KUR’ÂN EHLİNE İKRAMDA BULUNMAK HAKKINDA VÂRİD OLAN ÂYET VE HADÎSLER

Âyetler: «İşte böyle; Allah’ın yasaklarına kim saygı gösterirse, bu, Rabbinin katmda onun iyiliğinedir..»103 «İnananları kanatların altına al!104 «Kim yanılır veya suç işler de sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, şüphesiz iftira etmiş apaçık bir günah yüklenmiş olur..»105 Hadîsler: «Saçı sakalı ağarmış müslümana, hıyanet ve haksızlık et
meyen hâmil-i Kur’ân’a ve saltanat sâhibine ikrâmda bulunmak, Allah’a olan saygı ve ta’zîmden bir bölümdür..»106 Âişe Vâlidemiz (R. Anhâ) diyor ki: Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz, insanları lâyık oldukları mevki ve mertebede tutmamızla emretti. (Yâni herkese mevki ve mertebesine göre saygı göstermemizi buyurdu).»107 Hazret-i Câbir (R.A.) diyor ki: Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz Uhud’da şehîd düşenlerden iki taneyi bir araya getirip soruyordu: «Hangisi daha fazla Kur’ân’ı biliyor?» Onlardan birine «Bu..» diye işâret edilince, önce onu defnediyordu.108 «Benim dostlarımdan birine kim eziyet ederse, gerçekten ben onunla harp ilân ederim.»109 «Sabah namazını kılan kimse, Allah’ın ahd ü emânındadır. Allah ise ahd ü emânından dolayı sizden bir şey istemez.»110 Kadri yüce iki imâmımız Ebû Hanîfe ile Şâfiî Hazretleri şöyle demişlerdir: «Eğer âlimler Allah’ın dostlan değilse, Allah’ın başka dostu yoktur, demektir.» Nitekim Nevevî Hazretleri bu sözü ÂDÂBU HAMELETİ’L-KUR’AN bölümünde belirtmiştir. «Kur’ân’ı yüklenenler Allah’ın dostlarıdır. Onlara düşmanlık eden, Allah’a düşmanlık etmiştir. Onları dost edinen, Allah’ı dost edinmiştir.»111 «Kur’ân’ı taşıyan (kalbinde ve kafasında onu muhafaza eden), İslâm sancağını taşıyandır. Ona ikramda bulunan Allaha saygı göstermiş olur; ona ihanet eden, Allah’a ihanet etmiş olur, Allah’ın lâneti böylesine olsun!»112 «Allah’ın insanlarda iki ehli (yakını) vardır!»Bunun üzerine soruldu : — Onlar kimlerdir? Ya Resûlâllah!.. Cevap verdi: «Kur’ân ehli, Allah’ın ehli ve hassesidir (yâni Allah’ın yakını ve onun has dostudur).»113 «Allah rızasını gözetmiyerek ilim öğrenen ve onunla dünyalıktan bir şey elde etmek için tahsil yapan kimse, kıyâmet günü cennet kokusu alamaz!»114 «Beyinsiz sefih kişilerle tartışmak için ilim elde etmeyi arzulayan veya onunla âlimlere karşı büyüksenmek isteyen ya da halkın yüzünü kendine doğru çevirmeyi talep eden kimse cehennemdeki yerine hazırlansın!» Diğer bir rivâyette: «Allah onu cehenneme sokar» denilmektedir.115 Hazret-i Ali (R.A.) diyor ki: «Ey Kur’ân’ı (göğsünde) taşıyanlar! Kur’ân ile amel edin! Çüııkü âlim ancak bildiğiyle amel edendir. Aynı zamanda ilmi ameline uygun gelendir. İleride bazı milletler (topluluklar) gelecek, ilim sâhibi olacaklar ama ilim onların boğazından aşağı geçmiyecektir. Amelleri ilimlerine uymayacak, içleri dışlarından başka olacak; halk ile beraber oturacaklar ama birbirle- riyle övünüp iftihar edecekler. O kadar ki (aklı başında bir) adam onlarla oturmaktan sinirlenecek, başkasıyla oturup onların o meclisteki amelleri Allahü Teâlâ’ya yükselmiyecektir.»
NAFİLE NAMAZLAR, KUR’ÂN OKUMAK, DİL, KALB VE MURAKABE YOLUYLA ZİKİRLERDE BULUNMAK GİBİ İBÂDETLERİN TERTİBİ VE İSTİKAMETİN ANLAMI
Peygamber (SA.V.) Efendimiz buyurdular ki: «Namazda Kur’ân okumak, başka yerlerde Kur’ân okumaktan (fazilet ve sevâp bakımından) daha üstündür. Namazdışında okunan Kur’ân tekbîr, teşbihten daha üstündür. Tekbîr ile tesbîh sadakadan üstündür. Sadaka oruçtan üstündür. Oruç ise cehennem ateşine karşı bir kalkandır.»11* «Mi’rac gecesi cehenneme yukardan baktım, çoğu ehlinin fakirler olduğunu gördüm!.» Bunun üzerine soruldu : — Ya Resûlâllah! Mal fakirleri mi? Cevap verdiler : «Hayır, ilim fakirleri…»117 Evet, ilim öğrenmeyen ve dinlemeyen, âlimlere, onların meclislerine katılmayan kimse ibâdet hükümlerini elde edemez ve ibâdeti gerektiği şekilde yapamaz.. Bir adam, gökteki meleklerin ibâdeti kadar Allah’a ilimsiz olarak ibâdet etse yine de o zararda kalanlardan sayılır. İbâdetin tertibine gelince : Heves ve aşkı olduğu, nefsi istekli bulunduğu müddetçe namaz kılmak, ibâdetlerin en üstünü sayılır. Çünkü namaz mü’minlerin Allah’a yükselmesini sağlayan mânevî bir merdivendir. Nitekim ileride bu hususa geniş yer verilecektir, tnşa- allahü teâlâ.. Namaz sıkmaya başlayınca onu bırakıp (farz namazlar müstesnâ, çünkü onlar bırakılmaz) Kur’ân okumak uygun olur. Çünkü mücerred tilâvet nefse daha kolay ve hafif gelir. Kur’ân okumak da sıkınca Allah’ı kalb ve dil ile anmaya başlamak uygun olur. Böyle yapmak Kur’ân okumaktan daha hafiftir. Dil ile zikretmek sıkmaya başlayınca, mürakabe yoluyla Allah’ı anmak uygun olur. Çünkü mürakabe kalb ilmidir. Bu ilim de kalbde bulunduğu müddetçe Cenâb-ı Hak oraya nazar kılar. Bu da zikrin tâ kendisi sayılır. Bundan da âcizlik duyarsa, birtakım vesveseler onu sarar ve iç âlemini sıkacak olursa, uyuması uygun olur. Uykuda selâmet vardır. Aksi halde yeni yeni şeyler hatıra getirmesi kalbi katılaştırır; çok konuşmakgibi. Çünkü nefsin yeni yeni şeyler hatıra getirmesi, dilsiz bir nev’i konuşmaktır ki bundan kaçınmak gerekir. Böyle anlarda ya iç âlemi mürakabe ile bağlamak, ya da uyumak uygun olur. Nasıl ki dış âlemimizi amel ile bağlıyoruz, çeşitli zikirlerle, teşbih ve tehlîllerle onu meşgul ediyoruz.. Böylece Allah’a yönelme imkânı bulunmuş olur ki buna devam etmek lâzımdır. Kalb ve dil ile de zikre devam etmek suretiyle kalbi ZÎKR-t ZAT mertebesine yükseltmiş olur. Ve işte o zaman kalb. Arş mesâbesinde olur. Arş, kâinatın kalbidir. Halk ve hikmet âleminde bu böyledir. Kalb de âlem-i emirde, kudret alanında arştır Kalb ZÎKR-t ZAT’in nuruyla kendini süsleyince, kur- biyyet nesiminde dalga dalga yükselen bir deniz olur. Böylece nefis ahlâkına ait ırmaklarda sıfatların safâsı cereyan etmeye yüz tutar. Ve bu makamda Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanma imkânı tahakkuk etmiş olur. Nitekim Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz bir hadîslerinde buna işaretle buyurdular ki: «Allahü Teâlâ’nın ahlâkıyla ahlâklanın ve böylece istikamet elde etmiş olun!.» Kur’ân-ı Kerîm’de bu husus belirtilirken buyuruluyor ki : «Ey Muhammedi Sen, beraberindeki tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Aşın gitmeyin. Doğrusu Allah yaptıklarınızı görür.»118 Ebû Ali el-Cürcânî (rahmetullahi aleyh) bu âyetin tefsirinde diyor ki: «İstikamete talip ol, kerâmete talip olma!. Çünkü nefsin seni kerâmet talep etmen için harekete getiriyor ve senden istikamet bekliyor. Asıl kerâmet, Yaradan’ın hizmetinde olmaktır; olağan şeyleri göstermekte değildir..» Şeyh-i Şehîr (K.S.) NEFÂÎSÜ’L-MECÂLÎS’te diyor ki: «İstikamet kolaylaşmaz, şeriat mertebelerinin hakkı yerine getirilmedikçe. Ve yine istikamet elde edilmez, şeriat mertebeleriyle birlikte tarikat, ma’rifet ve hakikat mertebelerinin hakkı ödenmedikçe… Şeriat hakkına riâyet: Hükümlerde adâ- lettir. Tabiat mertebesinde istikamet ise, şerlate riâyetle olur. Nefis mertebesinde ise, tarikate riâyetle gerçekleşir. Ruh mertebesinde ise, ma’rifete riâyetle mümkündür. Sır mertebesinde ise, ma’rifet ve hakikat mertebelerine riâyetle olur. Şüphesiz ki bütün bu hususlara riâyet etmek oldukça zordur. Bunun içindir ki sevgili Peygamberimiz (S.A.V.) Efendimiz buyurdular ki: «Hûd sûresi saçlarımı ağarttı!.» Bu bakımdan insanın kemâli, bu hususlara dosdoğru ve kâmil biçimde riâyetle olur; harikulâde şeyleri izhar etmekle değil..» Rivâyete göre, Şeyh Ebû Saîd Hazretleri’ne denilmiş ki : — Falan adam su üzerinde yürüyor.. Şeyh cevap vermiş : — Balıkla kurbağa da öyle yapıyor. — Falan adam da havada uçuyormuş… — Kuşlar da öyle yapıyor. — Falan adamın da bir anda doğu ve batıda bulunduğu söyleniyor… — Şeytan da öyle yapıyor. Bunun üzerine soran kimse devamla dedi ki: — Peki sizce kemâl nedir? Şeyh Ebû Saîd (K.S.) buna da şu cevabı vermiş : — Zâhirde halk ile, bâtında Hakk ile beraber olmandır. Bahrü’l-Ulûm adlı kitapta deniliyor ki : «Allah’ın koymuş olduğu bütün sınırlarda istikamet, yine O’nun emrettiği şekilde olabilir. Böylece insan boynundaki beşerî tasmayı çıkarmış olur. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz buna işâretle buyurdu ki: «Hûd sûresi saçımı sakalımı ağarttı!.» Şüphesiz ki bu tür bir istikamete ancak sağlam müşahedelerle kuvvetlendirilen, sadık âsâr ile güçlendirilen kişiler güç getirebiliyor. Sonra da sebat ile mümkün olur. Nitekim Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: «Sana sebât vermemiş olsaydık ,and olsun ki, az da olsa onlara meyledecektin…»119 Bütün bunlardan sonra müşahede vaktini muhafaza etmesini ve hitabta karşı karşıya konuşma yollarım bilmek lâzımdır. Eğer bu mukaddimeler olmamış olsaydı, hitab ötesi her şey bozulup dağılırdı. Dikkat et, Peygamber (S.A.V.) Efendimizümmetine ne buyuruyor: «Müstakim olun, fakat buna güç getiremezsiniz!.» Yâni bana emredilen istikamete takatiniz yetmez Bilmiş ol ki: Nefisler istikamet yolunda zikzak çizmek huyu üzere yaratılmışlardır. Yâni onların yaratılışında bu tür eğriliklere sapma temâyülü vardır. Ancak Allah’ın inâyetine has olmuş kimseler müstesnâ. Ezelî inâyete, ilâhî cezbeye mazhar olanlar, eğri çizmekten kurtulmuş olurlar. Nitekim Rûhu’l-Be- yân’da da bu husus belirtilmiştir.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*