’in yıllarca arııd zı; İslâm Bey’in de sevgilisidir. Baba, kız birbirlerine sarılırlar. Bey’le düğünleri yapılacaktır. Uzaktan zafer marşları duyulur.)

İKİNCİ FASIL Üçüncü Meclis Evvelkiler -İslâm Bey

ISLÂM BEY — (Göğsünde birkaç yara olduğu halde koşarak) Bey!

1

ZEKÎYE — Ah!

ÎSLÂM BEY — Sudan geçtiler.

ZEKÎYE — Kanlı nişanları göğsünde duruyor.

ÎSLÂM BEY —On bin kadar vardılar. Üç yüz kişi ile karşıladık. Üç uğraştık. Üç saatta… Ah, üç saatta… Arkadaşların hepsi toprak , hepsi ahirete. gitti. Lâkin en ednası iki düşman olsun beraber gö-Ü. Cenazeleri yerde yatıyor. Hâlâ düşman uyur arslan görmüş kar-’bi birine yaklaşamıyor da yanlarından dolaşıyor. Bey! Üç yüz kişi On bin süngüye karşı durduk. Gülle arasında sektik. Başımıza do-<A kurşun yağdı. Akıbet süngü sünye geldik. Osmanh ne demek ol-u gösterdik. Hepimiz öldük… Ah! Hepsi öldü. Yedi kişi kaldık…

kalmayaydık. Allah da bilir ki, ben onlara kavuşmak istedim… da bilir ki ben herkesin önünde idim… Cephanem tükendi… Kılı-nldı. Kollarımdan tuttular. Kollarımı bir türlü kurtaramadım. lj^rla kaleye çektiler. Ne yapayım? Ben ölümü kovaladım, tutama-:ni kovalayanlar tuttular. Esir oldum. Bari vatandaşlarıma esir ydraı! Ah! Vatan, senin hayatın muhatarada, ben hâlâ sağ duru-

kiye bu sözler arasında yavaş yavaş İslâm Bey’e yaklaşır. îslâm yılır, Zekiye’nin kucağına düşer. Herkes etrafında toplanır).

Ki BEY — Abdullah buraya gel. Şimdi beyi alırsın. Doğru be-lîtıa götürürsün. Her hizmetine bakarsın. Cerrah çağırırsın. He-İrirsin. Ben gelinceye kadar bir dakika yanından ayrılmazsın, mı?

ULLAH — İyi’ amma ya düşman kavgaya başlarsa ben bulun-mıyım?

I BEY — Bulunmadığın vakit kıyamet öıi kopar?

*LLAH — Evet! Öyle ya… Kıyamet mi kopar? Kıyamet kop-*! Her ne ise… (Kendini toplayarak) Ben de kaleyi kurtarma-“ğima böyle kaleler değer bir yiğidi kurtarmaya çalışırsam kı-kopar?

DÖRDÜNCÜ FASIL Dördüncü Meclis Sıtkı Bey – Abdullah Çavuş
EY — Abdullah!

SITKI BEY — Çocuk nerede?

ABDULLAH ÇAVUŞ — Çocuk mu? Nerede olacak? İslâm Bey’in yanında.

SITKI BEY — Ey İslâm nerede?

ABDULLAH ÇAVUŞ — Dışarıda…

SITKI BEY — Sağ mı?

ABDULLAH ÇAVUŞ — Ben bıraktığım zaman sağdı. İkisi de sağdı. Ama şimdi bilmem.

SITKI BEY — Söyle bakayım, ne yaptınız? Ne oldu?

ABDULLAH ÇAVUŞ — İslâm Bey midir, nedir? O adam değil Allah’ın gazabı. Çocuk âdeta gölge. O, bir yere gitti mi? bu, yanma yapışıyor. Az kaldı hem kendilerini telef edeceklerdi, hem beni. İşe göndermeye amma adam aramışsınız! Lâkin ben ikisinden de hoşnudum. Allah da hoşnut olsun. Arslan1 şeyler… Yiğit delikanlılar…

SITKI BEY — Ey ne yaptmız? Onu söyle! Ne yaptınız?

ABDULLAH ÇAVUŞ — Buradan çıktık. Üç gece bir köyde yattık, Bir türlü ordunun yanma yanaşamadık. Sonra bir gizli yol bulduk. Sürüne sürüne tâ şu tepenin altına gittik. Orada bir mağara var. Ben avcılık zamanından bilirim. O mağarada saklandık. Düşman başladı gece yarısı çadırlarını yakmaya. İslâm Bey bunu gördü mü? Haddin varsa zaptet. O der: «Ben elbette çıkacağım.» Gölge: «Ben de elbette çıkacağım.» Ben: «Etmeyin» dedim olmadı, «lâzım değil» dedim olmadı. «Düş-man gidiyor» dedim olmadı. «Ee haydi çıkalım, kıyamet mi kopar?» dedim, çıktık, sürüne sürüne, gizlene gizlene cephanenin etrafını karako içinde karakol sarmış. Düşündük, çalıştık bir türlü istediğimiz yere s kulamadık. Ben: «Haydi selâmetle şuradan çıkalım» derken İslâm Be cephaneye karşı bir tabanca atmasm mı? Meğer kapının önüne bir ba rut sandığı indirmişler. Kurşun da tâ vardı onu buldu…

SITKI BEY — (sözünü keserek) Sonra?

ABDULLAH ÇAVUŞ — Sonra ne olacak? Bir gürültüdür koptu. TÜ feğe sarılan sanlana… Başladı üzerimize dolu gibi kurşun yağmaya.. İslâm Bey sanki ölüme âşıkmış gibi kurşunlan kucaklamaya çalışıyo du. Gölgesi zati yanından ayrılmaz. Sanki ölümü gözümle gördüm sem inanın! Bereket versin İslâm Bey üç yerinden yaralandı da —o m barek de hep ön tarafından yaralanır—bayıldı, yere yıkıldı. Ben omu larmdan tuttum, çocuk da ayaklarından sarıldı, mağaranın kenarında çalılığa girdik onu da beraber çektik… Kargaşalıkta . izimizi bulama lar!… Yavaş yavaş mağaramıza sokulduk. O arada iki kurşun da beni kısmetime düştü. Biri sağ küreğimin üstündeydi çıkardım, öteki de b dumda. Hem ön tarafta hâlâ duruyor.

SITKI BEY — Mağaradan nasıl kurtuldunuz?

ABDULLAH ÇAVUŞ — O taraftaki düşman askeri Tuna’yı gece gö mİjL Ban aabahlevln mattaradan basımı çıkardım, etrafıma baktım kİ

gizlene gizlene kaleye yaklaştık. Sabah açılır açılmaz baktık ki Arap tabyasından asker çıkıyor. îslâm Bey bunları gördü mü? Yine yıldırım gibi sıçradı. «Allah’la ahtim olsun ki bir cephane sandığı daha yakmadan kaleye girmeyim» diye bir kere bağırdı, düştü askerin önüne… öteki zaten gölge dedik a… Ben de yanlarını bırakmamak istedim. Ya îs-ilâm Bey cehennemin ağzına atılıyor… Düşmana çattık. Bir elinde ta-ibanca, bir elinde kılıç… «Ya Allah!» dedi bir cephane arabasına doğru pırladı. Bir kurşunla ne araba kaldı, ne beygir, ne yanında asker… Her şirinin her parçası göğün bir köşesine fırladı. Vallahi bey araba ile İrası benimle sizin aramız kadar ya vardı, ya yoktu.

SITKI BEY — Arslan delikanlı!

ABDULLAH ÇAVUŞ — Onu da, bizi de Allah sakladı. «Bey elverir, di gidelim, Miralay bey bizi bekler» dedim. Kavga barut, o ateş… laAdin varsa birini birinden ayır, baktım olmayacak… Düşmanın za-yüzü dönmüş. «Bir adam eksilmekle kıyamet mi kopar?» dedim, si-haber vermeye geldim.

SITKI BEY — Aferin, Allah hepinizden razı olsun. Va;tanm ekme-hepinize helâl olsun…

ABDULLAH ÇAVUŞ — (Tabyadan dışarı bakarak) Bak bak bey, Açıyorlar be! Daha yarım saat olmadı. Aceleniz ne?

SITKI BEY — Düşmanın gittiğine mi kızıyorsun?

ABDULLAH ÇAVUŞ — Bak ben düşmanın da o kadar korkağını fmem. Sanki bir saat daha ateş karşısında dururlarsa kıyamet mi kort Bey! îslâm Bey geliyor. Allah Allah! Yine elinde kılıcı kırılmış. Ka-gelirken sanki mezara gider gibi geliyor. (îslâm Bey’e bağırarak) |raya gelsene! Miralay Bey bekliyor. Sanki kaleye girersen kıyamet mi >ar?

SITKI BEY — Çocuk yanında yok mu?

ABDULLAH ÇAVUŞ’— Gölge arkasından ayrılır mı hiç? Hele içeri sildi! Mübarek ateşin ağzına giderken de biraz böyle yavaş yürüse-Ne olur, kıyamet mi kopar?

SITKI BEY — Cenab-ı Hakk’a bin kere şükrolsun… Şunlarm bey-yere telefine sebep olsaydım, elbette ya çıldırırdım, ya kendimi öl-jeye mecbur olundum. Hele yine Allah’ın inayeti yetişti. ı aralık îslâm Bey gelir).

*■ (Vatan -yahut- Silistre, 1289 – 1873)
Namık Kemal, Ebüzziya Tevfik Bey’e gönderdiği bir mektupta «Vatan -yahut- Siliste» için şunları söylüyor: «Silta-tre’nin mevzuu, müellifinin (yazarının) hayali değildir. Benim yaptığım şey, Rumeli’de, Mahmud-ı Sanl (İkinci Mah-lamuunda Şumnu Muhasarasında naklolunan bir hikâyeyi bir dereceye ka Vll* (genişletme) için gördüğüm bir mecburiyet üzerine, Kırım mutlurvbeıl vuku bulan Slliatre muhaaaraıına nakletmekten İbarettir ve makaad>ı

Görüldüğü gibi oyım, ana çizgileriyle, tarihe, gerçeklere dayanmaktadır.

Dört perde üzerinde kurulmuş olan «Vatan -yahut- Silistre», Gelibolu’da yazılmış, İstanbul’da, Gedikpaşa’daki Güllü Agop’un «Osmanlı Tiyatrosu»nda 1 nisan 1873’te sahneye konmuştur.

Oyunun kahramanlarından birisine «Vatan ki bir zaman kılıcının sayesinde birkaç devlet yaşarken şimdi birkaç devletin yardımıyle kendini muhafaza ede biliyor… Tuna kenarının neresini karıştırırsanız içinde babanızın, ya kardeşlerinizin bir kemiği bulunur… Tuna’nm suyu bulandıkça üzerine çıkan topraklar, muhafazasıyçün ölen vücutların eczasmdandır» dedirten Namık Kemal, oyununda, bu topraklar için, yurt için canlarım adamış yiğitlerin göğüs kabartıcı bahadırlıklarını dile getirmiştir.

Vatan -yahut- Silistre’ııin oynandığı gece, İstanbul, büyük coşkunluklara, büyük olaylara sahne olmuş;, bu, daha sonraki geceler de sürmüştür. Oyun ve yazarı için halk, büyük gösteride bulunmuş, sahne çılgınca alkışlanmış; gösteri, tiyatronun dışına da taşmış; halk, «Yaşasın Kemal, yaşasın milletin Kemal’i» haykınş-lanyle Namık Kemal’in başyazarlığını yaptığı «İbret» gazetesi idarehanesine kadar yürümüştür. Sultan Abdülaziz hükümdardı ve yurt için, meşrutiyet için çalışan «Yeni OsmanlIlar Cemiyeti»nden; veliaht Şehzade Murat’a karşı duyulan ilgi ve sevgiden; bu akımın önünde yürüyen Namık Kemal’den küşkulamyordu. O geceler, «Allah muradımızı versin» gibi oldukça anlamlı sözlerin de araya karışması, Saray’ı harekete geçirdi. Amaç, oyun değil; onun yazan ve onun çevresinde güçlenen düşüncelerdi. Bir buyrukla «İbret» kapatıldı, Namık Kemal ve arkadaşları (Ebüzziya Tevfik, Ahmet Mithat, Nuri Bey gibi) tutuklandılar. Namık Kemal, Magosa’ya sürgün edildi (10 nisan 1873).

Vatan -yahut- Silistre, sahnelerimizde en çok gösterilen oyunlardan biridir. Çeşitli baskılan yapılmış olan yapıt, yazann sağlığında, Henri Hart adında bir Alman tarafından Almancaya çevrilmiştir.
1 — «Vatan -yahut- Silistre»den iki sahne okîldunuz. Buralardaki konuşma ve davranışlar, bir ana düşünceyi geliştiriyor. Bu düşünceyi söyleyiniz.

2 —’Birinci perdeden (fasıl) alman metinde İslâm Bey’ in; dördüncüde Abdullah Çavuş’un konuşmaları, İslâm Bey’in kişiliği, yurt sevgisi, görev anlayışı üzerine yeteri kadar bir bilgi vermiş oluyor mu? İslâm Bey’i kısaca anlatınız.

3 — Abdullah Çavuş, İslâm Bey’i anlatırken kendini de bize, az çok, tanıtmış oluyor mu? Sizce, nasıl bir askerdir Abdullah Çavuş?

4 — Kaleye götürülmek istenen İslâm Bey, bu durumu neden «esirlik» sayar ya da «mezara gider gibi» görür?

5 — Namık Kemal, dört seneye yakın bir süre Avrupa’da kaldı; Fransız edebiyatını inceledi, özellikle bu edebiyattaki romantik akımın etkisinde kaldı. Yapıtlarında bu etki duyulur. Burada okuduğunuz metinde romantizmden gelen bir hava var: Duygusal coşkunluk, doğal davranışlan aşma eğilimi.

Bunlara metinde örnekler arayınız.

6 — «Vatan -yahut- Silistre» oyununun, çağında yarattığı hava ve ulaştığı değerin nedeni sizce, ne olabilir?

7 — «Kavga barut; o, ateş» sözünü açıklayınız.
Metin üzerinde İnceleme:
DİL
1 — Namık Kemal, burada kitap dilinden çıkıp doğal bir
sahne diline ulaşabilmiş midir? Nc ölçüde? Dil, o çağ İçin yeteri kadar sade midir?

3 — «Düşman, uyur arslan görmüş kartal gibi birine yaklaşamıyor da yanla-ıdan dolaşıyor» sözlerindeki «yanlarından» tümleci «-de» halinde olsaydı, tümle nasıl bir anlam değişikliği olurdu?

-4 _ «Bir kurşunla ne araba kaldı, ne beygir, ne de yanında asker» tümcesini, üklemi bakımından inceleyiniz. Tümce olumlu mu, olumsuz mu? Neden?

5 — «Sürüne sürüne, gizlene gizlene cephanenin yanına bir hayli yaklaştık»

tümcesini sözdizimi bakımından inceleyiniz; tümcenin öğelerini gösteriniz. «Sürü-e sürüne, gizlene gizlene» ikizlemelerinin buradaki görevlerini söyleyiniz.

“Namık kemal” için bir yanıt

Ben şu anda masalların bazı uzak examinating edilmiş ve oldukça mükemmel şeyler var. Ben kesinlikle blogu imi olacaktır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.