MEZMÜM İLİMLERİN YERİLMESİNİN SEBEBİ

«Eşyayı olduğu gibi bilmek ve tanımak olduğuna ve bu da aynı
zamanda Allahu Teâlâ’nın sıfatlarından bulunduğuna göre, nasıl olur
da ilim mezmûm olur» dersen bilmiş ol ki, ilim bizatihi mezmûm değil,
belki üç sebebden biriyle insanlar hakkında mezmûmdur. Bunları
açıklayalım :
1 — Sahibini veya başkasını zararlandırması bakımından mezmûm
olur. Sihir ve Tılsımat ilimleri gibi. Sihir vâki’dir. Kur’ân bunu
haber vermiştir; hattâ çok samimî olan karı – koca arasını açmak için
bir vâsıta olarak ona baş vurulur. Peygamberimize bile sihir yapılmış
ve kendisi hastalanmıştır. Ce b r â i 1 aleyhi’s-selâm’ın haber vermesi
üzerine kuyu dibinde taş altındaki sihir vâsıtası çıkarılmıştır.
(Buhârî ile Müslim, Hz. Âişe’den rivâyet etmişlerdir.)
Sihir, yıldızların doğuş yerlerini hesâb ederek maddelerdeki hassaları
bilmekle istifâde edilen bir nevi* ilimdir. O maddelerden, sihir
edilecek adam’m heykeli yapılır, yıldızların doğumunun muayyen sâati
beklenir, şerî’ate uymayan fâhiş ve küfür sözler söylenerek Şeytan’-
dan yardım istenir ve bütün bunlardan âdet-i İlâhî gereğince sihir
yapılan kişide -acâib hâller görülür. İlim olmaları bakımından bunları
öğrenmek fenâ değilse de, bunlar insânlan zararlandırmaktan başka
bir şeye yaramazlar. Fenâlığa yol açan her şey, fenâ olduğu için bu
ilim de mezmûmdur. Hattâ, iyi bir adam’ı öldürmek isteyen bir zâ-
lim’e, bulunduğu yeri göstermek, bildiği şey’i olduğu gibi ifâde etmekbakımından bir ilimdir, fakat zarar doğurduğu için mezmûmdur. Burada
yalan söylemek vâcibdir.
2 — Çok kere sahibine zararı dokunması bakımından mezmûm
olur. İlm-i Nücûm gibi. Bu ilim de zâti bakımından mezmûm değildir.
Çünkü bu iki kısımdır. Bir bölümü hisâbdır. Kur’ân-ı Kerîm, gü­
neş ve avın hisâb ile seyrettiğini n â tık tır:
. 9 1 tf
«Güneş ve Ay hisâb iledir.» (55 – Rahman : 5)
Yine Cenâb-ı Hak buyuruyor:
^ o j* 0 JS9 ” ” I 4 ‘ ‘ \ ‘ JL \ ” o
(< • ^ d j U * o l i j J İ
«Ay’a da menziller takdir ettik. Nihâyet o eski lıuınıa salkımının
eğri çöpü gibi bir hâle dönmüştür.» (36 – Yâsîn : 39)
Bir kısmı da ahkâm’dır. Bunun hülâsası: Hâdiselere sebeblerle
delil bulmaktır. Bu ise, tabîb’in nabız yoklamasından, hastalığa delil
bulmasına benzer ki, Allahu Teâlâ’nın yaratıklar üzerindeki âdetini
bilmek demektir. Fakat Şerî’at bunu da yermiştir. Nitekim Peygamber
Efendimiz:
^ \ ‘ * ‘ ‘ a
. — o li .O ^ S i> U j j î ! j J^JI S ‘i> l i l ))
* 01 ^ I 0 C ^ *
<( I 13 S ‘ i lil j
«Kader’den bahsedilince sükût edin, yıldızlardan bahsedilince sü­
kût edin, Eshâb’dan bahsedilince sükût edin.»
buyurdular. Yine Peygamber Efendimiz:Benden sonra ümmetim için üç şeyden korkarım : İmamların
zulmünden, nücûma inanmaktan, kaderi yalanlamaktan.» (72)
diye buyurdular. Ö m e r b. H a t t â b (R.A.) : «İlm-i nücûmdan,
kara ve denizde şaşmayacak ve yolu bulacak kadarım öğrenin;
fazlasından vaz geçin.» buyurmuştur. Hazret-i Ömer’in bu ilimden
men’etmesi üç cihettendir:
Evvelâ : Bu ilmin çok insânlara zararlı olması bakımındandır.
Çünkü onlara, yıldızların seyri akabinde bu işler oluyor dendiği
vakit, yıldızların, bu işlerde müessir birer ilâh olduğunu zannederler.
Onlan, içlerinden büyütür, onlara gönül verir, hayrı şerri onlardan
bilir ve Allah’ı unuturlar. Çünkü îmânı zayıf kimseler vâsıtalara bakar.
Halbuki gerçek âlim, Ay, Güneş ve Yıldızlar’m Allahu Teâlâ’nın
emrinde musahhar olduklarını bilir. (Akidesi) zayıf kimselerin Gü­
neş’in doğması akabinde Güneş ışığına bakmaları, kâğıt üzerinde duran
ve akıllı diye farzedilen bir karıncaya benzer. Karınca kâğıt üzerinde
yazılan kara yazıları görünce «bunları kalem yazıyor» der; çünkü
başını kaldırıp yukardaki parmakları, el’i ve bunları harekete getiren
irâdeyi, sonra yazıcı bir inşânı, sonra el, kudret ve irâdeyi yaratan
bir yaratıcıyı göremez. İnsânların çoğu da en aşağı ve en yakın sebebi
görebilir. Daha yukarı gidip sebeblerin yaratıcısını görmekten
âcizdir. İşte ilm-i nücûm’un yasak olmasının bir sebebi budur.
S â n i y e n : Yıldız’dan çıkarılan ahkâmın, bütün insânların ne
kat’î ve ne de şüpheli olarak anlıyacakları şekilde sırf tahminden
ibâret olması sebebiyledir. Bununla hüküm, cehâletle hükümdür.
Binaenaleyh yerilmiş olması ilim değil, cehil olması bakımındandır.
Bu ilim, İdris aleyhi’s-selâmm mu’cizesi idi. (Ölümünden sonra)
bu ilim de kesadlaştı ve bitti. Müneccimlerin verdiği bâzı hâberlerin
zuhûru tesâdüfîdir; çünkü müneccim bâzı sebeblere âgâh olabilirse
de, bu sebeblerin akabinde olacak işler daha nice şartlara bağlıdır ki,
bunların içyüzünü anlamak insânların gücü dışındadır. Eğer Allahu
Teâlâ dîğer sebebleri de takdir etmişse isâbet etmiş olur ve dediği
çıkar. Eğer takdir etmemişse müneccim de hatâya düşer. Bu, şöyle
demek olur: İnsanoğlu havanın karardığını, yüksek dağlardan bulutların
sarktığım görünce bu dış görünüşe uyarak yağmur’un yağacağım
tahmin edebilir; fakat çok kere tahmini hilâfına güneş kızdırır,
bulutlar dağılır, kaybolur gider. Bâzı kere de bir tarafta güneş parlar,
dîğer tarafta yağmur yağar. Demek ki yağmurun yağması için yalnız
bulut kâfi değil, daha birçok sebepler var. Fakat bunları biz anlıyamayız. Bunun gibi gemiciler, rüzgârlardan edindikleri kanâata göre
selâmette olduklarını zannederler; halbuki kendilerinin bilemediği
o rüzgârların daha nice gizli sebebleri vardır. Bâzan tahminlerinde
isâbet eder selâmeti bulur ve bâzân da hatâya düşerler. Bu sebebdendir
ki, bâzı kere imânı kuvvetli olanlar da nücûm ilminden men‘edi~
lirler.
Sâlisen: Bu ilimde belli başlı bir fayda olmaması sebebiyledir.
Zira bunu bilmek ne onu düzeltebilir ve ne de mukadderatı değiştirebilir.
Bu, boşu boşuna en kıymetli sermâye olan inşân ömrünü
tüketmektir. Kıymetli ömür sermâyesini isrâf ise en büyük zarardır.
Q ^ ^ S fi JH Jt • ^
4 – J p «tü i ^ üj-*-j j*
IjjJ U « I İ U .J » j U i c J l i i
(i j J r ^ ^ I i J
«Peygamber Efendimiz bir adamın başına büyük kalabalığın toplandığını
görünce:
— Nedir o? diye sordu. Onlar da :
— Allâme, dediler.
Peygamber Efendimiz :
— Ne bilir? deyince.
— Şiir ve Arab soylarını, cevâbını verdiklerinde :
— Cehlinde bir zarar olmadığı gibi bilinmesinde de bir kân olmayan
bir ilimdir, diye buyurmuşlardır.» (73)
Diğer bir hadîs-i şerîfde şöyle buyurulmuştur :
C * *!.> ¿J1* «£ O 3 > ~ J o o
^ ş I j I I I > | ))
* * s ” \ y ^
«İlim, âyet-i muhkeme veyâ siinnet-i kaaime veyâ âdil bir farizadır.»
(74)
Anlaşılıyor ki yıldız ve benzerî ilimlere dalmak faydasızdır, cehalete
dalmak ve tehlikeli işe atılmaktır. Zîra mukadder âkıbete herkesuğrayacak ve kaçınmak mümkün olamıyacaktır. Tababet bunun aksinedir.
Çünkü ona ihtiyâç olduğu gibi bir1 çok delilleri de bilinir. Hattâ
rüyâ ta’biri de bunun gibi değildir. Her ne kadar tâbir tahminî ise de,
Peygamberliğin kırk altı cüz’ünden bir cüz’ olması bakımından bir değer
taşır ve bârları da bunu bilebilir. (75)
3 — Kişinin müstakillen anlayıp istifâde edemiyeceği ilimler ile
uğraşmasının kendi hakkında mezmûm olmasıdır. İlimlerin zâhir ve
kolay anlaşılan kısımlarını öğrenmeden, ince ve çetin kısımlariyle uğ­
raşmak ve esrâr-ı ilâhiyyeden bahsetmek gibi. Gerçi kelâmcılar ve
feylesoflar ilâhı sırlardan bahsettiler; fakat tamâmen mâhiyyetini
anlayamadılar; bu husûsta istiklâliyet kazanamadılar. Bu gibi esrârı
ancak Peygamberler ve Velîler anlar. Binâenaleyh gerekli olan, insâniarı
bundan men’edip şerî’ate havâle etmektir. Orada inananları iknâ
edecek deliller vardır. Çok kimseler var ki daldıkları ilimlerden zarar
görmüşlerdir. O ilimleri okumasalar dindeki mevkileri daha güzel olacaktı.
Kuş eti ve bâzı tatlıların memedeki çocuğa dokunması gibi,
bâzı ilimlerin de bâzı kimselere zararlı olduğu inkâr edilemez.
Çok kimseler var ki, bâzı hâllerde cehâlet onlar için daha faydalı­
dır. Adamın birisi âilesinin çocuk doğurmadığından tabibe şikâyet
etti. Tabîb, hanımın nabzına baktı ve «Doğurmadığı iyi, çünkü bu hanım
kırk güne kadar ölecek» dedi. Bunu duyan hanımı dehşetli korku
sardı, kederlendi; malını böldü, vasiyyetini yaptı; kırk gün yemez iç­
mez, mâtem içinde bir hayât geçirdi. Kırk gün geçip de ölmeyince kocası
tabibi haberdar etti. Tabîb de :
— Şimdi münâsebette bulunun, çocuk doğurur, dedi. Adam:
— Nasıl olur? deyince, tabîb:
— Hanım çok şişman olduğu için yağ rahmin kapısını kapatmıştı
Bildim ki bunu ölüm korkusundan başka bir şey zayıflatmaz, ben de
kendisini ölümle korkuttum. Şimdi zayıfladı, yağ eridi, çocuğun doğ­
masına mâni kalmadı, dedi. İşte şu kıssa bâzı ilimleri bilmenin (bâzı
kimseler hakkında) zararlı olduğu husûsunda seni ikaz eder ve sana
Peygamber Efendimizin :
«Faydası olmayan bilgiden Allah’a sığınırız.» (76)
(75) Bu husûsda Peygamberimizin hadîsi olmakla berâber, esâsen 23 senelik
peygamberlik devresinin ilk altı ayı rûyâ ile geçmiştir. İşte bu, nübüvvetin kırk altıdaMeâlmdeki hadîsinin mânâsını da anlatmış olur. Şu hikâyeden
ders al ve şerî’atın yasak ettiği bilgilerle uğraşma, sahâbe’ye (R.A.)
sünnete uymakla kal; selâmet ordadır. Tehlike ise, bu -gibi umur-ı
garibe ile uğraşmaktadır. «Eşyâyı, olduğu gibi anlamak için çalışıyorum;
bundan ne zarar var» diye akıl, mantık ve delillerine güvenerek
böbürlenme. İyi bil ki (bâzı ilimlerin ileride) sana getireceği zarar,
kârından çoktur. Çok şey var ki, onları bilmekliğin, eğer Allahu Teâ-
lâ’nm lütfü yetişmezse, seni âhirette helâk edecek zararlara yol açar.
Yine bilmiş ol ki, ilâçlardaki hassaları yalnız tabîbler bildiği gibi, kalblerin
tabîbleri de peygamberler ve âhiret hayâtının sebeblerine vâkıf
olan âlimlerdir. Sakın, kendi akimla onlara itirâza kalkışma; helâk
olursun. Akla göre parmakta çıkan bir yaranın parmakta tedâvisi gerekirse,
tabîb başka yerden tedâvisini emreder ki, akıl bunu aslâ kabûl
etmez, çünkü damarların, bedendeki köklerini, dallarını, dolaş­
tıkları ve toplandıkları yerleri bilmez. Âhiret yolunda şerî’at’m sünnet
ve âdâbmın inceliklerinde ve insânlarm, bilmesiyle mükellef oldukları
inançlarında da öyle lâtîf incelikler var ki, bunları şümüliyle anlamak,
aklın kuvvet ve ihâtası dışında kalır. Nitekim kıymetli taşlarda
bir takım acâib hassalar vardır ki, hikmet sâhibleri bile bunlardaki
husûsiyetleri çözmekten âcizdir. Hattâ mıknatıs’m demiri (çektiğini
biliyor, fakat) hangi kuvvetle çektiğini bilemiyorlar. Kalbi temizleyip
cilâlandırmak sûretiyle islâh ederek fazilet duygularını tattırıp inşâm
Allah’a yaklaştırmaları bakımından dînî inanç ve şer’î hükümlerdeki
acâib ve garîb hâller, ilâçlar ve taşlarda olan hassalardan daha çok
ve daha büyüktür. Tecrübe, bir vesile olduğu hâlde, ilâçlardaki hassaları
tamâmiyle idrâk edemiyen akıllar, tecrübe ile bir gûnâ alâkası
bulunmayan âhiret yaşayışındaki faydalı şeyleri elbette tamâmiyle
anlıyamazlar. Tecrübe buna yol bulurdu eğer ölülerden bâzılan geri
dönüp de kendilerini Allahu Teâlâ’ya yaklaştırıcı iyi amellerin, uzaklaştırıcı
fenâ amellerin ve makbül inancın neler olduğunu haber vereydi
ki, buna aslâ ümîd ve imkân yok. Aklın menfaatinden, seni, Peygamberin
doğruluğuna ulaştıracak ve sözlerindeki işaretleri anlatacak
kadarı yeter; lüzümsuz şeylerle akimı yorma, Peygamberin gösterdiği
yola gir. Selâmet, ancak oradadır ve’s-selâm. Bu sebebdendir ki, Pey ­
gamber Efendimiz:
8 2 IHYAU ‘ULÜMİ’D – DÎN — C ilt: 1 — RUB’U’L – İBÂDAT
»
«Gerçekten bilgi’nin bazısı cehâlet, sözün bâzısı da yorgunluktur ‘>buyurmuşlardır. Şüphesiz ilim cehl olmaz; bâzan cehalet gibi zararlı
olur. Yine Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
O î X ? j – ! 4 İ & ‘ y i »
«Az muvaffakıyyet çok bilgiden hayırlıdır.» (78)
İ s a aleyhi’s-selâm da «Ağaçlar çok ama hepsi meyve vermez,
meyveler çok ama hepsi tatlı olmaz, ilimler çok ama hepsi faydalı olmaz»
buyurmuşlardır.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*