Oops! It appears that you have disabled your Javascript. In order for you to see this page as it is meant to appear, we ask that you please re-enable your Javascript!

HAK YOLCULUĞU

Varlık âleminden geçip, ‘Mutlak Varlık’a varmak için
yapılan yolculuğa ‘Seyr-i Sülük’ denir. Vahdet şerbetini
içmiş büyüklerin ifadesiyle, ^varlığı yoklukla neticelemeyi
gaye edinmiş yolculuk”tur. Sâlik, elini verdiği
zatın terbiyesinde varlığından soyunmak kararı ile bü seyre
(yolculuğa) başlar. “Zât tecellisine ermekle yolculuk
kemâle erer. Aranılan budur. Bulunan “Mutlak Varlık”la,
varlıklar unutulur. Bu işin sonunda emir alınıp tekrar bu
âleme dönmek gerekirse, “geldiğin yolla gelecekler!
getir” büyurulur. Bu, en yüksek makamdır. Bu zirveye
varan kâmile, ‘mürşid’ denir.
Nefsi inkârla ^başlayan bu yolculuk, kemâl noktasına
kadar bazı basamaklardan tırmanır:
Fenâ fi’ş-Şeyh: Mürşidin muhabbetinde yok olma,
erime ve kaybolma demektir. “Onda yok olma” ile başlayan
bu hal, sonsuz teslimiyeti gerektirir;. Yaptığı işlerde
hikmetler aranır. Kusurlar “ene”ye mal edilir. Teslimiyet
esas olan bu yolculukta mürşidin kâmil olması gerektir.
İslâm’ı yaşaması ve dava etmesi onun ana meselesidir. Bu
zatın hali, Allah tarafından bir elbise gibi ona giydirilir. Bu

  • 11-
    zatın, mülkün sahibinden “irşad etme” emrini alması
    zaruridir. O bakımdan bir insanın bir cemaat tarafından
    mürçid ölarak seçilmesi yanlıştır. Seçilen bu kişi dinî ilimlerde
    ve yaşayışta ne kadar ilerde görünürse görünşüii,
    böyle bit vazife ile mükellef olması mümkün değildir. Karganın
    bülbül olması nasıl muhâl ise, Hak tarafından böyle
    bir emre muhatap ölmadan irşad makamında olmak da
    muhâldir.
    Salike ilk nazar Fena fi’ş-Şeyh’de ölür. Kâmil insanın bu
    nazarı ile vuslat yolculuğu başlar. “Emmare Makamı” nda
    olan nefis, ona nazar edenin âşkını üzeriricle gösterir.
    Nefs-i Emmâtfe: NefsirHlk basamağıdır; kötüyü emreder,
    Hak düşünülrrfe^, gaye ve gayeye varrtıak için düşünülenler
    bâtıldır. Islâjlı için, uyulan kimsenin sözlerini paha
    biçilmez mücevherdir, diye değerlendirip’ijpzarirta rtıâzhar
    olmak için gayret etmek gerekir. Zor bir düşmandır. Hiçbir
    mücadele onunla yapılan kadar zor olrrıaz. Zira bu mücadelede
    Tevhid, başı çekerse kürtüluş kol’aydır. Yani, çokça
    “Lâilahe illallah” demek; ötesini anla. Vücut” ülkesini
    tasarrufu altına aldığı an; akıl, irade, hisler kısaca herşey
    onun emrindedir. Böyle insan hem maddeten, hem mânen
    tehlikelidir. Mücahede ve mücadele fle nefsin bu ülkesinden
    kurtulan insan, “Levm Sahrasında kendini bulur”. Buna
    ‘Nefs-i Levvâme’ denir. Nefs-i Errimafre ile mukayese
    edilemeyecek İlâhi üstünlükleri mevcuttur. Kabul etmek
    lazım ki, burası da £min bir yer değildir’ Sâlik burada
    Hakk’a}bir&z daha yakın olmasına rağrtıeri mâsivânm içinde
    bulunur. Hata eder, günah işler, ama pişman olur.
    Nedametle ağlar. Ah, ’ vah eder; sonunda aynı hataları
    tekrar eder. Kısada, “Hak yolculuğu”nda, bir hal üzerinde
    devam eden bir istikrarı yoktur. Kurtulmak için nisbet
    olunan ‘Kâmil’e teslimiyet bir kayda ‘bağlanmamak. Muhabbeti
    ile muhabbetlenmeli, ‘İsm-i celâle cankurtaran
    simidi gibi sarılıp onu dilden ve kalbden kesmemeli. Sonunda
    ‘Kâmil İnsan’m himmet ve nazarı erişir, bu vadi de’
    geçilir.
  • 12-
    Mânen devam eden yolculuğun bu noktasında “Mülhime
    Ülkesi”ne varılır. Bu makamda salik, ‘Hu’ ismini
    vird edinir. Bu âlem, sinyaller âlemidir. Varlığın izafi, ‘Mutlak
    Varlık’m ise hakiki olduğunun şifreleri çözülür. Rahmânî
    tecelliler olduğu gibi sadık olmayan ilhamlar da bu
    halde zuhur eder.
    Esma-i İlâhiye’ nin tecellisini salik bu makamda görür,
    çeşitli nûranî berzahlardan geçer. Kapılmaması, “maksadım
    Allah rızasıdır”, deyip teslimiyet ile yolculuğuna devam
    etmesi şarttır. Bu makam, nefis âleminde Hak ile bâtılın
    sınırıdır. Kâmil mürşidi olmayanın buradan öteye seyri
    mümkün değildir. Şu kadar ki, yaptığı zikrin mükâfatını alır,
    fakat mânen yolculuğu burada noktalanır. Bu noktaya
    gelmişken zamanımızda bilerek veya bilmeyerek yanlış ifade
    edilen bir meseleye parmak basmak istiyorum.
    Mesele şu:
    “Seyr-i Sülük’a karar vermiş bir insanın, İslâm’ın zahirî
    düsturlarını tam bilmesi şarttır.” Aşağı-yukarı, iddianın
    özü budur. Buna cevaben deriz ki; Seyr-i Sülük’ta bulunan
    insanın, İslâm’ın zahirî düsturlarını tam bilmesi mümkün
    değildir. Seyr-i Sülük için esas; teslimiyet, mahviyet
    ve hizmettir. İslâm’ın zahirî düsturlarının öğrenilmesi bu
    yolculukta hal iledir. Yani burada, kâl’in (sözün) değeri
    yoktur. Maksadı Allah rızası olan salikin hali; zikir, havfullah,
    muhabbetullahtır. Durum bu olunca, İslâm’ın zahirî
    düsturlarım, bilmeyen ümmi insan için “Seyr-i Sülük’ta
    bulunamaz” iddiası, ilmî mesnedden mahrumdur. Seyr-i
    Sülûk’un zahir ile ilgisi olmakla beraber esası manevi bir
    yolculuktur. Nitekim Peygamberimiz, “Her insanın kalbinden
    Allah’a bir yol gider” hadisi ile bu yolculuğun
    sahasını belirlemiştir. Şu kadar var ki, Seyr-i Sülük’ta
    olan salikin hataya düşmesine mani olmak için mürşid-i
    kâmilin, İslâm’m zahirî düsturlarını bilmesi lüzumludur. Hal
    böyle iken, geçmiş devirlerde “Kurbiyet Makamı”na
    kadem basmış insan-ı kâmillerin bir çoklarının dahi ümmi
  • 13-
    olduğunu görmekteyiz. Meselâ, Peygamber Efendimizin
    methiyesini kazanmış Üveysü’ 1-Karânî, tasavvuf tarihinde
    büyük velijerden olduğu rivayet edilen (intisabından
    evvel eşkiya olan) Fudayi b. Iyaz; mezhep imamı, İmamı
    Şâfii Hazretleri’ninmürşidi çoban Şeybân-ı Râi Hazretleri,
    yakinen tanıdığımız Yunus Emre, onun ile aynı devirde
    yaşayan Hz. Mevlânâ’nın talebesi olan Kuyumcu Selâhaddin
    gibi büyükler ümmi kâmillerdir. Zahir ilmi bilmemelerine
    rağmen halleri, yaşayışları İslâm’ın tâ kendisi idi.
    O halde esas; zahirî ilimleri bilmek değil, İslâm’ı yaşamaktır.
    Bu yolculukta teslimiyet, mahviyet ve hizmet olursa vuslata
    ermemek için hiçbir sebep yoktur. Esasen, bu manevî
    mektebin gayesi budur. Aksi halde, dörtbaşı mamur bir
    insanın bu yola intisabına niçin gerek duyulsun? Bu hususu
    böylece noktaladıktan sonra esasa geçelim.
    Nefş-i Mülhime’de Nazar-ı Hak, kâmil insan vasıtasıyla
    zuhur edince salik, beşerî sıfatlardan kurtulup İlâhî
    sıfatları hal edinmeğe başlar. Bu dönemde Esma-i
    İlâhiye’nin ve Efâl-i Ilâhiye’nin tecellileri zuhur eder.
    Muhabbeti gittikçe artar; teslimiyeti, mahviyeti ve hizmeti,
    intisap ettiği kâmil insana karşı doruk noktasına varır.
    Resulullah muhabbetinin gönül âleminde kök salmağa başladığı
    bu an, mânâ âleminin hâzinelerinin bulunduğu
    “Nefs-i Mutmaihne’ hali. Bu hal ve makamda hazineler
    unutulur, hep ötesi düşünülür. Bu durumda nefis mutmain
    olmuş, gönül de Huzur-u. Resulullah’a varmıştır. Her an
    Peygamber aşkı artar; gittikçe korlaşan bu sevda, saliki
    Peygamber huzurundan ayırmaz. Bu îriakamda da salik,
    mürşidin direktifine göre ya ‘Hak’ ya da ‘Hay’ ismini vird
    edinir.
    . Bu hale ‘Fenâ fi’r-ResuF denir. Yolculuk hızlanmıştır.
    Gönül, Sıfat-ı Bâri’nin tecellisini ve nurlarını seyreder.
    Nefis bu makamda Razıye ve Merzıye makammdadır.
    Artık kul Rabb’mdan, Rabb’ı da kulundan razı olmuştur.
    Allah’ın kulundan razı olması, lütfunun ve kahrının hoş
  • 14-
    olduğuna kulun inanmasından sonradır. Yani kul, Allah’dan
    razı olursa Allah da kulundan razı olur.
    Nefsin bu halinden sonra Tecelli-i Zât zuhur eder. Bu,
    Seyr-i Sülûk’ta kemâl noktasıdır. Bu halde Fenâ Fi’llah
    zuhur eder. İkilik ortadan kalkmıştır.
    Görünen kendi zatıdır; “değil sanma gayrullah” ölçüsünde
    yok olunmuş, nefis aradan çekilmiştir, “ferie”,
    unutulur, Halik ile olunur. Bu halin izahVzor ve mahzurludur.
    Şu kadar bilinrpeli ki, bu haller bu yolun tabiî bir
    rieticesidir. Ancak, yaşayanın halini izhar etmesi mahzurludur.
    Zira, bu haller hususi hallerdir. Halbuki mh’min hususî
    hallerden değil, umumî kaidelerden yani İslâm’ın zahirî
    düsturlarından sorumludur. Mezkur hallerin izahı, zahire
    terslik manzarası hissini verdiğinden bu halleri setretmek
    vaciptir. 4 V
    Bu hallerden sofıra Bekâ Bfllah, Bekâ Ender halleri
    zuhur eder!ki, bunlar çok yücçI hallt erdir%

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.