HAYALET VE DENİZ

HAYALET VE DENİZ

Vtiyumfc yalm Güney Avslralya sulannda yaklaşık 30.5 cm büyüklüğünde, rengarenk bir yaratık yaşamaktadır. Bu canlının derisinin ön kısımlarında, rüzgarda sallanmakta olan eğrelti otu görünüşün-
BALIKLAR EJDERLERİ
de, benekli ne çizgili yüzgeçler bulunmaktadır. Daha ç< bir deniz algisini andıran bu “deniz ejderleri”; aral rında deniz atı, hayalet balıklar, pipobalığı gibi balıklı rın da bulunduğu ikiyüz çeşitten daha fazlasını içere
“syngnathoidei” adı verilen balık sınıfına girmektedir.
Hayalet balıklar ve deniz ejderleri, bu sınıf içinde özel bir yere sahiptir. Zira taxonomistler (canlıları sınıflandıran bilim adamları) diğer normal görünüşlü balıkların birbirleriyle olan sıkı benzerlikleri arasında bu balıkları ancak özel bir grup olarak düşünmektedirler. Bunların hiçbiri alışılagelmiş balık görünümünde değildirler. Deniz ejderleri, halat görünüşlü ve kaburga izlenimi veren vücut üzerinde aerodinamik yapıda yüzgeçlere sahiptir. Hayalet pipo balıklarında ise aşın büyük bir kafa, kısa bir gövde ile devam etmektedir. Gövde üzerinde aynı şekilde aerodinamik yapıda yüzgeçler vardır. Bu balıkların herbirin-de, kafada, dişsiz bir ağa, uzun ve silindirik bir burun bulunur. Ağada, insan gözünün izleyemeyeceği huda açılıp kapanan çeneler bulunur. Bu çeneler, ince karides ve diğer lokmaları içine çekecek kapan şeklinde görev yapar.
Bu balıklarda pulların yerini, vücudu ve kuyruğu saracak düzende yerleşmiş içiçe geçmiş plaklar almıştır. Bu plaklar, koruyucu bir zırh görevi yapar: ayrıca balığa kıvraklık (harekeüjlik) sağlar.
Deniz ejderlerinin bitkiler arasındaki hareketi saydam sırt yüzgeçleri ile olur. Bu yaratıklar, deniz dibinin yabani otlan arasında yuvalanır ve burada hiç farkedilmeden saklanırlar. Birbirinden bağımsa hareket edebilen gözlerle çevreyi tararlar ve avlarını ararlar. Bu şekilde gizlenen balık-lann, saptanmalan da güçtür; uzun ve detaylı araştırılmaları gerekir. Bu gruba giren balıkların en göze çarpan özellikleri; Babanın döllenmiş yumurtalarla kuluçkaya yatmasıdır. Kuluçka esnasında baba, kamındaki çukur kısma veya kuyruğunun iç kısmındaki yumuşak çukur kısma yu-murtalannı koyar. He yazık ki bu ilginç balığın diğer özellikleri henüz tam araştırılmamıştır.
DISCOVER’dan çev: Dr. Yurdaer KILIÇ
Kafa kısmı yaprak görünüşünde olan deniz ejderinin tüylü uzun burnu daha çok bir deniz algini hatırlatmaktadır.
Hayalet pipobalıği: Bu, türünün en değişik görünüme sahip olanıdır; dişisi yandaki resim): Her iki yanından uzanan ue altında birleşen pelvik (kalça) yüz geçlerinin oluşturduğu gevşek bir kesede yumurtaları m taşır.
Erkeklerinde (üstteki resim) pelvik yüzgeçler ser best hareketlidir. Bu 7.5 cm boyundaki balıkların or tak özellikleri vücutlarının güneş ışınlarını dansederşe kilde yansıtmalarıdır.
Ailede bir dev; yaklaşık 45 cm. boyunda ve çok görülen bu deniz ejderi Avustralya’da yaşar. Genellikle yaprak şeklindeki deniz ejderlerine göre daha sığ su-
larda görülür. Az akıntılı bölgelerde kayaları örtı bani deniz otlan arasında farkedilmeden gezerk ta). Gençleri daha ince, yaklaşık 18 cm. boyunda siz ve daha az parlak noktalara sahiptir.
mm
18 cn boyun
26
BİLİM ve 73
DOĞAL YAŞAM VE SANAT
Jamle JAMES
Konusunda oldukça uzmanlaşmış doğa fotoğrafçısı Wolf-gang Bayer, “Doğa” (Nature) adlı bir televizyon dizisi için Arizona çölünde saguaro kaktüsü ve çevredeki canlılarla ilgili bir film çekimi hazırlığı içindedir. Bayer’in dünyada hemen hemen çalışmadığı hiçbir yer yoktur denebilir. Yılların verdiği deneyimler çalışmalarını geliştirmiş, kendisine etkileyici, çarpıcı ve yaratıcı bir üslup kazandırmıştır. Tucson’da bir ev kiralayan Bayer, biri yeğeni Brent, diğeri biyolog Ste-ve Hale olmak üzere, iki yardımcısı ile birlikte çevresini saran canlılığı yakalamak üzere kameralarını değişik noktalara yerleştirmiştir. Bir kamerayı her iki dakikada bir otomatik çekim yapacak şekilde saguaro kaktüsünün çiçek açmasını kaydetmek üzere, diğerini de kaktüs üzerindeki bir çalıkuşu yuvasına karşı kurmuştur. Çalıkuşu göründüğünde radyo sinyali kamerayı çalıştırmaktadır. Bir kova kum içine konulmuş saguaro kabuğu da, kendilerine bir barınak bulmaya çalışan marangoz arılarını yönetmek üzere hazırlanmıştır. Ayrıca bir cam fanus içine de karadul örümceği yerleştirilmiştir. Böylelikle, karadulun nasıl ağ ördüğü tespit edilebilecektir. Bayer, bu tür kurgularla bir taşla birkaç kuş vurmayı tasarlamaktadır. Artık hangisi devreye girerse; eğer arıların çekimi yapılamazsa, karadul çekilebilir veya çalıkuşu filme alınabilirdi.
Sabahın sekizine kadar çöl güneşi çoktan kızgınlığını ar-
Bayer, saguaro kaktüsünü çekmek üzere ışık düzenini hazırlıyor.
tırmıştır. Ama yine de toprak henüz serinliğim korumakta. Bayer’e sürüngenlerle ilgili birkaç sahne çekme fırsatı vermektedir. ilkin bir cins iri kır.yılanı ile damalı çıngıraklıyıla-nı bir araya getirip, birinin diğerini, sanki doğal bir avmış
Gila canavarı adı verilen kertenkeleyi, çürümüş saguaro kaktüsünde filmini çekmek üzere bekleyen Bayer görülüyor.
Bayer, kır yılanına, yavru çmgıraklıytlanı tatdırıyor; boy le-ltlikle yılanı doğal bir saldırıya hazırlıyor. Bayer, saldırıyı bekliyor, eğer yılan atak yaparsa hemen başlayacak tel örgüyü kaldıracak ve çekime
gibi yutmaya zorlayacak ortam yaratmıştır.
Bayer, kamerasını çekime hazır duruma getiriyor. Brent ise, ışığın eşit dağılımını sağlayan alüminyum reflektörün konumunu ayarlıyor. Taş ve dal parçalarını artistik şekilde düzenliyor ve çöl kumları üzerindeki kendi ayak izlerini de katranlı çalı parçalarıyla siliyor. Hale, iki yılanı serbest bırakıyor. İlk başta ümit verici biçimde birbirlerine dolanıyorlarsa da, daha sonra her iki yılan da birbirlerinden uzaklaşıp, kendi yollarına süzülmeyi tercih ediyorlar. Bu sahne defalarca tekrarlandığıihalde, iki hayvan da birbirlerine ilgisiz kaldılar. Sonunda Hale, parlak bir fikir bulduğunu söylüyor. Eğer yavru yılanı bir fare kafesinde bir gün bırakacak olurlarsa, üzerine
fare kokusu sinmiş yavru yılan, büyük olanın saldırısına uğrayabilir.
Çölde kızgın güneş etkisini artırırken Bayer, bir başka sahnenin çekimine geçiyor: Bu, gila canavarı adı verilen zehirli bir kertenkele türünün, bıldırcın yumurtalarıyla beslenmesini konu alan bir sahne olacaktır. Bu iş için aslında evcilleştirilmiş iki kertenkele ile yakındaki bir kuş yetiştirme çiftliğinden alınan bıldırcın yumurtaları sağlanmıştı. Bu kertenkelelerin ilk filmi olmayacaktı: birkaç yıl önce BBC’den bazı çekimcilerde bu hayvanları kullanmışlardı. Kertenkeleler birkaç hafta aç bırakıldıklarından, yiyeceğe karşı daha istekli davranacaklardı.
Filmin konusuna bir bağlantı kurmak üzere, Bayer, kuru saguaro kaktüsü kullanmaya karar verdi. Bu arada, Brent de doğal bir bıldırcın yuvası yaptı ve yumurtaları yuvaya dikkatlice yerleştirdi. Bayer’in artık çekime geçilebileceğim söylemesi üzerine Brent, kertenkelelerden birini yumurtalara yönelecek şekilde kalesinden salıverdi. Ama kertenkele yön değiştirip, aksi yöne, çölün derinliklerine doğru harekete geçti.
Birkaç başarısız girişimden sonra Bayer, kertenkeleye yön verecek bir iki dal parçası yerleştirdi. Bu kez kertenkele istenileni yapabildi: yiyecek birşeyler arıyormuşcasına yuvaya doğru harekete geçti ancak yumurtaların yanına geldiğinde bir tepki göstermedi. Uzunca bir zamandır kendisine ikram edilen tavuk yumurtalarına alışmış bu canavar (!), bıldırcın yumurtalarını ne yapacağını bilmiyordu.Böyle birkaç kez tekrarlanan deneme sonuçsuz kaldı. Bu kez ikinci kertenkele de devreye sokuldu.
Bu arada bıldırcın yumurtalarının tavuk yumurtası ile sıvanıp kertenkeleye alıştığı koku ve tadı vermesi de düşünüldü. Hemen sağlanan tavuk yumurtaları, bıldırcın yumurtaları üzerine sürüldü, ikinci kertenkele yaklaştı bir yumurtayı pençeleri arasına aldı; ama hâlâ ne yapacağını bilmiyordu, yumurtayı yerine bıraktı, yine başı boş dolanmaya başladı. Nihayet Bayer, bıldırcın yumurtalarından birini kırdı ve zorla kertenkeleye tattırdı. Bu kez, kertenkelenin içgüdüse! belleği canlandı ve yumurtaya saldırıp yemeye başladı, iş başarılmıştı, ama yine de kertenkelenin yumurtayı kendi ağzıyla kırması sahnesi eksik kalmıştı. Bayer filmin-izleyicide bırakacağı etki açısından “görüntüler arasındaki kesiklikler izleyici tarafından anlaşılmayacaktır” demektedir.
Televizyonda doğa tarihi ile ilgili dizilerin moaem çağı, 1979’da David Attenborough’un hazırladığı “Yeryüzünde Yaşam” (Life on Earth) belgeseli ile başlamıştı’ denebilir Bayer’in de fotoğrafçı olarak katıldığı bu dızır – .apımını BBC (İngiliz Radyo ve Televizyon Kuru– şt Gös-
terildiğinde, yayın programlan içinde e- ? • :i>în program olmuştu. Bu durum vahsı yaştnb dgi bdgesel programların yapımlarını hızbndirmqor_ bMa BBC yapımı “Yaşayan Gezegen” (The ÜMf ftaa). “Dop” (Nature) adlı diziler, ilgiyi (ctataüı Belgesel
konu için, çölde dokuz ay oturup, ayağınızın dibinde iki akrepin çiftleşmesini beklemenize ne gerek var!”
“Yeryüzünde Yaşam” da gösterilen akrepler için hazırlanan doğa manzarası stüdyoda gerçekleştirilmiştir. Parlak gün batışı boyama ile elde edilmiş, bulutlar ise ambalaj köpüğünden yapay olarak hazırlanmıştır. Bir karıncayiyenin ağaç kurtlarına saldırısı da stüdyoda yapılmıştır. Karıncayiyen hayvanat bahçesinden alınmış, kurgu, stüdyoda hazırlanmıştır. Yarasaların uçuş anındaki görüntüleri bir rüzgâr tünelinde alınmış; uçan yılanın görüntüleri ise hayvan, 100 metre yüksekten bir balondan atılarak çekilmiştir.
Çoğunluğu biyolog olan film yapımcıları gerçeği mümkün olduğu kadar yansıtmak için uzaklara giderler ve görüntülerin daha kesin olmasını sağlamaya çalışırlar. Bazıları çok daha uzaklarda heyecan veren görüntüleri izleyiciye ulaştırmaya gayret ederler. Bunun nedeni halkın, vahşi yaşamı görüntüleyen programlara olan aşırı ilgisidir. Ağaç kurtları veya akbabalar gibi insanlara sevimsiz gelen yaratıklar bile, saatlerce ilgi çekebilen görüntüler haline gelebilir. Öyleyse hedef, bu tür hayvanları şimdiye kadar bilinmemiş ya da görülmemiş yönleriyle göstermektir. Bayer, “Bizler, insanlara, ‘hayret nasıl bu görüntüyü; bu filmi çekti acaba’ dedirtmeyi isteriz” demektedir.
Vahşi ve tehlikeli hayvanların filmlerini çekmek için genellikle tele-objektifler kullanılır.Kameralar, çekimin yapılacağı yere 200 metre uzaklıkta kurulur. Ancak yine de yaşamları heyecanla dolu film yapımcıları bazı tehlikelerle karşı karşıya kalırlar. “Yaşayan Gezegen” belgesel programı için Endonezya’da Kornoda Adasında yaşayan dünyanın en büyük sürüngenlerinden 3 metre uzunluğundaki kornoda ejderhalarını filme alan Attenborough,bir keçinin vücudunu parçalamaya çabalayan bu hayvanlara, kuyruklarını sallamalarından korunmaya çalışacak kadar onlara yakındı. Hayvanların gözü iyi görmüyordu, ayrıca keçi cesetinin yoğun kokusu vardı; bu bakımdan dikkatleri başka taraftaydı ve Attenbo-
Akreplerin “Kur dansı”nı gösteren bu sahne de, aslında bir film düzenlemesidir.
TV yapımlarındaki vahşi yaşamın rolü artarken, bu belgesellerin hazırlanmasında kullanılan hileler de akademik birer değer taşımaya başladı. Gerçekte bunlara hile denmesi doğru bir tanım olmaz. Gözler önüne serilen olaylar yine doğal olarak çekiliyor, ancak olayın doğallığı, göze hoş gelecek, iyi ışıklandırılmış ve sanatsal yönlendirmeyle biraz daha düzenlenmiş olarak karşımıza geliyor. Attenborough şöyle diyor: “Eğer akreplerin çiftleşmesini konu almak istiyorsanız, yapacağınız şey biri dişi diğeri erkek iki akrep bulmak, bunları bir camın üzerine koymak ve alt taraftan filmini çekmek olacaktır. Bu
Doğa fotoğrafçısı Ron Eastman, bir iskele kuşunun beslenmesini konu alan filmi çekmek için resimde görülen düzeni hazırlamıştır. Bunun için geniş metal bir tası su yüzeyine monte etmiş ve içine balık konmuştur. Tasın yan alt kısmına yerleştirdiği kamera ile kuşun balığa saldırısını çekmeyi düşünmüştür. Ayrıca bir banda da su seslerini kaydetmiş böylece konu filme alınmıştır.
ARALIK 1985 29
rough’un hayatı tehlikede sayılmazdı ancak yine de onun bu aç hayvanlar arasında bulunması heyecan yaratan bir olaydı.
Bayer, “Hayvanların Vahşi Dünyası” (The Wild World of Animals) adlı dizi için Güney Afrika’da çekim yaparken bir ana timsahın ağzında yumurtalardan yavruların dünyaya gelişini ilk kez filme alan ilk yapımcı unvanını almıştır. Çekim için nehir kıyısında çömelen ve daha yakın görüntü için öne doğru eğilen Bayer, “Ana timsahtan (emniyetli) uzaklığımın ne kadar olduğunun farkında değildim. Ama birden bu yaratığın sudan çıktığını gördüm. Ona çok yakındım ve nasıl kaçtığımı bilmiyorum, bir ağaca çıktım ve ağaca kadar beni takip etti” diyerek olayı dile getirmiştir.
Doğal ortamda çalışan kameramanın tek beklentisi şansıdır. Bir iki dakikalık görüntü elde edebilmek için günler hatta haftalar boyu, sessiz, sakin ve sabırla beklemek durumunda kalabilir. Bazen hiçbir sonuç da alınmayabilir. Her zaman dikkatli olmak zorundadır; çünkü dikkatinin dağıldığı bir anda önemli bir çekimi kaçırabilir.
BBC Doğa Tarihi Birimi Başkanı Sparks şunları söylemektedir: “Devamlı arayış içindeyiz. Yeni görüntüler, yeni açılar, yeni teknikleri bulmaya çalışıyoruz.” Sparks, bir kartalın görüş açısından görüntüleri tespit etmek için evcil bir kartala kamera bağlamıştı. Ama sonuç başarısız oldu, kartal döndüğünde kamera yoktu..
Film yapımlarında kullanılan yöntemler iş ahlakına uygunluğu açısından birtakım görüşler ortaya çıkarıyordu. Çekim hileleri, ahlaki görüşlere ne derece uygunluk sağlayacaktı. BBC’nin uzman yapımcılarından Jeffery Boswall, “Doğa tarihi filmleri yapımında iki kural vardır” demektedir, “izleyiciyi aldatmayacaksın ve hayvanlara karşı zalim olmayacaksın. Ama sorun, ahlak kavramının sübjektif olmasıdır; oysa bilim objektifdir.” Boswall, ilk kuralı biraz genişletip şöyle diyor: insanlara doğada göremeyeceği şeyleri asla göstermeyeceksin.” Başka bir konu da doğal seslerin alınması durumudur. Attenborough, “Çoğu zaman doğal sesleri almak olanaksız bulunuyor, tele-objektiflerle film çekerken gerçek sesleri kaydedemiyorsunuz. Onun için örneğin kırılan kemik sesleri stüdyo efektleri ile yapılmaya çalışılıyor” diyor.
Bosvvall’ın hayvanlara zalim davranmama konusunda ortaya koyduğu ikinci kuralına yapımcılar genellikle uymuşlardır. Ama yine de birtakım istisnalar olmuştur. 1982’de Kanada televizyonundaki bir konuşmada Roy Disney düzinelerce kutup faresinin (lemmings) nehir kıyısında dik yamaçlara sürüklendiğini ve nehrin kutup denizine bağlandığı yerdeki uçurumlardan kütle halinde döküldüğünü itiraf etmiştir. Film yapımcıları ayrıca döner tabla gibi çalışan bir kurgu hazırlayarak bir kaç düzine kutup faresini yüzlerce hayvan-mış gibi göstermişlerdir. Daha sonra film çekilirken ölen hayvanlar dondurulmuş ve sonradan bir başka gösteri için saklanmıştır. Kutup fareleri göçleri sırasında yığınlar halinde uçu-
m
Biyolog David Shale, Oxfordshire havuzundan top lanmış titrersinek (midge) larvalarının filmini almak için optik tezgâh adı verilen bir düzen içinde mikroskopik çekimlerini yapmıştır.
rumlardan atlarlar. Bu, bir çeşit intihar atlayışıdır, işte hayvanların bu atlayışını daha heyecanlı gösterebilmek için, daha önceden öldürülmüş fareler kovalardan nehre atılmışlardır. Sonuçta filmde bu intihar atlayışlarının kurbanları sergilenmiştir.
Hayvanlara karşı davranışların zalimce olması bir yorum konusudur. Boswall şöyle ifade ediyor: “Biz hayvanlara bir-şey ödemiyor onlara birşey vermiyoruz, ama onlara karşı bir sorumluluğumuz vardır. Örneğin, bir örümcek ağına düşürdüğümüz sineğin örümcek tarafından yenmesi olayını hemen hemen herkes doğal karşılayabilir; bunu ekranda rahatça izleyebilir. Ama bir boa yılanına teslim edilen bir maymunun sıkıştırılarak boğulması olayını izlemekten kimse hoşlanmaz. Dahası, bir timsahın bir Afrikalıyı yemesi olayını izlerken neler hissederiz acaba!. Ama gerçek şu ki, timsahların Afrikalıları yemesi olayına sık sık rastlanır. Doğal olarak böyle bir olayı hiç kimse üstlenmeyi istemez. Bunun nedeni, insanların maymunlara gösterdiği yakınlığın sineğinkinden fazla olmasıdır. Ama bu, bir özür değildir. Bir kurbağanın acıya nasıl katlandığını bilebilir miyiz!” diyor.
Vahşi yaşamı konu alan başlıca film yapımcılarının hepsinin ahlak kurallarını zorladıklarını söylemek belki haksızlık olacaktır. BBC Doğa Tarihi Bölümünün yapımcılarından biri olan John Dobson, olaya şöyle bakıyor: “İnsanlar evde bu olayları izlerken ayrıntılara pek dikkat etmezler, onların görmek istedikleri te1 *ey iri ve parlak gözleri ile dikkat çeker güzel, sevimli ve kürkle kaplı bir hayvandır.”
Kural olarak doğa tarihi film yapımcıları, konuları gerçek yönleriyle göstermeye titiz davranıyorlarsa da, doğanın sanatsal özünü yapay olarak televizyonda aksettirmekten de geri kalmıyorlar.
Dlscover’dan çev: Mustafa UZUIMOĞLU
30
BİLİM ve TEKHİK
•.İLIK 1985
BİLGİSAYAR KULÜBÜ
1)e2-e4 ,e7-e5
2)Agl-f3 ,Ab8-c6
3)Ffl-b5 ,a7-a6
4)Fb5-a4 .Ag8-f6
5)0-0 ,Ff8-e7
6)Kfl-el ,b7-b5
7)Fa4-b3 ,d7-d6
8)c’2-c3 ,0-0
9)h2-h3 ,Ac6-a5
10)Fb3-c2 ,c7-c5
11)d2-d4 ,Vd8-c7
Şu ana kadarki pozisyonda alışılmışın dışında hamleler yok
12) d4-d5
Bu hamleyle Kasparov standartların dışına çıkıyor. Fakat bir bilgisayara karşı oynanacak en güzel hamle. Çünkü merkezin kapalı kalmasını sağlıyor ve Mephisto’nun yapacağı planları zorluyor.
12)… , F c 8 – d 7
13)b2-b3 ,Vc7-b6
14)Abl-d2 , Kf8-c8
15)Ad2-fl , h 7 – h 6
16)Fcl-e3 ,Vb6-d8 !7)Vdl-d2 , Af6-h7 !8)Afl-g3 , Ka8-b8
Siyah taşlar tamamen oyuna girdi, fakat belli bir plan gözükmü-
yor.
19)Ag3,f5 , Fd7xf5
20)e4xf5 , A h 7 – f 6
21)g2-gn ,A f6 – h 7
22)Şgl-g2 Sasparov’un planı
açıkça belli. Kaleyi önce hl, sonra dajgl ‘6 getirerek Şahı yol üzerin-
den çekecek ve Şah ta -rafına ağırlık verecek.
22)… ,Kb-8b7
23)Kel-hl ,Ah7-f6
24)Kal-gl ,Vd8-b6
25)Şg2-fl , Kb7-d 7
26)g4-g5 , h 6 x g 5
27)AOxg5 ,Vb6-b7
28)Ag5-e6 ,f7xe6
29)f5xe6 Kd7-c7
30)Kglxg?ş8xg7
31)Fe3-hh6+ ,Şg7-h8
32)Fh6-g7 +
Mephisto taş olarak önde, ama neye yarar, dünya birin
ciliğinin en büyük adayı hedefe emin bir şekilde yaklaşıyor
32)… ,Kh8xg7 Eğer 32)… ,Kh8-g8 33) Vd2-g5 + ,Şg7-f8 ve sonra mat. 33) Vd2-g5+ ,Şf8-e8 35) Fc2-g6 + ,Şe8-d8 36) Vh6-h8 + Siyah terkeder. (iki hamle sonra mat var: 36) .. ,Fe7 – f8 37) Vh8xf8 + ,Af6-e8 38) Vf8xe8).
SORULAR – CEVAPLAR
Hüseyin Korkmaz, Sinop:
“Mikrobilgisayarları muhasebe işlemlerinde kullanabilir iyim?
Programlan kendim yapabilir miyim? Bu programlar hakkında bilgi verir misiniz..?”
Yurdumuzda işyerlerinde kullanılan bilgisayarların büyük çoğunluğunda, en ön planda muhasebe programları gelmektedir. Muhasebeyi takiben stok kontrol, faturalama, senet-çek takibi, personel ve bordro programları gelmektedir.
Mektubunuzda mali müşavir olduğunuzu yazıyorsunuz. Eğer programlama dillerinden herhangi birini biliyorsanız, muhasebe programını yazamamanız için hiçbir neden yok. Özel bir konuda yazılmış bir programın gerçekten başarılı olması için, programı yazan kişinin hem o konuda hem de bilgisayar programcılığı konusunda yeterli bilgilere sahip olması gerekir. Bu yüzden, program yüzma işlemlerinde çoğu zaman gurup çalışmaları gündeme gelmektedir. İş konusunu bilen idari kişiler ve prmogramlamayı bilen teknik kişiler bir araya gelerek, ortak bir çalışmayla program yazmaktadırlar.
Genel amaçlı muhasebe programlarının çoğu, hesap planı işlemleriyle başlar. Hesap planı yaratılır, yeni hesaplar eklenir veya düzeltilebilir. Yaratılan hesap planı dikkate alınarak, günlük fiş girişleri bilgisayar yoluyla yapılır. Her türlü rapor alma ve defter çekme işlemleri bilgisayar tarafından, hatasız ve çok kısa bir sürede gerçekleştirilir. Bilgisayarla yapılan muhasebe işlemleri şöyle özetlenebilir:
1)Hesap planı işlemleri
2)Fiş işlemleri: ‘Tahsil, ‘Tediye,I ’Mahsup
3)Defter işlemleri: ‘Defter i Kebir, ‘Muavin defter, ’Kasa defteri
4)Raporlar: ’Mizan, ’Bilanço, ’Kar-zarar durumu, ’Hesap ekstreleri
5)Aysonu ve yılsonu işlemleri.
Halil Bulut, Ankara:
“En çok kullanılan bilgisayar dillerini sayar mısınız?” Günümüzde yaygın olarak kullanılan bilgisayar dilleri şunlardır: ADA, ALGOL, BASIC, C, COBOL, FORTRAN, LISP, PASCAL, PL/I.
Değişik firmalarca bu dillerin değişik tipleri üretilmiştir. Fakat temel özellikler ve kurallar hemen hemen hepsi için aynıdır.
32
BİLİM ve TEKHİK

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

bool(false)