HAY ÖMRÜNE BEREKET

HAY ÖMRÜNE BEREKET
Don Quijote çapı büyük adam, yüce kişi. Göbeğini çatlat istersen,
paralanıp parçalan, yırtıl; gene de katına varamıyorsun. Kendin için,
(— Dostoyevsky’nin Ölüler Evi’nden sonra ben, Diriler Evi’ni yazdım . )
diyorsun da, (Cervantes Don Quijote’u yazdı, bense futbolcu Bekir’le
Hacı Bekir’i yazdım ..) diyemiyorsun. Böyle uzak bir karşılaştırma bile
seni gülünç etmeğe yetiyor, bunu anladım. Böyleyken, neden herkesin yardıma
hazır, alesta, yol gösterici bir Sancho Panza’sı var? İşte bunu pek
anlıyamadım.
Alalım benimkini; “Bana Karşı”dır çoğun. (Canım!) d’yene, (Canın
çıksın!) dediğim sıradır; gene de usa düşe gelmedik öğütler verip,
yol gösterir de, sıyırır “Ben”i içine düştüğüm çıkmazlardan.
Nitekim, otnz beşinci mi, kırkıncı mı, – sayısını şaşırmışım – romanımın
üstüne eğilmiştim…
BANA KARŞI — Nedir bu surat, hazret? diye damladı öte gün.
Hep aynı sayfaya bakar ha bakar, arpacı kumrusu gibi düşünür durursun?
BEN — (Tükenmez kalemi masaya fırlattım.) Gel de düşünme! dedim.
Yerimde kim olsa düşünür. Roman öyle bir çıkmaza girdi ki, ne
sen sor, ne ben söyliyeyim; altından kalkabilene aşkolsun, bravo, aferin
derim ! ■ ■•
BANA KARŞI — (Karşıma oturdu, gözlerime baktı.) Nasıl, nasıl?
Anlat hele !…
BEN — (Buna sen bile umar bulamazsın!” gibilerden hazin, lıırsh
bir sesle anlatmağa başladım.) Yakışıklı delikanlı ile güzel kız, kendilerini
kovalıyan soyguncular tarafından bir demir köprüde fena halde
sıkıştırıldılar. Köprünün altına girip gizlendiler. Bu durumda, kahramanımın,
sevdiği genç kızı ya elinden, ya da belinden sımsıkı kavraması
gerekiyor, anlaşıldı mı? Bırakırsa, tamam! Kızdır, tren köprüsü­
nün 3 bin metre aşağıda akan nehre düşecek.
BANA KARŞI — Eh, tutsun kardeşim… deyip sıyrıldı işin içinden.
Kolunda yetersizlik mi var, neden tutmuyor?
BEN — Tutamaz ki… dedim, ağlamaklı. Boş değil, iki eli de dolu
çocuğun. Sağ eliyle, düşmemek için, köprünün kıyısına asılmış durumda.
Sol eliyle, köprünün her iki yanından ilerlemeğe çalışan soyguncuları
haklamakta. Diyeceğim, Sten tabancasına asılmış. Bereket versin,
cowboy filmlerinde olduğu gibi, ötekiler hep boşa atıyorlar; onda boş
yok, attı mı mıhlıyor da, pek sokulamadılar.BANA KARŞI — Bnnlar kaç kişi ?
BEN — Adı üstünde, soyguncu yahu, ürkütmeden sayamazsın. Ben
diyeyim 100, sen de 200…
BANA KARŞI — Peki ama, silâh niçin sol elinde? Kahramanın
solak mı ? . ..
BEN — Salak olacak değil… dedim.
BANA KARŞI — Haa, şu mesele… deyip kaşıdı ensesini. Ama gel,
üzme tatlı canını. Kızı yuvaria gitsin uçuruma, ben gözlerimi kapatınm.
Alt yanı kız düşüreceksin, çocuk düşürecek değilsin ki, yasa bakımından
suç olsun !…
BEN — (Efkârlı efkârlı) Düşürmesine düşürürüm ama, gene olmaz!
dedim. Kız öldü mü, roman da bitti. Oysa, başına daha yığınla kötü
olay gelecek onun. Trenle/in sıra sıra dizili karanlık tünellere girişi
gibi, başı, bir dertten kurtulup öbürüne girecek. Senin anlıyacağm, daha
doğrusu, roman 60-70 tefrika daha sürecek. “Zarar yok, yeni mevsime
dek, eylül ortasından önce bitmiyebilir…” dediler; öldürebilir misin?
BANA KARŞI — (Sordu) Kız kardeşi, bir benzeri yok mu bunun?
BEN — Yok, dedim. Anasının babasının tek kızı, biriciği, “medar-ı
iftiharı”…
BANA KARŞI — (Beleşi kaçırmaz; uzanıp bir sigara aldı, derin
düşüncelere daldı. Sonunda, gözleri yuvalarından uğrayıp, “Buldum, buldum!”
diye bir bağırışı vardı; Arşimed’miş, hamamdaymış, bacağı kurnadaymış
sanılır.)
BEN — Ne buldun ?
BANA KARŞI — Sana üç kollu bir kahraman buldum!
BEN — Deme! dedim. Kani, nerede ?
BANA KARŞI — (Başını başıma yaklaştırıp) Bir zamanlar birlikte
okuduğumuz bir romanın içinde… dedi. Nasıl unutursun o romandaki
kahramanın üç kolluluğunu? Koltukta oturmuştu, bir elinde cıgarası, bir
elinde kahvesi, tutmuş gazete okuyordu ya…
BEN — Dizlerinin üstüne açmış olabilir, dedim.
BANA KARŞI — Hayır, dedi. (Elini omuzuma attı.) Sen ondan
geri mi kalacaksın yoksa? Varsın seninkisi üç kollu, bilemedin, dört
kollu olsun. Budala olma da. Buda’mn yontularından örnek al. Bir ulu
din, tanrısına bunca kolu neden takmıştır? Her biriyle kendine gerekli
işleri görsün diye .. Seninkisi de bir eliyle tutsun köprüyü, ötekiyle
kurşunlasın düşmanlarını, üçüncüsüyle sarılsın kıza. Dördüncüsüyle dudaklarına
bir Çamlıca iliştirsin hattâ. Mentollü, süzgeçli, paketi 150
kuruş. Böyle, evrene boş veren yiğitler, göreceksin, okuyucuların daha
çok hoşlarına gider.
BEN — (Epeyce rahatlayıp) Hay ömrüne bereket! dedim. Demek,
daha önce biz, böyle bir roman okuduk, ha?…
BANA KARŞI — Yalnız onu mu? dedi. Çiçeği burnunda delikanlılarken,
daha buna benzer nice roman okuduk… Fatih Sultan Mehmet’i
tokatlayıp kaçabilenleri mi istersin? İzmir’in Karşıyaka’sında oturup,evin cumbasından Marmara’nın mor sularına bakan dertli sevgilileri mi ?
Dan, dan, dan… diye üç kez vurunca gecenin 1 ini duyuran dalgın saat
kulelerini mi?… Sorarım sana; öyleyken, onları okurken duyduğumuz
sarsıntıyı, coşkuyu şimdi bize yüzde kaç kitap veriyor?
BEN — Hay ömrüne bereket! dedim yeniden. Aydına, açığa çıkardın
beni be yahu!… Hızır mısın nesin, kardeş? Dur, oldu olacak; bir
yerini daha danışayım bâri; romanımın 2896 ncı sayfasında, kahramanımla
sevgilisini öyle bir yere sokmuşum ki, ne kapısı var, ne bacası.
BANA KARŞI — İyi, iyi, dedi; doğru yoldasın, sakın sapıtma!…
A taç’m yazdığına göre, şimdi ünlü bir oyun yazarımızın eski bir romanında
da, senin bu anlattığın gibi olmuş. Kahramanlar kapısız bacamız
bir yere girmişler; ara ki bulasın. Hayır, sanırım, o, bir kişiyi sokmuş.
Sen ise, iki kişiyi birden kapısız bacasız yere nasıl tıktın?
BEN — Ben de onu danışıyorum ya… dedim. Nasıl tıktım? Neyse,
tıkılmış tıkılmıştır. A31I ilginç olan, çıkışları. “Girdik, ama nasıl kurtulacağız?”
diye kafa patlatmaları tam 20 sayfa sürdü ki, şöyle böyle
8 tefrika eder. Bak, bak ama, en sonunda ne yaptım?
BANA KARŞI — Ne yaptın?…
BEN — Ellerine birer kasma kürek tutuşturup duvarı deldirdim.
BANA KARŞI — Kazma küreği nereden buldular?
BEN — Meğer yanlarına almışlar! dedim.
BANA KARŞI — (Başını sallıyarak) Duvara da, onlara da yazık
olmuş… diye söylendi. Neye sanki? Bir helikopter yollasaydm, yapıtına
daha çağdaş bir hava katmış olurdun.
BEN — Hay ömrüne bereket! (Diye boynuna sarıldım; iki yanaklarından
sevgi ve saygı ile öptüm.) Orasını öyle düzelteyim şimdi. İnan
olsun, hiç usuma gelmemişti bu, 40 yıl düşünsem gene gelmezdi. Öyle ya!
Helikopterin ısmarlanışı, satmalma kurullarının çoluk çocuk gidişleri,
evlerindeki şenlik, dönüşlerinde yakalanan kaçak eşya lislesi en azından
50 sayfa sürer. Gerçek, gerçeküstü gerçek bir roman! (Sevincim
kursağımda kaldı derken, bakışlarım bulutlandı. – Bulutun cinsi cumulus.
-) Benimkiler o samana dek açlıktan ölmezler mi dersin?
BANA KARŞI — Öldürmiyen Tanrı öldürmez, dedi. Yeter ki, sen
yan çizmiyesin ve helikopteri yurdumuza getirmek için, romanda köklü
hir çaba harcıyasm… Bilinçaltı bir dürtü sonucu, kızla oğlanı nasılsa
kapalı bir yere tıkmışsın; körün istediği bir göz, ikisine ne söz? Bol
bol seviştir, öpüştür, koklaştır onları. Gene, nice roman kahramanı ta ­
nır, bilirsin ki; ne ekmek kaygısı, ne su kaygısı, ne geçim kaygısı.,
ha babam sevişmek için yaratılmıştır. Sen de sen ol, gece- gündüz deme,
yatır kaldır onları…
İçimdeki son pire de havalandı artık. Kendimi tutamadan, en rahat
soluğumu alaraktan:
— Hay ömrüne bereket! dedim.

MEHMET SEYDA

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

bool(false)