Oops! It appears that you have disabled your Javascript. In order for you to see this page as it is meant to appear, we ask that you please re-enable your Javascript!

Mİ’RÂC

Mİ’RÂC
Peygamberimize şerefli bir gecede bahşedilen İlâhi tecellilerin, hitapların ve iltifatların herbiri sonsuz bir kıymeti haiz olmakla beraber, dinin direği olan namazın bunlar arasında ayrı bir yeri vardır. Zira; “Namaz mü’minin mi’râcıdır”.

Mi’râc lügatte; “yükseğe çıkma aracı” demektir. İsrâ ise, “gece yolculuğu” manasındadır.

Mi’râc mucizesi, Hicretten birbuçuk yıl evvel Mekke’de, geceleyin vuku bulmuştur. Peygamberimiz, bir gece Mes-cid-i Haram’dan alınarak Mescid-i Aksâ’ya kadar götürülüp oradan göklere çıkarılmış, İlâhi âyet ve mucizelerden en büyüğü kendisine gösterildikten sonra alındığı yere getirilmiştir. Resulullah’ın (s.a.v.) Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya olan yolculuğuna İsrâ; oradan semaya uruç edişine Mi’râc denir.

Kur’ân-ı Kerim’de bu mucize şöyle anlatılır: “Eksiklikten uzaktır O (Allah) ki; geceleyin kulunu Mescid-i Haram’dan, çevresini bereketli kıldığımız Mescid-i Aksa’ya yürüttü. Ona âyetlerimizden bir kısmını

gösterelim diye (böyle yaptık). Gerçekten O, işiten, görendir”1

Bu mucizeye ait haberleri rivayet eden sahabiler arasında şunları görüyoruz: Ebu Zerr-i Gıfâri, Abdullah b. Abbas, Enes b. Mâlik, Ebu Hureyre, Câbir b. Abdullah, Abdullah b. Mes’ud, Ebu Said-i Hudri.

Mezkur sahabilerin rivayetlerine göre; Peygamberimiz (s.a.v.) bir gece Kâbe’nin Hatim kısmında; diğer rivayete göre Ümmühânî’nin evinde yatarken Hz. Cebrail gelir, Peygamberimiz (s.a.v.)’e mi’râc edeceği müjdesini verir. Âşığın mâ’şukuna kavuşması demek olan bu en büyük vuslata veya seyre Resulullah’ı maddeten de hazırlamak gerekirdi. Nitekim, Fahr-i Kâinât (s.a.v.)’ın mübarek kalb-leri Hz. Cebrâil tarafından yarılır, Zemzem ile yıkanarak en büyük tecellinin şeref vereceği mekân haline getirilir.

Burak hazırdır. Allah Resulü’nü (s.a.v.) gören Burak, sevincinden şaha kalkar! Hz. Cebrâil, bunu itaatsizlik kabul ederek derhal müdahale eder: “Kendine gel ya Burak! Yemin ederim ki, Haşir sabahına kadar Muhammed Mustafa (s.a.v.) gibi şerefli bir insan senin sırtına binmemiştir ve binmeyecektir.” Rivayete göre, Burak utanır, tatlı bir mahcubiyetle terler içinde kalır. (Burak; iki uyluğunda -birbirine çarparak- ayaklarını hızlandırmaya yarayan iki kanadı bulunan, katırdan küçük, merkepten büyük ak bir hayvandır -İbni Sa’d). Burak, maneviyat aleminden de gelmiş olsa neticede bir hayvandır. Onun gösterdiği bu edebe karşılık, Hakk’ın tecelligâhı olan insanın edebde nasıl tavır takınması gerektiğini takdirlerinize sunarım…

Resulullah (s.a.v.), Burak’ın sırtında, Hz. Cebrail ise o mukaddes hayvanın yularını tutmaktadır. Burak’ın yıldırımdan hızlı gelişinden sonra Allah Resulü (s.a.v.), mü’min lerin ilk kıblegâhı olan Mescid-i Aksâ’ya misafir edilir. Kâinatın Fahr-i Ebedisi, Allah’ın (c.c.), bu aziz mekânında bir bayram şenliği içinde Peygamber ve meleklere imam olarak iki rekât namaz kıldırmışlardır.

Söz Mcscid-i Aksa’ya gelmişken, onun hakkında birkaç cümle serdetmeden geçemeyeceğiz. Hiçbir renk ve ırk ayırımı yapmadan şunu ifade edelim ki; Mcscid-i Ak-sâ, mü’minlerin ilk kıblegâhı olması münasebetiyle bugün de Müslümanların elinde olmalıydı. Mescid-i Aksa’nın Yahudilerin tahakkümü altında oluşu, İslâm davasının harim-i ismetine saplanmış bir oktur.

Bugün Yahudiler, ya Hz. Musa’nın getirdiği dini tamamlayan Hz. Muhammed (s.a.v.)’e inanıp İslâm şerefi ile müşerref olmalı veya inanca saygılı olup, Mescid-i Aksa’-yı sahiplerine teslim etmeli. Eğer onlar bu vazifeyi yapmazlarsa, ‘artık çıkar yol yoktur’ deyip Müslümanlar vazifelerini yapmalıdırlar…

Burak’ın vazifesi bittikten sonraki yürüyüş, yine manevi bir vasıta ile olmuştur. Peygamberimiz (s.a.v.), Hz. Cebrail ile ‘yedi kat gök’ü geçmiş, bu seyir esnasında birinci kat semâda Hz. Adem, ikinci kat semâda Hz. İsa ve Yahya, üçüncü kat semada Hz. Yusuf, dördüncü kat semada Hz. İdris, beşinci kat semada Hz. Harun, altıncı kat semada Hz. Musa, yedinci kat semada Hz. İbrahim (a.s.) ile mülâkat etmişlerdir.

Öyle bir fezaya çıkarıldı ki, Resulüllah (s.a.v.) orada kaderleri yazan kalemlerin cızırtılarını duyuyordu. Ve nihayet Allah Resulü (s.a.v. )’nün önüne Sidre-i Müntehâ sahası açıldı. Maddenin noktalandığı, mananın ise mekan kazandığı bir bölge olan Sidre-i Müntehâ, Zât-ı Bâri ile Muhammed (s.a.v.) arasında bir perdedir. Belki de bu saha; varlıkların müsebbibi olan Hz. Muhammed (s.a.v.) için halk edilmiş, sadece Peygamberimiz (s.a.v.) için bir defaya mahsus olarak kullanılmıştır. Onun için bundan öteye geçmek Cebrail’in de haddine değildir. O, ‘ben buradan bir parmak ucu ileri geçecek olursam yanarım’ diyerek orada durakladı. Sözü bundan öteye Mevlid-i Şerifin müellifi Süleyman Çelebi (Kaddesellâhu Sırrahu’l-aziz) Hz.lerine verelim

Geldi Rejrej önüne verdi selâm,

Aldı ol Şâh-ı Cihan) ol zemân,

Sidre’ye gitti ve götürdü hemân…”

Sidre-i Müntehâ’dan öteye yolculuk Refref’le olmuştur. Esasen zaman ve mekan kabuğunu delen sır da Refref de gizlidir. Zira Refref, muhabbetullahdır. O, bu seyirdeki vasıtaların da zübdesidir, özüdür. Madde planında ona verilen şekil, ‘ye§ü bir perdedir’ diye tarif edilir. Resu-lüllah (s.a.v.)’ın müşahede ettiği Refref de budur.

Sidre-i Müntehâ’da Peygamberimize sır perdeleri açılmış, birçok hakikati müşahede etmiştir: Peygamberin gözü; akılların şaşacağı, gözlerin kamaşacağı o manzaradan ne şaştı, ne de öte aştı. And olsun ki O, Rabb’ının ayetlerinden en büyüğünü gördü”

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Mi’râc gecesi İlâhi tecellilere, hitaplara ve iltifatlara mazhar olmuştur. Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde Abdullah b. Mesud’un rivayet ettiği bir hadis-i şerife göre; Mi’râcda Peygamberimiz’e:

• Bakara Suresinin son âyetleri verildi.

• Muhammed Aleyhisselamın ümmetinden, Allah’a (c.c) hiçbir şey şerik koşmayanların yarlığanacakları müjdelendi.

• Her gün beş vakitte kılınan namaz emredildi.

Peygamberimize bu şerefli gecede bahşedilen İlâhi tecellilerin, hitapların ve iltifatların herbiri sonsuz bir kıymeti haiz olmakla beraber, dinin direği olan namazın bu emirler arasında ayrı bir yeri vardır. Zira, “Namaz mü’minin mi’râcıdır.” Bu noktaya gelmişken namaz hakkında şöyle bir bilgi vermenin lüzumuna inanıyoruz:

“Yerde ve gökte ne varsa hepsi Allah (c.c. )’ı zikreder”3. Bu âyet-i kerimeye göre, mahlukatın her cinsinin Allah’ı (c.c.) teşbih ettiği gerçeği ile karşı karşıya geliyoruz. Nitekim dağlar, kıyam (ayakta), hayvanlar rüku ve ağaçlar

da kökleriyle secde hallerinde Cenab-ı Hakk’ı zikrederler. Ve yine Peygamberimiz, Mi’râc gecesi semanın tabakalarında seyrederken meleklerin kıyam, rüku ve secde halinde Allahı (c.c.)’ı zikrettiklerini müşahede etmiştir. Bu ilahi gerçeği Süleyman Çelebi, şöyle dile getirir:

“Kimi kıyamda, kimi kılmış rüku,

Kimi Hakk’a secde kılmış bâ-huşu.”

Kısaca, ifade etmek istediğimiz husus şudur:

Canlı ve cansız bütün mahlukâtm, meleklerin, cinlerin ibadetlerindeki şekil (kıyam, rüku ve secde halleri) namazda cem’edilmiştir. Yani namazı kılmakla mü’min, meleklerin ve bütün mahlukatın ibadetini de yapmaktadır.

Mi’râc-ı Nebi’den sonra Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.v.) kâfirlere birçok mu’cizeler göstermekle beraber bu olayın mevcudiyetini de ispat etmiştir.

Mi’râc hakkında birtakım soruların cevaplarının bakış açılarına göre değiştiği muhakkaktır. Biz bunlardan sadece birini cevaplandırmakla şimdilik mevzumuzu hülâsa etmiş olacağız.

Soru: Allah (c.c.)’ın mekânı mı var ki, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) O’nunla görüşsün?

Cevap: Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) mekânı yoktur. O, mekânın mekânı, zamanın da zamanıdır. Durum bu olunca, zamandan ve mekândan münezzeh olup, her an hâzır ve nâzırdır. O halde, Cenab-ı Vacibü’l-Vücud’suz bir mekân ve zaman da tahayyül edilemez. Cenab-ı Hak her yerde ve her zaman dilediği şekilde tecelli eder, kendini müşahede ettirir. O’nun kendini dilediği mekânda müşahede ettirme si; O’na mahsus bir mekânın olduğunu değil, yukarıda mezkur fikirler istikametinde olduğu gibi, sadece o mekânda varlığını tecelli ile izhar etmesidir. Mesela; Hz.Musa’ya (a.s.) Tür Dağı’nda, dağdan tecellisini göstermesi ve yine Mukaddes Vadi’de ağaçtan tecelli edip onunla konuşması,

Cenab-ı Hak (c.c.)’ın tecellisi için mekân seçmesi O’na bir mekan tayin ve tahsis edilmesine sebep olmaz. Hal böyle olunca, Mi’râcdaki tecelli neticesinde Fahr-i Kâinat’ın (s.a.v.) Cenab-ı,Hak (c.c.) ile konuşmasında Allah (c.c.) için bir mekân sözkonusu olmaz.

Zaman ve mekanın aşıldığı bu mucizenin, bütün insanlığın ‘Alem-i Süfli’den ‘Âlem-i Lâhut’a mi’râcına vesile olmasını Cenab-ı Hakk (c.c.)’tan niyaz ederim.*

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.