Oops! It appears that you have disabled your Javascript. In order for you to see this page as it is meant to appear, we ask that you please re-enable your Javascript!

İmam Gazali DOĞUM TARİHİ, BABASI, TAHSİLE BAŞLAYIŞI

İmam Gazali  DOĞUM TARİHİ, BABASI, TAHSİLE BAŞLAYIŞI :
İmâm [din önderi mânâsına] hazretleri hicri 450, milâdî 1058 tarihinde Tûs’da doğdular. [Brockelmann’a göre 451 lıicrî, 1059 milâdî yılında doğmuştur.] Rivâyete göre fakir ve tahsilsiz bir zâtın oğludur. Talısîl sâhibi olmamakla berâber, pederi ilini ve irfânın değerini bilen, dindar ve uyanık bir.zât idi. Gençliğinde okuyup âlim olamadığına çok üzülürdü. İki oğlunu, Muhammed ile Ahmed’i [Şihâbüddîn Ahmed İbn Muhammed el-Gazâlî. Vefâtı 517 h./1123 m. İmâm Gazâlî’nin kardeşidir. Kıymetli eserler veren bir âlimdir.] iki âlim olarak yetiştirmek emelini besliyordu. Bu temiz zât, dünyâ geçimi işlerinden fırsat buldukça câmi ve tekkelerdeki ilim, fıkıh, tasavvuf, irşad meclislerine dinleyici olarak katılır, âlim ve sofilerin anlatıp öğrettiklerini alâka ile dinlerdi. Evlâtlarının da yetişip böyle hayırlı âlimler olması için Hakk’a dâima duâ ederdi. Ihlâs ile yaptığı bu duâlar Cenâb-ı Hak tarafından kabul olundu ve iki oğlu da ileride meşhûr birer âlim oldular, büyük hizmetler ettiler. Hele Ebû Hânıid Muhammed adlı oğlu, İslâm tarihinin ve beşer tefekkürünün en parlak yıldızlarından biri oldu. Kardeşi Şihâbüddîn Ahmed, onun kadar meşhûr ve büyük olmamakla berâber, yine de birinci sınıf dîn âlimlerinden sayılan muhterem bir şahsiyettir. İmâm Gazâlî ve kardeşi, erginlik çağma varmadan babalarını kayb ettiler. Pederleri, vefâtmdan önce, iki oğlunu, temin edebildiği az bir para ile birlikte, ötedenberi tanıdığı bir hankah [tekke, zâviye ] şeyhine emânet etti (3). Bakım ve terbiyeleriyle meşgul olması ricâ- smda bulundu. Bu zât, pederlerinin vasiyetine uyarak iki kardeşe bir müddet ilim tahsili yaptırdı. Fakat babalarının bıraktığı para tükendi. Adamcağızın kendi maddi imkânları da müsâit olmadığından, çocuklara: «Babanızın bana bıraktığı paralar harcanıp bilmiştir. Kendi imkânım kifâyetsizdir. Siz iki kardeş ilim tahsiline devâm etmek istiyorsanız, talebelere bedava yemek, yatacak yer ve öğrenim imkânı veren bir medreseye kay d olunuz» demek mecburiyetinde kaldı. İki yetim kardeş de bu tavsiyeye uyup bir medreseye girdiler. İmâm Gazâlî bu şartlar altında medreseye kayd oluşu mevzuunda, daha sonra şöyle demiştir: «Medreseye girişim sırf Allah rızâsı için ilim tahsili olmayıp, maişetimi f Diinyâ geçimimi] temin ile alâkalı olduğu hâlde, Cenab-ı Hak —sadece lütûf ve kereminin bir eseri olarak— beni yüce rızâsını tahsile muvaffak kıldı.»
CÜRCÂN’A GİDİŞİ VE DÖNÜŞTE BAŞINDAN GEÇENLER:
İmâm Gazâlî, ilk talebelik yıllarında, ilk fıkıh bilgilerini Tûs’da Ahmed îbn Muhammed er-Radegânî’den tahsil etti. Sonra, o zamanın ilim merkezlerinden Cürcân şehrine gitti. Orada İmâm Ebû Nasr el-lsmâilî’ye talebe oldu. Bu zâttan bir müddet ve bir miktar ilim okuduktan sonra tekrar Tûs’a döndü. Bıı esnâda başından geçen bir hâdiseyi İmâm hazretleri şöyle anlatırlar: Tûs’a gelirken, kafilemiz yol kesicilerin baskınına uğradı. Uğrular yanımızdaki bütün eşyaları aldılar ve bizi o hâlde bırakıp gittiler. Ben de onların peşinden koştum. Başkanlanna yetişip yalvardım: «Çok rica ediyorum. Allah aşkı için benim eşyalarım arasındaki ders notlarımı bana geri verdirtiniz. Onlar sizin işinize yaramaz» dedim. Soyguncuların başı sordu: «O istediğin şeylerin mâhiyeti nedir?» Ben cevâp verdim: «Bir takım defterlerdir. Onlara not ettiğim ilimleri elde etmek için kendi şehrimden Cürcan’a gitmiş; nice emekler verip, dirsek çürütüp, göz nuru dökerek o bilgileri yazmıştım.» Bu sözlerim karşısında haydutların reisi güldü Ve «Sen nasıl olur da ilim tahsil ettiğini iddia edebilirsin?.. Baksana, defterlerin, notların elinden alınınca ilimsiz, irfansız kalıveriyorsun!…» dedi. Sonra adamlarına emr etti, kitâb ve defterleri verdiler. Haydutun bana söylediği söz üzerinde çok düşündüm. Adam haklıydı. Cenâb-ı Hak onu, beni ir şad için konuşturmuştu. Ne zaman ki, Tûs’a döndüm, üç yıl büyük
XII (Oniki)
ÎMÂM GAZALİ – HAYATI, ESERLERİ. TE SİRİ
bir çalışma, ve gayretle defterlerimdeki notları iyice okudum, bilgilerini lıâfızama nakş ettim. Onları öylesine öğrend im ki, defterler ve notlar elimden alınsa da artık ilimsiz kalmıyaca] ‘c hâle geldim. Yol kesici bana iyi bir ders vermişti.
NİSÂBUR’A TAHSİLİNİ İLERLETMEĞE Gî DİŞİ :
Daha sonra İmâm hazretleri Nîsâbur [yahu t Neysâbur] şehrine giderek, zamanın büyük âlimlerinden Imûmü’l- Haremeyn el-Cüvey- nî (4) hazretlerine talebe oldu. İmâmul-Harem eyn öyle sıradan bir âlim ve hoca değildi. Bir ilim ve irfân şahikası idi. İmâm Gazâli ondan çok şeyler öğrendi. Yüksek zekâsı, kııvveı ili hâfızası, kavrayışının derinliği ile kısa zamâtıda ders arkadaşları m geride bıraktı. Dîn ilimleri, mantık, felsefe, edebiyat, âlimler ara smdaki fikir ihtilâfları gibi sahalarda geniş bir ilme ve kültüre sahih oldu. Nihayet hocasının seviyesine yetişti ve bir müddet sonra da onu geçti. Birçok ilim dallarında eserler kaleme almağa başladı. Bazıları İmâmü’l-Hare- meyn’in, kendisini geçen bu talebesini kıskandığını yazarlarsa da, onun gibi olgun ve faziletli bir âlimden bi’jyle bir şey beklenmez. Kaldı ki, bu zât talebesi İnıâm Gazâlî’yn övmüş ve kendisiyle iftihar etmiştir.
NİSÂBUR VE ÎMÂMÜ’L – HAREMEYN:
İmâm Gazâlî’nin yetişme yıllarında İslâm Dünyâsında parlak
(4) İmâmü’l – Haremeyn: Ebu’l – Me’ali Ziyeıeddîn ‘Abdülmelik bin Abdullah el – Cüveynî. Ulemânın ve fıkıh imamlarının [önderlerinin] meşhurlarından olup, pederi de büyük bir âlimdi. Horasan’da Neysabur ile Bestaına arasındaki Cuveyn adlı yere izâ- fctle «Cuveynî» denilmiştir. Babasından ilim öğrenip, onun vefatından sonra yerine müderris olmuştur. Daha sonra, ilmini arttırmak için ir ak’a gitmiş, bir müddet Bağdad’da kaldıktan sonra, [uğradığı siyasî baskılardan dolayı] Hicaz’a göç ederek dört sene Mek- ke-i Mükerreme’de oturmuş, bir müddet de Medine-i Münevvere’de ders okutmuştur. Bu sûretle «îmâmü’l – Haremeyn» [Mekke ve Medine 1 .mâmı] unvanına hak kazanmıştır. Sultan Alparslan’ın saltanat yıllarında Neysâbur’a dönerek, meşhûr vezîr Nizâmü’l- Mülk’ün kendisi için adı geçen şehirde kurduğu [Ba ğdad’dakinden ayrı] Nizâmiye Medresesinde ders okutmağa başlamıştır. Müderrislik ile; birlikte fetva, vaaz, hitâbet, evkaf idâreciliği vazifeleri de kendisine verilmişti. Otuz s ene tedris, iftâ, vaaz ve hitâbet ile meşgûl olup, ünlü eserler yazmıştır. Ders halkasınd a pek çek ulemâ toplanırdı. 487 tarihinde 59 yaşında olduğu hâlde Neysâbur’da vefât etmiştir. Başlıca eserleri Nihâyetü’l- Matlab fî. Dirâyetü’l – Mezheb, Eş – Şâmil fî Usûli ’d – Din, El – Burhan fi Usûli’d – Dîn, El- Burhan fî Usûli’l – Fıkh, Telhis et-Takrıyb, EU-îrşâd, El – ‘Akıyde en – Nizâmiyye, Medârisü’l – ‘Ukuul, Gıyâsü’l – Ümem fi’l – Imâme, Mugıysü’l – Halk fî lhtiyari’1 – Iiakk, üunyetul – Müsterşidîn fi’l – hilâf ve şâiredir. (Kaa musü’l – A‘lâm.)
XIII (Oniiç)
İİJYÂU ‘ULÛMİ’D – DÎN — Cilt : 1
bir ilim hayâlı vardı. Bağdad ve Nisâbur şehirlerindeki medreseler [üniversiteler] 1 Yıl hassa meşhurdu. Zamâmn en büyük iki âlimi İnıâ- mul-Haremeyn el-Cüveynî ile Allâme [bütün ilimlerde önder] Ebıl İshak Şirâzî (5) i di. Birincisi Nisabur’da, İkincisi Bağdad’da ders vermekteydi. Nisabı ir İmâm Gazâlî’nin memleketine daha yakın oldiığv için oraya gitmiş ve Îmâmul-îlaremeyn’e talebe olmuştu. Bu büyük *
zât 400 kadar la lebeye yüksek İslâmî ilimler okutuyordu. Değçrli kitâblar da te’lîf etmiştir. Fakat en büyük eseri İmam Gazâlî’dir..
Böyle bir şahsiyet’in hocası olması onun için büyük bir şeref ve tâ1 ilil ır.
İLME VE ÂLİME VERİLEN DEĞERE l.İR MİSÂL:
O devirde din ilmine ve din âlimlerine herkes hürmet ederdi. Padişahlardan, en L’akir kişilere kadar her sınıf inşân ilmin ve âlimin kadr ii kıymetini bi lirdi. Buna bir misâl vermek üzere, Bağdad’daki Abbasi halifesi Mukıfedî Biemrillah hazretlerinin (rahimehullah) Şeyh Ebû İshak Şirâızî’yi ,Selçuklu Sultanı Melikşah’ın nezdine elçi olarak göndermesi hâdisesin i anlatmak isteriz. O sıralarda Abbasî hilâfetinin dünyevi [devletle alakalı] kuvveti azalmıştı. Kuvvet ve idâre Büyül: Selçuklu Sultanı Mchikşah’m elindeydi. Bu padişahm başşehri İsfahan’dı. Bağdad’da bir ka ymakamı [vekili, valisi] vardı. Bu kimse halifeye ve hilâfet işlerine ¡haddinden çok karışıyor, memurları da halka zulm ediyorlardı. Halîfe hazretleri bu vaziyetten büyük üzüntü ve sıkıntı duyduğundan 475 hicrî yılında Nizâmiye Medresesi [üniversitesi] baş müderrisi’, [rektörü] Allâme Şeyh Ebû İshak Şirâzî’yi elçi olarak Sultan Melikşah’a ve dâhi veziri [başvekili] Nizâmü’l- Miilk’e gönderdi. Ebû ıtshak Şirâzî’nin, halîfe elçisi olarak İsfahan’a gidişini, Ahmed Cevdet Paşa merhûm’un «Kısâs-ı Enbiyâ ve Tevâ
(5) Ebû İshak Şirazî : C emâlü’d – Dîn İbrâhim bin ‘Ali Fîrûzâbâdî. Meşhur Şâfiî fukabâsından olup, aslı Fâris’te Şîraz taraflarında bulunan Fîrûzâbâd’dır. Bağdad’da yerleşmiş, orada Ebû Tâlib Tabı eri gibi ileri gelen âlimlerinden okuyarak şer’î ilimlerde çok yüksek bir dereceye çıkmış! .ır. Nizâmü’l – Mülk Bağdad’daki Nizâmiye Üniversitesini yaptırınca, başmüderrisliğini Ebü İshak Şîrâzî’ye teklif etmişse de, bu zât kabûl etmemiş, bunun üzerine başkası tâyin olunmuştur. Daha sonra kendisine bu makam verilmiş ve vefâtma kadar bu vazifede kalmıştır. Birçok meşhûr eserleri olup başlıcası : El – mühezzeb. Et – tenbîh, En – nüke t, Et – tabsıra, El – muavene, Et – telhıys’dir. Bu zât zühd ve takvâsı ile de ün kazanmıştır. H. 393’de doğup 476‘da Bağdad’da vefât etmiştir. Şiirleri de vardır. ‘(Kaamusû’l – A ‘lâm.)
XIV (Ondört)
İMÂM’ GAZALİ — HAYÂTI, ESERLERİ, TE SİRİ
rih-i Halef â» [Peygamberler ve Halifeler Tarihi] adlı mühim eserinin 2’nei cildinin 252 ve 253’üncü sahîjelerinden —-dilini sadeleştirerek— aşağıya alıyoruz. (Bedir Yayınevinin açıklamalı baskısı. 1972.) «Şeyh Ebû îslıak Şirâzî, zûhir ve bâtını mdmıtr, değeri yüce bir zât olııp, mâiyethule İmânı Ebû Bekr Şasi gibi birtakım büyük kişiler olduğu hâlde İsfahana giderken yolda halkın ona, son derece büyük alâkası ve coşkun sevgi ve saygı gösterisi oldu. Hangi şehre ve kasabaya varsa, ahâli onu şehir dışında karşılar, bineğine yapışır, kalırının bastığı yerlerin toprağını, bereketlenmek için alıp saklarlardı. [Büyük bir din âliminin bindiği hayranın baslığı toprak bile halk nazarında değer kazanıyordu.] Halk cildindeki altın re gümüşleri, zenaatkârlar yaptıkları eşyaları onun deresinin üzerindeki mahfeye [hasırdan, oda gibi bir yer] saçıyorlardı… Sâve şehrine geldiğinde cümle ahâli karşılayıp, ekmekçiler ekmeklerini, yemişçiler yemişlerini, kavaflar çocuklar için yapmış oldukları patikleri, diğer esnaf da yaptıkları diğer eşyâları şeyhin devesinin üzerine t e etrafına saçarlardı. Şeyh hazretleri «yapmayın, etmeyin!..» derse de onlar dinleme- ■
yip, ellerindeki lıerşeyi onun yoluna atarlardı. Şeyh hazretleri /,-< \- tam’a vardıklarında orada Şeyhu’l-Sûfiyyc [safilerin önderi J olan Seldeki hazretleri onu karşılamağa çıktı. Ebû tshak Şirâzî ona doğru yayan olarak koştu. Seldeki hazretleri onu böyle gı’niinee. kendisini bindiği hayvandan aşağı atıp Ebû İshak’ın elini öplii, o da onun elini öptü. Yâni her iki biiyiik zât birbirlerine büyük hürmet re tâ’zimdr bulundular… Şeyh Ebû Îslıak bu şekilde İsfahan’a varınca gerek Me- likşah, gerekse Nizâmii’l-Mülk tarafından fcvkal’âde ikram re saygıyla karşılanıp ağırlandı.. Nizâmii’l-Mülk*ün meclisinde Şeyh Ebû İshak ile İmâmü’l-Haremeyn EbıVl-Maâlî el-Cüveyni arasında mühim bir İlmî sohbet yapılmıştır. Şeyh Ebû İshak’ın. halîfe tarafından ilettiği bütün dilekleri kabul edilmiş, şan n şerefle Bağdad’a dönmüştür Bundan sonra Selçuklu devletinin Bağdad’daki vekilinin nüfûzıı kıtalmiş, yüce hilâfet işlerine karışamaz olmuştu.»
İMÂMÜ’L – HAREMEYN’İN VEFÂTI :
İmâmü’l-Haremeyn hazretleri hicrî 478 yılı Rebiülâlıirinde vefât ettiği giin Nisâbıır’un bütün dükkânları kapanmış. Câmi-i kebirin
XV (Onbeş)
İHYÂU ‘ULÛMÎ’D – DÎN – Cilt: 1
minberi kırılmış, 400 talebesi kalemlerini kırıp yas tutmuşlardı.
İşte o devirde İslâm, âlimlerine verilen değer böyleydi…
Yukarıda belirttiğimiz gibi İmâm Gazâlî henüz üstâdı sağ iken kitâblar yazmış ve ün kazanmağa başlamıştı. İsteseydi İmâmü’l-Ha- remeyn’in yanından ayrılır, istiklâlini ilân edebilirdi. Fakat böyle bir hareket vefâsızlık olacağından, buna yanaşmadı. Üstâdı vefâl edinceye kadar ona hizmet etti, talebelik yaptı, ilim meclisinden ayrılmadı.
İmâmü’l • Haremeyn’in vefâtından sonradır ki, Nisâbur’dan ayrıldı. O tarihte 28 yaşındaydı. Bu genç yaşına rağmen zâhir ilminin en yüksek seviyesine varmıştı. Adı dilden dile dolaşıyor, ünü ufuktan ufka koşuyordu.
İMÂM GAZÂLÎ’NÎN NÎSÂBUR’DAN AYRILMASI :
Nisâbur’dan ayrıldıktan sonra İmâm Gazâlî devrin büyük devlet adamı, Selçuklu devletinin baş veziri Nizâmii’l-Mülk’ün yanma gitti. İnsanlık tarihinin nâdir yetiştirdiği bu büyük devlet adamı, ilme ve âlimlere büyük değer veriyordu. Bağdad’daki Abbasî hilâfetinin kuvvet ve nüfuzu kırılmış, devleti ve dünya hâkimiyeti elden gitmişti. Asıl hâkimiyet «Büyük Selçuklu Devleti»nin elindeydi. Bu devletin ilk Sultanı Tuğrul Bey’dir. Onun vefâtından sonra yerine Alparslan geçti. O öldürüldükten sonra oğlu Melikşah saltanat tahtına oturdu. Devletinin hudutları Şarki Tiirkistam içine alarak doğu’da Çin’e dayanıyordu; batı’da ise Kudüs’e, Anadolu’ya uzanıyor; tarihte benzeri az görülen muazzam bir imparatorluk teşkil ediyordu. Ülkenin büyüklüğü nisbetinde, muazzam bir ümran [bayındırlık] refah, zenginlik ilim – irfân faâliyeti göze çarpıyordu. Adalet, emniyet, huzûr ülkeye hâkimdi. Halktan vergi alınmazdı. Her tarafta yollar, köprüler, kervansaraylar, medreseler, tekkeler, imarethâneler, kütüphâneler yapılmıştı. Âlimlere büyük değer veriliyordu. Ticâret, sanayi, zirâat çok ilerlemişti. Âsâyişşizlik- le mücâdele edildiğinden, herkes rahatlıkla seyahat eder, ticâret yapardı. İşte bu büyük devleti çekip çeviren dahî devlet adamı Nizâ- miVl-Mülk’tü.
XVI (Onallı)
İmam g azâlî — h ay ât i, e s e r l e r i, t e’sîr î
O DEVİRDE İLİM VE MAÂRİF HAYÂTI :
Hindistan’da yetişmiş meşkûr âlimlerden Allâme Şibli Numanî- nin İmâm Gazâlî halikındaki eserinde (6), Nizâmü’l-Mülk’ün idâre ettiği Selçuklu – İslâm İmparatorluğundaki maârif ve ilim hayâtına âit yazdığı şu satırlara ibretle göz atalım:
«Ravzateyn fî Ahbar el-Devleteyn kitâbında yazılıdır ki, medresesi olmıyan bir tek şehir ve kasaba yoktu. Öyle ki, İbn Ömer Adasında [Dicle nehri içindedir] —ki tamâmen tenhâ, sapa ve kimsenin uğramadığı bir yerdir— , orada bile koca bir medrese vardı. Allâme Kazvinî Âsârü’l-Bilâd adlı eserinde şu bilgileri veriyor: Nizâ- mü’l-Mülk zamânında medreselerin senelik masrafı 600.000 Eşrefi altun idi. Bundan başka, kendi arâzisinin gelirinin onda birini eğitim masraflarına talısîs etmişti. [Selçuklu devletinin Eşrefi altun u bizim paramızla en az 1000 Türk lirası değerindedir. Dolay isiyle, medreselerin bütçesi 600 milyon lira eder.J Bundan başka her sene devle’t hazînesinden 10 milyon 100 bin (10 100 000) Eşrefi altun eğitim işlerine ayrılırdı. [ 10 milyar 100 milyon TL.] Böyle muazzam bir raka m başka bir milletin tarihinde görülmemiştir. Nizâmü’l-Mülk’ün kendisi de ilim ve irfan sâhibi bir zât idi. Şeyh Ebû Alî Fâremidİ hazretleri Nizâmü’l-Mülk’ün makamına gelince, bas – vezir, yerine onu oturturdu. Ebû İshak Şirâzî’ye ve Irnâmü’l-Haremeyn’e büyük hürmeti vardı. Onlar makamına gelince ayağa kalkar, elpençe âlîvân dururdu. Bu kıymetbilirlik, değer tanıdık onun makamını kiîmil insanların, âlimlerin merkezi hâline getirmişti. Binlerce âlim ve fâzıl kimse onu ziyâret ederlerdi. Huzurunda ilmi münâzaralar, sohbetler yapılırdı.» (6 no. lu notta adıgeçen eserin 12-13 cü sahifeleri.) İmâm Gazâlî’nin Nizâmü’l-Mülk’ün yanına gitmesi ve onun hayranlığını kazanması kendisine Nizâmiye üniversitesi başmiider- risliğini sağlamıştır.
NİZÂMÜ’L – MÜLK KİMDİR?
Mevzûumuzla yakın alâkası olduğundan, İslâm’ın o altını, çağının dâhi ve muktedir devlet adamı hakkında topluca bilgi vermek mak
(6) İslâm’ın Fikir Kılıcı Gazzâlî’nin bütün cepheleri ile hayâtı ve eserleri. Yazan : Allâme Şibli Numanî. Çeviren : Yusuf Karaca. Haytan Kitabevi. 1972. İstanbul. 250 s.
XVII (Onyedi)
ÎHYÂU ‘ULÛMİ’D – DÎN — Cilt: 1
şadıyla merhûrn Şemseddin Sâmi Bey’irı Kaamusü’l-A’lâm’ındaki malûmatı (Cilt: 6. Sahife: 4587-8) aşağıya nakl ediyoruz:
«NİZÂMÜ’L-MÜLK (Hoca-Kıvâmü’d-Dîn Ebü ‘Ali Hüseyn bin 4Ali) İran Selçukîlerinden Alp Arslan ve oğlu Melikşah’m veziri olup, Tûs civârında (Radegân) nahiyesinde’ ve bir rivâyette Tûs’un Tukan (Nûkan?) mahallesinde 408 [hicrî] tarihinde dünyaya gelmiş; ve fıkıh ve hadîs ve şâir ilimleri tahsilden sonra, Belh hâkimi [devlet reisi] Ali bin Şâdân’m kâtiplik hizmetine girmiştir. Ancak adı geçen hâkim, her sene emvâlini müsâdere ettiğinden [parasını vermediğinden] onun hizmetinden ayrılarak Dâvud bin Mikâîl Selçûki’nin yanma gitmiştir. Mumâileyh onun akil, tedbir ve hizmetinden pek memnûn kaldığı için, vasiyetinde oğlu Alparslan’a tavsiye etmiştir. Alparslan zamanında vezâret ve sadâret mevkilerine yükselmiş, bu pâdişâhın saltanatı boyunca yirmi sene devlet işlerini tam bir dirayet ve adaletle idâre etmiş; Alparslan’ın vefâtmda, verâset mevzûun- da oğulları arasında ihtilâf düşmekle, Nizâmü’l-Mülk Melikşah’t tahta çıkartarak, ülkede nizâm ve âsâyişin muhâfazasma muvaffak olmuş vei Melikşah bütün devlet işlerini onun eline bırakıp rey ve tedbîrinden dışarı çıkmamıştır. Bu sûretle onun akıl, tedbîr ve adâleti sûyesinde Melikşah’ın zamân-ı saltanatı Selçuklu Devletinin en parlak, em şanlı devri olmuştur. Kendisi âlim, edîb ve kadirbilir bir zât olduğundan makamı bütün ulemânın, edîblerin, hüner sahiplerinin mecmâ’ı [merkezi, toplandıkları yer] olmuştu. İlim ve hüner erbabına, şâirlere, sûfilere pek çok ikrâm, iltifat ve ihsânda bulunurdu. Bir çok câmiler, mescidler, medreseler ve diğer hayır binaları [müesseseler i] kurmuş ve bunlara külliyetli vakıflar bağlamıştı. Yaptığı hayırların en büyüğü (Nizâmiye Medresesi) dir ki, cesîm [büyük] bir bina olup, içinde bütün ilim ve fenler okutulurdu. Ebû İshâk Şirâzî’ gibi asrın en büyük âlimleri bu medresede eğitimle vazifeliydi. İsfahan’da da yine Nizâmiye ismiyle bir medrese yaptırmıştı. ‘Abbasî halifesi kendisine fevkalâde hürmet eder, meclîsinde, oturturdu. 485 tarihinde Melihşah’m mâiyetinde İsfahan’a giderken, Nihavend yakınlarında Haşan Sabbah’m (7) adamlarından, derviş kıy âfetine gir
(7) Ulasan Sabbah: İslâm dünyâsında büyük fitneler çıkartan sapık bir şahıs- tır. Nizârnü’l – Mülkvün talebelik arkadaşıydı. Alparslan’ın hizmetine girmişti. Bir ara; Nizâmü’l – Mülk’le bozuştu, Mısır’a kaçtı. Mısır’daki sapık inançlı Fâtımi devletine*
XVni (Onsekiz)
İMÂM GAZALİ – HAYÂTI, ESERLERİ, TE’SİRİ
miş biri tarafından bıçakla vuruldu, aldığı yaralardan vefat elti… Melikşah kendisinden sonra ancak 35 gün yaşamıştır. Nizâmii’l- ,Mülk’ün Farsça ve Arapça şiirleri vardır. Vefâtında 96 yaşında olduğuna göre hicrî 389’da doğmuş olması icab eder.» Nizâmul- Mülk’ün «Siyâsetnâme» (8) adlı değerli ve meşhur Farsça bir eseıi vardır.
ÎMÂM GAZÂLÎ NİZÂMİYE ÜNİVERSİTESİNDE :
İmâm Gazâlî hazretleri Nizâmü’l-Mülk’iin yanına gidince ondan alâka ve itibar gördü. Büyük vezir bu genç ve dâhi âlime saygı gösterdi. O zamanın ilim hayâtındaki âdetlerden biri de, ilmi miinâ- zaralar, bir nev’î açık oturumlardı (9). Bu toplantılarda devrin büyük âlimleri ‘âlî ve âlî ilimlerin derin ve ince mes’eleleri üzerinde bütün hünerlerini ortaya koyarak, İslâmî münâzara metodları dâhilinde sohbetler yaparlar, tezlerini tartışırlardı. Nizâmul-Mülk böyle münâzaralar tertîb etmekten zevk alırdı. Çünkü o ilim ve irfân âşığı idi. İsterdi ki, etrâfmdaki âlimleri bu yolla teşvik etsin, bir çok .şer’î, edebî, İlmî hakikatin ve inceliğin açıklanması yolunda gayretli çalışmalar, araştırmalar yapılmasına vesile olsun. Nizâmü’l-Mülk İmâm Gazâlîyi böyle münâzaralara soktu.. Onu zamânm büyük âlimleri ile karşı karşıya getirdi. Gazâlî hazretleri her toplantıdan, her tartışmadan gaalib ve muzaffer çıktı. İlminin derinliği, mes’eleleri tahlil ve terkîb edişindeki muvaffakiyeti, en zor, en ince mevzûlatı en açık şekilde anlatabilmesi, hitâbet ve îzah kaabiliy etinin yüksekliği, zekâsının parlaklığı karşısında kimse dayanamıyordu.
sığındı. Sonra Rey’e geldi, Elmut kalesini etrafına topladığı sapıklarla ele geçirdi, fcâhi- lâne ve aldatıcı bir mezheb kurdu. AvrupalIlar buna Haşhaşîn fırkası [afyonkeşler] adını takar. Ele geçirdiği kale çok sarptı. Selçuklu orduları orayı zapt edemedi. Haşan Sabbah küçük bir devlet kurdu. Etrâfa fedâîler göndererek çok adamı öldürttü. Ehl-i Sünnet İslâmlığına çok zarar verdi. Bâtıni idi. Adamlarına afyon yutturur, yalanci cennetlerde uyutur, uyandırırdı. Devleti 181 sene sürdü; 8 hükümdar değiştirdi. Çok fitne, fesada, kan dökülmesine sebeb oldu. Bu muzır devlete «Doğu Ismâiliye Devleti» adı verilir. H. Sabbah 45 sene hüküm sürüp 518’de vefât etmiştir. Yaptığı kötülükler, işlediği cinâ yetler ile doğuda ve batıda büyük ün kazanmıştır. Bir sıfatı da Şeyhü’l – Cebel’dir. (8) Siyâsetnâme, dilimize Da^^l Mehemmed Şerif Çavdaroğlu Paşa merhûm tarafından çevrilmiş olup İstanbul Üniversitesi tarafından bastırılmıştır. 369 sahife. (9) Zamâmmızdaki «açık oturumlar» ile kıyas edilmesin. Eski devrin o münazaraları ulemâ-yı fihâm efendilerimiz tarafından yüksek şer’î mevzûlarda kemâl-i edeb ile dâire-i ilm u irfân içinde yapılırdı.
XIX Ondokuz)
İHYÂU ‘ULÛMİ’D – DÎN — Cilt : 1
Bu münazaralar sonunda hazretin şan u şöhreti bir kat daha arttı. Büyüklerin, âlimlerin ve her sınıf müsliiman halkın hayranlık ve muhabbetini kazandı. Nizâmü’l-Mülk de onu Bağdad Nizâmiyesi müderrisleri araşma kattı. Tarih hicri 484, milâdî 1091’dir ve Gazâli hazretleri 34 yaşındadır. Bu yaşta bu ilmi seviye, bu üstün muvaffakiyet ve İslâm Dünyasının en büyük üniversitesinde profesörlük kürsüsü kazanmak her babayiğitin işi değildir.
DÖRT YILLIK TEDRİS HAYÂTI:
İmam Gazâlî Nizâmiye, Medresesi müderrisliğinde dört yıl kaldı. Dersleri, vaazları, sohbetleri büyük dinleyici kütlesi toplardı. Üçyiizil aşkın yüksek seviyede talebesi vardı. İlim ve irfan âşıkları tâ uzak yerlerden onu görmeğe, dinlemeğe, feyz almağa gelirlerdi. Şöhreti hergün biraz daha fazlalaşıyordu. Şöhretiyle beraber kendisine karşı duyulan sevgi, hürmet, hayranlık da artıyordu. Büyük memurlar, devlet adamları, yüksek tabaka vaazlarına gelir, onu hayranlıkla dinlerlerdi. Hem Abbâsî halîfesinin, hem de Selçuklu baş- vezîrinin nezdinde mevkii büyüktü. Devlet büyükleri derecesinde bir mevkii vardı. Mühim işlerde onun da fikri sorulur, reyi alınırdı. Halîfe ile Selçuklu devleti arasında elçilik yaptığı da oluyordu. Ci- hân’m en parlak merkezlerinden olan Bağdad’m en gözde, en ileri gelen şahsiyetlerinden biri olmuştu. Hayâtının bu 4 yıllık safhasında üniversite dersleri, vaaz ve sohbetler yanında çeşitli eserler de kaleme almıştır.
GEÇİRDİĞİ MÂNEVİ İNKILÂB VE TEDRİSİ BIRÂKIŞI:
İşte müderrisliğinin [profesörlüğünün] ve zahirî ilim hayâtının bu en parlak, en şa’şaalı, en muzaffer çağında birdenbire kendisinde büyük bir değişiklik oldu. Manevî bir inkılâb geçirdi ve bütün bu debdebeyi, bu parlak hayâtı, bu hâyuhûyu terk etti. El-Munkızu min ed-Dalâl [Sapıklıktan Kurtuluş] adlı ve bir nevi otobiyografi mâhiyetinde olan meşhûr eserinde, İmâm Gazâlî bu ruhî hâdiseyi şöyle anlatmaktadır: «…Âhiret saâdeti için tek yolun, takvaya sarılmak, ve nefsin he- vâ ve hevesten menedilmesi olduğunu iyice anlamıştım. Bunun temeli de, gurûr evi olan dünyâdan uzaklaşıp, ebedîlik evi olan âhirete
XX (Yirmi)
İMÂM GAZÂLÎ — HAYÂTI, ESERLERİ, TE’SİRÎ
yönelip bağlanmak ve bütün gayretiyle Allahü Teâlâya teveccüh ederek kalbin dünyâ ile ilgisini kesmekti. Tabiatıyla bu da ancak, mevki ve mal hırsından uzaklaşma, engelleyici meşgale ve ahlâklardan kaçınmakla tamamlanır… Kendi durumuma baktım, bir de ne göreyim! Dünyevî alâkalar içine dalmış batmışım… Onlar beni her taraftan sarmışlar. İşlerimi gözden geçirdim. Onların en güzeli tedrU ve tâlim idi. Fakat bu sahada da âhiret yolu için ehemmiyetsiz ve faydasız şeylerle uğraşmışım. Tedris halkasındaki niyetimi düşündüm. Baktım ki, Allah rızâsı için değil, mevki ve şöhret endişesiyle hareket etmişim… Bu hâlimle uçurumun kenarında bulunduğuma, eğer durumumu düzeltmek için harekete geçmezsem ateşe yuvarlanacağıma kanâat getirdim. Bir müddet hep bunu düşündüm. Bir tercih karşısınaaydım. Bir gün Bağdad’ı terk etmeye, bu hâllerimi değiştirmeğe karar veriyor; ertesi gün bu kararımdan dönüyordum. Bir adım atıyor; sonra geri çekiliyordum. Sabahleyin âhirete yönelmek arzu ve meyli içimde uyanıyor, akşamleyin dünyâ hırsları tekrar saldırıyor ve fikrimden vaz geçiriyordu. Dünyâ arzuları, zincirleriyle beni makam ve mevkiye bağlıyor, İmân münâdisi ise: «—Göç zamanı geldi çattı, ömründen çok az zaman kaldı. Önünde pek uzun bir yolculuk var. Şu zamâna kadar elde ettiğin bütün amel ve ilim bir riyâ ve gösterişten ibarettir. Âhirete şimdi hazırlanmazsan ne zaman hazırlanacaksın? Dünyevî alâkalarını şimdi kırıp kesmezsen ne zaman keseceksin?» diye sesleniyordu. Bunun üzerine içimdeki terk arzûsu kuvvetleniyor, kaçmak, uzaklaşmak azmi yerleşiyordu. Sonra şeytan geliyor ve: « — Bu geçici bir hâldir; bu duygulara uymaktan sakın. Zîra onlar çabuk gelir geçer. Onlara uyar ve bu yüksek mevkii, kimsenin bozamıyacağı bu düzenli hayâtı, basımlarının hücumlarından kurtulup sükûnet ve karar bulmuş bu işi bırakırsan; gün gelir nefsin onu yine arzular, ama dönüş pek kolay olmaz…» diyordu… 488 senesi B.eceb ayından itibaren 6 ay kadar bir müddet dünyâ arzularının câzibesi ile âhirete yönelmek ve hazırlanmak düşünceleri arasında bocalayıp durdum. Bir karar veremedim. Ama bu son ay d-‘ ihtiyarım [durumuma hâkimiyetim, serbestliğim] elimden gitti. Bana zarûrî bir hâl geldi. Hak Teâlâ dilimi bağladı, ders veremiyecek hâle geldim. Kendimi zorluyor, gelen talebelerin hatırı için ders vermeğe uğraşıyordum. Fakat dilim bir kelime söylemiyor, buna nıuk
XXI (Yirmibir)
İHYÂU ‘ULÛMİ’D – DİN — Cilt : 1
ledir otamıyordum. Dilimdeki bu tutukluk, kalbimde de bir hüzün ve keder doğurdu. Bunun tesiriyle hazım kuvveti kalmadı; yemek ve içmekten kesildim. Boğazımdan ne bir yudum su geçiyor, ne de bir lokma yemek yiyebiliyordum. Bedenim takatsiz düşmüştü. Nihâ- yel tabibler bu hastalığıma karşı bir ilâç bulup tedâvi etmekten ümidi kestiler; çaresiz kaldılar. «Bu kalbe ârız olan bir hâldir. Oradan da mizaca sirâyet etmiştir. Kalbe ârız olan hüzün gitmedikçe ilâçla tedâvisine imkân yoktur» hükmünü verdiler. Hiç bir şey yapamıya- cağtmı anlayıp, güç ve takatimi yitirince, çaresiz bir kimsenin sığınışı ile Allah Teâlâya sığındım. Çâresizlerin dualarını kabul eden Hak Teâlâ duâmı kabili etti. Mevki, mal, âile, çoluk – çocuk ve eş- dosttan uzaklaşmayı kalbime kolaylaştırdı. İçimde Şam’a gitmek isteği vardı. Ama halîfenin ve arkadaşlarımın Şamada yerleşip kalmama karşı çıkacaklarından çekinerek Mekke’ye gitmek arzûsunda olduğumu söyledim. Bağdad’ı terk etmek için böyle bir lıîleye baş vurmak zorunda kaldım. Zira İrak ulemâsı benim bu kararımı tenkid ediyorlardı. Zîra onlar içinde, benim herşeyimi terk edip uzaklaşma kararımın dinî bir sebebten ileri geldiğini kabul edecek bir kimse yoktu. Onlar benim mevkîimin, dinde varılacak en yüksek makam olduğunu zannediyorlardı. Onlar ilimden bunu anlıyorlardı. Halk ise şaşıp kalmış, çeşitli tahminler ileri sürüyordu. Irak dışındakiler ise, bunun memleketi idâre edenlerin arzûsu üzerine olduğunu sanıyorlardı. Ancak devlet adamlarına yakın olanlar, onların beni bırakmamak için ısrar ettiklerini, üzerime düştüklerini, benimse onlardan yüz çevirdiğimi, sözlerini umursamadığımı görüyor ve: «— Müslümanlara ve âlimler zümresine göz değdi…» diyorlardı… Niîıâyet Bağdad’tan ayrıldım. Kendim ve çoluk – çocuğumun nafakasına yetecek kısmından maada mallarımı dağıttım… Sonra Şam’a gittim…» (S.60-63.)’
BÂZI MÜSTEŞRİKLERİN GÜLÜNÇ İDDİALARI:
İmâm Gazâlî hazretleri geçirdiği buhranı, ruhî inkılâbı, dünyâyı ve ona dönük şeyleri niçin terk ettiğini bütün samimiyetiyle yukarıdaki satırlarda anlatıyor. Bir takım fantezisi müsteşrikler onun bu hâlinde başka sebepler aramaya kalkışmt^c ve garip faraziyeler ileri sürmüşlerdir,. F. Jabre, onun Haşan Sabbah’m fedâîleri (Assassins) tarafından öldürülmekten korktuğu için kaçtığını iddiâ etmiştir.
XXII (Yirmiiki)
İMAM GAZALİ — HAYATI. ESERLERİ, TE’SİJtiİ
(MIDEO, 1-1054, 73-102). Delil olarak da, onun hatmiler aleyhinde kitâh yazdığını göstermektedir. Bu iddir’ı mantıken pek çiiriiktiir. Ni- zâmü’l-M iilk gibi koskoca bir başvekili muhafızları arasında ö ldürenler, Gazali’yi de kati etmek kararını ve iseler di, onu Bağdad’ da da. başka bir yerdeki inzivâgâlıında da bulabilirlerdi. Diğer bir müsteşrik, D. B. Macdonald (Encyclo pcdiac of Islâın. ilk baskı), İmâm Gazâli’niıı Selçuk sultanı Berkyaruk’tan kaç tığını öne sürmüştür. Berkyaruk amcası Tutuş’u idam ettirmişti. Halil’e ve «muhtemelen» Gazâli de Tutuş’u tuttukları için, Bızrkyaruk’un hışmından korkmuşlarmış… Batılı müsteşriklerin böyle sübjektif (indi) faraziycleri pek ç oktur. Bunlar, üzerinde durulacak, ehemmiyet verilecek ciddi fikirJer ■değildir.
ŞAM YOLUNDA BİR DERVİŞ :
İmâm Gazâli ‘Nizamiye Medresesindeki kürsüsü ne kardeşi Ah- med’i koyarak Bağdad’dan ayrılıp 400 yılında Şam’a vâsıl oldu. (Ba’ğ- dad’ı terk ediş tarihi: 488 Zilkcıdc – 1005 Kasım’dır./ı Pahalı ve güzel elbiseleri terk etmiş; sûfiler, dervişler gibi kaba saba kumaştım bir şeye bürünmüştü. Eski parlak müderrislik devrinde, Diinya ıja ve <oyalayıcı hâllerine dönük olduğu o hengâmda birgün kalabalık ve seçkin bir cemaate vaaz ederken, at)fi meşrebli kardeşi Ahmed el-Gazâli meclise gel iniş ve ona su mısrâlarla lıitâb etmişti: «Başkalarını doğru yola çağırıyor, ama kendin doğru yola gelmiyorsun!.. «Başkalarına vaaz dinletiyorsun, ama kendi nefsine nasihat veremiyorsun… «Ey yumuşamıyan katı taş!.. Sen daha ne zamana kadar demiri bileyeceksin de kendin keskin olımıjacaksııı0..» İşte şimdi kardeşinin söylediklerine gelmiş, öz :nefsine vaaza başlamıştı. Ulemâ, dostları, ialebe ve yakınları ona çok yalvarmışlar: «— Böylesine faydalı ikcıı her şeyden el etek çekmeniz ser’aıı nahi câiz olur?..y> diye çok diller dökmüşler, fakat dinletc.mcmişlerdi. CO
şimdi bu dünyâya ve aldatıcı alâıikına arka çeviriyor, «ölmeden ön
XXIII (Yirmiaç)
IHYÂU ‘ULÛMÎ’D – DÎN. — Cilt : 1
ce ölünün!» sırrının nefsinde tecrübesini yapmağa hazırlanıyordu. Bu onun yemi doğuşunun başlangıcıydı. Asıl Gazâlî, büyük Gazâlî jnü- ceddid ‘Gazâlî, Hüccetü’l-İslâm îmânı Gazâlî bundan sonra zuhûr edecekti i…
İN ZİVÂDA G1EÇEN 11 YIL :
îr nâm Gazâlî hicri 484 te (1091) Nizâmiye Üniversitesine profesör olmuştu. 48i? (1095) târihinde bu vazifeden ayrılmıştır. (10) Bu târihten itibâr en nnbir sene müddetle tedris hayâtını bırakmış; Sâriye’ de, Hicâz’da, Kudüs’de dolaşmış; kendini zühde, ibâdete vermiştir. ] Fakat, hayâtın ın bu inzivâ safhasında da, zamân zamân eser yazma! <:tan, ir şad etmekten geri kalmamıştır. Bu 11 yıllık devrede önce Şam’a gitmiştir. Oradan Kudüs’e geçini ş. Sonra sırasiı/le Halilürrahman’a [Filistin’de, Kudüs’e yakın bir şehir olup batılılaır «Hebron» derler], Medine-i Münevvere ve Mek- he-i Mükerreme’ye gitmiştir. Hicrî 489 (Kasım – Aralık 1096) yılının Jnac mevsiminde bu farizayı da yerine getirmiştir. Bâzı müelliflere ¡göm Mısır’a,. İskenderiye’ye de uğramış olduğu kayd edilmektedir. Bağdad’tan Şam’a gelince Emeviye Câmii’nin garp cihetindeki zâviyede yerleşti. Burada da arada sırada ders ve vaaz verdi. Fakat küçük sayıda ve seçkin cemaatlere… Câmi-i Emeviye’de Şeyh Nas- rü’l-Makdisî zâviyesinde çok durduğu için, kendisine nisbetle o yerin «Eıl-Gazâlîye» diye ün kazandığı «Tabakat eş-Şâfiiyye el-Kübrâ» de (C. I. S. 104) yazılıdır. Gündüzleri, Emeviye Câmii’nin minarelerinden birine çıkar, vaktini zikir, ibâdet, tefekkür ve Kur’ân okumakla geçirirdi. (Bu câ- miin minâreleri, İstanbul câmilerininki gibi ince ve dar değildir. Bayağı bir bina gibi geniştir. İçlerinde oturacak, kalacak yerler vardır.) İnzivâsını, nnuntazaman beş vakit namazda câmi cemaatine iştirak için terk ederdi (11).
(10) Vefeyat el – A’yan. C. 1, s. 364. (11) Âkil, bâlig;, hür ve mükellef olan her erkek müslümamn beş vakit namazı VAKTİNDE, CAMİDEJ, CEMAATLE kılması dinî bir mecburiyettir. Mahdut ve jstisnâî şer’î özürle* dışındaki, hiçbir bahane ile cemaat terk edilemez. Resûlullah Sallallahü Aleyhi ve Sellem Efendimizin, ashabın ileri gelenlerinden iki gözü kör olan îbn Umm Mektıım radiyallahu anh hazretlerine dahi farz namazları evde kılmak müsaadesini vermedikleri hadîs kitaplarımda yazılıdır. Değil dünyâ meşguliyetleri, hattâ dervişlik, sûfîlik,
XXIV (Yirmidört)
İmâm g azalî — h ayat i, e s e r l e r!, t e’sîr î
HAKİKATE SÛFÎLERlN YOLUYLA ULAŞILIR :
Halvet [yalnızlık] ve riyâzet [nefsine boyun eğdirerek kendini ibâdete verme] hayâtını seçtiğine göre İmâm Gazâlî tasavvuf yoluna girmiş demekti. Nitekim «el-Munkız» kitabında bunu açıkça belirtmektedir. İmâm Gazâlî, bundan önceki hâli esnâsında, İslâm âlemindeki dört büyük cereyânı derinden tedkîk etmiş, kitâblannı okumuş, fikirlerini öğrenmişti. Bu zümreler şunlardı: (1) Kelâm âlimleri, (2) Bâtmîler. (3) Müslüman feylesoflar. (4) Sûfîler. Bunların herbiri hakkı arıyorlar ve kendi yollarının hakka ulaştırdığını iddia ediyorlardı. İmâm Gazâlî helâmcılan kuru ve yetersiz bulmuş; bâtınileri yanlış inanç, fikir ve metodlara saplanıp sapıtmış olarak görmüş; feylesofların ise birçok mes’elede şeriata aykırı düşünceler İleri sürdüklerini, onlara mahsûs bu düşüncelerden üçünün küfür olduğunu tesbît etmişti. Sâdece sûfîleri beğenmişti. Onların bilgileri iki nev’e ayrılıyordu: Okuyup, dinliyerek öğrenilen nazarî bilgiler. Bir de yaşanılarak, tadılarak, hissedilerek elde edilen hâller, zevkler, makamlar. Bu ikinci sınıf bilgi kuru lâfla olmuyordu. Tatbikat lâzımdı. İşte o da bu hâl ve mânevi zevk bilgilerini elde etmek üzere yola çıkmıştı.
V «SÜFİLERİ NİÇİN BEĞENDİM?» / \ On senelik uzlet hayâtı boyunca elde ettiği tecrübeleri «el- Munkız» da şöyle anlatmaktadır: «Bu uzlet hayâtı boyunca bana îzâh edemiyeceğim bir çok şeyler mâlûm oldu. Bunlardan bâzılarını, faydalanılması için zikrediyorum: Sûfilerin, Allah Teâlâ’nın yoluna girmiş kimseler olduklarını, onların hayât tarzlarının en güzel hayât tarzı, yollarının en doğru yol olduğunu, ahlâklarının ahlâkın en güzeli bulunduğunu yakıynen [kat% şüphesiz bir bilgi ile] anladım. Akıllı insanlar, hikmet sâhiple- ri, Şeriatın sırlarına vâkıf âlimler, onların [sûfilerin] hayât tarzlarından ve ahlâkından birşey değiştirmek ve yerine daha iyisini koymak
inzivâya çekilmek gibi dînî – tasavvufî faaliyetler bile erkek müslümânı beş vakit farz namazı câmide cemaatle kılmaktan alıkoymaz. Emeviye Camii minaresinde inzivâya rekilen İmâm Gazâli hazretleri tabiatiyle, her namazda câmiye gidiyor ve namazı imamın arkasında kılıyordu… Zamânımızda cemaatin ahkâmını, ehemmiyetini bilen az kaldığı; bu mevzûda câhiliyet. gaflet, umursamazlık yayıldığı için bu notu koymak zarureti hâsıl oldu. Cenab-ı Hak cümlemizi gaflet uykusundan uyandırsın. Bilhassa bilgi sâhibi olup da cemaate gitmeyenleri..
XXV (Yirmibcş)
/
/
ÎHYÂU ‘ULÜMI’D – DÎN — Cilt : 1
■üzere bir araya gelseler, buna bir imkân bulamazlar. Onların dış ve içlerindeki hareket ve duyguların hepsi Nübüvvet kandilinin nârımdan alınmıştır. Yeryüzünde Nübüvvet nurundan başka, kendisiyle aydınlanılacak bir ışık yoktur.»
İMÂM GAZÂLÎ’YE IŞIK TUTAN KAYNAKLAR :
İmâm Gazali hazretleri el-Munkız kitâbında büyük sûfîlerin eserlerini okuduğunu beyân etmekte ve bâzı isimler vererek «Ebû Tâlib el-Mekkî’nin Kûtu’l-Kulûb’ü, el-Hârisu’l-Muhâsıbî’nin eserleri, Cüneyd’in, Şiblî’nin, Bâyezid-i Bestâmî’nin ve diğer büyüklerin menkabelerini ve sözlerini okudum» demektedir. Ancak, tasavvuf yoluna girmenin sâdece kitâb okumakla olmadığı, irfân erbâbınm malûmudur. Sûfî olabilmek için bir mürşid-i kâmile bağlanmak zârûreti vardır. Kaynaklar, İmâm Gazâlî’nin Şeyh Ebû Ali Fâremidî (12) kaddesallahü sîrrahu hazretlerine bağlı oldu- ğunu yazmaiüâdırlar.
TASAVVUF KAAL DEĞİL HÂLDİR:
Tasavvuf sâdece kaal [söz] değil; sözlerin, nazarî bilgilerin ötesinde bir «hâl» âlemidir. Öyle hâller ki, yaşanılmadıkça, tadılmadıkça, hissedilmedikçe kuru lâflarla anlaşılmaz, anlatılmaz. Tasavvuf olgun inşân, kâmil müslüman olma yoludur. İrfân sâ- hiplerinin mâlûmu olduğu üzere, insanların nefs’leri [mânevi varlıkları ] — bir tasnife göre — yedi derecedir. Memleketimizin yetiştirdiği büyük ârif ve âlimlerden Erzurumlu Şeyh İbrâhim Hakkı hazretleri (rahmetullahi aleyh) Mârifetnâme adlı büyük eserinde bu yedi dereceyi tafsilâtlı bir şekilde izah etmektedir. Biz bir iki satırla1 hulâsa etmeğe çalışacağız:
(12) Nakşî kutublarındandır. Ebû Kaasım Kuşeyrî’nin talebelerinden olup zülce- nâheyndir, yâni iki taraftan feyz almıştır. Bir taraftan Şeyh Ebî Kaasım Gürgânî Tûsîye, öte yandan Şeyh Ebi’l – Hasen Harkanî’ye bağlıydı. Zamanında meşâyihin önderiydi; bir hidâyet güneşiydi. Nizâmü’l – Mülk’ün makamına gelince, büyük vezîr derin bir hürmet duygusu içinde ayağa kalkar, onu kendi makamına oturturdu. Halbuki İmâmü’l – Haremeyn ve Ebi’l – Kaasım Kuşeyrî geldikleri zamân sadece ayağa kalkar, fakat makamını terk etmezdi. Sebebini soranlara: «Şeyh Ebî Ali Fâremidî benim yüzüme karşı kusurlarımı söylüyor, yaptığım yanlış işleri, haksızlıkları açıklayıp, beni îkaz ediyor.. Diğer elimler ise beni yüzüme karşı övüyorlar. Bu yüzden de nefsim gururlanıyor. Şeyh Ebî Ali Fâremidı’nin yermesi benim için daha hayırlı olduğundan, ona daha fazla hürmet gösteriyorum» derdi. (îbn el – Esîr.)

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.