İslam Düşman Mülevvah Oğullarına Baskın

RESÛLÜLLAH Aleyhisselâm, Hudeybiye anlaşmasından
sonra çevresine eğilme fırsatı bulmuş, düşmanlıkları­
nı hiç bir zaman ihmal etmeyen kabilelerle sulh yolunu
denemek istemişti.
Ancak, bunlardan bazıları sulh yoluyla bir anlaşma
yapmaya yanaşırken, bazıları da düşmanlıklarında ısrar
ederek savaşmayı tercih etmişlerdi. Bunlardan biri de Medine
ile Mekke arasındaki Kudeyd vadisinde oturan Ben!
Mülevvahlardı. Benî Mülevvahlar Resülüllah’a karşı girişilen
savaşların çoğunda fiilen bulunmuş, Müslümanları
yok etmek için ellerinden geleni ihmal etmemişlerdi. Bu
inad ve inkârlarında da ısrar ediyorlardı. Hudeybiye anlaşmasından
sonra bunlara bir cevap zarureti doğmuştu.
Resûlüllah Hazretleri bu kabileye, sadece (19) kişilik
bir cihad müfrezesi göndermeyi istiyordu. Bir çok ashabı
şehid etmiş olan bu mütecaviz kabileye gerçi bu (19) mü-
cahid sayı bakımından az gibiydi. Lâkin bunların kumandanı
ashabdan Galib bin Abdullah, gözcüleri de yine aslabdan
Cündeb bin Mekis olduğunu düşünerek olursak
.ayı azlığının, pek bir değerinin olmadığını kabûl etmekte
üçlük çekmeyeceğiz.
Müfrezesini Medine dışına çıkaran Nebiyy-i Ekrem
rendimiz, hilekârlıklarını çok iyi bildiği kabilenin tuzağı-
düşmemeleri için onlara tenbihini şöyle van- Onları teslim alabilmek için baskınınızı sabaha karşı
fakat her taraftan giren atlılarla yapacaksınız. Önce kabileyi
çembere alacak, sonra çemberi daraltarak teslim alma
yoluna gideceksiniz!
Hicretin sekizinci senesinin Safer ayında yola çıkan
(19) kişilik cihad müfrezesi kimseye bir şey hissettirmeden
Mekke’ye doğru yol almaya başladı. Çevrede gördüklerini
inceliyor. Mülevvah oğullarının gözcüsü olup olmadıklarını
iyice tedkik edip kendilerini emniyete alarak yol
alıyorlardı.
Kabileye yaklaştıkları mıntıkada Haris bin Mâlik
adında birine rastladılar. Bu adam kabilenin gözcüsü olabilirdi.
Ama adamın ısrarla söylediği söz şöyleydi:
– Vallahi ben Resûlüllah’a iman etmiş bir Müslümanım.
Niyetim Medine’ye gidip Resûlüllah’ı görmekten ibarettir.
Bırakın beni, gidip Resûlüllah’ın huzurunda resmen
Müslümanlığımı tescil edeyim!
Ashab durum müzakeresi yaptılar. Sonra ellerini,
ayaklarını bağladıkları meçhul adama kararlarını şöyle
tebliğ ettiler:
– Seni böyle bağlı tutacağız. Yanına bir askerimizi de
bekçi olarak vereceğiz. Şayet sen hakikî Müslüman isen
biz gidip gelinceye kadar geçecek olan bir gecelik bağlanmaktan
bir şey kaybetmezsin. Değil isen, seni bağlı tuttuğumuz
için şerrinden kurtulmuş oluruz. Gidip de bizi önceden
haber vermezsin.
Meçhul adamın yanına bıraktıkları nöbetçiye de selâ-
hiyet verdiler:
– Biz ayrılınca sana hücum edip kaçmaya cür’et edecek
olursa katledebilirsin. Buna müstehak olmuş sayılır.
Geriye kalan on sekiz kişi güneş batarken vadinin
ucundan girdiler. Daha fazla yaklaşmayıp orada konaklamayı
tercih ettiler. Şimdi sıra, durumu yakından inceleyecek
olan gözcü Cündeb bin Mekis’teydi. Cündeb, gözü
pek, canı sanki acımayan bir kahramandı. Dünyevî birmes’ele için ayağına diken batmasına tahammül edemezdi.
Ama Allah için, Resûlüllah için, İslâm’ın zaferi aşkına
her şeye katlanır, her türlü eziyet ve cefaya rıza gösterirdi.
İşte şimdi her türlü tehlikeyi göze alarak vadinin içinde
yükselen bir tepeciğe kadar çıkacak, tepenin arkasındaki
su başında oturan kabilenin durumunu bizzat inceleyecekti.
Şayet o sırada kendisini biri görür de üzerine
yürüyerek çarpışmaya girişirse neticeyi Allah tayin ederdi.
Zaten şehid olmayı peşinen kabûl etmişti.
Tek başına ilerledi, tepeye yukarı tırmandı, öteleri gö­
rür gibi oldu. Lâkin gördüğüyle iktifa etmedi, tepenin zirvesine
çıkıp kumların üzerine yatarak ileriyi seyre başladı.
Baktı ki bir ok atımı kadar ilerisinde su ve gölgelikler
vardı. Çadırlar buralara kurulmuş, insanlar gelen develerini,
davarlarını buralarda sağıp suluyorlardı.
O sırada gölgeliğinden çıkan bir ihtiyarın gözü kendisine
kaydı. Alışmadığı bir karaltı görmüştü. İyice baktıktan
sonra ihtiyar, gölgelikteki hanımına bağırdı:
– Hanım gel de bir de sen bak, benim gözlerim pek iyi
seçmiyor. Şu tepede bir karaltı görür gibi oldum. Köpekler
oturup da bir şeyler yiyor olmasın?
Kendisi gibi yaşlı kadıncağız elini siper edip tepeye
şöyle bir baktı ise de bir şey göremeyip:
– Ben oralarda birşey göremiyorum, dedi.
İhtiyar iyice huylanmıştı:
– Öyle ise sen okumu, yayımı getir bana. Bir nişan
ilayım ona.
Cündeb bin Mekis bulunduğu yerden kımıldayamı-
^ordu. Zira küçük bir canlılık işareti görseler iyice şüpheenip
üzerine yürüyecekler, belki de kıskıvrak yakalayıp
Dİdürecekler. Geride bulunan on sekiz kişilik mücahidi de
iilıçtan geçireceklerdi. Çaresiz ölü cisim gibi kumun üzeinde
yatıp kaldı. Okunu eline alıp yayını geren ihtiyar, atığını
sektirmeyecek derecede bir avcı idi. Nitekim ilk okunu fırlattı. Uçan ok gelip Cündeb’in böğrüne saplandı. Elini
kumun üzerine yavaşça sürüyen Cündeb, hemen oku
çıkardı. Sıcak kumların üzerine kırmızı kanı akmaya baş­
lamıştı. Ama kımıldama yoktu. Zira geride Resûlüllah’ın
ashabının kılıçtan geçirilmesi bâhis mevzuu idi.
Adam söylenmeye başladı.
– Hayret, hiç de kımıldamadı. Halbuki ben bugün orada
böyle bir şey hiç görmemiştim.
İkinci okunu da hazırlayıp yayını gerdi ve oku fırlattı.
Havada uçan ok, gelip bu defa Cündeb’in tam omuzuna
saplandı. Cündeb’de yine kıpırdanma yoktu. Elini yavaş­
ça sürüyüp omuzundaki oku çıkardı. Sıcak kumların üzeri
iyice kırmızılaşmıştı.
İhtiyar bakışlarını iyice dikti, ama hareket yoktu.
Söylendi:
– Okumla onu allak bullak ettim. Şayet bir canlı olsaydı
kıpırdayacaktı. Bir yabancı gözcüsü olsaydı belli
olacaktı. Yanılmışım.
Hanımına tekrar seslendi:
– Yarın sabah erkenden git, iki okumu oradan al.
Ben yokuş tırmanamıyorum, diyerek gölgeliğine girdi. Ortalık
iyice kararmış, otlamaktan dönen develer, sığırlar,
sulanıp ahırlarına tıkılarak kabile sakinleri uykuya dalmışlardı.
Yavaşça geriye çekilen Cündeb, sürünerek aşağıya indi,
yarasıyla oyalanmadan durumu cihad müfrezesine bildirdi.
Cündeb’in yaralarını saran arkadaşları sabaha kadar
beklediler. Aldıkları bilgi üzerine seher vakti her taraftan
hücuma geçtiler. Müslümanlara karşı giriştikleri geçmiş
savaşlarda bir çok sahabe kanı akıtmış olan Mülevvahlann
karşı koyanları koyamaz hale getirildi, katloldular.
Koymayanları da esir alınarak tteslim oldular. Artık kendileri
esir, malları da ganimetti. Zaman kaybetmeden ganimet mallarıyla yola çıkıp
Medine’ye doğru açıldılar. Yolda nöbetçi bıraktıkları arkadaşlarını
da bağladıkları meçhul adamla birlikte alarak
ilerken arkalarından tozu dumana katan büyük bir atlı
kafilesinin uçarcasına geldiğini müşahede ettiler. Hem sayı,
hem de silâh bakımından mukayese edilemeyecek kadar
üstün olan bu kafile, Benî Mülevvahların imdadına
koşan büyük bir intikam ordusuydu sanki. Cihad müfrezesinin
önünde ise ganimet sığır, davar ve develeri vardı.
Ayrıca esirler de yol yürümekte zorluk çıkarıyorlardı. Bu
sebeble atlarının üzerinde âdeta uçarcasına gelen takipçilerle
aralarındaki mesafe gittikçe daralıyor, bir ok atımı
kadar yaklaşacakları anlaşılıyordu. Aralarında sadece
Kudeyd vadisi kalmıştı:
– Gitmeyin, hepinizi kılıçtan geçirecek, Kudeyd kumluğunu
size mezar yapacağız! diye bağıran Benî Mülevvahların
kılıçlarını kınından çıkarıp, kalkanlarını hazırladıkları
görülüyordu. Görünüşte on dokuz mücahide bü­
yük bir kabile hücuma geçmiş, üstelik silâh ve kinle de
yüklü halde yaklaşmışlardı. Mutlak bir ölüm uzak görünmüyordu
ashab için. Buna rağmen hiç biri teslim olmak
niyetinde değildi. Gelirlerse gücümüzün yettiği kadarıyla
çarpışır, şehid olma şerefini kazanırız, diyerek ilerlemeye
çalışıyorlardı.
Müşrik süvarilerin atlarının tozlan çevreyi kapladığı
sırada beklenmedik bir hâdise vâki oldu. Hiç kimsenin
aklına getirmediği, fakat gözlerinin önünde cereyan ettiği
için şaşıp kaldığı bu hâdiseyi böğründen ve omuzundan
yaralanmış olan Cündeb bin Mekis’in dilinden dinliyoruz.
– Yüce Rabbimiz Kudeyd vadisinde imdadımıza erişti.
Hiç beklenmedik anda müşhiş bir selin geldiğini hayretle
gördük. Halbuki gökte ne bulut, ne de yağmur vardı. Ama
bizimle, arkamızdaki Benî Mülevvahların arasına giren bu
büyük sel, akıp gidiyor, onları arkamızdan bakıp kalmaya
mahkûm ediyordu. Hiç birinin seli geçip de yanımıza gelmeye
gücü yetmedi. Biz hem gidiyor, hem de geriye bakı­yor, şaşkın şaşkın selin kenarında bize bakarak bekleştiklerini
görüyorduk. Biz Müşellel tepesine sığınıncaya kadar
selin aktığını gördük. Artık Medine’ye yaklaşmıştık, düş­
manın bizi takibe cür’eti kalmamıştı.
Böylece hicretin sekizinci senesinde Benî Mülevvahlara
karşı girişilen cihad hareketinde (19) mücahid, devamlı
İslâm düşmanlığı yapıp, ashab kanı akıtmakta olan
koskoca bir kabilenin mukavemetini kırmış, düşmanlık
yapacak gücüne son vermişti. Medine’ye girerken tekbir
almaya başlayan cihad müfrezesini karşılayan ashab da
tekbir aldı. Bir anda Resûlüllah’ın mukaddes beldesi tekbir
sesleriyle inlemeye başladı.
Acele olan tek iş vardı. Cündeb bin Mekis’in yarasının
iyice sanlmasıydı. Üşüşen ashab, onu atından alıp hemen
tedavi yerine götürdüler. Cündeb gösterilen ihtimama bakarak
gülümsüyor ve şöyle diyordu:
– Tehlike yoktu. Şehid olmak gibi bir işaret vardı. Fakat
kısmet değilmiş.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*