HÜZÜN SENESİ VE İKİ AKABE (BİATİ)

620 senesi, H azreti M uhammed için, bir m âtem yılı olmuş­
tur. Evvelâ amcası ve hâmisi Ebû Talib’in ölümü ile en aziz
yakınlarından birini kaybetm iştir. Ebû Talib, ölüm ünün yaklaştığını
hissederek, kardeşlerini, yâni Abdül M uttalib’in oğullarını
yanm a çağırdı; yeğeninin him ayesini tavsiye etti ve sü­
kûnet ile gözlerini kapadı. Bu pek acı m âtem den biri kaç gün
sonra, H azreti M uhamm ed daha elîm bir kedere uğradı: Fakir
iken kendisine bağlanan ve yalancı addedildiği bir zamanda
ona inanan sevgili eşini kaybetti. Haticenin yaşadığı m üddet­
çe, vücudünde erkekliğin bütün kuvvet ve kudretine sahip
olmasına rağm en Hazreti M uhammed, m em leketin örf ve âdetinin
m üsaade ettiği halde, başka kadınlarla evlenm em işti.
B ütün hayatında, üm itlerinin m ahrem i ve ümitsiz günlerinin
tesellicisi olan Hatice’nin hatırasına karşı hususî bir m uhabbet
beslemiştir.
İşte bu hüzün ve m âtem in yükü altında ezildiği halde,
hem şehrilerinin vâki dâvetine cevap verm ediklerini görerek,
civar m em leketler halkını hakka davet için oralara gitmeğe
karar verdi. İlk önce Taif’e gitti. Taif, M ekke’nin yüz kilom etre
kadar şarkında bir küçük kasaba idi, ki bağlarının üzümle-
ryile, bahçelerinin m eyvalarıyla, gönüllere ferahlık veren gülleriyle
m eşhurdu. Zeyd’i yanm a alarak, M ekke’den çıktı. A rafat’a
kadar, hacıların takip ettikleri yoldan gittiler. Yol, oradan
sonra, yer yer dar boğazlarla kesilmiş koyu renkli kayalar
arasında devam eder. Bunların sonunda da Cebeli Hura m eydana
çıkar. Yol bu dağın tepesini aştıksan sonra, bazıları
— oralara yazlığa gelen — Mekke eşrafına ait yemyeşil meyva
bahçeleri arasından geçerek bir vâdiye iner.
Mekke ile Taif’in bazı âileleri arasında evlenme ve nikâh
yolu ile teessüs eden bir takım rabıtalara rağm en, Taif ahalisi,
ekseriyet itibariyle, K ureyşlilerin m azhar oldukları hürm et
ve itibarı kıskanıyorlardı. Hazreti M uhammed, Taif’lilerin kibir
ve gururlarını okşıyacak surette hareketle, hal ve vaziyetten
dilediği gibi istifade edebilirdi; fakat o, bu tü rlü hareketlere
asla baş vurm adı.
Taif’e gelir gelmez, kasabanın ileri gelenleri arasında, Mekke’de
iken tesadüf ettiği üç kardeşi aram ağa koyuldu. O nları
bulup kendilerine seyahatinin gayesini beyan, nübüvvetini izah
ve onları İslâm dinine girmeğe dâvet etti. Fakat ikna edemedi.
Kendisini ziyarete gelmiş olan diğer bazı m ühim şahıslara k ar­
şı da bir m uvaffakiyet elde edemedi. Bir takım kim seler tara ­
fından meczub ve yalancı addedilen H azreti M uhamm ed’in ismini
duym uş olan ahali, ona hürm etle karışık bir korku ile bakıyorlardı.
Kendi davası lehine kazanması m uhtem el olan kim ­
selerle, halkın diğer kısım ları arasında bir takım m ünazaalara
sebep olmasından korkan Taif reisleri, H azreti M uhamm ed’i
hemen Taif’i terke davet ettiler. D erhal azim ete m ecbur etmek
için de halkın aşağı sınıflarına m ensup ayak takım ını tahrik
ederek onu kovalam ağa m em ur eylediler. Hazreti M uhamm
ed Taif’ten çıkar çıkmaz, kölelerle serserilerden m ürekkep
olan o kafile ona sövmeğe ve üzerine taşlar atm ağa başladılar.
Vücudünü siper ederek Hazreti M uham m ed’i sıyanet etm ek
isteyen Zeyd m ütecavizler tarafından yere devrildi ve başından
yaralandı. Resul-i Ekrem, ayakları yaralı olduğu halde,
ıstırabtan derm ansız kalarak biraz durup oturm ak istediyse
de m âni oldular. Y aralarının tesirile duyduğu acılara rağm en,
ayakları biribirine dolaşarak, kendisini kovalayanlar bu vahşi
eğlencelerinden vazgeçip, onu kaderiyle başbaşa bırakıncaya
kadar vücudünü sürüklemeğe m ecbur kaldı.
Resul-i Ekrem, yorgunluktan bitik bir halde, yolun kenarında,
bir bağın çiti dibinde oturdu. Bu bağın sahipleri
Utbe ve Şeybe nam ında iki M ekke’li idi. Resul-i Ekrem ’i o
halde görüp acıdılar ve hizm etçileri Addas ile ona — susuzlu­
ğunu giderm ek üzere — bir salkım üzüm gönderdiler.
Resul-i Ekrem, üzümü eline alarak: Bismillâh» deyip yemeğe
başladı.
Ninovalı bir H ıristiyan olan Addas, Hazreti M uhamm ed’in
Allah adını anışm a dikkat etti ve onunla konuşmağa başladı.
Resul-i Ekrem, Ninova’nın yakında mahvolacağını ahalisine
haber verm ek üzere Allah tarafından gönderilmiş olan Yunus
Peygam ber’den ve bizzat kendisinin de Peygam ber olup,
halkı kurtuluş yoluna çağırmak üzere Cenab-ı Hak tarafından
gönderildiğinden bahsetti. Ona İslâm dininin esaslarını anlattı.
Addas, bu sözleri işitince, kalbinin im an ile dolduğunu
duydu ve Peygam ber’in başını ve elini öptükten sonra ayaklarına
kapandı.
Hâdiseyi ve kölelerinin tavrı hareketlerini uzaktan seyreden
efendileri, işi izah etm esini Addas’a em rettiler. İşte Hıristiyanlardan
İslâm dinini, ilk olarak, kabul eden Addas sayesindedir
ki Utbe ile Şeybe bu din lehine döndüler.
H azreti M uhammed, yola çıkm adan evvel, ellerini kaldı­
rarak Cenab-ı Hakka şu suretle dua etti:
«Ya Rabbi! K udretim in za’fmı, tedbirim in noksanlığını,
insanlar nazarında hor görüldüğüm ü ancak sana arzederim.
Ey m erham etlilerin en m erham etlisi olan Allah! Biçarelerin
Rabbi Şensin.
Ya Rabbi, Senin yerleri ve gökleri aydınlatan ve karanlıkları
dağıtan İlâhî nuruna sığmıyorum. O nura ki, dünya ve
âhiretin ıslâhı yalnız onunla m üm kündür. Ey Rabbim, beni
düşm anlarım ın, beni yok etm ek isteyen yabancıların eline bı­
rakm a. İlâhi! Em irlerini insanlara kabul ettirem ediğim için
gazabına uğram ıyayım da, çektiğim bütün güçlüklere aldırmam.
İlâhi her zaman doğru yolda bulunayım ve senin afv ve
m erham etine nail olayım. B ütün kuvvet ve kudretin kaynağı
ancak Şensin Ya Rab!»
Taif ile Mekke arasında ve yolun ortasında Nahle vâdisi
vardır. Hazreti M uhammed Zeyd ile orada bir kaç gün istirahat
etti. Resul-i Ekrem, başına geleceklerden endişe ediyordu.
Zira K ureyş’liler, kendisinin kureyş’in rakiplerine iltica etm
ek istediğini duyacak olurlarsa M ekke’ye dönmesine m âni
olacaklar, yahut hiç değilse daha ziyade gazaba gelerek, hakkında
daha şiddetli zulüm yapacaklardı. Ebû Talib’in him ayesinden
m ahrum kaldığı cihetle şimdi risâlet vazifesini ifaya
m uvaffak olmadan m ağlûbiyete uğram ası m uhtemeldi. Acaba
M ekke’nin ileri gelenlerinden birisi himayesine alır, düşm anlarına
karşı sıyanet eder mi, diye kendi kendine soruyordu.
Benî Hâşim’i tecrid eden ahidnâm eyi fesh ettirm eğe çalışanlardan
biri olan M ut’im ıbni Adiy nezdine bir adam gönderdi.
Bu adam gelinciye kadar, toparlanm ak ve ibadet etm ek üzere,
ilk vahye nail olduğu Cebel-i N ûr’daki Hıra m ağarasına
çekildi. Cesur bir insan şeci’ bir cengâver olan M ut’im Hazreti
M uhamm ed’in m üracaatını kabul etti.
Oğullarını çağırarak silâhlanm alarını ve Resul-i Ekrem ’in
arkasından gitm elerini emreyledi. Bunlar gidip K âbe’nin kar­
şısında yer aldılar. Resul- Ekrem, yanında Zeyd olduğu halde,
M ekke’ye girerek, doğruca M ut’im ’in oğullarının bulundukları
yere gitti. M ut’im, onun geldiğini görünce, devesi üstünde
doğrularak, «Kureyş’liler.» diye bağırdı, «Biliniz ki, Muhammed’i
himaye etmeği uhdeme aldım. Ona dokunmak cür’etinde
bulunacak kimse, bu hareketinden dolayı bana hesap verme­
ğe mecbur olacaktır.»
Bu sözlerden sonra H azreti M uhamm ed K âbe’yi tavaf etti
ve evine gitti. (M ut’im ’in, Resul-i Ekrem M ekke’de kaldığı
m üddetçe, gösterdiği âlicenablık ve sadakat şâir H assan ibni
Sâbit tarafından terennüm edilerek ebedîleştirilm iştir.)
Risâlet vazifesini ifa için, H azreti M uhamm ed’in takip etmesi
lâzım gelen yol, pek karanlık görünüyordu. D erken ufukta
bir ümid ışığı parladı. Hac mevsimi yine gelmişti. H er sene
bu zamanda, büyük kalabalıktan ayrı ve uzak duran gruplarla
görüşmek isteyen Resul-i Ekrem Mina vâdisinde altı yahut
yedi kişinin ayrı bir grup teşkil ettiklerini görmüş ve onların
Yesrib ahalisinden olduklarına hükm etm işti.
Güleryüzle yanlarına yaklaşarak, «Siz hangi kabiledensiniz?»
diye sormuştu. O nlar da: — «Biz, Yahudi’lerin müttefiki
olan Hazreç kabilesindeniz» cevabım verdiler. Bunun üzerine,
Resul-i Ekrem, o adam ları, oturup sohbet etmeğe davet etti.
Kendisinden bahsolunduğunu işittikleri ve M ekke’de bunca
karışıklıklara sebep olan adamı yakından görmek arzusunda
bulundukları için bu teklife m em nuniyetle m uvafakat ettiler.
H azreti M uhammed, bundan istifade ile onlara Islâm m esaslarını
izah etti ve kendisini m em leketlerine kabul ile him aye
edip etm iyeceklerini de sordu. Cevap olarak dediler ki: «Dinini
memnuniyetle kabul ediyoruz. Fakat şehirde bizimle birlikte
oturan Evs kabilesiyle harb halinde olduğumuz için, seni gerektiği
gibi himaye edeceğimizi temin etmek imkânını bulamıyoruz.
Bize müsaade et, yurdumuza dönelim. Allah, sulh ve
selâmet ihsan ederse, gelecek sene bu zamanda yine gelir, konuşuruz.»
Bu devirden sonra, İslâm tarih i Yesrib şehri etrafında toplanacağı
cihetle, bundan sonraki vak’aları takip için, bu şehrin
— bizi ilgilendiren devirde — ne suretle inkişaf ettiğini ve oradaki
durum un ne olduğunu, biraz olsun, anlatm ak faydadan
hali değildir.
R ivayete göre, Yesrib havalisi, eski zam anlarda, Amalik
a’lılar tarafından işgal edilm ekte idi. Bunlar, vakit vakit, Yahudi’lerin
akınlarm a uğruyorlardı. Y ahudi’ler, nihayet, Amelika’nm
yerine kaim olmuşlardı.
K udüs’ün Titus tarafından, M ilâdın 70 inci senesinde zabtından
ve H adrien’in Judee’de yaptığı kanlı tenkil hareketlerinden
sonra (136), Y ahudi kabileleri etrafa dağıldılar. Ara-
bistan’da cenuba doğru hicret etmiş olan Beni Nadîr, Kurayza
ve K aynuka kabileleri Yesrib havalisini pek az meskûn bulm
uşlar, oraya yerleşm işler ve m ülk edinmişlerdir.
Şehir içinde olduğu kadar, bazı Yahudi m uhacirlerinin
yerleşm ek üzere geldikleri şehir civarında da, vuku bulacak
* tecavüzlere karşı dayanabilecek, mazgallı bir çok evler yapm
ışlardı.
Dördüncü asrın başlangıcında, evvelce zikrettiğim iz sebeplerden
dolayı Yemen’i terk etmeğe m ecbur kalmış olan bir
takım Arab kabileleri de Suriye’nin cenubuna gelip yerleşm iş­
lerdi. Bu göç esnasında iki kabile, Evs ve Hazreç kabileleri,
Y esrib’de yerleşm ek im kânını buldular. Bunlar, yavaş yavaş,
Y ahudi’lerin arazilerine tecavüz etmeğe başladılar. Yahud
i’lerle A rab’lar arasındaki m ünaferetin menşei işte budur.
Bu arab’lar, Suriye’li A rab’ların yardım yla, Yahudi’lerin reislerini
tertip edilen bir ziyafette sinsicesine öldürmeğe m uvaffak
olarak, iktidarı ellerine aldılar ve m em leketin efendisi
olup M edine’nin etrafındaki bütün zengin toprakları zaptettiler.
Fakat Evs ile Hazreç kabileleri çok geçmeden biribirini
çekememeğe başladılar.
Altıncı asrın bidayetinde, bu iki kabileyi, harb halinde
değilse bile, m üzminleşmiş bir ihtilâf içinde buluyoruz. Bizi
ilgilendiren devirden dört, yahut beş sene evvel, iki kabile
arasındaki düşm anlık artık son haddine varm ıştı. M uhasımların
her birisi, diğer bazı Arab kabilelerinin iltihakile, kuvvet
bulm uşlardı. Öbür yandan, Y ahudi’ler de iki fırkaya ayrılm ış­
lardı. Beni K ureyza ile Beni N adîr kabilesi Evs tarafına geç­
tiler, K aynuka’lar da Hazreç’leri tuttular. İhtilâfları halleden
Buas harbi 616 senesinde vukua geldi. İlkönce Evs hezimete
uğradı. Reisleri, adam larının vaziyetinden m üteessir olarak
kendini öldürdü. U ğradıkları utanç verici halin altında kalm am
ak için Evs’ler, kendilerini toplıyarak, öyle bir ısrar ve şecaatle
döğüştüler ki, zafer onların tarafına geçti. Hazreç’ler par-
çalandılar, evlerinin bir çoğu yerle bir edildi, hurm alıkları
yakıldı ve tarlaları yağma edildi.
Hazreç’ler yenildiler, fakat itaat altına alınm adılar. A rtık
düzenli bir harb yoktu, fakat ferdî tecavüzler ve katiller bir
m üddet daha devam etm iştir. O suretle ki, m üşterek bir hü­
küm dar intihabında anlaşm ak iki kabile için imkânsız oldu.
Vaziyet o hali aldı ki, bu iki kabilenin birine veya diğerine
mensup bir şahıstan ziyade, her hangi başka bir kimsenin,
m em lekete reis olarak seçilmesi ihtim ali daha galipti.
Y ahudi’lerin Hazreç’ler tarafına geçmiş olanları, Beni
Evs’e diyorlardı ki: «Bir peygamberin ortaya çıkması zamanı
yakındır. O, zuhur eder etmez biz ona iltihak edeceğiz ve bü­
tün putperestleri öldüreceğiz.» Diğer taraftan Evs’lerle m üttefik
olan Y ahudi’ler de Hazreç’lere karşı aynı şekilde tehditlerde
bulunuyorlardı.
Yesrib A rab’ları, Y ahudi’lerle olan m ünasebetlerinde, ekseriya
M esih’in geleceğinden bahsolunduğunu işitiyorlardı.
A sırlardanberi Tek Allah = M onothéisme inancına bağlı bir
kavim ile yan yana yaşıyan ve putlara tapm ağı reddeden
Ahd-i A tik =: Vieux Testam ent’m hüküm lerini takip eyliyen
Medine A rab’ları, ayni esaslara dayanan İslâm dinini kabule
M ekke’lilerden çok daha ziyade hazırlıklı idiler. Diğer taraftan,
Yesrib A rab’ları, Gassanî’lerle m ütem adi m ünasebette
bulunuyorlardı. Bu m ünasebetler ticarî m übadelelerden ibare
t değildi. Meselâ, şâir Hassan ibni Sâbit Gassanî’lerin Hıristiyan
olan hüküm darı nezdine giderek şiirler okurdu.
Yesrib ahalisinin Yahudiliğe ve H ıristiyanlığa girm emiş
olmaları, esasen yabancı olan bu dinlerin, onların itiyatlarına
ve m enfaatlerine uygun olm am alarından ileri gelmekle idi.
Bahis m evzuu ettiğim iz bu devirde Yesrib, İslâm dininin
inkişafı için en m üsait bir m uhitti.
Fakat biz bu bahsi burada bırakarak yine H azreti Peyg
am berin intizar vaziyeti içinde yaşadığı M ekke’ye dönelim.
Resul-i Ekrem, Yesrib’in pek az sayıdaki m üslüm anları acaba
yem inlerini tutacaklar mı ve hem şehrilerinin bazılarını olsun
ihtida ettirebilecekler mi? diye düşünüyordu. Nihayet Hacmevsimi
yine gelmişti. Hazreti M uhammed Mina civarındaki
vâdi’ye giderek kendisini görmek üzere oraya gelm eleri kararlaştırılm
ış m üslüm anları bekledi. On iki kişi bağlılıklarını
arz için geldiler. Bunların onu Hazreç kabilesine, ikisi de Evs
kabilesine m ensup idi.
İslâm dinine sadık kalacaklarına yem in ettiler; fakat Medine’ye
gelip yerleşecek olduğu takdirde Resul-i Ekrem ’i himaye
etm ek m es’uliyetini uhdelerine alam ıyacaklarm ı söylediler.
«Çünkü» dediler, «ne lüzumu kadar kuvvetliyiz, ne de
aded itibarıyla çoğuz.» İşte 621 Milâdî senesinde vukua gelen
bu görüşme tarih te «Birinci Akabe Biati» nam ıyla m aruftur.
Çünkü Resul-i Ekrem konuşurken, Akabe adını taşıyan küçük
bir arazi çıkıntısı üzerine çıkmış bulunuyordu.
Bu on iki m üslüm an, ertesi sene gelip, teşebbüsleri h a k –
kinda Resul-i Ekrem ’e m alûm at verm ek vâdiyle, oradan ayrı­
larak, (yeni dinin m übeşşirleri, m isyonerleri olarak) Medine’ye
döndüler.
Zemin M edine’de o derece m üsaitti ki, yeni din evden eve,
klândan klâna, kabileden kabileye sür’atle yayıldı. Öyle ki,
bu hareketin m uharrikleri İslâm iyetin üm idlerinin fevkinde
bir sür’atle intişar ettiğini gördüler. H azreti M uhammed’e
haber göndererek yalnız K ur’anı tilâvet eden, âyetlerini ezber
okuyan değil, İslâm dinini kabul etm ek istiyen kim seler tarafından
tevcih edilen m uhtelif suallere cevap verebilecek olan
bir adam göndermesini rica ettiler.
Resul-i Ekrem, onlara genç Mus’ab’ı gönderdi. Mus’ab,
Habeşistan’dan henüz dönmüştü. M edine’de Es’ad ibni Zurare’ye
m isafir oldu. Bu zat, m üslüm anları, ibadet etm ek ve m untazam
an K u r’an okum ak üzere, evinde topluyordu.
Pek az bir zaman sonra gerek Evs ve gerek Hazreç kabilelerine
mensup hiç bir âile kalm adı ki, efradı arasında m üteaddit
m üm inler bulunm asın. Hac mevsimi geldiğinde yetmiş
üç erkek ve üçü kadın olan bir m üm inler kafilesi, henüz putperest
olan hem şehrilerinin kervanına katılarak M ekke’yegelmiş
Evvelce kararlaştırılm ış olduğu veçhile, Resul-i Ekrem
Yesrib m üslüm anlarile Akabe’de buluşacaktı. K ureyş’lilerin,
ve cereyan eden ahvalde K ureyş’lilere haber verebilecek olan
putperest ziyaretçilerin şüphelerini davet etm em ek için, toplantının
geceleyin yapılm asına karar verildi. Hazreti Muhammed,
hâlâ atalarının dinini terketm em iş olan amcası Abbas ile «
birlikte m uayyen olan yere, gece yarısından biraz evvel, vardı.
M üslüm anlar da küçük gruplar halinde gelmeğe başladılar.
Az sonra hepsi Akabe tepeciğinin etrafında toplandılar. Resul-i
Ekrem tepenin üzerinde ve amcasının yanında idi. *
Kardeşi Ebû Talib’in ölümü üzerine, Hazreti Muhammed’i
him ayesine almış olan Abbas, Yesrib m üslüm anlarım n m aksatlarını
öğrendikten sonra, söze başlıyarak dedi ki: — «Ey
Hazreç’Iiler ve Evs’liler cemaati, amcamın oğlu, bildiğiniz gibi,
aramızda yüksek bir mevki işgal ediyor. Gerçi biz onun fikirlerine
iştirak etmiyoruz, amma kendisini hemşehrilerine karşı
himaye etmişizdir. Kendisi burada izzet ve emniyet içinde bulunuyor.
Bununla beraber şu anda sizin tarafa teveccüh etmiş­
tir, sizin aranızda kalmak arzusundadır. Düşününüz. Ona verdiğiniz
sözü tutmağa, vuku bulabilecek her şeye karşı korumağa
karar vermiş iseniz, buna bir diyecek yok. Fakat bir gün
onu bırakmağa ve düşmanlarına teslim etmek mecburiyetinde
kalacağınızdan korkuyorsanız, tekliflerinizi geri alarak onu
bize bırakmanız daha hayırlı olur.»
Abbas’a ihtiyar bir şeyh (reis), El-Bera, cevab verdi:
— « Söylediğin sözleri dinledik. Kararımız sağlamdır. Hayatımızı
Besul-i Ekrem’in hizmetine vakfediyoruz. Şimdi söz
onundur, bize o söylesin», dedi.
Hazreti M uhammed, K u r’an-ı Kerim den bazı âyetler okuduktan
sonra, cemaate şu suretle hitap etti: «Kadınlarınızın ve
çocuklarınızın müdafaası için harbeder gibi, gerekirse benim
ve ashabım uğrunda savaşacağınıza yemin ediniz!»
Yemin etmeğe m ecbur tutulm ıyan üç kadından maada,
hepsi İslâm dininin ve H azreti M uhamm ed’in m üdafaası uğ­
runda hayatlarını feda edeceklerine and içtiler.
H azreti Muhammed, cemaatin reyini aldıktan sonra, tıpkı
B eni İsrail’in on iki reisini tayin eden Hz. Musa ve kendisine
on iki havari seçen Hz. îsa gibi, cemaatin m enfaatlerini korum
ak vazifesiyle m ükellef «nakib» namıyla on iki m ümessil tay
in etti. Nakiblerin dördü bir sene önce Birinci Akabe Biatine
iştirâk etmiş olan hacılar arasından, üçü Beni Evs ve diğer
beşi de Beni Hazreç arasından seçilmiş idi.
Toplantı bitm ek üzere iken, Kureyş’in casusu olduğundan
şüphe edilen bir adamın o civarda dolaştığını görür gibi oldular.
A yrılarak oradan gitmeğe karar verdiler. El-Bera H azreti
Peygam ber’e yaklaşarak, kolunu uzatm asını rica etti. Elini
avucunun içine aldı ve yem ini tekrarladı. Hazır olanların hepsi
ona uyarak aynı şeyi yaptılar.
İşte İkinci Akabe Biati nam ile anılan ahid bu şekilde vuku
bulm uştur.
M üslüm anlar küçük küçük gruplar halinde Akabe’den ayrıldılar
ve hâlâ uyum akta olan putperest hem şehrilerinin yanm
a döndüler. Olup bitenlerden kuşkulanan K ureyş’liler, sabah
olur olmaz, yaptıklarının dostluğa uymadığını söylemek
ve m ukabele bilmisilde bulunacakları tehdidini savurm ak üzere,
Yesrib hacıları yanm a gittiler. H em şehrileri arasına dağılm
ış olan M üslüm anlar, biribirine göz ucuyla bakarak hiç bir
söz söylemiyorlardı. O sırada Yesrib kervanı reisi Abdullah
ibni Ubey — ki cereyan eden ahvalden haberi y o k tu — söz
alarak, kendiline tâbi kim selerin, kendi rızası ve m uvafakati
olmadan, hiç bir şey yapam ıyacaklarm ı K ureyş’lilere tem in
etti.
K ureyş’liler, bunun üzerine, m utm ain olarak gittiler. (*)
t*] Bu sıralarda Mi’rac hâdisesi vuku bulmuştur. Bir gece Cebrail gelmiş
ve Resûl-i Ekremi alarak, Kâbe’den Mescîd-i Aksa’ya götürmüş, oradan
yukarı çıkartarak bütün gökleri seyr ettirmiştir. K ur’an-ı Kerim’de bu hâdiseden
şu âyette bahsedilmektedir.
«Kulunu (Hz. Muhammed’i) bir gece Mescîd-i Haramdan (alıp) mescîd-i
Aksa’ya kadar götüren (Allahü Teâlâ her türlü noksanlıklardan) münezzehtir.»
(Isrâ sûresi, 1)

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

bool(false)