İLETİŞİM

İLETİŞİM

İLETİŞİMİLETİŞİM
«Derişim» sözcüğü, uzun bir süre yalnızca ulaşım araçları ve yollan için kullanıldı. Kitle iletişim araçlannın 1920’lerde başlayan atılımı, sanayi uygarlığı çağında kültür üzerine kapsamlı bir tartışmanın merkezinde yer alan «kitle» iletişimi kavramını ortaya çıkardı. Elektronik ve bilişim teknolojilerinin 1960’lardan başlayarak gösterdiği gelişim sonucunda iletişim, sınırlan aşan teknik ağlarla artık giderek daha sıkı biçimde sarmalanan toplumlann organizasyonunda merkezî bir yer İşgal etmektedir.

ULAŞIMDAN KİTLE İLETİŞİMİNE

Kimi tarihçiler, «iletişim»in başlangıcını en eski uygarlıklarda görürler: Mısır papirüsleri, kaya resimleri ya da Asur posta düzeni. Gerçekten de örgütlü her toplumun kendisine özgü iletişim biçimleri vardır. Ama bir iktidar aracı, bir yönetim biçimi olarak iletişim üstüne pratik ve kuramsal bilgilerin ortaya çıkması, XIX. yy’da teknik ağların gelişmesiyle birlikte gerçekleşmiştir.

Saint-Simoncular ve iletişim ağı tasansı

Her şey, 1793’te, Fransa’da Claude Chappe’m icadı olan ve «kollu telgraf» da denilen optik ya da havai telgrafın ordunun hizmetine verilmesiyle başladı. Yaklaşık altmış yıl boyunca Fransa’daki çeşitli yönetimler devlet güvenliği nedeniyle yalnızca bunun askerî kullanımına izin verdiler. Daha sonraları havai telgraftan, ancak millî piyango sonuçlarım iletmede yararlanılacaktı: hükümetler için hâlâ sahtekârlığı ve spekülasyonu önlemek çabası söz konusuydu. Geniş kitleler bu teknikten gerçek anlamda ancak 1867’de yararlanmaya başladılar. Telgrafın gösterdiği gelişim içinde, bu ağın iktidar araçları arasında yer aldığına tanık olundu: önce karayolları ağı, daha sonraları demiryolları ağı, Paris’in merkez alındığı bir yıldız biçiminde kuruldu.

Optik telgrafın ortaya çıkmasıyla birlikte, bu iletişim ağım devletin mi yoksa özel sektörün mü işleteceği sorusu gündeme geldi. Bü-..Dünya köyü». 1992’de Barcelona tün büyük sanaVi toPlumları bu soruna kendilerince çözüm buldu-Olimpiyat Oyunlan ’nı, uydularla lar: Ingiltere, bu işletmeyi özel girişime bırakmayı yeğlerken askerî toru/an yayın ağı aracılığıyla 3,5 bir örgütlenimin ağır bastığı Prusya, devlette karar kıldı. Ama en an-j3r televizyon seyircisi izleyebildi. lamlı ilke tartışmalarına, demiryollarının bulunuşu ve yapılması
yol açmıştır. Fransa’da 1830-1840 arasında, demiryolları ağr_r letme yöntemi üstüne görüş bildirmeyen pek az siyaset düş’_r vardı. Mesela Pierre Joseph Proudhon, devlet yönetimine kar; -duğunu bildirir. Buna karşılık 1870’lerde, Uluslararası İşçi Birl j «kamu hizmeti» kurulmasının gerekli olduğu görüşünü des:=: -Sanayi döneminde iletişim ağlarının üstlenmiş olduğu sürate–: – • lün ilk farkına varanlar Saint-Simon anlayışının yandaşlan c_~ tur. Saint-Simoncular 1830’larda bu ağların yeni bir topluma, sjl:-lar arasında yeni bir dayanışmaya ve yeni bir kardeşliğe olarj – tanıyacağım öngörürler. Mesela, daha sonralan III. NapolyoR–—’ mşmanlığım yapacak olan Michel Chevalier, demiryollarına r. . nuşunu bir «evrensel ortaklık» aracı olarak yüceltir. Ama dahs i ‘ raları Saint-Simoncular, salt sattayileşmecilik adına, toplumcu c— -çelerini unutma eğilimi gösterirler (Saint-Simon anlayışının İHI’ ■ 1820 arasında geliştirilen görüşü): giderek ekonomik libera^r. öncüleri durumuna gelirler; modem ulaşım ağlarının da bu ger—-hizmetine verilmesini savunurlar. Demiryolu hatlarının açıfcs: -okyanusaşırı denizyolu şirketlerinin kurulması ve dünyadan r _■ ret yollarını alt üst eden Süveyş Kanalı gibi denizleri birleşire.’ -nal taşanlarının yaşama geçirilmesi, Pereire ya da Adolphe –tal kardeşler gibi Saint-Simon yandaşlarınca gerçekleştirilmiş—

Ütopya olarak iletişim

Demiryollarının ortaya çıkmasından sonra, «iletişim» ve -; v şim ağlarının ahlakî ve toplumsal sonuçları üzerine cesur ortaya atıldı. Michel Chevalier, geleceğin demiryolu ağlarını – -ğu ve Batı’yı yakınlaştıracak», «kilise ideolojisi içinde uyuşrr— –panya’yı uyandıracak» ve Çar İmparatorluğu’ndaki Rus köy— -nin yüz yıllık gecikmesini kapatacak bir yol olarak görür. B- — -yacı Saint-Simon anlayışının yayın organı le Globe’da şöyle yiz—’ «Siyasal düzen içinde, onları [Rus köylüleri] uykularından •_ dırmanın en etkili yolu, gözlerinin önüne olağanüstü harek;: : nekleri sermeye, olağanüstü bir hız gösterisi sunarak yürekler ilmeye ve kapılarına kadar ulaşacak bir akışı izlemeye davet err-ye dayanacaktır.» Bu kâhince görüş, ulaşım teknolojilerininr; r=-lığa katkılarına ilişkin söylemlerde uzun bir süre, bir sonraki yıla değin yer alacaktır. Amerikalı Lewis Mumford da, 193“ zt ■ -yasal birliğe, geçmişte Attika’nın en küçük kentlerinde olduğ–dar yaklaşabilmek için gerekli öğelerin var olduğunu» yazar _; mişte kalmış toplumlara geri dönüş, aykırı bir biçimde tefe.:.: -determinizmin izlerini taşıyan bu ideal görüşün ayrılmaz cır : ^ çasıdır. Bu görüş, günümüzde telematik ağlarımn sağlayacaf.: -naklar üstüne gerçekleştirilen söylemde yeniden ortaya çıksr
İÇİNDEKİLER

ULAŞIMDAN KİTLE İLETİŞİMİNE İLETİŞİM VE KİTLE KÜLTÜRÜ: KURAMSAL TARTIŞMALAR MEDYADAN «İLETİŞİM TOPLUMÜ»NA DÜNYA ÖLÇEĞİNDE YAYGINLAŞMA

[oyunu yönlendirmek

ın ikinci yarısı, elektrikli telgraf, denizaltı kablosu, teie-ıa, fonograf, fotoğraf, baskı makinesi gibi önemli ileti-klerinin ortaya çıkmasıyla belirginlik kazanır. Bu dö-m zamanda kitle çağının başlangıcına da tanık olunur: iirlüğü üstüne yasalar, yüksek tirajlı gazetelerin yaygın-endikal kuruluşların yasallaşması, modern bir kamu-luşturulması. Ortak davranışlar üzerine ilk kuramlar or-

ızinin tehlikeli gördüğü sınıfların (işçiler) yükselmesi ı, «hemen tepki gösteren, çabuk öfkelenen, eleştirel dü-anlayıştan yoksun, duygusal taşkınlıkla davranan» kit-rkularını dile getiren eserler yayımlanır. Bu eserlerin baş-örneği, etkisini kitle iletişim savaşlarının ilk deneyim ı Dreyfus davasının ötesinde de hissettiren, ruh hastalık-nı Gustave Le Bon’un «Kitle Psikolojisi» (Psychologie des 395) adlı kitabıdır. Aynı dönemde, toplum psikolojisini cülerden biri olan Gabriel de Tarde, artık kalabalıkları luoyu kavramını kullanmaya başlar ve kitle demokrasi-tik koşulları üzerine bir düşüncenin ilk adımlarını atar.

1ropaganda yoluyla kamuoyu oluşturulmasının bir hükü-yışı olarak ortaya çıktığını ve uygulamaya konulduğunu çin Birinci Dünya Savaşı’nı beklemek gerekir. Savaşın ni-jişmiştir: sivil nüfus yoksulluğa sürüklenmekte, silah sa-çalışmaya zorlanmakta, hava savaşları yoluyla savaşın erek daha fazla çekilmektedir. Bu dönem boyunca, ülke-: değişen biçimlerde sansür aygıtları ve propaganda bi-urulur; silah bırakışmamdan sonra, Almanya savaşın psi-soyutuna yeterince önem vermediğini kabul edecektir ırşılık Adolf Hitler propagandayı en önemli unsur haline <tir). Ne olursa olsun, kitle iletişim sosyolojisinin temel iden olan «Dünya Savaşı’nda Propaganda Tekniği»nin (Pro-ı Technique in the World War, 1927) yazarı Amerikalı Ha-.assvvell, kitabını Birinci Dünya Savaşı deneyiminden yo-k tasarlamıştır. Ampirist okulun temsilcisi Lasswell, kitle konusunda belirgin her sorunun içermesi gereken ünlü . bulacaktır: «Kim, Neyi, Kime, Hangi Kanalla ve Ne Söylüyor?»

rlet propagandası

ıganda teknikleri Birinci Dünya Savaşı’ndan güçlü olarak, nırsız bir güç görüntüsüyle çıkar. Müttefik güçlerin zafe-unların rolünü küçümseme eğiliminde olanlar çok azdır, ı yalın etki-tepki şemasına göre uyaranlara yanıt veren alıcı gibi sunulması, akademik araştırmaları bu dönemde :n etkiler ve hükümet çevrelerinde başarı sağlar, ektif örgütçülerinsin ajitasyon ve propaganda eylemini /■an Sovyetler Birliği, ülke içinde olduğu kadar ülke dışm-etişimin önemini devletin askerî hizmetlerine kaydırır. Ya-lkelere radyo yayınlarının yapılmasını ilk örgütleyen ülke ler Birliği’dir. Nazi Almanya’sında Hitler’in 1933’te iktida-ıesiyle birlikte, Joseph Goebbels’in yönetiminde basının, ıun, sinemanın ve tiyatronun denetimini yürüten bir «Pro-la ve Halkın Bilgilendirilmesi» bakanlığı kurulur.

)’de, 1929’daki büyük ekonomik bunalım, içe kapanmacı kararlı bir biçimde sürdüren eski politikadan kopmak için ıluşturur. F.D. Roosevelt’in Beyaz Saray’a çıkması, iletişim (erinin bir hükümet gereci olarak yasallaşmasıyla aynı za-rastlar; kamuoyuna yeni bir yaklaşım söz konusudur, îrda George Gallup’un öncülüğündeki ilk kamuoyu araştır-rumları, devletin bunalımdan çıkmak için güttüğü strateji-ımetine girer. Ayrıca, yine bu yıllarda Amerikan şirketi Ni-ünlü Massachusetts İnstitute of Technology (MİT) ile ortak ak radyo için ilk mekanik dinleyici ölçümünü (ilk «Audi-) gerçekleştirir. Ama Washington’m, Nazi güçlerinin yayın-karşı uluslararası ölçekte bir radyo yayını tasarlaması için . beklemek gerekecektir.

pagandanın vatandaşların kafasına bir siyasî görüşü sokma lan koşullandırma aracı olarak kullanılması, 1930’lardan Pavlov’un öğrencisi ve bir Rus sürgünü olan Serge Tchak-?’in Fransa’da basılan «Siyasal Propaganda ile Kitlelerin Kanısı»(le Viol des foules par la propaganda politique, 1939) ad-bı gibi, gerçekleri açıklayan eserlerin ortaya çıkmasına yol Bu kitabın Fransa’daki özgün baskısı işgalin ilk haftalarında erce yok edilecektir.

ad Dünya Savaşı’nda, propagandanın «psikolojik savaş»a ştüğüne tanık olunur. Alman kuramcıların son derece önem ği bu terim, Amerikan ordusu tarafından da benimsenir,
Yan, iletişim tekniklerinin ilklerinden ve en etkililerinden birisidir: bilginin depolanmasına, aracılığına ve uzaklara iletilmesine imkân verir.

Çivi yazılarıyla kaplı Sümer heykeli (MÖ 2150’ye doğru).

ama bu terimin yerine «politik savaş» terimini yeğleyen İngiliz genel kurmayınca kabul görmez. Amerika Birleşik Devletleri’nde birçok kitle iletişim sosyologu ve psikologu, Nazi propagandasına karşı koymayı üstlenen birimlerde görev almıştır. Bu uzmanlar buralardaki çalışmalarında, overt propaganda («açık propaganda») ve özellikle yanlış bilgilendirme işlemlerine, yanlış haberlerin üretilmesine ve söylentilerin yayılmasına dayanan covert propaganda («gizli propaganda») yöntemlerini geliştirirler. Bu bilim adamları, çalışmalarını askerî haber alma örgütleri ve 1942’de kurulmuş olan yabancı ülkelere yönelik yayın yapan Amerika Birleşik Devletleri hükümetinin resmî propaganda radyosu Amerika’nın Sesi ile sıkı ilişkiler içinde sürdürürler.

Kitle tüketiminin hizmetinde

İki dünya savaşı arasındaki dönem, aynı zamanda ilk ticarî iletişim örneklerinin biçimlendiği yıllardır. Radyonun ortaya çıktığı 1920’ler boyunca, Amerikan sanayiinin yöneticileri, tüketicilerin gereksinimlerini yönlendirmekten kaynaklanabilecek kazancın bilincine varırlar; ayrıca, potansiyel müşterilerin beklenti ve isteklerini kavramak için en uygun yollan araştırırlar, ABD’de, bu dönemde tüketiciyi denetleyebilmek için etki-tepkı koşullanma şemasına bağlanan davranışçı psikoloji kuramının fbehaviourculuk) kaynaklarına başvuran büyük reklam ajansları kurulur. İlk pazar araştırmaları, talep işletmelerinde kullanılmaya yönelik ilk sondajlar gerçekleştirilir. «Reklam hedefi» kavramı ince ayrıntılar kazanırken, Freud’un yeğeni Edward Bernays ve Ivy Lee’nin öncülüğünde halkla ilişkiler sektörünün temelleri atılır.

Modern reklamcılık sistemi ortaya çıkmıştır. Temel yönelimi ve deney alanı ticarî radyodur; bu radyolarm yöneticileri, dinleyici kitleleri oluşturmak için istasyonların bir «ağa bağlanması»nı (netvc’ork) ve şirketlerin programları parasal yönden desteklemeleri amacıyla sponsorluk işlemleri tasarlarlar. Görsel-işitsel kide kültürünün ilk kurgusal türü de bu bağlamda doğar: soap opera («melodram dizileri, pembe dizi»). Bu ad bile sabun üreticileriyle program yapımcıları arasındaki işbirliğini ortaya koymak için yeterlidir.

Radyo Günleri (Radio Days):

WoodyAllen’ın bu filmi (1987), müzik ve düşü milyonlarca eve taşıyan radyonun ABD’de yayıldığı 1920’li ve 1930’lu yıllan özlemle anımsatır.
Karayolları ağlatının gelişmesi (ABD), burada Kaliforniya’daki Silicon Valley’de olduğu gibi kent yöresinin görünümünü baştan aşağı değiştirdi.
Öteki sanayi ülkelerinde ise kamu hizmetleri düşüncesi gelişmeler gösterir. Mesela İngiltere’de BBC’nin reklam alması yasaktır: buna karşılık radyoculuk sisteminin karma bir nitelik sunduğu Fransa’da reklamcılık, ancak İkinci Dünya Savaşı öncesinde kapatılmalarına değin «göz yumulan» ticarî radyo istasyonlarında serbesttir.

İLETİŞİM VE KİTLE KÜLTÜRÜ: KURAMSAL TARTIŞMALAR

Modern kitle iletişim sosyolojisi ve psikolojisinin temeli, İkinci Dünya Savaşı’ndan bir süre önce ve özellikle ABD’de atıldı. Ama iletişim sorunu 1940’ların sonunda çeşitlendi ve atılım yaptı.

İletişim kuramı

Bell Telefon Şirketi adına çalışan matematikçi Claude E. Shannon, 1949’da «İletişimin Matematik Kuramı» (A Mathema-tical Theory of Communication) adlı çalışmasını yayımladı. Shannon bu kitabında, «genel iletişim sistemi» olarak adlandırdığı kavramın şemasını öne sürdü. Bu şemanın genel çerçevesi şu öğeler zincirine dayanır: bir mesaj üreten bir bilgi kaynağı (örneğin, telefonda konuşma); mesajı sinyallere dönüştüren bir verici (sesi elektrik titreşimlerine dönüştüren telefon); sinyallerin iletilmesine yarayan bir kanal (telefon kablosu); sinyallerden hareketle mesajı tekrar oluşturan bir alta ve mesajın gönderildiği kişi (ya da nesne) olan hedef. Sinir sisteminin biyolojik yanma belirgin göndermeler yapan Shannon’un kuramı, kısa süre içinde fizik, matematik, sosyoloji, psikoloji, dilbilim ve moleküler biyoloji gibi çeşitli bilim dallarınca ortak bir biçimde paylaşıldı. Kod, görüntü, mesaj ve bilgi gibi kavramlar aracılığıyla bu bilimler artık aynı kavramları paylaşacaktır. Daha ilk baştan, bilim adamları bu matematiksel şemanın öteki bilim dallarına aktarılmasına karşı çıktılar. Bununla birlikte, yaklaşık otuz yıl boyunca, bu doğrusal kuram birçok iletişim yaklaşımına esin kaynağı olacak ve matematikçi Shannon’un hazırladığı şema (verici/mesaj/alıcı) kitle iletişimi sosyolojisine yeni başlayan herkes için zorunlu bir başvuru kaynağı haline gelecektir.

1950’lerde, özgün bir okul buna karşı çıkmayı denedi: önde gelen temsilcileri arasında Gregory Bateson, Ray Birdvvhistell, Ed-ward Hali, Erving Goffman, Paul Watzlawick’in bulunduğu, Palo Alto’nun «görünmez kolej» diye adlandınlan okulu. Bu okulun yandaşlan Shannon’ın kuramının telekomünikasyon mühendislerine bırakılması gerektiğini düşünmektedirler. Buna karşılık, beşerî bilimler bakımından iletişimin kendine özgü bir modele göre kavranmasından yanadırlar. Onlara göre, en küçük karşılıklı etkileşim bile

o denli karmaşık bir olgudur ki, bunu doğrusal biçimde işleyen iki ya da daha çok «değişkense indirgeme girişimi boşa çıkacaktır.
«Uyumcular» ve «felaketçiler»

iletişim sürecinde alıcının konumu nedir? Bu sor yaklaşımlarını ikiye bölmüştür ve bu yaklaşımları t şı karşıya getirmektedir; Amerikalı sosyologlar, ki biraz da gereksiz tekrarlarla «aynı mesajların, hızlı ğıtım mekanizmalarıyla, görece çok sayıda ve ano içinde farklılaşmamış kişiye neredeyse eşzamanlı bi tanlmasım mümkün kılan, kitle iletişimiyle birlikte c olarak tanımlamaktadır.

1920’lerde behaviorculuk, alıcıyı edilgen bir rol mişti. 1940’larda kitle iletişim araçlarının etkilerir Amerikan kökenli iletişim sosyolojisi, bu sorunu yı dı. Örneğin Paul Lazarsfeld ve Elihu Katz, bireyler adaya oy vermeye veya şu ya da bu ürünü tüketme ren karar süreçlerini derinlemesine inceledikleri t («iki aşamalı akış») kuramını ortaya attılar; bu kura: akışını iki aşamalı bir süreç olarak incelediler: biri] «görüş önderleri», kitle iletişim araçlarına açık oldu dukça iyi bilgilendirilmiş bireyler bulunur; ikinci aş iletişim araçlarına o denli bağlı olmadıkları için biriı ki bireylerin bilgilendirdiği kişilerle karşılaşılır. Birey ların gözlemiyle olgunlaşan bu varsayımlar, toplun bi ortaya koymayan ve kitle iletişim araçlarının «to] ge»yi sağlaması gerektiğini savunan, bir «toplums biçiminde tasarlanmış, işlevsel olarak adlandırılan st telendirirler.

Bireyi kişisel kararı içinde tek başına bırakan bı yoloji akımının karşısına, toplumsal kararlara a; iletişimi ve kitle kültürünü bir sistem olarak ve eke lumsal ve politik oluşumun ifadesi olarak ele a akımlar çıktı. Bu eleştirel akımların ilk sırasında Frı lu bulunur: Nazilerden kurtulmak için ABD’ye sıj man düşünür, Theodor Adorno ve Max Horkheim da iletişimi ve kitle kültürünü, kültürün çökmesi meşini yadsımak için başvurdukları «kültür sana} çerçevesinde incelediler. Kültür sanayiinin bizzat leri üzerindeki etkilerini betimlediler (bu ürünlere min, standartlaşmanın ve işbölümünün izleri apaı İki felsefeci, ticarî kültürün bu yeni belirgin özelli yaratımın, benzersiz eserin ve kültür deneyimimi gerindeki düşüşü saptadılar. Kültürel ürünlerin sta sının bireyleri standartlaştırdığı, bireylerin sahte egemen kıldığı sonucuna vardılar. Kültürel sana 1950’den sonra Batı Almanya’ya da girdi: Edgard nema ya da Düşsel İnsan» (le Cinema ou l’Homme 1958) ve «Zaman Düşüncesi» (l’Esprit du temps, 19 la birlikte, Horkheimer’in «Akim Diyalektiği» (la Di, la raison, 1974) adlı yapıtı Fransa’da ancak 1974’tı mıştır.

Frankfurt okulunun, kültürün ticarileştirilmesin nelttiği şiddetli itirazlarda, caz ve varyete kadar faı çimlerini aynı eleştiri anlayışı içinde ele almalarınd bilir. Ayrıca, kitle kültürüne karşı «yüksek kültür» ■ alan bu tutum, büyük bölümü kide iletişimiyle u: ilişkiye giren Avrupalı aydın sınıfı içinde kalıcı bir e gelmiştir. 1968 mayısında tüketim toplumuna karşı kaldırınm padak verdiği dönemde, bu tutum Frans; noktaya vardı.

Kitle kültürünün etkileri üstüne görüş ayrılıklar:

hm
İLETİŞİM
Bir video gözetleme sistemi

aracılığıyla (elektronik tabloya bağlı) bir polis karakolundaki nöbetçi, en küçük bir olayda devriye gezen meslektaşlannı uyarabilir.
ı öyle bir nitelik kazanmıştır ki, göstergebilimci Umberto : uçurumu 1964’te «fclaketçiler» ile «uyumcular» arasındaki ;larak sunmuştur. Felaketçiler, kültür yozlaşmasını ve me-cesine inmesini bir felaket saymaktadırlar. Uyumcular ise sselleşme çağında, kitle kültürünü demokrasinin güvence-‘.aktadırlar.

»salcılığın altın çağı

rırist yönelimiyle Amerikan medya sosyolojisi bir içerik le.ue modeli geliştirmişti: bu model, mesajların «belirgin r.e ilişkin yansız, sistematik ve nicel bir betimlemeye ay-ı bir yer veriyordu. 1950’lerde Roland Barthes bu yaklaşıklarını ortaya koydu: çeşidi basın organlarında yayımlan–jnlük yazılarını bir araya getiren «Çağdaş Söylenler» rlogies, 1957) başlıklı kitabı, kitle iletişim söylemine, bildi-crtük içeriğine yönelik yeni bir çözümleme düzeyi önerdi:

– istatistiksel okumasının karşısına ideolojik okumayı geti-

birinci düzeyi olan düzanlamm karşısına aynı dilin ikin-r.iya da göstergebilimci Algirdas Greimas’ın deyişiyle, her

– eolojik biçimin içinde yer aldığı «mitoloji düzeyi» olan ya-

koydu.

:.-.es, daha sonraları, 1960’larda yapısal dilbilimden yarar-Ictle iletişimi söylemine ilişkin bir çözümleme yöntemi-dendirdi {yapı, bir dilin varlığını mümkün kılan kurallar _dür). Açık içerik çözümlemesi, öğeler arasında bağıntılar .r-lmaksızm, bunları yan yana getirmenin ötesine gidemi-Yapısalcı yaklaşım, açık içerik çözümlemesinin karşısı-:ri2in, yani bir sistem içindeki bağıntının araştırılmasını

:<s:st esinli yapısalcılığın temsilcisi felsefeci Louis ;=er. 1970’de toplumsal ilişkilerin belirlenmesinde kitle

– sisteminin oynadığı rolü açıklayan devletin ideolojik •< kavramını geliştirdi: Althusser, polis ve ordu gibi basarların yanı sıra, okul, kilise, aile ve medya gibi hepsi,

değerlerini ve yapılarını benimsedikleri bir toplum farkında olmaksızın bağlanmalarını sağlamakla —simgesel bir şiddet uygulayan ideolojik aygıtları ta-

r.alcı yaklaşım, 1975’e değin kitle iletişim araçlarının,

– ~al düzenin oluşmasına nasıl katıldıklarını gösteren

• .”elemeye önayak oldu. Antropolog Claude Levi-Stra-

– 1350’lerde beşerî bilimler arasında birleştirici bir ; — alarak tanımlamasına katkıda bulunduğu iletişim siste-

yaygınlık kazandı: bir ilişkiler sisteminde, bir ya-;;ik iletişime, akrabalık kurallarını olduğu kadar, dilin i ; • zsomik alışveriş kurallarının açıklanmasında da baş-
Alıcıya dönüş

Medya söyleminin iç tutarlılığını ortaya çıkarmayı deneyen yapısalcı göstergebilim, televizyon ve film seyreden, dergi okuyan ya da radyo dinleyen alıcıların varlığını göz önünde bulundurmuyordu. Göndergeyi de hesaba katmıyordu. Ekonomi ise hepten yoktu.

1970’lerin ikinci yarısında «kültür sanayii»ni tek değil, «kültür sanayileri» biçiminde çoğul olarak ele alan birçok inceleme ortaya çıktı. Kültür sanayii kavramının burada çoğul anlamda ele alınması, Frankfurt okulunun iki felsefecisinin aşırı bütünleştirici görüşünden ayrılmayı amaçlar. Bu kültür ekonomisi, dalların (kitap, basın, radyo, plak, sinema, televizyon, video) her birisi için üretim sürecini, çeşidi aşamaları içinde (yaratım-tasarlama, basım, reklam, dağıtım) çözümlemeyi; bu çeşitli sanayilerin üstlendikleri (özel, kamuya ilişkin ya da karma) çeşitli kurum biçimlerini, teknik ve ticarî düşüncenin içeriklere getirdiği kısıtlamalar bakımından değerlendirmeyi öngörür.

Ama alıcının yeniden kıymete binmesi büyük bir kuramsal kargaşa yarattı. Algılama anının öneminin kabul edilmesi, iletişim sürecini ele alma biçiminde köklü bir değişime yol açtı. Yapısalcı çözümleme, bir laboratuvar nesnesi gibi incelediği metnin anlamının araştırılmasını merkezî bir konuma yerleştirmişti. Yeni kuramsal yaklaşım ise, alıcıyı anlamın üretilmesinde etkin birey konumuna getirecektir. Bu yeni yönelimin önemli bir kitabı olan Michel de Certeau’nun 1980’de yazdığı «Gündeliğin Keşfi» (l’Invention du quotidien) adlı eserinde, «tüketimin tanınmayan üreticileri, sessiz yaratıcıları vardır» görüşünü öne sürecektir. Aynı zamanda psikanalist ve etnolog olan bu tarihçi, ilgisini «zahit» adını verdiği kişilere, bunların kitle iletişimi ve kültürünün buyrukları dışında başka şeyler yapabilme becerilerine ve tüketim biçimlerine yöneltir.

MEDYADAN «İLETİŞİM TOPLUMU»NA

İletişim eski anlamım yitirmiştir. Daha düne değin bir «eğlence sanayii»ne indirgenmiş olan iletişim, profesyonellerin alanlarını ve ekonomik etkinlik sektörlerini giderek daha fazla canlandırmaktadır. Bilimsel düzlemde, artık örgütlenme ve denetim bilimleriyle de bütünleşmektedir.

Haber ve bilgi edinme toplumuna doğru

Yeni iletişim araçlarının yapılaştırıcı rolünün önseziyle farkına varan kişi, sibernetik’in öncüsü NorbertWiener’dir. «İnsanlarda ve Makinede Sibernetik ya da Denetim ve İletişim» (Cyberne-tics or Control and Communication in the Man and the Mac-hine, 1948) adlı eserinde, geleceğin toplumunun bilgi edinme ve haberleşme çevresinde örgütleneceği sonucuna varır (oysa

Modem bir işletme «İletişimci» dlr:

telefon şebekesi aynı anda birçok kişiyle görüşmeye, telefonları aktarmaya, çağn sinyalleri göndermeye imkân verir; işletmede aynca bir mikrobilişim ağı; elektronik kurye; faks aygıttan; uzak mesafeden çalışma arkadaşlanyla ya da ortaklarla görüşmeler yapılmasına imkân veren videolu aygıtlar vardır.
bu dönem henüz bilişimin başlangıcıdır). Temel düşman bilgi yitimi (entropi), bir başka deyişle doğanın, düzenli olanın yapısını yıkma eğilimidir. «Bilgi birikimi, bilginin örgütlenme derecesinin ölçüsüdür; bilgi yitimi ise, onun örgütsüzlüğünün ölçüsüdür» der. Ona göre bilgi yitimiyle yalnızca bilgi makineleri ve ağları başa çıkabilir. Yeter ki bilgi bir engelle karşılaşmak-sızın akabilsin. Bu engellerden gizli olanı, kimi toplumsal kategorilerin dışlanmasını, piyasa ve kazanç mantığını, güç stratejilerini tanımlar.

Bununla birlikte, «bilgi edinme toplumu» kavramı ancak 1970’lerde elektronik, bilişim ve telekomünikasyon alanlardaki ilerlemelerle açıklık kazanır. 1977’de Fransız kökenli bir Amerikalı ekonomist olan Marc Uri Porrat, ABD hükümetinin isteği üzerine «bilgi edinme sanayii»nin üç büyük kesimini tanımlar: bir yanda temel bilgiler (veri bankaları, malî ve ticarî bilgi); öte yanda kültürel bilgiler (filmler, diziler ve televizyon programları, resmî bildiriler, kitaplar, gazeteler, dergiler); son olarak (unvanlarla, işletme ve danışmanlık bilgisiyle, yetişimle, bilimsel ve uygulayımsal bilgiyle sunulan) pratik bilgiler ya da know-how.

Bunalımdan çıkış yolu mu?

1970’lerde, ulusal ve uluslararası ilişkiler bunalıma girdi. Danışmanlar yeni bilişim ve iletişim uygulamalarını, siyasal olduğu kadar sınaî bakımdan da bir bunalımdan çıkış yolu olarak yetkililerin karşısına çıkardılar. Bu stratejik seçenekler arasında iki resmî rapor çok anlamlıdır.

Bu raporlardan, 1975’te yayımlanan birincisi, David Rockefel-ler’in girişimiyle Kuzey Amerikalı, Avrupalı ve Japonyalı, siyaset adamları, üst düzey yöneticileri ve işadamlarından oluşan üç taraflı bir Komisyonun eseridir ve amaç da (petrol şoku yalnızca ekonomileri sarsmamıştır) «batılı demokrasilerin yönetim bunalımına» karşı önlem almaktır. Bu Komisyon’un başında, iletişim ağlarının dünya çapında yayılmasının uluslararası ilişkileri nasıl etkilediğini ilk araştıran kişilerden birisi ve daha sonra Başkan Jimmy Carter’ın danışmanlığını yapacak olan Zbignievv Brze-zinski bulunuyordu. Zbigniew 1969’da geleceğin yeni toplumu-nu adlandırmak için «kültürel, ruhsal, toplumsal ve ekonomik düzlemlerde (özellikle bilgisayar ve elektronik alanlarında) teknolojinin ve elektroniğin etkileriyle biçimlenen» bir «teknetronik toplum» deyimini ortaya attı.

Fransa’da, Cumhurbaşkanı Giscard d’Estaing’in isteği üzerine Simon Nora ve Alain Mine, 1978’de, iletişim konusunu geniş anlamda yorumlayan «Toplumun Bilgilendirilmesine Dair Rapor» (Rap-port sur l’informatisation de la societe) başlıklı raporu hazırladılar. Yazarlara göre bilgisayarlar ve telekomünikasyonun giderek artan bir biçimde iç içe geçmesi (telematik) baştan yepyeni bir ufuk açmaktadır, çünkü «bilgiyi, yani iktidarı» elinde bulundurmaktadır. İletişim ve iletişim teknolojileri, bu bakış açısından «toplumun denetim altına alınmasında yeni bir bütünsel modanın» araçları olarak ortaya çıkmaktadır. Nora ve Mine, hem bu teknolojilerin gelişimine ilişkin yeni bir strateji (sert bir rekabetin sürdüğü bir ortama katlanmaya olanak tanıyan) hem de toplumsal uzlaşmanın kaybolmasını engellemeyi amaçlayan siyasal bir yaklaşım önerdiler. Yüzyıllar süren, «toplumun karşısında eleştirilen ama içten içe savunulan merkezîleştirme»nin ardından yeni telematik ağları toplumu, bu uzlaşmanın en esnek yönetim bi-
çimlerini ortaya çıkarır, çünkü «bilişimleştirilm kodları, modern ulus boyutlarında, geniş bir b: mak zorundadır».

1980’ler, teknolojik ağlar yardımıyla bu kurtulı li duruma getirecektir. Endüstrinin koruyucusu ve devlet kavramının yasallığını koruduğu bir sırada lan destekleyen çözümlemeler, bugün bütün dün; yasanın pragmatik mantığını karşılarında bulaca’

Bilimsel bilginin pragmatiği

1979’da, felsefeci Jean-François Lyotard, Qu ler Konseyi için Postmodern Durum (la Conditic başlıklı bir rapor hazırladı. Bu «bilgi üstüne rap lojilerinin gerçekleştirdiği atılımın ileri kapitalis gütlenmesi üzerinde doğurduğu olası sonuçları Temel savı, sibernetik rasyonalizmin ve bilims matik hegemonyasının, «büyük anlatılarsın ir duğudur; büyük kahramanların, büyük tehlikele culuklar»m ve «büyük amaç»m sonu, işçi sınıfı ci söyleminde ya da aydınlanma felsefesinde d sihçi kuramların sonu gelmiştir. Ona göre bu yc leri taşıyan büyük toplumsal kategorilerin, ulus tilerin, kurumların ve tarihsel geleneklerin … ç gider.

Daha önceki yıllarda, sosyal ve beşeri bilimle] daki bilginin başlıca kaynağı ve etmeniydi. 198C lar da bu alana el attı. Bir yandan giderek daha i beyine, onun iletişim süreci içindeki yerine, öze temi ve dil yetisi arasındaki bağıntılara ilgi duyul: yeni araştırma alanı, sinir sistemini konu alan bi yoloji, nörofizyoloji, nöropsikoloji) ve bilgi edil (mantık, dilbilim ve ruhbilim) kesişme noktasın gılama, bellek, bilgi ve söz-işlem olguları bu alaı nularını oluşturur. Öte yandan insan-makine ilel me bilimleriyle birlikte mühendislik bilimlerine: ların (bilgi-işlem, elektronik, otomatik, matema rumuna gelmiştir.

Her durumda geçerli olan bilimler arası daya bir biçimde gerçekleşmez. Fransız bilimsel araş rinden birinin 1985’de düzenlediği bir raporda § «Sinir bilimlerinin, mantık ve dil bilimlerinin, limlerinin öne sürdüğü iletişim modellerinin ço sürecini öne çıkarır ve duygusal boyuta yeterine Çoğunlukla metodolojik düzeydeki bu ihtiyaç çekte işlevinin ne olduğunun açıklanmasında kı ra yol açar.» Rapor deneysel bilimler ile beşerî \

ir gerilim bulunduğu sonucuna varır: «Güçlük, düşün-eklerinde olduğu kadar toplumsal görevlerinde de bir-ayrı olan dalları birbirine yaklaştırabilmekten kaynak-ıdır.» Bu karşıtlık, iletişimin kavranış biçimi üzerinde laha etkili olan sibernetik ve genel sistemler kuramının k) yorumlanmasıyla birlikte daha da şiddedenmekte-landa çalışmalarını sürdüren araştırmacılar, sistemlerin , biyolojik ya da sosyolojik özellikleriyle ilgilenmeksi-1 olarak bunlara uygulanan ilkeleri araştırmayı» amaç-dır. Bir sistem, karşılıklı etkileşim içindeki öğelerin bü-; karşılıklı etkileşimler de rastlantısal özellikler taşı-uradan hareketle, toplumsal olanı modelleştirmeye yö-eğilim gelişir. Armand ve Michele Mattelart’ın «Buna-%nlannda Medyanın Kullanımı Üstüne»de (De l’usage des ;n temps de crise, 1979) belirttikleri gibi, «iletişim felse-[. yy’daki ilerleme felsefesinin rolünü üstlenmek üzere-letişimin teknolojik desteklerinin yayılması, bir toplu-işme, uygarlık, uyum düzeyini ölçmeye yarayan birim ırür.»

alımlann yönetimi

iletişimin toplumları yeniden yapılanmasında önemli bir dır. İletişim teknolojileri, ev, okul, şirket, büro, hastane îrında güçlerin ve karşı güçlerin yeniden düzenlenmesine »r. İletişim, toplumsal ilişkilerin yönetiminde bir teknolo-arak etkinlik alanlarında giderek daha fazla yer tutar. «Iş-ik» modeli, 1980’lerde, belediye gibi birçok kurumu etki-lında, bu yaklaşım, koruyucu devletin ve kamu hizmetle-rilemesine, işletmeciliğin, değerler hiyerarşisinin, verimli-aşarı normlarının yükselmesine yol açar. Oysa, III. binyı-;ticilerinin önerdiği örgütlenme modeli bir iletişim mode-ı yaklaşım, Fordizm döneminde değer kazanan dikey ve şik şemanın yerini alır. Geleceğin işletmesi her şeyden ön-işimsel» olarak tanımlanır: bu iletişim, içte personelin ba-;in gerekli uzlaşmayı yaratmaya yarar; dışta da görünü-lançoda yer alan bir sermaye niteliğine bürünmesi nede-:reklidir.

menin yeni iletişimsel işlevinin en yetkin örneklerinden nuhalif çevrede iletişim» de denilen bir «bunalım iletişi-. gelişmesidir, iki temel olay bu tür iletişimin 1980’ler-:!işimini hızlandırdı: AYFHSA (alenen yüksek fiyata his-a alma) mücadelesi ve «büyük teknolojik sakıncalarsın
ortaya çıkması. AYFHSA, avını (satın alınacak işletme) ele geçirmeye çalışan için olduğu kadar, kendini saldırgandan korumak zorunda olan için de bunalım durumunun yetkin bir örneğidir. AYFHSA gerçekten de gerçek bir malî ve psikolojik bir savaş arenası görünümündedir: her türlü hileye başvuranlar da dahil olmak üzere, hemen hemen bütün reklam saldırılarının geçerli sayıldığı, rakibi istikrarsızlığa iten stratejiler, iletişim senaryolarına eşlik eder. Manevralar başarıya ulaşırsa, saldırıyı yapan, yeniden yapılanmayı ve gerektiğinde personelin toplu «işten çıkarılmasını» yönetmek için bunalım iletişiminden yararlanır.

Çevre kirliliği, patlama, deniz kazası: tüm bu sakıncalar, bütün dünyadaki şirketleri, ekolojik bilincin yükselmesi çerçevesinde, toplumla ilişkilerini yeniden gözden geçirmek zorunda bıraktı. 1970’ler, hepsi de birer uyarı niteliği taşıyan, İtalya’da Seveso kimya fabrikasındaki kazayla (1976) ve ABD’de Three Miles Is-land nükleer felaketiyle (1979) belirginlik kazanmıştır. Ardından 1980lerde Bhopal’de (Hindistan), 1985’te 2 300’den fazla kişinin ölümüne ve bu girişim içinde üçüncü kimya şirketi olan Amerikan Union Carbide’in gelirlerinin üçte birinden fazlasını kaybetmesine yol açan zehirli gaz kaçağına; SSCB’de, Ukrayna’da Çer-nobil nükleer santralindeki padamaya (1986); Basel’deki Sandoz şirketinin bir deposundaki yangının ardından (1986) Ren nehrine zehirli ürünlerin karışmasına… veAmoco Cadiz’in ardından (1978, Ingiltere kıyıları) süper tankerlerin uğradığı bütün deniz kazalarına tanık olundu.

Kitle iletişimine olabildiğince geniş bir biçimde yansıyan bu olaylar, şirkederi, işletme biçimini de inceleyerek bunalımı derinlemesine yönetme yolları üzerine düşünceler geliştirmeye itti. Son derece korkulan beklenmedik olaylara karşı koyabilmek için, bunalımı ve «dinginlik zamanında» istikrarsızlığı düşünmek gerekli görüldü. Böylece Sandoz şirketinin dış ilişkiler servis sorumlusu, Basel kazasının ardından şu açıklamayı yaptı: «halkla ilişkilerde sibernetik bir düşünce geliştirmek gerekir.»

Haklı olarak birçok araştırmacı, daha 1961’de Alman felsefeci Jürgen Habermas’ın reklam ve pazarlama teknikleri aracılığıyla kamu alanının aşamalı biçimde işletilmesi konusunda yaptığı gibi, iletişim stratejilerinin profesyonelleşmesinin sonuçlarını sorgulamaya girişti. Şirkederin halkla ilişkiler faaliyetinde ulaşılan rasyonelleşme düzeyi ve bunun bir iletişim modeli olarak yaygınlaştırılması, demokrasinin tartışmalı alanlarının «özelleştirilmesi» sorununu gündeme getirdi.
Dünya çapında borsa: dünyanın dört köşesinden satın alma ve satış emirleri geldikçe, sürekli olarak bilgisayar ekranlanna yansıtılır. Burada, New York Borsası ’nın salonu görülmektedir.

Cezayir şehrinde, çatıdaki çanak anten. Dünya’da birçok ülkede olduğu gibi Cezayir şehrinde yaşayanlar da, uydu aracılığıyla gerçekleştirilen yayınlan izlemeye olanak tanıyan bu tür donanımı ortaklaşa alırlar. Böylece Fransa, İspanyaya da İtalya’da yayınlanan ve kimi kez içeriklerinin ulusal televizyon yayınlannın programlanyla ters düşen programlan birçok kişi izlemektedir.
DÜNYA ÖLÇEĞİNDE YAYGINLAŞMA

Uluslararası ölçekte bir iletişim ağı gerçekleştirmeye yönelik ilk örgüt, 1865’te kurulan Uluslararası Telgraf Birliği oldu. Kısa süre sonra bunu Dünya Posta Birliği izledi, iletişimin uluslararası bir nitelik kazanması, uzak mesafeler arasında haberleşmeyi olanaklı kılan tekniklerdeki ilerlemelerle birlikte yaygınlaştı ve bu yayılma aralıksız bir biçimde sürdü: Uluslararası Telgraf Birliği’nin ilk oturumuna yalnızca yirmi kadar devlet katılmıştı, oysa Uluslararası Telekomünikasyon Birliği günümüzde yüz elliden çok ulusu bir araya toplamış durumdadır.

Uluslararası kuruluşların geçmişi

XIX. yy’ın ortasında, Avrupa’nın büyük ajansları (Fransız Havas Ajansı 1835’te, Alman Wolff 1849’da, Ingiliz Reuter 1851’de kuruldu) bu dönemde gelişmeye başlayan yüksek tirajlı gazeteler için uluslararası haberler hazırlamak için dünyanın dört bir yanına dağıldılar. 1848’de kurulan Amerikan ajansı Associated Press, ancak XX. yy’ın başlarında uluslararası boyutlara ulaşabildi.

Ama üretim ve dağıtım ağlarını, tam anlamıyla sınırların ötesine taşıyabilen ilk iki kültür sanayii, XX. yy’ın başında gelişen sinema ve çizgi romandır. Bu dönemden sonra, dış pazarlarda üstünlük kuran Fransız sinema yapım şirketleri Pathe Kardeşler ve Gaumont, Brezilya, Türkiye ya da İsveç gibi çok farklı ülkelere yerleştiler, ikinci Dünya Savaşı’nın ardından yerlerini Amerikan Majors’a ve çok güçlü Alman şirketi UFA’ya (Universum Filmak-tiengesellschaft) bırakmak zorunda kaldılar. Sinema sanayii, 1920’lerde uluslararası ortak yapımlara da başladı. Avrupalı aydınların bir bölümü ise Amerikan kide kültürünü iki dünya savaşı arasındaki dönemde hızla yayılan Hollyvvood sinemasıyla tanıştıktan sonra tamdılar.

1894 dolaylarında William Hearst ve Joseph Pulitzer’in gazetelerinde yayımlanmaya başlayan Amerikan çizgi romanları, 1909’dan soma ülke dışına ihraç edilmeye başladı. Konuların, yabancı okurların gelenek ve göreneklerine uygun olup olmadığı sorusunu ilk ortaya atanlar, çizgi roman sanayii profesyonelleridir. Böylece, uluslararası piyasaya sürülen ilk çizgi romanlar, çok çeşitli ulustan okur kitlesinin beğenisini kazanabilmek amacıyla aile öykülerini işlemeye başladı.

Nazi ve faşist rejimlerin propagandasına karşı sürdürülen savaş, Batı’da yabancı dilde radyo yayınlarım hızlandırdı. Bugün dünyada en çok satılan dergi olan Reader’s Digest’in o dönemde uluslararası bir nitelik kazanmasının temelinde de aym neden yatar; derginin amacı, Mihver devlederinin Amerikan kıtasındaki Latin kökenli ülkeler üzerindeki etkisine karşı mücadele etmekti. Mussolini’nin müttefiki olmasına karşın, Hider’e şiddetle karşı çıkan ve vatandaşlarının Nazi progandasım dinlemesini engellemeyi amaçlayan Engelbert Dollfuss yönetimindeki Avusturya hükümetinin 1934’te örgütlediği girişim gibi, düşman yayınlarını bozmaya yönelik ilk çalışmalar da bu çerçeve içinde yer alır.
«Dünya köyü»

insanlığın bir «elektronik toplum» oluşturmakt şüncesi, Toronto Üniversitesi profesörü Kanadalı F hail McLuhan’ın «Dünya Köyünde Savaş ve Barış» (V in the Global Village, 1971) adlı kitabı yayımladığı uzamr. «Dünya köyü» deyimi böylece, uluslarara kanıdayan pek çok önemli olayla güçlenerek varlığ sürdürdü. Ama McLuhan’ın katkısı, günümüzde aı kalıp düşüncelerine katılan bu şok anlatımla simi Gerçekten de o, medyayı yalnızca ilettiği mesajla yeni içerikleri itibariyle inceleyen eğilimi ilk tartışn panlardan birisidir («Medyayı Anlayabilmek», [Undeı dia], 1964); bu eğilim özellikle, televizyona eğitsel’ levler atfeden Fransa gibi ülkelerde güçlüydü. Med’ rak kide bilincini yönlendiren bir unsur olarak gön geleneğin tersine, bunların duygusal etkilerinin ön meyi başardı. Son olarak da teknolojik bakımdaı olan televizyondan başlayarak farklı kitle iletişim a: da ortaya çıkan karşılıklı etkileşimi gözler önüne se han’dır.

1960’ların sonunda da, teknolojik değişimin topl
«Dragon Balh. Tüm dünyada yayınlanan Japon çizgi filmi.

ne geçtiği bir dönemde, «iletişimde devrim» sloganı /ayıldı. Kültürel varlıkların uluslararası piyasasına tek smen olması (o dönemde «dünya iletişiminin % 65’inin yayıldığı»nı yazan da Zbignievv Brzezinski’nin kendili ülkelerde düşmanca bir tepki uyandırdı. Bu ülkelere ıya köyü salt iş dünyası köyüne, bir coryorate viltage’a dö-ıkıncası içeriyordu. Bu itiraz, o denli yüceltilen karşılıklı k içinde daha ağırlaşmış bir bağımlılık maskesini düşü-rel emperyalizm kavramının doğmasına yol açtı.

:r boyunca Üçüncü Dünya ülkeleri Batılı büyük haber u hedef alarak, kültürel ürünlerin dolaşımını dengele-ünde talepler geliştirdiler. «Yeni bir dünya haber ve iletini» adına verilen bütün mücadeleler, eğitim, kültür ve bi-arında Birleşmiş Milletler Örgütü olan Unesco içinde sür-Bu örgütün bir komisyonu iletişim sorunlarını incele-ikümlü kılınmıştır: komisyon 1974 Nobel Barış Ödülü ; Amnesty Intemational’m («Uluslararası Af Örgütü») ı îrlandalı avukat Sean McBride’in başkanlık ettiği bu ko-Hubert Beuve-Mery ya da Gabriel Garciâ Mârquez gibi azeteci ve yazarlardan oluşuyordu. Bu komisyonun ha-ve yeni bir dengenin oluşturulması yönünde olumlu so-eren raporu «Çeşitli Sesler, Tek Dünya» (Voix multiples, un nde) başlığıyla yayımlanmış ama, Amerikalı ve İngiliz urullarının onayını kazanamamıştır; raporu, haberlerin ılaşımına karşı bir gözdağı olarak gören Amerikan ve In-ulları, sırasıyla 1984 ve 1985’te Unesco’ya hoşnutsuzluk-t bir biçimde ilettiler. Ayrıca, bir yandan iletişim alanın-3İr dünya düzeni isterken öte yandan kendi gazetecileri-sanatçılarını hapseden kimi Üçüncü Dünya hükümede-i oynamasının, çaba gösteren birçok ülkenin bu savaştan >ine yol açtığı da bir gerçektir.

lüşe göre, 1980’lerde yeni liberal siyaset rüzgârları, ileti-usundaki alışverişlerdeki eşitsizlik düşüncesine kadar her slararası arenadan silip süpürmüş durumdadır.

er dolaşımını düzenlemek mi, yoksa iir bırakmak mı gerekir?

ararası iletişim akışı düzenlenebilir mi? İkinci Dünya Sa-ardından, bu sorun uluslararası toplumu temsil eden irgütlerin tartışmalarının merkezinde yer aldı. İki sav ça-aydı: Sovyetler Birliği ve Doğu ülkelerinin savunduğu, kaynaklı yayınları yasaklamada ülkelerin içişlerine kanası ilkesi; ticaret alanında olduğu gibi haber alanında da kçü yaklaşımı (haberlerin özgür dolaşımı [free flow of in-on]) öğütleyen, Amerikan hükümetinin savı. Bütün so-aş dönemi boyunca, bir yanda haberin gizlenmesi ve do-ın engellenmesi uygulamasına başvuran rejimler, öte bilginin aşırı hatta doyum noktasında dolaştırılması ku-geçerli olduğu ülkelerin konumları değişmeden kaldı. Ikelerinde yönetimler, her türlü yola başvurarak vatan-ıı Batı’dan gelen yayınları, yabancı radyoları izlemeleri-llemeye çalıştılar ve bunu bir suç olarak kabul ettiler. Bu-jirlikte, «yokluk» içindeki bu ülkelere Batı’nın tüketim :rini taşıyan haber dolaşımını durdurmak için başvurulan me teknikleri giderek etkisini yitirdi. Özellikle hemen ışındaki Federal Almanya’dan gelen mesajlara açık olan :ratik Alman Cumhuriyeti (DAC), bunun etkilerinin his->i ilk ülke oldu. Sovyet yetkilileri, doğrudan yayın yapan nn yayınlarının bir yönetmeliğe bağlanması için 1972’de ı ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na öneride buluna-‘gılarını açıkça beyan ettiler; oysa o dönemde bu tür uy-etkinliği zayıftı ve çanak antenler henüz düşünce aşamadı. Ayrıca bu öneri her türlü devlet müdahalesine kararlı mde karşı çıkan ABD’nin tek oyuna karşılık yüz olumlu ıbul edildi.

reselleşme

da özelleştirmenin kesin başarıya ulaşmasına, ardından komünizminin çöküşüne tanık olunan 1980’lerle birlikte gılar geri plana itildi. Tüm iletişim ağlarını; havayollarını, ^ollarını, karayolu taşımacılığını, telekomünikasyonu, görsel alanı giderek yeni bir düzensizlik sarmaktadır. Kamu ileri kavramı, tek başına kalan piyasa kuralları karşısında, ere ve her ülkenin kendi tarihine göre özel biçimlerde or-kalkmaktadır. Gerçek bir değişim, iletişim biçimlerini ve in örgüdenmesini etkilemektedir.

yandan, uluslararasılık kavramının yerini alan küreselleş-t-ramı günümüzde iş çevrelerinde yayılmaktadır. Şirketler
için bir ölçek değişimi söz konusudur: sermaye piyasaları, ürünler, hizmetler, işletme ve üretim teknikleri «küreselleşmiştir», bir başka deyişle dünya çapında nitelik kazanmıştır. Hiç kuşku yok ki iletişim ağları, şirkederin bu yeni küresel örgüdenmesinin merkezinde yer almaktadır: büyük şirketlerin iç ve dış bağlantı kanalları, verilerin sınırlar ötesi dolaşımının yüzde 90’ını taşımaktadır.
Ürünlerin ve hizmederin küreselleşmesi, aynı zamanda bir «küresel hedef» araştırmasını da içerir: aynı mesajda olabildiğince çok sayıda tüketiciye ulaşmak (bunu, «küresel pazarlama» üstlenir) bir öncelik durumuna gelmiştir. Gereksinimlerin türdeşleş-mekte olduğunu kabul eden aşırı küreselleşme yandaşları, kide-sellikten ayrılma ve keşideme gibi başka eğilimleri destekleyenlerle zıdaşmaktadırlar. Ne olursa olsun, küresel piyasa görüşü ile bunun somut olarak gerçekleşebilirliği arasında bir uçurum bulunmaktadır. Evrenselleşme ne kadar arzu ediliyor olursa olsun, istekler ile gerçekler arasında birçok engel bulunmaktadır. Bunun kanıtı da, mesela bütün Avrupa’ya yönelik yayın yapan televizyonun gerçekleştirilmesinin son derece yavaş ilerliyor olmasıdır. Farklı kültürlerden insanları aynı program çevresinde bir araya getirmeyi başarabilecek bir ortak paydanın bulunabileceği düşüncesi uygulanabilir olmaktan uzak görünmektedir. Ve kimi diziler uluslar ötesi bir izleyici Meşini kendine çekse de, ulusal kitlelerin ilgisinin çekilmesinde yerel kurgular her zaman avantajlıdır. Mültimedya şirketlerinin küreselleşmesine gelince: bu alanda, dünya ölçeğinde grupların oluşturulmasının, 1980’lerde borsa artırımının uyandırdığı beklentiden daha güç olduğunu düşündüren birçok başarısızlıkla karşılaşıldı.

1970’lere göre önceliklerin yer değiştirdiğinin bir göstergesi olan ağların geleceğine ilişkin uluslararası tartışmalar, GATT (Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması) gibi teknik örgütlere doğru kaydı. Bilginin dolaşımı, artık daha çok serbest dolaşım, hizmet dolaşımının liberalleştirilmesi (geleceğin üçüncü top-lumlarının temeli) tartışmalarının bir parçası haline gelmiştir; bu durum, know-how’u olduğu kadar filmleri, turizm dolaşımını olduğu kadar para dolaşımını da ilgilendirir hale gelmiştir.

Piyasa mekanizmalarının dünya ölçeğinde edindiği bu yeni yasallık, oldukça farklı bir mantığa, bir başka deyişle askerî mantığa göre işleyen iletişim ağlarının varlığını unutturmamalıdır. 1991’deki Körfez Savaşı uydu ve bilgisayarlarla birbirlerine bağlanan haber kanallarının oluşturduğu «haber alma» silahının ürkütücü etkilerini gözler önüne sermiştir. □
«Akıllı» silahlar Körfez Savaşı sırasında kullanıldı: bir Jaguar uçağından videoyla hedef saptama ve anında ateş.
AYRICA BAKINIZ

– JJ-İ-, bilgisayar • bilişim

– . büroişlem

– 3J’a elektronik

– 3-m-i gazetecilik ve basın

– kitap ve yayımcılık

– :s^tsu kütüphane

– 3-anslI mikrobilişim

– ES radyo

– ‘AMsıl reklamcılık

– Misil taşımacılık

– (S.ANSLI teiedeteksiyon

– [LANşy telefon

– ib.ansl| telekomünikasyon

– MiM televizyon

– ib.ahslI video

– ib-ansiİ zekâ (yapay)

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*