Kavruk, Hasan

Kavruk, Hasan

Kavruk, Hasan

(d. Mart 1919, Akseki), Anadolu’yu konu aldığı soyut yapıtlarıyla tanınan ressam.
Adana Öğretmen Okulu’nu bitirdi. 1939-43 arasında Ankara Gazi Terbiye Enstitüsü Resim-İş Bölümü’nde Malik Aksel ve Refik Epikman’m öğrencisi oldu. 1944’te Ankara Müstakil Ressamlar ■ ve Heykeltıraşlar Cemiyeti’ne girdi. 1947’ye değin çeşitli okullarda resim öğretmenliği yaptıktan sonra Milli Eğitim Bakanlığı tarafından Paris’e gönderildi. İki yıl André Lhote’un atölyesine devam etti, Paris Güzel Sanatlar Yüksekokulu’nda Ducos da la Haille ile fresk, Jean Lombard ile soyut resim konusunda çalıştı, Fernand Léger’den ders aldı.
1949’da Türkiye’ye döndükten sonra 1953’e değin İstanbul Çapa Eğitim Enstitü-sü’nde resim atölyesi şefliğini sürdürdü. Bu arada 1950’de İbrahim Çallı ve Mahmut Cûda’yla Türk Ressamlar Cemiyeti’ni kurdu ve dört yıl cemiyetin genel sekreterliğini
“Soyut Manzara 1”, Haşan Kavruk’un bir yapıtı, 1976; özel koleksiyon
Anadolu Yayıncılık Arşivi
yaptı. 1952’de Milli Eğitim Bakanlığı genel müfettişliğine atandı ve bu görevi 13 yıl sürdürdü. 1965’te İstanbul Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu öğretim üyeliğine getirildi; 1982’de bu görevden emekli oldu.
Kavruk 1939-43 arasında Ankara Halkevi’ nin düzenlediği resim yarışmalarında iki kez birincilik, bir kez ikincilik, 1966’da İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nin düzenlediği sergide ve 1973’teki Devlet Resim ve Heykel Sergisi’nde birincilik ödüllerini kazandı.
Resme küçük yaşlarda başlayan Kavruk, Silifke’deki öğretmenlik yıllarında yöresel konulara yönelerek gerçekçi bir anlayışta çalıştı. Paris’te bulunduğu sırada özellikle Lhote’un biçim ve renk anlayışından etkilenerek figüratif soyut anlayışta çalışmalar yaptı. 1952-65 arasında müfettişlik göreviyle gittiği Anadolu’nun çeşitli yerlerinde edindiği izlenimleri daha sonra büyük kompozisyonlara dönüştürdü. 1950’lerde lirik-so-yut, 1960’tan sonraysa soyut-dışavurumcu bir anlatımla çalıştı. Aynı yıllarda parlak renkli soyut-figüratif kompozisyonlar da gerçekleştirdi. Yapıtlarındaki güçlü renk karşıtlıkları 1970’lerde azalmaya başladı. Aynı yıllarda insan ve doğayı konu aldığı figüratif bir soyutlama geliştirerek “Egzotik Doğa” (1974), “Doğa’nın Cilveleri” (1977) gibi gerçeküstücü çağrışımlar taşıyan çok karmaşık düzenlemeler yaptı. 1980’lerde figürlü ve figürsüz doğa ve kent soyutlamalarını sürdürdü.
kavuk, çuha, keçe ya da bezden yapılıp içi pamukla doldurulan ve çoğunlukla çevresine sarık sarılan başlık.
OsmanlIlardaki çeşitli başlıkların en uzun süreyle ve en yaygın olarak kullanılanıydı. Biçimi, rengi ve üstündeki sarığın sarılışı, giyenin toplumsal konumuna göre değişirdi. Yüzüyle astan arasına sıkıca pamuk doldurulur, böylece dik durması sağlanırdı. Bu pamuk dolgu da kavuğun türüne göre dilimli, kafesli, baklavah vb dikişlerle dikilirdi. Kavuğun üstündeki sank bezinin türü, rengi ve sanlış biçimi de kullanana göre değişik olurdu. Bazı padişahlann da giydiği bir tür sadrazam, vezir ve rical kavuğuna mücevveze denirdi. Sadrazam ve vezirler
kallavi, devlet dairelerinde çalışan yükse dereceli memurlar Horasani giyerlerdi. İl kez I. Selim’in (Yavuz) kullandığı Selimi il ilk kez I. Süleyman’ın (Kanuni) kullandı] Yusufi adlı kavuklan padişahlar, sadrazan lar, vezirler ve devlet ileri gelenleri giyerd Şeyhülislamlann, kazaskerlerin ve ulem; dan yüksek paye almış olanların giydij kavuğa örf, kâtip sınıfından devlet memuı lannın giydiği kavuğa (ve sarık biçimine kâtibi, ilmiye sınıfından olanların giydi j kavuğa molla kavuğu, şeyhlerin giydiği he türlü kavuğa da taç denirdi.
Kavuk, kullanılmadığı zaman kavukluk deneı özel raflara konurdu. Oymalarla süslü b ahşap kavukluklar duvara asılırdı. Evlerd
Mevlânâ Müzesi nde sandukaların üstündeki çeşitli kavuklar, Konya
Ara Güler
kavukluk yerine, genellikle şimşirden yapılmış, baş biçiminde kavuk kalıbı da bulundurulurdu. Bu kalıplarda ya da kavuklukta duran kavuğun tozlanıp kirlenmemesi için üstüne kavuk örtüsü örtülürdü. Kavuk, 1828’de başlık olarak fesin kabulünden sonra kaldırıldı.
Kavuklu, ortaoyununun Pişekâr’la birlikte iki temel tipinden biri. Gölge oyunundaki Karagöz’ün benzeridir.
Kavuklu ortaoyununun asıl komiğidir. Kaba saba konuşur, güzel sözler söylemeyi beceremez. Dışa dönük, olduğu gibi görünen, dürüst ve düşündüğünü söylemekten çekinmeyen bir tiptir. Çoğunlukla işsizdir. Tıpkı Karagöz gibi, parasızlık yüzünden istemediği işleri yapmak zorunda kalır. Çokbilmiş Pişekâr’a verdiği tekerlemeli yanıtlarla izleyiciyi güldürür.
Kavuklu, Pişekâr’ın oyunu başlatmasından sonra, kendisini izleyen ve Kavuklu arkası adı verilen tiple birlikte ortaya gelir; oyun süresince de ortada kalır. Önce muhavere bölümünde Pişekâr’la konuşur,’ sonra kısa bir tekerleme söyler. Bunun ardından fasıl bölümü başlar. Kavuklu bu bölümde de art arda oyuna giren öbür tiplerle konuşur. Onun sözcükleri ters anlaması, anlamazlıktan gelmesi ya da sözcük ve ses benzerliklerinden yararlanarak anlamamış görünmesi, oyunun temel güldürü öğeleridir.
Kavuklu başına dilimli kavuk, üstüne entari, çakşır, cüppe, ayağına sarı çedik pabuç giyer, beline şal kuşak sarar. Cüppesinin eteğini genellikle bu kuşağa sokar. Bazen konuşurken kavuğunu gözlerinin üstüne kadar indirir.
En ünlü Kavuklular arasında Abdi (Ab-dürrezzak), Kavuklu Hamdi ve Kel Haşan’ la Naşit Özcan sayılabilir. Son ünlü Kavuklu olan İsmail Dümbüllü’nün ardından önemli bir Kavuklu yetişmemiştir. Kavuklu’nun hemen ardında ortaya gelen ve sürekli onu taklit eden Kavuklu arkası, genellikle cüce ya da kamburdur. Kavuklu adaylan önceleri Kavuklu arkası olarak işe başlar, ustalaşınca icazet alıp Kavuklu’ya çıkabilirlerdi. Ama bu tip zamanla cüce, kambur ya da geri zekâlı çocuk biçimine dönüşünce, Kavuklu adaylarının bu yolla yetişmesi de ortadan kalkmıştır. Cüce Vasi-laki, Kambur Mikael ve Kambur Sadi ünlü Kavuklu arkalanndandır.
kavun (Cucumis melo), kabakgiller (Cu-curbitaceae) familyasından, biryıllık sürünü-cü bitki ve bu bitkinin besin olarak yararlanılan hoş kokulu meyvesi. Anayurdu Orta Asya olan bu bitki dünyanın ılıman yerlerinde yaygın olarak yetiştirilir. Yumuşak tüylü sürünücü gövdelerinden çıkan yuvarlak ya da loplu büyük yapraklan ve yaklaşık 2,5 cm çapında san çiçekleri vardır. Genellikle yuvarlak ya da oval biçimli meyvelerinin büyüklüğü, kabuk ve et rengi, kokusu ve tadı yetiştirilen çeşide göre değişiklik gösterir. Ağırlığı 1-7 kg arasında değişir.
Türkiye’de en çok yetiştirilen kavun çeşitlerinin başında Kırkağaç ve Hasanbey ka-vunlan gelir. San zemin üzerine koyu yeşil benekli ya da çizgili bir kabuğu olan Kırkağaç kavununun ağırlığı 2-7 kg arasında (bazen 12 kg) değişir. Özellikle Trakya Bölgesi’nde yetiştirilen Hasanbey kavunu orta büyüklükte, koyu yeşil renkli ve buruşuk kabukludur; eti tatlı, sulu ve hoş kokuludur. Kış kavunu adı verilen çeşit uzun süre saklanabilir ve bekletildikçe olgunlaşır. Gri ağsı kabuklu çitili kavun ise erkenci çeşitlerin başında gelir. Topatan kavunu ve İç Anadolu’da, özellikle Ankara yöresinde yetiştirilen yuva kavunu ile avuca sığacak kadar küçük, az tatlı, ama hoş kokulu kantalop kavunu ise öbür önemli çeşitlerdir. Türkiye’de yıllık kavun üretimi 2 milyon ton dolayındadır. Çeşitli bölgelere dağılan bu üretimin önemli bir bölümü İç Anadolu Bölgesi’nin kuzey kesimleri (özellikle Ankara, Çankm, Çorum ve Yozgat illeri) ile Ege Bölgesi’nde (özellikle Manisa, İzmir ve Uşak illeri) gerçekleşir. Manisa 250 bin tonu aşan yıllık üretimiyle en çok kavun yetiştirilen il konumundadır. Aynca Mardin, Antalya, Burdur, Balıkesir, Diyarbakır ve Tekirdağ önemli kavun üreticisi iller arasında yer alır.
kavunağacı (Canca papaya), papaya olarak da bilinir, Caricaceae familyasından ağaçsı bitki. Meksika ve Orta Amerika kökenli bazı Canca türlerinden türediği sanılan bu bitki besin olarak yararlanılan etli meyveleri nedeniyle astropiklerin ıhman kesimlerinde ve tropik bölgelerde çok yetiştirilir. Bitkinin yan dallara ayrılmayan, yaklaşık 8 m uzunluğundaki palmiyemsi gövdesi 60 cm uzunluğunda borumsu sapları olan, derin loplu yapraklann oluşturduğu bir taçla sonlanır. Bitki aslında ikievcikli (erkek ve dişi çiçeklerin ayrı bitkilerde bulunması) olmasına karşın erdişi olanlara da rastlanır. Yaklaşık 90 cm uzunluğundaki saplann üzerinde demetler oluşturan beyazımsı renkli erkek çiçeklerin her birinin beş loplu hunimsi bir tacı ve 10 erkekorganı vardır. Genellikle yapraklann koltuğunda tek olarak bulunan dişi çiçekler daha büyük ve çok daha kısa saplıdır; tabanda birleşen etli beş taçyaprağı ve yelpaze biçimli, sapsız
beş tepecik taşıyan küresel ya da silindirik yumurtalığı vardır.
Kavuna benzeyen yuvarlak ya da oval biçimli meyvelerinin uzunluğu 7,5-50 cm arasında değişir; kimi zaman ağırlığı 9 ya da
11,5 kg’ye ulaşır. Yaklaşık 2,5 mm kalınlığındaki bol sulu eti koyu sarı, turuncu ya da
Kavunağacı (Canca papaya)
Grant Heilman-EB İne
sanmsı pembe renklidir. Meyvenin ortasındaki boşlukta çeper boyunca dizilmiş çok sayıda, siyah renkli ve yuvarlak tohum bulunur.
Az tatlı, ancak keskin ve hoş kokulu bu meyveler pek çok ülkede kahvaltıda tüketildiği gibi salata, pasta, tatlı, şerbet ve şekerleme yapımında da yaygın olarak kullanılır.
Olgunlaşmamış meyveler, bileşiminde pa-pain bulunan sütümsü bir özsu içerir; papa-in proteinlerin sindirilmesinde rol oynayan pepsin benzeri bir enzimdir. Bu nedenle meyvelerden çıkarılan özsu, hazmı kolayiaş-tıncı ilaçların hazırlanmasında ve et yumuşatıcılarının üretiminde kullanılır.
Genellikle tohumdan yetiştirilen kavun-ağaçlan çok hızlı bir biçimde gelişerek, iki yıl dolmadan meyve verirler. Bu bitkiler uygun koşullar altında beş yıldan daha fazla bir süre yaşayabilir.
Kavur, Ömer (d. 18 Haziran 1944, Ankara), yalın, aksamayan anlatımıyla 1980’ lerde Türk sinemasının en önde gelen adları arasına giren sinema yönetmeni.
Ortaöğrenimini İstanbul’da Robert Kolej ve Kabataş Lisesi’nde tamamladı. Fransa’da sosyal bilimler, gazetecilik ve sinema öğrenimi gördü; Fransız Bağımsız Sinema Kon-servatuvan’nı bitirdi. Bu arada, Alain Rob-be-Grillet’nin L’Homme qui ment (1968;
Ömer Kavur
İletişim Yayıncılık Arşivi
93 Kavurd
Yalan Söyleyen Adam) ve Bryan Forbes’un The Madwoman of Chaillot (1969; Çılgın Kadın) filmlerinde yönetmen yardımcılığı yaptı. 1971’de Türkiye’ye döndükten sonra bir süre belgeseller ve reklam filmleri çekti. 1974’te uzun metrajlı ve konulu ilk filmi Yatık Emine’yi Yeşilçam koşullan dışında gerçekleştirdi. Refik Halid Karay’ın bir öyküsünden uyarladığı film yalın anlatımı ve abartısız duyarlığıyla dikkati çekti. Daha sonra gene reklam filmlerine dönen Kavur, 1979’da İstanbul’daki kimsesiz çocukların yaşamlarına eğilen Yusuf ile Kenan’ı çekti.
Füruzan’ın bir öyküsünden perdeye aktardığı Ah Güzel İstanbul (1981) ve senaryosunu Selim İleri’nin yazdığı Kırık Bir Aşk Hikâyesi (1981), Kavur’un ölçülü ve düzgün sinemasını biçimlendiren yapımlar oldu. 1982’de İleri’nin senaryosundan çektiği Göl ise içerdiği gerilim öğeleriyle Türk sinemasında değişik bir deneme oldu. Senaryosunu Barış Pirhasan’la birlikte hazırladığı, Alman sinema yönetmeni Wim Wenders’in etkilerini taşıyan 1985 tarihli Amansız Yol’da küçük insanların sevgi arayışları üzerinde yoğunlaştı. Aynı yıl senaryosunu gene Pirhasan’la birlikte yazdığı Körebe’de, kaçırılan kızını arayan yalnız bir kadının öyküsünden yola çıkarak 1980 sonrası kent yaşamının etkileyici bir görünümünü çizdi. 1987’de Yusuf Atılgan’ın romanından uyarladığı Anayurt Oteli ise Türk sinemasının bu dönemde ürettiği en başanlı filmlerden biri oldu. Bir insanın iç gerilimini ve taşra yaşamının durağanlığını gerilim filmlerini aratmayan bir tedirginlik atmosferi içinde yansıtan film, yalın ama derinlikli anlatımıyla da dikkat çekti. Kavur, 1988 tarihli Gece Yolculuğu’nda bir yönetmenin iç hesaplaşmasını ve kendini tanıma sürecini perdeye getirdi.
Kavur, 1982’de Kırık Bir Aşk Hikâyesi, 1987’de Anayurt Oteli, 1988’de de aynı zamanda en iyi film ödülünü alan Gece Yolculuğu filmleriyle Antalya Altın Portakal Film Şenliği’nde en iyi yönetmen seçildi. Yusuf ile Kenan 1980 Milano Çocuk Filmleri Yarışması’nda büyük ödül, Anayurt Oteli 1987 Venedik Film Şenliği’nde Uluslararası Sinema Eleştirmenleri Federasyonu (FIPRESCI) Ödülü, 1987 Nantes Üç Kıta Film Şenliği’nde en iyi film ve Macit Koper’le en iyi erkek oyuncu, Valencia Film Şenliği’nde de üçüncülük ödüllerini kazandı. Amansız Yol ve Anayurt Oteli, Uluslararası İstanbul Sinema Günleri’nin yarışmalı Türk Sineması bölümünde birinci seçildi.
Kavurd, asıl adı ¡madüddevle kara ars-lan (ö. 15 Nisan 1073, Hemedan), Kirman Selçuklu Devleti’nin kurucusu. Çağrı Bey’in oğlu, Alp Arslan’ın ağabeyidir.
Dandanakan Savaşı’ndan (1040) sonra ele geçirilen topraklar Büyük Selçuklu hanedanı arasında paylaştırılırken Kirman yöresi Kavurd’a verildi. Toprakları üzerinde Büyük Selçukluların bir kolu olarak, fiilen bağımsız bir devlet kuran (1048)’ Kavurd, 1051 başlarında Büveyhilerin elinde bulunan Kirman’ın kuzeyindeki Serdsir bölgesini ele geçirdi. 1063’te amcası Tuğrul Bey’in ölümü üzerine yerine geçen Alp Arslan’a karşı ayaklanarak Büyük Selçuklu tahtı için mücadeleye girişti. Umman’ı ve Fars eyaletini de topraklarına katarak bütün Kirman’a egemen oldu. Alp Arslan’ın ölümünden (1072) sonra tahtı ele geçirmek için yeniden girişimde bulundu. Ama Büyük Selçuklu tahtına geçen Melikşah’la Hemedan’da yaptığı savaşta (1073) tutsak düştü.
kavurma 94
Ordu içinde çok sayıda yandaşı olduğu için Selçuklu tahtı için tehlikeli görüldüğünden öldürüldü,
kavurma, uzun süre saklanması için kendi yağı ile kavrulduktan sonra dondurulan et.
Daha çok hayvanların bol, besili ve ucuz olduğu sonbaharda hazırlanır. Kuşbaşı doğranan etlerin yağı azsa içine kuyruk yağı da eklenerek kavrulur. Soğuduktan sonra küplere ya da tenekelere doldurulur. Tencerede ya da ekmek sacı üstünde kavrulan etten yapılan yemeğe de kavurma denir.
kavuşma, konjugasyon olarak da bilinir, bakteriler, tekhücreliler, bazı algler ve mantarlar gibi basit yapılı canlılarda, iki bireyin geçici olarak birleşip çekirdek bileşenlerini değiştirdiği (gen aktarımı; örn. kirpikliler), bütün hücre içeriğini başka bir canlıya aktardığı (örn. bakteriler ve bazı algler) ya da tek bir birey oluşturacak biçimde kaynaştığı eşeyli üreme süreci. Kavuşan bireyler boyut, biçim ya da hareketlilik açısından benzeşebilecekleri gibi farklı da olabilirler. Fizyolojik ve genetik özellikleri değişik olan bu bireyleri biyologlar + ve – simgeleriyle ya da belirli bir canlı topluluğunda ikiden fazla kavuşan tip varsa harflerle ayırt ederler.
kavuşum, astronomide, iki ya da daha çok gökcisminin görünürde rastlaşması ya da birbirlerinin önünden geçmesi. Ay, Güneş ile Yer arasında hareket ederken Yeniay evresinde kavuşum konumundadır ve Yer’e dönük yüzü karanlıktır. Yörüngeleri Yer’ den küçük olan iç gezegenlerin (Merkür ve Venüs) Güneş’le kavuşumları iki türlüdür. Gezegenin yaklaşık olarak Yer ile Güneş’in arasından geçmesine iç (alt) kavuşum denir; eğer gezegen Yer ile Güneş’in tam arasından ve Yer’den görülecek biçimde Güneş’in kursunun önünden geçiyorsa buna geçiş denir (Merkür’ün geçişi gibi). Dış (üst) kavuşum ise, Yer ile gezegenin, Güneş’in zıt taraflarında ama aynı doğrultu üstünde olmasıdır. Yer’den daha büyük yörüngeli olan dev gezegenler Güneş’le ancak dış kavuşum yapabilir. Bir gezegenin bir başkasıyla kavuşum konumunda olması astrolojide çok büyük önem taşır.
kavuşum periyodu, Güneş sistemi içindeki bir cismin, örneğin bir gezegenin, Ay’ın ya da bir yapay Yer uydusunun, Yer’den görüldüğü biçimiyle Güneş’e göre olan konumuna tekrar gelmesi için gerekli olan süre. Ay’ın kavuşum periyodu, belirli bir evresine (örn. Dolunay) ikinci kez gelmesi için geçen süredir. Bir gezegenin kavuşum periyodu ise, Güneş’in çevresinde dolanırken Yer’in onu yakalaması ya da daha hızlı hareket eden Merkür ve Venüs gezegenlerinin durumunda olduğu gibi, bu gezegenlerin Yer’le aynı hizaya gelmeleri için gerekli olan süredir. Yer’in çevresinde dolanan yapma bir uydunun kavuşum periyodu, Güneş’le iki kez kavuşması sırasında geçen süredir. Ayrıca bak. yıldız periyodu.
kavuşur algler (Zygnematales ya da Conjugales), Chlorophyta (yeşil algler) bölümünden, kavuşma (konjugasyon) yoluyla üreyen ve bakışımlı biçimleriyle ayırt edilen bir hücreli (desmitler) ve ipliksi (Spirogyra) alglerin oluşturduğu takım.
Dünyanın hemen her yerinde, özellikle de asitli bataklık ve göllerde bulunan desmitle-rin tipik yapısı ortada bir noktadan bağlanmış bakışımlı iki yarı hücreden oluşur. Üç katmanlı hücre çeperinde açıklıklar, delik-
.ı**r -, – • ‘
t T’ * , .
»af1.
Kavuşur alglerden bir desmit örneği (Micrasterias)
Winton Parnode-Photo Researchers
ler ve pektin dikencikleri bulunur; desmitle-rin düzensiz hareketi, bu deliklerden jela-tinsi bir maddenin akışıyla sağlanır. Bu canlılarda eşeyli ve eşeysiz, her iki tip üremeye de rastlanır. Eşeyli üreme, kavuşma olarak bilinen, iki bireyin geçici olarak birleşip çekirdek bileşenlerini değiştirdikleri süreçle gerçekleşir. Bu birleşme ya bir kavuşma tüpü aracılığıyla ya da iki hücrenin jelatinsi bir örtüyle sarılmalarıyla olur. Hücre bölünmesi biçiminde gerçekleşen eşeysiz üremede ise bağlanma noktasından ayrılan her yarı hücre öbür yarıyı tamamlayarak iki tam desmit oluşur. Sporla üremeye ise çok ender olarak rastlanır. Yayılışı sınırlı olan bazı desmit türlerinden su örneklerinin ayırt edilmesinde yararlanılır. En yaygın desmit cinslerinden biri, genellikle jips kristalleri içeren orak biçimli Closterium’dur.
Kavuşur alglerin ipliksi grubunu oluşturan Spirogyra türleri tatlı sularda bulunur ve genellikle serbest olarak yüzer. Dallanma yapmayan iplikçikler bir ya da daha çok yeşil renkli, sarmal kloroplast içeren silindi-rik hücrelerden oluşur. Hücre çekirdeği hücrenin ortasındaki kofulun içinde asılı olarak bulunur. Bu grupta eşeysiz üreme iplikçiklerin parçalanmasıyla oluşur. Eşeyli üreme ise, yan yana duran iki iplikçiğin (ya da ender olarak aynı iplikçiğin) hücreleri arasında oluşan kavuşma tüpü aracılığıyla bir hücrenin içeriğinin öbürüne geçip kaynaşması biçiminde gerçekleşir. Bu kaynaşmış hücre (zigot) kalın bir duvarla çevrilir.
Güneşli ilkbahar ve sonbahar günlerinde, fotosentez sonucu açığa çıkan oksijen kabarcıklarından ötürü su yüzeyine yakın bir konumda bulunan Spirogyra toplulukları fotosentezin azaldığı gece saatlerinde derine batar.
kavvana (İbranicede “niyet” ya da “adanma”), çoğul kawanot, Yahudilikte, dinsel görevlerini yerine getiren, özellikle de dua eden kişinin bu eylemlere uygun düşen tutumu ya da zihinsel durumu. 12. yüzyıl filozofu İbn Meymun dua ederken kavvana’ ya ulaşmak isteyen kişinin zihinsel olarak Tann’mn huzuruna çıkması ve kendini bu dünyaya ilişkin bütün kaygılardan arındırması gerektiğini söyler. Bir görüşe göre dinsel görevlerin kavvana’ya ulaşmadan yerine getirilmesi, manevi yükümlülüklerin karşılanmaması anlamına gelir.
Kabala’da (Yahudi mistisizmi) kavvana, çeşitli dualardaki sözcük ve harflerinin gizli anlamlan üzerinde yoğunlaşma anlamına gelirdi. Gerçek kavvana olmadan okunan dualar, ruhsuz bir bedene benzetilirdi. 16. yüzyıl mistiği Yitshak ben Salomon Luria, Kabalacı görüşlerinde kavvana’mn önemini özellikle vurguladı, çünkü kuramsal olarak doğru kavvana’nın daha üst dünyaları etkileyebileceği ve kozmik yenilemeyi (tikkun) sağlayabileceği kabul ediliyordu.
Dindarlığı öne çıkaran toplumsal ve siyasal bir hareket niteliğindeki Hasidilikte ise kavvana dinsel yaşantıda düşünselden çok
duygusal bir rol oynar. Dolayısıyla bireyin manevi huzuruna, üst dünyalardan daha fazla önem verilir.
kavya üslubu, Sanskrit dilinde geliştirilmiş, yapaylığıyla dikkati çeken edebi üslup. İsa’dan hemen sonraki yüzyıllarda Hindistan’da ortaya konan kavya adlı saray destanlarının üslubudur. Konularını eski halk destanlarından alan kavya’lar, inceden inceye işlenmiş süslü bir dil ve ölçüyle yazılıyor, abartı sanatına yer veriyordu. Sanatlı bir düzyazıyla kaleme alınmış kavya’larda ise çok sayıda bileşik sözcük kullanılıyordu. Kavya üslubu, Hint dilleri ve edebiyatları üzerindeki etkisini günümüzde de sürdürmektedir.
Kawaihae, ABD’nin Hawaii eyaletinde, Hawaii Adasının kuzeybatı kıyısındaki Kawaihae Körfezinde derinsu limanı. Anaeho-omalu ve Kiholo körfezlerinin çevresindeki Kraliçe Kaahumanu Karayolu’nu izleyen 64 km uzunluğundaki “Altın Kıyısı” adlı turizm geliştirme bölgesinin kuzey ucunda yer alır.
19. yüzyılda balina avcılannın ve tüccarla-nn uğradığı işlek bir liman olan Kawaihae, buharlı gemilerin gelişmesiyle önemini yitirdi. Ama 1980’lerde adanın iç kesimlerindeki çiftliklerden getirilen büyükbaş hayvanların ve şekerin yüklenebilmesi için yeni iskele ve depolann yapımıyla Hawaii Adasının Hilo’dan sonraki ikinci büyük limanı durumuna geldi. Kral I. Kamehameha’nın 1791’de Savaş Tanrısı Kukailimoku’ya adadığı, Hawaii’nin en iyi korunmuş tapınakla-nndan (heiau) biri olan Puukohula limanın hemen güneyindedir. Yakınlardaki Puako çevresindeki geniş bir alanda, eski Polinez-ya yaşamını yansıtan çok sayıda kaya kabartması bulunmuştur. “Gazap Suyu” anlamına gelen Kawaihae sözcüğü, su sıkıntısı çekilen bölgede yaşayanlann bir su kaynağını ele geçirmek için yürüttükleri mücadelenin öyküsüyle ilişkilidir.
Kawalerowicz, Jerzy (d. 15 Ocak 1922, Gvozdets, Ukrayna), II. Dünya Savaşı sonrası Polonya sinemasının önde gelen adla-nndan sinema yönetmeni ve senaryo yazarı. Krakow Sinema Enstitüsü’nde (sonradan Lödz Sinema Okulu) öğrenim gördü. Birkaç yıl senaryo yazarlığı ve yönetmen yardımcılığı yaptıktan sonra 1952’de Kazi-mierz Sumerski ile birlikte uzun metrajlı ve konulu ilk filmi Gromada’yı çekti. 1955’te, içinde önde gelen yönetmenlerin yer aldığı Kadr grubunun sanat yönetmeni oldu. Mat-ka Joanna od anioiövv (1961; Meleklerin Joanna Anası) adlı filmiyle 1961 Cannes Film Şenliği Jüri Özel Ödülü’nü kazandı. Başyapıtı sayılan bu filmde, o yıllarda Polonya sinemasında egemen olan savaş temasından ve II. Dünya Savaşı’yla ilgili konulardan aynlarak yeni bir eğilimin öncülüğünü yaptı. Oldukça stilize bir anlatımla 18. yüzyıl Polonya’sında şeytana bağla-nanlan ele alan ve o dönemin ruhunu destansı bir biçimde yansıtan film, kilisenin büyük tepkisini çekti. Eski Mısır’da din adamlarının yönetimle olan çelişkilerini konu alan Faraon (1965; Firavun) ve çağdaş bir öykü çevresinde gelişen psikolojik yoğunluklu Gra (1968; Öyun) Kawalerowicz’in sonraki önemli filmleri oldu. Kawalerowicz, gerçeklik ile fantezi arasındaki dengeyi amaçlayan bir sinema dili geliştirmiş, Andrzej Wajda ve Andrzej Munk gibi yönetmenlerle birlikte savaş sonrası Polonya sinemasının doğuşuna öncülük etmiştir.
Kawartha Gölleri, Kanada’nın Ontario eyaletinin güneydoğusunda 14 gölden
oluşan zincir. Peterborough ve Victoria illeri boyunca uzanan göller Peterborough kentinin hemen kuzeyi ve batısı ile Toron-to’nun 50-115 km kuzeydoğusunda yer alır. Büyüklükleri 5-47 km2 arasında değişen göller, Trent Kanalının(*) önemli bir bağlantısını oluşturur. Eskiden bir kerestecilik bölgesinin merkezi olan göller (Scugog, Sturgeon, Cameron, Balsam, Pigeon, Bald, Sandy, Buckhorn, Chemong, Deer, Lovesick, Stony, Clear ve Katchewanooka), günümüzde kano ve tekne gezintileri, balıkçılık etkinlikleri ve St. Lawrence Irmağı üzerindeki Bin Adalar’ı andıran manzaralarıyla gözde bir sayfiyedir. Kawartha adı, Huron Yerlilerinin dilinde “parlak sular ve mutlu iller” anlamına gelir.
Kawasaki Heavy Industries, Ltd., Japonca kavasakî cukogyo KK, Japonya’nın başlıca ulaşım donanımı ve araçları üreticilerinden. Kawasaki grubunun önde gelen şirketlerinden biridir. Merkezi Kobe’dedir.
Kökeni Kavasaki Shozo’nun 1878 ve 1886’da kurduğu tersaneye dayanır. 1896’da bu iki tersanenin birleşmesiyle Kawasaki Shipyard Company oluştu. Şirket 1939’da bugünkü adını aldıktan sonra demiryolu donanımı, çelik levha, uçak ve makine üretmeye başladı. II. Dünya Savaşı’ndan sonra işgal kuvvetlerince dağıtıldı. Ama 1969’da eski şubelerinden ikisinin birleşmesiyle yeniden büyük bir şirket haline geldi.
Şirket, aralarında gemi, lokomotif, demiryolu araçları, uçak ve füzelerin de bulunduğu çok çeşitli ulaşım araçları üretir. Satış gelirlerinin büyük bölümünü dünyaca ünlü Kawasaki motosikletleri oluşturur. Öteki ürünleri arasında elektrik santrallan ve ağır sanayi makineleri ile çelik borular ve çeşitli makineler sayılabilir. Japonya, Doğu Asya ve Ortadoğu’da fabrikaları bulunan şirketin ayrıca birçok ülkede pazarlama şirketleri vardır. Kawasaki grubunun öteki önemli şirketleri arasında Japonya’nın en büyük gemicilik şirketlerinden biri olan Kawasaki Kisen Kaisha, Ltd. ve Kawasaki Steel Corporation(*) sayılabilir.
Kawasaki Steel Corporation, Japonca kavasakî seİtetsu KK, Japonya’nın başlıca çelik üreticilerinden. Kawasaki grubunun en önemli şirketlerinden biridir. Merkezi Kobe’dedir.
Başlangıçta Kawasaki Heavy Industries, Ltd.’nin şubesi olan kuruluş, 1950’de ayrı bir şirket haline geldi. II. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan yeni fabrikası ve gelişmiş teknolojisiyle Japonya’nın savaş sonrasında toparlanmasında önemli bir rol oynadı.
Kawasaki, başta çelik levha ve sac, yapı çeliği, boru dökme ve dövme metal, kaynak elektrodu olmak üzere çeşitli demir ve çelik malzemeler üretir. Şirketin öteki ürünleri alaşım çeliği ve yüksek karbonlu çelik, direk, kiriş, demir çubuk ve tel halattır.
En büyük fabrikaları Japonya’da bulunan şirket 1973’te Liberya’daki Merchant and Miners Transport Company, Inc.’le ortaklık kurarak uluslararası alanda etkinlik göstermeye başladı. Ardından, Filipinler’de bütünüyle kendisine ait bir şirket kurarak uluslararası etkinliklerini sürdürdü. Şirket o zamandan bu yana çeşitli ülkelerde bürolar, satış şubeleri ve fabrikalar kurmuştur.
Kawkaw bak. Gao
Kay, John (d. 16 Temmuz 1704, Bury yakınlan, Lancashire, İngiltere – ö. 1764?, Fransa), dokuma işleminin otomatikleşmesi yolunda önemli bir adım olan uçan mekiği geliştiren İngiliz mucit.
Bir yünlü üreticisinin oğluydu. Daha gençliğinde babasının yün çırpma fabrikasının ba-
fes. ‘ M ~
John Kay, Madeley’nin bir taşbaskısından ayrıntı
British Museum, Londra; fotoğraf, J R. Freeman & Co Ltd
şına geçerek yün doğrultma, dövme ve tarama makinelerinde çeşitli geliştirmeler yaptı.
26 Mayıs 1733’te, atkı ipliğinin çözgünün arasından hızla geçirilmesini sağlayan uçan mekiğin patentini aldı. Bu buluşla, eni ne olursa olsun bütün kumaşların çok hızlı dokunabilmesi olanaklı duruma geldi.
Dokumacılar bu yeni buluşu kısa sürede benimsediler, ama Kay’e buluşundan ötürü ödemede bulunmamak için bir demek kurdular. Tüm parasını patent hakkını korumak için açtığı davada kaybeden Kay, Fransa’ya geçti ve orada yoksulluk içinde öldü.
Kay, Ulysses (Simpson) (d. 7 Ocak 1917, Tucson, Arizona, ABD), yeni-klasik okulun seçkin temsilcilerinden olan ABD’li besteci.
New Orleans caz trompetçilerinden Joe (King) Oliver’ın yeğeniydi. Çocukken cazla ilgilenerek saksofon çaldı. Daha sonra piyano, keman çalmaya ve beste yapmaya yöneldi. 1938’de Arizona Üniversitesi’nden lisans diplomasını aldı. Ardından Eastman Müzik Okulu’nda, Yale Üniversitesi’ne bağlı Berkshire Müzik Merkezi’nde besteci Paul Hindemith’in yanında ve Columbia Üniversitesi’nde öğrenim gördü.
Kay II. Dünya Savaşı sırasında donanmada dans orkestralan için düzenlemeler yaptı, yorumcu ve besteci olarak çalıştı (1942-46). Daha sonra New York’a yerleşerek oda müziği topluluklan için Yaylı Çalgılar Süiti (1947), orkestra için Konçerto (1948) ve film müziği olarak The Quiet One (1949; Sessiz Adam) gibi besteler yaptı. 1949-52 arasında çahşmalanm Roma’da sürdürdü. 1958’de Sovyetler Birliği’ni ziyaret eden ilk ABD’li besteciler grubunda yer aldı. Birçok ödül kazandı; Fulbright, Rosenwald ve Guggenheim bursları aldı. 1968’de New York Kent Üniversitesi’nde (CUNY) müzik profesörü oldu.
Kay’in müziğinin başta gelen özellikleri melodilerinin lirik olması ve düzenlemenin belli bir tonu merkez alarak kromatizmle tamamlanmasıdır. Geç tarihli yapıtlannda alışılmış üçlü aralıklar yerine, dörtlü aralıklar üzerine kurulu (quartal) armoniden de yararlandığı görülür. Yapıtları arasında Başkan John F. Kennedy’nin anısına bestelediği Essay on Death’m de (1964; Ölüm Üzerine Deneme) yer aldığı pek çok film ve televizyon müziği vardır. Senfoni (1967) ve Southern Harmony (1975; Güney Armonisi) gibi büyük orkestra yapıtlannın yanı sıra oda müziği, Song of Jeremiah (1945; Yerem-ya’nın Şarkısı) kantatı gibi koro yapıdan, org ve piyano müziği, kısa bando parçalan ile The Boor (1955; Hödük) ve The Juggler of Our iMdy (1956; Hanımımızın Hokkabazı) adh tek perdelik iki opera da yazmıştır.
Kay-Shuttleworth, Sir James (Phillips),

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*