MEDİNE MUHASARASI HENDEK KAZASI

Hicretin beşinci senesine doğru idi. Kış geliyordu. Kureyş-
liler tedariklerini bitirm işler, Medine üzerine yürüm eğe hazırlanıyorlardı.
Diğer taraftan Beni Nadir Yahudileri, kendilerini
yurdlarından çıkarmış olan Hazreti M uhamm ed’den öç alm ak
için tutuşuyorlardı. Reislerinin en m eşhurlarından üçü, Huyey
ibni Ahtab, Kenane ibni Ebu’l Rabi’a, Salim ibni Ebu’l-Hukeyk,
Kureyşlilere ittifak teklifi için, M ekkeye gittiler. Onlarla anlaştıktan
sonra, Hicaz ve Necid’in M üslüm anlarla vakit vakit
çarpışmış olan bazı kabilelerine giderek Hazret-i M uhammed’­
den kurtulm ak için K ureyşlilere katılm alarını tem ine çalış­
tılar.
A rabistanda asırlardanberi hüküm süren hükûmetsizliğe
alışmış olan bedeviler, kabilelerinin reislerininkinden başka nü­
fuz ve kudret tanım ıyorlardı. Bundan dolayı, m em lekette, kabilelerin
karşılıklı hak ve vazifeleri esasına dayanan bir teş­
kilât vücude getirmeğe çalışan Resul-i Ekrem ’i, kendilerini
zincire vurm ak ve hareketlerinin serbestisini tahdit etm ek istiyen
bir m üstebit gözü ile görüyorlardı. Binaenaleyh m uharebeye
iştirake karar verm eleri için kendilerine fazla rica edilmesini
beklemediler.
Bu ittifakın hakikî m üşevvikleri Yahudiler olmuştur.
İslâmın bütün düşm anları arasında, Hazreti M uhammed’in
takip ettiği m aksat ve gayeleri en iyi anlıyan ve tahakkuklarından
en fazla korkan onlardı. Putperestliğin ergeç ortadan kalkacağına
emin oldukları cihetle, A rablarm ceddi Hz. İbrahim ’in
dini olarak ortaya sürdükleri akidelerini yayarak, Arab Y arım adasında
üstün bir vaziyet elde etmeği ve oraya hâkim olmağı
üm it ediyorlardı. Bir m üddet evvel m em lekete girm iş olan Hı­
ristiyanlığın intişarına zaten m âni olmayı başarm ışlardı. Islâ-
miyeti yolları üzerine dikilmiş yeni bir rakip gibi gördüler.
Ahd-i A tik’in Peygam berlerini tanıyan ve m ensuplarına K udüs’e
teveccühle ibadet etm elerini tavsiye eyliyen bu dinin
M usevilikle bazı benzerlikler arzettiğini görerek, ilk önce onu
eritm eğe ve yutm ağa m uvaffak olacaklarını düşünm üşlerdi.
Bu hususta hiç bir m uvaffakiyete nâil olamayınca, onu boğma­
ğa karar verdiler. Bir yandan Hazret-i M uhamm ed’in hayatı­
na kastetm ekten geri durm azken bir yandan da m uhtelif kabileleri
M üslüm anlar aleyhine birleşm ek için kışkırtıyorlardı.
İşte, İslâma son ve k at’i darbeyi indirmeği gaye edinen büyük
ittifak, onların harcadıkları gayretler sayesinde kurulabilm işti.
627 senesi Şubatının ilk günlerinde, Ebu Sufyan, K ureyşin
ileri gelenlerini «Darü’n-nedve» ye dâvet etti. Orada m uhafaza
edilm ekte olan sancağı alarak, kabilenin bu m ukaddes tim ­
salinin şerefini korum ak hususunda U hud’da öldürülen babasının
verdiği örneğe uym ası tavsiyesiyle Osman Ebu Talha’-
nın eline verdi. M err-üz-Zahran’a vardığında dört bin m uharipten
ziyade olan ve arasında, 400 atlı ve 1500 hecinsüvar (deveye
binmiş) bulunan bu ordu, Beni Fezare, Beni Eşca’ ve Beni
M urre gibi Beni G atafan ile m üttefik m uhtelif aşiretlerin
getirdikleri birliklerle takviye edildi.
Beni Fezare, Uyeyne ibni Hısn, Beni Eşça, Mis’ar bin Rahile’nin,
Beni M urre de Hâris ibni Avf’ın kum andası altında idiler.
Yolda Bi’r-i M auna’da M üslüm anları öldürm üş olan Beni
Suleym ler ile Beni Sa’d ve Beni Esed de gelip m üttefiklerin
kuvvetini arttırdılar. Bu suretle on bin kişiden m ürekkep bir
ordu teşekkül etti ve üç kola ayrılarak, Medine yolunu tuttu.
Hazret-i M uham m ed’in elinde, bunlara karşı koyacak, üç bin
kadar asker vardı. M üslüm anların m azhar oldukları yegâne üstünlük
kum andanın bir elde bulunm asıdır.
M üttefikler her ne kadar Ebu Sufyan’m yüksek kum an­
dası altına girm işlerse de, harb başlayınca m uhtelif kabile reislerinin
sırasıyla bir gün kum anda etm elerini kararlaştırm ış­
lardı. M üttefik kabileler reislerinin izzet-i nefsini korum ak gayesile
alınmış olan bu tedbir zaten ittifaklarda bir zaaf sebebi
teşkil eder.
K arşılaşm ak üzere olan ordular arasındaki nisbetsizlik o
derecede idi ki, M üslüm anlar bir m eydan m uharebesine girm
ek tehlikesini hiç bir halde göze alam azlardı. Bundan dolayı­
d ır ki, Hazret-i M uhammed, bütün kuvvetlerini Medine içinde
toplayıp düşm anın tecavüzünü m etanetle beklemeğe karar
verdi. Bu plâna kimse itiraz edemezdi. Çünkü Uhud tecrübesi
henüz pek yeniydi.
Medine evlerinin m uhkem surette taştan yapılmış ve birbirine
yaslanm ış dış duvarları, şehri üç cihetten kuşatan bir
nevi m üdafaa h attı teşkil ediyorlardı. M uhtelif bina kütleleri
arasında kalan bazı boşlukları da m üdafaa im kânları veren birtakım
bahçeler ve hurm alıklar dolduruyordu. Fakat şimal cihetinden,
Cebeli Sila’nm şarkına doğru uzanan arazi tecavüze
k arşı açık kalıyordu.
O sırada M edine’de, lâkabından da anlaşılabileceği üzere,
M ezopotamya veyahut İran ahalisinden Selman-ı Farisî nam
ında birisi vardı. Bedeviler tarafından esir edilmiş ve Beni
K elb kabilesinden bir Yahudiye satılm ıştı. İslâm dinini kabul
ettiğ i için, fidyesini verm ek hususunda m üslüm anlarm y ard ı­
m ına nâil olmuştu. Esirlikten kurtulunca M edine’de yerleşti.
Şehirleri, hendekler içine alm ak suretiyle, m üdafaa etm ek usulünü,
m em leketinde görmüştü. Onun için bu m üdafaa sistem
ini tavsiye etm ek üzere Resulü Ekrem ’in yanm a gitti. Hazxet-i
M uhamm ed’in dehası bu projenin kıym etini hem en kavradı.
Şehirde m evcut bütün kazma, kürek ve küfeleri toplattırdı.
Bunları onar kişilik takım lara ayırdığı M üslüm anlara tevzi
ile her takım a m üdafaa hattının bir kısm ını tevdi etti ve
toprağı kazm aları em rini verdi. Mescidin inşası sırasında old
u ğ u gibi kendi de bizzat çalışmağa koyuldu.
Kışm, çöl yaylalarında um um iyetle esen dondurucu bir
rüzgâr m üslüm anlarm titreyen âzalarını uyuşturuyor ve faaliyetlerini
felce uğratıyordu.
Y üreklerinde yanan iman ateşini tazelem ek suretiyle, onları
tekrar ısıtmak, teşvik etm ek için, Resul-i Ekrem, gövdesi
yarı çıplak olduğu halde, kazılan yerlerden çıkan toprakları
taşıyor, bir yandan da şu m ealdeki k ıt’ayı inşad ediyordu:
«Yarabbi! Sen olmasaydın biz delilsiz (kılavuzsuz)
«kalırdık. Senin lütuf ve keremin, senin hidayetin
«olmasaydı asla sadaka veremiyecek ve ibadet et-
«mesini bilemiyecektik. Bize gönül ferahlığı, huzur
«ver ve gazada kuvvet ve metanet ihsan eyle. Bize
«karşı çıkan düşmanlar bizi ifsat etmek istediler.
«Biz reddettik, reddettik!»
Bu son sözleri söylerken sesini yükseltiyor ve M üslümanlar
da bir ağızdan tekrar ediyorlardı.
Yahut :
«Yarabbi! Ensar ve Muhacirine lütuf ve merhamet
«eyle. Yegâne gerçek hayır, ahiret iyiliğidir.»
diyordu.
Açlık tesiriyle kıvranan M üslüm anlara neş’e ve şetaret
verm ek için Resul-i Ekrem ’in bütün hüküm ve nüfûzunu sarfetm
esi lâzım geliyordu. Uzun m üddet devam etmesi m üm kün
olan bir m uhasara için, erzak ve m ühim m atı idare ile kullan- -v)
m ak icap ediyordu. Tayınlar azaltıldı. Herkes yağda kavrulmuş
veya bir m iktar süde batırılm ış bir avuç arpa ile iktifa
etmeğe m ecburdu. Hazret-i M uhammed, çalışma esnasında lâ-
tifeler ederek, M üslüm anlar arasında neş’e ve neşatı gözetmeğe
çalışıyordu.
Ensardan C âbir’in, kesilmesi icap eden zayif ve çelimsiz
bir koyunu vardı. Onu Resul-i Ekrem ’in em rine hazırlam ası­
nı karısına tenbih etti. Akşam vakti, bütün gün çalışmış olm
aktan bitkin bir hale gelen Hazret-i Muhammed, hendekten
çok uzak olm ıyan bir yere kurdurm uş olduğu çadıra döner-
ken, biraz arpa ile bayatlam ış yağda pişmiş koyunu omuzunda
taşıyan Câbir’i gördü ve bağırdı: «Ey hendek adamları! Câ-
bir size büyük bir ziyafet veriyor. Çabuk geliniz!» Kendisi b ir
lokma alm akla iktifa ederek, geri kalanını aç olan arkadaşla-
‘ rina bıraktı.
Feragatini ispat etm ek ve bizzat yapamıyacağı bir fedakârlığı
başkalarından istemem ek suretiyledir ki, Resul-i Ekrem
, m ünafıkların, m üslüm anlar arasına girerek, «Muhammed,
k bize parlak bir istikbal vâdetmekten geri durmadı, halbuki
şimdi hayatımızı tehlikeye koymadan şehirden bile dışarı çı­
kamıyoruz» suretinde yaptıkları iki yüzlü propagandaya k ar­
şı koyabiliyordu.
M ünafıkların çoğu, Medine civarındaki evlerini m üdafaa
etm ek bahanesiyle, çarpışmağı vâdetm iş olm alarına rağm en,
gitm ek istediler. M üslüm anlar aleyhine dönmek ve karışıklık
çıkarm ak için fırsat bekliyorlardı. Onun için Resul-i Ekrem,
gitm elerine m üsaade etti ve onlardan kurtulduğuna memnun
oldu.
«O zaman onlardan bir güruh: “Ey Yesrib ahâlîsi,
sizin için burada durmak (imkânı) yok. Hemen
dönün” demişlerdi. Onlardan bir kısmı da: “Hakikaten
evimiz açıktır” diyerek peygamberden izin
istiyorlardı. Halbuki onların evleri açık değildi.
A Onlar kaçmaktan başka bir şey arzu etmiyorlardı.»
«Eğer (Medine’nin) etrafından üzerlerine girilmiş
olup da sonra kendilerinden fitne (çıkarmaları) istenseydi
muhakkak ki, bunu hemen yaparlar, bundan
pek az (bir zamandan fazla geri kalmazlardı.»
(Ahzâb sûresi, 13 -14)
Diğer taraftan, Beni N adîr’in reisi Huy ey ibni Ahtab, Beni
K urayza’yı, M üslüm anlarla yapılan ittifak m uahedesine sadık
kalan bu yegâne Yahudi kabilesini, m üttefikler tarafına
celbetmeğe çalışıyordu. Huyey, K urayzalarm reisi K â’b ibni
Esed’in yanm a gitti. K â’b, onun niyet ve m aksadından şüphe
ettiği cihetle evine girmesine izin vermedi. «Sen, ziyaretinle
beni şüpheye düşürüyorsun,» dedi, «bil ki, teşebbüsün kabilem
için tehlikelerle doludur. Muhammed’in daima büyük bir
itina ile riayet etmiş olduğu bir muahedeyi bozmağa hiç bir
sebep yoktur.» Bu sözler H uyey’in cesaretini asla kırm adı.
«Gelişim, hiç de düşündüğün sebebe mebni değildir. Sadece
seni görmek istiyordum. Buna müsaade edersen yemeğini bö­
lüşelim» diye cevap verdi.
K â’b kapısını açtı. Öteden beriden konuştuktan sonra,
Huyey, sözü m aharetli bir surette m em leketin vaziyeti bahsine
nakletti, M uhammed’i ortadan kaldırm ağa azmetm iş olan
K ureyşlilerin kuvvetini m eth ü senâ eyledi, bundan Yahudilerin
ne kadar m üstefit olacaklarını anlattı. M uhatabının ısra
r ettiğini görünce tehdit yolunu tu ttu ; dedi ki: «Ey Kâ’b,
dikkat et, Kureyşliler uzakta değiller. İki, üç güne kadar burada
olacaklar. Onların tarafını tuttuğunu beyan etmezsen
çok fena pişman olacaksın. Fakat iş işten geçmiş olacak.»
Bu sözlerin tesiri altında kalan K â’b, M üslüm anlarla aktettiği
m uahedeyi bozmaya razı oldu.
Bu dönüş, bu isyan şâyiaları Resul-i Ekrem ’in kulağına
erişm ekle, Sa’d ibni Muaz ve Sa’d ibni Ubade’yi, taahhütlerini
ihtar için Beni K urayza nezdine gönderdi. Beni Kurayza:
«Biz Peygamberi tanımıyoruz. Onunla aramızda hiç bir anlaşma
yoktur!» cevabını verdiler. Bu ahdi bozma haberi, Beni **
K urayza’ya taraftar olan Y ahudilerin m ukim bulundukları
M edine’de heyecan uyandırdı. Bu Yahudiler, bir takım karı­
şıklıklar çıkarabilirlerdi. Buna karşı tedbir alm ak gerekti.
Hazret-i M uhammed, H endek’in m üdafaasını tem ine ancak kifayet
edecek m ertebede olan askerinden bir kuvvet ayırarak,
birini Ensardan, birini de M uhacirinden birinin kum andası altın
a verdiği iki m üfreze teşkil etti. Bu müfrezeler, huzur ve
âsâyişi tem in etm ek için, gece ve gündüz şehrin sokaklarını
«dolaşmak vazifesiyle m ükellef tutuldu.
M üslüm anların, iki hafta hiç durm adan süren çalışmaları
sayesinde, hendeği kazıp bitirdikleri sırada, kendileriyle ittifak
etm iş olan bedevi kabilelerinin de iltihakiyle kuvvetlenm
iş bulunan K ureyşliler M edine’yi şarktan sararak, Uhud da­
ğının eteklerine doğru uzanan vâdiye ulaştılar. Onlara iki sene
önceki m uzafferiyetlerini hatırlatan bu vâdi, baştan başa
ıssızdı. K ureyşliler oradan cenuba doğru ikiye ayrılarak hiç
bir m âniaya uğram adan yollarına devam ettiler. Araziyi gayet
iy i tanıdıkları ve m üstevliye karşı, bu cihetten, hiç bir ciddî
engel çıkmıyacağını bildikleri için, kendilerini şim diden Medine’ye
hâkim farzediyorlarlardı. Halbuki birdenbire önlerine,
yolu kapıyan hendek çıktı ve yürüyüşlerini durduruverdi.
Bu m üdafaa sistemi karşısında şaşırıp kalm ış olan K ureyş­
liler, hendekten çıkan topraklarla yapılmış siperler arkasında
m evzi almış olan m üslüm anların attıkları ok yağm uru karşı­
sında ricate m ecbur oldular. M üttefikler, ordugâhlarını kurm
ak ve h attı hareketlerini kararlaştırm ak üzere, ok menzili
Tıaricine çıktılar. Ertesi günden itibaren faaliyete başladılar.
Tabiyeleri, m üdafaa hattına birbirinden uzak m uhtelif noktalara
ayni zamanda hücum suretiyle taarruz etm ekti. Bu suretle,
ihtiyatları olmıyan ve cephe boyunca dağılmış bulunan
m üdafileri, tehdide m aruz noktaları kuvvetlendirm ek için, bir
düziye yer değiştirmeğe m ecbur edeceklerini düşünüyorlardı.
M üslüm anları kâfi derecede yorduktan sonra belli bir kısım ­
dan toplu kuvvetleri ile nihaî hücum a geçeceklerdi.
Bu m anevrayı devamlı olarak tekrarlam ak sûretiyle, K ureyşliler,
nihayet hendeğin bir noktada, diğer yerlerin hepsinden
ziyade dar olduğunu keşfettiler.
Düşm anın en m eşhur süvarilerinden altısı ki, aralarından
A m r ibni Ved, Ikrim e ibni Ebû Cehil, Nevfel ibni Abdullah
atların ı dörtnala koşturarak hendeği aşmağa m uvaffak oldular.
M üslüm anlar bunların geldiklerini görür görmez, Hz. Ali,
b ir m üfrezenin başına geçerek, karşılarına çıktı. İki taraf, birbirinden
uzakça bir mesafede durdular.
Zam anın âdetine uyarak taraflar teker teker döğüşmeğe
başlıyacaklardı. Bir yanda m üslüm anlar, öte yanda arkadaş-
larım n arkasından hendeği aşmağa m uvaffak olam ıyan Kureyşliler,
üzengileri üzerinde ayağa kalkarak ve gözlerini düş­
m anlarına dikerek, başlam ak üzere olan dasıtanî sahneyi bekliyorlardı.
Bahadır bir yaşlı cengâver olan Am r ibni Ved, at üzerinde
olduğu halde, ilerliyerek ve söğüp sayarak, m üslüm anları
çarpışmağa davet etti: «İçinizde kılıcımın kıymetini denemek
istiyen varsa ortaya çıksın» diye bağırdı.
Ali, zülfikârı elinde, bu m eydan okumağa karşılık verm ek
için m eydana atıldı. Asil A rablar, ancak eşitleriyle kılıç mü-
barezesi yaptıkları cihetle, Am r ibni Ved kendisiyle boy ölçüş­
meğe cüret eden gencin kim olduğunu öğrenm ek istedi. İki
m übariz arasında şu m uhavere g e ç ti:
— Sen kimsin?
— Ben Ebû Talib’in oğlu A li’yim. Seni îslâm a davet ederim.
— Asla!
— Şu halde, geri çekil!
— A rab kadınlarının benimle alay etm elerine taham m ül
edemem.
— O halde harbedelim!
— Ağzın süt kokuyor. Vaktiyle babanı kardeş telâkki etmiştim,
acırım sana, kanını dökemem.
— Ben, dedi Ali, senin kanını dökm ekten zevk alırım .
Yalnız ben piyadeyim, sen at üstündesin. Arada m üsavat olm
ak için atından inmelisin.
Am r yere atladı, ve, ya galebe çalmak yahut ölmek azm
inde bulunduğunu gösterm ek için, atının dizini, bir kılıç
darbesile, parçaladıktan sonra, Ali’nin üzerine atıldı.
İki m uhasım m ayakları altından kalkan bir toz bulutu,
m übarezenin neticelerini takip etm ek istiyen her iki ordugâ­
hın gözlerinden onları sakladı. Biraz sonra A li’nin «Allahü
Ekber!» diye haykırdığı işitildi. M üslüm anlar, bu sesin zaferi
ilân ettiğini anlam akla, hep birden: «Allahü Ekber, Allahü Ekber!»
diye bağırarak ortalığı inlettiler.
Filhakika A m r’m cesedi yerde yatıyordu.
K ureyş’in — Nevfel’den b aşk a— diğer süvarileri, bu taarruzdan
istifade ederek, atlarını m ahm uzlayıp kaçmağa m uvaffak
oldular. Nevfel’in atı hendeği geçem iyerek düştü ve sü­
varisini beraberce hendeğe sürükledi. M üslüm anlar Nevfel’in
üzerine taş atm ağa başlayınca, Nevfel: «Beni alçak bir mücrim
gibi recmetmeyiniz (taşa tutmayınız); daha şerefli bir surette
ölmeğe lâyıkım. İçinizden birisi gelsin de işimi kılıcıyla bitirsin!»
diye bağırdı. Zubeyr ibni’l Avvam hendeğe atlıyarak
N evfel’in başını kılıcıyla gövdesinden ayırdı.

Büyük bir değişiklik olmaksızın günler geçiyordu. H er iki
tarafın zâyiatı, vakıa ehemmiyetsizdi, fakat m ahsurların bir
düziye, tetikte, bulunm aları m ukavem et kudretlerini azaltıyordu.
O derecede ki, kendilerini beslemek imkânsızlığı karşısında,
gitgide gıdalarını azaltm ağa m ecbur oluyorlardı.
Bu vaziyet Hazret-i M uhamm ed’i endişeye düşürüyordu.
Cenab-ı H akk’m inâyetine sarsılmaz bir im anı olmasına rağ­
men, arkadaşlarının ıstıraplarını hafifletm ek ve zaferi sağlam
ak hususunda, iktidarının taallûk edebildiği bütün vasıtalara
m üracaat etmeği asla ihm al etmiyordu.
Düşmanı zayıflatm ak için m üttefikler arasındaki kabilelerin
— K ureyş’ten sonra — en m ühim i olan Beni G atfan’ı, onlara
bazı m enfaatler teklif etm ek suretiyle, kendine celbetme-
ği düşündü.
Evslerle Hazreçleri tem sil eden iki Sa’d ’i — Sa’d ibni Muaz
ve Sa’d ibni Ubade’y i — yanm a çağırarak m aksadını anlattı.
Onlara dedi ki: «Medine’nin hurma mahsulünün üçte birini
onlara vermek suretiyle Beni Gatfan’ı müttefiklerinden ayırmak
teşebbüsünde bulunmak istiyorum. Siz bu hususta ne dü­
şünüyorsunuz?»
Ensarın iki reisi, fikirlerini bildirm eden evvel, Resul-i Ek­
rem ’in bu veçhile hareket etm ek arzusunda bulunm asının bir
vahiy eseri olup olmadığını anlam ak istediler.
Hazret-i Muhammed, kendilerine: «Bu, eğer Allah’ın emri
olsaydı sizinle asla istişâre etmezdim» cevabını verdi.
Ensarın iki reisi: «Şu halde» dediler, «onlara ancak kılıcını
gösterebilirsin. Biz putlara taptığımız zaman bile, onlara böyle
bir teklifte bulunmamıştık. Bizden almak istediklerini daima
ödemişlerdir.»
H azret-i M uhammed tasavvurunu fiiliyata koymadı. M üttefikler
M edine’yi tâcize devam ediyorlardı. Beni Kurayza, hü­
cum lara doğrudan doğruya iştirâk etm emekle beraber, şehre
gizlice gönderdikleri m üfsidler vasıtasıyla m ahsurların cesaretlerini
kırm ağa çalışıyorlar, bu veçhile m üttefiklerinin m uvaffakiyetlerini
tem ine gayret ediyorlardı.
H azret-i Muhammed, kendi âilesini ve arkadaşlarından
bazılarının karılarını Cebeli Sila yam acında kâin olup Beni
K urayza’ya ait kalenin tam karşısına düşen m üstahkem bir yere
yerleştirerek emniyet altına aldı.
Bir gün, düşman süvarilerinden bazıları, Halid ibni Velid
’in kum andası altında olarak, hendeği aşmağa ve Resul-i
Ekrem ’in hem en çadırına kadar yanaşm ağa m uvaffak oldular.
Vaziyet tehlikeli göründüğünden, Resul-i Ekrem ’in âilesini korum
akla m ükellef m uharipler, düşm anla m übarezeye giren arkadaşlarına
yardım etm ek için, m evzilerini terkettiler. Bu sı­
rada silâhlı bir Yahudi kaleye yaklaşm ıştı. A bdü’l-M uttalib’in
kızı Safiyye bunu gördü ve, hasta olduğundan dolayı, arkadaş­
larına refakat edememiş olan şâir Hassan’a, kale etrafında dolaşan
bu şahsı silâhtan tecrid etm esini söyledi. Hassan: — «Kı­
mıldamaya mecalim olsaydı, burada durmazdım» diye cevap
verdi. B unun üzerine Safiyye, eline bir dem ir parçası alıp, kaleye
girmeğe teşebbüs etm ekte olduğu bir sırada, Yahudinin
başına bir darbe indirdi ve onu cansız olarak yere serdi.
O gün Sa’d ibni Muaz om uzundan ağır surette yaralandı.
Sabahtan güneş batm caya kadar hiç kimse m übareze m eydanını
bırakm adı ve namazını kılam adı: M uayyen zam anlarda
edâsı farz olan beş vakit namaz, gece olduktan sonra, hep birden
kılındı.
Bu vak’anm ertesi günü, Beni Gatfan reislerinden olup
gizlice M üslümanlığı kabul etm iş olan Nuaym ibni Mes’udü’sSakafi
M üslüm anların ilk m üdafaa hatlarına yaklaşarak Resul-i
Ekrem ’in huzuruna götürülm esini istedi. Peygam ber’in
huzuruna varınca kelime-i şehadet getirdi ve îslâm ın dâvası­
na ne suretle faydalı bir şekilde hizmet edebileceğini öğrenm
ek istedi.
Hazret-i M uhammed: «Bir tecrübe et», dedi «aralarına nifak
sokmak suretiyle, düşmanlarımızı çekilmeğe kandırmağa
uğraş; çünkü harb, hud’adır, hiledir.»
Nuaym M edine’den — girdiği g ib i— gizlice çıkarak, doğ­
ru Beni Kurayza nezdine gitti. Kabilesinin i1 eri gelenlerinden
bazılarıyla oturm akta olan K â’b’ı buldu, onlar»’ — «Siz beni
tanıyorsunuz ve zannederim, bana itimadınız da vardır. Kureyş
ile müttefikiniz olan Beni Gatfan, sizinkinden çok farklı
bir vaziyette bulunuyorlar. Bu memleket sizindir. Mallarınız
ve âileleriniz buradadır. Siz bu memleketi terkedemezsiniz.
Onlar ise, bilâkis malları ve âileleri düşmanın yetişemiyeceği
ve zarar veremiyeceği bir yerde bulunduğundan, yalnız Hazret-i
Muhammed’e karşı harbetmek üzere gelmişlerdir. Müslümanlardan
gördükleri mukavemet karşısında cesaretlerini
kaybetmeğe başladılar, hattâ muhasaradan vazgeçip gitmekten
bile bahsetmektedirler. Şu hale göre, kendisiyle aktettiğiniz
muahedeyi tanımamak suretiyle, hıyanette bulunmuş olduğunuzu
ileri sürerek sizi itham edecek olan Muhammed’in
elinde kalacaksınız. Kureyşle Beni Gatfan’ları yurdlarına dönmekten
menetmek ve Müslümanlar tamamile münhezim oluncıya
kadar harbe devam etmeğe kendilerini mecbur kılmak
için, onlardan bir kaç rehine istemeniz lâzımdır», dedi.
Beni K urayza bu nasihati çok yerinde buldular. Nuaym
oradan ayrılarak, Ebû Sufyan ile Beni G atfan reisleri nezdine
gitti. Onlara: «Tahkik ettiğim bir şey var ki, onu size bil­
dirmeği fâideli görüyorum. Fakat onu size söylemeden evvel,
ifşâ etmiyeceğinize dair yemin ediniz», dedi.
Yemin ettiler.
Nuaym tekrar söze başlıyarak: «İşte,» dedi, «Beni Kurayza
Yahudileri Muhammed’le aktettikleri ittifakı feshetmekten
ve bizimle müttefik olmaktan dolayı pişman oldular. Kendilerini
affettirmek için, Kureyş ile Gatfanlıların en asil bazı
kimselerini Muhammed’e teslim etmeği taahhüt ettiler. Şayet,
herhangi bir sebep ve vesile ile sizden rehine istiyecek olurlarsa
bunları ne maksatla istediklerini bilmiş olunuz.»
Ebû Sufyan işittiği sözlerin ne dereceye kadar doğru olduğunu
anlam ak istiyerek, îkrim e’yi Beni K urayza’ya gönderdi.
İkrim e onlara dedi ki: «Biz Muhammed’den kurtulmak hususunda
sizden yardım göreceğimizi ümit ettiğimiz için burada
bulunuyoruz. Halbuki harb için hiç bir gayret göstermedi­
ğinizi görüyoruz. Memleket bize yabancı. Muhariplerimiz bundan
şikâyet ediyorlar. Hayvanlarımızı beslemekte müşkilât çekiyoruz.
Ot nadir bulunuyor. Harb gitgide uzuyor. Bundan dolayı
yarın, sizin de iştirâk edeceğiniz bir umumî hücum yaparak
bu hale nihayet vermeği kararlaştırdık.»
Yahudiler: «Yarın sebt (sabbat) günüdür, yani dinimize
göre mecburî istirahat günüdür», diye cevap verdiler. «Hücumu
başka bir güne bırakmak lâzımdır ve müşterek düşmanı­
mızın kuvvetini imha etmedikçe bizi bırakmıyacağınızm teminatı
olarak en asillerinizden altmış kişiyi rehine olarak verdi­
ğiniz takdirde biz sizinle beraber harbedebiliriz», sözlerini ilâ­
ve ettiler.
Bu sözler kendisine nakledilince, Ebû Sufyan: «Lât ve Uzza
adına yemin ederim ki Nuaym’ın aldığı haber doğru idi»
dedi ve hem en Y ahudilere bir haberci göndererek, onlara hiç
bir rehine verilm iyeceğini bildirdi. Bu da N uaym ’m kendilerine
verdiği haberin hakikate uygun olduğuna Beni K urayza’-
yı inandırm ağa kâfi geldi.
N uaym ’ın tatbik ettiği plân sayesinde m üttefiklerin arası
tam am iyle bozuldu (1).
M üslüm anların şiddetli m ukavem eti, Yahudilerin çekilmesi,
bu kadar büyük bir ordunun uzun m üddet beslenmesindeki
m üşkilât. putperestleri tasavvur olunan um um î hücum u yapm
aktan alakoydu.
A llah’ın inâyeti bir kere daha m ü’m inlerin lehine tecelli
etti: Şiddetli ve dondurucu bir rüzgâr çıktı; o arada, m üttefiklerin
ordugâhını, bir kaç dakika zarfında, görülmemiş bir
hercüm erç içine koyan, pek şiddetli bir yağm ur yağmağa banladı:
Ç adırlar yıkıldı, develer ve atlar dağıldı, tencereler yuvarlandı,
ateşler söndü.
M üslüm anlar bunu m eleklerin tesirine atfettiler. Kaç­
m aktan başka bir şey düşünm iyen bedeviler de şeytanların işi
addeylediler.
Ebû Sufyan, kaçanları toplayıp tekrar nizam ve intizam
altına alm aktan âciz kaldığını görerek ve, m üttefiklerin bir
arada iken başa çıkaram adıkları bir işi, K ureyş m uhariplerinin
başına geçmekle, kendi kendine m uvaffakiyetle becerem
iyeceğini düşünerek, nihayet, ricat em rini verdi. Am r îb n ’i –
Âs ile Halid ibni Velid, iki yüz kadar süvari ile, artçılık vazifesini
yaparak K ureyşlilerin ricatini him aye ediyorlardı.
Bu vak’a, geceleyin cereyan etmişti.
Ertesi sabah, ovada düşm an kalm adığını görünce, Resul-i
Ekrem , sahabelerine dönerek dedi ki: «Kureyşliler bir daha
gelip bize taarruz etmiyeceklerdir. Bundan sonra taarruz sı­
rası bizimdir!»
(1) H azret-i M u h am m ed ’in h ile (h u d ’a) y e m ü ra c a a ti tav siy e etm esi k ey ­
fiy e tin i, b u m ü sa ad en in h arb e m ü n h a sır o ld u ğ u n u b ilm ez gibi d a v ra n a n bazı
m ü ellifler, İslâm aley h in e b ir silâh gibi k u llan m ak iste rle r. O nüç a srı m ü te c a ­
v iz b ir z am an so n ra, en m ü te ra k k i m illetler d ah i b u m ü saad ey e, fa k a t başka
b ir n am ile, h em de suiistimtal şek lin d e m ü racaat e tm e k te , ona «yüksek diplom
asi» a d ın ı v e rm e k te d irle r. H a z re t-i M uham m ed, d e v le t re isi ve o rd u k u m an ­
d a n ı sıfatıy la m ü m in le rin h a y a tın d a n ve m em lek etin m ü d a fa a sın d a n m esul idi.
İstih b a r ve m u k ab il casusluk v a s ıta la rı b u lu n m ay an b ir k u rm a y h e y e ti gösterile
b ilir m i? S öylenebilecek b ir şey v arsa o da, Hz. M u h am m ed ’in p ey g am b er
ve d evlet re isi o lm ak z a ru re tle rin i asla bilm ezlik e tm iş o lm am asıd ır. O, b ir re ­
a list idi.
Medine m uhasarası üç hafta sürm üştü.
Daimî bir dikkat ve uyanıklık içinde geçen o kadar günün
yorgunluklarından sonra, İslâm cengâverleri haketm iş oldukları
bir istirahate kavuşm ak istiyorlardı. F akat Hazret-i Muhammed,
silâhları bırakm adan evvel, Beni K urayza üzerine
yürüyerek, hıyanetlerinden dolayı onları cezalandırm ak lâzım
geldiği fikrinde idi. Ertesi sabah, Bilâİi Habeşî vasıtasiyle,
M üslüm anların ikindi namazını Beni K urayza burcunun önünde
kılm ak üzere hazırlanm aları iktiza ettiğini ilân etti.
K abahatli sıfatıyla kendilerini m üdafaa etm ek ve Resul-i
Ekrem ’in m erham etine sığınmak suretiyle Yahudiler, uğrıyacakları
âkibetin vaham etini hafifletebilirdi; fakat buna tam am
iyle zıd bir hareket yapm ak beceriksizliğini gösterdiler. Müslüm
anların yaklaştıklarını görünce Hazret-i M uhammed ile sahabeleri
hakkında pek çirkin sözler söyleyip sövmeğe başladı­
lar. Asla hiddet etm iyen, hiç bir vakit — m üptezel değ il— en
az kaba dahi olsa âdi bir söz sarfeylem iyen Resul-i Ekrem, bu
sefer onlara çıkışm aktan kendini alamadı. Sahabeleri: «Yâ Resulallah,
dediler, bugüne kadar ağır söylemekten çekiniyordun.
Bugün ne için ona başladın?» Bu sözler Resul-i Ekrem ’i o derece
m üteessir etti ki, mızrağı elinden ve abası sırtından
düştü.
Y ahudilerin m ukavem etini kırm ak ve onları teslim olma­
ğa m ecbur kılm ak için m untazam bir m uhasaraya başlam ak
lâzım geldi. Y ahudiler, vaziyetlerinin günden güne kötüleşti­
ğini görünce, etraflarındaki kuşağı kırm ak için, hile yoluna
saptılar. Bir Cuma günü, K â’b, kabilesinin ileri gelenlerini toplıyarak,
kendilerine: «Yarın cumartesi. Düşmanlarımız bilirler
ki, biz bugün hiç bir iş yapmıyoruz. Bu cihetle daha az kuvvetli
olacaklardır. Kütle halinde bir çıkış hareketi yapmak
için, bu vaziyetten istifade edeceğiz ve ansızın üzerlerine hü­
cumla bastıracağız. Bu suretle belki onların safları arasına girmeğe
ve çekilip gitmeğe muvaffak olacağız» dedi.
Bu plân m uvaffak olamadı. K ıtlık sebebile bitkin düşen
Y ahudiler, teslim e m ecbur oldular. Evvelce Y esrib’de hüküm ­
ranlığı elde etm ek için Beni Hazreç ile çarpışan ve o zam an
kendilerinin m üttefiki olan Beni Evs kabilesinin lehlerine m ü­
dahale edip, M edine topraklarından sürülürken Beni N ad îr
kabilesine verilen m üsaadelere benzer şartları istihsal eyliyeceklerini
um arak, Evs kabilesi reisi Sa’d ibni M uaz’ı, kaderlerini
tayin hususunda hakem yapm asını H azreti M uham m ed’-
den istediler.
Resul-i Ekrem buna m uvafakat etti. Sa’d ağır yaralı olduğu
halde, bir eşeğe binip ve koltukları altında iki adam tarafından
tutulan bir meşin yastığa dayanıp geldi. Y ahudilere
K u r’an-ı K erim ahkâm ına göre mi m uhakem e edilm elerini istediklerini,
yoksa haklarında kendi kanunlarının mı tatbikini,
tercih ettiklerini sordu.
Beni Kurayza Yahudi kanunlarının tatbikini istedi.
Sa’d, bunun üzerine, ciddiyetle «Adalete uymıyan bir hü­
küm vermiş olmakla asla tâyip edilmiyeceğim» dedi ve «Sifr-iAhîr
= Deuteronome» un :
«Taarruz için bir şehre yaklaştığın vakit, evvelâ o şehre
«sulh teklif edersin. Eğer sulhu kabul eder ve sana kapılarını
«açarsa, o şehirde bulunacak olan ahalinin cümlesi senin ciz-
«yegüzarın ve esirin olacak. Eğer seninle sulhu kabul etmez ve
«sana karşı muharebe etmek isterse, o zaman o şehri muhasa-
«ra edersin. Ve Cenab-ı-lemyezel senin Allahın, o şehri sana
«teslim edince bütün erkekleri kılıçtan geçirirsin. Fakat ka-
«kadmları, çocukları, hayvanları, şehrin içindeki her şeyi,
«bütün ganimetlerini kendine alıkorsun ve senin Rab’m, Ce-
«nab-ı-lemyezel’in düşmana ait olarak sana teslim edeceği bü-
«tün metrukâtını yersin.»
(Sifr-i-Ahîr, fasıl 20 fıkra: 10-15.)
Meâlinde olan âyetlerine tevfikan :
«Erkekler öldürülmelidir, malları müsadere olunmalıdır,,
kadınları ve çocukları esir edilmelidir» hükm ünü verdi.
Evvelce de söylediğimiz veçhile, K ureyşliler ve m üttefik­
le ri tarafından, İslâm iyeti ebediyen m ahvetm ek gayesiyle girişilen
Hendek m uharebesi İslâm ın vaziyetine yeniden kuvvet
v e m etanet verm ekten başka bir netice hasıl etm em iştir.
K u r’an-ı K erim diyor k i :
«Allah, o kâfirleri hiçbir hayra eremedikleri
«halde öfkeleriyle red (ve def’) etti. Allah,
«muharebe (hususunda) mü’minlere elverdi.
«Allah kavidir, (her şeye) gaalibtir.»
(Ahzâb sûresi, 25)
H icretin altıncı senesinde, M üslüm anların askerî faaliyetleri,
Medine civarındaki m eralarda otlıyan hayvanları gasbetm
ek istiyen bazı serseri hırsızlara, yahut vakit vakit M üslü­
m an kervanlarım durdurup soyan bedevilere karşı ceza v erm
ek kabilinden bir takım hareketlere m ünhasır kalm ıştır.
Bu suretle, 627 senesi Temmuzunda, Ebuzer’in oğlu, k arı­
sıyla birlikte, yaya yürüyüşüyle M edine’den üç saat mesafede
bulu n an El-Gaba ovasında Resul-i Ekrem ’in sağmal develerini
•otlamakta iken, başlarında Beni Fezare kabilesinden Uyeyne
ibni H asn’ın bulunduğu kırk kadar bedevi tarafından hücum a
uğram ıştı. Bedeviler Ebuzer’in oğlunu öldürdükten sonra, karısını
ve sürüsü ile develeri alarak gitmişlerdi. Otlağa gitm ekte
olan bir Medineli, hırsızları gördü ve şehre gelip im dat istedi.
Bir m üfreze hırsızların takibine gönderildi. Ebuzer’in
karısı kurtarıldı ve sürünün yarısı ele geçirildi, fakat bedevile
r dağıldılar ve çölün içinde kayboldular.
Bir kaç hafta sonra, Suriye’den dönen bir kervan Beni Cü­
zam kabilesinin arazisi içinde bulunan Vadi’l-K ura’da vurulup
soyuldu. Zeydin em ri altına verilen beş yüz kişilik bir m üfreze
m ücrim leri cezalandırm ağa m em ur edildi. Ekim ayının ortalarına
doğru vuku bulan çarpışm ada Beni cüzam reisi öldü­
rüldü ve M üslüm anlar büyük bir ganim et ve yüz kadar esir ile
M edine’ye döndüler. Bu vaka üzerine Beni Cüzam kabilesi,
k ervana kendilerinin asla taarruz etm ediklerini, fakat tecavü­
zün kendi topraklarını çiğneyen komşu kabilelerden biri tarafından
vuku bulduğunu izah için Resul-i Ekrem nezdine bir
elçi gönderdiler. Bu izah, Arab usul ve âdetine göre, kendi
toprakları içinde m ünakalâtın em niyetini gözetlemekle m ü­
kellef olan Beni Cuzam ’ın m es’uliyetini azaltamazdı. Buna rağ­
men, Resul-i Ekrem , Beni Cuzam’ın elçisi tarafından verilen
izahatı m üsait bir surette kabul ederek ona sordu: — «Ölüleriniz
için ne gibi tazminat verebilirim?» Elçi şu cevabı verdi:
«Ölüler ayaklarım ızın altındadır; sen dirileri salıver.»
Hazret-i M uhammed, yalnız bütün esirlerin serbest bırakılm
asını değil, Vadi’l-K ura’da alınmış olan bütün ganim etlerin
de geri verilm esini em retti. Seciyesinin asalet ve semahatini
gösteren bu hüküm ve kararıyla Hazret-i M uhammed,
M üslüm anlarla bir dostluk ve iyi kom şuluk m uahedesi imzalı-
yan Beni C üzam ların m innet ve şükranını kazanm ıştır.
Bazı m üellifler ve bunlardan hususile ecnebi olanlar, bu
m uahedenin Vadi’l-K ura hâdisesinden önce aktedilm iş olduğun
u iddia ederler. Eğer bu m erkezde olsaydı, keyfiyet Beni Cuzam
’ın m es’uliyetini daha ziyade ağırlaştırır ve Resul-i Ekrem
Efendim izin âlicenablığm ı daha çok vazıh bir surette m eydana
çıkarırdı.
Diğer bir vak’a da aynı senenin A ralık ayında vâki olmuş­
tu r: M edine’den çıkarılan Beni Nadir nam ındaki Yahudi kabilesi,
H ayber’de sakin dindaşları yanına gidip yerleşm işlerdi.
H endek m uharebesi esnasında m üttefikler arasında m ühim bir
rol oynamış olan reisleri, Ebu Rafi’, Bedevi kabilelerini Müslüm
anlar aleyhine tahrik etm ekten geri durm uyordu. Bu yıkı­
cı düzenlere son verm ek üzere, Resul-i Ekrem, bir m üfrezenin
başına geçip, fitne ve hilelerinden vaz geçmelerini Y ahudilere
ih tar için H ayber’e gitmesini A li’ye em retti. M üslüm anları gö­
rünce Yahudiler, âdetleri veçhile taştan yapılm ış m uhkem evlerine
kapandılar. Onları yola getirm ek için m untazam bir m uhasara
yapılm ası gerekiyordu. Beni Nadir kabilesinin eski m üttefikleri
olan ve bunların örf ve âdetlerini bilen ve lehçelerini
kullanan Beni Hazreç kabilesine m ensup bazı M üslüman-
lar, Ebu Rafi’in evine kadar sokulm ağa m uvaffak olarak, onu
öldürdüler. M üslüm anlar, Y ahudilerden aldıkları develerle koyun
sürülerini taşıyarak M edine’ye döndüler. Bu savaşta yalnız
Ebu Rafi’ öldürülm üş olduğu için, İslâm lara karşı bir takım
batıl fikirlerle dolu olan tarihçiler hâdiseyi «Ebu Rafi’in
katli» başlığı altında zikrederler. Eğer orada bir kaç yüz Yahudi
helâk olsaydı, hiç şüphe yok ki, hâdiseye «Birinci H ayber
muharebesi» diyeceklerdi.
Y ukarıda anlattığım ız bazı vak’alar bir tarafa bırakılırsa,
Hicretin altıncı yılı daha ziyade sükûnet içinde geçmiştir.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

bool(false)