Oops! It appears that you have disabled your Javascript. In order for you to see this page as it is meant to appear, we ask that you please re-enable your Javascript!

FERDİ ve CEMAAT HALİNDE ZİKİR

İbadet ve taatle arzulanan gayeye şüphesiz ki ferdî
gayret ve çaba ile erişilir. Fakat kemâl mertebesine varmamış
veya bidayetteki sâlik için bazı yardımcı unsurlara
ihtiyaç vardır. İlâhi okumak, devran dönmek, sema yapmak
İlâhî sevgi ve ruhî vecdi artırdığından, ferdin, zikir
meclislerine devam ederek bu yardımcı faktörlerden yararlanması
gerekir. Kendisine tarif edilen virdlerini her gün
kendi başına tamamladıktan sonra, fırsat buldukça cemaate
gitmesi, ferdî menfaat açısından kaçınılmaz olduktan
başka asıl önemli olan, İslâm’ın cemaatçilik esprisidir. Dikkat
edilirse, İslâm’da ibadetlerin cemaat halinde icra edilmesi
pek çok sosyal ve psikolojik hikmet ihtiva etmektedir.
Cemaatle kılman namazın münferit kılman namaza göre 27
derece üstün tutulması, Cuma namazının Müslümanların
haftalık istişare ve durum değrlendirmesine vesile olmak
gibi bir mânâ taşıması, Kurban’ın, Zekât’m, Hacc’ın sosyal
yardımlaşma ve dayanışmayı tesis hususunda rükünler
ihtiva etmesi, İslâm’ın fert-toplum dengesini nasıl en ideal
mânâda gerçekleştirdiğini göstermektedir.
İslâm’ın cemaate, birlik-beraberliğe, kollektif bütünlüğe
verdiği önemin; aşk, vecd, feyz, huşu…harmanı olan “zikir”
ibadetinde ideal mânâsında kristalize olduğunu görüyoruz:
“Hiçbir cemaat yoktur ki, Allah’ı zikre otursun
da melekler onların çevrelerinde dönüp dolaşmasın;
rahmet onlan bürümesin, üzerlerine sekinet
inmesin ve Allah onları katındaki melekler yanında
anmasın» 4 4
“Hiçbir cemaat yoktur ki, toplansınlar, Allah’ı zikretsinler
ve bunda Allah’ın rızasından başkasını istemesinler de,
semadan bir seslenici kendilerine: Günahlarınız, hasenelerle
çevrilmiş ve sizler, yarlığanmış olarak kalkınız, diye seslenmiş
bulunmasın” .
-63-
Peygamberimiz bir gün: “Cennet bahçelerine uğradığınızda,
yayılınız (otlayınız), yararlanınız” buyurdu.
“Cennet bahçeleri nedir?” diye sorarlar. Peygamberimiz:
“Zikir halkalarıdır”46 buyurdu.
“Cenab-ı Hak, Kıyamet günü bazı cemaatler diriltecektir.
Yüzleri inci gibi parlak ve nurludur. Halk
onlara gıpta eder. Ne peygamberdirler, ne de şehiddirler.
Bunlar değişik kabile ve ülkelerden Allah için
birbirini seven ve Allah’ın zikri için toplanıp onu
zikreden kimselerdir”47.
“Aziz ve çelil olan Allah buyurdu ki: Ben kulumun
zannma (itikadına) göreyim. Beni zikrettiğinde,
ben onuniayım (rahmet, tevfik ve inayetim onunla beraberdir).
O, Beni kalbinde gizlice yâd ederse, Ben de
onu bu suretle anarım. Beni bir cemaat içinde zikrederse,
Ben de kulumu o cemaat efradından daha
hayırlı (Cibril ve Mikâil gibi) bir cemaat içinde (rahmetimle)
anarım”48.
Avn b. Abdullah b. Utbe şöyle diyor: “Zikir meclisleri
gönüllere şifadır. İnsanlık, Allah’ın zikredilmediği
bir zamanla yüzyüze gelirse, yemin ederim ki, toptan
mahvolur. Gafil mü’ minler içinde Allah’ı zikreden
bir adam, ric’at etmiş bir orduyu tek başına
kurtaran bir askere benzer” 49.
ZİKİR METODLARI:
Cehrî Zikir – Hafi (Sırrı) Zikir
İnsanlar, zâhirî plânda (dış görünüş itibariyle) ayrıntılara
inmeden bakıldığında, kaba hatlarıyla birbirlerine benzerler.
Fakat dikkatle bakıldığında, bazı özellikleri itibariyle
insanların gruplar halinde sınıflandmlabileceği görülür.
Renklerine göre, sonra da aynı renk grubu içinde çeşitli
özelliklere, ırklara, boylara göre tasnif yapılabilir. En geniş
halkadan başlayıp süzerek neticede tek bir ferde inildiğinde
-64-
görülür ki, o fert tek başına diğer bütün insanlardan rahatlıkla
ayırd edilebilecek sadece kendine has özelliklere sahiptir.
Bu özelliklerinden bir tanesine ‘parmak izi’ni misal
verebiliriz. İlmî çalışmalar ortaya koymuştur ki, insan neslinin
yeryüzüne intikalinden bugüne kadar gelmiş geçmiş
hiçbir insanın parmak izi halen hayatta olanlar dahil olmak
üzere başka bir insanın parmak izine benzemiyor.
Maddî plânda durum ne ise mânevî plânda da aynıdır.
İnsanlar yaradılıştan getirdikleri mânevî nüanslar sonucu
değişik huy ve davranış biçimleri sergilerler. Bu yüzden zikir
yoluyla mânevî terbiye yoluna girmiş insanları kendi yapıları
içinde ele almak ve iç tecrübesini bu yapının gerektirdiği
usullerle imkân dahiline sokmak gerekir.
Resulullah (s.a.v.) tarafından sahabîierden herbirine
ayrı ayrı virdler (dersler) tarif edilmesinin hikmeti budur.
Özellikle Hz. Ebu Bekir (r.a.) Efendimize tarif ettiği zikir
metodu ile Hz. Ali (r.a.) Efendimize tarif ettiği metodun
konumuz açısından önemi büyüktür.
Bilindiği gibi Peygamber Efendimiz, Hz. Ebu Bekir (r.a.)
Efendimize dilini damağına yapıştırarak Allah’ı anmasını,
tefekkür etmesini; Hz. Ali (r.a.) Efendimize cehrîolarak dili
ile Allah’ı zikretmesini emretmiştir. Ömer ve Osman (r.a.)
Efendilerimiz ve diğer sahabeye de farklı virdler tarif etmiş
olsa da temelde zikrin icra ediliş biçiminde bu iki metod
vardır: Cehrî ve Hafî metod. Zamanla her iki yoldan çok
sayıda meşrep doğmuş, tarihî gelişim bunlardan 12’sini
tasavvuf literatürüne yerleştirmiştir. Fakat, pratikte bugüne
kadar yüzlerce kol halinde gelmişlerdir. Ama bu yüzlerce
kol, değindiğimiz gibi iki ana kaynaktan, metoddan beslenir.
Bu iki metoddan hangisinin seçileceği tamamen ihtiyaç
ve maslahata göre ortaya çıkar. Bu noktada mürşid-i kâmilin
önemi büyüktür. Çünkü mürşid-i kâmil, “mekân-ı evednâ50
dan döndükten sonra Hakk’ın elbisesine bürünür
ki buna ‘celvet’ diyoruz”51. Bu noktada mürşid-i kâmil,
-65-
görünüşte halkla beraber, ama gerçekte Hak’la beraberdir.
Bu makama ulaşmış olan mürşide “Geldiğin yoldan insanları
getir” denilir. Dolayısıyla mürşid-i kâmil, mânevî
yolculuğunu bitirmiş, bu yol boyunca olan mania ve engelleri
tanımış, geçiş kurallarını öğrenmiştir. Eğitimine sığınıp
seyr-i sülûke çıkan talibin yapısına göre “zikir rejimi” tarif
eder ve ona rehberlik eder. Bu yüzdendir ki, mürşidler
kemâl derecelerine ve izinli olma hallerine göre; kendisi
meselâ, cehrî yolla vasıl olmuş olsa bile talibini hâfî yolla
eğitebilir.
Cehrî-hafî zikir metodunu bu temel üzerine oturttuktan
sonra âyet-i kerime, hadis-i şerifler ve büyüklerin sözlerinden
örnekler vererek bu konuya son verelim:
“Rabb’ını içinden, yalvararak, korkarak, fakat
yüksek olmayan bir sesle sabah ve akşam zikret,
gafillerden olma” 52
“Yemeğinizi Allah’ın zikri ve namaz ile eritin.
Bundan gafil olmayın ki, kalpleriniz katılaşır” 53.
“Abdullah b. Abbas’dan; şöyle demiştir: Halk farz
namazdan çıkınca yüksek sesle zikretmek Nebiyy-i
Ekrem’in (s.a.v.) zamanında var idi. Ben bu sesi işitir
işitmez bununla (yani zikir seslerinin yükselmesiyle) namazdan
çıktıklarını anlardım” 54
İmam Süyûtî, “Neticetü’l Fikr fi’l-Cehri fi’z-Zikr” adlı
eserinde cehrî ve hafî zikirden bahisle: “Bu, haller ve
şahıslar itibariyle değişir. Bazılarının gizli ve bazılarının
aşikâre zikirleri uygun olur” demiştir.
İmam Şa rânî’den naklen Hamevî haşiyesinde: “Uyuyan
veya kılıp uyuyanı rahatsız etmezse âşikâre zikir
efdaldir”55 denilmiştir.
Ahmed er-Rifâi (k.s ): “Toplu halde zikredilirken
cehren, münferiden zikredilirken sırran (hâfiyyen)
zikredilmesini emretmiştir”56.
-66-
İmam Nevevi: “Zikrullahm kalb ve lisanla birlikte
yapılması efdaldir. Kalb ile birlikte dilin zikrini, riya
korkusu ile terketmek lâyık olmaz. Çünkü riya korkusu
ile amellerin terki insanları birçok hayırlardan
alıkor ki, bu da doğru bir hareket değildir” demiştir.
“Gaye, kalbı zikrin devamlılığını sağlamaktır.
Dil ile yapılan zikrin sesli (zikr-i cehrî) olmasının
büyük tesiri vardır. Sesli zikirden gaye, sağır gibi
olan nefse bunu işittirmesidir; Allah’ a değil”
Son olarak Üstad Kuşeyrî’den bir paragraf naklederek
bu bahsi bitirelim:
“Dil ile olan zikir vasıtasıyla kul, kalbin zikrine
vanr. Tesir, kalbî zikrindir. Kul, dili ve kalbiyle zikrettiğinde,
seyr-i sülük halinde ve vasfında kâmildir…”
58
ZİKRİN FERT vc TOPLUMA ETKİSİ
Bütün doktrinler, sistemler, şüphesiz insan içindir. İnsanı
gündemine almayan bir doktrin olamaz.
Teoride durum bu olmakla birlikte doktrinler, sistemlere
dönüşüp uygulamaya aksedince “insan” için yola çıkanlar,
birdenbire kendilerini insanın dışında, eşyanın maddî soğukluğunun
hakim olduğu insansız bir ortamda buluyor.
Esasen böyle bir sonuç kaçınılmazdır. Çünkü kendini
insana adadığını sanan beşerî doktrinler, insanı “hareket
halinde bir eşya” olmaktan başka bir şekilde idrak edemiyorlar.
Böyle olunca, eşyaya hakim olmak vasfındaki insan,
bütün İnsanî değerlerinden feragat ettirilerek “eşyanın
mahkûmu” haline dönüşüyor.
İslâm’a gelince; O, insanı ferdî-sosyal-kâinatm merkezi
olan Allah’a ulaştırmakla bir taraftan onu sonsuzlaştırırken,
-67-
diğer taraftan eşyayı önünde oyuncaklaştırır. Fakat bu oluş
öyle söylendiği gibi kolay gerçekleşmez, şüphesiz.
İnsan, bedeninin ve maddî çevresinin tahakkümünden
kurtulmak, nefha-i İlâhî olan ruhunun hürriyetine ulaşmak
için belki de ömrü boyu sürecek bir perhize harfiyyen
uymak zorundadır.
Şekilce insan gibi görünse de, gerçekte ancak bu perhiz
sayesinde imar olur, insan.
Evet, zikir sayesinde gönül ülkelerinde ruhunu hakim
kılan insanların oluşturduğu cemiyet, insan cemiyetidir.
“O halde toplum, devlet… esas alınarak insana değil,
insan esas alınarak bunlara gidilmelidir. İnsan imar edilmeli,
insan güzelleştirilmeli, insan mutlu kılınmalı ki, dünya
özlenen kıvam ve düzene, dirlik ve esenliğe ulaşabilsin”.
İmam-ı Rabbânî hazretlerinin: “İslâmiyet, insanların
saadeti için çalışanları, kendini kurtarmaya çalışanlardan
üstün tutmaktadır” buyurması boşuna değil-
Ancak insanların saadeti için çalışanların, gerçekten
insanların saadetini temin edebilmeleri için zikir ateşiyle
olgunlaşıp önce Hakk’a gönül vermiş olması şarttır. Yoksa;
Hakk’a gönül vermeyenin halka yoldaş olacağı, insana
hizmet edeceği düşünülemez.#

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.