Oops! It appears that you have disabled your Javascript. In order for you to see this page as it is meant to appear, we ask that you please re-enable your Javascript!

İSLÂMLARIN PEYGAMBERİ ( İslam Tarihi )

ÎSLÂMLARIN PEYGAMBERİ ( İslam Tarihi )

Arabistan. Arabistan islâmiyetin beşiğidir-. İslâm peygamberi
orada doğmuştur; peygamber Arapça konuşmuş
ve Allahın emirlerini Araplara tebliğ etmiştir, Araplar da
bu emirleri ve peygamberin telkinlerini her tarafa yaymışlardır.
Bu bakımdan peygamberin Araplara ve onlar
vasıtasiyle başka milletlere yaptığı tesirleri anlamak için
Arap geleneklerini, âdetlerini ve islâmiyetten önceki hayatlarını
olduğu gibi, Arapların yurdunu da incelemek
gerekmektedir. Araplar eski medeniyet dünyasından hemen
hemen ayrılmış bir ülkede yaşıyorlardı; bu ülkenin kuzeyini
bir çöl kaplar, üç yönünü de denizler çevreler; kuzey
doğuda Fırat akar, kuzey batısında da Akdeniz vardır.
Araplar kendi ülkelerine «ada» adını vermişlerdi: Ceziretül-Arab.
Araplar Sami ırkın bir koludur ve çok eseki bir
milletir. Bu millet sayısız devirlerce kendine has bir hayat
tarzına sahip olmuş, bundan gurur duymuş, milletlerinin
doğuşu ve soyları ile, memleket ve âdetleriyle iftihar etmişlerdir.
Arabistan’ın çoğu kısmı çöldür, fakat şurada
burada, yer. yer, bedevilerin, konup göçücü yerli Arapların
otlak bölgeleri olan vadiler vardır. Kum çöllerinde yeşil
benekler demek olan vâhalar, hattâ bir hayli yağmur alan
dağlık yerler de mevcuttur. Arabistan’ın tarihini başlatacağımız
Yemen böyle bir yerdir.

Yemen. Yemen bir yayla memleketidir ve hoş bir iklimi
vardır Yemen’e oldukça yağmur düşer, kışlar da soğuktur.
Geniş, yeşil vâdilerde buğday, akdarı ve arpa yetişir.
Tepelerin eteklerinde, bayırlarda üzüm, incir, kaysı, nar ve
ceviz yetiştirilir; aynı zamanda devirler boyunca Yemen’i
meşhur eden Yemen kahvesi de buralardan elde edilir.
Biraz sığır da beslenir. Başşehri San’a ’dır. Arabistan’m en
zengin bölgesi daima Yemen olmuştur, malûmdur ki çok
eski zamanlarda iyi gelişmiş bir medeniyeti de vardı. Yemen’e
islâmiy etten önceki devirlerde Himyer denirdi, peygamberin
doğuşundan birkaç yüzyıl önceleri Roma âlemi
ile ticaret yapardı.
Hadramut. Yemen’in doğusunda bir kıyı memleketi
olan Hadramut uzanır. Bu memleketin de geŞısiş zamanla
eski bağları vardır ve o da refah itinde bir ülke olmuş
olsa gerek, çünkü vadilerinde eski şehirlerin harabeleri ve
kanallara rastlanır. Zamkı eski devirlerde çok makbul bir
koku veren meşhur günlük ağfteı Hadramut’ta yetişirdi.
Bu bölge İsa’dan önce V. yüzyılda yaşamış ünlü Yunan
tarihçisi Herodot’un eserinde zikredilmektedir. Hadramut
halkı cesur ve zorluktan yılmk^ kimselerdir. Vâdilerde sebze,
meyva, akdarı ve arpa yetişUöpıer; şimdilerde tütün de
yetiştirmektedirler. Bal elde ederler, bedeviler sürü de beslerler.
Halkta deniz sevgisi vardır, çok eski zamanlardan
beri Doğu ve Uzak Doğu ile ticaret yapmışlardır. Dışlara
gitmişler, Doğu Afrika’ya, Hindistan’ın batı kıyılarına ve
Süm atra’ya yerleşmişlerdir.
Necd. Necd, Arabistan’ın ortasında yüksek bir yayladır.
Güney ve kuzeyinde çıplak ve verimsiz iki bölge vardır;
güneydeki çöle Rub el-Hali, «boş dörtte bir arazi» denir,
kuzeydeki çöle de Nufud adı verilmiştir. Asıl Necdiklimi kuru, sıhhat için iyi, sağlam havalı bir memlekettir.
Cesur kabileleri, soy atları yüzünden daima ün almıştır.
Muhammed ibnî Abdül Vahhab’m tesiri ile bu memlekette
18. yüzyılda bir sofuluk hareketi doğmuştur. Necd şimdi
petrol istihsaline bağlı büyük bir faaliyetin merkezi olmuştur.
Arabistan’ın şimdiki kıralı Emir Suud buralıdır.
Babası, Emir Abdül Aziz ibni Suud Hicaz’ı da zaptetmişti,
şimdi Yemen, Hadramut ve güney doğu çevresi hariç,
bütün memlekete Suudî Arabistan denir.
Hicaz. Son olarak Arabistaiı yarımadasının en önemli
kısmı olan Hicaz’a geliyoruz. Hicaz Yemen’in kuzeyinde
Necd’in batısında bulunur, belirttiğimiz bölgelerden en çıp^
lak olanıdır. Yemen’in hoş ikljjılî, yeşilliği, H^dranrCJS’un
oldukça iyi topraklan, El-Hapanın ve Acem K ö rfe^m çevreleyen
doğu bölgelerinin petrol zenginliği ,-vgya Necd’in
sağlam iklimi ve petrol y atak ları… Buharın hiçbiri Hicazda
yoktur. Medine ve Taif’tö vahalar, sebze ve meyva bahçeleri
vardır, fakat bütün diğer yönlerden Arabistan’ın en
fakir bölgesidir burası; böyl > olmakla beraber Hicaz Arap
illerinin en önemlisidir. îslâı ıiyetin iki kutsal şehri, Mekke
ve Medine, Hicaz’dadır. îslâ: niyetin doğuşundan evvel bile
Mekke kutsal bir yerdi. Ara bjstan’ın her tarafından oraya
ziyaretçiler gelirdi.

Arap Yaşayışı. Arabistan’da bu kadar değişik bölgeler
olduğu halde Arapların yaşayışı her yerde aynı şekilde düzenlenmişti.
Memlekette yeter derecede maddî varlık olmadığı
için büyük şehirler kuramadılar, ne de kâfi miktarda
nüfus vardı. Küçük gruplar halinde yaşıyorlardı, birbirlerine
aile bağlarile bağlı idiler. Birkaç aile, belki de aynı atamdan
gelenler, bir kabile meydana getirmek üzere biraraya
geliyorlardı. Aynı kökten gelme birkaç kabile bir aşiret yapıyordu. Her Arap, bir ailenin, bir kabilenin ve bir aşiretin
ferdi idi. Onlar birlikte yaşıyorlar, birlikte savaşıyorlar,
birlikte yas tutuyorlar ve birlikte zafere ulaşıyorlardı. Hiç
bir zaman yeteri kadar yiyecek olmadığı, ne insanlar için
besin ne de hayvanlar için yem bulunmadığından hayat
bellisiz ve tehlikelerle dolu idi ve hiç kimse soğukkanlı değildi.
Herhangi bir anda bir kabile komşularının hücumuna
uğrayabilirdi. Bu hücumlarda kazanç olduğu gibi macera
da vardı, bunlar birer savaştı da. Arap, kolunu, kılıcım
ve atını denemek istediği kadar çok savaşırdı. Kan
gütme tek bir adamın işi değildi; başka bir kabilenin veya
aşiretin bir adamı bir savaşta, bir çapulda, hattâ bir pusuiia
öldürüldü mü bütün kabile uzun bir zaman bu işe katılırdı.
Bu düşmanlık bir nesil boyunca bile sürebilirdi,
çünkü ölümün öcü alınmalıydı. Arabın hayatı ucuzaydi;
ölümün önemi yoktu, yeterki  çarpışmada ölsün.

Arap Göçleri. Araplar anlattığımız
tarzda bir hayat Sürdüler. Çöllerinin biteviyelik ve
kıraçlığından bıkmış olan birçok .Araplar çöl memleketlerinden
kuzeye gittiler, cto k ü oralarda yeşil vâdiler, geniş
ırmaklar vardı, hayat insan için rahat bir şeydi,-kendine
bir toprak edinmek için savaşm aya mecbur kalsa bile..
Böylece Arap göç dalgalan kuzey-doğu ve kuzey-batıya yayıldı,
iki nehir, Fırat ve Dicle ülkesi Irak’a, yeşil tepeler, bitek
vadilere, Suriye va Filistin’e. Uzun zamanlar önce Irak’
ta gelişen Akatlar, Kaideliler, Sumerler ve Asurlulann çölden
geldiklerine inanılır. Aynı şekilde Fenikeliler, Aramîler,
Amurîler ve Filistin’e giren îbraniler de Araplardı. Daha
îslâmiyetin doğuşundan bir yüzyıl önce bir Arap kabilesi,
Gassaniler, Beni Gassan, Filistin’e gitmiş, hıristiyanlığa girmiş
ve şimdiki güney Lübnan’a yerleşmişti, Arapların Komşulun. Kuzey-batıdaki Suriye ve kuzeydoğudaki
Irak’m ötesinde iki kudretli imparatorluk bulunuyordu:
kuzey-batıda, bir hıristiyan kuvveti olan Bizans
İmparatorluğu, kuzey-doğuda Sasanî İmparatorluğu da denilen
Fars İmparatorluğu. Farslar Zerdüşt’e inanırlardı ve
çoğu Zerdüşt dininden idiler. Bu imparatorlukların her ikisi
de kudretli ve eski bir medeniyete sahiptiler, her ikisi
de gururluydular. Onlar Arapları düşük görüyorlar ve barbar
diye adlandırıyorlardı. Ticaretten başka Araplarla bir
düşüp kalkmaları yoktu, ahbap olmak bile istem ezlerdi.»
Fakat BizanslIlarla Farslar birbirlerini de sevmezlerdi. Is-B
lâmiyetten önce tam bir yüzyıl birbirleriyle savaşlar y a p -l
mışlardı. Bazı zamanlar, kırallann kıralı diye adlandırılana
Fars Husrevleri, bazı zamanlar da BizdSs imparatorları üs- e
tün gelirlerdi. Çok zarar olurdu,- hşle ticaret pek zarar görürdü,
çünkü İran’dan gegtih, Uzak Doğu, Hint ve Çin’e !
giden kara ticaret yolu lresilmi/olurdu Yeni Ticaret Yolui- Bundan ötürü y p a ıb ir ticaret yolu
keşfedilmeliydi, bir yol bulundjKHÎna pek dosdoğru değildi,
ne de pek yeniydi. Bu yolun bir kısmı denizden, bir
kısmı da karadandı. Şarktan gelen gemiler Aden’in güneydeki
limanı olan Yemen’e varıyorlar, orada yüklerini boşaltıyorlardı.
Mallar oradan develerin sırtında kıyıya yukarı,
Mekke’ye götürülüyordu. Mekke’den başka kervanlar
bu malları ve aynı zamanda hurma, bal, devetüyü örtü ve
örgüler, çadır ve günlük gibi Arabistan ürünlerini taşımak
için hareket ediyorlardı. Bu kervanlar, sonraları Medine
adı verilen, Yesrib’e gidiyor, orada bir konaklamadan
sonra, daha başka mallar da alarak Şam, Halep ve diğer
Filistin limanları gibi büyük Suriye limanlarına ulaşıncaya
kadar Hicaz’a yukarı yollarına devam ediyorlardı. Bu yol
Arapların çok işine geliyordu. Mekke’ye çok kimsenin gelmeşine yol açıyor, çok para el değiştiriyordu. Yüzyıllar geçince
Mekke önemli bir ticaret merkezi oldu. Mekkelilerin
kendileri de ticaretle uğraşmaya başladılar. Kervanlariyle
Suriye’ye gittiler, yeni memleketler gördüler. Mekke ve
Yesrib artık sapa kalmadılar, Doğu ile Batı arasında önemli
ticaret bağlantıları haline geldiler. Mekke’de birçok aileler
zenginleştiler. Para, sahip olanlara itibar getirdiği ve
hattâ hatırı sayılır, tanınmış bir aileden iseler büyük şöhret
sağladığı için bütün bu itibarı kazanan kabile önemli hâle
geldi, işte böyle bir kabileye Kureyş adı veriliyordu.Ebu Süfyan ve Abdül Muttalib. Altıncı yüzyılın ortasında
Beni Ümeyye’nin lideri, Ümeyye’nin torunu olan Ebu
Süfyan’dı. Ebu Süfyan gidişatında akıllı, muhakemesinde
kurnaz, zeki, yaşlı bir adamdı. Beni Haşim’in reisi ise Kabe
ile ilgili bazı önemli vazifeleri olan Abdül Muttalib’di.
Herkes tarafından saygı görürdü, fakat dünya gidişatında
ve politika bakımından Ebu Süfyan’la aynı derecede değildi.
Arabistan’da kanunlar aşiret âdetlerine göre olduğu için^eya aşiretin işlerinde karar veren
yaşça büyük bir üye idi. Mekke’de de durum böyleydi, bir
İhtiyarlar Meclisi, bir de reis vardı. Yalnız burada reis
başka yerlerde olduğundan daha ayrı bir yolda seçilirdi,
sadece soya, doğuşa bakılmaz, fakat aynı zamanda meziyetler,
tecrübe, yaşlılık, itibar ve akıllılık, olgunluk aranırdı.
Mekke’nin reisi Ebu Süfyan’dı.Ebu Süfyan ve Abdülmuttalib’in Oğulları. Ebu Süfyan
dünya gidişatında akıllı ve olgun bir kimseydi. İş hayatında
çekirdekten yetişmiş, birçok defalar da kendi kervanlariyle
Suriye’ye gitmişti. Muaviye adında bir oğlu vardı.

Kabiliyetli, aklıbaşında olan bu çocuğu çoğu zaman beraberinde
götürürdü. Muaviye okuma yazma da biliyordu. İnsanlarla
düşüp kalkmasını öğrenmiş, doğuştan zeki, açıkgöz
bir çocuktu, hem de hatırı sayılır bir derecede. Abdül
, Muttalib’in birkaç oğlu vardı, fakat bunlardan en ünlüleri
Hamza, Ebu Talib ve Abbas idiler. Ebu Leheb ve Abdullah
adlarındaki diğer iki oğlandan Ebu Leheb kinci, inatçı,
darkafalı bir kimseydi. Abdullah en küçükleriydi. Yaşı
küçük olduğu halde Vahb’ın kızı Âmine ile 570 yılında evlenmişti.
Ömrü kısa sürdü. Bir seyahatte öldü. Karısı kendisinin
ölümünden az zaman sonra bir oğlan doğurdu. Çocuğa
Muhammed adı verildi.

Hazreti Muhammed’in çocukluğu. Hazreti Muhammed’-
in annesi kendisi doğduktan az zaman sonra öldü. Bakımını
büyükbabası Abdül Muttalib üzerine aldı. Hazreti Muhammed
altı yaşma girince büyükbabası da öldü. Bunun
üzerine Hazreti Muhammed’i Ebu Talib aldı ve onun evinde
büyüdü.

Hâdiseleri keskin bir görüşle müşahede edeî;
etrafındaki kimseleri anlam ağa çalışırdı. Anasız babasız
olduğu için hayat gerçeğini küçük yaşta görmeğe mecbur
kalmıştı. Kavga eden çocuk grupları arasında barış kurm
ağa gayret ederdi, bu çarpışmalarda hiç taraf tutup bir
yana katılmadığı ve bir mesele hakkında ona başvurulunca
daima âdil bir hüküm verdiği için çocuklar onun kararlarına
uymağa başladılar. Bu çocukluk şöhreti büyüdükten
sonra da devam etti. Herkes ona itimat edebileceğini anladı;
verdiği sözü tutuyordu. Fiiliyle ve kavliyle daim a yardima hazırdı, kendine bel bağlayan birinin umudunu hiç boşa
çıkarmazdı. Ona El-Emin, güvenilir, demeğe başladılar.
Hazreti Muhammed’in Gençliği. Amcası Ebu Talib genç
Muhammed’i bazan kendisiyle beraber Suriye’ye götürürdü,
çünkü hesap kitabını ona emniyet edebiliyordu, o tabiatı
bakımından iyi görüşlüydü ve iyi akıl verebiliyordu.
Muhammed’in gittiği yerlerdeki halkın hayatını görmesi ve
vâizlerini dinlemesinin pek önemi yoktu. Amcası onun aklı
g» başında, genç bir adam olduğunu biliyordu; sualler sorunla
ca cevaplarını aklında ölçüp tartıyordu. Halkın inandığı
W şeylere karşı ilgisi vardı. Büyükbabası Kâbe’nin bakıcısıydı,
böylelikle Hazreti Muhammed daha çocukken bu kutsal
; yere binlerce defa girip çıkmıştı. O, insanların taşlar, ilâh
ve ilâhelerin heykelleri önünde eğildiklerini görmüştü.Yahudilerin ve Hıristiyanların
kendilerine has inançları vardı, fakat Yahudilerin çok
sert ve tanrılarının haşin olduğunu anlamıştı; onların özel,
tuhaf âyinleri vardı ve hiç müsamaha göstermiyorlardı.
Hıristiyanlar daha mülâyim bir tanrıya inanıyorlardı, ama
onların peygamberi bir insan olarak kabul edilmiyordu.
Ona Allahın Oğlu deniyordu; Hıristiyanlar onun etten, kemikten
Tanrı olduğuna inanıyorlardı. Muhammed bunun
nasıl mümkün olacağını anlıyamıyordu. Araplar arasında
her şeyin üstünde bir tek Tanrının bulunduğuna dair bellisiz
bir fikir vardı, fakat hiç kimse bunun kim veya ne
olduğunu, ne mânaya geldiğini biliyormuş gibi görünmüyordu.
Bazıları ona Allah diyordu  Muhammed yirmi beş yaşlarına gelince Kureyş kabilesinden
Hatice isimli Mekke’li zengin bir hanımın işlerine
bakm ağa başladı, bu hanım kadın Hazreti Muhammed’den
bir kaç yaş büyüktü. Hazreti Muhammed onun işlerini o
kadar iyi idare etti ki az zaman sonra onun vekilharcı, daha
sonra vekili, idarecisi oldu. Hatice onun namuskârlığına,
çalışkanlığına ve davranışlarındaki iyiliğe o kadar vuruldu
ki ona evlenme teklif etti. Hazreti Muhammed hiç
bir zaman hayalperest olmamıştı, diğer genç erkeklere
benzemezdi, o ana kadar kadınlarla ilgilenmemişti. Şüphesiz
Hatice kendisinden daha yaşlı kjir^akat ohun asil bir
karakteri vardı ve aynı zamanda^çok anlayışlı idÎNBirbirlerini
beğeniyor ve birbirlerinden hoşlanıyorlardı, boVlece
Hazreti Muhammed razı oldu ve evlenjüîer. «
Tefekkür ve İstiğrak Yollan. Hazreti Muhamemdi
artık mali kaygılardan kurtulmuştu karısının işlerini
boyuna idare ediyordu, Fakat her kaman yapmayı arzu ettiği
etmiş olduğu şeyi şimdi yapm ağa daha çok boş’ m kit buluyordu.-
tefekkür etmek, bütün bu dinlerin e§&sHfo ve kendilerine
has tatbikatlarımı iyice anlamak.’ İnsanoğlu neden
taşlara tapm ağa sevkediyordu insanlar kötü ruhlara inanıyorlardı,
bunu biliyordu, ve hattâ ağaçlarda bile bir ruh
var sanıp onlara inanıyorlardı. Bu inançlarda ne buluyorlardı?
Belli ki insan bir şeylere inanmak istiyordu. Bu,
onun herhangi bir şeye inanabilmesinin sebebi olmalıydı.
O, olayların «neden» ve «niçin» lerini anlamak istiyordu.
Fakat bir inanç, hayat ve ölümün, göklerin ve göklerdeki
bütün şeylerin sırlarını, kötülük, ceza ve mükâfat meselesini
açıklıyor diye farzediliyordu. Tabiatiyle bu sırlara
türlü kavimler çeşitli çözümler bulup inanıyorlardı. Bunda
gerçek neredeydi? Bütün bunlar hakkında Hazreti Muham Muhammed yirmi beş yaşlarına gelince Kureyş kabilesinden
Hatice isimli Mekke’li zengin bir hanımın işlerine
bakm ağa başladı, bu hanım kadın Hazreti Muhammed’den
bir kaç yaş büyüktü. Hazreti Muhammed onun işlerini o
kadar iyi idare etti ki az zaman sonra onun vekilharcı, daha
sonra vekili, idarecisi oldu. Hatice onun namuskârlığına,
çalışkanlığına ve davranışlarındaki iyiliğe o kadar vuruldu
ki ona evlenme teklif etti. Hazreti Muhammed hiç
bir zaman hayalperest olmamıştı, diğer genç erkeklere
benzemezdi, o ana kadar kadınlarla ilgilenmemişti. Şüphesiz
Hatice kendisinden daha yaşlı kjir^akat ohun asil bir
karakteri vardı ve aynı zamanda^çok anlayışlı idÎNBirbirlerini
beğeniyor ve birbirlerinden hoşlanıyorlardı, boVlece
Hazreti Muhammed razı oldu ve evlenjüîer. «
Tefekkür ve İstiğrak Yollan. Hazreti Muhammesrşimdi
artık mali kaygılardan kuftttimuşC’u. K aıı»«jaQ §lerini
boyuna idare ediyordu, İak ta her kaman yapmayı arzîTet^
miş olduğu şeyi şimdi yapm ağa daha çok boş’ m kit buluyordu.-
tefekkür etmek, bütün bu dinlerin e§&sHfo ve kendilerine
has tatbikatlarımı iyice anlamak.’ İnsanoğlu neden
taşlara tapm ağa sevkedüijSöfdTlTlnsanlar kötü ruhlara inanıyorlardı,
bunu biliyordu, ve hattâ ağaçlarda bile bir ruh
var sanıp onlara inanıyorlardı. Bu inançlarda ne buluyorlardı?
Belli ki insan bir şeylere inanmak istiyordu. Bu,
onun herhangi bir şeye inanabilmesinin sebebi olmalıydı.
O, olayların «neden» ve «niçin» lerini anlamak istiyordu.
Fakat bir inanç, hayat ve ölümün, göklerin ve göklerdeki
bütün şeylerin sırlarını, kötülük, ceza ve mükâfat meselesini
açıklıyor diye farzediliyordu. Tabiatiyle bu sırlara
türlü kavimler çeşitli çözümler bulup inanıyorlardı. Bunda
gerçek neredeydi? Bütün bunlar hakkında Hazreti Muhammed çok namuslu bir insandı, kendini aldatmak istemiyordu.
Bu yüzden ekseriya rahatsız oluyordu, fakat karısı ona
. “în5nç’-veriyordu1 o da gittikçe inandı ki görüntü ve sesler
hayal mahsulü değildi. Bu hal böyle bir müddet devam etti.
Henüz Peygamberden yeni inancı telkin etmeğe başlaması
istenmediği için birkaç çok yakınına meseleyi anlattı,
fakat hepsi o kadar. Bununla beraber üç yıl sonra Allahın
Resulü olarak tayin edildiği hakkında vahiy geldi ve ondan
Mekke’li vatandaşlarına bu haberi ulaştırması istendi. Bu,
pek zor bir ödevdi. O gösterişsiz bir insandı, kendi çevrelerinde
saygı gören bir kimseydi, am a Mekke’nin ileri geleni
değildi. Zengin değildi, ne bir kabilenin, hattâ ne de
bir ailenin reisiydi, sonra Mekke geri kimselerin bulunduğu
bir şehir değildi; milletler arası bir ticaret yolu üstünde,
önemli bir ticaret merkezi idi. Aynı zamanda kutsal
yerin bulunduğu şehirdi. Mekke Meclisi’nin başkanı varlıklı
bir adamdı, kurnaz bir diplomattı, ardında pek çok kimse
vardı, gerçekten bütün kabilesi onun ardında idi. Eğer
Hazreti Muhammed yeni bir inanç telkin etmeğe kalkarsa
bu, Mekke’nin İhtiyarlarına meydan okumak demek olacaktı.
O zaman mücadele Hazreti Muhammed’le Ebu Süfyan
arasında, yâni Ümeyye’den biri ile bir Haşimi arasm da
olacaktı. Bu ciddî bir meseleydi, fakat Hazreti Muhammed
çekinmedi.
f
Yeni İnanç. Halk Ebu Süfyan’a ve Ebu Talib’e Hazreti
Muhammed’i şikâyet ettiler. Onu telkin ettiği haberden
vazgeçirmelerini istediler. Allahın tebliğ ettiği haber şu idi:
«Allah birdir. Yapıcı ve yaratıcıdır. Hayat vericidir, ölüm
de ondadır. Benzeri yoktur. En üstündür.» Hazreti Muhammed
insanların taştan putlar önünde eğilme ve bükülmeden
vazgeçmeleri gerektiğini söylüyordu, puta tapıcılıktan
sakınmaları lâzımdı. Onları bağışlayacak Allahtı. Kendilerinden sadece merhametli, nazik ve affedici olmalarını istiyordu.
Allah onlara şunları bildiriyordu: «Tanrıya inanmadan
da yaşıyacaklarını zanneden diğer kavimlerin başlarına
ne geldiğini hatırla. Çoktan yok olan kavimlerin helâk
olmaları Allahın gazabına açık bir delil değil midir? (Ed
ve Tamud) Bu sebepten tövbe et ve Allaha sığınmaya bak.
Allah her şeyi görücü, her şeyi bilici, aynı zamanda her
günahı bağışlayıcıdır!» Peygamberin tekrar ve tekrar söylenmesini
istediği şey Allahın birliği idi: «Tanrıdan başka
Tanrı yoktur, Muhammed Tanrının elçisidir.» İslâmiyetin
üzerine kurulduğu esas temel budur.
Muhalefet. Bu fikirler ilk bakışta sade ve basit idiler,
fakat Mekke’nin ileri gelen kimselerini ayağa kaldırdı.
Çünkü ilk olarak, sade oldukları halde, bütün eski Tanrıları
inkâr etmekle onların inançlarını kökünden sarsıyordu.
İkinci olarak bu fikirler halktan eski bağlılıklarını bozmalarını
istiyordu. Mekke’nin aristokratları, keselerine mağrur
Ümeyye’ler, aynı zamanda Haşimi’ler sosyal ve siyasi bakımlardan
çok önemsiz gördükleri ve çok zararsız bir insan
olduğu için üstüne daima şefkatle titredikleri Muhammed’in
Allahın elçisi olarak seçildiğini öne sürmesini duyunca
bunu pek önemsemediler. Bütün hayatları boyunca
^tan ım ış oldukları Muhammed için böyle bir şeye inanmağı
reddettiler. Onun deli olduğundan, çıldırdığından şüphelendiler.
Ebu Talib’e, peygamberin amcasına onu şikâyet ettiler.
ondan yeğenini susturmasını, Muhammed’i karışıklık
çıkarmaktan alakoymasmı istediler. Ebu Talib yeğeni ile
konuşunca, onun hiç bir şeyden caymıyacağını anladı: üstelik
amcasına da telkinde bulunmağa başladı. Bundan başka
Ebu Talib’in kendi oğlu, Ali, yeni dine ilk inanan ve en
bağlı olanlardan biriydi. Ebu Talib’in aracılığı başarısızlığa
uğradı. Gitti, Mekke’lilere başarısızlığını anlattı, bunun üzerine Mekke’liler öfkelendiler. Basit, ahmak ve çok inatçı
bir kimse olan Ebu Leheb’i, Ebu Talib’in kardeşini, kandırarak
elde ettiler. Ebu Leheb hilelere ve tehditlere başvurdu,
o ve karısı Peygambere eziyet ettiler, fakat Hazreti
Muhammed yılmadı. Bununla beraber henüz açıkça va’zedemiyordu,
Allahın kelâmını halka anlatarak, sâkin olarak,
dolaşıyordu.
Doğru Dine İlk Dönenler. Hazreti Muhammed’in dostu
Ebu Bekir doğru dine dönen ilk erkek, karısı ilk kadın ve
Ali ilk genç olmuşlardı. Şimdi bu birliğe birkaç kimse daha
katıldı. Haber yayıldı, halkta ilgi belirdi, bu yüzden muhalefet
de sertleşti. Daha fakir olan müslümanlara kötü
muamele ediliyordu, fakat peygamber onlan teselli ediyor,
onlara sabır tavsiye ediyordu. Bu, böyle bir zaman devam
etti, yavaş yavaş müslümanlarm sayısı artıyordu. Ünlü bir
avcı ve savaşçı olan, Peygamberin yaşlı amcası Hamza
açıkça yeğeninin tarafını tuttu. Fakat her tarafta kuvvetli
şahsiyeti ve olgun kafası yüzünden saygı gören, kuvvet ve
kudret sahibi bir Mekkeli olan Ömer İbn-el-Hattab yeni dine
girinceye kadar ufak müslüman grupu daima gizli toplanıyordu.
Ömer îbnl Hattab kimseden korkmazdı, Peygambere
dışarı çıkmasını ve açıkça telkinlerde bulunmasını
tavsiye etti. Peygamberimiz de onun dediği gibi yapmağa
başladı. Bu, Mekke’lileri şimdiye kadar görülmemiş bir d e – *
recede kızdırdı. Muhammed’in kendileri için bir tehlike haline
gelmekte olduğunu düşünmeğe başladılar, ondan büsbütün
kurtulmak için plânlar kurdular.
Dâvet. işler bu kertede iken Mekke’nin kardeş şehri
olan Yesrib’den Mekke’ye kutsal yeri ziyaret etmek için
gelmiş olan bir grup Yesrib’li, Peygamberin va’zettiğini
duydular. Onlar önceden hiç bir fikirleri olmadan gelmişlerdi. Peygamberi dinleyince büyük bir tesire kapıldılar;
birkaç sual sordular, cevaplar kendilerini tatmin etti. Düşünceli
bir halde ayrıldılar, evlerine gidince vatandaşlariyle
görüştüler, onlar da çok ilgilendiler. Böylece sadece bu
yeni din hakkında daha çok şeyler öğrenmek maksadı ile
Mekke’ye diğer bir grup geldi. Peygamberin sözlerindeki
–samimilik ve apaçık gerçek onlara da çok tesir etti. Kur’an-
‘ dan âdetler onları büyüledi, can atarak müslüman oldular.
MSftfesnîerin Peygambere ve onun elçiliğine nasıl karşı koyduklarını
duymuş olduklarından Hazreti Muhammedi ve
onun ardından gidenleri Yesrib’e gelmeğe ve orada yerleşmeğe
davet ettiler.
Hicret (622). Peygamberi ve beraberindekileri iyi karşılayacaklarına,
kendilerine iyi muamele edeceklerine dair
teminat verdiler. Kendilerine yardım edecekler, onlara kardeş
olacaklar ve İslâmiyet için mücadele edeceklerdi. Peygamberimiz
bir zaman bekledi, Allahın da Hicreti kabul ettiği
kendine bildirilince müminlere küçük sayıda gruplar
halinde Yesrib’e gitmelerini öğretti. Bazı Müslümanlar
Müslüman olmıyanların zulmünden kaçmak için daha önceden
Habeşistan’a gitmişlerdi, fakat bu memleket çok
uzaktı. Yesrib hemen herkesçe biliniyordu. Mekke’nin yanıbaşındaydı,
böylece kendi milletleri içinde olacaklardı.
Bir yerden başka bir yere göç etmek Araplarda tabiî sayılırdı,
derhal plânı kabul ettiler, yeni yurtları olacak Yesrib’e
gitmeğe başladılar. Peygamberimiz en son gidecekti.
Kendisiyle eski dostu Ebu Bekir gitti. İslâm düşmanlarının
kendilerini aram akta olduklarını bildikleri için bir m ağarada
iki gece saklandılar. Sonra gizlice çıkıp gittiler ve Yesrib’e
ulaştılar, Yesrib bundan böyle Medine (Peygamberin
Şehri) oldu. Hicret denen bu olay 24 Eylül 622 de geçti. İslâm
takvimi bu yıldan başlar.Peygamber Medine’de. Yesrib’e giden ve oraya yerleşen
Mekkelilere Muhacirin (göçmenler), Yesrib erkek ve
kadınlarına da Ensar (yardım edenler) adı verildi. Başlangıçtan
beri her iki taraf arasında büyük bir dostluk oldu.
Ensar varlıklarını Mekkelilerle bölüştüler, onlarla beraber
yaşadılar; az zamanda birçok kız alıp vermeler de oldu.
Çok geçmeden her iki taraf arasında tam bir anlaşma oldu,
fakat Allah tarafından Peygambere verilen vazife hâlâ
çok zordu. Müslümanlar şimdi ibadette serbest oldukları
ve dinleri başkalarına da telkin edebildikleri halde yine
sayıca azdılar-, büyük Arap kabileleriyle bağlaşmaları, azdı.
Bedeviler yerden yere serbestçe göç ediyorlardı. Ticaret
yolları Mekkelilerin elindeydi; varlıklı ve nüfuz sahibi idiler;
aynı zamanda Müslümanlara çok düşmandılar. Bu durum
çok kuvvetli kimseleri bile yıldırmış olabilirdi, fakat
Peygamberimiz ileriyi gören bir insandı. Vazifesine büyük
bir inancı, kendine güveni vardı.
Mekkeliler kendilerini her şeyde Arapların en iyileri olarak
düşünüyorlardı, yiğitlikte bile.. Bunun da yanlış olduğu,
onların yanlış düşündükleri ispatlanmalıydı. Peygamberimiz,
şüphesiz ki, muhafızlar tarafından korunmakta olan,
Mekke’ye giden en yakın kervana hücum etmelerini emrederek
küçük bir Müslüman keşif kolu gönderdi. Tesadüf
bu ya, islâmiyetin en büyük düşmanı, Mekke’nin en ileri
adamı olan Ebu Süfyan’ın kendisi kervana başlık ediyordu.
Ebu Süfyan zeki bir adamdı. Beraberinde muhafızları vardı,
fakat tehlikeyi anladığından, yardıma gelmeleri için
Mekke’ye çabuk bir haberci gönderdi. Bu arada Müslümanlar
Peygamberimizin önderliği altında gelip yetiştiler.
Onlar 300 kişi, Mekkelilerse 1000 kişiye varıyordu. Gerçi bu
sayılar küçüktür, fakat bu kuvvetlerle Milâdın 632 ve Hicretin
ikinci yılında, dünyanın en keskin muharebelerinden
biri yapıldı. Müslümanlar inanç ateşi ile doluydular, hiç
bir zaman, bir an bile, kazanacaklarından şüpheye düşmediler.
Mekkelileri savaş meydanından silip süpürdüler. Bu,
büyük bir zaferdi. Birçok esirler alındı, çok ganimet elde
edildi; bununla beraber Peygamberimiz büyük bir siyaset
ve basiret gösterdi; öç alıcı öğütlerden kaçınarak Mekkelileri
rehin olarak tuttu ve onlara iyi muamele etti.
Uhud Muharebesi (Ocak 6251. Bedir’deki yenilgi Mekkelilerin
itibarlarına sürülmüş bir leke idi, bundan çok
utanç duydular. Bu sebepten ertesi yıl sayıları 3000’e varan
bir savaşçı kuvvetiyle Medine’ye hücum ettiler. Müslümanlar
sadece 700 silâhlı adam toplayabildiler. Peygamber, durumun
ciddîliğini anladığından, kendi tarafına sert direktifler
verdi. Taarruz ve m üdafaa plânını tertip etti, kendilerine
bildirilmeden yerlerinden ayrılmamalarını emretti;
fakat tecrübesiz Müslümanlar muharebenin heyecanı ile
bütün bu emirleri unuttular. Plânsız savaşm ağa başladılar,düşmanın gerçekten bozulmuş olduğuna emin olmadan
Mekkelilerin karargâhına atılıp geldiler. Netice şu oldu ki
parlak bir kumandan olan Halid ibni Velid tarafmdan idare
edilen Mekke yedek kuvvetleri birdenbire onların üzerine
atıldı ve onları darmadağın ettiler. Peygamberimiz,
kendisi de yaralandı, yere düştü. Bir haykırış yükseldi:
«Peygamber öldürüldü!» Bu, Müslümanların maneviyatını
daha çok bozdu, birçoğu kaçtılar. Uhud muharebesi yenilgiyle
bitti, Medine Müslümanları Peygamberlerine karşı
utanç duydular. Ama Peygamberimiz herhangi bir adam
gibi değildi; adamlarını biraraya topladı, onlara ders olacak
nitelikte sözler söyledi, çılgınlıkları için onları azarladı,
bundan böyle emirlere itaat etmelerini nasihat etti ve dersini
almış Medinelileri zafer kazanmış Mekkelilerle bir kere
daha karşılaşmak için şehrin dışına çıkardı. Kendisi de
onlarla birlikte, sabahın erken saatlerinde geldiler. Kendi
çadırını onların görecekleri bir yere kurdurdu, büyük ateşler
yakmalarını emretti. Bundaki düşünce Mekkelilere Müslümanların
cesaretlerini kaybetmediklerini göstermekti. Şafak
sökünce Mekkeliler, arkalarında Müslümanların bütün
bütün korkusuz, sabah işlerine başladıklarını gördüler, bu,
onları büyük bir tesir altında bıraktı. Peygamber yanilgiyi
zafere çevirmişti.
Yahudiler ve İslâm Zaferi. Bundan sonra Müslümanlar
hiçbir muharebeyi kaybetmediler, çok geçmeden hemen
hemen bütün Arabistan Müslümanların hükmü altına girdi.
Mekkelilerden sonra, üzüntü yaratan ilk kavim Medine
ve civarındaki Yahudilerdi. Peygamberin vaızlariyle açıkça
alay etmekle kalmıyorlar. Müslümanlara karşı fesat çevirip
gizli- ittifaklar yapıyorlardı. Onlar birlik halinde bir kavimdiler
ve zengindiler. Yahudiler boyun eğmeden Peygamber
birçok gazveler (kutsal savaşlar) düzenlemeğe mecbur oldu. Yahudiler boyun eğdiler ama kendileri ve Mekkeliler
müşterek bir sebep için birleşerek 10.000 kişilik büyük bir
ordu topladılar, Medine’ye yürüdüler. Peygamberimiz şehri
korumak için Medine’nin etrafına hendek kazdırdı. Müslümanların
karşı koymaları, bununla beraber, o kadar sert
oldu ki düşman duruma hâkim olamadı ve çekildi. Bunun
üzerine Peygamberimizin kuvvetleri Yahudilere döndüler
ve onlara güzel bir ders verdiler. Yahudilerin islâm lara
karşı son savaşları Hayber’de oldu. Hayber bir kale olduğu
halde Müslümanlar kazandılar. Peygamberin genç yeğeni
Ali bütün değerini bu savaşta gösterdi. Zeyneb adında bir
Yahudi kadınının Peygamberimizin önüne zehir katılmış
yemek koyması da bu savaştan sonra oldu. Hazreti Muhammed
bunu derhal anladı ve ilk lokmayı tükürdü. Zehirin
bu kısa zamanda bile Peygamberimizin vücuduna tesir
edecek kadar şiddetli olduğuna inanılmaktadır.
t
Hudeybiye Anlaşması (628). Hicretin 6., yani Milâdm
628. yılında Peygamberimiz büyük bir Müslüman kalabalığı
ile, Hac merasimi için, Mekke’ye yola çıktı. Mekkelilerde
artık savaşmak isteği yoktu, böyle bir topluluğa, özellikle
bu kadar çok, hem de silâhlı Müslümana-itiraz ettiler.
Araplar daima silâhlı dolaştığı için bu, tuhaf bir
şey değildi, fakat Mekkeliler tehlike işareti verdiler. Bu
kadar büyük bir topluluğun kutsal sınırlardan içeri girmesini
kabul etmediler. Bu sebepten görüşmeler başladı. Çok
konuşmalardan sonra Mekkeliler bir mütarekeye razı oldular.
Hudeybiye Anlaşması denen bir barış yapıldı. Bu anlaşma
Peygamberimiz için büyük, diplomatik bir zafer olarak
kabul edilmiştir, çünkü Mekkeliler Müslüman liderinin
pek çok şartlarını kabul etmeğe ikna edilmiştir. Bu anlaşmaya
göre Peygamberimize vaiz ve telkin etmek, Arapları
islâm dinine döndürmek hakkını tanıdılar. Peygamberimizin ve ümmeti olan kimselerin her yılki Hac vesilesiyle
Mekke’ye girmelerine müsaade etmeğe razı oldular. Anlanma
on yıl sürecekti. Artık İslâm dinine girmedeki kayıtlar
kaldırıldığı için Araplar binlercesi birden islâmiyeti kabul
etmeğe başladılar. Doğru dine dönenlerin en ünlülerinden
biri, büyük general, Halid ibni Velid’di.
Mekke’nin Fethi. Sonradan Mekkeliler bir hata yaptılar.
Milâdın 630. yılında, Müslümanların himayesi altında
bulunan bir kabileye saldırdılar. Bu, barışı bozdu. Peygamberimiz
10.000 kişilik büyük bir Müslüman ordusu ile Mekke’ye
doğru harekete geçti. Şimdi durum tersine dönmüştü;
Mekkeliler, büyük bir kumandan olduğunu gerçekten göstermiş
olan Peygamberimiz gibi bir kimsenin idaresindeki
böyle bir orduya karşı koymak için yeter derecede kuvvetli
değildiler, silâhlarını bıraktılar. Başları olan Ebu Süfyan
islâmiyeti kabul etti. Oğlu Muaviye Peygamberimizin kâtiplerinden
biri oldu. Arabistan’ın kalbi, Mekke, şimdi, Peygamberimizin
karşısında, emrindeydi. Bu eski şehrin hor
görülen evlâdı şimdi zafere ulaşmış olarak dönüyordu, fakat
tuhafı şu ki bu bambaşka insan, öç alıcı olacağı yerde,
şefkatin ta kendisiydi. Araplar için yepyeni olan bir şekilde
hareket ediyordu; düşmanlarını affediyordu. Kâbe’deki putları
kırdırdı, ortadan kaldırttı, fakat yaptığı ilk şey orada
dua etmek oldu. Bu kutsal evin anahtarını oranın babadan
geçme bekçilerine geri verdi ve halka barış duygusu içinde
kendisine gelmelerini anlattı. Bu davranış Mekkelileri
kendinden geçirdi. Peygamberimizin bu erkekçe âlicenaplığını
(mürüvve) asilliğin en yüksek derecesi olarak aldılar
ve düşmanlığı sevgiye çeviren bu hayret verici dine girmek
için ilerlediler.
Hazreti Muhammed, Arabistanın Efendisi. Ertesi yılın sonuna doğru hemen hemen bütün Arabistan Peygamberimizin
idaresi altına girmişti. Hazreti Muhammed de kabileye
vaizler gönderdi, nasıl dua ve ibadet edileceğini öğretti,
soyuna veya kabilesine bağlılıkla bir ülküye bağlılık arasındaki
farkları onlara gösterdi. Kabile ve aşiretler arasında
eskiden beri sürüp gelen kan gütme dâvalarını kırmak
için büyük ve başarılı gayretler sarfetti; şahsiyeti, hitabeti,
büyük sabrı ve hayret verici akıllılık ve olgunluğunun kuvvetiyle
Araplara birlik ve kardeşlik ülküsü aşıladı. İnanmanın
şartlarına, islâmiyete bağlılığa ve insanların kardeşliğine
çok büyük bir önem verdi. Allahın huzurunda bütün
insanların eşit olduklarını halka anlattı. Kendi misaliyle
onlara gösterdi ki zengin fakir, kuvvetli zayıf, büyük, kalabalık
bir aileden veya yapyalnız, herkes eşitti. Kendisi
de tıpkı onlar gibi bir insandı; biricik fark Allahın onlara
kendisini vasıta kılarak emirler göndermesiydi. Peygamberimizin Ölümü (632). Peygamberimiz 631
yılında Mekke’ye son Hac seferini yaptı. Kur’anın son âyeti
de o zaman nazil oldu: «Ben, bu günde kendinize olan
inancınızı mükemmel kıldım, size olan nimetlerimi tamamladım
ve islâmiyeti sizin için din olarak seçtim.» Bu vesile
ile Peygamberimiz son kutbesinde konuştu, öğütler verdi,
insanlardan daima bir tek Tanrıya, Allaha inanmalarını,
başka ilâhlara, putlara tapınmaktan sakınmalarını, gerçek
için savaşmalannı, bütün Müslümanları kardeş gibi sevmelerini,
insanlara, uluslara haklarını vermelerini, zayıfları
korumalarını, düşküne yardım etmelerini ve gururdan kaçınmalarını
istedi. Medine’ye dönüşünden az zaman sonra
hastalandı ve sadece birkaç gün hastalıktan sonra 8 Haziran
632’de (Hicrî 10) Tanrının rahmetine erdi. Böylelikle,
çölde, Arabistan’da doğmuş ve, insanlığa yeni bir ümit haberi getirmiş olan İslamların ulu Peygamberi Hazreti
Muhammed dünyadan gitmişti.
Peygamberimizin Seciyesi. Peygamberimiz sade zevkleri
bulunan, sade bir insandı: sevinçleri ve üzüntüleri her
insanoğlu gibiydi. Doğuştan fakir ve yetimdi, zenginleri hiç
bir zaman kıskanmadı. Esasında alçak gönüllü idi, hiç bir
zaman gururlu bir kimse gibi hareket etmedi, zafer günlerinde
bile mağrur bir eda ile konuşmadı. Başkalariyle düşüp
kalkmasında daima şefkatli idi, fakirlerin, düşkünlerin,
zavallıların ve gariplerin bir dostu idi. Sempatilerinde, sevgilerinde
anlayışlı ve candan olduğundan büyük sevgi ve
hörmet telkin ederdi. Daima mülayim ve kibardı, insanlar
kaba ve sert davrandıkları zaman öfkelenebilirdi. Mekke’­
nin düşmesinde Müslüman olmayanlara fena şekilde muamele
ettiği için Halid ibni Velid’i azarlamıştı. Müslüman
olmayan bu Mekkeliler fitnecilik eden ve günahkâr olarak
telkin edildikleri halde.. Peygamberimiz Hazreti Muhammed
iyi işlerden hoşlanırdı, iyi eserlere dindarca sözlerden
daha çok kıymet verirdi. Ümmetine bilgiyi her nerede olursa
olsun araştırmaları için cesaret verirdi. Pek çoğundan
daha akıllı, olgun olduğu halde, daima başkalarının fikirlerini
alırdı, sadece onlara önemli oldukları intibaını vermek
için olsa bile.. Uzun bir zaman sıkıştırıldığı, eza edildiği
halde düşmanlarını affetti ve böylece çağlar boyunca,
kendi misalini örnek olarak ortaya koydu. Cesaret ve azim
sahibi olarak hiç bir şey onu yıldırmadı ve hiç bir zaman
dâvasmda ümidini kaybetmedi. Müslümanların kelimei şehadetine
kendi ismi de Allahın ismiyle beraber geçtiği halde
Allahın büyüklüğü karşısında kendisini daima hakir,
âciz görürdü. Müslümanlara Allah korkusunu, Allaha itaati,
ve Allahın iradesine boyun eğmeği emir ve telkin ederdi.
Sade, gösterişsiz alışkanlıkları olduğu halde siyâsî seheplerden ötürü, saygı gösterdiği ve çok bağlı olduğu ilk
karısı Hazreti Hatice’nin ölümünden sonra bir kaç defa evlendi.
İslâmiyetle ilgili akrabalık bağlarını kuvvetlendirmek
maksadı ile değişik kabilelerle ittifak etmek çarelerini araştırdı.
Üç kızı ve iki oğlu vardı; oğulları daha çocukken öldüler,
yalnız bir kızı, Hazreti Fatıma, kendisinden sonra da
yaşadı. Hazreti Fatıma, Peygamberimizin dostu ve sadık
bir taraftan olan yeğeni Hazreti Ali ile evliydi.
İnsana Din Olarak İslâmiyet. Öğrettiği diğer şeylerden
ayrı olarak İslâm dininin beş esas şartı vardır. Bu şartların
hepsinin belli mânaları ve gayeleri vardır. Sadece bu şartların
kabulü ve bu şartlara uyma Allahın hoşuna gitmez
ve bir kimseyi iyi bir Müslüman yapmaz. İslâm inancı sözle
razı olma ve içten gelen gerçek bir kabul etme üzerinde
durur. İslâmiyet hiç bir dine gerçek değildir demez; Allah
bütün milletlere Resul (elçi) ve Nebi (peygamber) lerini
göndermiştir. Âdem’den bu yana birçok peygamberler gönderilmiştir,
bunlar zamanlarındaki insanlara vazetm işlerdir,
fakat insanoğlu unutur ve diğer ilâhları benimser. Kâinatın
sahibi, tek gerçek Tanrıya tapınacağı yerde başka
mâbutlar ortaya koyar. Önceleri insanlar olgunlaşmamış
kimselerdi, bazan sevk edilmeleri, bazan da tatlı sözle kandırılmaları
gerekmekteydi. Fakat insanoğlunun olgunluğa
eriştiği ve daha önceki peygamberlere kısmen bildirilmiş
olan şeyleri tamamlıyan ve yerine getiren daha mükemmel
bir tebliğin gönderilmesi gerekli olduğu bir zaman geldi.
İşte Hazreti Muhammed bu son Peygamber oldu.
İslâm Diiıinin Beş Şartı. İslâm dininin beş şartı vardır:
Kelimei Şehadet, Namaz, Oruç, Zekât ve Hac. Kelimei
Şehadet kolaydır: Allahtan başka Tanrı yoktur ve Muhammed
O’nun peygamberi, elçisidir. Müslüman çok ilâh fikri ni reddeder ve insana hayat veren ve onu, ömrü bitince,
yine toprağa verdiren bir ve ölmez Allaha inanır. Allah
ne uyur ne de ölür. Allah ezelden beri var olagelmiştir ve
sonra da var olacaktır. Muhammed O’nun kuludur ve 0 ’-
nun elçisi, Resulüdür. Bütün Müslümanlar her gün kelimei
şehadet getirirler.
Bir Müslümandan ibadetini cemaatla veya tek olarak,
fakat daha ziyade cemaatla yapması istenir, günde beş
defa. Böylece o, mümin kardeşleriyle her gün buluşabilir,
namazdan önce veya sonra onlarla konuşabilir, her gün
onlarla yakından temasa geçebilir, onları anlıyabilir ve onlarla
âhenk. içinde yaşıyabilir. Namazdan önce abdest Müslümanı
Tanrısının huzuruna çıkmağa hazırlar. Günde beş
defa içini kötü düşüncelerden ve cemiyete karşı olan duygulardan
temizlemek fırsatını elde eder. Gerçek olarak uyulursa
Müslümanların namaz yolu insanın mükemmelleşmesi
için büyük bir kuvvettir.
Yılda bir kere her Müslüman diğer mümin kardeşleriyle
başka bir bağ kurar, bu sefer müşterek bir katlanma,
deneme ve hep birden bir sınırlandırma bağı. Bir ay oruç
tutar, kötü alışkanlıklardan, fena düşüncelerden, savaşm adan
ve kan gütmeden sakınır, İlâhî düşüncelere kapılır, bu
dünyanın kötülükleriyle mücadele etmek için kendini fikir
ve bedence yetiştirir. Dayanıklı olmağa ulaşır ve ahlâkını
düzeltir. Oruç islâmlara çok değerli bir mal gibidir.
Her Müslümanın edindiği malların kırkta birini kendi
meşru ihtiyaçlarını gördükten sonra, cemiyete, başkalarına
vermesi gereklidir. Bu, kardeşlik duygusu, sosyal bir duygu
öğretir, sorumluluk duygusu verir, topluma yardım
eder. Hiç bir şey Müslümanlar arasındaki gerçek kardeşlik
bağlarını islâmın bu şartı kadar kuvvetlendiremez.
Nihayet her Müslüman hayatında bir defa Mekke’ye
bir ziyaret için, giderek dünya müslümanlariyle buluşmak çaresini aramalıdır, ki buna Hac denir. Bu takdirde yeni
tanışmalar yapıp yeni bağlar kurarak diğer Müslümanlarla
buluşma fırsatmı elde etmiş olacaktır. Sevgilerini genişletecek,
çoğaltacak, anlayış kazanacak ve evrensel bir din
olan, hiç bir renk veya sınıf, memleket veya ırk engeli tanımıyan
îslâmiyetin gerçek bir evlâdı olmuş olacaktır.
Diğer İslâm Ülküleri. Bir Müslüman, dini ve Allah için
daima savaşm ağa hazır olmalıdır. Cihad (kutsal savaş) ona
emrolunmuştur, fakat sebep gerçek olmalı ve gerçekten
islâmiyete hizmet etmelidir. Eğer hizmetinin gerçekten gerekli
olduğunu görür, anlarsa hizmet etmeği reddedemez.
Böylelikle İslâmiyet mecburi askerlik veya zorla savaştırma
istemez. Ülküleri, inançları için mücadele etmek bir
Müslümanm esaslı vazifesidir. Dünya üstünde barışı korumak
için elinden geleni yapmalıdır. Düşmanlığı teşvik etmemelidir.
Düşmanlarına saygı ile davranmalıdır, zâlim olmamalıdır,
ve kendisine boyun eğenleri korumalıdır. Bunlara
kendi dinini zorlamamalıdır, fakat onları en iyi olduğunu
sandıkları gibi Allaha ibadet ettirmelidir. Onlar şimdi
kendi sorumluluğu altında oldukları için onların haklarını
da korumalıdır. Kendisini incitmiş olan birinden aynı
derecede bir kusuruna doğrultma, düzeltme istemeğe hakkı
vardır, fakat şayet affedebilirse böyle yapmalıdır, çünkü
Allah affedenleri sever. Zayıfı himaye etmelidir. Allah her
müslümanı kadın cinsinin bir muhafızı yapmıştır, bu yüzden
o, kadın ve çocuklara karşı şefkatli olmalıdır. Onlara
önderlik etmeli ve onlara bakmalıdır, lüzumlu ise onları
düzeltmelidir, fakat onlara karşı olan muamelesinde âdil
olmalıdır. Her şeyin üstünde, her Müslüman hatırında tutmalıdır
ki Allah mükâfatlandıncı ve merhamet edicidir;
bu sebepten mükâfat ve merhamet Allaha has özelliklerdir,
değer verilmelidir.

İlk Halifeler

hz ömer in halifeliği

Peygamberin Ölümünde Medine. Peygamber ölmüştü.
İslâmiyeti yeni kabul etmiş olan Araplar telâşa düştüler, islâmiyete
ve yeni müslüman Arap devletine ne olacağını
merak ediyorlardı. Daha önce hiç bir otorite tanımamış
olan Araplar yeni birlik fikrine mi sadık kalacaklar yoksa
eski bağlılık ve düşmanlıklar yeniden ortaya çıkacak mıydı?
Peygamberimizin şehri olan Medine’de çok kimsenin
açık olarak gördüğü ciddî bir meseleydi bu. Derhal bir
kimsenin kumandayı üzerine almasını kabul etmeğe mecbur
olduklarını hissediyorlardı. Zorluk şunda idi ki karışıklık
içinde olan Arapları kontrol edebileceğini sanan bir çok
kimseler vardı; fakat yeter derecede itibar sahibi ve yeter
derecede saygı gören bir adama ihtiyaç vardı.
Dört Grup. Halkın kendisi dört büyük parti halinde
gruplandı. İlk olarak Peygamberle beraber gelmiş olan
Muhacirin vardı. Onlar Peygamberimizle yakından düşüp
kalkmışlar, uzun bir zaman ona arkadaşlık etmişlerdi. Hepsi
de güvenilebilir kimselerdi. Çoğu Peygamberimizin kabilesi
olan Kureyş’ten idiler. Bu yüzden onlar Peygamberimize
halef olmak şerefini kendilerinin istemeleri icap ettiğini
düşünüyorlardı. Sonra aynı şekilde haklı bir istekleri olan
Ensar geliyordu. Onlar dara düşülen bir zamanda Peygamberimizle
dost olmuşlar, onu korumuşlar ve onun için dövüşmüşlerdi. Onlar müslümanlar için çalışmışlardı. Halifenin
kendilerinden gelmesi gerektiğini düşünüyorlardı. Bunlardan
başka küçük bir parti vardı, bu parti başlangıçta
çok küçük bir partiydi, çünkü ileriye sürdüğü fikir Araplarca.
yeni bir şeydi, bunlara göre Peygamberimizin gerçek
vekili oğlu olmalıydı; hayatta kalan oğlu olmadığı için damadı
ve aynı zamanda Peygamberimizin yeğeni olan Ali
ibni Ebu Talib ondan sonra halife olmalıydı. Ali ilk olarak
doğru dine dönen üç kimseden biri olmuştu. O, daima canla
başla savaşmıştı, Peygamber tarafından da pek çok sevilmişti.
Peygamberimiz onu ve karısını Ehli Beyt’ten (Peygamberimizin
ailesinden) saymıştı.
Dördüncü parti islâmiyetin çıkmasından önce Mekke’­
nin lideri olmuş olan Ebu Süfyan’m soyu Ümeyye’ler, eski
Mekke aristokratları idi. Bunlar zengindiler, dünyayı anlamışlardı
ve siyaseti de öğrenmişlerdi. Onların çoğu tahsil
terbiye görmüşlerdi. Birçokları kabiliyetli kimselerdi. İnsanları
nasıl idare edeceklerini bilen kendilerinden başka
kimsenin yeni İslâm ümmetine önderlik yapmağa lâyık olmadığını
düşünüyorlardı.
Ebu Bekir’in Seçilmesi. Halkın çabucak harekete geçmesine
şaşılmamalı, çünkü tehlikede olan önemli, büyük bir
şey vardı. Fakat Araplar geleneklerine bağlı idiler-, aralarından
kabilenin başı olan adamı seçtiler, akrabalık esasına
göre değil de, büyüklük, akıllılık ve olgunluk, itibar
esası üzerine. O zamanlarda,Peygamberimizin hayat boyunca
ve güvenilebilir dostu, aynı zamanda kayınbabası Ebu
Bekir’den daha fazla dindarlığı, olgunluğu ve karakteri bakımından,
saygı gören pek az kimse vardı Medine’de. Muhacirin
kendilerini onun temsil etmesi gerektiğini kararlaştırdılar.
Çok dinamik bir adam olan ve kuvvetli bir şahsiyeti
bulunan Ömer ibni Hattab onun lehinde Ensar’la gö-

İSLÂM TARİHİ
rüştü. Peygamberimizin ilk vekili, islâmlarm halifesi olmak
için Medine’de Ebu Bekir’in en lâyık adam olduğuna Ensar’ı
inandırmak uzun sürmedi. Bu iki büyük grup anlaşınca
azınlıkta olan diğer iki parti ötekilerin kararlarını kabul
etmeğe mecbur oldular. Böylece Ebu Bekir seçildi. Bazı
çevrelerde şaşırma, hattâ kırgınlık oldu, fakat muhalefet
olmadı.
Ebu Bekir (632-634). İlk Halifenin karşısına çıkan vazife
kolay bir iş değildi. Peygamberimiz Arabistan halkını
tek miiiet halinde kaynaştırmak için yeter derecede uzun
yaşıyamamıştı. Eski alışkanlıklar, eski âdetler, eski düşünce
ve daşranış örneklerinin silinmesi uzun zaman alır, her
memlekette bazı kötü veya çılgın kimseler bulunur. Birçok
kabileler uzun bir zaman ayrı ayrı ve bağımsız bir hayat
sürmüşlerdi. Kabileler arasında büyük gruplaşm alar olduğu
halde bunların kısa bir zamanda tek millet haline gelmeyi
kabul edeceklerini ummak fazla bir şey olurdu. Pek
çok milletler kuvvetli bir idareci veya önder ölünce parçalanır,
işte Arabistan’da da olan bu idi. Ebu Bekir, üzerine
çok zor bir vazifenin düştüğünü anladı. Birçok kabileler
Medine’nin hükmetmesini kabul etmediler ve yeni Halifeye
biat etmeği veya emirlerini kabul etmeği reddettiler; hattâ
bazıları islâmiyeti bile inkâr ettiler. Bu, ciddî bir durumdu.
Müseylime ve Seca’nın Başkaldırmaları. Ebu Beki
İSLÂM TARİHİ
Müseylime’ye karşı gönderdi. Müseylime Beni Hanife kabilesindendi
ve Arabistanm orta kısımları olan Yemame’de
isyan bayrağını kaldırmıştı. Müseylime’nin çok tarafdarları
vardı ve komşu Beni Tamim kabilesinden Seca isminde bir
kadın lider de ona katılmıştı. Müseylime ve Seca bu iş üzerine
evlendiler ve kuvvetlerini birleştirdiler. Ama Halid ibni
Velid dünyanın nadir gördüğü büyük bir kumandandı.
Her ikisinin birleşmiş kuvvetleri üstüne vardı ve Arkabe
Muharebesinde onları bozdu. Üstelik âsilere öyle bir ders
verdi ki bir çok küçük isyanlar kendiliklerinden söndüler.
Halid diğer bir iki başkaldırmağı yatıştırdı, az zamanda
bütün Arabistan İslâm Halifesinin bayrağı altında birleşti.
Suriye Seferi. Bunun üzerine ilk Halifeyi başka bir iş
bekliyordu, bu, Suriye seferi idi. Peygamberimiz Fars ve
Suriye idarecilerine, islâmiyeti kabule davet ederek, iyi
niyet mesajları, haberleri göndermişti. Mağrur Fars hükümdarları
Arab elçisini hakaret edici sözlerle geri çevirmişlerdi,
fakat Suriyedeki Roma (Bizans) idarecileri elçiyi
ölüme mahkûm etmişlerdi. Bu, bir hakaretti. Şerefli hiç bir
hükümdar diğer bir hükümdarın gönderdiği elçiye bu şekilde
davranmaz. Bu hakaret Milâdın 626. yılında yapılmıştı.
Peygamberimiz birkaç bin kişilik bir gönüllü toplamış,
630 yılında, manevî evlâdı Zeyd ibni Harise kumandasında
göndermişti. Acemi olan ilk İslâm askerleri iyi yetişmiş ve
ağır silâhlarla donatılmış Bizans ordusuna eş olamazdı, yenilgiye
uğradı. Zeyd savaşırken öldürüldü. O sıralarda Peygamberimiz
Mekkelilerle ve daha sonra Yahudilerle meşguldü.
Az sonra Allahın rahmetine kavuşmuştu, böylece
tekrar ciddî olarak Suriye seferi yapılmamıştı. İlk Halife
şimdi artık Arap isyanlarından kurtulmuş olduğu için dikkatini
Suriye’ye çevirdi. Üç küçük ordu teşkil etti, onları
Amr ibni As, Yezid ibni Ebi Süfyan ve Şurebil ibni Hasene

İSLÂM TARİHİ

kumandalarında ayrı ayrı gönderdi. Her komutana 3000
savaşçı verilmişti. Bu ordular; BizanslIlarla küçük muharebeler
verdiler ve başarılı oldular. Başşehri Bizantiyum
(Kostantinopolis)dan kudretli bir imparatorluğu idare eden
Bizans İmparatoru bunun üzerine kardeşi Teodorus’un emrinde
büyük bir ordu gönderdi. Halife hemen bunu haber
aldı ve Suriye ordularına Başkomutan olarak Halid ibni
Velid’i göndermeği kararlaştırdı. O sırada Halid Irak’ta
savaşmaktaydı. Halifenin emirlerini alınca kendisiyle 900
kişi aldı ve tarihin en süratli yürüyüşlerinden birini yaptı.
Irak ve Suriye’yi ayıran susuz çölü on sekiz günde geçti.
Susuz ve bitkin, fakat ruh bakımından yılmaz, islâmiyetin
bu değerii evlâdı birdenbire Şam ’ın surları önünde göründü.
Onun ismi her tarafta meşhurdu; gelişi düşman saflarında
panik yarattı.
Yarmuk Muharebesi. BizanslIların bazı Arap müttefikleri
vardı. Büyük bir Arap kabilesi, Beni Gassan, Filistin’e
göç etmiş, Hıristiyanlığı kabul etmiş, bu gün Lübnan
denilen yere altıncı yüzyılda yerleşmişti. Onların kendilerinin
kuvvetli bir orduları vardı. Bizans Başkomutanı bu
Gassanileri Halid’in küçük ordusu üzerine saldırttı. Fakat
Halid yıldırım gibi idi, yakalanması imkânsızdı. Gassanilere
öyle çabuk ve şiddetle yüklendi ki onları Merc Rehit
Muharebesinde yendi. Sonra diğer Arap kuvvetleriyle birleşti.
Halifenin ölümü bu sırada oldu, fakat halk Hazreti
Ebu Bekir’in sağ kolu demek olan Ömer ibni Hattab’ı onun
halefi olarak seçti. İkinci Halife, bu güne kadar bir çoklarınca
anlaşılamıyan sebeplerden, Halid’in başına diğer bir
Başkomutan gönderdi; bu komutan Ebu Ubeyde ibni Cerrah
idi, Peygamberimizin saygıdeğer bir arkadaşı idi, fakat general
değildi. Bununla beraber o, akıllı bir kişiydi. YanınF.
İSLÂM TARİHÎ
da Halid’? vekil olarak alakoydu, savaş sarsılmadı. Sonunda
iki ordu küçük Yarmuk ırmağının kıyılarında karşılaştı.
Gün sıcak ve rüzgârlıydı, çölden toz ve kum esiyordu.
Halid savaş yeri ve gününü seçti. Bizans ordusunun kuzeyli
askerleri durumdan hiç memnun olmadılar, fakat cesurca,
hattâ dehşetli, dövüştüler. Kendilerini zincirlerle birbirlerine
bağladıkları rivayet edilir, fakat yiğit Araplara
karşı koyamadılar. Tecrübesiz ve pek iyi yetişmemiş olduğu
halde, yeni İslâm ordusu büyük Bizans ordusunu biçti,
büyük bir kılıçtan geçirme oldu. Irmak kanlı aktı ve İmparatorun
ordusu fena halde mahvoldu. Müslümanlar bu zamana
kadarki en büyük muharebelerini kazandılar. Onlar
aynı zamanda kesin bir muharebe kazanmışlardı. 636 yılından
sonra Suriye Hıristiyanların elinden çıktı.
Irak Seferi – Ebu Bekir’in Ölümü. Irak’taki Müslüman
ordusu, kumandanlarından edildikleri halde, savaşa devam
ettiler, fakat o kadar iyi savaşamadılar. Onlara karşı dövüşmeğe
gelen İran ordusu iyice silâhlanmıştı ve adetçe
çok üstündü. Bu sebepten Köprü Muharebesi denilen muharebede
Müslümanlar önemli kayıplara uğradılar. Bu arada
Allaha gerçekten bağlı adam, Hazreti Ebu Bekir ölmüştü
ve Medine yeniden kedere garkolmuştu. Bununla beraber
islâmiyetin talihi yine gülmüştü, ulu Hazreti Ömer halifeliği
üzerine almağa hazırdı. Herkes onun ne çapta bir
insan olduğunu biliyordu. Bu sebepten hiç kimse ölmek
üzere olan Hazreti Ebu Bekir tarafından onun halefi olarak
gönderilmesine itiraz etmedi. İlk Halife sadece iki yıl hüküm
sürmüştü, fakat bu iki yıl hayatî önemde olmuştu.
Halife üç büyük iş yapmıştı: Arabistanı yeni baştan kazanmış
ve dini tekrar uygulamış; Suriye seferine başlamış;
Kur’an’ın toplanması işine• girişmiş ve sûreleri kaydetmişti.
Bu üçü gelişigüzel işler değildi. O, sâkin bir adamdı, fak

kesin karar sahibi ve sağlam muhakemeli bir adam. Onun
Halife olarak seçilmesi isabetli olmuştu.
Ömer ibni Hattab (634 – 644) – İran’ın Fethi. Bununla
beraber ondan sonra gelen daha da büyük bir adamdı-, büyük
bir kudreti bulunan, çelik iradeli, adalette şaşmaz, büyük
bir sadakat sahibi ve idarede büyük bir kabiliyeti olan
bir kimse. Durumla ilgilendi ve Suriye ve Irak’taki seferlerin
yürütülmesi için emirler verdi. Meşhur Yarmuk Muharebesinin
yapılması ve kazanılması onun idaresi zamanında
oldu. Irak Müslüman ordusunun Saad ibni Ebu Vakkas
kumandası altında lâyık olduğu mevkie ulaşması Hazreti
Ömer zamanında oldu. Bu ordu İranlIları Kadisiye’de büyük
bir savaşa zorladı. İranlılar ismi Yezidcird adındaki
Husrevlileri, Şehinşahlarmın kendisi tarafından sevk ve
idare ediliyordu. Müslümanlar bu muharebede İranlIlara
ağır bir darbe vurdular. İranlılar çekildiler, Müslümanlar
onları kovaladılar. İran’ın başşehri Medayin’e hücum edildi
ve zaptedildi. Araplar böylece kudretli Husrevlerin şehrine
girdiler, bu büyük hükümdarların sarayında oturdular,
ziyaretler tertiplediler. İranlIların tekrar toparlanmaları
uzun sürmedi, Celûla’da bir muharebe yaptılar, tekrar yenilgiye
uğradılar. Başka ufak tefek muharebeler oldu, bunlardan
sonra İranlılar bütün kaynaklarını seferber ettiler,
Keyhusrevleri ilerleyen Araplara karşı son bir defa muharebeye
girdi. Bu, Sasanîler’in ihtişamını tozlara bulayan
Nihavend Muharebesi idi (641). Yevdcird en son olarak
yenilmişti, az sayıda taraftarları ile kaçtı. Bundan sonra
bir gezginci oldu, kaçak bir hayat sürmek üzere doğu eyaletlerine
gitti. On yıl sonra öldü.
Suriye’nin Fethi. Suriye cephesinde Müslümanlar Yarmuk’ta
BizanslIlara karşı kazanılan zaferden sonra durma­
İSLÂM TARİHİ.
mışlardı. Şam Fatih Halid’e 635’te teslim olmuştu. Boyun
eğenlere karşı uzlaşma şartlarında çok âdil davranmış, bu
suretle her taraftaki ilerde gelecek Müslüman fatihlerine
bir örnek olmuştu. Uzlaşma şartları büyük Halife Hazreti
Ömer tarafından uygun görüldü. Halid yenilgiye uğrayan
milletlerin can ve mallarının emniyet içinde olacağını vadetmişti;
yeni Müslüman idarecileri buna dikkat edeceklerdi
ve herkes dininde serbest bırakılacaktı. Bu böyle yapıldı,
çünkü dinlerini hiçbir zaman kimseye zorla kabul ettirmiyorlardı.
Allah şöyle buyurmuştu: «Dinde cebir yoktur.»
ve pek az Müslüman şimdiye kadar bu kaideyi bozmuştur.
Halid de şehrin yağma edilmemesini veya evlerin yakılmamasını
emretti. Karşılığında mağlûplardan şahıs başına küçük
bir miktar vergi ödemelerini istedi, bunu halk seve seve
kabul ettiler. Yarmuk’tan sonra Ebu Übeyde, yeni Başkomutan
vekili, muzaffer Halid’le birlikte gitti ve Hıristiyanların
kutsal şehri olan Kudüs’ü kuşattı. Ebu Übeyde bir
taraftan, Halid de diğer taraftan hücumu idare ettiler. Halid
savaşı kazanarak şehire girdi. Bu arada Hıristiyan Başpapaz
Ebu Übeyde’ye teslim oldu, onun tarafından şehire
götürüldü. İki Müslüman kuvvetleri şehrin merkezinde buluştular.
Bir taraftan beraberinde Başpapaz olduğu halde
saygıdeğer Ebu Übeyde geldi; diğer taraftan fatih kahraman
Halid geliyordu. Ebu Übeyde Başpapazın teslim olduğunu
Halid’e anlattı. Halid: «Biz yendik!» diye söylendi. Her
ikisi de haklı idiler, çünkü Halid tarafından şehrin yarısı
zaptedilmişti. Bu, şu demekti ki zaptedilen kısım zaptedenlere
aitti; diğer yarısı teslim olmuştu, onlar için şartlar
farklı olmalıydı. Şimdi iki komutan arasında anlaşmazlık
vardı, fakat Halid ibni Velid iddiasında ısrar ediyordu.
Böylece mesele Medine’deki Halifeye arzedildi.
Hazreti Ömer’in Suriye’ye Seyahati. Büyük Hazreti

Ömer gelmeğe ve şahsan hüküm vermeğe karar verdi. Devesini
ve kölesini aldı, Kudüs’e birkaç günlük bir seyahate
çıktı. Fetih sahnesine bir tek bendesi ile giden İslâm dünyasının
bu alçak gönüllü Efendisi ile daima çok sayıda muhafızlarla
çevrili sonraki Müslüman hükümdarları arasında
ne büyük bir tezat vardır! Bu seyahatin en hayrete değer
tarafı şu gerçek idi ki Halife bineğini kölesi ile bölüşüyordu;
Efendisi biniyor, köle yürüyor, biraz sonra köle deveye
biniyor, Efendisi yürüyordu. Tesadüf şöyle oldu ki,
hayrete düşen Başpapaz gibi, Başkomutan ve ünlü kumandanları
da, Hazreti Ömer Kudüs’e girerken, görülmemiş bir
manzara ile karşılaştılar.- büyük Halife devenin yanında
yürüyor ve kölesi devenin sırtında gidiyordu. Meseleyi halletme
şekli de bunun gibi olağanüstü oldu. Hazreti Ömer
Müslüman orduları tarafından zaptedilen şehrin yarısının
Müslüman bölgesi olacağına ve Başpapaz tarafından teslim
edilen diğer yarısının, şehrin Müslüman valisinin idaresinde
kalmakla beraber, Hıristiyanlara ait olacağına karar
verdi. Herkes bu karardan memnun kaldı.
Mısır’ın Fethi. Şimdi gözlerimizi, bu devrede, üçüncü
İslâm cephesi olan Mısır’a çevirelim. Olgun bir general olan
Amr ibni As Mısır’a sevketmek üzere kendisine bir ordu
verilmesini Halifeden istedi. Amr, Mısır ülkesini bildiği ve
değer ve hünerini Suriye Muharebelerinde göstermiş olduğu
için Hazreti Ömer razı oldu. Amr’a ordusu verildi, o da
Mısır’a ilerledi. Sadece 4000 atlıdan ibaret olan bu ordu
büyük bir ordu değildi, fakat Müslümanlar büyük ordulardan
korkmuyorlardı. Başlangıçta Amr zaferler kazandı. İlk
önce doğu Mısır’daki el-Fereme şehrini zaptetti. Sonra önemli
Bilbeys şehrini düşürdü. Bundan az sonra çok büyük
bir Bizans merkezi olan, Babiliyun’un meşhur kalesinin
surları önüne geldi. Daha fazla kuvvete ihtiyacı olduğunu
İSLÂM TARİHİ
hissetti. Bereket versin ki Muhacirin’in bir lideri olan Zübeyr
ibni Avvam 6000’den fazla kuvvetiyle gelip yetişti.
Ordusunun yarısını Babiliyun’un kuşatılmasına bırakarak
ilerledi ve Aynı Şems şehrini zaptetti. Babiliyun’un komutam
Sirüs korkuya kapıldı ve dayanamıyacağını hissetti.
Bu sebepten uzlaşma şartlarım sordu, Amr tarihteki şu
meşhur cevabım verdi ve şöyle söyledi: «Eğer islâmiyeti
kabul etmek arzusunda iseniz hoş geldiniz, halkınız hoş
geldi. Böyie yaptığınız takdirde kardeşlerimiz olacaksınız.
Fakat dinimizde zorlama yoktur. Her şeye rağmen, eğer
Müslüman olmak istemiyorsanız teslim olabilir ve vergi
ödeyebilirsiniz. Sizlere iyi muamele edeceğiz. Eğer kabul
etmiyorsanız, o zaman savaşalım. Karar Allahındır.» Sirüs
teslim oldu. Yalnız bir şehir dayandı; o da kuzeydeki büyük
İskenderiye limanıydı. Amr’ın kuvvetleri süratle şehir
üzerine yürüdüler. İmparator şehirdeki garnizona yardım
etmek için büyük bir ordu yolladı, fakat hiç bir faydası olmadı.
Bu şehir de teslim oldu ve Müslümanlar Mısır’ın hâkimi
oldular. Başarılarından ötürü, büyük Halid, Suriye ve
Filistin valisi yapıldığı gibi, Amr da Mısır valisi tayin edildi
Müslümanlar İskenderiye’yi masallardaki kadar zengin buldular.
İskenderiye yüzyıllarca büyük bir kültür merkezi
olmuştu. Orda birçok okullar ve akademiler vardı, fakat
Halifenin emirleriyle yakılmış olan büyük bir kütüphanenin
olduğu doğru değildir. Birçok Avrupa yazarları bunu
söylemişlerdir, fakat bunun tamamiyle yanlış olduğu kabul
edilmiştir; kütüphane daha önce iki defa yakılmıştı, sonuncusu
Müslümanlar Mısır topraklarına ayak basmadan üç
yüz yıl önce idi.

Hazreti Ömer’in Hizmetleri Şimdi Hazreti Ömer İslâmların
Halifesi olarak geniş ülkelere hükmediyordu. Arabistandan
başka Halifelik Mısır, Suriye, Irak, Filistin, İran ve

Horasan’ı da içine alıyordu. Bütün bu ülkeler Peygamberimizin
ölümünden sonraki on yıl içinde fethedilmişti. Hazreti
Ömer akıllı ve uzağı gören bir idareci idi. Fethedilen
bütün bu ülkelerde aynı siyasî taksimatı, aynı para sistemini,
aynı sivil idareyi tutuyordu. Bundan böyle sadece
Müslüman kanunları geçiyordu her yerde. Ehli Kitab, yani
Hıristiyan, Yahudi ve hattâ Zerdüştilere «iman edenler»
mânasına Dimi deniyordu. Onların âdetleri, dinî ayinleri ve
kanunları himaye ediliyordu. Arazileri kendilerinden alınmıyordu.
Müslüman vali ve kumandanlardan fethettikleri
şehrin dışmda oturmaları isteniyordu; bu sebepten onlar
ilkönce karargâhlarda, çoğu çadırlar içinde kalıyorlardı.
O zamanlardaki Mısır’ın Müslüman merkezi böyle bir karargâhtan
büyüme bir şehirdi ve adına el-Fustat (çadırlar
şehri) denirdi. Irak’m yeni ikiz şehirleri Basra ve Küfe’ de
çadırlı karargâhlardan doğmuşlardı. Hazreti Ömer İslâm
Devleti’nin gelişmesine çok yeni şeyler katmıştır. Millet
Hâzinesini kurmuştur; Peygamberimizle işbirliği yapmış
olanlara ve ünlü Medinelilere aylık bağlamak esasını koymuştur;
Arapların davranış ve gidişlerinin doğru bir kanununu
temin etmiştir; çok demokratik olmuş, hurafeleri kökünden
kazım ağa uğraşmıştır. Müslüman ülkeleri o kadar
kudretli olarak teşkilâta bağlandı ki Hazreti Ömer’in ismi
Müslüman olmayan ülkelerde bile en büyük saygı ile anılmağa
başlandı. Fakat azat edilmiş bir köle tarafından
Peygamberimizin camisinde Hazreti Ömer hançerlendiği
zaman on yıldan fazla hüküm sürmemişti. Ölümden kurtulamıyacak
şekilde yaralanmıştı, fakat ölüm döşeğinde bile
Medinelilerden, en ileri gelenlerden altı kişilik bir meclis
topladı ve onlardan kendi yerine birini seçmelerini istedi.
Onlar da Hazreti Osman’ı seçtiler, Hazreti Osman Peygamberimizin
damadı olmak şerefine iki defa erişmiş, onun
dostu, yetmiş yaşında bir kimseydi. Hazreti Ömer öldü ölümünden sonra da, bir nesil sonraki felâketle neticelenen
bir olaylar silsilesi başladı.

HZ Osmanın Halifeliği

Osman (644-656). Hazreti Osman ibni Affan üçüncü
halife idi. Ümeyye ailesinden geliyordu; onun seçilmesi
Müslümanların Peygamber sülâlesi ile daha yirmi yıl evvel
Peygamberimize karşı koymuş olan kimselerin sülâlesi arasında
bir fark gözetmediklerini gösterir. Hazreti Osman
hayatının çoğunu ticaretle meşgul olmağa harcadığı için
varlıklı bir adamdı. Alicenap, sıcak kalpli bir kimseydi,
tavırlarında kibar ve çok anlayışlı idi: herkesin saygı gösterdiği
gerçekten saygıdeğer bir şahıstı. İşlere iyi başladı.
Ebu Bekir zamanında başlayan ve Ömer zamanında hızlanan
fetihler birkaç yıl daha sürdü. İslâm orduları Mısır’ın
batısındaki Trablusgarb’ı fethettiler. İslâm Deniz Kuvvetleri
Kıbrıs yakınlarında, Bizans donanmasını sıkıştırdı ve
mağlub etti ve Kıbrıs zaptedildi. Bu başarılara Suriye ve
Irak’ın kuzey sınırlarında ve İran’ın kuzey-doğu taraflarında
birkaç küçük başarı daha eklendi. Fakat ondan sonra
fetih dalgaları durdu. Müslümanlar bir dinlenme devresine
girdiler. Fethetmek ve yeni ülkelere yerleşmekle meşgul
olan Araplar şimdi boş vakit bulmuşlardı. Boş vakit bulunca
düşüncelere kapıldılar, düşüncelere kapılınca da o eski
bazı putperest fikirler meydana çıkmağa başladı.
Huzursuzluk. Esaslı bir gerçek daima hatırlanmalıdır:
Arap cemiyeti bir kabile sistemi üzerine kuruluydu ve her
kabile bağımsız bir insan topluluğu idi. Daha önceleri hiç
bir zaman bir Arap Devleti fikri olmamıştı, halk hiç bir
zaman en yüksek bir başa bağlı kalmağa kendisini mecbur
hissetmemişti. İslâmiyet onlara bir birlik duygusu, bir yeni
din, bir kardeşlik fikri verdiği zaman onlar bunları kabul
ettiler, fakat bu ülkülerin kök salması için uzun zamana

ihtiyaç vardı. Eski rekabetleri, eski şüpheleri ve başkalarına
itimatsızlıkları yere seren yeni dinin inançları ve fetihlerin
ihtişamı idi. Kuvvetli bir idareci olan Hazreti Ömer’in
de yardımı oldu. Herkes Hazreti Ömer’e saygı besler, hattâ
ondan korkardı. Onun halefi Osman çok mübarek bir insandı,
fakat Hazreti Ömer kadar kudretli bir kimse değildi.
Üstelik tefsir işinde büyük bir bilgin olan Osman, Kur’anm
âyetlerini pek harfi harfine tefsir ediyordu; güvenilir mevkileri,
hepsi de Ümeyye’lerden olan, akrabalarına vermeğe
başladı. Kararlan bu yöndeydi, bu adamların ehil kimseler
olduğuna samimi olarak inanıyordu. Fakat. kanaatlerini
başkalariyle paylaşamıyordu. Meselâ, Mısır’ın fethi Amr
ibni A s’ı valilik mevkiinden attı ve onun yerine kendi süt
kardeşi Abdullah’ı tayin etti; bu Abdullah bir zamanlar
Peygamberimizin öfkesine uğramıştı. Osman aynı zamanda
Mervan ibni Hakem’i kâtibi olarak aldı; Mervan bir zamanlar
dinden de dönmüştü. Bu ve buna benzer tayinler
büyük bir huzursuzluk yarattı. İşler daha da kötüye gitti,
çünkü Osman yaşlandıkça, Mervan’ın kuvveti daha da artıyordu,
çok geçmeden Halife namına emirler verir oldu.
Fesat Tertipleri ve İsyan. Az zaman sonra bu işlerle
ilgili veya maksatlı kimseler Halifenin aleyhinde bulunmağa
başladılar. Arapların parlaması, ayaklanması için uzun
zamana ihtiyaç olmadığının hatırlanması gerektir. Araplar
harekete geçen insanlar oldukları için onların bir meseleye
karşı tepkileri de pratik olurdu, böylelikle Halife Osman
aleyhinde Medine’de açık konuşmalar yapıldı. Talha ve
Zübeyr gibi önemli Medineliler Halifenin yaptığı işleri tenkid
ederek dolaşıyorlardı. «Müslümanların Annesi» diye
bilinen Peygamberimizin dul karısı Hazreti Ayşe’ye gittiler,
işe karışmasını istediler, bu akıllı, olgun hatun bunu
yapmak istemedi. Onlar aynı zamanda, Peygamberimizin
ÎSLÂM TARİHÎ
diğer damadı Hazreti Ali’ye başvurdular, Ali Haşimi’lerin
de başıydı, fakat Hazreti Ali durumunun nazik olduğunu
söyledi; Halifeye şöyle yapması gerektiğini veya böyle yapmaması
gerektiğini söylemek ona düşmezdi, çünkü Hazreti
Ömer’in ölümünde kurulan altılar meclisinde verilen reylerde
Ali listede ikinci geliyordu, belli ki gelecek seçmede
kendisi Halife olacaktı. Araplar şimdiye kadar geleneklere
uygun bir şekilde kararlar almışlar ve ihtiyar kimseleri seçmişlerdi.
O sıralarda Hazreti Ali ellisindeydi, eğer işe karışırsa
Osman’ın, Ali kendini daha iyi bir adam olarak görüyor
diye düşünebileceğinden korkuyordu. Bununla beraber
Hazreti Ali, Halife ile bir kaç mahrem görüşme yaptı,
fakat artık seksen yaşını aşmış olan Osman onu veya bir
başkasını dinlemiyecekti.
*
Osman’ın öldürülmesi. Amr ibni As işinden alınınca
Medine’ye gelmedi, fakat emekli askerler olan taraftarlarının
çoğu Peygamberimizin şehrine geldiler. Hattâ bunlardan
daha da çok kafası kızmış olanlar Kûfe’den geldiler.
Tecrübeli bir yüzbaşı olan Malik el-Aştar ve âsilerin diğer
genç bir lideri Muhammed ibni Ebu Bekir zivanadan çıktılar.
Durum o kadar tehlikeli bir hal aldı ki Talha ve Zübeyr
de işin içinden çekildiler. Hazreti Ali telâşlandı, Peygamberin
torunları olan oğulları Haşan ve Hüseyin’i, diğer
ileri gelen Medinelilerin oğulları ile birlikte Osman’ın evinin
yakınına nöbetçi koydu. Fakat bu yiğitlerin kısa bir
zaman yoklukları sırasında âsiler arkadan Osman’ın evine
girdiler. Osman Kur’an okuyordu, fakat ona vurarak yere
serdiler, kanı Kutsal Kitab’ın sayfaları üzerine döküldü.
Ali (656-661). Bu işte bir feryat oldu, bu çirkin dramın
aktörleri olanlar da yapmış oldukları şeyden korkmuş,
şaşırmışlardı. Osman’a düşman olan kimseler bile donup kalmışlardı. Bununla beraber işler karışık bir durumda
bırakılamazdı, yoksa Müslüman dünyasında karışıklıklar
çıkabilirdi. Bir kimsenin işleri eline alması lâzımdı. Halifelikte
bu geniş devletin yükünü üstüne alacak en uygun
adam hakkında şimdi, hiç olmazsa başlangıçta, kanaat ayrılığı
yoktu. Ebu Talib’in oğlu Ali, ittifakla seçildi. Ali, siyasî
hiyleleri bilmeyen, dosdoğru bir adamdı. Gerçeği açıkça
görüyor, vazifesinin ne olduğunu biliyordu. Halifeliği
bir güven işi olarak düşünüyordu; hareketlerinden ötürü
yalnız Allaha karşı değil fakat aynı zamanda bütün Müslüman
âlemine karşı da sorumlu idi. Bu sebepten bozucu
unsurlar ve muhtemel muhalefet liderlerine karşı bir hareketi
doğru bulmadı. Gerçekte de bunların kimler olduğu
henüz belli değildi, lâkin üç muhtemel kaynaktan karışıklık
geleceğine dair işaretler vardı:
a) îleri gelen bir üyesi katledilmiş olan Ümeyye’ler.
Liderleri, on beş yıldan fazla Suriye ve Filistin valiliği yapmış
olan Muaviye idi.
b) Talha ve Zübeyr gibi hatırı sayılır Medineliler,
bunlar Osman’a duyulan sevginin aleyhinde yüksek sesle
bağırıp çağırmış olan, büyük şöhret sahibi liderler, yaşlı,
akıllı kimselerdi.
c) Müfritler, politika entrikalarından nefret eden ve
Allah Kelâmı’nın aynen tefsirine göre yaşamak isteyen bir
sofular grubu idiler.
Medine ve Suriye’de Başkaldırmalar: Olaylar öyle cereyan
etti ki, biri değil, bu partilerin üçü de tehlikeli oldu.
Hiç bir kimse, büyük savaşçı, akıllı öğütçü, Peygamberin o
kadar çok yakını, bir Allah adamı olan Hazreti Ali’den daha
talihsiz değildi; Onun kısa Halifelik zamanında savaş ve
felâketten başka bir şey yoktu. Karışıklık Ali’nin başşehrini
daha merkezî bir yere nakletme kararının bir sonucu ola
ÎSLÂM TARİHİ
rak başladı. Karar çok akıllıca idi, fakat onun çabuk ve
son tesirleri çok kötü oldu. O, Irak’ta yeni bir Arap şehri
olan Küfe ye göçünce, memnun olmayan unsurları arkasında,
Medine’de bıraktı. Onun gözü altında bunlar asayişi
muhafaza etmiş olabilirlerdi, yokluğunda memnun
olmayışları arttı. Ali’nin bundan sonra yaptığı iş onları
daha da harekete getirdi. Osman tarafından yüksek mevkilere
getirilmiş ehliyetsiz memurları attı. Talha ve Zübeyr
gibi ileri gelen Medineliler kendilerini veya kendi
taraftarlarını her hangi yüksek bir makama seçmemesi
gerçeğinden öt-ürü Ali’yi affetmediler, bu sebepten bir
şeyler yapmaya karar verdiler. Ama Hazreti Ali gibi bir
adama karşı yapabilecekleri şeyi seçmek bir meseleydi, o,
adaletsiz, kötü, korkak değildi; o, adam kayırmıyordu, hükümet
işlerinde tecrübesiz değildi; o, büyük Hazreti Ömer’in
ileri gelen bir müşaviri olmuştu. Onlar Osman’ın şehit
edilmesinde kabahati onun üstüne atıp atamayacaklarını
merak ettiler, halbuki Ali’nin bu işle ilgisi ilişiği olmamıştı:
bu işi durdurmuş olması gerektiğini, ilk vazifesinin bu
işle ilgili bir soruşturma açmış olması lâzım geldiğini söyleyebilirlerdi.
Dâvalarma samimî olarak inandıklarını
söylemek mümkündür. Müslümanların Annesi, Hazreti Ayşe’yi
kendi taraflarına çekmeyi denediler. Hz. Ayşe akıllı
bir hatundu, fakat Hazreti Osman’ın kanının öcünü alması
gerektiğine onu ikna etmeye çalıştılar. Gittiler ve ona
Malik el-Aştar’m ve Muhammed ibni Ebu Bekir’in Hazreti
Osman’ın öldürülmesiyle neticelenen isyanda elebaşılar
olduklarını anlattılar. Malik el-Aştar Hazreti Ali’nin ordusunda
bir subaydı ve Muhammed’in dul annesi şimdi Ali’­
nin hanımlarından biriydi. Her halde Ali’nin Hazreti Osman’ın
öldürülmesinin öcünü almayacağını kendisinin,
Hazreti Ayşe’nin bir şeyler yapması icab ettiğini söylediler.
Nihayet Hazreti Ayşe ikna edildi. Savaşa girme fik-

rini iyi bulmadı, fakat onun vazifesiydi, bir şeyler yapmaya
mecbur olduğunu hissediyordu.
Deve Muharebesi. Sonuç şu oldu ki Talha ve Zübeyr
bir ordu topladılar, Hazreti Ayşe’yi de beraberlerine alarak
Kûfe’ye hareket ettiler. Az zaman sonra Hazreti Ali
onların maksatlarını anladı. Kendisi suçsuzdu, bunu dünya
âlem biliyordu, Malik el-Aştar ve Muhammed ibni Ebu
Bekir’in hakikî kaatiller olduğu da kabul edilmiyordu. Ali
Müslümanlar arasından kan dökülmesini istemiyordu; eğer
Medineliler karışıklık çıkarmak istiyorlarsa durdurulmalıydılar.
656 Aralık ayında Basra yakınlarında ilerleyen
ordu ile karşılaştı. Hazreti Ayşe’yi bu mânâsız savaşı durdurmaya
ikna etmek için uğraştı, fakat ona akıl verenler
bunu kabul etmeyeceklerdi. Kalan tek çare savaşmaktı.
Hazreti Ayşe beyaz bir hecin devesine binmişti; Hazreti
Ali onun esir edilmesini emretti, çünkü bu, kan dökülmesine
son vermenin biricik yolu idi. Medineliler devenin etrafında
canla başla savaştılar, bu muharebenin adı «Deve
Muharebesi» diye bilinir. Rivayet edilir ki kardeşi Muhammed
ibni Ebu Bekir Hazreti Ayşe’nin mahmiline (tahtıravanma)
erişip de onu dışarıya çekip almaya uğraşmcaya
kadar yetmiş kişi ölmüştür. Muhammed’in bu haysiyet
kırıcı hareketine karşı Hazreti Ayşe şöyle bağırdı:
«Hangi kâfir el Müslümanların Annesine dokunmaya cesaret
ediyor?» Bunun üzerine Muhammed de şöyle cevap
verdi: «Senin annenin karnında aylarca taşıdığı el!» Muharebe
Hazreti Ali’nin lehinde bir zaferle bitti. Talha ve
Zübeyr muharebe meydanında hayatlarını kaybettiler, fakat
Hazreti Ali Aşye’ye saygı ile muamele etti. Hazreti
Ali’nin davranışlarındaki asaletten o kadar etkilendi ki
politikadan vaz geçti. Şan ve şerefi ile muhafızların hi-
İSLÂM TARİHİ
mayesinde Medine’ye gönderildi. Buna rağmen hiçbir şeye
karar verilmedi.
Sıffin Muharebesi. Medinelilerin Hazret! Ali’yi hükümdarlıktan
düşüremediklerini görerek kendine mahsus büyük
bir ordusu bulunan ve Suriye’de kudretli bir adam
olan, Ümeyye sülâlesinin başı Muaviye, Ali’ye karşı şansını
denemeye karar verdi. Muaviye şimdi Osman’ın
intikamını alacağını öne sürüyordu. Osman’ın Ümeyye
kabilesine mensup olduğundan değil de masum bir şehit
olduğunu ve onun kanının intikam diye feryat ettiğini
söylüyordu. Muaviye bundan başka kendisini desteklemelerini
isteyerek şehit edilen Osman’ın kanlı gömleğini halka
gösteriyordu, az zaman sonra kendisini, savaşmak için,
yeter derecede kuvvetli bir durumda hissetti. Birçok kimseler
Üngeyye ve Haşimî soyları arasındaki eski rekabetin
yeniden dirilmiş olduğunu düşünüyorlardı, fakat buna mani
olmak için ellerinden bir şey gelmiyordu. Muaviye’nin
ordusu doğuya doğru harekete geçti. Hazreti Ali de ordusuyla
kuzeye doğru yollandı. İki ordu Suriye’nin kuzey
doğusundaki Sıffin’de karşılaştı. Muaviye’nin kuvvetli bir
ordusu vardı, fakat Ali daha iyi bir kumandandı. Az zaman
sonra Muaviye kazanamayacağını anladı, bu sebepten
hileye başvurmayı düşündü. Askerlerine Kuranlarını
mızraklarının ucuna bağlayıp havaya kaldırmalarını emretti,
onlar da öyle yaptılar. Hazreti Ali hilenin farkına vardı
ve askerlerine bunun bir hile olduğunu anlattı, lâkin askerler
Kuran’ı kaldırıp tutan öteki askerlere hücum edemediler.
Savaştan vazgeçildi.
Hakeme Başvurma. Bunun üzerine Muaviye hakeme
başvurulmasını teklif etti; kendisi ve Ali birer namzet
gösterecekler ve meseleyi ona havale edeceklerdi. Hazreti

Ali buna razı oldu, çünkü o, daha fazla kan dökülmesini
istemiyordu, fakat kendi tarafından birçok kimseler bundan
memnun olmadılar. Mademki Ali haklı bir durumdaydı
meseleyi bir adamın hakemliğine bırakması gerekmediğini
söylediler. Bu kimseler önceden bahsettiğimiz muhalefet
gruplarından biri olan müfritler idiler. Hakemliğin Allaha
mahsus olduğunu söylüyorlardı. Ali’nin büyük bir
hata yapmakta olduğunu desteklenmelerini de kaybedeceklerini
beyan ediyorlardı. Bundan sonra Ali’nin tarafını
bırakmaya karar verdiler. Daha başkaları ise hakem usulünü
kabul etmekle Ali’nin bütün itibarını kaybettiğini,
çünkü Muaviye’yi böylece kendine denk olarak kabullendiğini,
halbuki Halifeye karşı baş kaldırmış olduğundan
Muaviye’nin bir âsi ve aslında Halifenin bir bendesi olduğunu
söylüyorlardı. Hem onlara Ali, dolayısiyle Muaviye’nin,
aslında olmamakla, beraber, böylece bir dâvası olduğunu
kabul etmiş gibi geliyordu. Daha da kötüsü Ali
iyi bir hakem seçemedi. Muaviye kendi namzedi olarak,
dostlarından biri olan kurnaz Amr ibni As’ı seçti. Ali de
tarafsız bir kimse olan M usa el-Aşarî’yi gösterdi. Musa
Peygamberimizin ünlü bir arkadaşı olmakla beraber yürekten
Ali’nin büyük bir dostu değildi, bu yüzden yapabileceği
bir kuvvetle Ali’nin dâvasını m üdafaa etmedi.
Netice şu oldu ki hakemler tuhaf bir karara vardılar ve
gerek Muaviye, gerekse Ali’nin, her ikisinin de, çekilmeleri
icap ettiğini bildirdiler. Bu, gerçekten Ali’yi mahkûm
etmek demekti, çünkü Muaviye zaten Halifeye karşı isyan
etmiş, gerçekte onun emrinde olan birisiydi ve işine
devam edemezdi. Böylece hüküm Ali’nin aleyhinde idi, o
da hükmü kabul etmedi. Ali kabul etmediği çin Muaviye
de kabule yanaşmadı. Her iki ordu geri çekildi ve işler
aynı halde devam etti. Bununla beraber Ali’nin kaybı iki
kattı.Harici’Ier İsyanı. Hakem olayı üzerine radikal müfritler
açıkça Ali’nin tarafından ayrıldılar, kendilerine «çekilenler»
veya «ayrılmış olanlar» mânasına gelen Havaric
adını vererek ayrı bir parti kurdular. Kûfe’li Abdullah
el-Rasibî adındaki kimseyi de kendi Halifeleri olarak seçtiler.
Haricîlerin kendilerine mahsus bir ordu toplamaları
da uzun sürmedi, bundan sonra hemen isyan ettiler. Ali
onlara karşı gitti ve Nehrevan’da onları yendi. Ali’yi bu
işlerle meşgul gören Muaviye, Mısır’a bir ordu gönderdi
ve orayı yeni baştan fethetti. Amr ibni As’ı kendi valisi
olarak Mısır ve ötesindeki ülkelere tayin etti. İslâm ülkesi
böylece zaten parçalanmıştı.
Ali’nin Öldürülmesi. Nehrevan’daki yenilgilerinden
sonra gizli faaliyetlere girişmiş olan Haricîler şimdi haince
bir suikast tertip ediyorlardı. Ali ve Muaviye’nin kavgalarından
ötürü islâmlann bölündüğüne karar verdiler;
Amr ibni As’ı da kötü bir kuvvet olarak düşünüyorlardı.
Böylece her üçünü de ortadan kaldırmaya, öldürmeye karar
verdiler. Her üçünün de aynı zamanda vurulup yere
serilmesini plânlaştırdılar. Facia şu şekilde sonuçlandı:
Muaviye sadece bir çizikle kaçıp kurtuldu, Amr’a vurulamadı,
fakat Ali ölüm derecesinde yaralandı. Abdurrahman
ibni Mülcem onu, camiye giderken, zehirli bir hançerle yaralamıştı.
Böylece büyük Halifelerden sonuncusu olrn
Hazreti Ali öldü ve Müslüman idarecisinin gerçek anlayışı,
devlet ve din başkanının vazifelerini şahsında toplayan
bir insan, ulu Peygamberimizin gerçek bir temsilcisi
kendisiyle birlikte dünyadan gitti.
Büyük Dört Halifenin Hizmetleri. Şimdi dört büyük
Halife ölmüşlerdi, onlarla birlikte bütün bir âlem de göçmüştü.
Onlardan sonra Müslümanlar bir çok başka Halifeler gördüler, fakat bir ikisi hariç, bu dört Halife kadar
iyi, gerçek, ruh bakımından değerli bir kimse tekrar ortaya
çıkmadı. Onların hepsi de hatırı sayılır işler başarmışlardı.
İlk Halife olan Hazreti Ebu Bekir bütün Arabistanı
İslâmlara tekrar kazandırmıştı. Müslümanları dünya
imparatorluğuna götüren kutsal savaşlara ve seferlere girişti.
Hazreti Ömer çelik iradeli, büyük sorumluluk duygusu
olan bir adam, bir şahsiyet, büyük bir kanun vâzıı,
büyük bir idareci idi, onun akıllıca idaresi altında İslâm
orduları her tarafta zaferler kazanmış, İslâmiyet İran, Irak,
Suriye ve Mısır’ı fethetmişti. Sonra Hazreti Osman geliyordu,
kibar, insani duyguları olan, âlicenap bir kimse.
Onun şöhrete hak kazanması Kuran’ı toplamış, aslına uygunluğunu
ölçmüş, gerçekliğini belirtmiş ve kanun halinde
toplamış olmasındandı. Bu şekilde, onun zamanından
beri bir virgülü bile değişmemiş olan bir nüsha dünyaya
armağan edilmiştir. Müslümanlar onun zamanında Trablusgarb’ı
fethetmişler ve Horasan’a yayılmışlardır. Müslümanlar
onun zamanında bir bahriye kurdular ve Kıbrıs
açıklarındaki ilk deniz savaşlarında Bizans donanmasını
yendiler, böylelikle Kıbrıs’ı İslâm ülkelerine kattılar. Sonra
Hazreti Ali geldi, islâmiyetin yüce kahramanı.. Halifeliğinin
bütün dört yılı boyunca savaşmış, fakat hiç bir zaman
bir muharebeyi kaybetmemişti, âdil ve tarafsız bir
idare kurmuştu, entrikanın, dalavereli düşüncelerin ve kötülük
yapmanın düşmanıydı, sahiden demokrattı, kötülükle
bağdaşamadığı için hayatını kaybetmişti. Bu dört Halifenin
eserleri kendilerinden sonra da yaşamış ve onlar zamanında
fethedilmiş ülkeler Müslüman olarak kalmışlardır.
Hazreti Haşan (661). Hazreti Ali ölünce Küfe halkıonun büyük oğlu Hasan’ı Halife olarak seçtiler. İslâm dünyası
bu seçmeyi kabul etti. Birkaç ay normal geçti, fakat
ondan sonra, yirmi yıl kadar Suriye valiliği yapmış olan,
Ali’nin Halifeliğinin son yıllarında yarı bağımsız bir duruma
gelmiş bulunan ve Mısır’ı da kendi «Suriye Kırallığı»
na katmış bir durumda olan Muaviye kendisini İslamların
Halifesi olarak ilân ettirdi. Emrinde toplu halde bir
ordu vardı, mâmur ve zengin üç eyaletin efendisiydi, üstelik
kendini destekleyecek Amr ibni As gibi kudretli bir
generali vardı. Muaviye aynı zamanda saldırgan bir kimseydi,
Hasan’dan çekilmesini istedi. Birçok islâmlar tarafından
İmam Haşan diye de anılan Hazreti Haşan (İmam
önder demektir) tam Muaviye’nin zıddı olan bir kimseydi.
O, şefkatin ta kendisiydi, nazik ve çok iyi tabiatliydi; başkaları
tarafından kıskanılan, kin beslemeye sebep olan,
kan dökülmesine yol açan ve iç savaşların sebebi olan bir
vazifeden hoşlanmazdı. Buna karşılık Emir Muaviye kudreti
elinde bulundurmak istiyordu, fakat o da lüzumsuz
kan dökülmesini istemiyordu. Bundan ötürü, Hazreti Hasan’ın
İslâm dünyasını iç savaşlara atmaktansa Halifelikten
vazgeçmeyi kararlaştırdığını duyunca Hazreti Hasan’a
ve Ehli Beyt’e (Hazreti Ali ailesi) büyük bir aylık bağlatmayı
teklif etti. Teklif kabul edildi ve Haşan Medine’ye çekildi.
Orada kutsal yaşam a ve aile saadetine hasredilmiş
bir hayat sürdü. Kendisinin ve küçük kardeşi Hüseyin’in
bulunuşları Medineliler tarafından bir inayet olarak görülüyordu.
Haşan sekiz yıl daha yaşadı, 699’da öldü. Bazıları
onun evindeki bir cariye tarafından verilmiş zehir neticesinde
öldüğünü söylerler. Haşan asil bir insan, büyük
bir barışseverdi.
Hazreti Hüseyin. Haşimî ailesinin başı şimdi, İmam
Hüseyin adındaki Hazreti Ali’nin küçük oğluydu. O daMedine’de oturuyor, aile aylığı ve tesbit edilen garantiler
devam ediyordu. Artık İslâm dünyasının Efendisi olan Muaviye
sekiz yıl Halifelik yapmıştı. Müslüman ülkeleri akıllıca
ve iyi bir şekilde idare etti ve bu geniş ülkelerde Müslümaalık
itibarını devam ettirdi ve hattâ arttırdı. Hüseyin
de sakin bir hayat sürdü ve kendini dine ve iyi işlere verdi.
Emir Muaviye 680 yılında ölünce Hüseyin bir müddet
Mekke’de kalıyor olmuştu. Muaviye, siyaset alanında
kurnaz ve zeki olduğu halde, son altı ay zarfında acemice
bir hata işlemişti. Müslümanlarca kabul edilip edilmeyeceğini
önceden düşünmeden oğlu Yezid’i kendine halef
olarak tayin etti. Sarayın belli başlı kimselerinden ve
Şam ’da, başşehirde bulunan asillerden Yezid’e bağlılık yemini
etmelerini istedi. Muaviye’nin büyük bir itibarı vardı,
saraya mensup olanlar ve asiller onun emirlerini kabul
ettiler. Yezid aday olarak kabul edildi ve Muaviye’nin
ölümünde Halife olarak ilân olundu. Yezid, gençliğinde
büyük kabiliyetler vadeden bir adamdı, fakat sonraları
zevk hayatına dalmıştı. Islâmiyetin ilk zamanlarında böyle
bir hayat dine aykırı olmaktan da fazla bir şey olarak
düşünülürdü. Bir Halifenin bu hayatı sürmesi ise dinsizlik
ve Müslümanlara bir hakaret olarak kabul edilirdi.
Bu halden en çok rahatsız olanlar da müfritlerdi. Büyüyen
bir Arap şehri olan Küfe çeşitli fikir sahibi insanlarla doluydu.
Onların birçoğu Halifenin vazifeleri hakkında kuvvetli
görüşlere sahiptiler. Onlar Yezid gibi bir adamın Halifeliğe
seçilmesini Allaha ve insanlara bir hakaret olarak
ilân ettiler.
Kûfe’den davet. Hazreti Hüseyin’e yazdılar, Kûfe’ye
gelerek mücadeleye başlamasını kendisinden rica ettiler.
Onun babasının idare merkezi Küfe olduğunu söylediler.
Hazreti Ali’nin oğlu, Peygamberimizin torunu kendisiydi,islâmiyeti kurtarmak kendisine düşerdi. Bu adalet davasını
eğer üstüne almazsa gelecek kuşakların kendisini hiç
affetmeyeceklerini söylüyorlardı. Hüseyin arkadaşı bulunmadığını,
taraftarlarının olmadığını, parasızlığını söyleyerek
cevap yazdı; Yezid kudretli bir devletin başı idi, bu
kadar eşitsizlik bulunan bir dâvayı üstüne almak delilik
olur. Küfeliler kendilerinin kesin olarak onun arkasında
olduklarını, bir kere oraya gelirse bütün eyaletin ve aynı
zamanda bütün İran’ın kendisini destekleyeceklerini söyleyerek
tekrar yazdılar. Hazreti Hüseyin Mekke Müslümanlarının
lideri Abdullah ibnel Zübeyr’e danıştı. Abdullah’ın
kendisi de Yezid’i Halife olarak hâlâ kabul etmemişti,
bir savaş yapılmasını istiyordu. İmam Hüseyin’i caydırmaya
uğraşmadı. İmam Hüseyin bir ihtiyat tedbiri olarak
yeğeni Müslim ibni Âkil’i Kûfe’ye, gerçeğin ne olduğunu
araştırıp kendisine yazması için, gönderdi. Müslim
Kûfe’de hararetle karşılandı, herkes ona kollarını açtı.
İmam Hüseyin’i temin ederek her şeyin çok mükemmel
olduğunu yazdı ve gelmesini tavsiye etti.
Hazreti Hüseyin Kûfe’ye Hareket Ediyor. Bu yüzden
Hazreti Hüseyin 680 Eylülünün sonuna doğru Kûfe’ye hareket
etti. Kısa menzillerle ağır seyahat etti ve sağ kıyısında
Kûfe’nin bulunduğu Fırat ırmağına 680 Ekiminde
vardı. Hüseyin’in gelmesi haberi Yezid’in ikinci bir yeğeni
olan vali Übeydullah ibni Ziyad’a ulaştı. Übeydullah
işlerinde merhametsiz olan sert bir adamdı. O, zaten Müslim
ibn’Âkil’i kanunî haklardan mahrum etmiş, onu ve
iki oğlunu hapsettirmiş ve onları öldürtmüştü. Hur ibn
Yezid Tamimi kumandasında bir ileri karakol kuvveti gönderdi,
emir Hüseyin’in yolunu kesmekti. Hur, çok kötü
maksatlarla gelmişti, fakat İmam Hüseyin’le bir konuşmadan
sonra onun niyetinin çok temiz olduğuna kani olduve ona karşı koyacak yerde onun taraftarlariyle birleşti.
Übeydullah bunun üzerine küplere binmişti. Şimdi Ömer
ibni Saad isimli generalinin kumandasında küçük bir ordu
yolladı. Ömer doğru düşünüşlü bir adamdı, İran fatihi
Saad ibni Ebi Vakkas’ın oğlu idi. 3000 kişilik kuvvetlerini
getirdi, İmam Hüseyin taraftarlarının mola vermiş oldukları
Kerbelâ’da karargâh kurdu.
General Ömer Hüseyin’e Meydan Okuyor. Sonra Hüseyin’e
bir elçi gönderdi ve teslim olmasını istedi. İmam
Hüseyin barışsever bir insan olduğunu, kimseye kötülük
etmediğini cevap olarak söyledi ve neden bu şekilde muamele
gördüğünü sordu. General Ömer şöyle dedi: «Ben
bir askerim. Bunlar benim emirlerimdir. Üzülüyorum, fakat
sizi teslim almaya mecburum.» Sonra ilâve etti: «Bununla
beraber şimdi Halifeye bağlılığına and içebilirsin
ve eğer böyle yaparsan yoluna gidebilirsin.» İmam Hüseyin
hayatî önemde bir karar almaya mecbur kaldı; Tanrıya
kul olmakla bir insana kul olmak arasında bir seçme
yapmaya mecburdu. Yezid’in islâmlann Halifesi olma
gibi ulu bir işe ehil olduğunu sanmıyordu. Eğer ona itaat
ederse bu, Allahı inkâr etme ve kötülüğü seçme demek
olacaktı. O zaman şerefini satıyor olacak ve Müslümanların
Peygamberimizin torununa kendi şahsında gösterdikleri
itimadı kötüye kullanmış olacaktı. Tereddüd etmedi,
cevap verdi: «Bu, Yezid’le benim aramda şahsî bir
meseledir. Müsaade et Yezid’e gideyim, meseleyi onunla
görüşmek isterim. Eğer aldığınız emirler benim oraya gitmeme
müsaade etmiyorsa bırakın Medine’ye döneyim. Eğer
üst makamlar bundan bile hoşlanmazlarsa Müslüman ülkelerinin
ta bir ucuna, hattâ ailemle birlikte Horasan’a gideceğim.
O zaman bütün bütün bu ülkelerin dışında olacağım,Kerbelâ Muharebesi (10 Ekim 680). Ömer, Hüseyin’in
tekliflerini ölçüp biçiyordu, fakat kumandanlarından biri,
ateşli ve alçak bir adam olan Şimr ibn Zil-Coşen bu hareketin
aleyhinde şiddetle konuştu. Ömer’i kadınlar gibi
davranmakla ve hainlikle itham etti, kendi alayını ayaklandırdı,
şiddetli sözler ve cezalandırma tehditleriyle Irak
ordusunu da Hüseyin’in küçük birliği üzerine saldırmaya
ikna etti. Sayıları sadece birkaç yüzü bulan Hazreti Hüseyin’in
akrabaları, dostlan ve taraftarlan muharebe nizamında
yer aldılar. Muharebe 10 Ekim 680 sabahında tahminen
saat 10’da başladı. İmam Hüseyin’in yiğitleri ve
İraklılar arasında tek tek savaşlar oldu, bu savaşmalarda
Hüseyin taraftarları kendilerini gösterdiler. Onlar hattâ
önceleri de Arabistan’da görülmemiş bir kahramanlıkta
savaştılar, fakat taraflar arasındaki eşitsizlik çok büyüktü.
Hüseyin’in kardeşleri, kardeşlerinin çocuklan, yeğenleri
onun etrafında birer birer kahramanlar gibi şehit düştüler.
Hazreti Hüseyin şehitlerin vücutlarını çadırların yanına
bıraktı. Vakit öğlen olmuştu, İmam Hüseyin hayır
dua etti, ailesiyle helâllaştı ve son savaşına gitti. İlk olarak
kendisi vurmayacaktı ve hiç kimse başlangıçta Peygamberin
torununa saldırmaya cesaret etmedi. Nihayet
Şimr gibi yüzbaşılann alay ve hakaretleriyle tahrik ve teşvik
edilen askerler tek vücut gibi ilerlediler ve ona saldırdılar.
Hüseyin destanlardaki gibi bir muharebe yaptı,
fakat en son o şekilde yaralandı ki atından düştü. O zaman
Irak süvarileri onu çiğnediler, başını kestiler ve Ehli
Beyt’in arta kalanları ile birlikte Yezid’e gönderdiler. Yezid
olayların bu şekile çevrilişinden memnun olmadı, ama
gelenleri şerefli bir şekilde kabul etti. İmam Hüseyin’in
hastalanmış olan oğullarından biri, Ali, hayatta kalmıştı.
Yezid ondan af diledi ve tekrar tekrar bu faciadan sorumlu olmadığını beyan etti. Übeydullah’ın, emirlerini çök aştığını
söyledi, fakat hiç kimse ona inanmadı. Yezid’in ismi
her zaman lanetle anılır.
Siinnîler ve Şiiler. Sonraki yüzyıllarda Müslüman âleminin
tarihinde çok tesirler yapması kaçınılmaz olan Şii
inanışına burada dokunmak mecburiyeti vardır. Bu inancın
anlaşılması zor değildir. Bu mezhebin kaynağı siyasîdir,
Sünnilerden ayrılığı Ali’yi Peygamberin gerçek mirasçısı
olarak düşünmesi ve Ali sülâlesinin doğru, gerçek
Halifeler olduğunu ve İslâm devletinin meşru başlan bulunduğunu
kabul etmesidir. Fakat din bakımından Şiilerle
Sünnîler arasında geniş aynlıklar ortaya çıktı. Sünnîler
inanırlar ki Hazreti Muhammed başkaları gibi bir insandı,
fark şu ki o, insanların en mükemmeli idi, Allah vahiy
vererek onunla konuştu; bütün Müslümanlar eşittir, Allahtan
korkan ve ona en iyi şekilde itaat eden kimse onun
nazarında en iyidir. Fakat Şiîler inanırlar ki Hazreti Muhammed
«tayin edilmiş» idi ve onun manevî kudretleri
kendisiyle birlikte ölmedi. Düşünürler ki Muhammed günahsızdı
ve bazı yarı-tanrısal vasıflara sahipti. Bu manevî
kudretler ve tanrısal nitelikler miras olarak Ali’ye geçti,
sonra Hasan’a, sonra Hüseyin’e daha sonra Hüseyin’den
de ondan gelen dokuz kimseye geçti, ki bunlara İmam
denir. Bu İmamların da hepsi günahsızdı ve onlar da Allah
tarafından «memur edilmiş» lerdi, onlar da, başlangıçta
Hazreti Muhammed tarafından sahip olunan, yarı-tanrısal
niteliklere sahip idiler. Bunlar islâmiyetin gerçek başları
idiler ve Sünnîler bunları tanımamakla büyük bir
günah işlediler. Bu İmamlann adlan şöyledir: Ali İbn’ Ebu
Talib, Haşan ibn’ Ali, Hüseyin ibn’ Ali, Ali ibni Hüseyin
(Zeyn ül Abidin), Muhammed Bekir, Cafer el Sadık, Musa el Kâzım, Ali el Rıza, Muhammed el Taki, el Naki, Haşan
el Askeri ve İmam Mehdi. Son İmamın daha çocukken
kaybolmuş olduğuna inanılır, fakat hâlâ yaşamakta
olduğu, büyük bir buhran zamanında ortaya çıkacağı ve
islâmiyeti tekrar yaşatacağı söylenir. İmamlık fikri, bu
sebeplerden, Şiî inancının özüdür.
Şiîlerin Kitapları ve Mezhepleri. Her iki mezhebin
inançları arasında böyle ayrılıklar olduğu için Şiîlerin
Sünnî gelenek yollarını hattâ hukuk kaidelerini kabul etmemelerini
anlamak zor değildir. Şiîlerin kendi sezişleri
ve kendi gelenek yazarları vardır. Şiîlerin dinî eser olarak
en yüksek derecede tuttukları dört kitap vardır. îlkinin adı
El Kafi fi llm el Din’dir ve büyük bilgin Muhammed ibn
Yakup el Kuleynî tarafından yazılmıştır. Bu kitap on altı
binden fazla Şiî inanış ve geleneğini içinde bulundurur.
İkinci kitabın adı Kitab Men la Yedhuru el Fakir (Herkes
kendi kanuncusu) dır ve halk tarafından İbn Babuya diye
bilinen İbn Musa ibn Babuvayî tarafından yazılmıştır. Bu
kitapta 4496 kaide vardır. Üçüncü ve dördüncü kitaplar
hem Sünnîlikte hem de Şiîlikteki vukufundan ötürü saygı
gören aynı aydın bilgin tarafından yazılmıştır. Bu bilgin
Muhammed ibn Haşan el Tusi idi, kitaplarının adları
Tehzib el Ahkâm (Muhakemeleri doğrultma) ve meşhur
îstibsar’dır. Düşünülmelidir ki, bütün mezhepler gibi, Şiîliğin
de dereceleri vardır. Bu mezhepte müfritler olduğu
gibi mutediller de vardır. Sünnîlere yakın olanlar Zaidîlerdir,
onlar îmamlarm yüksek vazifelerine Allah tarafından
«memur edilmiş» olduklarına fakat yarı tanrısal yaratıklar
olmadıklarına inanırlar. Sonra İmamîler vardır ki onlar
îmamlarm, içlerinde İlâhî ışık ve kudret (Nur) bulunduğu
halde, diğer insanlar gibi fâni olduklarına inanırlar. Sonra Müfitler gelirler ki bunların arasında Dürziler, İsmailîler,
Karmetiler, Batınîler ve Nuseyrîler anılabilirler.
Müfritler Tanrının İmamlarda belirdiğine inanırlar. Bu
sebepten müfrit Şiîlerin diğer Müslümanlarla müşterek
pek az şeyleri vardır.

E M E V Î L E R
Emir Muaviye (661-680). Şimdi biraz geriye gitmeye
mecburuz. Hatırlanacağı gibi Hazreti Hasan’ın Halifeliğini
kabul etmiş olan Emir Muaviye Halifeliğin doğu bölgelerini
istilâ etmekle tehdit ediyordu. Hasan’m Halifeliği bırakmaya
karar vermesi bir iç savaşın çok yakın olması korkusundandı.
Bu sebepten îmam Haşan Medine’ye çekildi
ve Muaviye mücadelede karşılıksız bırakıldı. Az zaman
sonra Muaviye Halife olarak kabul edildi ve yirmi yıl gibi
bir zaman hüküm sürdü. O, çok muktedir bir idareci idi
ve arkada bıraktığı çok tecrübesi vardı; aşağı yukarı yirmi
yıl Suriye valiliği etmiş, bir Suriye ordusu ve donanması
kurmuştu; önce söylendiği gibi Mısır valisi Abdullah
ibn Ebi Sarh ile Hazreti Osman zamanında (655) birleşmiş
Bizans donanmasını Zu el Sevari (Gemi direkleri Muharebesi)
Muharebesinde mağlûb etmişti.
Yeni Fetihler. Muaviye, meşhur kumandanı Ukba ibn
Nafi’yi, şimdi Tunus, Cezayir ve Fas diye üç memlekete
ayrılan, İfrikiya’ya bir ordu ile gönderdi. Ukba, bugün
Tunus dediğimiz yeri fethetti ve 670 yılında şimdi Kayrevan
denilen şehri kurdu. Diğer kumandanlar islâmm bayrağını
Orta Asya’ya götürdüler. Müslüman orduları Amu
Derya ırmağına yukarıya Horasan’ın fethini tamamladılar;
h$ttâ ırmağı geçtiler, Buhara’ya akınlar yaptılar. Sonra ce Saffah’ın emrinde Suriye valiliği yapmış olan Abdullah,
ordusu ile Kûfe’ye yürüdü. Ebu Ca’fer, kumandanı, meşhur
Ebu Müslim’i Abdullah’a karşı gönderdi. Abdullah,
754’te Nisibin’de yenildi ve hapiste öldü. Diğer Abbasî generali
Ebu Müslim şimdi çok kudretli bir adamdı. Horasan
valisi de kendini göstermiş bir askerî kumandandı. Ebu
Ca’fer bu durumdan rahatsız oluyordu-, kendi bölgesinde
yarı bağımsız olan Ebu Müslim’in isyan edeceğinden korkuyordu.
Belki de m ağrur olmaya başlamıştı. Ebu Ca’fer
adam göndererek onu çağırttı ve devlete hainlik yapma
faaliyetleriyle itham etti. Müslim isnad edilen suçu reddetti,
fakat mahkemeye çıkarıldı, suçlu bulundu ve boynu vuruldu.
Şimdi Ebu Ca’fer’in yolu üstünden iki engel kalkmıştı.
Bundan sonra Ali’ciler teşebbüse geçtiler. Hazreti
Hasan’m iki torun çocukları, İbrahim ve Muhammed, Medine’de
bir ihtilâl tertip ettiler. Hicaz ve Irak Şiîleri de onlara
katıldılar, fakat yenilgiye uğradılar. Ebu Müslim taraftarları
da Horasan’da başkaldırdılar. Ebu Ca’fer onları
da ezdi. Şimdi Ebu Ca’fer artık îslâm dünyasında en üstün
kimse idi. El-Mansur, zafer kazanmış, ünvanını aldı, “kutsal
savaşlar” a girişmek için idaresini kuvvetlendirmekle,
ordusunu hazır ve kudretli bir hale koymakla meşgul
oldu.
Kutsal Savaşlar, M ansur’la beraber Küçük Asya’da
Abbasî’lerle BizanslIlar arasında bitip tükenmez bir sınır
çekişmesi başladı. Farkında olmadan, Abbasîler ve BizanslIlar
eski bir an’aneye uyuyorlardı. Küçük Asya yüzyıllarca
doğu AvrupalIlarla batı Asyalılar arasm da savaş sahası
olmuştu. Yunanlılar ve Iranlılar bu ülke üzerinde birbirleriyle
savaşmışlardı. BizanslIlar ve Sasanîler iki yüzyıl
boyunca orada mücadele etmişlerdi. Şimdi de Son BizanslIlar
ve Abbasîler Doğu ve Batı mücadelesini değişik isim ler altında devam ettiriyorlardı: Müslümanlığa karşı Hıristiyanlık.
Abbasilerle beraber bu mücadele bir m üdafaa savaşı
şeklinde başladı. Müslümanların birbirlerinin boğazına
sarıldıklarını görerek, BizanslIlar bir müddet sınırları
yakıp yıkmaya koyulmuşlardı. Mansur böyle bir duruma
uzun zaman göz yumamazdı, BizanslIlara karşı bir ordu
yolladı. Hıristiyanlar, Malatya kalesini ve Galisiya’daki Mesisa’yı
zaptetmişlerdi. Müslüman ordusu buraları tekrar
geri aldı. Abbasî orduları hareket halinde idiler. Kuzeye
gönderilen ordu K afkasya’ya ilerledi, Teberistan’ı ilhak etti,
Hazer Denizi sahilleri boyunca oldukça önemli bir mesafeye
gitti. Doğu ordusu Kandehar’ı zaptetti ve Hayber
Geçidi’ne ulaştı. Birkaç yıl içinde Müslümanlar Hindistan’a
girmişlerdi. Keşmir vadisine bile sızmışlardı.
Bağdat’ın Kurulması (762). Mansur şimdi artık iç düşmanlarına
hâkim olmuş, kendini dış düşmanlarına vermişti.
Halifelikte sulh ve sükûn hüküm sürüyordu, iş ve ticaret
hayatı artmıştı, hâzineye de para akm aya başlamıştı.
Bu sebepten düşüncelerini başka alanlara çevirdi. 762’de
Dicle ırmağının kıyılarında yeni bir şehrin temellerini attırdı,
adına Bağdat dedi. Dört yıl müddetle yüzlerce ve binlerce
sanatkâr, inşaatçı, mimar, tuğlacı, duvarcı, taşçı, doğramacı,
marangoz ve dekoratör yani tezyinatçı daire şeklinde
bir modele göre kurulmuş olan şehri meydana getirmek
için çalıştılar. Şehri kuşatan üç sur vardı, merkezinde
de Halife’nin sarayları ve konakları bulunuyordu. Kabul
salonunun binası 130 kadem yüksekti. Bağdat büyük bir
şehir haline geldi ve Doğu âlemi’nin, beş yüz yıl müddetle,
bir kültür merkezi olarak parlam ası mukadderdi.
Bermekî’ler. Mansur’un idaresi zamanında, dört Halife
zamanında da, seçkin bir rol oynayan bir aile kudretkazandı. Bu, başı Halid ibn Bermek olan Bermekî’ler ailesi
idi. Halid vezir tayin edilmişti, ondan gelenler son Halifeler
zamanında aynı mevkii muhafaza ettiler. Bermekîler
hepsi de muktedir kimselerdi ve gitgide zengin ve kudretli
bir hale geldiler. Sanat ve edebiyat üstadları olarak onların
isimleri büyük gayret demek olmuştur. Büyük Harun
Reşid’in veziri Ca’fer el-Bermeki hayalî “Binbir Gece Masalları”
nda seçkin bir yer tutar.
İ S L Â M T A R İ H İ 113
Aykırı Düşünüşler. M ansur’un saltanatı zamanında
meydana çıkan birçok aykırı düşünüşler de kayda değer.
Bu dinî hareketlerin kökü eskiydi, islâmiyetten önce yaygın
halde bulunan dinî mezheplere kadar geri götürülebilir.
776’da Ebu Müslim büyük bir önder olarak yükseldi.
Yüzüne bir peçe taktı, kendisine El-Mukanna, yani «Peçeli»
adını verdi. Horasan eyaletini zaptetti, Horasanlılarla beraber
Araplara karşı bir isyan hareketi tertip etti. Kuzey
İran’da Haricî’lerin başka bir isyanı vardı. Mezdekî’ler,
Mezdek’in taraftarları, Curcan’da isyan ettiler. Bu hareketler
bu ülkeler halkının uyanmasına birer alâmettir. Bunlar
İslâmlığa da karşı olduklarından Mansur onları çok
şiddetli bir şekilde bastırdı.
M ansur İmparatorluk Kurucusu. Mansur, yirmi bir yıl
hüküm sürmüş olarak 775’te öldü. Çekilmez birçok halleri
vardı; sert bir adamdı, hiç affetmezdi, lâkin ileriyi görürdü
ve kuvvetli bir karakter sahibi idi. Islâmların Halifesi olma
vazifesine karşı büyük bir saygısı vardı, ona lâyık olmak
için gayret etti. Halka kendini göstermelerde İran Keyhusrevlerinin
usulünü benimsediği halde ilk zamanlardaki
Müslümanlar gibi, özel bir hayat sürdü, zevk, eğlence aramadı. Bununla beraber, zaman geçtikçe Abbasîler ihtişamda
dünyadaki diğer bütün hükümdarları geçtiler.
El-Mehdî (775-785). M ansur’un yerine oğlu Mehdî
geçti. Mehdî, Halib ibn Bermek’in oğlu Yahya el-Bermekî’-.
yi kendine vezir yaptı. Mehdî Küçük Asya’daki savaşlarından
ötürü meşhurdur. BizanslIlar on beş yıl kadar sakin
durmuşlardı. Küçük Asya’da tekrar harekete başladıkları
zaman Mehdî çabuk davrandı. Oğlu Harun’u (sonraki Harun
el-Reşid) ordunun kumandasına geçirdi ve onu bir
Cihad’a gönderdi. Harun iyi bir kumandan olduğunu gösterdi,
BizanslIları birçok fırsatlarda yendi. Sonra onları
M armara denizinin kıyılarına kadar kovaladı. Bizans İmparatorluğunun
başında o zamanlar împaratoriçe İrene
vardı. İrene barışa razı oldu, İslamların Halifesine her yıl
vergi olarak 8000 dinar ödemesi gerektiği bu barışın şartı
idi. Harun’a El-Reşid (sadık, doğru) ünvanınm verilmesi
bu seferin bir mükâfatı oldu.
Mehdi’nin Hizmetleri. Mansur Bağdat’ı kurmuştu. Medhi
bu şehre iyi kimseler yerleştirdi. Sanatkâr, yazar, mütefekkir
ve filozofları koruma bakımından da âlicenaptı.
Bunun sonucu olarak onun zamanında büyük bir fikir faaliyeti
vardı. Mehdi yolları iyileştirdi, ticaret onun zamanında
gelişti. Seyahat kolaylaştı, Bağdat’a daha çok ziyaretçi
geldi. Kısa olduğu halde, Mehdi’nin zamanı önemliydi,
çünkü hayatî ehemmiyette hazırlıklar devriydi. Müslüman
mütefekkirlere ve bilginlere sadece cesaret verilmiyor
aynı zamanda Zerdüştlüğe ait tetkikler bile teşvik görüyordu.
Dine aykırı fikirleri teşvik etmediği halde Mehdî
hoşgörür bir hükümdardı. İbn Abdülkuddus adında bir
Şeyh’in Zerdüştlüğün şekil değiştirmiş bir şekli olan doktrinleri
telkin ettiğini anlayınca onu derhal tevkif ettirmiş ve onu bir rafızî, kâfir (zındık) olarak mahkeme ettirmişti.
Bu hal bütün ters düşünceleri durdurdu.
Harun el-Reşid (789-809). Mehdi’nin yerine büyük oğlu
M usa el-Hadi geçti, fakat M usa küçük kardeşi Harun’un
şahsında kuvvetli bir rakip buldu. Her ikisinin anneleri,
her biri diğerinin aleyhinde çalışârak, birbirlerine fena halde
düşmandılar, netice şu oldu ki Hadi öldürüldü. Bu hal
Harun’u biricik mirasçı olarak bıraktı ve o, bütün Abbasîlerin
en ünlüsü olmak üzere Halifeliğe geldi. Yirmi üç
sene hüküm sürdü; onun saltanat zamanı olaylarla ve İslâmiyet
için şan ve şerefle doluydu. Islâmlarm Halifesi olarak
Doğu ve Batı hükümdarlarınca biliniyordu.’ Çin İmparatoru
ile olduğu gibi Şarlm an’la da hediyeler alıp verdi.
Pek çok yolculuklar, seyahatler yaptı, dokuz defa Hac’ca
gittiği halde, hayatın tam tadını çıkardı ve nefsini eğlenceden
mahrum etmedi. Onun adı masal yazarlarına çekici
geldi, o, Binbir Gece M asalları’nda geniş ölçüde yer alır,
ki bu kitap, hayalî olduğu halde, Harun Reşid’in kudret ve
haşmeti ve Arap medeniyetinin parlaklığı hakkında bir
fikir verebilir.
Küçük Asya’da Savaş. Harun Reşid’in saltanatı zamanındaki
ihtişam bütün Müslüman ülkelerde hüküm süren
sulh ve sükûnla daha da arttı. Şüphesiz BizanslIlarla
bir savaş vardı, fakat bu, nasıl olsa kabul edilmiş bir şeydi.
Her idare zamanında BizanslIlarla bir, bazen daha çok,
büyük savaş yapılırdı. Daha önceleri de olduğu gibi mütareke
BizanslIlar tarafından bozulmuştu. İstanbul’daki
İmparatoriçe İrene ile Harun Reşid’in babası Mehdî arasındaki
anlaşmadan bahsedilmişti. Birkaç yıl sonra İrene’-
nin yerine Niseforus geçmişti. Bu I. Niseforus pek te akıllı
bir adam değildi. Çok mağrurdu ve “imansız” lara karşı duyduğu nefretten başka bir şeyi yoktu. Harun Reşid’e,
eski barış şartlarını tanımadığını anlatan’ sert bir mektup
yazdı. Her yılki “barış-parası” nı ödemeyi reddetmekle kalmıyor,
împaratoriçe İrene tarafından ödenen paranın da
geri verilmesini Harun Reşid’den istiyordu. Harun Reşid
bir cevap yazdı, ki bu cevap meşhur Arap tarihçisi Teberî’nin
kitabında mevcuttur. Bizans İmparatorları ile İslâm
Halifesi arasındaki münasebetler hakkında okuyucuya bir
fikir verdiği için bu mektup tam olarak verilebilir:
«Bismillâh-ir-rahman-ir-rahim.
Müminlerin Kumandanı Harun Reşid’den, bir Roma iti
olan, Nikfur’a!
Ey bir imansız ananın dölü, mektubun malûmum oldu.
Sen benim cevabımı duymıyacaksm; onu göreceksin.»
Bundan sonra birçok küçük orduları Küçük Asya’ya
gönderdi. Bu ordular Küçük Asya’dan geçerek ilerlediler,
Heraklea, Tyana, İkonyum ve Efezüs’u zaptettiler. 805’te
Kıbrıs’a hücum edildi ve 807’de Rodos zaptedildi. Nikfur
veya Niseforus’un gururu gerçekten kırıldı. Barış için yalvarmada
bulundu ve bir barış imzaladı, bu barışa göre
daha ağır bir vergi ödemeye, şahsı ve İmparator ailesinin
her ferdi için ilâve olarak ayrıca bir şahıs vergisi vermeye
razı oldu.
Harun Reşid Zamanında İsyanlar. Harun Reşid zamanında
şurada burada küçük isyanlar oldu. Ali sülâlesinden
bir iddialı tarafından 786’da bir isyan çıkarıldı. İsyan bastırıldı,
fakat iddialının bir yeğeni olan İdris el M ağrib’e
kaçtı, evvelki bölümde anlatıldığı gibi, Fas’ta iki yüzyıl süren
bir İdrisî sülâlesi kurmaya muvaffak oldu. Suriye’de
Mudarîlerle Himyariler arasında şiddetli mücadele vardı,
bu huzur kaçırıcı olaya da Büyük Vezir Ca’fer el-Bermekî
tarafından çok tesirli bir şekilde son verildi. İfrikiya’da vali isyan etti, bu bölgeyi yatıştırmak için İbrahim ibn el-Agleb,
Harun Reşid tarafından gönderildi. İbrahim’in nasıl
Aglebî sülâlesini îfrikiya’da kurmuş olduğundan bahsedildi.
Son isyan, diğerlerinden on beş yıl kadar ayrılmakla beraber,
Amu Derya taraflarında oldu, oralarda, Semerkand
valisi olan, Refi ibn Leys 805’te isyan etti. Harun Reşid’in
kendisi ona karşı savaşa gitti, fakat yolda hastalandı ve
henüz Horasan’da iken öldü.
Bermekî’lerin Düşmesi. Bermekîler üç saltanat zamanında
kudretli olmuşlardı. Harun Reşid zamanında onların
nüfuzu Halifeden sonra ikinci gelirdi. Onların ilmi korumaları,
lütuf ve hediyeleri, zevk ve ihtişamları herkesin
gözünü kamaştırırdı. Yaptırdıkları saraylar Halifeninki kadar
iyi idi. Onların da birçok düşmanları olduğuna şaşm amalı.
Onlar kabiliyetli kimselerdi ve başkaları onları çekemiyordu.
Bu yüzden ihtişamlı Bermekllere karşı fısıltı halinde
de olsa bir mücadele başladı. Bu hal nihayet Harun
Reşidin kulağına kadar geldi. Bermekîler Şiî idiler, onların
artık, Sünni olan Abbasî sülâlesine bağlı olmadıkları rivayet
ediliyordu. Harun Reşid kendi kızkardeşini Büyük Veziri
Ca’fer Bermekî’ye vermişti, fakat sonunda bu bile onu
koruyamadı. 803’te Bermekîlerin düşme zamanı geldi. Harun
Reşid onlara karşı cephe aldı, mallarını ellerinden aldı
ve onları hapsettirdi. Ca’fer ve aynı şekilde meşhur olan
kardeşi Fadl ölüme mahkûm edildiler. Hükümdarların lûtfundan
daha kararsız olan bir şeyin bulunmadığı söylenir.
Bu, Bermekîler meselesinde doğruluğunu göstermiştir.
Abbasîlerin Yaşayış Tarzları. Abbasî devri Arap başarısını
doruğuna ulaştırdı. Hayatın her gidişinde Araplar
dünya medeniyetinin önünde idiler. Hayattan duydukları
haz, hayatın verebildiği şeyleri kabullenişleri, imkânlarıaraştırmaları, ilmin her dalına iyice nüfuz etmeleri, yaşayışta,
insan rahatında, davranma ölçülerinde, ticarette,
uluslararası alışverişte, diğer insanlara karşı davranışlarındaki
zevkleri… bütün bunlar onlar için yeni bir hayat
hazırladı ve bu hayatın yüzyıllarını dünya tarihinin en güzel
devirlerinden biri haline getirdi. Greklerden veya b a ş-,
kalarından bir şeyler almaları onlar için bir leke değildir,
çünkü insanın fikir mirası bütün dünya içindir. Araplar
her taraftan bir şeyler aldılar, bu mirası kendi malları
yaptılar, sonra, edebiyat, felsefe, fen, tarih, coğrafya, güzel
sanatlar ve el sanatlarında büyük ilerlemeler kaydettiler.
Abbasîler Bağdat’ı dünyanın merkezi haline getirdiler ve
büyük bir lâmbanm ışınları gibi bu merkezden fikirler yayıldı.
Bağdat’tan saçılan ışıkları batı yarım küresinin köşelerine
kadar yayıldı. Arapların bütün bu başarılarının tohumları
Mehdî ve Harun Reşid zamanlarında ekildi. Bu tohumlar
Harun Reşid’in oğlu büyük Me’mun zamanında çiçek
açm aya başladı.
Abbasî Hükümdarları. Abbasî hükümdarlarının ilmi
teşvik ettikleri kadar pek az hükümdar teşvikte bulunmuştur;
onlar kendi hayat gidişatında da değişiklikler yapmışlardır.
İlk Emeviler boyuna basit şeylere inanıyorlardı.
Muaviye esasında eski bir Arap Şeyhi gibi idi. Birçok diğer
Emeviler zaman zaman Şam ’daki hükümdar hayatının
debdebe ve ihtişamından kendilerini çekmişler, çölün kenarındaki
basit kır hayatına vermişlerdi. Birçok Emevî hükümdar
çocuklarına bu ilk yetişme verilmişti. Bu, artık,
Abbasîlere tatbik edilmedi. Abbasî Halifeleri ve onların
oğulları muhteşem bir hayat sürdüler. İlkönce İran yaşama
tarzını kabullendiler ve gittikçe daha çok İranlılar gibi
olmaya başladılar. Meselâ, onların huzuruna doğrudan
doğruya girilemezdi, namaz kıldırmayı bıraktılar ve birmüddet sonra ordunun başında bulunmaktan da vazgeçtiler.
Onların bir Büyük Vezir’leri vardı, Büyük Vezir Halifenin
vekili, Naib’di. Bu büyük Vezir’in Halifeninkinden
sadece azıcık aşağı olan bir durumu vardı. Bir
sürü uşakları, köleleri ve cellâtları bulunan başka vezirler
de vardı. Hayat seviyesi bütünüyle çok yüksekti ve
daha yüksek m akamlarda bulunanlar üstün bir yaşayışa
inanıyorlar ve böyle yaşıyorlardı. Bu hal, kendilerini zayıflatan,
gayret ve başarı için güçlerini azaltan bir rahatlık
ve lüks sevgisi doğurdu. Bununla beraber bu zayıflama
durumu olmadan önce, birçok diğer olaylar meydana geldi,
zayıflayan idarecilere ve bezgin saray adam larına yeni
bir ruh verdi, öyle ki Müslümanların zindeliği uzun zaman
gevşemedi.
Emin (809 – 813). Harun Reşid geriye iki oğul bıraktı,
el-Emin ve el-Memun. İlki esas sultan Zübeyde’nin oğlu
idi, böylece o, her nasılsa İranlIların sempatisini kazanan
Memun’dan daha avantajlı bir durumda idi. Harun Reşid
daha kendisi hayatta iken bazı kararlar aldı. Emin’i Suriye
_ve Mısır valisi, Memun’u da merkezi Horasan olan doğu
eyaletlerine vali yapmıştı. Üçüncü bir oğlu el-Kasım da
Irak valiliğine getirilmişti. Harun Reşid aynı zamanda yerine
Emin’in geçeceğini de ferman etmişti, böylece Emin
Halife oldu. Kardeşlerin birbirlerine düşmeleri için uzun
zaman geçmedi. Durum şu şekil a ld ı: Emin, Memun’un hoşuna
gitmeyen Kasım ’ı işinden attı. Bununla beraber Memun’un
hoşlanmadığı husus da Emin’in oğlu M usa’nın kendisi
ile beraber halef olarak tayin edilmesiydi. Memun
Emin’in hareketlerinden şüphelenmeye başladı. Bununla beraber
o, başşehirden pek uzakta bulunuyordu, kuvvetinden
emin değildi, bu yüzden derhal harekete geçmedi. Bundan
başka Emin’in arkasında Arap olan taraftarları sıkıca duruyorlardı. Böyle olduğu halde Memun etrafındakiler ve
İran asilzadeleri tarafından bağımsızlığını ilân etmek için
ikna edildi. O, uzun zaman tereddüt etti, fakat nihayet dedikleri
gibi yaptı. Emin, İslâmlann halifesi olarak Memun’u
işinden çıkardı ve Horasan’ı emri altına almak ve isyankâr
kardeşini itaat ettirmek için general Ali ibn İsa’yı bir
ordu ile gönderdi. General Ali başarılı olmadı; gerçekte
o kumandanlık bakımından yenilgiye uğratılmış, ve öldürülmüştü.
Memun’a karşı gönderilen ikinci ordu da bir başarı
sağlıyamadı. Bundan sonra Memun’un generalleri Tahir
ve Harsma Emin’e karşı harekete geçtiler, Bağdat’a
geldiler, şehri kuşattılar ve zaptettiler. Emin esir edildi ve
öldürüldü, Memun Halife olarak ilân edildi. İç savaş aşağı
yukarı dört yıl devam etti. Memun hâlâ Horasan’da, kalıyordu.
Karışıklıklar, Ali’cilerin Başkaldırmaları. Memun’un
başlangıçta rahat bir zamanı olmadı. Birbiri arkasında başgösteren
isyanları bastırmak için yıllar harcadı. Bu karışıklıklardan
bazıları, özellikle birçok saltanatlar zamanında
tekrarlansın çeşitten olanların zikredilmesi mecburîdir. .
İlk önce, Ali’ciler dâvalarını ortaya attılar. Hatırlanmalıdır
ki onlar Halifeliğe kendilerinden biri olmadıktan sonra
kimsenin lâyık olmadığına inanıyorlardı. Onların nazarında
bütün geri kalanlar bir taht zorbası idiler. Bir Emevî
veya bir Abbasi Halifesi arasında fark yoktu, biri öteki kadar
kötü idi. Bir Ali’ciye -göre onların, Emevî ve Abbasilerin,
her ikisi de Ali’den gelenlere ait olması gereken
bir şeye haksız olarak sahip oluyorlardı. Hiç kimse
İslâmiyetin m irasla geçen bir isteği tanımıyacağına Ali’cileri
inandıramazdı. Allaha en yakın ve en iyi olao kimse
onun emirlerine uyan ve insanlara en iyi hizmet eden kimsedir.
Fakat Şiîler İlâhî adalete, Hakka inanıyorlardı, buadalet Ali sülâlesinin iktidara gelmek hakkıydı. Bu sebepten
ötürü onlar her nerede ve her ne zaman ellerinden geldiyse
isyan ettiler. Memun zamanında Muhammed ibn İbrahim
adında bir önderin emri altında Ali’ciler Irak’ta isyan
çıkardılar. Ali’ciler için kötü bir şans şu idi ki bir isyan
için insan ve araç bakımından nadir olarak gerekli
hazırlıkları yapıyorlardı; netice şu oluyordu ki onlar, hemen
daima yeniliyordu. Bu sefer de Muhammed Harsm a’-
ya yenildi. Memun çok akıllı bir adamdı, İraklıların Ali
taraftan olduklarını görerek sekizinci Şii İmamı olan Ali
el-Rida’ya kızını verdi ve onu mirasçısı olarak ilân etti.
Abbasî bayrağının rengini de siyahtan, Ali sülâlesinin rengi
olan, yeşile çevirdi.
Irak’ta Karışıklık. Bunlara rağmen İraklılar memnun
olmadılar. Memun’un bir amcası olan Mansur’u Halifelik
için kışkırttılar, o bunu reddedince, Medhî’nin bir oğlu,
Memun’un diğer bir amcası olan İbrahim’i Halifeliğe seçtiler.
Bu durum Memun’a anlatılınca Horasan’dan Bağdat’a
şahsen gitmeye karar verdi. O, hareket etmeden önce, Halife
Mansur zamanındaki peçeli, yalancı Peygamber, ElMukanna’nın
bir taraftarı başkaldırdı. Bu adamın adı Bebek
idi ve tuhaf fikirleri vardı. Meselâ ruhlann tenasühüne
ve islâmiyete aykın başka fikirlere inanıyordu. Memun’­
un Bebekılere karşı gitmek için vakti yoktu. Bu yüzden
bu işi geri bıraktı ve Bağdat’a yürüdü. Tus’u geçmemişti
ki damadı Ali el -Rida, sekizinci İmam, hastalandı. Onu tedavi
etmek için mümkün olan her şey yapıldı, fakat İmam
Rida öldü, bu ölümden sonra Meşhed, şehitlik yeri, adı verilen
Tus’ta defnedildi. .Şiiler onun ölüm sebebiyle yetinmediler,
zehirlenmİS’-‘Ölduğuna inandılar, bundan ötürü o
bir şehit sğ& tiTfftî. O zamandan beri Meşhed Şiîlerce kütler
olmuştur. Memun Irak’ta. Nihayet Memun Bağdat’a geldi. Şehri
bir harabe halinde buldu. Harun Reşid, Mehdi ve Mansur
taraftarlarından büyük m asraflarla yaptırılmış olan
birçok güzel binalar yakılıp yıkılmıştı. Memun kendini ve
yakınlarını barındırmayı zor bir iş olarak gördü ve bir zamanlar
Harun Reşid’in Başveziri olan Ca’fer el-Bermeki’nin
sarayında oturmayı uygun buldu. Sonra işleri düzenlemeye
koyuldu, fakat henüz rahata ermemişti. Horasan’da bir
Haricî isyanı başgösterdi, en muktedir generali Tahir’i bu
eyaleti huzura kavuşturması için emirler vererek gönderdi.
Tahir denilen şeyleri yerine getirdi, fakat Memun Tahir’i
Horasan’da tutmayı lüzumlu buldu ve onu Horasan’a vali
yaptı. Sonraları valilik onun ailesinde babadan oğula geçti.
Tahir sülâlesi Memun’un ölümünden sonra yarı bağımsız
bir hale geldi ve Horasan’da Tahirî devletini kurdu.
Mısır – Bebek ve Bizanslılar. Abbasîler dünyasında her
taraf henüz huzura kavuşmuş değildi. Eski rakipler, Kay siler,
Kalbiler, Mudarîler ve Himyarîler birbirleriyle Nil nehri
boyunca, mücadele etmeye başladılar. Esas itibariyle
sünnî olan Mudarîler Emin tarafım tutmuşlardı, fakat daima
Şiîlere dayanmış olan Mihyarîler Memun tarafını tutmuştu.
Sebep ne olursa olsun, bu iki parti, muhalif taraflara
karşı kendilerini korumak için, yollar veya sebepler
bulurlardı, onların birbirlerine karşı olmaları hiç bir zaman
sâkin ve pasif şekilde olmazdı. Onlar daima meydan
kavgasına çevrilen ayaklanm alar yaparlardı. Durumun elden
çıktığını duyarak Memun, Tahir’in oğlu olan general
Abdullah’ı düzeni kurmak için gönderdi. Bununla beraber
Abdullah vazifesini yapmadan önce* Abbasilerin öteden beri
düşmanları olan Bizanslılar, şimdi de İran’ın kuzey batı
eyaleti Azerbaycan’da isyan etmiş olan, rafızî Bebek’e yârdım
etmeye ve ona cesaret vermeye başladılar, bu “savaşaMemun kendisi katıldı. Bebek’e karşı sefer dört yıl sürdü
(829-833), fakat Memun hareketi sona erdirdi, Bebek’i
mağlûp etti ve onu memleketten dışarı attı. Bundan sonra
BizanslIlara karşı savaştı, Tarsus yakınındaki Zübre kalesini
zaptetti. Bu seferde iken 833’de öldü.
Akdeniz’de Fetihler. Memun’un saltanat zamanları isyan
ve ihtilâllerle doluydu, Halifeliğin fikir merkezlerini
tekrar kurmak ve genişletmek için ne barış, ne de vakte
sahip olmamış bulunduğu açıktı, ikinci Emir Hakem tarafından
Ispanya’dan çıkarılmış Abbasî taraftan Araplar Girit’i
zaptedince, îfrikiya’nın babadan oğula geçme Abbasî
valileri olan Aglebî’ler Sicilya, Sardunya ve M alta’yı fethettikleri
zaman, Memun devrinde, Müslüman kültürü yayıldı.
Sicilya’da Müslüman kültürü, aşağı yukan dört yüzyıl
adayı bir kültür merkezi haline getiren mükemmel bir
duruma ulaştı. Sicilya Arap dünyası ile Hıristiyan Avrupa
arasında üç köprübaşmdan birisiydi, diğer ikisi batıda Ispanya,
doğuda Bağdat idiler.
Bağdat’ta Arap Kültürü. Tarih Memun hakkında büyük
hükmünü vermiştir, çünkü kanşıklık içinde geçen saltanatı
uzun sürmediği halde, zamanını verimli olduğu kadar
hatırdan çıkmaz bir hale getiren işler yapmak için müesseseler
kurdu ve her taraftan insanlar, kitaplar getirtti,
onları başarı yoluna soktu ve teşvik etti. Güzel sanatlan
olduğu gibi ilmi de teşvik etti. Biri Bağdat yakınında, diğeri
Şam ’da olmak üzere iki rasathane yaptırdı. Bağdat
rasathanesinden başka birçok bilginlerin çeşitli alanlarda
faaliyet gösterdikleri bir Bilgi Evi kurdurdu. Bu bilginlerden
birçokları vardı ki onları vazifeleri sadece Yunanca,
Süryanice, Farsça ve Sanskritçe’den eserler tercüme etmekti.
Bağımsız, telif esşrlşr fen ye ilimde olduğu gibi edebiyat, felsefe ve fıkıh’ta meydana getiriliyordu. Memun bütün
fikirlerimizin aklın ölçülerine göre ölçülmesi gerektiğine
inanan hür fikirli bir adamdı. Onun en çok beğendiği
düşünce, tefekkür okulu, önceki yüzyılda kurulmuş olan
ve birçok fikir eserleri meydana koymuş olan Mu’tezile
okulu idi. Mu’tezileciler akim dinî fikirlerimize bile tatbik
edilmesi gerektiğine, aklî bir tetkik ve tam bir anlayış olmadan
hiç bir şeyin kabul edilmemesi lâzım geldiğine inanıyorlardı.
Halife Olarak Memun. Memun’un başlıca başarısı insan
düşüncesini hür kılmaya uğraşm asına dayanır ve bunun
için de ihtisası dahilinde bulunan bütün bilginleri almıştır.
Kendisi de basit bir bilgin değildir, Dar-ül-Hikme’-
sinin muntazam bir özelliği olan m ünazaralara katılırdı.
Memun’un önceden verilmiş hükümleri yoktu, onun nazazannda
Sünnî ve Şii, hepsi birdi. Zerdüştîlerin ve diğer
Müslüman olmayanların kanaatlerini bile hoş görebilirdi.
Bununla beraber ülküleri olmayan bir adam- değildi.
Bebek’e karşı derhal harekete geçmesinden de anlaşılacağı
gibi dinî düşüncelere aykırı olan kimseleri hoş görmezdi.
O, sadece bir bilgin de değildi, çünkü Bebek’e ve BizanslIlara
karşı davrandığı gibi, durum gerektiği zaman
kendisi hemen işe karışabilirdi. İnsanlığı sever görüşlerinden
ötürü özellikle hatırlanır, çünkü zamanının büyük fikir
başarıları vardır ve ilme hız vermiştir. Memun kadar
bir meseleye fikir yoran pek az hükümdar olmuştur.
Mu’tasım (822 – 842). Memun nisbeten genç yaşta öldü,
yerine, el-Mu’tasım ünvanını alan, kardeşi Muhammed
geçti. Mu’tasım’ın idaresi olaylarla dolu bir idare idi. İlk
olay Irak’m aşağı bölgelerindeki Zot’larm isyanıydı. Bu
Zot’lar, Sasanî’lerin İran hükümdarlığı sıralarında birkaçyüzyıl öne© Hindistan’dan İran’a göç etmiş olan tuhaf bir
kavimdi. O zaman onlara Ced’ler adı verilirdi. Fırat ve
Dicle ırmaklarının kavşak noktasına yakın yerlere yerleşmişlerdi.
Daima karışıklık çıkaran bir kavim olmuşlardı.
Onlar yerleştiği yerlerde oturup kalamıyorlardı, yaşayış
tarzları kaba idi, bir şeye uzun boylu bağlanamıyorlardı.
Zot’lar Memun zamanında ayaklanmışlardı, fakat bu isyan
çok önemli bir iş olmamıştı. Mu’tasım zamanında geniş
ölçüde bir isyan tertiplediler ve kervanları vurmaya,
meskûn bölgelere ve Irak şehirlerine akınlar yapmaya başladılar.
Mu’tasım sert tedbirlere başvurm aya mecbur olmuştur,
nihayet onları 825’te mağlûp etti ve Küçük Asya’­
da bir sınır eyaleti olan Kilikya’ya göç etmeye zorladı. Bir
çok Zot’lar Kilikya’ya yerleştiler, fakat birkaç boy Avrupa’­
ya geçti ve göçmen bir hayat sürdüler. Onlar bugün Kıpti,
Çingene denilen ve her memlekette bulunan kimselerdir.
r • •
Türk Muhafız Kuvveti. Türk Muhafız Kuvvetini ilkönce
teşkil eden Mu’tasım’dı. Memun Türk esirlerinden
kendi şahsına mahsus bir muhafız teşkilâtı kurmuştu. Mu’-
tasım bu kuvvetleri artırdı, kabiliyetli Türk esirlerine subaylık
rütbelerini açık bıraktı. Bu hal daha demokratik ve
İslâm prensiplerine daha uygun görünüyordu, fakat gitgide
muhafız kuvvetleri halis Türk oldu, büyük bir nüfuz sahibi
olan ve iyi ücret alan bir Türk kuvveti haline geldi.
Halifeler zayıflamaya başlayınca Türk muhafız kuvvetleri
kontrol edilemez bir hale geldi ve saray entrikalarına karışmaya
başladı. Daha sonraları bu kuvvetler bozuldular
ve Halifenin üzerinde büyük bir nüfuz sahibi oldular. Aynı
durum Romalılarda, Pretor Muhafızları denen Sezar’ın muhafız
kuvvetlerinde de göze çarpmıştı.Mu’tasım Sam ara’yı kuruyor. Mu’tasım, Bağdad’ın tahminen
yüz mil kuzeyinde bir kasaba olan Şam ara’da kendine
bir merkez kurdu, çok geçmeden orada birçok saraylar
yükseldi. Tabii olarak Halifeye yakın oturmak isteyen
asiller de konaklarını Halifenin bulunduğu yerde yaptırdılar.
Camiler ve okullar da yapıldı. Çok geçmeden Şam ara,
ihtişam bakımından, Bağdad’la yarışmaya başladı, fark şu
ki büyük bir fikir, kültür merkezi olarak hiçbir zaman
Bağdad’ın yerini tutamadı.
BizanslIlarla Savaşlar. Rafızî Bebek mağlûp edilmiş,
fakat Memun tarafından öldürülmeıriişti, o, Mu’tasım zamanında
tekrar isyan etti. Mu’tasım da Türk kumandanı
Afşin’i ona karşı gönderdi. Memun’un zamanında olduğu
gibi Bizanslılar kuvvetleriyle aynı zamanda geldiklerinden
Mu’tasım kendisi onlara karşı bir orduyla gitti. Bizans
imparatoru Teofilos Müslüman kasabası Zibata’yı zaptetmiş
ve onu yakıp yıkmıştı. Zibata Mu’tasım ’ın doğum yeriydi;
çok hiddetlenerek bunun intikamını almak için iler- >•
liyordu. iki kuvvet Enkira’da karşılaştı, Teofilos’a karşı
ezici bir galibiyet sağlandı. Bundan sonra Mu’tasım im paratorun
doğum yeri olan Emoriyum’u kuşattı. Kuşatm a elli
gün sürdü, fakat nihayet Mu’tasım başarı kazandı, şehri
aldı, yerle bir etti. Çok kimseler öldürüldü, kalanlar teslim
alındı ve Bağdat’ta köle olarak satıldılar. Bizanslılar Mu’-
tasım’m intikamından dehşete düştüler. Mu’tasım Teofilos’u
takip etmekle meşgulken Türk generali Afşin’in isyan etmiş
olduğunu duydu. Bu yüzden Küçük Asya’yı çabucak
terketti, döndüğünde Afşin tevkif edilmiş ve hapse atılmıştı.
Mu’tasım İstanbul’a denizden hücum etmeye karar verdi
ve bir donanma yapılmasını emretti. Donanma İstanbul’a
yol almak üzere yelken açıp hareket etti, lftkin birfırtına çıktı. Gemiler dağıldı, birçoklan kayboldu, bu sebepten
seferden vazgeçmeye mecbur kalındı; bu, büyük
bir kayıptı.
Mu’tasım’ın Karakteri. Bir Halife olarak Mu’tasım ilk
Halifelerle aynı niteliklere sahipti. Sağlam görüş sahibi,
çabuk harekete geçen bir adamdı. Fikrî ve felsefi uğraşm alara
düşman değildi. Memun’un zamanında çiçek açmaya
başlayan Arap düşünüşünün hızlanışı onun zamanında devam
etti. İsmini BizanslIlar tarafından saygı ile andırdı,
onun zamanında Şam ara, ihtişamla aynı anlama gelen bir
kelime oldu. Vazifesinin şerefini korudu, Müslüman olmayanların
bir korkusu idi.
El Vasık (842 – 849). Mu’tasım ’ın yerine geçen Vasık
büyük Abbasîlerin sonuncusu idi. Çok muktedir bir idareci
idi. Tutumunda âlicenap, fikirlerinde hürdü. Serbest düşüncelerin
büyük bir koruyucusu idi, hayır işlerine çok para
harcadı ve ilmi son derece teşvik etti. Kendisi şahsen
komple, mükemmel bir adamdı, iyi bir musikişinastı, birçok
eserler besteledi. Onun zamanında ülke refah içindeydi,
sanayi gelişti, Abbasîler tarafından kolaylaştırılan ve
çok artmış bulunan Doğu Batı ticareti yeni seviyelere ulaştı.
Gerçekten aydın bir kimseydi, zamanında dinî tartışmalar
yüksek dereceyi bulduysa da tepki de oluyordu.
l
Yeni Kuvvetler İşe Karışıyor. Yeni kuvvetler zaten işe
karışmıştı. Son dört idare zamanında, özellikle Memun’unkinde,
mevcut liberalizm, serbest fikirler bir tepki meydana
getirmişti. Mu’tezile adı verilen akliyecilerin tesirine
karşı özellikle halk arasında büyük bir tepki doğdu. Son
iki idare zamanında dinî düşüncelerde söz sahibi olanlar
Mu’tezileciler olmuştu, onlar Vasık tarafından da teşvikgördüler. Tepkinin önderi, dördüncü Müslüman hukuk bilgini,
meşhur Ahmet ibn Hanbel idi. O, o kadar açık konuşuyor
ve Halifeyi o kadar açık olarak tenkid ediyordu ki
hapse atıldı. Türk muhafız kuvvetlerinde de bir huzursuzluk
vardı. Vasık, kabiliyetinin tesiri altında kaldığı Aşnas
ismindeki Türk subayını Genel Vali veya Halife naibi
tayin etmekle hataya düştü. Bu, çok yüksek bir vazifeydi
ve umumiyetle devletin en muktedir asilzadesine verilirdi.
Bu hareket tam demokratikti ve Abbasilerin ne kadar serbest
düşünceli olduklarını gösterir. Bu, Vasık’ın haleflerine
büyük gaileler vermiş olan bir hareketti, onlar kendi Türk
subaylarıyle mücadele etmeye mecbur kalmışlar, çoğu onların
eliyle ölmüştü. Vasık genç yaşta öldü, yerine Mütevekkil
geçti. Vasık’m ölümü ile Abbasi kudreti zeval bulmaya
başladı. „• „ f -V
El-Mütevekkil (847 – 861). Mütevekkil hür düşünüşlü
Vasık’tan ayrı bir yaradılışta olan bir kimseydi. Gerçekte
dinî inanışlarına çok bağlı bir Halifeydi. O, iktidara gelir
gelmez, ilk Halifeler zamanında pek önemli bir rol oyna- —
mamış olan Ülema kendilerine geldiler. Mu’tezile okulunun
önderlerine sarayda verilen önemi protesto ettiler. Kendisi
de tenkidçi düşünüşleri sevmediği ve takdir etmediği için
serbest kanaatler sahibi önderlere karşı harekete geçmek
için her hangi bir delile lüzum görmedi. İlk önce Ahmed
ibn Hanbel’i serbest bıraktı, Hanbel halktan pek çoğunun
katıldığı bir hareketle çok iyi bir şekilde karşılandı. Bundan
sonra Mu’tezile bilginlerini kontrol ve sonra baskı altında
bulundurmaya başladı. Onlardan çoğu öldürüldü, çoğu
da onun elinde öldü. Mütevekkil aynı şekilde Şii ve
Müslüman olmayanlara karşı da müsamahasızdı. Bir mutaassıp
topluluğun İmam Hüseyin’in Kerbelâ’daki türbesine
hücum etmeleri ve türbeye zarar vermeleri onun Halifeliği zamanında oldu. Abbasîlerin merkezindeki iç karışıklıkları
duyunca BizanslIlar cesarete geldiler. Güney Küçük
Asya’daki Kilikya eyaletini istilâ ettiler ve Mısır’daki
Demyeta’ya hücum edip zattettiler. Halk hiç memnun olmayan
bir durumdaydı, bu .da Türk muhafız kuvvetlerine
karışıkhk çıkarmak fırsatı verdi. Mütevekkil, muhafız kuvvetleri
itaat altına alması için, babadan oğula geçme, Horasan
Tahirî valisi Muhammed’i çağırdı, fakat bu iş olmadan
Muhafız kuvvetleri onu öldürdüler. Mütevekkille
beraber Abbasî idaresinin birinci devresi son buldu.
Son Abbasıler. Vasık’tan sonra ihtişam solmaya başlamıştı,
fakat Mütevekkil hiç olmazsa devletin dizginlerini
kendi ellerinde tutuyordu. Ondan sonra Halifelik dört yüzyıl
daha devam etti, fakat, merkezde gölge gibi bir varlık
haline gelinceye kadar Halifeler gittikçe daha az kudretli
bir duruma düştüler. Abbasî Halifeliği içinde devletler türedi;
her alanda büyük ilerlemeler oldu, Halifeliğin sınırları
içinde yeni şehirler, yeni üniversiteler, medreseler, yeni
ilmî araştırm a ve sanayi merkezleri meydana geldi, fakat
bu hareketler Abbasî koruyuculuğuna veya Abbasî teşvikine
hiç bir şey borçlu değildiler. Bununla beraber şüphe
yoktur ki sonradan bütün bu olup biten şeylerin asıl temelleri
Abbasîler tarafından atılmıştı.
Abbasilerde İdare. Abbasî idare teşkilâtı iyi düzenlenmemişti.
İslâmiyette mutlak hâkim Allahtır ve Halife dünyada
Allahın emirlerini yerine getiren bir temsilci gibi olduğundan,
bütün otorite, ahirette veya dünyaya ait bütün
sorumluluklar” onun üstündedir. Halife, bazı görevler için
bir Naib tayin ederdi, bir Büyük Vezir ve Nazırlar, Bakanlar Meclisi vardı. Hazine ve Gelir, Muhabere ve Vergiler,
Polis ve Korunma bölümleri de vardı. İşler gereği gibi
teşkilatlandırılmıştı, ölçü ve tartıları kontrol etme, satılan
malların kalitesini kollama ve ticaret yapanları teftiş etme
gibi işler için İhtisab dairesi vardı, bu kontrollerin başı
olan Muhtesib kudretli ve faydalı bir devlet memuru idi.
Her tarafta dolaşan ve her şeyi kontrol altında tutan müfettişler
hile yapanların çok korktukları kimselerdi. Bütün
bu düzenlemeler iyi kurulmuş bir cemiyetin meydana gelmesinde
yardımcı olmuştur. Sınırları korumak, kanun ve
nizamları sağlam ak için daimî bir ordu vardı, fakat Gazve’ler
için fırsatlar meydana çıktığında gönüllüler kaybedilirdi.
Bu seferlerde askerlerin çoğu gönüllü olurdu ve muntazam
ücret için zarurî masraflarını ve harp ganimetlerinden
hisselerini alırlardı (mal el ganime). Halife birçok İmparatorlardan
daha kudretli idi, fakat, yaklaşılamaz değildi,
Cuma namazlarını o kıldırırdi; kıtalarına da o kumanda
ederdi. Bu bakımdan o, devletin gerçek başı idi.
Abbasî Zamanının Büyük Adamları. Burada sadece,
ilk Abbasîler zamanında Arap âlemini süsleyen birkaç büyük
adamdan bahsedilebilir. Bütün bu büyük adam lar kendi
alanlarında dünya düşünüşüne yüzlerce yıl hükmetmişlerdir.
Felsefede en büyük isimler el-Kindi ve el-Farabi’niiıdir.
Kindi o kadar büyük bir adam idi ki bu yüzyılın ilk
yarısı, Harward Üniversitesi ilim tarihçisi, Georges Sarton
tarafından, onun ismine göre adlandırılmıştır. Farabî ise
bugün bile ev halkının kullandığı bir kelime gibidir. Bu
büyük kişiler akıl, olgunluk ve ilmin sembolü olmuşlardır.
Ortaçağ tıp sahasında el-Razî’nin ismi en başta geliyordu.
Onun tarafından yazılmış olan kitaplar bugüne kadar Doğuda
ve Batıda m ütalâa edilegelmiştir ve on yedinci yüzyıla
kadar da okul kitapları idiler. Matematikte o zaman ların ve sonradan yedi yüz yılın en büyük ismi el-Havarizmî’ninkidir,
o, ilk astronomik cedvelleri yaptı, cebir’i düzenli
bir ilim haline getirdi ve Arap rakamlarını dünyaya
verdi. Astronomide o zamanlar müslümanlar en önde idiler.
Bütün rasathaneler Müslümanlardan geliyordu, el-Battanî,
el-Farazî her tarafta bu konuda birer otorite idiler.
Ampirik, tecrübeye dayanan metodları yüzyıllarca her tarafta
kullanılan, o zamanın en büyük kimyager ve analizcisi
Cabir ibn Heyyan, ilk Abbasî zamanının kendine has
bir yetiştirmesi idi. Coğrafyada el-Yakubî herhangi bir bilginden
çok üstündü, tarih alanında o devrin Müslümanları
zamanımıza kadar saygı ile anılmışlardır. İbni Hişam, Taberi
ve Mesudî’ye o zamanların bilgisi bakımından dünya
çok şey borçludur, Taberî ve Mesudî kendi alanlarında başlıbaşma
bir sınıf, klâs meydana getirmişlerdir.
Müslümanlarda Hukuk. Bu zamanlarda Müslüman hukuku
da tetkik edilmiş ve düzenlenmiştir. Bu alanda dört
büyük isim vardır, onların keskin görüş ve akıllılıkları, hüküm
ve İslâmiyetin esaslarını tefsir ve izahları bütün İslâm
hukukunun temeli olmuştur. Hukukun bu büyük simaları
İmam Ebu Hanife, İmam Malik ibn Anes, İmam elŞafiî,
İmam Ahmet ibn Hanbel idiler. Onlara İmam denmiştir,
çünkü onlar dinî düşünüşlerin önderleri idiler ve
pek çok taraftarları vardı. Onlardan İmam Ebu Hanife en
hür düşünceli ve en kabule değer olanı idi. O, İslâm hukukunu
organik, uzvî bir gelişme olarak görüyordu, bu
büyümede, yeni şartlar, yeni toplum meyilleri ve fikirleri
meydana geldiği için, zaman zaman değişiklikler yapılması
da lüzumluydu. Liberal İmam Ebu Hanife ve muhafazakâr
İmam Malik ibn Anes arasında bir yol olan İmam Şafiî
ve İmam Hanife’nin kendisi bugün Sünnîler arasında en
çok taraftarı olan kimselerdir. İmam Ahmet ibn HanbelMütevekkil’in Halefleri — el-Mutemid (870 – 892): Mütevekkil’i
öldürdükten sonra, Türk Muhafız Kuvvetleri ilk
önce Mütevekkil’in bir oğlunu tahta çıkardılar, sonra bir
diğerini, fakat hiç biri uzun zaman hüküm sürmedi. Sonra
yine aynı sülâleden başka emirleri denediler, fakat hiçbiri
herhangi bir zaman için onlarca uygun görülmüyordu, nihayet
Mütevekkil’in son oğlunu 870’te Halife yaptılar. Yeni
Halife el-Mutemid ünvanım aldı. Halifeler bir zaman için
Sam ara’da kalmışlardı, Mutemid, Sam ara’da karargâh kuran
Türk askerî kuvvetleri kumandanlarının kudretinden
kaçmak için, hükümet, merkezini yine Bağdat’a götürmeye
karar verdi. Bir müddet için böyle yapmayı başardı, fakat
başka karışıklıklardan kurtulamadı. Mısır Valisi Ahmed
ibn Tolon çok kudretli bir adam olduğu için Halife bunun
önüne geçemedi. Sonra Irak’taki ırmakların deltasında bulunan
tuzlu bataklık arazide yaşam akta olan siyah esirler
teşkilâtlandılar, Ali ibn Muhammed gibi muktedir bir önder
bularak isyan ettiler.
Zenc İsyanı. Bunlar kendilerine Zenc adı veriyorlardı,
bugün komünist dediğimiz kimselerin fikirlerini taşıyorlardı.
Tam olarak eşitliğe inanıyor ve öyle hareket ediyorlardı,
mülkiyet ortaklaşa idi, din konusunda da çok sert düşünceleri
vardı. O kadar çok disiplinli idiler ki az zamanda
iyi bir askerî kuvvet kurdular ve Halifeliğe karşı bir taarruz
seferine başladılar. 871’de Basra’yı zapt ve yağm a ettiler.
Mutemit, öz kaıdeşi M uvaffak’ın kumandasında büyük
bir kuvvet gönderdi. M uvaffak Zencleri mağlûp etti ve
bu aykırı inancı bastırdı. Bu arada Orta İran’da bir maceraperest
iktidara yükseldi: Yakub ibn Leys, aslında bir bakırcı
ve hayduttu, şimdi kuvvetli bir önder olmuştu. BizanslIlar
da fırsattan faydalanmasını bildiler ve Kilikya dan Suriye’ye geçtiler. Abbasî Halifeleri BizanslIları durduracak
bir vaziyette değillerdi, böyle olmakla beraber Mısır
ve Suriye hükümdarları Tolonîlerin Mısır ordusu BizanslIlara
cesaretle karşı koydu ve onları yenerek geri çekilmelerini
sağladı.
El-Mutedid ve el-Muktafî (892 – 908). Mutemid’den sonra
yerine El-Mutedid geçti, onun saltanat zamanının biricik
hatırlanmaya değer olayı Tolonlülarm zayıf düşmüş olmasıydı,
Mısır ve Suriye tekrar Halifeliğe bağlandı. Ondan
sonra daha çok enerjik olan el-Muktafî geldi. Bu zamanda
BizanslIlar tekrar bir orduyla geldiler, birçok sınır bölgelerini
işgal ettiler. Onlara karşı M uktafî’nin kendisi sefere
başlık etti, bu, son defa olarak, bir Abbasî Halîfesinin, düşmana
karşı, ordularının başında bulunmasıydı. Muktafî Hıristiyanları
yenilgiye uğrattı ve onları takip etti. O, daha
da uzaklara gitti ve güney batı Küçük Asya’da bulunan
meşhur Adalya kalesine hücum etti. Fakat şehri zaptetmeye
vakit bulamadı, çünkü onun arkasında îslâmın yeni bir
düşmanı baş kaldırmıştı; dine aykırı olan Karmetî mezhebi.
Bu korkunç kavim Müslümanların tarihinde önemli bir
rol oynadıkları, islâmiyete çok zarar verdikleri ve islâmiyetin
bir dalı olduklarından ayrı olarak üzerinde durulmak
icabeder.
Karmetîlerin Aslı. Karmetîler Şiîliğin müfrit bir şekline
uyuyorlardı, fakat asıl yoldan ayrılmış olduklarından,
bir yüzyıl geçince o kadar çok değişmişlerdi ki onlara Müslüman
demek biraz güçtü. Bütün bunlar altıncı Şiî imamının
halefi hakkında Şiîlerle derin bir kanaat ayrılığından
ileri geldi. Açıklanmalıdır ki, gerçek Şiîler Sünnî Halifeleri
îslâmların din bakımından başları olarak tanımıyorlardı,
halbuki geri kalan Müslüman dünyası tanıyordu. Şiîlerislâm iman ve ibadetinin gerçek önderleri olarak Ali’den
ve özellikle İmam Hüseyin’den gelenleri kabul ediyorlardı.
O sülâleden gelenlere de İmam deniyordu. Altıncı İmam,
Kerbelâ şehidi Hüseyin’in törununun oğlu Ca’fer el-Sadık’-
tı. Ca’fer Sadık’m iki oğlu vardı: İsmail ve Musa. İsmail
büyüğü idi, fakat C a’fer’in sağlığında öldü, onun ölümünden
sonra halk, yedinci İmam olarak yaşayan oğlu, sonraları
M usa el-Kâzım diye tanınan M usa’yı İmam olarak kabul
ettiler. Lâkin birçok Şiîler, büyük oğul İsmail olduğundan,
İsmail’in yedinci İmam olduğunu ve onun oğlu Mu-
.
hammed’in de sekizinci imam olması gerektiğini ilân ettiler.
Bu iddia Şiîler arasına bir ayrılık soktu ki bu ayrılık
hiçbir zaman düzelmedi. İsmail’in taraftarları İsmaili diye
bilinmişlerdir ve onlar haklı olduklarını düşündüklerinden
ve kendilerine haksızlık yapıldığını hissettiklerinden, gizli
olarak teşkilâtlanmaya başladılar. Zaman geçince her tarafta
büyük bir karışıklık çıkarmış olan üç önderleri, başarjlı
oldu. Birincisi Karmet idi, İkincisi kendisini Kayrevan’da
Mehdi diye ilân eden ve Fatımî iktidarının temellerini
atan Übeydullah, üçüncüsü de İsmailî mezhebinin
Haşşaşîn şubesini kurmuş olan Haşan ibn Sabah’dı. O asıl
Şeyh-ül-Cebel’di (Dağların İhtiyarı).
Karmet. Dokuzuncu yüzyılın sonuna doğru İsmailîler
Karmet’in şahsında kendilerine bir önder bulmuşlardı.
Karmet iyi bir teşkilâtçı idi. Bir Gizli İmam’a körü körüne
itaat etmeyi de içine alan birçok İslâmiyet dışı fikirleri
aldı, taraftarlarına çok titiz bir terbiye verdi, o diyordu
ki, halk kendi gayretleriyle Allahı bulamazlar, üstün bir
yaratık olan ve her şeyin gizli anlamını bilen gizli öğretmenlerine
bağlanmadıkça onların ibadetleri ve iyi işleri Allah
tarafından kabul edilmezdi, ne de Kuran’ın mânasını
anlayabilirlerdi. Eğer taraftarlar Gizli İmam’a son haddinekadar itaat ederlerse istedikleri şeyleri yapabilirler ve onların
günahları ve kusurları affedilirdi. Birçok kimseler bu
şartlan kabul ettiler ve körü körüne Karmet’in bir âleti
haline geldiler, sonradan da Übeydullah el-Mehdî veya
Haşan ibn S ab a’nm yine körükörüne taraftarları oldular.
Karmet’in ölümünden sonra halefleri bu teşkilâtın başları
oldular. Bir zaman için Abbasi Halifeleri ile çatıştılar ve
mağlûp edildiler. Bundan sonra onlann kudretleri Irak ve
Suriye’de azaldı, fakat onlar doğu Arabistan’da bir köprübaşı,
bir tutamak yeri kurdular, korkunç bir kuvvet haline
gelinceye ve Arabistan’da bir asır daha fazla hüküm
sürünceye kadar oradan faaliyet göstermeye başladılar.
Karmetîler Arabistan’da. 894’te îsmaili Yüksek Kumandanlığı
Ebu Said ibn Behram el-Tannabî’yi, Arabistan’ın
doğu kıyısı açıklannda bulunan, Bahreyn adasına gönderdi.
Ebu Said orada birkaç kabileyi emir altına aldı, Şeyhlere
bazı imtiyazlar verdi ve çok geçmeden yeni bir devlet
kurdu.. Mümaniye’yi (İman edenlerin şehri) başkent olarak
seçti. O ve kumandanları Ismaili’lerin Gizli tmam’ına
bağlı kalm aya mecburdular, fakat Arabistan’ın bu doğu kıyılan
çevresinde Ebu Said en üstündü. O öldü, fakat ondan
sonra gelenler kudretlerini artırdılar. Az zamanda mutaassıp
taraftarlardan büyük bir orduya sahip oldular. Batıda
Necd, kuzeyde Irak ve hattâ uzak batıda bulunan Hicaz’a
akınlar yapmaya, başladılar. Kudretlerinin en yüksek
devri 913 – 943 oldu. Bu otuz yıl zarfında istedikleri yerle- ‘
re akınlar yaptılar ve baskı görmediler. 930’da Mekke’ye
hücum ettiler ve zaptettiler. K ara Taş’ı Kâbeden çıkardılar,
beraberlerinde yeni başkentlerine götürdüler. Bu zamanlarda
Aşağı Suriye’ye bile akınlar yaptılar. Yüz yıldan fazla
iç Arabistan’ı ellerinde tuttular.

Kudreti Elinde Tutan Son Abbasi — El-Muktedir (918
– 932). Biraz kudreti olan son Abbasî Halifesi Muktedir’di.
Halifelik hâlâ Irak, Suriye, Mısır, Iran ve Kuzistan’ı içinde
bulunduruyordu, lâkin hazine âdeta boştu. Halifeler ve asiller
çok müsrif olmuşlardı, fetihler durmuş, vergiler azalmıştı,
ticaret sönmüştü, Karmetîler gibi bazı unsurlar yüzünden
hayatta emniyet kalmamıştı. Kanun ve âsayişi kuvvetlendirmek
zordu, Sünnîler ve Şiîler arasındaki anlaşmazlıklar
artmıştı ve halk işlerin düzenine karşı inancını
kaybetmeye başlamıştı. Dünya birçoklarına neşeden çok
elem bulunan bir yer olarak görünüyordu, neşe varsa bile
kısa süreliydi. Bir çok kimseler Karmetîlerinki gibi gizli
cemiyetlere giriyordu. Bir çoğu dinî tarikatlere, kardeşlik
duygularla sarıldılar, mutasavvıf oldular. Bir «öteki dünyacılık»
dalgası Abbasî ülkelerinin üstünden geçti, birçok
meşhur mutasavvıflar belirmeye başladılar.
Mutasavvıflar. M utasavvıflar veya Sofiler halktan, fikirlerini
gerçek âleme, Allahın ve ışığın dünyasına vermelerini
ve bu dünyayı ve onun değerlerini sadece gelip geçici
gölgeler olarak düşünmelerini istiyorlardı. Bu dünyaya
bizi bağlayan her şey, gayet açık olarak berbat değilse,
kötü idi. Bu mutasavvıflar çekici şahsiyetleri olan iyi kimselerdi.
Manevî bir kudret yaymak üzere ortaya çıktılar,
onların tutuşturucu imanları öyle kuvvetli idi ki pek çok
taraftarları vardı. Bu sofilerin çoğu cemiyet nizamlarına
pek bağlı değildiler. İslâmiyetin bütün akidelerine uymazlardı,
Şeria’nın şekline uymaktan ziyade ruha, mânaya inanırlardı,
bu sebepten Ülema ve Fükaha (İslâmlık hukuk
bilginleri) tarafından şüphe ile görülürlerdi. Bazıları Fükaha’nın
ve Müftülerin anlamadıkları ve teşvik edilmesini istemedikleri
telkinlerinden ötürü mahkûm edilirlerdi. Bu devrin en meşhur mutasavvıf önderleri şunlardı: Bağdat’lı
Hace Maruf-el-Karhi (öl. 815), Şeyh Beyazid Büstamî (öl. 875),
Bağdat’lı Şeyh Cüneyd (öl. 920), Mansur el-HaJlac (öl. 922).
Mansur onların en ünlüsüydü. O, çok sevilen bir vâizdi.
Allahın insana yakınlığından ve insanın Allahı anlayışından
bahsederek şurada burada dolaşıyordu. Ülema onun
çok ileri gittiğini söylüyorlardı ve o, bir vecit anında «Ben
Tanrıyım» dediği için onun bir kâfir olduğunu ilân ettiler.
Onu tevkif ettiler, kırbaçladılar, sonra «suçlu» olduğunu
anlayarak astılar. Fakat o, ölmekle bir zafer kazanmıştı,
çünkü o Tanrıyı araştıranların gözlerinde bir kahraman
olmuştu.
Halifelik İçinde Devletler — Tahinler (820 – 872). Muktedirin
ölümü ile Abbasî kudreti Halifelik içindeki devletlerin
kudretine göre ikinci duruma düştü, halbuki Halifeler
her taraftaki Sünnîlerin Halifesi olmakta devam ediyorlardı.
Bundan ötürü, merkeze bağlarını koparan ve kısa
veya uzun bir zaman hüküm süren devletleri de ele almak
lüzumludur. İlkönce kendilerini gösteren Tahirî’ler oldu.
Bu, kuzey batı Horasan’da, merkezi Merv olan bir devletti.
• Halife Memun’un generali Tahir tarafından kuruldu. Tahir’
den sonra oğlu Talha Mazenderan ve Amu Derya boyları
arasındaki ülkelerin Abbasî valisi oldu. Kardeşi Abdullah
Abbasîlerin idaresinde başka ünlü bir generaldi. Tahirîler
Halifenin baş’lığmı tanıyorlar, belli bir vergi ödüyorlardı,
fakat başka hususlarda bağımsızdılar. Kendi orduları
vardı, kendi idarelerine sahiptiler, kendileri vergi
koyuyorlardı. Memurları da kendileri tayin ederlerdi. Onlann
yüksek vazifelilerinden biri, Sam an adında, eski bir
İran ailesine mensuptu. Bu aileden güvenilir durumda başkaları
da vardı, bunlar gitgide kuvvetlendiler. Neticede,
872’de, Sam an’dan gelme, N asr ibn Ahmed, Tahirîleri devirdi, Maveraünnehir’de Samanî devletini kurdu. Bunlar
olup bitmeden İran’ın ortalarında başka bir kuvvet belirmeye
başlamıştı.
Saffarîler (867 – 908). Bu devlet Yakub ibn Leys adında,
aslında bakırcı olan (saffar), kabiliyetli bir kimse tarafından
kuruldu, onun sülâlesine verilen Saffarî ismi de
S affar’dan gelir. Gençliğinde bir firariler çetesine katılmış
ve zamanla onların lideri olmuştu. O, görülmemiş bir
adamdı, çünkü, firari olduğu halde, kaba ve zalim değildi;
fakirlere karşı çok merhametli idi, kötü durumlarında onlara
yardım ederdi. Tembel zenginlerin mallarını yağma
eder, iyi bir insana hiç bir zaman kötülük yapmazdı. Ünü
her tarafa yayıldı, Halife de onun adını duydu, onu kumandan
yaptı, hattâ başka âsileri sindirmekte Halifelik hesabına
ondan faydalandı. Mükâfat olarak da ona memleketler
bağışladı, buraları Yakub aldı, daha da genişletti.
Horasan ve Iran Körfezi, hattâ Sind arkasındaki bütün
ülkelerin kudretli bir hükümdarı oldu. Tahirîlerden Seystan
ve Aşağı Horasan’ı aldı. El-Saffar Kabil’i bile zaptetti
ve şimdi Afganistan denen bölgenin Müslüman olması
onun hükümdarlığı zamanında oldu. O ve kardeşi Amr,
bağlı oldukları Halife tarafından da tanındılar. Saffarîler
de nihayet Samanîler tarafından devrildi.
Samanîler (874 – 999). Yukarıda da söylendiği gibi, Samani
Nasr ibn Ahmed Tahiriler idaresinde Maveraünnehir’
de başkaldıran adamdı. Nihayet Tahirileri Horasan’dan
atan N asr’m kardeşi İsmail oldu (892 – 907). Samanîler de
diğer sülâleler gibi Halifeyi baş olarak tanıyorlardı, fakat
başka yönlerden bağımsız idiler. II. N azr’ın saltanatı zamanında
sınırlarını genişlettiler (913 – 943) ve Halifeliğin doğu
kısımlarının tamamı, Irak’ın doğusu, onların idaresine geçti. Buhara’yı başkent yaptılar, Semerkand’ı küçük bir kasaba
olmaktan çıkarıp büyük bir şehir haline getirdiler.
Samanîler Fars dilini teşvik ettiler, güzel sanatların ve ilmin
koruyucusu oldular. Filozof, hekim, riyaziyeci ve bilgin
Ebu Ali ibn Sina, filozof el-Razî, büyük Iran şairi Firdevsî
gibi üç dâhi onların zamanında yaşadılar. Sam anîler
Arap klâsiklerini Acemceye tercüme ettirdiler ve Acem
dilinin uzun bir duraklamadan sonra tekrar benliğine kavuşması
onların koruyuculuğu sayesinde oldu.
Gazneviler (961 – 1186). Samanîler onuncu yüzyılın
sonlarına kadar hüküm sürdüler, fakat aşağı yukan altıncı
on yılın başlangıçlarında Kâbil’de yeni bir kuvvet yükselmeye
başladı. Bu idare Alptekin adında, Samanîlerin eski
bir Türk esiri tarafından kuruldu. Alptekin Samanî hükümdarlarının
muhafız kuvvetlerinde yüksek bir mevkie
kadar yükselmişti ve Horasan valisi olmuştu. Bir müddet
sonra gözden düşmüş ve küçük bir ordu ile doğu eyaletlerinde
bırakılmıştı. O da Gazne’ye gitmiş ve o şehirde küçük
bir şehir-devlet kurmuştu. Onun yerine geçen kölesi
ve damadı Sebüktekin daha da kabiliyetli bir kimseydi. Sebüktekin
(967 – 997) bağımsız oldu ve toprakları genişletti.
Son Samanîlerden Horasan’ı aldı, doğuda Peşaver’i zaptetti.
Şimdiki Pakistan ve Afganistan sınırlarında, ona büyük bir
ordu ile gelen Pencab Racası Ceypal saldırdı, fakat mağlûp
oldu ve çok ağır bir vergi vermeyi kabul etti. Bununla beraber
Ceypal Lahor’a dönünce sözünden caydı, bunun üzerine
Sebüktekin Ceypal’m ülkesini istilâ etti. Ceypal diğer
Racalara haberler saldı ve onlardan yardım istedi. Büyük
bir ordu toplandı ve Sebüktekin’in üzerine yürüdüler. Fakat
o, bir kere daha Hintlileri mağlûp etti. Bunun bir sonucu
olarak îndüs’ün batısındaki yerler Gaznelilerin ellerine
geçti.Büyük Mahmut (999 – 1030). Gaznelilerin adını A sya’da
şöhrete ulaştıran büyük Sultan Mahmut Gaznevî Sebüktekin’in
oğluydu. Mahmut savaş yapmayı babasının kumandasında
öğrenmişti ve batıda kendileriyle Samanîler arasında
doğuda ise Pencab’ın Şahî hükümdarları arasındaki
savaşlardan iyi anlıyordu. Ceypal ölmüştü, oğlu Anandpal
Pencab’da hüküm sürüyordu. O da, babası gibi, kabul edilmiş
olan vergiyi reddetti ve bu, Sultan Mahmut ve Şahî
hükümdarlar arasında savaşlara yol açtı, ki bu hal Islâmiyetin
bu büyük kahramanı tarafından Hindistan’ın meşhur
on yedi istilâları ile sonuçlandı. Sultan Mahmut sadık
bir Sünnî idi ve Halife tarafından Gazne Sultanı olarak ilân
edilmiştir. Halife ona Yemin ül Devlet (Devletin sağ eli)
ünvanmı vermişti. O, şimdi bir gazve serisine girişti, birçok
gazvelere başladı. Komşu racaların buraları kurtarmak
üzere birleşeceklerini bildiği için Hindu kültür ve dininin
önemli merkezlerine hücum etti. Bu istilâlardan on ikisi
kaydedilmiştir. Onun en meşhur saldırısı, Katiaver, Gucerat’taki,
Hindu ibadetinin ünlü bir yeri olan Somnat’a karşı
yaptığı hücumdur. Oraya erişmek için Racputana çölünü
geçmeye mecbur oldu ve hemen hemen bütün hindu racalarının
birleşik kuvvetleriyle karşılacağını biliyordu. Sultan
Mahmut büyük bir askerî kumandandı ve onun cesaretinin
hududu yoktu. Başlangıçta daha büyük Hindu
ordusu tarafından fena halde sıkıştırıldiğı halde Hindu kuvvetlerini
yendi, şehri zaptetti, milyonlarca kimselerin yapmamasını
istemelerine bakmayarak mabede girdi ve Somnat
putunu kırdı. Ganimetlerle yüklü olarak geri döndü.
Horasan ve bütün İran’ı ilhak ettiği, ülkesine kattığı için
onun batı cephesindeki seferleri de daha az önemli değildir.
Kudretinin kemaline eriştiği zaman Hindistan’daki
Cümna ve batıda Dicle arasındaki bütün o sahaya hükmediyor,
oraları idaresinde tutuyordu.

Mahmut’un Karakteri. Gazneli Mahmut, Hint tarihçileri
tarafından bir çapulcu, açgözlü bir mabet ve şehir yağmacısı
olarak anlatılır. Bu doğru değildir. Mahmut’a göre
Hindistan bir Dar-ül-Harb (Savaşm a yeri) idi. Şahî hükümdarlar
Mahmut’un babası ile kan gütme dâvasına kalkışmışlar,
Sebüktelçin ve Mahmut’a verdikleri sözleri birçok
defalar tutmamışlardır. Onların yaptıkları şeye belki de
verilirdi, çünkü onlar kendi memleketleri için mücadele
ediyorlardı. Mahmut da kendi bakımından bir «kutsal
savaş» yapmaktaydı. Puta tapıcıların ülkesi diye adlandırdığı
yerlere her yıl veya her iki yılda bir gazve’ler tertipliyordu.
Bu, o zamanlarda meşru bir savaşm a idi. Hiçbir
şehri yerle bir etmedi, ne de bir katliam, toptan öldürme
emretti. O, sadece bir «put yıkıcı» olarak tanınmaktan
gurur duydu.
Güzel Sanatların Koruyucusu Sultan Mahmut. Islâmiyetin
bir kahramanı olarak Mahmut’a eşit az hükümdar
vardır. Zamanında Asya’da ilk hükümdar o idi. Kendi şehri
olan Gazne’de o kadar çok bina, okul yaptırdı, vakıf
olarak o kadar, ilim yurtları kurdu ve başkentine o kadar
çok büyük adam lar davet etti ki on birinci yüzyılda ilmin
en büyük koruyucusu olarak tanınmaya başladı. Firdevsî’yi
meşhur Şehname’sini yazmaya teşvik eden o oldu, her yıl
sadece şairlere ve bilginlere aşağı yukarı 40.000 dinar harcadı.
Gazne’de üniversite kurdu ve meşhur filozof, bilgin,
nükteci ve şair Unsurî’yi bu üniversiteye hoca yaptı. Aralarında
Firdevsî’nin üstadı Asedî Tusî, Ascedî ye Farukî de
bulunan diğer birçok şairler de orada, bu ilim yurdunda
idiler. Büyük el-Birunî de onun himayesinde idi, fakat Mahmut’un
kudretli müşaviri Ahmet ibn el-Meymendî ile uzlaşamadıklarından
Mahmut’un oğlu Sultan Mesut’a bağlandı. Gaznelilere dair Tariki-Yemin’i yazmış olan, meşhur tarihçi,
Utbi de Sultan Mahmut’un sarayında çalışıyordu.
Pek az hükümdar bu kadar çok şair, nükteperdaz ve bilgini
sarayında toplayabilmiş veya bütün kıtada bu kadar
çok şeref sahibi olmuştur.
Mahmut’un Halefleri. Mahmut’un halefleri arasında
kudretli Sultan Mesut ve ilme görülmemiş derecede susamış
bulunan oğlu Bayram ibn Mesut gibi ünlü sultanlar
vardı. Bayram lütuf ve ihsanlariyle, âlim kimselere karşı
çok cömert davranırdı, Mahzen-i Esrar’ın yazarı Şeyh Nizamî
ve Seyit Haşan Gaznevî gibi meşhur kimseleri sarayına
çekti. Bir m asal kolleksiyonu olan Kelile ve Dimne’-
nin Sanskritçeden Farsçaya tercüme edilmesi Sultan Bayram
’ın saltanatı zamanında ve onun koruyuculuğu yüzünden
oldu. Gaznevîler gittikçe küçülen bir devleti bir yüzyıldan
fazla idare ettiler, fakat sonraları Pencab’a sıkıştırıldılar,
orada Şehabüddin Gavrî (1186) zamanında Lahorun
hükümdarı Sultan Mahmut’un neslindendi.
Büveyhîler (945- 1055). Gaznevîler Halifeliğin uzak
doğu taraflarında hüküm sürerlerken merkezde yeni bir
kuvvet büyük bir önem kazanmaya başladı. Bu kuvvetten
Halifelerin kendileri sorumlu idiler. El-Muktedir’in zamanından
beri Halife yeni bir makam ortaya çıkarmıştı, Emir
ül Ümera’lık makamı. Bu ünvan genel olarak Hükümdarlık
Muhafız; Kuvvetleri kumandanına veriliyordu. Bu sebepten
bu kimse Halifelikte en kuvvetli adamdı. Halife el-Müstekfî
zamanında (944 – 946) bu vazife doğuşta bir İran asilzadesi
olan Ahmed ibn Büveyh’e verilmişti. Ahmet vazifesinden
iyice emin olduktan sonra Muiz-üd-Devle ünvanını aldı.
Bu, kolay bir tayin olmamıştı, fakat Halifeye zorla kabul
ettirilmişti, Kuzeyde bir İran aşiret reisi olan Ahmed’inbabasının üç oğlu vardı, bunlar Samani hükümdarlarının
emri altında küçük askerî mevkilere sahipti. Bu kardeşler
kendilerine m ahsus ordular meydana getirdiler, çok geçmeden
İran’ı istilâ ettiler, İsfehan, Kuzistan, Kermftn’ı
fethettiler. 934’e doğru kendilerini Şiraz’da kabul ettirdiler
ve on bir yıl sonra Ahmed, kardeşlerin en muktediri, Bağdat
üzerine yürüdü. Halifenin muhafız kuvvetleri kaçtılar,
Halife çaresiz kaldığından Ahmed’i bir koruyucu olarak iyi
karşıladı. Ahmed’e en yüksek vazife, Emir-ül-Ümera’lık verildi.
Böylece inançta Şiî olan Büveyhîler merkezden hükmetmeye
başladılar ve Sünnî olan Halife de onların himayesinde
bir kimse oldu.
Büveyhî İdaresi. Büveyhîler muktedir idarecilerdi. Halifeliğin
çekip çevrilmesini sağlam laştırm ak için çok gayret
sarfettiler. Ticaret düzeldi, eski sanayi tekrar gelişmeye
başladı ve Müslüman dünyasında refah yayılmaya yüz
tuttu. Büveyhîler birçok değişiklikler de yaptılar. Şii olduklarından
Şiî âdet ve bayramlarını yerleştirmeye başladılar
ve Muharrem resmen kondu. Büveyhîler Ali’nin Peygambere
meşru vâris olduğunu ilân ettiler. Şiî inancına göre,
Peygamberimiz Ali’yi kendi halefi olması gerektiğini Humm
el Gadir vahasında ilân etmiş olduğu gün olan Yevm el
Gadir (Zül Hac’ın l ’i) resmen kutlanıyordu. Büveyhîler
tam bir yüzyıldan fazla hüküm sürdüler. İçlerinden bazı
çok kültürlü kimseler çıktı ve başkentleri Şiraz’ı ikinci bir
Bağdat yaptılar.
Adud-ül-Devle (949 – 983). Sülâlenin en büyük hükümdarı
Abud-ül-Devle idi. Otuz dört yıllık saltanatı zamanında
hükmünü hemen hemen bütün Abbasî ülkelerine yaydı.Halifenin kızını aldı ve kendi kızını da Halifeye zevce olarak
verdi. Kudretinin doruğuna erişince Şehinşah unvanını
aldı. O büyük imarcı idi, Bağdat’ta yaptırdığı ve kendi
ismine göre Bimaristani Adudî denilen büyük hastaneden
ötürü özellikle ün saldı. Hastanenin idaresine dahil yirmi
dört ücretli hekim ve başka mütehassıslar vardı. Güzel sanatları
o kadar koruyordu ki zamanının çoğu şairleri ona
gazeller ve kasideler yazdılar. Büyük Arap şairi El Mutenebbî
de onun şerefine şiirler yazdı.
Şeref-ül-Devle ve son Büveyhîler (983). Adud-ül-Devle’nin
yerine oğlu Şeref-ül-Devle geçti, o da Memun’un oğlu
Harun Reşid gibi, ilmi korumada babasından da büyüktü.
Şeref bilginler için bir rasathane yaptırdı. Kabiliyetli
kimselerin hür düşünceli bir arkadaşı ve hayranı idi. Oğlu
Baha-üi-Devle babası ve büyük babası gibi değildi, fakat
veziri Sabur ibn Ardeşir 993’te Bağdat’ta bir medrese,
fen ve ilim yurdu yaptırdı ki, bu kurumun ünlü bir kütüphanesi
vardı. Meşhur Arap şairi El M a’arri bu medresede
okudu. Büveyhîler zamanlarındaki başka bir fikir faaliyetinden
ötürü de anılırlar. «Temizlik, sağlık dostları» (İhvan
üs Safa) adı verilen ve değişik konularda Resail denen bahisler
mecmuasını yazmış olan bir grup radikal, ifrata giden,
Şiî mütefekkirleri onların zamanında geliştiler. Son
Büveyhîler kendi aralarında mücadele ettiler ve gitgide
kudretlerini kaybettiler. Her duruma göre sınırlarda daha
küçük devletler ortaya çıktı ve yarım asır kadar sürdüler.
Bu devletlerden bazıları bir veya iki Sultan ortaya çıkardı,
ki bu sultanlar zamanlarına kendi damgalarını vurdular ve
hemen hepsi de Müslüman kültürünün gelişmesine yardım
etti. Büveyhîlerin kudreti, nihayet Selçuklular tarafından
devrilinceye, yani on birinci yüzyılın ortalarına kadar,
azalmış bir şekilde, devam etti.

Sınırlarda Daha Küçük Devletler (1023 – 1096). Sınırlardaki
küçük devletlerin çoğu bu veya öteki bir Arap kabilesi
tarafından kuruluyordu. Bunlardan ilki Musul ve
Halep arasında Hemdanî devletini kuran Beni Tağlib kabilesi
idi. Bu devletin sultanlarından en meşhuru, BizanslIlara
karşı büyük bir başarı ile gazve’ler yapan Seyf ül Devle
idi. Onun sarayı bir müddet parlak bir kültür merkezi
oldu ve büyük Arap şairi el Mütenebbî onun sarayında
bulundu. Daha sonra Halep’te Beni Kalb tarafından küçük
bir devlet kuruldu. Bu sülâlenin hükümdarları savaşçı idiler
ve aşağı yukarı altmış yıl kuvvetli komşularına karşı
varlıklarını korudular. Onlara Mirdasî deniyordu. Beni
Tağlîb’i, yani Musul Hemdanîlerini deviren Beni Kaab daha
uzun hüküm sürdüler, bir yüzyıldan daha fazla.. Onların
hükümdarlarından biri, topraklarını Haleb’e ve daha öteye
kadar genişleten, büyük bir savaşçı, ünlü Sultan Müslim
ibn Kureyş idi. Diğer küçük bir devlet, Musul’un batısında,
Diyarbekir’de, Abdül Ali ibn Mervan adlı bir Kürt tarafından
kuruldu, ki onun ismine göre bu devletin adına Mervanî
dendi. Hemdanîlerin yerine geçen Ukalîler gibi, Mervanîler
da büyük Selçuklular tarafından devrildi
Selçuklulardan Önce İslâm Dünyası. Türkler, İslâm tarihinde
ilk göze çarpmaya başladıkları zaman Abbasîler
çoktan zevale yüz tutmuşlardı. Küçük devletleri bir tarafa
bırakırsak Tahirilerden Büveyhîlere kadar bütün diğer
idareler gelmişler ve hemen hemen hepsi gitmişlerdi. Araplar
İspanya’da tesiri kalmamış bir kuvvet idiler ve Berberîler
iktidara geliyorlardı. Fatımîler Mısır’da ve İfrikiya’da
aşağı yukarı bir yüzyıl hüküm sürmüşlerdi. İslâm dünyasındaki
Şiîler ve Sünnîler arasında tuhaf fakat muvazeneli
bir gruplaşm a vardı. Sünnîler İspanya’da iktidarda idiler.

Fatımî Şiîler kuzey Afrika’yı ellerinde tutuyorlardı. Suriye,
Diyarbekir ve Musul’da küçük Arap devletleri vardı, bu
devletlerin hepsi Sünnî idiler, Şiî olan Büveyhîler Irak ve
İran’da hâkim bir durumda idiler. Maveraünnehir hep Sünnî
idi. Şüphesiz ki bu taraflar arasında bir gerginlik vardı
ve İslâmiyetin dünyaya bir lütfü olan birlik ülküsü, beraberlik
fikri, fena halde sarsılıyordu.
Selçuklular – Tuğrul. Türklerin kudretli bir boyu olan
Oğuzlar Pakistan bozkırlarından gelip Maveraünnehire
yerleşerek İslâmiyeti kabul ettikleri zaman, on birinci yüzyılın
başlangıcında (beşinci İslâmiyet yüzyılı) işler bu durumda
idi. Onlar Buhara çevresine yerleştiler, demokratik
yolu seçmişlerdi, Sünnî oldular. Önderleri Selçuk idi, önderlerinin
ismine göre onlara Selçuk Türkleri dendi. Selçuklular
çok enerjik, faal bir milletti, çok geçmeden kendilerini
politika bakımından o çevrede kuvvetlendirmeye
başladılar. Önderlerinden biri, milletini zaferlerle süslü bir
güçle ilerleten, Selçuk’un torunu olan Tuğrul Bey’di. Tuğrul
Bey ilkönce Horasan’ı fethetti, oraya yerleştikten sonra,
ordusunu üç kumanda altında ayırdı. İlk orduya kendisi
kumanda etti. Diğer iki ordunun kumandanlarını kardeşlerine
verdi. Her üçü, birinden sonra diğer eyaleti fethederek
aşağıya, Iran içlerine ilerlediler. O zamanlarda doğuda
biricik askerî kuvvet Gaznevîlerinki idi, fakat Büyük
Mahmut’un halefleri kendi aralarında mücadele etmekle
zayıf düşmüşlerdi, yeni bir fetih dalgasına karşı savaşa giremiyecek
kadar kendi mücadeleleri ile meşgul idiler. Onlar
savaşm adan Selçuklulara batı eyaletlerini bıraktılar.
Büveyhîler de iç savaşlarla zayıflamışlardı, Selçuklulara
karşı hiçbir şey yapamadılar. 1055’e doğru Tuğrul Bey Halifeliğin
doğu yarısının hâkimi idi, o yılın sonlarında Bağdat
üzerine yürüdü. Başkentte Büveyhîlerin Türk kuman-dörtlüklerinin serbest tercümesi ile bütün dünyada tanınan
Ömer Hayyam, büyük bir bilgin ve devrinin ilk astronomi
ve matematikçisi idi. Onun güneş takvimi bu çeşitten
icat edilenlerin en doğrusudur, ki bu takvimle bugün
bile övünebiliriz. Nasirüddin Tusî’nin şöhreti Ömer
Hayyam’m Hülâgû Han’la arkadaşlığı ve yakınlığı ile zedelendi.
Sadık bir Şiî olduğu için Sünnî olan Bağdat’ın
harap edilmesinde onun da parmağının olduğundan bazı
kimseler şüphe ederler. Bu, doğru olamazdı. Hülâgû Han
ona çok değer verirdi, ona Tebriz yakınında el-Maraga rasathanesini
yaptırdı ve onun için çok m asraflara girerek
büyük bir kütüphane meydana getirdi. Bu kitaplar bütün
İlhanlı ülkelerinden toplanmak zorunda kalındı, çünkü
Moğollar bu bölgelerin esaslı medreselerini yıkmışlardı.
Sadece bu kitaplar işi için bile Nasirüddin Tusî’nin adına
saygı gösterilmesi gerektir.
i
r ; l
ibn Havkal – EI-Makdisî – Yakut (1179 – 1229). Bu devirde
bazı ünlü coğrafyacılar da geldi, bunlardan büyük
seyyah, İbn Havkal, el-İstahrî’nin bir hülâsa olan eserini
gözden geçirdi; el Istahrî ilk coğrafyacılardandı. Yirmi yıl
seyahat eden ve araştırm a yapan el-Makdisî de ünlüdür.
Makdisî’nin kitabı en iyisidir, çünkü, ilk olarak, beşerî coğrafya
araştırm aya konu yapılmıştır. Bu coğrafyacılardan
en büyüğü, biri coğrafyaya, diğeri edebiyata ait iki lügat
yazan Yakut ibn Abdullah’tı. Mücem-el-Büldan isimli coğlûgftti
büyük bir başarı idi.

HAÇLI SEFER LER İ
Hıristiyanlar ve Müslüman Orta Doğu. Araplar Arabistandan
çıktıkları zaman iki kuvvetle mücadele etmeye
mecbur kalmışlardı: Batının Hıristiyanları ve İran’ın Zerdüştleri.
Sonraları doğuda Hintlilerle de savaşm aya mecbur
kaldılar. İlk grubun M üslümanlarla müşterek olan çok
şeyleri vardı. Gerçekten Araplar sonraları Roma ve Yunan
âleminin mirasına kondular. Hıristiyanların Bizans imparatorluğu
mirasına kondukları gibi. Böylece Araplar ve
Hıristiyanlar arasında müşterek bir anlayış zemini vardı,
yüzyıllarca birbirlerine karşı savaşm ış oldukları halde.
Zerdüştlerle yapılan savaşlardan önce bahsedildi; Iran ilk
önce Araplaştırıldı, sonradan Müslümanlaştırıldı. Sami ırktan
olmayan üçüncü millet olan Hintlilerle mücadele sonradan
ele alınacaktır. Hıristiyanlar geriye atılmışlar, sindirilmişlerdi,
fakat onlar batıdaki durumlarını sağlam laştırmaya
başlamışlardı. Ispanya’da on birinci yüzyılın sonlarına
doğru yarımadanın üçte birini geri almışlardı. Bununla
beraber, Selçuklular Küçük Asya’yı fethetmişlerdi,
bu durum muvazeneyi biraz kurmuş, fakat yeni bir harekete
yol açmıştı. Selçuklular mücadele edilemiyecek kadar
serttiler, çok iyi Müslümanlardı. Filistin’e sık sık yapılan,
kutsal yerleri ziyaret için olan seyahatlere karşı koy dular ve Avrupa hacılarının Küçük Asya’dan geçen yollarını
bir müddet için kestiler. Filistin’e kara yolu şimdi
Müslüman ülkelerinin içinden geçiyordu, ki bu da Hıristiyanların
canını çok sıkıyordu.
Anadolu Selçukluları ve Fatımîler. Akdeniz’in doğu
ucundaki Müslüman dünyası bir hilâl şeklinde yer almıştı.
Hilâlin bir ucu M armara denizinde bitiyordu, diğer ucu
Mısır’a dayanıyordu, Filistin bu hilâlin boşluğunda kalıyordu.
Şimdi Selçuklular kuzey ucunu kapamışlardı, son Fatımîler
de güney ucunda çetin bir kuvvet idiler. Netice şu
oldu ki Hıristiyanlar fena halde sıkışmışlardı, bu durum
için bir şeyler yapmaya mecbur olduklarından Müslümanlara
karşı bir sefer açm aya giriştiler. Müslümanlara «imansız»
diyorlardı, ki bu durumun tesirleri bugüne kadar açık
olarak gelmiştir. îslâm lann Peygamberi Allahın emirlerini
dünyaya tebliğ etmesinden bu yana aşağı yukarı beş yüz
yıl geçmişti. Bu tebliğin kuvveti, kudreti Müslümanları
canlandırmış ve Batı, bu beş yüz yıl içinde birçok yenilgilere
uğramıştı. Şimdi Hıristiyanlar mukabele edecek bir
durumda idiler ve «kutsal yerler»in korunması çok güzel
bir bahane idi.
Haçlı Seferlerinin Arkasındaki Kuvvetler. Halk arasından
türlü kimseler kutsal yerlere karşı olan «tehlike»ye
tepki gösterdiler. İlk protesto sesi Bizans İmparatorundan
geldi. En çok o durumu protesto ediyordu, çünkü onun Asya’daki
eyaletleri hemen hemen elinden çıkmıştı, bir türlü
yerlerinden söküp atamadığı metin bir millet gelip Anadolu’ya
yerleşmişti. Roma’daki Papa’ya başvuruldu, o sıralarda
Papa bulunan VII. Gregor, İsa’nın çok kudretli bir vekili
idi, Cermen İmparatorlarına karşı üstünlük mücadelesine
girişmişti. Papa, kendi bayrağı altında Avrupa’nın Bbütün Hıristiyan kuvvetlerini toplamaya ve böylelikle Avrupa’nın
önder bir kuvveti olmaya faydası olur diye düşünerek
Bizans İmparatorunun dileğine canla başla cevap
verdi.
İtalya’nın Venedik, Cenova, Piza gibi şehir devletlerinin
Orta Şark’ta ticaret ilgileri vardı. Bu devletler, şayet
Hırıstiyanlar Suriye sahillerinde veya Filistin’de bir köprübaşı
kurarlarsa çok değerli ticaret imtiyazları elde edeceklerini
düşündükleri için «Kutsal Dâva» ya yardım etmek
istiyorlardı. Şarkın m asal gibi zenginliğinden çok şeyler
duymuş olan birçok şövalyeler ve asiller yağm ada hisse
alacaklarını ümit ederek dâvaya katıldılar. Birçok gerçek,
samimî gayretliler de vardı ki bunlar İsa için çarpışmak
ve Avrupa’nın gözünde İsa’nın düşmanları ve en kötü cinsten
fenalık yapanlar diye kara gösterilmiş olan «dinsiz»
leri atmak istiyorlardı.
Netice olarak, Haçlı seferleri, yüzyıllarca süren bir
Müslüman üstünlüğüne karşı Avrupa’nın uyanmasına bir
işaret, İslâmiyet tarafından baskı altında tutulan bir halkın
şurada burada yavaş yavaş uyanması idi. Akdeniz yüzyıllarca
bir Müslüman gölü haline gelmişti; bütün Akdeniz
adaları Müslümanların elinde idi, hattâ Akdeniz’in kuzeyindeki
kara parçaları, İtalya’nın güneyinde ve Marsilya
yakınlarındaki yerler Müslüman müstemlekeleri idiler.
Akdeniz’de Devir DönüyoV. Nihayet Akdeniz’de devir
on birinci yüzyılda dönmeye başladı. İlk darbe, Sardınya
adasını Müslümanlardan alan İtalya’nın Piza şehir devletinden
geldi. Papa açıkça bu olayı takdis etti ve bu işe çok
önem verildi. Bundan sonra İspanya’daki Kastil ve Aragon
kırallıkları Ispanya’da bulunan Araplara karşı ciddî bir ittifak
yaptılar ve çok ciddî olarak kutsal bir savaşa başladılar.
Papazlar her yerde halkı ayaklandıracak şekilde çalışıyorlardı. Müslüman kudretinin azaldığını düşündüklerinden
gayretleri artıyor, daha büyük bir inançla konuşuyorlardı.
Her kürsüden Kutsal Memleketin yardımına
koşulması için bir bağırış yükseliyordu. İstanbul’daki İmparator
Komenüs’ün başvurduğu Papa ölmüştü, fakat VII.
Gregor kadar kudretli olan diğer bir Papa şimdi papalık
makamını işgal ediyordu. II. Urben adındaki bu papa Bizans
İmparatorunun dâvasını, ilk önce Piyasenza’da 1095’te,
Büyük Kilise Konferansında din adamlarından meydana
gelen bir bileşik meclise getirdi, sonra, yine aynı yılda,
Klermon’da meseleyi ele aldı. Burada Papa, bütün Hıristiyan
âlemini ayağa kaldıran büyük bir nutuk verdi. Çok
geçmeden onun çağırışı Avrupa’nın .her tarafında benimsendi,
fakat özellikle Fransa’da, belki Papa bir Fransız olduğu
için. Gezginci rahipler dâvayı ele aldılar ve halkı
kışkırtarak bir yerden diğer bir yere gittiler. Bu papazlardan
biri, Târiki dünya Petro (Piyer Lermit), Haçlı seferleri
fikrini yaymak için pek çok propaganda yaptı.
İlk Haçlı Seferleri (1096 – 1099). Çok geçmeden Fransa’da
büyük bir. ordu toplandı. Bu Hıristiyan ordusunun
kumandanları Godfrua dö Buyyon, kardeşi Baldvin, Kont
Reyman dö Tuluz ve Papanın temsilcisi Ademar dö Püi ■
idiler. Onlar karadan gitmeye ve İstanbul’dan geçerek Kü
çük Asya’ya girmeye karar verdiler, çünkü zaten Târiki
dünya Petro ve aynı inançta* diğer bir papaz, Penisiz (meteliksiz)
Valter, halkı o kadar harekete getirmişlerdi ki
bir Hıristiyan kalabalığı önceden bu yoldan, başı çekerek,
gitmişlerdi, yol boyunca da yağm a ederek ilerliyorlardı. Bu
öncü Hıristiyanlar Küçük Asya’daki Selçukluların topraklarına
girmişler ve yok edilmişlerdi. Bu sebepten İlk Haçlı
Seferinin önderleri dikkatle ilerlemek ve güzel bir şekilde
haberleşme teşkilâtını daima ayakta tutmak istiyorlardı.Onlar için bir talih ve İslâmiyet için bir talihsizlik eseri
olarak, bu zamanlarda, Anadolu’daki Selçuklular birçok
küçük beyliklere ayrılmıştı ve Haçlılara karşı birleşik ve
azimli bir cephe kuramadılar. Bu yüzden Haçlılar zor bir
duruma düşmediler. Dorileum denilen yerde bir muharebe
verdiler, Küçük A syadaki başlıca Selçuklu devletinin hükümdarı
olan Kılıç Aslan’ı mağlûp ettiler ve başşehri Iznik’i
aldılar. Selçuklular Anadolu’ya, içerlere atıldılar, Haçlılar
kıyı bölgelerini ellerine geçirdiler.
Baldvin ve Bohemund. Haçlılar bundan sonra Küçük
Asya’nın batı sahilleri boyunca ilerlediler, güney kıyılarının
doğu ucunda bulunan Ermenistan’a kadar geldiler. Buradaki
Ermenilerin çoğu Hıristiyandı. Haçlıları iyi karşıladılar
ve onlara katıldılar, ilk haçlı ordusunun komutanı Kont
Baldvin bütün Ermeni topraklarını aldı ve kendisini onun
kıralı ilân etti. Haçlı ordusunun kalan kısmı, başka bir.
Selçuklu prensi tarafından hükmedilen Antakya bölgesine
doğru ilerledi. Yağı Sultan adındaki bu hükümdar bütün
gücüyle Haçlılara karşı koydu ve şehir kuşatm aya sekiz
ay dayandı. Sultan, Abbasî Halifesine ve diğer Selçuk Sultanlarına
haber saldı, fakat Selçuklu İmparatorluğu o zamanlar
birçok devletlere bölünmüştü, herbiri komşusundan
çekiniyordu, bu yüzden doğudan hiç bir yardım gelmedi.
Halep Hükümdarı Emir Rıdvan yardıma geldi, fakat
çok geç kalmıştı. Yağı Sultan’ın kumandanlarından biri,
bir Hıristiyan Ermeni, ona ihanet etti. Bir gece bu Ermeni
korumakta olduğu bir şehir kapısını açtı, Haçlıları içeriye
bıraktı ve şehir düştü. Diğer bir Müslüman hükümdar,
Musul emiri, Kaybuka ilerledi, fakat Hıristiyanlar artık
çok sağlam bir durumda idiler, onu da mağlûp ettiler. Bu
olay Müslüman Emirliklerini başka yardım göndermekten
alakoydu. Suriye halkı Fatımiler, Selçuklular, Türkler ve türlü hükümdarlar gibi o kadar çok idareciler görmüşlerdi
ki onlarda ruh diye bir şey kalmamıştı. Bu sebepten,
Suriye’nin kuzeyi başka bir idare kurdu ve Kont Bohemund
buraları da kendi idaresine kattı, Antakya’yı başşehir
yaptı ve orada kaldı.
Reymon ve Godfrua. Şimdi iki lider kalmıştı: Kont
Reymon ve Godfrua. Kont Reymon kendi hesabına biraz
yer fethetmeye karar verdi, ordusunu alarak hücum ve
yağm alarla ilerledi. Bir kıyı şehri olan Maret-el-Numan’ı
aldı ve barbarca bir şekilde, 100.000 kadar Müslüman halkını
öldürdü. Bu büyük bir hakaretti, fakat kınanacak yine
Müslümanlardı. Bu zamanlarda Müslümanlar hiçbir
yerde birlik içinde değildiler, bundan ötürü hiçbir şey yapamıyorlardı.
Godfrua kendi başına güneye doğru ilerledi
ve Reymon’dan mümkün olduğu kadar çabuk kendisiyle
birleşmesini istedi. Nihayet 7 Haziran 1099’da Haçlıların
ordusu, Hıristiyanların kutsal şehri olan Kudüs’ün surları
önüne geldi. Kuşatma beş hafta sürdü, 15 Temmuz 1099’da
Haçlılar şehire girdiler. Onlar o kadar kin besliyorlardı ki
şehrin Müslüman halkından çoğunu öldürdüler. Bunun
üzerine Godfrua Filistin’in kalan kısmını fethetmesi için
güneye bir ordu gönderdi, bu ordu ile Eşkelon yakınında
bir muharebe veren Fatımi ordusu yenildi. Bundan sonra
başka bir mukavemet kalmamıştı ve Godfrua dö Buyyon
Kudüs Kıralı olarak ilân edildi. Venedik ve Cenova ticaret
filolarını göndererek iş birliği yapmış olduklarından
İtalya’nın şehir devletleri tarafından kıyı şehirlerine hücumlar
yapıldı. Kıyı çevrelerini zaptetmeye yardımları olduğu
için de onlara geniş ticaret imtiyazları tanındı. M arm
ara denizinden Filistin’in güneyine kadar bütün kıyı bölgeleri
şimdi Haçlıların eline geçmiş bulunuyordu. Yalnız
bir lider Kont Reymon hâlâ kendine mahsus bir devlet kuramamıştı, fakat hemen Trablusgarb’ın önemli kıyı şehirlerini
ve civarını zaptetti, böylece kendine mahsus
Trablusgarb devletini kurdu. Bu durumda artık bütün
Haçlı liderler paylarını almışlardı, birinci Haçlı seferi sona
ermişti.
Haçlı Seferlerinin Tesirleri. Haçlılar Müslümanlardan
aldıkları kıyı topraklarında yerleştiler. Hepsi de denize yakın
yerlerde idiler, çünkü Akdeniz onların Batı’ya yaklaşma
yolları idi. İslamların bulunduğu Doğu geri bir durumda
bulunuyordu. Doğu ve Batı arasındaki çok eski mücadelede
Doğu beş yüz yıl boyunca zaferler kazanmıştı. Şimdi
Batı Doğuyu daha da gerilere mi atacaktı? Bütün Avrupa
bunu bekliyordu. Fakat bu olmadı. Bunun yerine,
Haçlılar, ilkönce yakın bulundukları yerlerden medenî Doğuyu
görerek Doğu sanatı, kültürü ve yaşam a şeklinin o
kadar tesirinde kaldılar ki Doğu usullerini alm aya başladılar.
Tuhaf bir sosyal yakınlık meydana geldi. Kötü şarklılar
masalı ile beslenmiş olan Hıristiyan Arapların kendilerinden
daha üstün olan bir medeniyet içinde bulunduklarını
gördüler. Muhammed’e inananların inanç dolu, doğru
ve Allah korkusu taşıdıklarını da anladılar, baktılar ki
onlar da İsa’dan saygı ile bahsediyorlar ve onun Allahın
peygamberi olduğuna inanıyorlardı. Müslümanlar da AvrupalIları
barbar olarak düşünmüşlerdi, fakat anladılar ki
Hıristiyan şövalyelerinin sert şeref kaideleri vardı, mertçe
dövüşebiliyorlardı ve Müslümanların üstün hünerlerine ve
ince işlerine karşı bir takdir hissi besliyorlardı. Böylelikle
bir dostluk doğmaya başladı ve ticaret münasebetleri arttı.
Hıristiyanlar Araplannki gibi yapılar yapmaya, doğu
mutfağına alışmaya, doğu müziğinden hoşlanmaya, Araplar
gibi ve daha sonraları onlarla beraber avlanmaya başladılar.
Hattâ bir düşmana karşı yardıma ihtiyaçları oldu ğu zaman Müslüman komşularmı yardıma bile çağırıyorlardı.
Bu suretle ırkların ve kültürlerin bu karışması çok
iyi sonuçlar doğurdu ve birçok Doğu keşifleri Avrupa’ya
sokuldu. Bunlardan, bu buluşlardan, barut bir tanesi idi,
bir diğeri şeker, bir üçüncüsü de pusula idi, daha başka
buluşlar da vardı. Bu hal bir müddet devam etti.
Zengi’ler (1127 – 1174) – İmamüddin Zengi (1127-1146).
Müslüman dünyasının artık K âşgar’dan Kurtuba’ya kadar
devamlı bir bölge olmadığı unutulmamak gerektiği halde,
Müslümanlar gittikçe anlam aya başladılar ki kendi aralarında
yabancılar vardı. Bu sebepten ötürüdür ki karşı koyma
fikrinin belirmesi zamanla oldu. Duygular kuvvetlendi
ve yavaş yavaş Hıristiyanları Müslüman Orta Şark’tan
atma fikri artmaya başladı. Böyle bir şey olunca bunun
için gerekli kimse de ortaya çıkar. Böyle bir insan Musul’un
hükümdarları Zengi sülâlesinden geldi. İmamüddin
Zengi Selçuk İmparatoru Sultan Melikşah’ın güvenilir bir
kölesiydi. Batıya gitmiş ve zamanla Musul ve Halep arasındaki
bölgenin hâkimi olmuştu. Kuvvetli bir adamdı,
korkusuz bir savaşçı idi, çok geçmeden Hıristiyanlara sataştı.
İlkönce, Suriye’den Bağdat’a giden kervan yolları üstünde
bulunan ve şimdi Hıristiyanların elinde olan elRüha
(Urfa) şehrini kuşattı. Şehir dört haftalık bir kuşatmadan
sonra 1144’te düştü.
İkinci Haçlı Seferi (1147 – 1149). Haçlı seferi fikri Avrupa’da
hâlâ yaşıyordu. El-Ruha’nın düşmesi haberi Papa
III. Ögenyüs tarafından ilgi ile karşılandı; Sen Bernar dö
Klervo’dan diğer bir Haçlı Seferi için vaızlarda bulunmasını
istedi. Alman İmparatoru III. Konrad, Fransa Kıralı
VII. Lui bu isteğe cevap verdiler. 1147’de İkinci Haçlı Seferi’ni
tertiplediler. İki önderin orduları birbirlerinden ay rı olarak harekete geçtiler, onların hedefi hâlâ bir Müslüman
şehri olan Şam idi. Haçlılar geldiler ve Şam ’ı kuşattılar,
fakat bu cesaretlerinde başarı kazanamadılar. Şam
kolaylıkla onlara karşı koydu, Haçlılar bir başarısızlık
kaydettiler. Haçlıların bu seferki teşebbüslerinden faydalanan
biricik kimse, Ege Denizindeki Müslüman adalarına
saldırıp bütün bu adalardan Müslümanları çıkaran, Sicilya
Kıralı Norman Robert oldu.
Nurüddin Zengi (1146 – 1174). Bu hareket Islâmiyetin
itibarına ağır bir darbe oldu ve geniş ölçüde bir kızgınlık
meydana getirdi. Zengi sülâlesinden yeni bir kahraman
çıktı. Bu, imamüddin Zengi’nin çok kudretli oğlu Nurüddin
idi. Nurüddin 1146’da babasının yerine geçti, Haçlılara
karşı sistemli bir şekilde savaşm aya başladı. İlk işi başşehrini
Musul’dan Halep’e nakletmek oldu. Birleşik bir cephe
kurmak maksadı ile Şam ’ı zayıf Müslüman hükümdarlarından
aldı ve Hıristiyanlara karşı daha geniş bir cephede
savaşm ağa başladı. Babası el-Ruha şehrini almıştı; Nurüddin
bütün el-Ruha çevresini kendi idaresine kattı. O
bölgenin Hıristiyan valisini kuşattı, II. Kont Joselin adındaki
bu valiyi esir etti. Bundan sonra Antakya’nın hükümdarı
II. Bohemund’a hücum etti, mağlûp etti ve onu da esir
etti. Kendisine büyük bir fidye ödeninceye kadar bu iki
prensi serbest bırakmadı.
Şirkuh (1164). Nurüddin kısa bir süre içinde Hıristiyanlara
dehşet saçan biri haline geldi. Şirkuh adında zeki
bir kumandanı vardı; onu, askerî birliğiyle beraber Mısır’­
daki sonuncu Fatımî Halifesine elçi olarak gönderdi. Şirkuh,
Fatımî Halifesinin sarayında göze girmeyi bildi; Halife
de onu Vezir olarak seçti. Yeğeni Selahaddin, küçük
yaştan beri akıllı biri olarak tanınmıştı. Şirkuh uzun yaşamayıp ölünce Halife ondan boşalan yeri Selahaddin’e verdi.
Selahaddin’in Vezir olmasıyla Müslümanlar arasında
yeni hareketler, ilerlemeler başladı. Sultan Selahaddin Eyyubi
adıyla anılacak olan yeni Vezir, İslâm tarihinin en
kuvvetli simalarından biridir.
Selahaddin Eyyubî (1169- 1193). Selâhaddin, Suriye’­
deki Baalbek’in kumandanı olan Eyyub’un oğluydu. Babası,
daha önce belirtildiği gibi, Şirkuh’nun kardeşidir. Küçük
yaştan iyi bir öğrenim görmüştü. İslâm lığa inanan,
Haçlıları söküp atmak için bütün gücünü kullanan bir
Sünnî’ydi. Arzularını gerçekleştirebilmek için kuvvetli bir
orduya ihtiyacı vardı, kuvvetli bir orduya sahip olmak için
de devletin başında bulunması gerekiyordu. Bir kırallık
kurmak için harekete geçtiği zamanlarda, 1174 yılında Nurüddin
Zengi öldü. Bunu fırsat bilen Selâhaddin, Mısır’ın
artık bağımsız olduğunu ileri sürdü. Zengi’ler bir ordu toplayıp
onun üstüne yürüdüler, ama Kürün Hamah’ta m ağlûp
oldular. Bundan sonra Selâhaddin, kardeşi Turan
Şah’ı bir orduyla Hicaz’a gönderdi. Turan Şah, 1175’te Hicaz’ı
fethetmekle kalmayıp ilerledi, Yemen’i de aldı. Selâhaddin
Abbasî Halifesi’ne haber göndererek kendisinin Mısır
Sultanı olarak tanınmasını istedi. Bağdat’taki Halife
sevinerek yaptı bunu, çünkü böylece Fatımî’lerin sonu gelmiş
oluyordu. Selâhaddin de Mısır, Hicaz, Yemen ve Suriye
Sultanı olarak kabul edildi.
Haşşaşînler. Hıristiyanlar korkmaya başladılar. Kendileriyle
çarpışacak yeni bir kuvvet türemişti, başlarındaki
adamın elinde de kocaman bir ordu vardı. Ondan kurtulmak
için çareler aradılar. İçlerinden biri H aşşaşîn’leri teklif
etti. Selâhaddin’e bir suikast tertip edebilirlerdi. Bir
miktar para verilse «Şeyh-ül-Cebel» gerisini tamamlardı.

Verdikleri para karşılığında iki Haşşaşin sessizce yola çıktı;
Selâhaddin, suikastten yarasız kurtuldu, H aşşaşin’ler de
yakalandılar. Sultan, son derece kızdı, «Şeyh-ül-Cebel» e
bir ders vermeye and içti. «Şoyh-ül-Cebel» olan Raşidüddin
Sinan’ın üstüne yürüyüp kalesini sardı, Sinan korkup barış
istedi. Selâhaddin, bir daha kendisine el kaldırmaması
şartiyle barışa razı olduğunu bildirdi. Sinan bu şartı kabul
edip barış imzaladı, sözünde de durdu.
Selâhaddin Haçlıların Üstlerine Yürüyor. Selâhaddin
bundan sonra Hıristiyanlara saldırdı. Önce Tiberias’a yürüyüp
l Temmuz 1187 de orayı aldı. Hıristiyanlar büyük bir
ordu toplayıp onunla karşılaşm ak istediler. Çarpışma 4
Temmuz’da Hittin’de cereyan etti. Hıristiyan ordusunda
20.000 kuvvetli asker vardı; ama Selâhaddin, üstlerine öyle
bir hırsla yürüdü ki, çil yavrusu gibi dağıldılar. Selâhaddin,
Kudüs Kıralı Guy de Lusignan’ı esir etti, ona çok nar
zik davrandı. Ama aynı nezaketi sinsi bir Hıristiyan asili
olan Reginald de Chatillon’a göstermedi. Selâhaddin’e verdiği
sözü tutmayan Reginald, Müslümanlara eziyet etmiş,
hacıların kervanlarını çevirmiş, zayıflan öldürmüştü. Selâhaddin,
onun boynunu kendi eliyle kesmeye and içti; içtiği
andı da yerine getirdi. Sonra Kudüs’e gidip yeniden eline
geçirdi şehri, kimsenin öldürülmemesini emretti. Bundan
sonra Kudüs Kırallığının öteki şehirlerini de zaptetti. Hıristiyanların
elinde yalnız Antakya, Tir ve Trablusgarp
kalmıştı.
Üçüncü Haçlı Seferi (1189-1192). Kudüs’ün düşmesi,
Avrupa’da büyük bir dehşet uyandırdı. Bütün Avrupa kralları
Hıristiyanlığın şerefini kurtarmak için ayaklandılar;
üç kudretli imparator Haçlılann başına geçti. İngiliz Aslan
Yürekli Richard, Alman İmparatoru Frederick Barbarossa

ve Fransız Kralı Philip II. sefer boyunca orduya önderlik
ettiler. Frederick karadan, ötekiler de denizden gittiler.
Frederick çok hırslıydı, am a Anadolu’da bir ırmağı geçerken
düşüp boğulduğu için Suriye’ye hiç ulaşamadı. Richard
I, yolunun üstündeki Kıbrıs’ı fethedip Kudüs kıralı Guy de
Lusignan’a sattı. Onun içindir ki, hedefe ilk varıp Kıral
Guy’le birleşen Philip II oldu. Birlikte, aşağı Filistin’de bir
deniz şehri olan Akkâ’yı kuşattılar.
Akkâ’nın Fethi (1191). Kıral Guy, Selâhaddin tarafından
yakalanmış, ama bir daha M üslümanlara saldırmıyacağına
söz vererek fidye karşılığında serbest bırakılmıştı.
Kıral Guy, Avrupa kırallarınm kendine yardım etmek
için yola çıktıklarını öğrenince sözünü unuttu. Adamlarını
topladı. Kıral Frederick’in askerleriyle beraber Philip Il.’in
kuvvetlerine katıldı. Akkâ’ya Haçlılar denizden, Kıral Guy
de karadan saldırdılar. Selâhaddin durumu öğrenince, şehrin
yardımına koştu, Kıral Guy’nin ordusunu dağıttı; ama
kuşatma denizden devam etti. Richard da gelip Haçlılara
katılınca Hıristiyanların kuvveti arttı. Müslüman Akkâ’lılar
içeriden, Selâhaddin dışarıdan, şehri kurtarm aya çalıştılar.
Selâhaddin Halifeyle öteki Müslüman önderlerden
yardım istedi; ama cevap gelmedi. İki yıl süren bir kuşatmadan
sonra şehir düştü. Selâhaddin Eyyûbî için büyük
bir keder kaynağı oldu bu.
Teslim Şartları. Hıristiyanlar, öne sürdükleri üç şart
kabul edilirse askerlerini serbest bırakacaklarını bildirdiler:
(a) Müslümanlar 200.000 altın ödiyeceklerdi.
(b) İsa’nın, üstünde çarmıha gerildiğine inanılan Kutsal
Çarmıh iade edilecekti. t
(c) Para bir ayda toplanacaktı.

beddin onları yendi, ama Gazne’ye dönerken bir gece baskınında
öldürüldü. Hindistan’daki kumandanı Kutbeddin
Ay Bey böylelikle kuzey Hindistan hükümdarı oldu, Şahabeddin’in
diğer komutanları buna çok kızdılar. Bunlardan
en önemlisi, Kabul’da bağımsızlığını ilân eden Taceddin
Yıldız’la, Multan’ı ve Sind’i alan Nasreddin Kabaçha’ydı.
Kutbeddin, daha kuvvetli olduğu için onları yendi. 1210 yılında,
Lahor’da polo oynarken de attan düşüp öldü. Mezarı
o şehirdedir. Kutbeddin, yüksek duygulu, cömert bir adamdı.
Merauli’de kalıntılarına rastlanan eski Hindu binalarından
alman malzemeyle Delhi dışında büyük bir cami inşa
ettirmeye başlamıştı. Kutub Minar bu camiin minaresi olacaktı.
Iltutmaş (1211- 1236). Kutbeddin’den sonra gelen hükümdarların
çoğu eskiden esir kimselerdi, bu yüzden de
sülâlelerine Esir Kırallar Sülâlesi denir. Bu hükümdarlardan
ikisi çok önemlidir. Iltutmaş ve Balban. Her iki hükümdarın
da Hint tarihindeki yeri büyüktür. Iltutmaş, Delhi’li
asillerin arzusuyla 1211 yılında tahta çıktı. Şahabeddin
Guri’nin kumandanlarından biriydi eskiden, Bağdat
Halifesi tarafından Delhi Sultanı olarak tanındı ve kendisine
Sultan-ı Âzam ünvanı verildi. Taceddin Yılmaz’la Nasreddin
Kabaça yine karışıklık çıkardılar, am a Iltutmaş ikisini
de yendi ve Şahabeddin Gurî’nin hükmettiği bütün ülkelerin
Sultan’ı oldu. 1226 yılında Ranthambor’u, 1230 yılında
da Delhi’den ayrılan Bengal’den bazı topraklar aldı. 1234
de M alva’yı, ertesi yıl da Ujjain’i zaptetti. Prens Celâleddin’in
Delhi’ye yardım istemeye gelişi Iltutmaş’m hüküm
sürdüğü devreye rastlar. Iltutmaş, Moğolların Hindistan’a
gelmesinden korkarak Celâleddin’in yardım isteğini reddetti.
Iltutmaş’m asıl isteği; memlekette düzen kurmaktı, bunu
da kuvvetiyle başardı. Delhi Azi?i Hoca Kutbeddin Bahtiar Kaki’nin adına inşa edilen Kutub Minar’ın inşaatını
tamamlattırdı. Kemerleri günümüze kalan «Kuvvet-ül İs
lâm» camimin inşasına da başlandı, am a bitirilemedi.
Gıyaseddin Balban (1266-1290). Iltutmaş’dan sonra
önce oğlu, sonra da kabiliyetli kızı Sultan Raziye tahta,
geçtiler; am a bu devir, kadınların hüküm sürmesine müsait
değildi, Sultan Raziye, birçok güçlüklerle karşılaştı. Asil
ler ayaklandılar; Sultan onlarla elinde kılıcı, savaşırken öldü.
Sonra Iltutmaş’m diğer bir oğlu, Nasreddin Mahmud
tahta çıktı. Temkinli, iyi niyetli, çalışkan bir hükümdardı
Vekili ve komutanı Gıyaseddin Balban’a güveni sonsuzdu
Nasreddin’den sonra Balban, hükümdar oldu. Nasreddin’m
vekilliğini yapmış, ama hiçbir zaman kayıtsız şartsız bir
hâkimiyet kurmamıştı. Bu yüzden memleket istediği kadar
iyi idare edilmiyordu, hazine aşağı yukarı boştu. Türk asil
leri fazla kuvvetlenmişlerdi. Moğollar sık sık kuzeybatı vilâyetlerine
akınlar yapıyorlardı. Balban, hemen işe koyuldu.
Önce orduyu düzene soktu, süvarileri kuvvetlendirdi
iyi kumandanlar seçti. Sonra Mevar’lı Rajput’larla uğraştı
Bunlar, zorlu haydutlardı; Delhi yakınlarındaki ormanlar
da yaşar, yolcuları tehdit ederlerdi. Balban, bu haydutları
ortadan kaldırdı; Ganj ile Jum na arasındaki topraklarda
yaşayan diğer soyguncuların da üzerlerine yürüdü. Kam
pil ve Bhojpur kalelerini zaptederek kendine göre inşa et
tirdi, onları kuvvetli Müslüman birlikleriyle doldurdu. Asil
lerine yeni şartlarla tekrar toprak verdi, âşâyişi sağladı
Kısa zamanda memleketin bütün işleri onun kontrolü al
tm a girdi.
Moğollar ve Bengal. Moğollar, artık Delhi Sultanlığı
nm sınırlarına yaklaşmışlardı. Kabul’u fethetmişlerdi, her
yıl Pencab’a saldırıyorlardı. Balban kuzeye gitti, Lahor  leşini yeniden yaptırdı, cesur oğlu Muhammed’i de Multan
valiliğine tâyin etti. Diğer bir oğlu, Buğra Han, Pencab’m
doğu bölgelerini idareye memur edildi. Bu iki kardeş artık
Moğolların şiddetiyle karşı karşıyaydılar, tekrar tekrar
yendiler onları. Ne yazık ki, Muhammed tuzağa düşerek
hayatını kaybetti. Moğolların bir akınım durdurduktan
sonra, dua ederken öldürüldüğü söylenir. Bu, Balban’a büyük
bir darbe oldu. Bengal valisi Tuğrul Han, bu sırada
baş kaldırdı. Balban onunla savaşm ağa gitti. Tuğrul, kızgın
Sultan’ın önünden kaçtı; Balban onu Doğu Bengal ormanlarına
kadar kovaladı, yakaladı ve öldürdü. Sonra, oğlu
Buğra Han’ı Bengal’e vali yaptı, ona nasihat ederek Delhi’ye
döndü.
Hükümdar Olarak Balban. Balban, zamanında doğunun
en kuvvetli Müslüman hükümdarıydı. Ünü her yana
yayılmıştı, birçok Müslüman beyleriyle hükümdarları onu
ziyaret etmişlerdi. İslâm hukukunu yaşatmış, Yukarı Hindistan’ı
İslâm dünyasına katmıştı. Etrafında hep bilginler
toplanmıştı. Sultan Nasreddin’in Delhi’de yaptırdığı Nâsıriye
Okuluna da bağışlarda bulunmuştu. Ünlü bilgin ve şair
Emir Husrev, onun sarayının en mümtaz kimsesi, hem de
vekillerinden biriydi. Yazarlara çok önem verirdi; oğlu Muhammed
de, zamanın en önemli kimseleriyle yakından ilgiliydi.
İran’lı şair Şeyh Sadî’ye mektup yazıp, Multan’a
geldiği takdirde, onun için büyük bir okul inşa ettireceğini
söyleyen işte bu prensti. Balban’ın zamanında birçok ünlü
kişiler yetişti. Bunlardan en önemlileri Şeyh Ferid Şakir,
Ganj, Pakpattan’dan, Şeyh Bahaeddin Zekeriya, Multan’-
dan, Şeyh Bedreddin Arif, Gazne’den, Hoca Kutbeddin Bahtiyar
Kaki de Delhi’den çıkmışlardır. Diğer bir önemli Şeyh
de Delhi’de öğrencilere bedava oturacak yer sağlayan birokul kuran Seyyid Mevla’ydı. Böylelikle Sultan Balban’m
devri kültürel faaliyetlerin çok arttığı bir devir oldu.
Hılciler (1290 – 1320) – Alâeddin Hılcî (1296- 1316). Balban’dan
sonra gelen hükümdarlar çok kabiliyetsiz oldukları
için, Sultan’lık kısa zamanda Hılcî Türkleri’nin başkanı
olan Celâleddin Hılcî’nin eline geçti. Gerçi yaşlıydı, ama
hâlâ iyi bir kumandandı. Tahta çıktığı zamanlarda, büyük
bir Moğol ordusu Hindistan’ı işgal etti. Celâleddin onlarla
savaşıp büyük bir yenilgiye uğrattı Moğolları. Bu sülâlenin
en önemli, hükümdarı, Celâleddin’in kendisinden sonra
tahta çıkan yeğeni Alâeddin’di. Tahta çıkmadan önce bile
maceraperest bir prens olan Alâeddin, değerli bir adamdı;
Dekkan’m kuzeyindeki kırallıkları işgal etmiş, oradaki Racaları
vergiye bağlamıştı. Hayatının en büyük hatası, kötü
niyetli vezirlerine uyup, amcasını öldürmesidir. Bu sayılm
azsa Hindistan’da yüzyıllarca süren bir iz bıraktığı rahatça
söylenir. Alâeddin’in demir gibi bir iradesi vardı,
harpte yorulmak nedir bilmez, barış zamanında durmadan
çalışırdı. Devletin bütün daireleriyle meşgul olur, çoğunlukla
İdarî bozuklukları gideren kararlar alırdı. İlmin koruyucusuydu
âdeta, okullara da büyük yardımlarda bulunurdu.
Savaşlar ve Fetihler. Alâeddin zamanında önemli hâdiseler
cereyan etti. İlkin Hintli yerlilere, Rajput’lara boyun
eğdirdi. Bunlar her devirde baş kaldıran âsilerdi. K ardeşi
Zafer Han da kuzeybatı eyâletlerini Moğollardan korudu.
1211 de Moğolların önderi Kutluk Han, büyük bir orduyla
Hindistan’a girdi, karşı gelenleri silip süpürerek doğru
Delhi’ye yürüdü. Zafer Han yine Moğollarla savaştı,
gösterdiği cesaretle onları şaşırttı. Zafer, savaşta yaralandı;
ama Moğollar Hılcî’lerin dayanıklılığına hayran olupgeriye çekildiler. Bir yıl sonra tekrar geldiler, am a bu sefer
öylesine büyük bir mağlûbiyete uğradılar ki, uzun zaman
yeni bir hücuma geçmeyi denemediler bile. Bu akından
Pencab’ı koruyan adam, vali Gıyaseddin Tuğluk’du;
Moğollara karşı kazandığı zaferlerden ötürü ona Gazi Melik
de denir. Alâeddin’in diğer bir kardeşi Uluğ Han, şimdi
Gujarat ülkesine uzanmış, güzel Rani’yle, Kemal Devi’yi
zaptetmiş, bir sürü ganimet elde etmişti. Alâeddin de Rajput’ların
üzerine yürüyerek Ranthanbor’la Çittor’u almıştı.
Ondan sonra, geri kalan Rajput eyâletlerini, yani Ujjain’i,
Mandu’yu, Dhar’i ve Çanderi’yi de işgal etti. Onun Çittor’a
sevgili Rani’yi, Padmini’yi görmek istediği için saldırdığım
anlatan hikâye doğru değildir. Alâeddin, son derece sert
bir adamdı, zevk peşinde koşmak aklına bile gelmezdi.
131Q’da Alâeddin’in Habeş kumandanı Malik Kafur, bir haine
karşı Alâeddin’den yardım isteyen, Jandya prenslerinden
birine yardım etmek için güneye gitti. Kakatiyas kırallığı
ile orta Dekkan bölümündeki Hoysala kırallığmı zaten
zaptetmişti. Kafur, M adura’ya geldiğinde hain kaçmıştı;
Kafur da şehri zaptedip, hâzineye el koydu, sayısız zenginlikler
onun oldu. Dekkan’m zaptıyla Alâeddin ilk Hindistan
İmparatoru oldu. Bu imparatorluk, Muhammed Tuğluk
devrinin sonuna kadar sürdü.
Hükümdar Olarak Alâeddin. Alâeddin, tam bir müstebitti;
her dediği kanun sayılırdı. Devletin kanunu Şaria’-
dan da önemliydi sözleri. Bir ara Müslümanların dini başkanı
olmak sevdasına düştü; ama sadık arkadaşı, ünlü bir
Müslüman azizi olan Delhi’li Kotval ona dünya işleriyle,
fetihlerle uğraşmasını sağlık verdi. Yine de Ulemâyı kararlarına
katiyen karıştırtmazdı. Bir ara da, asillerin toplanmasını
bile yasak etti. Âdil bir adamdı her şeye rağmen;
eşyalara makttf fiyatlar koydu, askerlerin maaşlarını dü-zenledi, gelir kaynaklarını düzene soktu, karaborsacılığa
ve hilekârlığa karşı sıkı tedbirler aldı, ağır cezalar koydu.
Bir polis teşkilâtı bile kurdu. Bütün bu yaptıkları sayesinde
aydın bir devlet adamı olarak bilinir. Bazı tarihçilere
göre eşine az rastlanır bir hükümdardı.
Alâeddin’den Sonra Gelenler. Hayatının sonuna doğru
talihi yaver gitmedi. Son yıllarda Malik K afur’a fazla güvenmeye
başlamıştı; bu kurnaz adam da gittikçe daha fazla
kuvvetlenmeye başladı. Sonunda onu Malik K afur’un
zehirlediği söylenir. O, büyük bir komutan, üstün bir devlet
adamıydı ama ondan sonra gelenler onun yolundan gidemediler.
Bir süre Malik K afur idareyi ele geçirdi, ne kadar
kötü kalbli olduğu anlaşıldı. Alâeddin’in oğullarının
gözlerini kör etti. Valide Sultan’ı da hapsettirdi. Bir müddet
sonra asiller ayaklanıp K afur’u öldürdüler. Alâeddin’in
sonuncu oğlu Kutbeddin Mübarek, küçük yaşta tahta getirildi.
O da kötü arkadaşlar seçip, çirkin huylar edindi. En
gözde adamı aşağılık, dönde bir Hindu olan Husrev’di. Savaş
alanında ara sıra büyük cesaret göstermesine rağmen
Mübarek, yavaş yavaş tamamen bu adamın tesiri altına
girdi. Husrev, gizli gizli onun aleyhinde çalıştı, sonunda
onu öldürüp kendi tahta geçti. Derhal İslâm dinini yasak
ederek Hindu dinini ihya etti; camilere putlar koydurdu,
açıktan açığa İslâmlığa küfretti, Kur’an’ı küçük gördü ve o
kadar rezilce hareket etti ki, sonunda Hindu’lar bile ondan
yüz çevirdiler. Saraydaki asiller nihayet Moğollara
karşı yapılan kırk muharebenin kahramanı Gıyaseddin
Tuğluk’un tahta çıkmasını istediler. Hılci prenslerinden
kimse kalmadığı için, Gazi Melik bu teklifi kabul etti.
Tuğluklar (1320- 1413) — Muhammed Tuğluk (1325-
1351). Böylece Gıyaseddin Tuğluk ilk Tuğluk sultanı oldu.Artık yaşlı bir adamdı, ama hâlâ iyi bir kumandandı. Yukarı
Dekkan yöresindeki V arangal’ı tekrar ele geçirdi; 1324’
de Doğu Bengal’i aldı. Birçok yenilikler getirdi. Alâeddin’-
den sonrakilerin neredeyse mahvettikleri idareyi geliştirdi.
Bu sülâlenin en önemli siması, Gıyaseddin’in ölümünden
sonra 1325’de tahta çıkan en büyük oğlu Prens Yuna’ydı.
Tarihe Muhammed Tuğluk adıyla geçmiştir. Bütün dünya
hükümdarları içinde bu kadar kabiliyetli bir adam daha
olduğu şüphelidir. Büyük bir bilgin, iyi bir dilciydi. Herhangi
bir kimseyle dinden, felsefeden, matematikten, astronomiden
ve edebiyattan konuşabilirdi. Fikirlerinin değerine
gelince, onda on iki hükümdara yetecek bir kafa vardı,
ama ne yazık ki, biraz erken gelmişti dünyaya, halkı
onun düşünce akınlarına ayak uyduramıyordu. Birçok mükemmel
teşebbüse girişti, hiç birinde muvaffak olamadı.
Fikirleri zamanının adamlarına göre o kadar ileriydi ki,
ona Deli Yuna derlerdi. Bu devirde, büyük Müslüman seyyahı
îbn-i-Battuta Hindistan’a geldi ve onun sarayında
kaldı. Tarihçi Ziyaeddin Bam i ondan bahsetti. Onu gözleyen
çok kimse vardı, herbiri değişik bir adam sayıyordu
onu. Kendi kendine karar veren iradeli, ara sıra mantıksızca
davranan bir kimseydi. Büyük tasarılarının yıkılışını,
başarısızlığını gördükten sonra da hiç hoşgörüsü kalmadı.
Galiba onun hakkında en iyi hükmü talihsiz bir
adam olduğunu söyliyenler veriyor.
Muhammed Tuğluk’un Başarılan. İlk yaptığı yenilik,
Yumna’dan ve Ganj vadisinden toplanan vergileri yeniden
hesaplamak ve bir düzene sokmak oldu. O zamanlar büyük
bir kıtlık olmuş, halk vergilerini ödeyememişti. Sultan,
onların sefâletini gördü, onlara ödünç verdi, kuyularkazdırdı, hattâ çorak toprağı devlet hesabına sürdürmeye
kalktı. Tasarı yanlış değildi, am a yürümedi. Halk bildiğinden,
alışkanlığından vazgeçmek istemiyordu, Sultan da anlamıyordu
bunu. İmparatorluk, Hindistan’ın güneyine
uzanmıştı, kuzeyde Moğol işgali devam ediyordu. Sultan,
siyasî sebeplerden ötürü başkentini değiştirmeye karar
verdi. Birçok Hindu, kırallığının eski başkenti Deogri,
Vindhya’ların ardında Moğol taarruzuna uğramıyan bir
yerdeydi; Sultan bu şehre Şehri Daulatabat adını verdi ve
orada yeni saraylar, salonlar, okullar inşa ettirdi. Delhi’­
den Daulatabat’a giden geniş bir yol yaptırıp ağaçlarla
süsledi. Halka eşyalarını yeni başkente taşısın diye ödünç
para verdi. Bazısı reddetti, bazısı istemeye istemeye emirleri
kabul etti; çoğu da mazeret ileri sürdü. Sultan, elinden
her geleni yapmıştı, düşündüğünün doğru olduğuna
inanıyordu. Kuzey Hindistan İslâm dünyasının bir parçası
olmuştu. Bu bölgeye Dekkan’ı da eklemek istedi. Yeni
başkentin daha merkezî bir durumu vardı, am a halkı
böyle düşünmüyordu. Tasarı, başarısızlığa uğradı. Çok pahalıya
malolan bir başarısızlıktı bu, başkent yeniden Delhi’ye
naklolundu.
Diğer Olaylar. Para azalmıştı. Sultan, para bastırm aya
karar verdi. Çin’de kâğıt para revaçtaydı. Sultan, bakır
para çıkarttı tedavüle, am a halk bu sikkeleri kabul etmedi.
Bugün çoğunlukla kâğıt para kullanırız, am a o zaman
insanlar onun düşüncesini anlıyamadılar, bu düşünce de
başarısızlığa uğradı. Sultan, işe yaramıyan sürüyle bakır
sikkenin karşılığını altınla ödedi. Sonra Moğollar, Hindistan’ı
istilâya başladılar; Sultan onlarla savaşm aya gitti.
Bazıları Sultan’ın Moğollar’ı satın aldığını söylerler. Moğollar
görünmediler, am a halk bunda da Sultanı suçlandırdı.
Sultan artık belki de Moğollara karşı hücuma geçmek istiyordu. Büyük bir ordu toplayıp kuzeybatıya göndermeye
kalktı, am a son dakikada fikrinden ‘vazgeçirildi.
Diğer taraftan, Himalaya kavimleri, şimdiki Gurkhajar’ın
ataları Garhvali’ler bugünkü adıyla Uttar Pradesh’le Bihar’a
akınlar yapmaya başlamışlardı. Sultan, onların üzerine
bir ordu gönderdi, ama büyük bir kar fırtınası çıkınca
Sultan’m ordusu mahvoldu. Halk, deli Sultan’ın Çin’i
zaptetmek için Tibet’e bir ordu gönderdiğini söylemeye
başladı. Bu doğru değildi. Bu başarısızlıkların sonucunda
halk isyan etmeye başladı. Sultan, asî valilerden birkaçını
maharetini kullanarak yendi, yine de birçok vilâyet merkezden
ayrılıp bağımsızlığını ilân etti. Valiler kendi sülâlerini’
kurdular, iki yüzyıl sonra Moğollar gelinceye kadar
Keşmir’de, Bengal’de, G ujarat’da ve Dekkan’da bu sülâleler
hüküm sürdü.
Firuz Tuğluk (1388-1422). Muhammed Tuğluk 1351’de
öldüğü zaman, memleket karışıklık içindeydi. Bunun üzerine
asiller Muhammed Tuğluk’un kuzeni Firuz Tuğluk’u
tahta geçirmek istediler. Firuz, Tanrı’dan korkan ljjr
adamdı. Meseleyi kadılara ve ulemâya açtı, onlar tahta
geçmesine fetva verdikten sonra hükümdarlığı kabul etti.
Firuz, idareyi düzeltmeye çok çalıştı, bir dereceye kadar
muvaffak da oldu; ama askerî bilgisi fazla olmadığı
için, kaybedilen bütün toprakları geri alamadı. Böylece,
1300’de Alâeddin Hılcî zamanında kurulan Müslüman Hindistan
İmparatorluğu, 1350 de yine Delhi Sultanlığı haline
geldi. Bahmani’lerin hüküm sürdüğü Dekkan bağımsızlığını
kazandı; Handeş’le Gujarat, Halva’yla Bengal, ve
bütün kuzey Keşmir onun buyruğu altına girmediler. Bengal’e
iki sefer yaptığı, Bengal Emîri’yle iki defa çarpıştığı
halde Sind’den başka kaybettiği topraklardan hiçbirini
geri alamadı. Doğuya ilerlerken Zarafabad denilen yerdedurdu ve orada sevgili kuzeni Yuna, yani Muhammed
Tuğluk adına Yaunpur şehrini kurdu. Sind’de başarıyla
savaştığı, üstünlüğünü Sind Emirlerine kabul ettirdiği yine
de inkâr edilemez.
Firuz Tuğluk’un Başarıları. Firuz Tuğluk iyi bir devlet
adamıydı, devlet idaresi onun zamanında düzelip kuvvetlendi.
Bilime olan ilgisi o kadar fazlaydı ki, Bihar seferinde
M agarkot’u kuşatıp zaptedince orada bulduğu
Sankritçe’yle yazılmış 300 cilt eseri Delhi’ye göndertmiş,
Acemce’ye çevrilmelerini emretmişti. Firuz Tuğluk yaptırdığı
eserlerle ün kazanmıştır. Zamanında Sultanlığı sarnıçlar,
köprüler, hamamlar, hastaneler, kanallar ve kervansaraylarla
zenginleşti. Birçok cami de inşa ettirdi. Yaptırdığı
bahçelerin sayısı 1200’ü bulduğu söylenir. Firuz
Tuğluk, eski eserleri bu arada Asoka sütunlarmdan ikisini
dikkatle muhafaza etmiştir. Hükümdar, esirler satın alıp
onlara ustalık öğrettirmiştir. Hindistan’da Firuz’dan önce
hiçbir Müslüman hükümdarın öğretim meseleleri üstünde
bu kadar titizlikle durmadığı söylenir. Barni, onun inşa
ettirdiği Firuz Şah Medresesi’ni o zamanın en iyi okulu
diye anlatır; bu okulda dünyanın en iyi öğretmenleri bulunurdu.
Fakirlere de yardım edilir, yüzlerce kişiye bedava
yatacak yer sağlanırdı. Bir zamanlar “Devrin Medar-ı
İftihârı” olarak adlandırılan bu binanın yerinde şimdi yeller
esmektedir.
Timur’un Fetihleri (1398). Firuz Tuğluk’tan sonra gelenler
o kadar kabiliyetsizdiler ki, Sultanlığın toprakları
bu devirde daha da eksildi. Jaunpur Şarkî Kırallığm merkezi
haline geldi, merkezî Sultanlık da küçülerek ufak bir
kırallık oldu. Durum buyken, Tatarların Fatihi Timur,
Hindistan’a indi. Delhi’ye gelene kadar önüne her çıkanengeli yıktı, üstüne gönderilen bütün orduları yendi, çoğu
Hindu olan 100.000 esir elde etti. Hatıralarında, Delhi’ye
gelince, burada bir toplantı yapıldığını ve Emirlerinin kendisine
Hindu esirleri hakkında bir karar alm ası gerektiğini
söylediklerini yazar. Hindulara göz-kulak olmak için
büyük sayıda Müslüman askerine ihtiyaç vardı. Savaş sırasında
Hindu’lar Hindu sözleri kullanarak kaçm aya kalkıyorlardı.
Timur, artık Delhi Sultanı’nın asıl kuvvetleriyle
çarpışacaktı, bu esirleri öldürmesi gerekiyordu. Timur,
bu katliama izin vermek zorunda kaldığını söyler.
Savaşta Timur galip geldi; altın ve mücevherlerden alabildiği
kadar aldı. Onun Delhi’de kaldığı kısa süre içinde
epey kan döküldü, ama Tim ur bunun suçunu Hindulara
yükler, Seyyidlere, Şeyhlere ve Ulemâya daima hürmet
ettiğini söyler. Timur, yüzlerce sanatçıyı beraberinde götürmüş,
memleketin birçok yönden fakirleşmesine sebep
olmuştur
Seyyidler (1414-1451). Timur gerisinde Hıdır Han adlı
bir vekil bıraktı ve onu Multan’la Lahor’un valiliğine
tâyin etti Son Tuğluk hükümdarları zayıf olduğu için,
Hıdır Han Delhi’ye yürüdü ve şehri aldı. Seyyidler’den olduğunu
iddia ettiği için, bu sülâleye Seyyidler Sülâlesi denir.
İyi bir kumandan olan veziri Tac-ül-Mülk’le birlikte
durumlarını korumak için sık sık çarpışmak zorunda kaldılar;
önemli bir hükümdar yetişmeden sülâle 1451’e kadar
kuvvetini muhafaza etti. Seyyidler’in hüküm sürdüğü devrin
en önemli olayı, Hıdır Han’ın oğlu Mübarek Şah zamanında
“Tarih-i Mübarek Şah” adlı eserin toplanarak tamamlanmasıdır,
eserin yazan Yahya ibn Ahmed Sirhindi
idi Eserin tarihi önemi büyüktür.
Lodiler (1451- 1526). Son Seyyid hükümdarı, BehlülLodi adında kuvvetli ve kabiliyetli bir kumandan tarafından
tahttan indirildi. Behlül Lodi, Jaunpur kırallığını da
kendine bağladı, isyan eden Rajputlar’la çarpıştı ve devleti
tekrar kuvvetlendirdi; seçkin bir idareci, uzağı gören,
iyi bir askerdi. Öğretime önem verdi ve adı bütün Hindistan’da
saygıyla anıldı. Hükümdarlığı, otuz sekiz yıl
sürdü.
İskender Lodi (1489-1517). Lodi sülâlesinin en kudretli
hükümdarı, iyi bir savaşçı olan İskender Lodi’ydi. Onun
zamanında Bengal merkeze bağlandı. İskender, Tirhut,
Dholpur ve Çanderi Racalarıyla savaştı, Rajputlar’la çarpışıp
Etavah, Byana, Koil ve Çvailor eyâletlerini yeniden
aldı. Sağlam iradeli, açık sözlü, dürüst, zekî bir hükümdardı.
Her zaman tetikte bulunur, her durumla başa çıkabilirdi.
Şiir ve müzikten anlardı. Kendisi de şairdi, öğretime
önem verirdi. Onun zamanında önemli bir tıp kitabı
olan “Tıbb-ı-İskenderî” toplandı, Hindu ilâçlarını ve tıp
metodlarını inceleyen bir kitaptı bu. Cömertliği yüzünden
Arabistan’dan, İran’dan, hattâ Buhara’dan bile bilginler
gelir A gra’da, Delhi’de yerleşirlerdi. Asilleri de cömerttiler.
İçlerinden biri, Masnad Ali Han, çalışkan öğrencilere
türlü bağışlarda bulunmuş, vasiyetnamesinde de bu bağışların
ölümünden sonra da devam etmesini istemiştir.
Lodiler’in Sonu (1526). İskender Lodi’den sonra İbrahim
Lodi hükümdar oldu. Aptal değildi, ama çok aptalca
hareketler yaptı. Asilleriyle durmadan çatıştı, onlara, ya
çok sert, ya çok yumuşak davrandı ve tersliği, küstahlığı
yüzünden çok düşman kazandı. Bunun sonucunda önceki
iki Lodi Sultanı’nm titizlikle kurdukları imparatorluk yavaş
yavaş dağılm aya başladı, Bihar valisi Derya Han, istiklâlini
kazandı. Kendi akrabaları bile onun aleyhine ça-lışmak için Lahor valisi .Daulat Han’la birleştiler. Daulat
Han, Rajput prensi, Rana Sanga’yla birlikte Kabul Sultanı
Zahireddin Babar’a bir mektup yazıp İbrahim’i tahttan indirmek
için onun yardımını istedi. Babar, bu teklifi kabul
etti. Birinci Panibat Muharebesi’nde (1526) İbrahim Lodi’-
yi yenerek, müttefiklerini atlattı, kendini Delhi Sultanı
ilân etti ve Hindistan’daki büyük Moğol Sülâlesi’ni kurdu.
Küçük Devletler — Keşmir (1346-1540). Delhi Sultanlığı
devrini gözden geçirmeden önce, Müslüman Hindistan’ın
onbir ve onbeşinci yüzyıllar arasındaki tarihini,
Muhammed Tuğluk imparatorluğunun yıkılmasıyla kurulan
ufak Müslüman devletleri de inceliyerek tamamlamak
yerinde olur. Önce kuzeydeki Keşmir devletini ele alalım.
Bu devlet uzun zaman varlığını koruyabilmiştir. Kurucusu
sınır eyâleti asillerinden Şah M irza’dır. Mirza, 1315 yılında,
Keşmir’deki Hindu Racasının hizmetine girmişti. Kısa
zamanda önemli bir mevkiye sahip oldu ve 1331 yılında
Raca öldüğü zaman, onun yerine geçti. Kurduğu sülâlenin
iki ünlü hükümdarı vardır: İskender But Şikan’la (Put
yıkıcı) oğlu Zeynel-Abldin. İskender, putlara tapılmasma
izin vermez, her gördüğü yerde onları yıkardı. Gerçi halkını
Müslüman olmaya zorlamazdı, ama kâfirlere de tahammülü
yoktu. Bunun sonucunda, birçok değerli Hindu
memleketten ayrıldı. İskender, bilginlere önem verirdi;
onun’ zamanında Timur’un istibdadına dayanamayıp Orta
Asya’ya kaçan ulemâ. Keşmir’e yerleşti, Sultanlık, gittikçe
kuvvetlendi. Ondan sonra geien Zeynel-Abidin değişik
bir adamdı, iyi tahsil görmüştü, açık görüşlüydü, fikirlerini
kimseye zorla kabul ettirmek istemezdi. Çok dil bilir,
bilimden zevk alırdı. Babasının koyduğu Cizye’yi kaldırıp
Keşmir’den ayrılan Brahminler’i tekrar geri çağırttı. K asabalarda
Pançayat sistemini tatbik etti, yolları haydut lardan temizledi, adaletiyle ve dürüstlüğüyle her yerde tanındı.
İyi bir hükümdar ve büyük bir vatanseverdi. Zamanında
“M ahabharata” ve “Rajatragini” adlı eserler Acemce’ye,
Arapça ve Acemce eserler de Hintçe’ye çevrildi. Elli
yıl süren hükümdarlığı sırasında kendine ve memleketine
ün kazandırdı, yurdunu geliştirdi. O öldükten sonra, sülâlesi
yüzyıl kadar tahtta kaldı, am a üstün bir hükümdar
yetiştiremedi. 1540 yılında bu sülâle Moğol İmparatorluğuna
bağlandı.
Jaunpur – İbrahim Şarkî. Diğer bir küçük devlet de
Jaunpur’da, Firuz Tuğluk’un ölümünden sonra kurulan
Şarki devletiydi, kurucusu o yörenin, valisi Hoca Jahan
(Cihan)’dı. Jahan, kabiliyetli bir adamdı, devletin temelini
iyi attı. O ve ondan sonraki hükümdarlar halkı zenginleştirmeye,
ınesud etmeye çalıştılar; bunda muvaffak da oldular.
Bu sülâlenin en büyük hükümdarı, otuz dört yıl
tahtta kalan İbrahim Şah Şarkî’ydi. Onun sayesinde Jau n ­
pur yüksek okuluyla bütün Asya’da tanındı. Bu okulu, o
kadar çok bilginle doldurdu ki, oraya Hindistan’ın Şiraz’ı
dendi. Güzel binalar da yaptırdı; bunlardan biri olan ve
Atala Devi adında asîl bir Hindu kadının bağışıyla inşa
edilen Mescid-i Atala, günümüze kadar gelmiştir. Bu sülâlenin
diğer bir önemli hükümdarı da Hüseyin Şah Şarki’-
dir. 1456 yılında tahta geçen Hüseyin, maceraperest bir
adamdı. Delhi Sultanı Behlül Lodi’yle anlaşıp batıdan tehlike
gelmeyeceğine emin olduktan sonra, Tırhut ve Orissa
üzerine sefere çıktı. O rissa’dan ganimetlerle döndü. 1466’da
Gwailor Racası Man Singh’e saldırdı ve kibirli Rajputlar’a
boyun eğdirdi. Raca, hayatının bağışlanması ve sağsalim
geri dönebilmesi için hükümdara büyük bir rtıiktar para
verdi. Sonraları Hüseyin Şah bir hata işledi. Kuvvetli bir
hükümdar olan Behlül Lodi’yle kavga etti. Bu çatışmanınsonunda Hüseyin Şah, sultanlığından oldu. Şarkîler iyi bir
sülâleydi; hükümdarlık anlayışları ve sanatseverleriyle iyi
örnekler teşkil ettiler.
Bengal — îlyas Şah’m Sultanlığı. Jaunpur’un doğusunda
Bihar ve Bengal uzanır. Firuz Tuğluk’la Bengal hükümdarı
arasındaki bir netice çıkmayan savaştan daha
önce bahsedilmişti. Bu hükümdar, kuzey Bengal valisi
Alâeddin Ali Şah’ın üvey kardeşi olan İlyas Şah’tı, asıl
adı Hacı İlyas’tı. Hacı Ilyas, Güney ve Doğu Bengal’i birleştirerek
1345de bütün Bengal’e hâkim oldu. 1352’d’e de
Orissa’ya yürüdü, Benares’e kadar bütün ülkeyi zaptetti.
Bu, Firuz Tuğluk’un onun üstüne sefere çıkmasına sebep
oldu, ama bir netice elde edilemedi; Ilyas Şah, bağımsız
kaldı. Gaur’u başkent yapıp, orada çok güzel binalar inşa
ettirdi, iyi bir hükümdardı, devleti oldukça zenginleştirdi.
1357de öldüğü zaman, yerine kendi kadar kudretli bir hükümdar
olan oğlu İskender Şah geçti. Bu sülâlenin diğer
önemli bir hükümdarı da kültürlü, sanatsever bir kimse
olan Gıyaseddin Âzam’dır. Âzam, Şiraz’lı büyük şair
Hafız’la mektuplaşırdı. Çin imparatoru ile de karşılıklı elçilikler
tesis etmişti. İyi bir devlet adamıydı da. Oğlu ise
kabiliyetsizdi; Hindu Vezir’i Raca Ganeş tarafından tahtından
indirildi. G ansş’in oğlu Jadu, sonraları Müslüman
oldu ve adını Celâleddin Muhammed Şah’a çevirdi. Celâleddin
iyi bir hükümdar değildi, zamanında memlekette
durum gergindi. Oğlu Şemseddin, kendisinden de beterdi;
nihayet asîller ayaklanıp onu öldürdüler.
Sonraki Hükümdarlar. Şemseddin’in ölümünden sonra
tahta, Hacı llyas’ın bir torunu geçirildi. Nasreddin, on
yedi yıl hükümdarlık yaptı ve kabiliyetini gösterdi. Gaur’-
da güzel binalar inşa ettirdi. Ondan sonra gelen hüküm-dar, Habeş muhafızlann kumandanı tarafından tahttan
indirildi. Habeş hâkimiyeti onbeş yıl kadar sürdü. 1493’de
asiller tekrar ayaklanıp Habeşleıi kovdular, iyi bir devlet
adamı olan Alâeddin Hüseyin’i tahta geçirdiler. Alâeddin
Hüseyin, Şah ve bilhassa oğlu Nusret Şah çok kabiliyetli
birer hükümdardılar. Alâeddin, Orissa’yı, Bihar’i ve Assam
’daki Cooç Behar’ı zaptetti. Böylece Bengal’i büyük
bir sultanlık haline getirerek yirmibeş yıl idare etti (1493
-1518). Ondan herkes memnundu; memleket yararına çok
çalışmıştı. Oğlu Nusret Şah da cömert, iyi kalbli, örnek
bir hükümdardı. Bütün akrabalarına iyi davranışı, onlardan
şüphelenmeyişi kimsenin gözünden kaçmazdı. Akrabaları
‘da ona sadık kaldılar; hükümdarlar tarihinde ender
rast]anan bir olaydı bu. Nusret Şah’ın ünü, Kabul’a
kadar yayılmıştı. Moğol cihangiri Babür, hatıralarında ondan
önemli bir hükümdar diye bahseder. Nusret Şah, çok
güzel camiler yaptırmış, ilmin gelişmesine hizmet etmiştir.
Hindular’a müsamaha etmiş, “M ahabharata” yı Bengal
diline çevirtmiştir. Nusret Şah, 1533’de öldü. Kendisinden
sonra gelenler beceriksiz kimselerdi. Sher Şah Suri, 1539’-
da Bengal ’i kendine bağladı.
Malva – Dilâver Han – Alp Han – Mahmud Han. Orta
Hindistan’da, Firuz Tuğluk zamanında, Malva valisi Dilâver
Han Guri’nin kurduğu Müslüman Malva devleti vardı.
Firuz ölür ölmez, Dilâver Han bağımsızlığını ilân etti.
Bu sülâlenin en ünlü hükümdarı, onun oğlu Alp Han’dır.
Alp Han, Huşbang Şah ünvanmı aldı, maceralı bir hayat
geçirdi, başarılı seferler yaptı. Orissa Racasına, tebdil-i
kıyafet edip tüccar kılığına girerek yaptığı baskını herkes
bilir. Raca’yı serbest bırakmadan önce, büyük bir miktar
para aldığı da söylenir. Alp Han, sonraları Kherla’yı zaptedip
Racasını kaçırdı. Herkesle, hattâ Delhi Sultanı veGujarat Hükümdarı ile bile savaştı. Her zaman kazanmadı;
ama yenilince cesaretini kaybetmedi. Oğlu, kudretli
bir hükümdar değildi, veziri Mahmut Han tarafından tahttan
indirildi. Mahmud Han, Malva’da Hılcî sülâlesini kurdu.
Mahmud, aynı zamanda üstün bir askerdi, M avar Racasıyla
yaptığı savaşta ün kazanmıştır. Bu savaş uzun sürdü
ve sonunda iki tarafın hükümdarı da zaferi kendisinin
kazandığını iddia ederek başkentine zafer kuleleri diktirdi,
bu başarıyı kutladı. M avar Racası, Kumba, Çittor’daki
Zafer Kulesi’ni, Mahmud Şah, başkenti Mandu’daki büyük
minareyi inşa ettirdi. Mahmud Şah, ülkesini iyice genişlettir
Onun akıllıca idaresi yüzünden memleket iyiden iyiye
gelişti. Kahramanlık hikâyelerinden hoşlandığı için, sarayındaki
adamlar, ona bütün milletlerin kahramanlık hikâyelerini
okurlardı. Otuz dört yıl süren hükümdarlığı esnasında,
barışta ve savaşta gösterdiği başarılardan ötürü
herkesin takdirini kazandı. 1469’da öldü. M alvada ondan
sonra hükümdar olanlar, önemli kimseler değildiler, am a
tahtlarını korumayı bildiler. 1531 yılında Gujarat Sultan’ı
ülkeyi kendine bağladı.
Gujarat – Zafar Han. Gujarat Kathiawar, uzun zaman
zengin bir ülke olarak kalmıştı. Delhi Sultanları bu yüzden
sık sık buraya göz dikerlerdi. 1297’de Alâeddin Hılcî
bu ülkeyi zaptetti. 1391’e kadar memleket, Delhi İslâm
İmparatorluğu’nun bir parçası halindeydi. O zamanlar vali,
Zafar Han’dı, Yavaş yavaş merkezle olan ilgisini keserek
I40l’de bağımsızlığını ilân etti. Sülâlesinden çok iyi
hükümdarlar yetişti. İçlerinde en önemlileri, torunu Ahmed
Şah, Mahmud Beghara ve son hükümdar olan Bahadır
Şah’tır. Ahmed Şah iyi bir savaşçıydı, birçok fetihler
yaptı, ama yalnız askerliğiyle değil idarecilik kabiliyeti ile
de ün kazandı. Ahmedabat şehrini kurdu. İslâm hukuku-lardır. Alâeddin, Racayla savaşmış, onu iki kere yenmiş
ve haraca bağlamıştır. Bununla beraber, daha çok öğretime
duyduğu ilgiyle, yaptırdığı binalar, camiler, okullar ve
yetimhanelerle tanınır. Bidar’da ünlü hekimlerin çalıştığı
büyük bir hastane de kurmuştur. Alâeddin içki yasağı
koymuş, serseriliğe ve tembelliğe son vermiş, halkını dürüst
bir hayata alışmaya zorlamıştır. Halkın, İslâm dini
kaidelerine uyup uymadığını da yakından kontrol etmiştir.
Mahmud Gavan (1461 – 1481) — Talikot Muharebesi
(1565). Diğer büyük adam ise, her bakımdan üstün bir
kimse olan Hoca Mahmud Gavan’dır. Mahmud, iyi bir asker,
bilgin, devlet adamı ve idareciydi. Memleketin bütün
yükünü omuzlarında taşır, devletin her dairesiyle ayrıca
meşgul olur, çok çalışırdı. Orduya komuta ettiği zaman da
yenilmek nedir bilmezdi. Seferleri sırasında sayısız servete
sahip oldu. Goa’yı ve Orta Dekkan yöresinde kalan bütün
devletleri zaptetti. Kötü hareket edenleri şiddetle cezalandırdığı
için çok düşman kazandı; sarayındaki hain
kimseler zevk ve eğlence içinde geçen bir hayat sonunda
aklını kaçıran III. Sultan Mahmud’a tesir ettiler, onu kışkırttılar.
Sonunda Sultan Mahmud, bir delilik krizi esnasında
bu son derece değerli ve çalışkan vezirin öldürülmesini
emretti, Mahmud Gavan derhal öldürüldü. 1527’de
Bahmanî devleti, Ahmednagar, batıda; Golkonda, doğuda;
Berar, kuzeyde; Bidar ortada, ve Bijapur güneybatıda olmak
üzere beş küçük devlete bölündü. Bu devletlerin
ömürleri hem uzun, hem de verimli oldu. Bir keresinde
birleşerek Vijayanagar Racasını çok büyük bir mağlûbiyete
uğrattılar; (Talikot Muharebesi -1565) sonra da o zaman
doğunun en zengin şehri olan Vijayanagar’ı yağma
ettiler. Böylece Vijayanagar’m şöhreti ve zenginliği tarihekarıştı. Bu olay, Hindu’ların bütün ümitlerini kırdı. Beş
Müslüman devlet uzun zaman yaşadılar; ama sonunda yavaş
yavaş Moğol imparatorlarının buyruğu altm a girdiler,
içlerinden en son, Golkonda ve Bijapur devletleri yıkıldı;
sırasıyla 1686 ve 1687 yıllarında bu iki devleti, büyük Moğol
İmparatoru Aurangzeb kendine bağladı.
Müslüman Din-adamları. Babür Han, 1526 yılında
Hindistan’a gelmeden, Hindistan beş asır Müslüman bir
memleket olarak kalmıştı, Sind’le Multan ise sekiz asırdır
İslâm dinine bağlıydılar. Büyük İslâm dünyasının bir parçası
olan Hindistan, Halifeliğin manevî sınırları içindeydi;
bütün Asya’da “Dar-ül-İslâm” olarak görülürdü. Islâm
dünyasının her bucağından oraya din adamları, filozoflar,
bilginler ve şairler gelir, rahatlık içinde yaşarlardı. Kültür
dili Arapça’yla Acemce’ydi. Her yerde yüksek okullar, bilim
koruyucuları vardı. İskender But Şikan ve İskender
Lodhi’den başka hiçbir hükümdar Hindu tebaasının dinine,
geleneklerine, öğrenimine karışmazdı. Onlara karşı nazik
davranır, onları devlet işlerinde görevlendirir, yüksek
mevkilere yükseltir, orduya alır, askerî mesuliyet yükler,
küçük görmezdi. Bütün öğretim işleriyle halkı uyarma,
ona Islâm dininin açık buyruğunu ulaştırma vazifesi Müslüman
din adam larına a itti: Lahor’lu Data Ganj Bakhş,
Ajmer’li Hoca Muîniddin, Delhi’li Hoca Bahtiyar Kaki,
Pankpattan’lı Baba Ferid, Multan’lı Şeyh Bahaeddin Zekeriya,
Bahavalpur’lu Mahdum Gahanian Cahan Gaşt, Delhi’li
Şeyh Nizameddin Evliya, Birleşmiş Vilâyetler’den
Ahmed Sabır Kalyarî, Dekkan’lı Hoca Gesu Daraz ve
Bengal’li Celâleddin Tebrizî, içlerinde en önemlileridir. Bu
din adamları, her gittikleri yere ışık saçtılar. Müslüman
ve Hindu halk onları dinledi. Islâm dinini kabul edenlerin
çoğu onların etkisinde kalanlardır. Bütün bu din adamla-rı ilk devirlerde, bilhassa Memlûk Sultanlar devrinde yetiştiler.’
Nizameddin Evliya, Hılcîler zamanında, Hoca Gesu
Daraz da onbeşinci asrın ilk yarısında öldü. Onlar, içten
gelen imanı, Tanrı’nın merhametini, namuslu olmanın
değerini, arkadaşlık duygusunu, Tanrı’nın insana olan yakınlığını,
insanların karşılıklı vazife ve mesuliyetlerini, duanın
kudretini ve inanmanın güzelliğini anlattılar insanlara.
Hiç ceza görmediler, izlerinden yürüyenler çok oldu-,
İslâmlığı yayan onlardır.
Bahtı Akımı. Din adamlarının gayreti sonucunda
Hindû dini İslâmlığın tesirinde kalmaya başladı. Zaten bu
din daima birkaç kişinin inhisarında kalmıştı. Onbeşinci
yüzyılda Hindistan’da bir “Bhagat” (Sevilen Azizler) gurubu
ortaya çıktı. Bütün bu azizler, sevgiden, iyilikten,
imandan, arkadaşlık duygusundan, insan sevgisinden bahsettiler
halk kitlelerine. Kısa zamanda tanınıp sevildiler.
Bunlardan her biri bir mezhebe önder olup halkı aydınlatmaya
çalıştı, Hindular, geçmişleriyle ilgilenmeye, durumlarını
düzeltmeye başladılar. Bir asır sonra bu akım istikametini
değiştirdi; ilkin Hindular’da edebi bir kalkınmaya,
iki asır sonra da sosyal ve siyasî görüşlerin meydana çıkmasına
yol açtı. Bu akımın sonucunda onsekizinci asırda
Pencab’da. Sikh’ler; Batı Hindistan’da, M ahratta’lar gibi
silâhlı kuvvetler belirdi, Bengal’liler kültür ve medeniyette
ilerlediler. Bu akımın en önemli tarafı Hindular’da millî
duygular yaratması ve Hintlileri Müslüman ve İngiliz korkusundan
kurtarmasıdır. Hindular’da milliyetçilik ruhunun,
görüldüğü gibi, uzun bir geçmişi vardır. İşin en tuhafı
da bu duyguyu yaratan sebeplerin başında Müslüman
din adamlarının tesirleri gelir.

İRAN’DA İSLAM LIK
İlhanlar (1260 – 1320) – Hülâgû. İslâm tarihinin burasında,
Dördüncü Bölüm’de anlatıldığı gibi, Hülâgû Han ve
Moğollar tarafından yıkılan Bağdat’a dönmek gerekiyor.
Yine de, öldürmek, yakmak, yıkmaktan başka bir şey düşünmeyen
Moğolların canavar olduklarını sanmak yanlış
olur. Islâm dünyasının büyük kısmını yıkmış, Arab uygarlığına
ölüm darbesi indirmişlerdi ama, o dünyanın yıkıntıları,
külleri arasında çok kalamamışlardı. Amu Derya’nın
güneyindeki topraklarda, İl Han ünvanı verildi
Hülâgû Han’a. Anadolu’yla Suriye’nin doğusundan Hindistan
sınırlarına kadar bütün yerlere İl Hanlığı denildi.
Hülâgû’dan sonra gelenler bu yerlerde aşağı yukarı yüz
yıl kadar hüküm sürdüler. Hülâgû Han fethettiği ülkelerde
düzeni yeniden sağlam ak ve yıktığı öğrenim, eğitim
merkezlerini ihya etmek içitı çalıştı. Nasreddin Tusî’nin
astronomi alanındaki araştırmalarını, başarılarını, takdirle
karşıladı, onun için Al – M aragah rasathane ve kütüphanesini
yaptırdı. Müslümanların İdarî sistemlerini, bazı değişikliklerle,
kabul etti. 1265’de öldüğü zaman ‘oğlu Abaka’ya
koca bir imparatorluk bırakmıştı.

Abaka (1265- 1281). Abaka Han Hıristiyandi; Papa’yla
ve Avrupa Kırallarıyla siyasî münasebetler kurmuştu.
İngiltere Kıralı I. Edward’la yazışmaları bugüne kadar
saklanmıştır; onlarda okuduğumuza göre, Avrupa’lılar
Abaka Han’ı, geri kalan Müslüman devletlere, bilhassa
Hülâgû’nun ilerleyişini önleyen Sultan Baybars’la Mısır
Memlukları üstüne saldırm ası için teşvik etmişlerdi. Abaka
Han bir orduysla Suriye’ye girdi; ama, Altıncı Bölüm’de
anlatıldığı gibi, yenildi. Ünlü gezgin, Venedikli Marco
Polo’nun İran yoluyla Çin’e geçmesi Abaka Han’ın hükümdarlığı
sırasında olmuştur. Abaka Han iyi bir devlet adamıydı,
onun zamanında İlhanlılar barış ve sükûn içinde
yaşamışlardır. Bir sonraki hükümdar, Abaka Han’ın oğlu
Tagudar, Müslüman olarak Ahmed adını aldı. Ahmed
Han’ın Mısır Sultanı’yla yakınlık kurmasını ve Müslümanlığı
kabul etmesini hoş karşılam ayan ordu komutanları
onu tahttan indirerek öldürdüler. Bu olaydaki kader cilvesinin
farkına varmamak im kânsızdır: Hülâgû Han Arab
uygarlığını yıkmış, torunu Ahmed Han ise İslâmlık uğruna
canını vermiştir.
Gazan Mahmud (1295-1304). Ahmed Han’ı takibeden
iki hükümdardan sonra İlhanlılar’m başına Gazan Han
geçti. Gençken Horasan’da valilik etmişti. O da İslâmlığı
kabul etti; komutanları, Ahmed Han’a nasıl isyan ettilerse
ona da ettiler, am a Gazan Han onları yenmesini bildi. İyi
bir devlet adamı olduğu kadar iyi bir askerdi de. O da bir
Moğol ordusuyla 1299’da. M d m lüklerin üstüne yürüdü; ama
Memlûkler kendi aralarında parçalandıkları için Gazan
Han’ın ordusu daha ağır bastı. İki ordu karşılaştığı zaman
Memlûkler, Moğol ordusunun merkezini yıpratmayı becer
dilerse de Gazan Han’ın usta okçuları yüzünden geri çe
kilmek zorunda kaldılar. Savaşı Gazan Han kazandı. Şam ’a
yürüyerek o şehri de kuşattı. Şehir halkı bir müddet sonra
teslim oldu. İyi bir Müslüman olan Gazan Han, şehresaygı gösterdi, bir taşm a bile el sürmedi. Askerlerinin
Şam ’a girmesine de izin vermedi, öyle ihtimam gösterdi ki,
ünlü Şam bahçeleri Moğollar tarafından yıkılmaktan kurtuldu.
Şehri vergiye bağladı, bir de askeri birlik bırakarak
çekildi. Artık adı yalnızca Gazan değildi, Gazan Mahmud
olmuştu. Kuzey sınırlarında çıkan bir kargaşalığı bastırmak
için kuzeye gitti. Bunu fırsat bilen Memlûkler onun
topraklarına girip Suriye’yi fethettiler. Gazan Han kuzeyden
dönünce oğlu Kutluk Şah’ı 50.000 kişilik bir kuvvetle
öncü olarak yolladı. 1303’te Marc-üs-sûfr denilen yerde büyük
bir savaş oldu; Memlûkler galip geldiler. Binlerce
Moğol öldü, yüzlercesi esir düştü. Gazan Mahmud Han
büyük bir kedere kapıldı, kendisini de bu keder ve utancın
öldürdüğü söylenir. ,
Hükümdar Olarak Gazan Han. Gazan Mahmud Han
değerli bir devlet adamıydı; Batıyla siyasî münasebetler
kurmuştur. Avrupa kıralları Gazan Han’ı da, babası Argun
Han ve Abaka Han gibi Hıristiyan ve İslâm düşmanı sanırlardı.
Belki de Moğollarla Memlûkler arasındaki savaşlar
onları bu düşünceye sevketmiştir. Memlûkler Haçlıları
söküp attıkları için AvrupalIlar onları pek sevmezlerdi. Bu
yüzden Gazan Han’a Memlûkler ve gittikçe kuvvetlenen
Osmanlı Türklerine karşı AvrupalIlarla birleşmesi için
teklifler yapıldı. Gazan Han bu tekliflerin hiç birini kabul
etmedi. Müslümanlarla savaşm ak istemiyordu, Memlûklerle
mücadelesi babadan kalmaydı, AvrupalIlarla ilgisi
yoktu bunun. Hükümdar olarak bağımsızdı. Moğolların
yıktığı bütün müesseseleri, okulları, kütüphaneleri,
camileri tamir ettirdi. Onun zamanına gelinceye kadar
Ilhanlılar asıl Hakan olarak Çin Hakanı’nı tanırlardı. Gazan
Han bu bağı koparıp attı. Kendisinin, Tann’nın izniyle
■“Sultan” olduğunu söyledi, apayrı kanunlar yaptırdı.Âdilâne vergiler koydurdu. Bir rasathaneyle bir bilim
merkezi kurdurdu. Raşidüddin’e zamanının tarihini yazdırdı.
Her yere, taş sütunlara, cami kapılarına, köylere,
şehirlere, hattâ kırlara, kanunların tablet halinde yerleştirilmesini
sağladı. Kendinden önce gelmiş olanların verdikleri
zararı, kötülükleri silmek için çok uğraştı.
Olcayto Hudabenda (1305- 1316). Bu sülâlenin ünlü
hükümdarlarından biri de Hıristiyanken Müslüman olan
Olcayto’dur. Olcayto Gazan Han’ın kardeşiydi. Kuzey – batıda
Cilân’ı, kuzey – doğuda da Herat’ı fethetti. O da, G azan
Han gibi, Mısır Memlûkleriyle savaştı, Avrupalı kırallarla
münasebetler kurdu ve Memlûklerle Osmanlı Türklerine
saldırması için teşvik edildi. Devlet dili olarak Türkçeyi
kabul etti; ülkede Farsçayla birlikte Türkçe de konuşulmaya
başlandı. Olcayto, kendi kurduğu Sultaniye şehrinde
güzel binalar yaptırdı. Kemiklerini Kerbelâ’dan getirtmek
istediği İmam Hüseyin için muhteşem bir türbe
inşa ettirdi. Bu yapı günümüze kalmıştır. Kubbesinin çapı
aşağı yukarı yirmibeş metredir; İran’ın en büyük kubbesi
de odur. Olcayto’dan sonra gelen Moğol hükümdarlarının
hiçbiri önemli değildir. Bu yüzden de İran’daki Moğol İmparatorluğu
parçalanmış, küçük devletler haline gelmiştir.
Celâyir Oğulları (1336-1411). Bu devletlerin en önemlilerinden
biri, üçüncü İlhanlı hükümdarı Ahmed Han’dan
sonra gelen Argun Han’ın damadı Emir Hüseyin Celâyir
tarafından kurulan Celâyir Oğulları Devleti’dir. Sülâlesinin
ilk hükümdarı Şeyh Haşan, 1336’da Bağdat’ı başkent
yaptı. Kuvvetli bir hükümdardı, devletini de genişletti.
1356’da ölünce yerine oğlu Üveys geçti; o da Azerbeycan,
Musul ve Diyarbakır’ı fethetti. Bağdat’a yeni bir çehre
verdirmek istedi. Ondan sonra gelen Emir Hüseyin, yenibir Türk beyliği olan Karakoyunlu’larla savaştı. Ilhan Imparatorluğu’nun
kalıntılarından meydana gelmiş bir başka
devletle, Muzaffer Oğulları Devleti’yle de çarpıştı.
SalgarI’ler (1148 -1282) – Şiraz’lı Sadi C1194-1281). Bir
başka sülâle de Selçuk beylerinden biri tarafından 1148’de
kurulan Salgarî Oğullan Devleti’ni meydana getirdi. Bu
sülâle önce Irak Selçuklularının, sonra da Harzemşahların
buyruğu altına girdi. S a ’d ibn-i Zengi (1256 -1291) nin hükümdarlığı
zamanında, başkent Şiraz’da ünlü bir şair,
sonradan adını Sadi olarak değiştiren Muslihüddin. yaşadı.
Kuzey Afrika’yı, Hindistan’ı gezen Sadi onbeş kere Hac’a
gitmiştir. Gördüğü insanları, hükümdarları dikkatle gözlemiş,
bugün dünya edebiyatının klâsikleri arasında sayılan
iki eser yazmıştır. “Gülistan” ve “Bostan” adlarındaki bu
eserlerde manzum ve mensur hikâyeler vardır.
Muzaffer Oğulları (1313- 1393) – Şiraz’lı Hafız (1300-
1389). Muzaffer Oğullan Devleti Şerafeddin Muzaffer tarafından
kuruldu; Şerafeddin Muzaffer, Yezd valisiydi.
Oğlu Mübarizüddin hem Yezd, hem de Fars valiliğini, Olcayto’nun
oğlu Ilhan hükümdan Ebu Said’den aldı. Kerman
Şahı Şah Cihan’m kızıyla evlendi. 1340 yılına kadar
Kerman’ı, Fars’ı, hattâ İsfahan’ı fethetti. Tebriz’e bile saldıracak
kuvvetteydi; ama bazı içişleri meseleleri yüzünden
geri döndü. Kendisinden sonra gelenler sanat ve bilimi korudular.
Şemseddin Muhammed adında bir müderris Şiraz’lı
Hafız imzasıyla 1368’de yayımladığı “Divan” ıyla ün
kazandı. Ele aldığı konu, kadın ve tabiat güzelliğiydi; aşkı,
ızdırabı, Tanrı’yı, Tanrı Sevgisi’ni tasvir etmişti. İki – yüzlülükten
kaçınıyor, samimiyetin, arkadaşlığın, şerefin sesini
tercih ediyordu. Ona bu yüzden “Lisan el-Gaib” adını
takanlar da olmuştur. Muzaffer Oğulları Devleti’nin sohükümdarı Şah M ansur’dur. Şah Mansur, Timur’un ordusuyla
savaşmış, hattâ Timur’la bizzat karşı karşıya çarpışmıştı.
Devleti Timur tarafından yıkıldı, kendisini de
Timur’un oğlu Şahruh öldürdü.
Timur (1336-1405). Bütün Orta Doğu, küçük beyliklere
ayrılmıştı. Müslümanların dünya yüzünde pek büyük
bir kuvvetleri yoktu. Sonradan muhteşem bir imparatorluk
haline gelecek olan Osmanlı Devleti daha kuruluş devresindeydi.
Hindistan da, Afrika da parçalanmıştı. İslâm
dünyasında büyük ve kuvvetli bir öndere ihtiyaç vardı.
Böyle bir önder Semerkand’da meydana çıktı. Orta Asya’­
da Büyük Moğol İmparatorluğunu kuran Cengiz Han’ın
oğullarından, Çağatay Han soyundan geliyordu. Gençken
beylik yaptı. Son derece kabiliyetli olduğu için göze girdi,
Vezir oldu. 1369’da başka asillerle birleşip hanı tahttan
indirdi, Semerkand hükümdarı oldu. Cengiz Han gibi bir
cihan imparatorluğu kurmak istiyordu, ama bu yüzden
Müslüman ülkelere verdiği zarar hoş görülemez. İnsan hayatına
değer vermeyen bir zalimdi Timur. Kızınca bir buyruğuyla
katliamlar yapılırdı. Yaptığından çok yıktı. Bütün
usta işçileri, mimarları, sanatçıları toplamış, büyük bir şehir
kurmak için Semerkand’a götürmek istemişti. Bu isteği
yüzünden, Delhi’den Şam ’a kadar birçok ülkede bilim
ve sanat diye bir şey kalmamış, İslâm dünyası o alanlarda
çok gerilemişti. Timur’un askerî bakımdan kuvveti inkâr
edilemez. Hiç savaş kaybetmemişti, çok da cesurdu. Büyük
bir devlet adamıydı, İslâmlığın şerefinden başka hiçbir
şey onun için o kadar önemli değildi.
Timur’un,.Fetihleri. Timur aşağı yukarı her yıl Semerkand’dan
ayrılır, fetihlere giderdi; bu fetihlerin sonunda
Horasan’ı, Kabul’ü, Batı Hindistan’ı, İran’ı, Irak’ı, Suriye’-yi ve Anadolu’yu kendine bağlamıştı. İmparatorluğu, Delhi’den
M armara Denizi’ne kadar uzanıyordu. Anadolu’yu
fethedişi Osmanlı Hükümdarı I. Bayezid yüzünden olmuştu.
Osmanlılar bir asırdır BizanslIlarla savaşıp kocaman
mparatorluk kurmuşlardı. Sultan Bayezid, Timur’un
iğinden korkmaya başlamıştı. Onun için İmparatorlu
Anadolu’da genişletmeye karar vererek Timur’a
kat, Sivas ve Kastamonu’ya girdi. Bazı beyler kaçıp Timur’a
sığındılar, yardım istediler. Bayezid, Erzincan’a saldırdığı
zaman Timur bunu bir meydan okuma sayarak
ordusuyla batıya yürüdü. 1400 yılında Sivas’ı fethedip, Bayezıd’in
oğlu Ertuğrul’la bütün askerlerini kılıçtan geçirdi.
Sonra çekildi; 1402’de döndüğü zaman karşısında Bayezid’i
kolayca yenip esir aldı. Bayezid, esaretteyken öldü. Timur
bu arada sınırlarını güneybatıda Suriye’ye, güney-doğuda
hetmeyi koydu.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.