MÜNAZARANIN ZARARLARI VE MÜNAZARADAN DOĞACAK KÖTÜ HÛYLARIN AÇIKLANMASI

İyi bil ki: Hasmına üstünlük ve onu susturmak, insânlar arasında
yücelik ve fazilet elde etmekle böbürlenmek ve bu sebeble insânları
keı idine çevirmek için yapılan münâkaşalar, Allah yanında bütün kötü
hû; /larm kaynağı olup, buna karşılık Şeytân’m hoşuna giden bir hâldir.
Bu gibi mücâdelenin, dîğer ahlâkî hastalıklardan olan kibir, ucb,
has ed, kendini tezkiye, makaam sevgisi ve benzerlerine nisbeti, şarap
içm enin, zîna, kazf [ Namuslu kadına iftirâ], adam öldürmek ve hırsızlı
ık yapmağa olan nisbeti gibidir. İçki ile dîğer (adam öldürme ve
ben zerî gibi) fenâlıklardan birini yapmaktan muhayyer olan bir kimse
« İçki ehvendir» diye bunu tercih ettikten sonra, sarhoşluğun te‘sî-
riyl( î dîğer bütün fenâlıkları irtikâp ettiği gibi, münâzaralarda üstün
geln ıeği ve bununla övünmeği seven ve makaam âşıkı olan kimsedeki
bu l ıâl, bütün fenâlıkları kendisinde toplar ve kendisini her türlü kö­
tülü klere sürükler. Bu hüyların kötü oldukları Kur’ân-ı Kerîm ve Hadîs
< Milleriyle eserimizin «MÜHLİKÂT» bahsinde açıklanacaktır.
. Fakat biz burada münâzaramn doğurduğu asıl fenâlıklara kısaca
işâre t edelim :
; l — Hased [Çekememezlik] : Münâzaramn doğurduğu hastalıklarda
n birincisi hased’dir. Hased hakkında Peygamber Efendimiz şöyle
buyu rmuşlardır:
8 I j U J I JS ^ L> ~Lw>J I 8
«. Ateş odun’u yaktığı gibi, hased de sevapları mahveder.» (110)
(1 10) Ebû Dâvûd, Ebû Hureyre’den.Halbuki münazara eden kendisini hased’den asla kurtaramaz.
Çünkü bu adam bâzan gâlib ve bâzan da mağlûb olur. Bâzan kendi
sözü ve bâzan da hasmının sözü öğülür. Dünyâ’da bulunduğu müddetçe
ya kendisi kuvvetli bilgi ve anlayışla öğülür, veyâ başkası daha
iyi anlıyor ve daha güzel ifâde ediyor diye öğülür. Mutlaka bu nimetin
başkasında kaybolmasını ve bütün insânların kendisine yönelmesini
ister ve böylece kendisinden üstün olana hased eder. Halbuki hased,
yakıcı bir ateştir. (Ateş, yakacak bir ‘şey bulamazsa kendisini yakar
tüketir). Hased hastalığına mübtelâ olan, dünyâ’da da azâbdadır. Âhiret
azâbı ise daha büyük ve şiddetlidir. Bu sebebden İ b n Ab b a s
(R.A.) : «İlmi, bulduğunuz yerde alın, fakat fakîhlerin birbiri hakkındaki
sözlerini kabül etmeyin; çünkü onlar, ağılda birbiriyle oynayan
tekeler gibidir.» buyurmuştur.
2 — Kibir ve böbürlenme, insânlara üstünlük taslama. Peygamber
Efendimiz bir hadîsinde şöyle buyuruyorlar :
S ■” O ‘ ‘ 11 * t ‘ S ‘ o ‘
ö dU I j ‘ y j ¿ j* J I 4**^? j 8
«Kibir edeni, Allah alçaltır; alçak gönüllü olan’ı yükseltir.» (111)
Peygamber Efendimiz bir lıadîs-i kudsî’de de, Allahu Teâlâ’nın
şöyle buyurduğunu haber veriyor:
/
«Ulu’luk, gömleğim, büyüklük cübbem’dir. -Bu iki vasıf yalnız
bana mahsûstur.- Bunlarla benimle münâzara’ya kalkışanı helâk
ederim.» (112)
Münazara eden emsâl ve akrânma karşı kibir’den ve bulunduğu
derecenin üstüne çıkmaktan kendini alamaz. Hattâ münâzaracılar
döğüşmeğe kadar gider, ben baş tarafta, sen aşağı tarafta oturdun diye
birbirlerine böbürlenirler. Sadre’ye geçmekten öğüniir, geride kalmaktan
canı sıkılır, dâima öne geçmeği isterler. Bunun için de «İlmin
şerefini korumak istiyorum ve esâsen mü’min kendini zillete düşürmekten
men edilmiştir.» diyerek ma’zeret beyân ederler ve :«Mü min kendini lıakîr düşürmekten ııehy edilmiştir.» (113)
Hadisi ile Ailahu Teâlâ ve Peygamber Efendimizin öğdüğü tevâ-
zu‘a zillet, yasak ettikleri kibr’e de izzet adım verirler. İnsanları azıtmak
için isimleri değiştirir. Nitekim hikmet, ilim ve üîğer kelimeleri
değiştirdikleri gibi.
. 3 — Hıkd [Kin] : Münâzaracı, kincilikten kendisini kurtaramaz.
Peygamber Efendimiz:
V o ^
Lr~ J > \
«Mü’min, kinci olmaz.» (114)
buyurmuşlar. Hıkd’i zemmeden bir çok rivayetler vardır. Bir münâ-
zaracı düşünemeyiz ki: Hasmınm sözüne baş sallayıp kendi sözünde
duraklayan ve hüsn-i kabûl göstermiyen kimseye kin tutmasın. Mutlaka
ona kin tutar ve bu kini içinde büyütür. Son gayreti nifakını
gizlemektir. Fakat nasıl olsa bu nifak sızarak hârice çıkar. Münâzara
eden kendisini bu hastalıktan nasıl kurtarabilir? Çünkü bütün dinleyicilerin
kendi sözünü üstün tutmasına ve her hâlinde beğenilmesine
dinleyenlerin ittifakı düşünülemez. Hasmmdan, azıcık olsun sö­
züne kıymet vermemek hâlini görürse, ölünceye kadar çıkmayacak
şekilde kalbine kin tohumu ekilir.
4 — G ıybet: Münâzara’nm âfetlerinden birisi de gıybet’tir. Allahu
Teâlâ, gıybeti ölü etini yemeğe benzetmiştir. Münâzaracı devâmlı
olarak ölü eti yer. Çünkü hasmının sözünü anlatmaktan ve onu kö­
tülemekten kendini alamaz. En son koruma çâresi, onun hakkmdaki
hikâyelerinde yalan söylememektir. Fakat ifâdedeki noksânlarını, aczini
ve faziletinin noksân olduğunu mutlaka söyler. Zâten gıybet de
budur. Eğer yalan söylerse o zamân iftirâ etmiş olur. Yine bunun gibi,
kendi sözünü dinlemeyip hasmma meyleden ve hasmınm sözünü tercih
edene de saldırmaktan kendini alamaz. Hattâ ona da anlayışsızlık,
ahmaklık ve cehâlet nisbet etmekten geri kalmaz.5 — Tezkiye-i n efs: Münâzara’flın âfetlerinden biri de kendini
tezkiye ve öğmektir. Halbuki Allahu Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de:
«Kendinizi tezkiye edip durmayın, muttakîler’in kim olduğunu O
(Allah) bilir.» (53 – Necm : 32)
buyurmuştur. Hakîm’in birisine: «Doğru söz’ün çirkin’i hangisidir?»
diye sormuşlar. Hakim: «İnşânın kendini öğmesidir.» diye cevâp vermiştir.
Halbuki münazara eden: «Benim bilgim fazladır, hasmımı yenebilirim,
fazilet bakımından dâima emsâlime üstünüm.» demekle kendini
öğmekten kurtulamaz ve münâzara esnâsmda bâzan öğünmek ve
bâzan da sözünün revaç bulması için : «Bunları ben bilmez miyim,
benim aklî ve naklî ilimlerde ihtisâsım var, ben üs d bilirim, hadîs ezberimdedir.»
gibi sözler söylemekten kendisini al naz. Halbuki aşırı
derecede benlik ve öğünmek şer’an ve aklen yer n bir harekettir.
(Bundan çekinmek lâzım gelir.)
6 — Tecessüs : Münâzara âfetlerinden birisi de tecessüs [casusluk] ve insânlarm gizli kusûrlarmı aramaktır. Halbuki Allahu Teâlâ:
«İnsanların kusûrlarmı araştırmayın.» (49 – H ucû’rât: 12)
buyurmuştur. Münâzara eden dâima akranının sürçm elerini ve haşininin
kusûrlarmı araştırır. Hattâ memleketine böyle bir münâzaracı’nın
geldiğini duyduğu vakit onun bedenî ânzalarma, kelliğine, a lalığ m a
varıncaya kadar çocukluğundan i’tibâren bütün kusûrlarm ı ve gizli
hâllerini bilecek adam arar. Lüzûmunda onu rezîl etmek için bütün
noksânlarmı kendisine sermâye edinir. Sonra onun üstün geleceğini
sezdiği vakit, eğer maskeli konuşanlardan ise, îmâ yclu ile kusurlarına
işâret eder. Bu buluşu zâhiren güzel görülür. Eğer dili uzun ve
eğlence’den şeref duyan kimse ise, îmâ yolu iîe dcği), aşikâre onu terzil
etmekten çekinmez. Nitekim kendilerini fuhûl-ı ulemâdan sayan
büyük münâzaracıların bu yola başvurdukları hikâye edilmektedir.
7 — Münâzara âfetlerinden yedincisi de başkalarının kederlenmesine
sevinmek, sevinçlerine üzülmektir. (Çünkü hasmı, üstün gelir
sevinirse kendisi mükedder olur, hasmı mağlûp olursa kendisi sevi-nir). Halbuki kendisi için sevdiğini, dîn kardeşi için sevmeyen kimse,
mü’minlerin ahlâkından uzakta kalır. Faziletini açığa çıkarmakla
emsâline karşı üstünlük isteyen kimseyi, hasmının sürçmesi elbette
sevindirir ve aralarında, kumalar arasında olduğu gibi husûmet olur
Kumalardan biri, diğerini daha uzaktan görünce kalbi çarpıp benzi
solduğu gibi, münâzaracılar da birbirini gördüğü vakit, gâlibiyet –
mağlûbiyet korkusuyla âdeta azgın bir Şeytân veyâ saldıran yırtıcı
bir hayvân görmüş gibi olurlar. Nerede din âlimlerinin buluştukları
vakit yekdiğerinin istirahatini te’mîne çalışmakla kurdukları ünsiyyet,
nerede onlardan nakledilen, darlıkta ve genişlikteki yardımlaşma ve
kardeşlik? Hattâ İmâm Ş â f i ‘ î (R.A.) : «İlim, fazilet ve akıi
sâlıipleri arasında yakınlık ve dostluk vesilesidir.» buyurmuştur. O
böyle derken ilimleri ile birbirine düşmân kesilenlerin, hiç çekinmeden
onun mezhebinden olduklarını iddiâ etmelerine akıl erdiremem.
Birbirine üstünlük iddiâsında bulunup dururken, aralannda ünsiyyet
olduğunu düşünmek mümkün müdür? Nerde? Çok uzak. Bir şeyin
fenâ olması için, seni iyilerin ahlâkından uzaklaştırıp kötülerin
hûylariyle ahlâklandırması kâfidir.
8 — Münâzara âfetlerinden biri de münâfıklıktır. Münâfıklığm
kötülüğünü anlatmak için şâhid dinletmeğe hiç de lüzûm yoktur. Mü-
nâzaracılar, ııifâk’a mecbûrdur. Zîra münâzaracılar, hasımlariyie, hasırcılarının
dostları ve adamlariyle buluştukları vakit, dilleriyle onlara
karşı saygı, samîmiyyet ve dostluktan başka bir şey göstermezler.
Halbuki bunun yalan ve nifâk işi olup samimî olmadığını hitâb
eden ve muhâtab olan ve hattâ her duyan anlar. Onlar dil ile dost
olurlarsa da kalb ile düşmandırlar. Bu çirkin vasıftan Allahu Teâlâ’ya
sığınırız. Peygamber-i zîşan Efendimiz bir hadîs-i şerifinde :
¿ İ J M L J b J l p j f c b l »
y y ‘
Ij a Is I İ J j i_ u İ J üLj
^ s ^ \ ^ ✓ * *
x ° î ^ 0 “a ^ ^ t ** ‘L İt* ({ \ j I 3 ı-AJ $
«İnsanlar ilim öğrenip ameli terk ettikleri, dil ile sevişip içden husûmet
besledikleri ve sılâ-i rahmi terk ettikleri vakit, Allah onlara lâ-
net eder; kulaklarını sağır, gözlerini de kor eder.» (115)buyurmuştur. Bu anlattığımızın doğruluğu, bu hâlleri müşâhede ile
sâbit olmuştur.
9 — Münâzara âfetlerinden biri de hakk’ı kerih görüp kabûl
etmemek ve haksız olduğu hâlde mücâdeleye haris olmaktır. Hattâ
mlicâdelecinin en hoşlanmadığı şey, hakikati hasmınm ifâde etmesidir.
Hasmı doğruyu söylese de, bütün gayretleriyle inkâra kalkışır;
onu çürütmek için her çeşit hileye ve her çâreye baş vurur. Böylece
mücâdelecilik kendisinde o kadar tabiileşir ki duyduğu her söze, hattâ
şeri’atin hükümlerine, Kur’ân’m delillerine bile i’tirâza kalkışarak
onları da birbirine katar. Halbuki (Hakk’a şöyle dursun) bâtıl’a karşı
da mücâdele mahzûrludur. Zira, Peygamber Efendimiz, bâtıla karşı,
hakk ile olsa da mücâdeleyi terk etmeği teşvik etmek üzere şöyle buyurmuşlardır:
t9
‘ ^ ^ ^ »¿.o-* ‘ t s ‘ \* ** \ ‘ * ‘
» L lo a j aAIi *•'”
‘ ?■ T» f • ı’*9’ A”t s ” ‘ ‘ | / î. ‘ 9 ^ ^
•( 4J>üı I ULo 4J <üll Cj * *
«Haksız olduğunu anlayıp mücadeleden vaz geçen kimseye, Allalıu
Teâlâ Cennet’in kenar yerinde bir ev binâ eder. Kim ki haklı olduğu
hâlde mücedeleyi terk ederse, Allalıu Teâlâ ona Cennet’in en iyi
yerinde bir binâ inşâ eder.» (116)
Allahu Teâlâ, kendisine yalan isnâd eden ile, hakk’ı tekzîb edeni
bir tutmuştur. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de:
«
£ s < ^ ^ a c x \ ‘s s O s Z ‘ ° Z * *
«sU – t j J > J L j ! \1ijS~ <£ j S^\ jt-iii’î ¿r* j
«Allah’a yalan isnâd eden vcyâ hakk’ı yalanlayandan daha zâlim
kim olabilir?»
buyurmuştur. Diğer bir âyet-i celilede ise:
„« O 9 £ * ^ i ‘ X i ■» ‘ ‘ ‘ 3 5 -* ‘J?. f 0 X ‘T .
((o£l>- i i J j l İ İ L j j ^ 1
«Allah’a yalan isnâd edenden veya kendisine ulaşan doğru haberi
yalanlayandan daha zâlim kim olabilir?» (39 – Zümer : 32)
Buyurmuştur.10 — Âfetlerden biri de riyâ’dır. Riyâ, Hakk’ın rızâsını unutup
halkın teveccühüne mazhar olmak ve gönüllerini kendisine çevirmek
için çalışmaktır. İleride Riyâ kitâbında açıklanacağı gibi, riyâ,
insânları en büyük günâhları irtikâba sevk eden fenâ bir hastalıktır.
Münâzaracı’nm gâyesi, ün almak ve insânlarm övgüsüne mazhar olmaktan
başka bir şey değildir.
Şu saydığımız on tânesi, münâzaracıların ahlâkî hastalıklarının
büyüklerindendir. İnsânlar arasında değeri olmayanlar ve böyle maskelenmeyip
daha ileri giderek birbirini döğecek, tâ’n edecek, yakasını
yırtacak, sakalından tutacak, anasına sövecek, hocalarına küfredecek,
açıkça her türlü fenâ sözleri söyleyecek kadar ileri gidenler müstesnâ,
münâzaracıların ileri gelenleri şu on hastalıktan kendilerini aslâ kurtaramazlar.
Aslında bâzıları açıkça kendisinden üstün veyâ düşük
olan, memleketinden uzakta bulunan, geçim sebebleri ayrı ayrı olan
kimselere karşı bu hastalıkların bir kısmından kurtulabilirler; fakat
dereceleri bir olanlar, aslâ bu âfetlerden kendilerini alamazlar.
Şu saydığımız on fenâ hasletten, ayrıca on rezâlet doğar. Biz
bunların tafsili ile sözü üzatamayız. Ancak isimlerini saymakla kalalım.
Unf, gazab, buğz, tama*, mal ve mevki* sevgisi, hasımlarına üstünlük
hırsı, mübahât [Başkasına karşı üstünlük], eşer [Aşırı küfr
a n-i ni‘met – nankörlük], batar [Son derece sevinmek], servetler
d e n dolayı zenginlere saygı, mevki* alma ümidiyle pâdişahlara yaltaklık
ve iıazîne’den yemek için onlara meyletmek, binek ve giyimde
isrâf’a varacak şekilde süslenmek, kibr ederek insânları küçümsemek,
lüzümsuz şeyler ile uğraşmak, fazla konuşmak, merhamet ve sevgi’nin
kalbiden çıkması ve gafletin kalbi kaplaması. Hattâ münâzaracılar
öyle bir hâle düşer ki, ne kıldığını, ne de okuduğunu hâtırlar; kim’e
karşı kıldığını bile hâtırlayamaz. Namâz’m huzûr ve huşû’unu duymazlar.
Bununla berâber ömürlerini güzel ibâre okumak, kafiyeli konuş­
mak, ender ve garîb rivâyet ve hikâyeleri ve buna benzer âhirette hiç
kârı, olmayacak münâzara ilimlerini öğrenmekle geçirirler. Münâzaracılarm
dereceleri var; her biri derecesine göre ayrılır. Buna rağmen
en dindâr ve âlim münâzaracı da şu hastalıklardan kendisini koruyamaz.
Son çâresi, bunları gizlemek ve nefis mücâhedesi yapmaktır.
Bilmiş ol ki, şu saydığımız rezâletler, nâm ve şöhret kazanmak
isteyen, makaam’a ulaşmak, servet ve ululuk te’mîni için uğraşan vâizler,
hattâ kadılık, evkâf idâreciliği, emsâline üstünlük isteyen fetvâ-
cılar ve mezheb ilimleriyle uğraşanlar için de aynıdır.
Hülâsa : İlim ile Allah rızâsından başkasını isteyenler için hü­
küm aynıdır. İlim, âlimi başı-boş bırakmaz. Ya ebedî felâkete, veyâ
ebedî saadete ulaştırır. Bu sebebdendir ki Peygamber Efendimiz:«Kıyamet gününde cn ağır azâbı görecek olan, Allahu Teâlâ’nı»
ilminden kendisini faydalandırmadığı âlimlerdir.»
Buyurdu. Görülüyor ki (Kalb gözünü açmadığı için) ilimsiz amelin,
kâr yerine kendisine en büyük zararı dokunmuştur. Başbaşa kalaydı
– ilim, ne lehine ve ne de aleyhine olaydı – canına minnet, fakat
nerede.. İlmin tehlikesi büyüktür. İlmin tâlibi ebedî mülk’ün ve dâimi
ni‘met’in talibidir. Ya bu mülk’e veya helâke kavuşur. Bu adam,
diinyâ’da servet peşinde koşan’a benzer; eğer kazanamazsa kendisini
zilletten kurtaracağını ümîd etmez, belki o dehşetli günde bütün gizli
ahvâli açığa çıkacak ve rezîl olacaktır.
«Eğer makaam sevgisi olmasa ilimler de ortadan kalkardı. Binâ­
enaleyh insanları ilm ’e teşvik bakımından münâzarada fayda var.»
dersen, cevâben deriz ki: Evet, söylediğin bir bakıma doğrudur, fakat
dâ’vaya medâr olmaz. Zîra çevgân, top, topaç, kuş oyunu ve benzerî
oyunlar va’d edilmeyeydi çocuklar mektebe heves etmezdi. Bu böyle
olmakla onları sevmek makbüldür denemediği gibi, riyâset sevgisi olmasa
ilim kaybolurdu demek, riyâseti isteyen necât buldu mânâsı­
na gelmez. Belki bunlar, Peygamber Efendimizin :
o ^ ‘ 0’c * ¿3 S s Ji ‘¿s
î i Ll* ¿îbl o ] ))
^ \ s
«Allahu Teâlâ bu dîni, dîırde ııasîbi olmayan bir takım kimselerle
de teyîd eder.» (117)v
^ jt £ -* y s i* ^
« ¿¿JÜI l-U ^3İü]_ »
z’ / ^ z’
«Gerçekten, Allahu Teâlâ bu dini fâcir kimselerle de kuvvetlendirir.»
(113) buyurduğu kimseler meyânma girer.
Riyâseti isteyen helâkdedir. Eğer riyâset sevgisini gizler ve zâ-
hirde eski âlimler gibi görünür, dünyâ sevgisini terk’e dâvet ederse,
başkaları onun sebebiyle düzelebilir ki, bu da kendisini yakıp, başkasına
ışık veren lâmbaya benzer. Gayrin salâhı kendi helâkindedir.Eğer insânları fenâlığa dâvet ediyorsa kendisini de, başkalarını da
yakan ateş’e benzer.
Âlim ler üçe ayrılır.
1 — Kendisini de, başkasını de helak edenlerdir. Bunlar, açıkça
dünyalık isteyip insânları dünyâlığa teşvik eden âlimlerdir.
2 — Kendisini helâk edip başkasını kurtaranlardır. Bunlar gö­
rünüşte dünyâyı terk edip insanları âhiret’e dâvet ederlerse de gerçekte
gayeleri halkın teveccühüne mazhar olmakla mevkî kazanmaktır.
3 — Kendisini de, başkalarını da mes’ûd eden âlimlerdir ki, bunlar
zâhir ve bâtm lariyle insanları Allah’a dâvet edenlerdir. Bak bakalım,
sen hangi kısımdansın? İlmin ve amelinle neyi kasd ediyorsun?
Allah rızâsı için olmayanları, Allahu Teâlâ’nın kabûl edeceğini zannetme,
Riyâ Kitabı’nda ve bütün «Mühlikât» bahsinde sana, şüpheni
izâle edecek bilgiler, verilecektir inşâallah.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.