MAHKEME

MAHKEME; Aim. Gericht (-shof m.) (n), Fr.
Tribunal (m.), cour (f), İng. Court of justice. Hüküm
verilen yargı yapılan yer. Bir hâkimin veya
birlikte karar veren hâkimlerin yargı görevini yerine
getirdikleri merciî. Yargı kuvvetini kullanarak
kazaî tasarrufta bulunan resmî makamların hepsi.
Davaların görülüp karara bağlandığı yer; hüküm
verme yeri. Mahkeme kelimesi, Arapça “hüküm”
kelimesinden türemiştir. Lügatte, “hüküm verilen
yer” mânâlarında kullanılmaktadır.
Türk Hukûkunda mahkeme teşkilâtı, 8 Nisan
1340 (1924) târihli ve 469 yazılı, (Mehakimi Şer’iyenin
ilgasına ve Mehakim Teşkilâtına âit ahkâmı
muaddil kânun) ile düzenlenmiştir. Ancak bu kânun
sâdece bidayet mahkemelerinin (alt mahkemelerin)
teşkilâtını düzenler. Temyiz Mahkemesi
(üst, yüksek mahkeme) olan Yargıtay teşkilâtı,
1221 sayılı Temyiz Mahkemesi Teşkilâtına dâir kânun
ile düzenlenmiştir.
İslâm Hukûkunun tatbik edildiği Osmanlı döneminde
mevcut olan İstinaf Mahkemeleri kaldırılmıştır.
Bu mahkemeler bugün artık mevcut değildir.
İstinaf Mahkemeleri, alt mahkemeler ile
üst mahkemeler arasında ikinci derecede bulunan
bir mahkeme çeşidi idi. Bugün bâzı hukukçular İstinaf
Mahkemelerinin bir zarûret olduğunu ve tekrar
kurulması gerektiğini müdâfaa etmektedirler.
Türk Hukûkunda, 496 sayılı kânun prensip
olarak, çok hâkimli mahkeme sistemini kabul etmiştir. Fakat lüzum görülen hâllerde tek hakimli
mahkemelerin kurulabileceği de, bu kânunun geçici
maddelerinde belirtilmiştir. Bu yetki Adâlet
Bakanlığına verilmiştir. Günümüzde uygulamada
Hukuk Mahkemeleri kural olarak tek hâkimlidir,
Sulh Hukuk ve Asliye Hukuk Mahkemeleri
böyledir. İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük illerde
bulunan Ticâret Mahkemeleri çok hâkimli
mahkemelerdir. Cezâ Mahkemelerinde Sulh Ceza
ve Asliye Cezâ Mahkemeleri tek hâkimli olduğu
hâlde, Ağır Cezâ Mahkemelerinde birden fazla
hâkim mevcuttur. Yâni toplu hâkim sistemine göre
kurulmuş olup üç hâkimlidir.
İngiltere’de tek hâkim sistemi sâyesinde ihtilafların
hızla halledildiği görülmektedir. Ülkemizde
Şer’iye mahkemelerinde de tek bir kâdı (hâkim)
bulunmaktaydı. Bugün de Sulh Mahkemelerinde
tek hâkim vardır. Kezâ, sorgu hâkimleri de
tektir. Çocuk Mahkemelerinin asliyelik suçlara
bakan-kısmı tek hâkimlidir. Askerî Mahkemeler,
Sıkıyönetim Mahkemeleri, Danıştay, Yargıtay,
Anayasa mahkemesi hep toplu hâkim sistemine göre
çalışmaktadır.
Hemen hemen bütün ülkelerde mahkemeler
Üst Yüksek Mahkemeler, Özel Mahkemeler ve
Genel Mahkemeler olarak üç bölüm hâlinde tasnif
edilmektedir.
1982 târihli TC Anayasası’nm 142. maddesinde,
“Mahkemelerin kuruluş, görev ve yetkileri,
işleyişi ve yargılama usûlleri kânunla düzenlenir”
hükmü yeralmaktadır. Kezâ 9. maddede de, “Yargı
yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce
kullanılır.” denilmektedir.
Memleketimizde, bütün mahkemelerin teşkilat
ve kuruluşunu toplu olarak düzenleyen bir kânun
henüz mevcut değildir. Fakat, muhtelif târihlerde
çıkarılan kânunlarla çeşitli mahkemelerin
kuruluşları düzenlenmiştir. Bu kânunlar ve anayasada
yeralan hükümler dikkate alınarak, Türk
Hukukunda yer alan mahkemeler şu şekilde tasnif
edilir.
YÜKSEK MAHKEMELER
1. Anayasa Mahkemesi: Anayasa Mahkemesi,
kânunların, kânun hükmünde kararnâmelerin
ve TBMM içtüzüğünün Anayasa’ya şekil ve
esas bakımlarından uygunluğunu denetler. Anayasa
değişikliklerini ise sâdece şekil bakımından inceler
ve denetler. Ayrıca Yüce Divan sıfatıyla gerektiğinde
Cumhurbaşkanını, Bakanlar Kurulu
üyelerini ve Yüksek Yargı organları üyelerini yargılar.
(Bkz. Anayasa Mahkemesi)
2. Yargıtay: Adliye Mahkemelerince verilen
ve kânunun başka bir adlî yargı merciine bırakmadığı
karar ve hükümlerin son inceleme merciidir.
Kânunla gösterilen belli dâvâlara da ilk ve son
derece mahkemesi olarak bakar3. Danıştay: İdârî mahkemelerce verilen ve
kânunun başka bir idârî yargı merciine bırakmadığı
karar ve hükümlerin son inceleme merciidir. Kânunda
gösterilen belli dâvâlara da ilk ve son derece
mahkemesi olarak bakar. (Bkz. Danıştay)
4. Askerî Yargıtay: Askerî Mahkemelerde
verilen karar ve hükümlerin son inceleme merciidir.
Ayrıca, asker kişilerin kânunla gösterilen belli
dâvâlarına ilk ve son derece mahkemesi olarak
bakar.
5. Askerî Yüksek İdâre Mahkemesi: Askerî
olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker
kişileri ilgilendiren ve askerî hizmete ilişkin
idârî işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıkların
yargı denetimini yapan ilk ve son derece mahkemesidir.
Ancak askerlik yükümlülüğünden doğan
uyuşmazlıklarda ilgilinin asker kişi olması şartı
aranmaz.
6. Uyuşmazlık Mahkemesi: Adlî, idârî ve askerî
yargı mercileri arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını
kesin olarak çözümlemeye yetkilidir.
7. Sayıştay: Genel ve katma bütçeli dâirelerin
bütün gelir ve giderleri ile mallarını TBMM adına
denetlemek, sorumluların hesap ve işlemlerini
kesin hükme bağlamak ve kânunla verilen inceleme,
denetleme ve hükme bağlama işlerini yapmakla
görevlidir. (Bkz. Sayıştay)
ÖZEL MAHKEMELER
1. İş Mahkemesi: İş Kânunu ile alâkalı olan
dâvâlara bakar. İşçi işveren ilişkilerinden kaynaklanan
ve hizmet akdi ile alâkalı dâvâlar çalışma
sahasına girer.
2. Ticâret Mahkemesi: Ticâret Kânununda
hangi dâvâlara bakacağı gösterilmiştir. Tâcirler, ticârî
işletmeler ve müesseselerle alâkalı dâvâlara
bakarlar. Üç hâkimden müteşekkildir.
3. Tapu ve Kadastro Mahkemesi: Tapulama
kamu ve kadastro ile alâkalı dâvâlara bakmaktadır.deki her türlü (yâni cezâî hukûkî ve idârî) dâvâlara
bakabiliyorlardı. Aynı hâkim hem cezâ, hem
hukuk işlerini görebiliyordu. Fakat, yer îtibâriyle
yetkileri sınırlıydı. Yâni her kâdı ancak kendi bölgelerindeki
adlî işleri görebiliyorlardı. Tâyin edildikleri
bölge veya şehirden başka bir yerin adlî
(yargı) işlerini yürütmeye yetkili değillerdi. Hazret-
i Ömer zamânında, vazîfe yönünden bir taksim
yapıldı. Hangi çeşit işleri hangi kâdıların görebileceği
belirlendi. Bu taksimatın yapılmasında dâvânın
niteliği ve maddî kıymeti esas alınıyordu.
Emevîler zamanında bu taksimat daha da belirli hâle
geldi.
İslâm ülkesinde yaşayan gayri müslimler ile
Müslümanlar arasındaki ihtilaflarda, yetkili mahkeme,
İslâm mahkemeleridir. Ayrıca gayri müslim
kendi rızâsı ile dâvâsını gayri müslim bir mahkemeye
değil de İslâm mahkemesine getirirse, bu dâvâda
da İslâm mahkemesi yetkiliydi.
İslâm târihinde kazâ fonksiyonu, kâdılar tarafından
yönetilen mahkemelerde îfâ edildiği hâlde,
bâzı İslâm devletlerinde muhtelif zaman ve
mekanlarda adlî mahkemelerden başka kuruluşlar
da kazâ fonksiyonunu îfâ etmişlerdir. Bu müesseseler
arasında Mezalim Mahkemeleri, Hisbe Teşkilâtı,
Şurta Teşkilâtı ve Kadıasker (kazasker) teşkilâtı
yer almaktaydı.
Mezâlim mahkemeleri: Hâkimlerin (kâdılann)
yürüttükleri adlî kazânın dışında bir de devletin
hükümet edenleri (halîfe, vezir, emir, vâli vs.) tarafından
yürütülen mezâlim kazâsı vardı.
Hisbe Teşkilâtı: İslâm cemiyetinde iyilikleri
emretmek ve kötülüklerden vaz geçirmek sûretiyle
sosyal huzur sağlayan dînî bir teşkilât
olarak ortaya çıkmıştır. İlk zamanlarda bu teşkilât,
“Çarşı Zabıtası” görevini îfâ ediyordu. Bu
ihtilâfları çözen teşkilâtın başında bulunan kimselere
“Muhtesib” denirdi. Fakat, Hisbe Teşkilâtı
bu vazifesini îfâ ederken, bir kâdı gibi ticârî
ihtilaflarda ihtilafı çözdüğü olmuştur. Meselâ ölçü
ve tartı ile ilgili dâvâlara, alış-verişle ilgili
dâvâlara, alacak-borç ile ilgili dâvâlara, işçi ve işverenle
ilgili dâvâlara muhtesibler bakıyorlardı.
Kâdılar, kazâ fonksiyonunu îfâ ederken muhâkeme
usûlü için tesbit edilmiş kâidelere tâbi iken,
muhtesibler, kâdılardan değişik bir usûl uygularlardı.
Muhtesibler, dâvâ açılmadan tarafları
muhâkeme etme yetkisine sâhipti. Muhtesibler,
dâvânın ispatı için taraflardan delil getirmelerini
istemezler. Şâyet ihtilafın beyyine, delil ile
ispat edilmesi gerekiyorsa, böyle dâvâları kâdıya
havâle ederlerdi.
İslâm Adliye Teşkilâtında şurta (polis):
Özellikle cezâ dâvâlarında etkili oluyorlardı. Halbuki
muhtesibler ise hukûkî sahada kazâ (yargı)
fonksiyonunu yerine getiriyorlardı. Şurta, polisin
ve jandarmanın yaptığı görevi yapıyordu. Ayrıca
cezâların infazını da bunlar yapıyordu.
Askerî kazâ (kâdıasker): İslâm devletlerinde,
orduya mensup şahısları ilgilendiren cezâ ve
bâzı hukuk dâvâlarında yetkili yargı mercii askerî
mahkemelerdi. Askerî mahkemelerde ordu mensuplarının
görevlerinden doğan cezâ ve hukuk dâvâları
görülürdü.
İslâm Adliye Teşkilâtında muhakeme usûlü:
Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem),
muhakeme esnâsında tatbik ettiği kâideleri Eshâbına
gösteriyordu. Böylece hâkimlerin muhâkeme
sırasında uyacakları esasları belirtiyordu. Resûlullah
efendimizin tatbik ettiği mahkeme usûlüne
göre, mahkemede dâvâyı ispat etmek görevi, dâvâcıya
düşmektedir. Dâvâlının da savunma hakkı
vardır. Hazret-i Ömer muhâkeme usûlü konusunda
kazâî tâlimatnâme hazırlamıştı.
Hakkı ihlâl edilen bir kişi, bir dilekçe ile mahkemeye
mürâcaat eder. Mahkeme dâvâ dilekçesini
şekil yönünden inceler, şekil bakımından eksik
olan dilekçe düzeltilmek üzere tekrar dâvâcıya iâde
edilir. Hukuk dâvâlarında, hakkı ihlâl edilen kişi
dâvâ açmaya zorlanamaz. Mahkeme re’sen (kendiliğinden) faaliyete geçemez. Cezâ dâvâlarında
ise, hakkı ihlâl edilen kişi dâvâ açabileceği gibi bir
ihbar üzerine hâkimler de amme dâvâsı açabilirler.
Açılmış bir dâvâ, dâvâcının ferâgatı ile sona
erebilir. Bu durum daha ziyâde hukuk dâvâlarında
geçerlidir. Dâvâcı, karşı tarafı affederse dâvâ yine
düşer. Fakat cezâ dâvâlarında bu kâide her zaman
geçerli değildir. Zîrâ, bâzı dâvâlarda kişiler
haklarından vazgeçip karşı tarafı affetseler bile, hâkim
amme menfaati düşüncesiyle affı nazara almayabilir.
İslâm Hukûkunda umûmî af yoktur. Meselâ,
kısas dâvâlarında affı ancak mağdurun kendisi
veya vârisleri yapabilir. Devlet bu hususta yetkili
değildir. Taraflar aralarında sulh yaparak da dâvâyı
sona erdirebilirler. Fakat sulh yolu esas îtibâriyle
hukuk dâvâlarında geçerlidir. Cezâ dâvâlarında
sulh yolu istisnâdır.
İslâm Hukûkunda ispat yükü dâvâcıya düşer.
Hukuk dâvâlarında bu kâide kesindir. Fakat cezâ
dâvâlarında bâzan ispat yükü hâkime âittir. Prensip
olarak herşey delil olabilir. Bu meyanda, şehâdet,
yemin, ikrar, yeminden kaçma, yazılı vesikalar,
emâre ve karineler vs. sayılabilir. Bu delillerin
en üstünü şehâdettir (şâhitliktir). Hâkim, cezâ
ve hukuk dâvâlarında bilirkişinin rey ve mütâlâalarını
delil olarak kullanabilir. Kezâ, keşif yapılarak
da delil toplanabilir.
İslâm Hukûkunda muhâkeme sırasında taraflara
eşit muâmele yapmak fikrine hassasiyetle
uyulmuştur. Karşı taraf gayri müslim bile olsa,
taraflara eşit muâmele yapılmıştır. Tatbikatta bu
hususta binlerce misal mevcuttur. İslâm Hukûkunda,
hâkimin verdiği karar, prensip îtibâriyle
kesin kabul edilir. Fakat bâzı hâllerde verilen kararlar
için bir üst mahkemeye (Temyiz Mahkemesi-
Yargıtay) gidilebiliyordu. Kezâ, sonradan
bâzı yeni deliller ortaya çıkarsa kararın bozulması
ve muhâkemenin iâdesi (yeniden dâvânın görülmesi)
istenebilir.
Dâvâyı kaybeden taraf karşı tarafa hakkını
vermekten kaçınırsa, bizzat hâkim verilen karan icrâ
eder. Mahkum ve tutuklular için, Peygamber
efendimiz zamânında husûsi yapılmış yerler yoktu.
Muhtelif yerlere hapsediliyorlardı. İlk olarak
hazret-i Ali zamânında özel olarak hapishâneler inşâ
edildi.
İslam Hukûkunda taraflar mahkemeye gitmeden
de, resmî sıfatı olmayan özel bir kişiye giderek
dâvâlarım hallettirebilirlerdi. Bu usûle “Tahkim”
sistemi denilir.
İslâm Hukûkunun tatbik edildiği Osmanlı Devletinde
de, diğer İslâm memleketlerinde olduğu gibi,
başlıca şer’î veya örfî dâvâların görüldüğü yere,
resmî yazılarda ve kânunnâmelerde, “Mahkeme”
veya “Meclis-i Şer'” denilmektedir. Bir yerdemahkemelerin kurulması, pâdişâh berâtı ile tâyin
olunmuş bir kâdmın (hâkimin) veya onun niyâbetini
haiz bir kimsenin (asil’in bütün yetkilerine
sahip bir vekilin) bulunmasına bağlıdır. Kâdıların
hükümlerini, ilgililer padişaha, yâni divana müracaat
ederek bozdurabilirler. Böylece divan bir nevi
temyiz mahkemesi vazifesini de görmektedir.
Genellikle davanın yeniden görülmesi padişahın
verceği karar ile ya aynı kadıya havale olunur veya
başka bir kâdı bu işle vazifelendirilir. Yahut da
bizzat divanda bu dava görülür. Çünkü dîvândaki
üyelerden biri de şeyhülislâmdır. Kâdının bağlı
olduğu en yüksek merci Şeyhülislamlıktır.
Genellikle, şer’î bir mahkemenin göreceği işler
tâyin ve tahdit edilmemiş olduğundan, aynı
mahkeme şer’î hukuk sahasına giren her iş ile uğraşabiliyordu.
Yâni mâdenî, ticârî ve cezâî dâvâlara
aynı mahkeme bakabiliyordu. Ayrıca, mahkemeler
bugünkü noterlerin yaptıkları birçok işleri
de yapıyorlardı. Meselâ vasiyetnâmelerin tanzimi
ve îfâsı, vakfiyelerin tanzimi ve nezâreti, her türlü
senetlerin düzenlenmesi ve tescili gibi birçok işleri
mahkemeler yapıyorlardı. Devlet ile vatandaşlar
arasında çıkan ihtilâflar da bu mahkemelerde
hallediliyordu.
İslâm Hukûkunun fiilen en büyük otoriteyi
kazandığı Osmanlı Devletinde Şer’î Mahkemeler,
hem medenî hem de cezâî dâvâlara bakıyorlardı.
Her kazâ merkezinde bir şerîat mahkemesi vardı.
Bunların başında birer kâdı bulunuyordu. Kâdılar
şeyhülislâma bağlı idiler. Şeyhülislâm kâdılann kararma
karşı yapılan itirazlara bakıyor ise de, kendisi
yargı fonksiyonu görmüyordu.
Tanzimat Devrinde bu sistemde bâzı değişiklikler
yapıldı. 1840’dan îtibâren Fransız örneği
üzerinde Ticâret Mahkemeleri kuruldu. 1864’te
Nizâmi Mahkemeler (Mehâkim-i Nizâmiye) kuruldu.
Bunlar hukuk mahkemeleriydi. Bu mahkemeler,
Ticâret Mahkemelerine giren dâvâlarla Şerîat
Mahkemelerine bırakılan âile, vakıf, miras, kısas
ve diyet konularına ilişkin dâvâlar dışında kalan
dâvâlara bakıyorlardı.
Türkiye Cumhûriyeti 1924’te halîfelik ile birlikte
Şer’î Mahkemeleri de ortadan kaldırdı ve
1926’da İsviçre Medenî ve Borçlar kânunu ile İtalyan
Cezâ Kânunu kabul edildi. Usûl hukûku da İsviçre’nin
Neuchatel (Nöşatel) kantonundan alındı.
Mahkemelerin önemi: Bir memleketin sosyal
düzeninin kurulmasında mahkemelerin önemi çok
büyüktür. Adâlet mekanizması iyi işlemezse her
türlü huzursuzluk başgösterir. Zîrâ, “Adâlet mülkün
(devletin) temelidir.” Adâlete dayanmayan
mahkemeler ise zulüm mekanizması olurlar.
Ortaçağ Avrupası’nda katolik inançlarına uymayanları
cezâlandırmak üzere katolik kilisesi tarafından,
işkence ve zulmü ile tanınan Engizisyon Mahkemelerinde yüzyıllar boyunca, mâsum
insanlar suçlu îlân edilip çeşitli işkencelerle öldürülmüşlerdir.
İslâm hukûkunda işkence kesinlikle
yasaktır.
Engizisyon Mahkemeleri ilk olarak 1184 senesinde
İtalya’da Verona şehrinde papazlar meclisi
tarafından kurulmuştur. O târihte mahkeme, sâdece
Hıristiyanlık kâidelerine karşı gelenleri cezâlandırmakla
vazifelendirilmişti, yetkileri pek azdı.
Hâkimleri (engizitörler) kuruldukları şehrin din
adamları arasından seçilirdi. Piskopaslarca yapılan
teftişte Engizisyon Mahkemelerince cezâlandırılacak
kimseler tesbit ediliyordu. Bunlara mülhid
denirdi. Mülhid olduğuna hükmedilenlerin
malı, mülkü zaptedilmekte ve cezâlandırılmak
üzere devlet memurlarına teslim olunmakta idi. En
hafif cezâ müebbed hapisti. Bundan başka îdâm cezâsı
ve diri diri yakılma cezâları verilmekteydi.
Mülhidleri herkes ihbar etmeye mecbur tutulmuştu.
İhbar etmeyenler hakkında dâvâ açılıyor ve
bu kimseler her türlü işkenceye tâbi tutuluyordu.
Cehâletin ve yanlış îtikâdın bir neticesi olan Engizisyon
Mahkemeleri, Fransa, Almanya ve İsviçre’de
de kuruldu. İngiltere, Hollanda ve İsveç
hâricinde bütün Avrupa’ya yayıldı. En büyük zulüm
İspanya’da Endülüs Müslümanlarma karşı yapıldı.
Aragon ve Kastel krallıkları Engizisyon işkencecilerini
himâye ettiler. İspanya’da tek bir
mahkemenin 28 bin kişiyi ölüme mahkum ettiği
söylenirse bu mahkemelerin dehşeti hakkında bir
fikir vermeye kâfi gelir.
Yüzbinlerce mâsum insanı suçsuz yere ve keyfi
bir şekilde katleden Engizisyon Mahkemeleri,
19. yüzyılın başlarına kadar faaliyetlerini devam
ettirdiler. 1808 senesinde Napoleon Bonapart bu
mahkemeleri ortadan kaldırdı. 1930 senelerinde
Rusya’da Stalin, halk mahkemeleri isminde kurduğu
zulüm mahkemeleri ile 15 milyondan fazla
masum insanı öldürttü; Çin’de de Mao son zamanlarında
kültür ihtilâli bahânesiyle yine bu mâhiyetteki
mahkemelerde , 10 milyona yakın insanı
katletti.
Bunların yanında, “İslâm Mahkemeleri” târih
içinde adâleti ile şöhret bulmuşlardır.
Cezâ fikri, insan kafasından doğmuş bir mefhum
olmayıp İlâhî bir mâhiyeti hâizdir. Bu sebeple
Âdem aleyhisselâmdan beri her ümmette, her
kavimde, her dinde icrâ edilegelmiştir. Bu kadar
önemli bir işi icrâ edecek olan mahkemelerin çok iyi
bir şekilde, adâlet üzere faaliyet göstermeleri lâzım
olduğu gibi adâletin çabuk tecelli etmesi gerekir. Zîrâ,
muhâkemenin çabuk yapılmasında muhtelif faydalar
vardır. Bu sâyede, eğer bir kimse suçsuz ise,
suçsuzluğu anlaşılarak bir an önce sıkıntıdan kurtulur.
Suçlu ise, bir an önce cezâlandırılır. Cezâsını
çekmeye başlar ve toplum tatmin olur.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*