MÜSLÜMANLARA EDİLEN EZİYETLER

Peygam ber, putperestleri ayıplam ak ve h attâ Allah’ın
cezasiyle korkutm ak suretiyle İslâm dinine davetle iktifa etti­
ği müddetçe, düşm anları omuz silkiyorlar, yahut onunla istihza
ediyorlardı. Fakat odun y ah u t taştan yapılmış, dilsiz, sağır ve
kör putlarıyla eğlenmeğe başlayınca, gayz ve kızgınlıkları son
dereceye vardı. Çünkü Resul-i Ekrem, bu tarzda konuşmakla
onların yalnız akidelerini tahkir etmiş olmıyor, belki menfaatlerini
de haleldar ediyordu. Çünkü bu putlar, M ekke’nin
ileri gelenlerinin ellerinde bir gelir kaynağı ve hurafeperest
halka karşı bir tahakküm vasıtası idi.
Ailesi efradı arasında İslâm dinine girm iş olm am akla beraber,
K ureyş’in büyük hiddetine göğüs gererek, H azreti Muham
m edi him ayeye devam eden yegâne adam, am cası Ebû
Talib idi. Ebû Süfyan ve Ebû Cehil ile K ureyş’in diğer bir çok
büyüklerinden m ürekkep bir hey’et, Ebû Talib’e giderek, Haz-

reti M uhamm ed’i him ayeden vazgeçmesini teklif ettiler: «Sana
karşı» dediler, «yaşına, asaletine ve mevkiine binaen, en büyük
hürmeti besleriz. Kardeşinin oğlundan bizi kurtarmanı evvelce
de rica etmiştik, onu yapmadın. Artık, itikadımıza ve geleneklerimize
karşı yaptığı tecavüz ve tahkirlere bundan sonra tahammül
edemiyeceğiz. O’nu himayeden vazgeç. Bizi, ona lâ­
yık olduğu muameleyi yapmakta serbest bırak. Ricamızı reddersen
seni de düşman sayacağız ve ona karşı açtığımız ve iki
taraftan biri mahvoluncaya kadar devam edeceğimiz harbi
sana karşı da açacağız.»
Bu sözler, Ebû Talib’i şaşırtm ıştı. Kabilesi nezdindeki itibarını
kaybedeceğinden korkm akla beraber, yeğenini bırakmağa
da karar verem iyordu. H azreti M uhamm ed’i buldurarak,
ona: «Ey kardeşimin oğlu,» dedi, «hemşehrilerimiz bana tekrar
geldiler ve ağır sözler söylediler. Düşün, bana acı, kendine
acı. Beni, tahammül edemiyeceğim şeye maruz bırakma.»
Resul-i Ekrem, Ebû Talib’in bu sözlerle, kendisini terketm
ek m ecburiyetinde bulunduğunu îma eylem ek istediğini dü­
şünerek: «Amcam,» dedi, «Allah’ın bana tevdi ettiği vazifeyi
yapmaktan beni hiç bir şey menedemez.» Sonra, gözleri yaşlı,
oradan uzaklaştı.
Ebû Talib, m üteessir oldu, onu hem en çağırdı ve derin bir
sevgi ile dedi ki: «Ey kardeşimin oğlu, git, dilediğin gibi halkı
davet et. Allah’a yemin ederim ki, seni hiç bir vakit terketmiyeceğim!»
Hac mevsimi yaklaşıyordu. M ekke’nin ileri gelenleri Velid
ibni M uğıre’nin yanında toplanarak, şüphesiz dinini neşr
ve tam im için, m em leketin m uhtelif yerlerinden gelecek hacı­
larla tem asta bulunacak olan Hz. M uhamm ed’e karşı ne yapacaklarına
dair istişare ettiler.
Velid, söz alarak: «Ey Kureyş topluluğu,» dedi, «hac sebebiyle
Mekke’ye bir çok hacılar gelecektir. Bunlar, şüphesiz
Muhammed’in adını duymuşlardır. Onun hakkında sizden malûmat
isteyeceklerdir. Ne cevap vereceksiniz? Biribirinizi ya­
lanlamamak için, sözlerinizin tesirini ihlâl edecek şeyleri söylememeğe
dikkat ediniz.»
Hazır olanlar: Yâ Velid, bu hususta gerekli nasihati bize
verecek sensin!» dediler.
Velid itiraz etti: «İlkönce,» dedi, «siz konuşun. Sözlerinizi
dinlemeğe ve fikirlerinizi münakaşa etmeğe hazırım.»
H azreti M uhamm ed’e kâhin, meczub, büyücü denmesini
teklif ettiler. B ütün bu teklifleri, hepsi de kolayca red ve cerh
olunabilir cinsten oldukları için, Velid reddetti.
Peygam berin sözlerine kapılm alarını önlemek için, gelecek
hacılar hakkında sür’atle bir k arar verm ek icabettiği cihetle,
sözlerinin letafeti ve câzibesi sayesinde âileler arasına nifak
sokan, kardeşi kardeşten, oğulu babadan, kocayı karıdan ayıran
M uham m ed’e em niyet ve itim ad etm em elerini hacılara telkin
etm ek hususunda m utabık kaldılar.
Hacılar gelmeğe başlayınca, Velid ile yardakçıları, Mekk
e’ye giden yolları tutarak, onları oralarda karşıladılar. Denilebilir
ki, H azreti M uhammed aleyhine tahrik edilmeksizin
oralardan geçmiş bir grup yoktu. H acıların bir kısmı, sadece
sözleriyle M ekke’liler nezdinde o kadar korku uyandıran bu
harikulâde adamı m erak ederek görmek istediler. Bu veçhile
H azreti M uhammed aleyhine yapılan m ücadelenin en âşikâr
neticesi, onun şöhretini bir kat daha arttırm aktan ibaret oldu.
Resul-i Ekrem ’in gitgide artan şöhreti, buna istem iyerek
sebep olan ve ona zarar verm ek için her vesileden istifade yolunu
ariyan K ureyşlileri öfkelendiriyordu.
Bir gün Kâbe m eydanında toplanarak, biribirlerine şöyle
diyorlardı: «Bu adamdan çektiklerimizi, bugüne kadar hiç kimseden
çekmedik. Onun bu hareketlerine nihayet vermeli!» Kureyşî’ler
biribirini karşılıklı olarak, tahrik ederlerken Hazreti
M uhammed gelip Kâbe’yi tavaf etmeğe başladı. K ureyşî’ler,
onun üzerine atılarak «Atalarımızın (mabudlarım) ilâhlarını
tahkire cür’et eden sen misin?» diye bağırdılar. Resul-i Ekrem,
sükûn ve itidalini bozmıyarak, fakat bir gösteriş de yapmıya-
rak, — «Evet» diye cevap verdi. Hiddete kapılanlardan birisi,
Resul-i Ekrem in üzerine atılarak yakasına sarıldı, boğacaktı.
O sırada yanında bulunan Ebû Bekir, m üdahale ederek, «Ne
yapıyorsunuz? Bu adamı, Allah birdir dediği için öldürecek misiniz?»
diye haykırdı ve, kendisi de hırpalanm ış olmakla beraraber,
Resul-i Ekrem i m ütecavizin elinden kurtardı.
Bu hâdise, H azreti M uhammed’i — düşm anlarının kızgın
nazarlarını zihnen düşünm ekle b erab er— ibadet için K âbe’ye
gelm ekten alıkoyamam ıştır. Bir gün ibadet ederken Ebû Cehil,
koyun bağırsakları aram ak üzere, salhaneye bir adam yolladı.
Peygamber secde etm ekte iken Ebû Cehil (adam ın bulup getirm
iş olduğu) bu bağırsakları onun boynu ve om uzları üzerine
attı. Orada hazır bulunanlar kahkahadan katıldıkları halde,
Hazreti M uhammed, sanki hiç bir şeyin farkına varm am ış gibi
davranarak, ibadetine devam eylemişti. Biraz sonra, kızı Fatı-
ma oraya gelerek, böyle iğrenç bir tecavüzden çekinmemiş
olanları şiddetle azarlam ış ve pislikleri üzerinden alıp atm ıştı.
İslâm dini sınıf ve ırk lar arasında eşitliği gözetiyor ve zenginlerle
fakirler arasında hiç bir fark görmüyordu. K ur’an-ı
kerim de zikredilen «Âmâ hâdisesi» bir çok «fakir ve mütevazı
kim selerin İslâm dinine girm elerine pek ziyade yardım etm
iştir:
Bir gün, Resul-i Ekrem, gösterdiği deliller karşısında sarsılmağa
başlıyan K ureyş asillerinden bir çoğuna irşadlarda
bulunurken, kör bir fakir olan «İbni Umm Mektum» yanm a
gelmiş ve kurtuluş yolu hakkında kendisini aydınlatm asını
acizâne rica etm işti. K üçük İslâm cemaatı için büyük bir istinatgâh
olabileceklerinden dolayı ihtidalarını şiddetle arzu ettiği
bir takım şahsiyetlerle yaptığı m uhavere ile meşgul olan
ve, belki, bir daha ele geçiremiyeceği bir fırsatı kaçırm aktan
korkan H azreti M uhammed, hoşnutsuzluğunu gösteren bir hareketle
köre cevap vermemiş, kör de, mahzun, oradan uzaklaş­
mıştı. F akat Resul-i Ekrem , bu tarzda hareketinden derhal piş­
m an oldu ve o anda istirabını arttıran bir vahiy aldı:
«Yanına kör bir kimse geldiği için (Peygamber) yüzü­
nü asıp çevirdi. Ne biliyorsun, belki de o (senden öğ­
renecekleri ile) temizlenecekti. Yahut öğüt alacaktı
da bu öğüt kendisine fayda verecekti. Ama sen, kendisini
öğütten müstağni gören kimseyi karşına alıp ilgileniyorsun.
Halbuki onun temizlenmek istememesinden
sana ne? Sen Allahtan korkup sana koşarak gelen
kimseye aldırmıyorsun. Dikkat et! Bu Kur’an bir
öğüttür.»
(Abese sûresi, 1-11)
Bu hâdiseden sonra, Resul-i Ekrem, fakirlerle zenginlere
ayni m uam eleyi yapm ak hususunda büyük dikkat ve ihtimam
gösterm iştir. M üslüman olanların m aruz kaldıkları eza ve cefalar
karşısında fakirlerle köleler m üslüm anlığı kabul etmekle
daha şayanı takdir olm uşlardır. Zira, bir hâm ileri olmadığı
için, efendileri tarafından daha serbest bir surette eziyete uğ­
radılar. İşte bu veçhile Umeyye ibni Halef, kölesi olan Habeş’li
Bilâl’ın ihtida ettiğini haber alınca, onu öldürmeği düşündü.
Boynuna sert ve pürüzlü hurm a liflerinden bir ip geçirerek,
m erham etsiz çocukların eline teslim etti. Çocuklar da onu arkalarına
takarak, bir yük hayvanı gibi sürüklediler. Küçük
zalimler tarafından her istikam ete doğru çekilen ip, biçare
Bilâl’ın boynunda kanlı bir iz yaptı. F akat Bilâl bu eziyetlerin
verdiği ıstıraptan asla şikâyet etmiyordu. Efendisi bundan da
kızarak, zavallıyı yiyip içm ekten de m ahrum bıraktı. Vakit
vakit çölde, Rem dha’ya götürür, sırt üstü y atırır ve göğsüne
kocaman bir taş koyardı. Sonra: «Lât ve Uzza’ya tapmak için
Muhammed’in dinini inkâr edinceye kadar, kızgın güneşin altında,
böylece kumlara uzanmış duracaksın.» derdi. Bilâl, sağ
elinin şahadet parm ağını kaldırarak «Ahad! Ahad! – (Allah)
birdir, birdir» demekle iktifa ederdi.
Rem dha’dan geçerken, Ebûbekir, bir gün bu feci manzaraya
şahit olarak B ilâl’i – bedelini vererek – kölelikten kurtarm
ış ve Bilâl, ondan sonra, Hazreti Peygam ber’in müezzini
olmuştur. (Bilâl dünyanın her tarafında her gün beş vakit
namazı m üslüm anlara ilân eden m üezzinlerin piri sayılm akta
ve rahm etle anılm aktadır.)
Erkam ’m mensup olduğu M ahzumîler, bir gün Am m ar ile
babası Yasir ve anası Semiyye’yi, dinlerini bıraktırm ak maksadile
çölde Rem dha’ya götürüp her tü rlü işkenceler yapm ış­
lardı. F akat bir şey elde edememişlerdi. Başka başka istikam
etlere doğru koşturulan iki deveye bacaklarından bağlanmış
olan Yasir parça parça edilmek cezasına uğratılm ıştı. Karısı
Semiyye bu işkenceleri tertip edenlerin başında bulunan Ebû
Cehil’e, yaptığı gaddarlıktan dolayı, ağır sözlerle hücum etti.
Ebû Cehil de ona: «Eğer, Muhammed’e inanıyorsan, şüphesiz
ona âşıksın da onun için inanıyorsun» dedi ve mızrağını zavallı
kadının iki bacağı arasına sapladı. Kadıncağız biraz sonra
öldü. Semiyye m üslüm an kadınlar arasında ilk şehit olandır.
Am r ibne’l Cahş, İslâm olmazdan evvel, cariyesi Lebine’yi
döğmekten zevk alırdı, dayağa fasıla verince, zavallı kadına:
«Vazgeçişim merhametten değil, yorgunluğumdandır», der ve
biraz dinlendikten sonra yine döğmeğe başlardı…
M üslüm anların m aruz oldukları tazyiklerin günden güne
şiddetlendiğini görünce Hazreti Peygam ber, m üm inlere ibâdetlerini
serbestçe yapabilecekleri ve, doğduğu yerde parlam ası­
na K ureyşliler m âni oldukları takdirde, İslâm ın intişar eyliyebileceği
bir y er tem in etm ek istedi. A rkadaşlarından on bir
kişi ayırdı, ki, bunlardan dördünün karıları da beraberdi, Habeşistan’a
hicret etm elerini söyledi. Osman ibni Affan ile Peyg
am berin kızı olan karısı Rukiye’nin de bulunduğu bu ilk
kafileye, m eşhur sahabelerden, Maz’un oğlu Osman reis tâyin
olunmuştu.
Tarih, M ilâdın 615 inci senesi idi, ki Hazreti Peygam berin
bisetinin beşinci yılm a tesadüf eder. Kimi deve sırtında, kimi
yayan olarak, m üslüm anlar Şuaybe lim anına doğru yola çıktılar.
Orada, yola çıkmak üzere olan, iki küçük gemi buldular.
Hiç vakit kaybetm eden bu gem ilere bindiler.
İslâm dinini, daha kaynağında boğmak isteyen K ureyşliler
kafilenin hareketini haber alır almaz, gidenleri gemilere binm
ekten alıkoym ak maksadile, hem en bir m üfreze çıkarıp onları
takibe koyuldular. Bu tasavvurları suya düşünce, firarileri
teslim etmeğe m ecbur kılm ak üzere Necaşinin (Habeş hü­
küm darı) yanm a bir heyet göndermeğe karar verdiler. Bu
heyet, başında — kıym etli hediyeleri h â m il— A bdullah ibni
Rebia olduğu halde, m üslüm anları takiben hareket etti.
K ureyş’in gönderdiği hey’etin ilk vazifesi, rahipleri kendi
tarafına çekmekti. Bunun için, m üslüm anların yalnız A rabları
atalarının dininden çevirmekle kalm adıklarını, H ıristiyan dininin
tem ellerini de yıkm ağa çalıştıklarını iddia ediyorlardı.
Bol hediyelerle takviye olunan bu deliller karşısında rahipler,
Necaşi nezdindeki nüfuzlarını K ureyş hey’eti lehine kullanm
aktan geri kalm adılar.
Necaşi, m em leketlerini terketm elerinin sebebini anlam ak
üzere, m üslüm anları yanm a çağırttı. M uhacirler adına, Ebû
Talib oğlu Cafer, söz alarak Necaşi’ye dedi ki: «Ey hükümdar,
biz cahil ve putperest idik Ölmüş hayvanların etlerini yerdik.
O kadar alçalmıştık ki, kuvvetten başka hak tanımazdık. Hiç
sebep yokken komşularımıza taarruz ederdik. İçimizde kuvvetli
olanlar, fakirlerin zararına olarak, servetler iddihar ederlerdi.
Nihayet, Cenab-ı Hak bizi ıslah için bir Resûl gönderdi.
Onun asaletini, doğruluğunu, âlicenablığım bilirdik. O bizi
putlardan vaz geçmeğe ve bir olan Allah’ı tanımağa davet etti
Bize hakikati söylemeği, verilen söze sadık kalmağı, hışmı akraba
ve komşularımıza karşı hayırhah olmağı, kötü şeylerden
sakınmağı, masumların kanını dökmemeği, asla yalan söylememeği
ve yetimlerin malını yememeği, kadınların ırzına tecavüz
etmemeği emreyledi. Biz de ona inandık. Onun yoluna
gittik. Hayatımızı, bize talim ettiği düsturlara uydurmağa karar
verdik. Mensup olduğumuz kavim, dinimizi terketmeğe ve
eski itikatlarımıza dönmeğe mecbur kılmak için, bize zulüm
etmeğe başladı. Yaptıkları işkenceler tahammül haddini aşınca,
hicret etmeği kararlaştırdık. Burada rahat ve huzur ile yaşamamıza
müsaade edilecektir ümidindeyiz.» Cafer, sözlerini
bitirdikten sonra bazı âyetler okudu. Bunun üzerine Necaşi,
m uhacirleri teslime hiç bir suretle m uvafakat etmiyeceğini
bildirdi. Kureş hey’eti, Habeş hüküm darının reddi üzerine,
M ekke’ye döndü. M üslüm anlara yaptıkları işkenceler daha
da çoğaldı.
İlk m uhaceretten bir yıl sonra, Habeşistan’a ikinci bir göç
vaki oldu. Bu suretle yüz kadar m üslüm an Habeşistanda toplanm
ış bulundu. Yalnız, bir kaç ay sonra Osman, karısı Rukiye
ile birlikte, M ekke’ye döndü; diğer m uhacirlerin çoğu
hicretin yedinci senesine kadar H abeşistan’da kaldılar.
*
* *
İlk m uhaceret vuku bulduğu tarih te bir hâdise vaki olmuş­
tu r ki, İslâm iyeti ve İslâm Peygam ber’ini zemmetmeği şiar
edinen bazı m üelliflerce yanlış yorum lanm ış ve istism ar edilm
iştir. (Necm) sûresi yeni vahiy olunmuştu. Eski A rab’ların
taptıkları Şi’rayi Yemaniye = Sirius yıldızını havi olan «Bü­
y ük Köpek» burcunden bâhis olan bu sûre (K ur’an-ı Kerim in
53 cü sûresidir) şu âyetle bitiyor:
«Artık Allah’a secde ediniz, ibadet ediniz!»
H azreti M uhammed bu âyeti okuyunca m üslüm anlar secde
ettiler. Orada bulunan M ekke’liler, m abudlarm dan birinin
adını duyunca âyetin m ânasını yanlış anlıyarak ve Şi’rayi Yem
aniye yıldızından bahsedildiğini sanarak, onlar da secdeye
kapandılar .
İşte, yukarıda bahsettiğim iz m üellifler, Nebiyyi Ziyşan
m hiç olmazsa bir m üddet için, arab putperestliğine karşı
m üsam ahaya tem ayül -itmiş olduğunu, bu hâdiseye dayanarak
beyan etm ektedirler (*).
M üslüm anlara karşı yapılan eziyetlere rağm en, İslâmiyetin
hem şehrileri arasında yayılm ağa devam ettiğini gören
M ekke eşrafı, her tü rlü İçtimaî m ünasebetlerde bulunm aktan
[*] Necim sûresi münasebetiyle bazı m üsteşriklerin uydurdukları iftiraların
tamamen mesnetsiz ve asılsız oldukları bir çok İslâm âlimlerinin kitaplarında
isbat edilmiştir.
m enetm ek suretiyle, Haşimîleri tecrit etmeğe karar verdiler.
Sözlerini tutm am ak hususunda kapılabilecekleri her arzuyu
bertaraf etm ek üzere bir m ukavele yaptılar ve bu m ukaveleyi
bir parşömen üzerine yazarak K âbe’nin içine astılar. Bu veçhile
H azreti Peygam ber’in âilesi arasına bile nifak sokAıağı dü­
şündüler. Fakat, zanları hilâfına olarak, Ebû Talib, âilesinin
bütün fertlerini, Ebû Leheb hariç, bir araya toplıyarak, kendilerine
tesanüdü tavsiye etm iştir.
Gerek Haşimî’ler, gerek bütün m üslüm anlar Kâbe civarındaki
eski (Şa’b) m ahallesine çekildiler, Ebû Talib’in orada mü­
dafaaya elverişli m üstahkem bir evi vardı.
Takibata uğrayan kimseler, iki sene en şiddetli m ahrum iyetlere
katlandılar. Bazan m erham etli bir takım adam lar onlara
bir m iktar yiyecek götürm eğe çare buldularsa da, bu beklenm
iyen nim etler nâdirdi ve H azreti M uhamm ed’le kendisine
tabi olanlar ekseriya vadide biten çalıların yapraklarile karınlarını
doyurmağa m ecbur kalıyorlardı.
Yalnız kudsî bir m ütarekenin hakim olduğu ve kan dökm
enin k at’iyyen m em nu bulunduğu Hac m evsim indedir ki,
m üslüm anlar m ahallelerinin hududundan dışarı çıkmağa cesaret
ediyorlardı.
İki sene geçtikten sonra bir hâdise vukua geldi. Hazreti
Peygam ber Haşimî’leri ayrı yaşam ağa m ecbur kılan m ukaveley
i böceklerin yediklerine dair bir rüya gördü. Bunu Ebû
Talib’e haber verdi. O da, yeğeninin rüyasına inandığı cihetle,
M ekke’nin ileri gelenlerine gidip söyledi. B unlar ihtiyarın,
yüzü açlıktan solmuş, güçlükle yürüyebilir bir halde gelmekte
olduğunu görünce, çektiği m ahrum iyetlere artık dayanam ıyarak,
yeğenini him ayeden vazgeçtiğini sanmışlardı.
Ebû Talib m ukavelenin yazılmış olduğu kâğıdı görmek
istedi.
K âbe’ye konulduğu gündenberi hiç kimse tarafından gö­
rülüp dokunulmamış olan bu vesika üzerinde üç m ühür vardı.
M ühürleri kaldırınca, parşöm enin (üzerine yazı yazılan deri)
lıem en tam am ile kem irilm iş olduğu görüldü.
Bu m ukaveleden zarar görmüş ve, uğradıkları tazyik üzerine
onu imza etmiş olan E bû’l-B uhterî ibn Hişam, Züheyr ibni
ebû Umeyye, M ut’im ibni Adiy bu fırsattan istifade ederek
— Ebû Cehil’in itirazlarına rağ m en — m ukaveleyi feshetmeyi
kararlaştırdılar.
Bunun üzerine Haşimî’ler ile bütün m üslüm anlar yurdlarına
döndüler.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

bool(false)