FARZ-I KİFÂYE OLAN İLİMLER

Bilmiş ol ki, ilimlerin kısımlarını, geriletmeden, farz olanları ile
olmayanlarını ayırmak mümkün olmaz. İlimler, esâs itibariyle ikiye
ayrılır:
1 — ŞER’İ İLİMLER: Yâni, hisâb gibi akıl ile, tabâbet gibi tecrübe
ile, lügat gibi işitmekle bilinmeyip ancak Peygamberlerden öğ­
renilen ilimler.
2 — ŞER’Î OLMAYAN İLİMLER : Yâni diğer vâsıtalar ile elde,
edilen ilimler. Bunlar da mahmûd, mezmûm ve mübâh olmak üzsre
üçe ayrılır.
Mahmûd olanlar, dünyâ işlerini düzene koyacak, insânlarm sıhhatini
koruyacak ve ihtiyâçlarını cevâplandıracak tıb ve hisâb ilmi
gibi ilimlerdir, ki bunlar da farz-ı kifâye ve fazilet olmak üzere iki
kısma ayrılır.
Farz-ı kifâye olanlar: Dünyâ işlerini tanzim için lâzımdırlar. Tâ-
bâbet gibi ki, insan oğlunun sıhhatli olarak yaşayabilmesi için zaruridir.
Hesâb gibi ki, bu ilim de, alış – veriş, mirâs, vasiyet ve bütün
muâmelâtta zarûrîdir.
Şu ilimleri bir beldede bilen bulunmazsa halk zorlukla karşılaşır
ve hepsi birden mes’ûl olur. Fakat ihtiyaç nisbetinde bir veyâ bir kaç
bilenin bulunması kâfidir. (Artık hepsinin muhâsib veyâ tabîb olmasına
lüzûm kalmaz) ve bu sûretle diğerleri de bu vecîbeden kurtulmuş
olur.
Tıb ve hisâbm farz-ı kifâyeden olduklarına dâir beyânâtımıza
şaşmayın. Hakikat şu ki: Bütün san’atlann asıllan aynı hükümdeolup farz-ı kifâyedirler. Rençberlik, dokumacılık, siyâset, dikicilik,
tabâbet vesâire gibi… Çünkü: Bir memleketin tabibi olmazsa hastalık
çoğalır, insânlaı* işinden gücünden kalır, tâkattan kesilir ve nihâ-
yet ölüme mahkûm olur. Derdi veren Allah dermânmı da yarattı.
Kullarına, o devâyı bulacak kabiliyeti bahşetti ve faydalanmaları
için sebebini de izhâr ettir. Körü körüne ihmâl neticesi ölüme mahkûm
olmak doğru olmaz.
Öğrenilmesi farz olmayarak fazilet, sayılan ilimlere gelince :
Bunlar da saydığımız bu ilimlerin, çok ender lâzım olacak en
ince teferruâtına inmektir. Elbette ki bu da, lâzım olan kısımları
anlamayı kolaylaştırması bakımından bir fazilet ve üstünlüktür.
Meznıûm (olup yerilen) ilimlere gelince:
Bunlar dînde yeri olmayıp, hiç bir fayda sağlamıyan, sihr, tılsı-
mât, şu’beze, telbîsât gibi ilimlerdir.
Mübâh, (yâni ne yasak ve ne de öğrenilmesi mecbûrî) olan ilimlere
gelince: Çok ileri gitmemek şartiyle, eğlence olmayan şiirleri öğ­
renmek, eski târihlerle meşgûl olmak, bunlara misâl olarak zikr edilebilir.
Anlatmak istediğimiz şer’î ilimlerin hepsi makbûl’dür. Ancak,
hakikatte şer’î olmayan bâzı bilgiler de araya karışırsa mezmûm olur.
Bunların şer’î ilimlerden olduğu zannedilmiş olmasına binâen,
dinî ilimler de makbûl ve mezmûm olmak üzere ikiye ayrılır.
ŞER’Î İLİMLERİN KISIMLARI
Makbûl olan şer’î ilimler: Usûl, fürû’, mukaddimât ve mütemmim
i t olmak üzere dörde ayrılır:
BİRİNCİ KISIM — (Asıl olan ilimler) : Kitâb, Sünnet, İcmâ’ ve
Salıâbenin yolu’dur. Kitâb ve sünnet asıl,olm akla berâber, sünnete
delâleti bakımından ümmetin ittifakı [icmâ’] da üçüncü derecede
bir asildir. Ashâb-ı kirâm, vahye şâhid oldukları gibi sonradan gelenlerin
bilmediği bir çok şeylere yetişmişlerdir. Bâzan görünüşün anlattıklarını
yazılar anlatamaz. Bu sebeblerden âlimler onlara uymağı ve
islerinden gitmeği uygun buldular. Bunun da muayyen yolları ve husûsî
şartları var ki, burada onlarla meşgûl olmak uygun düşmez. (60)
(60İKİNCİ KISIM — Fürû’ adını taşır ki, bu da bu asıllardan çıkarılan
ilimlerdir. Fakat bunların anlaşılması sözün gelişigüzel mânâ­
sından değil, belki akl-ı selimin tenbîhiyle genişleyen keskin zekânın
konuşulan sözlerden, o sözle alâkalı başka mânâlar çıkarmasiyledir.
Nitekim Peygamber Efendimizin şu hadîsinden çıkarılan mânâ gibi:
t ı o -* y io • »
« j l w İ p yfc j ^ L Â İ I V »
«Kadı, gadabh iken hüküm vermez.» (61)
Gadab kelimesinin asıl mânâsı, hışım iken, bundan def’-i tabiî
ihtiyâcı, açlık ve hastalığı varken hüküm vermez mânâsını anlamış­
lardır.
Bu fürû’ ilmi de ikiye a y rılır:
1— Dünyâ işlerinin tanzimi ile alâkalı ilimler : Bunları fıkıh
kitâbları anlatır ve bunlarla meşgûl olanlara «fakîh» adı verilir. Bunlar
dünyâ âlimleridir.
2 — Âhiret işlerinin tanzimi ile alâkalı ilim ler: Bunlar da kalb’-
in, iyi ahlâk kötü ahlâk ve Allahu Teâlâ katında sevilen ve sevilmeyen
hâllerini bildiren ilimlerdir. Kitabımızın son kısmı bunu anlatır. Âdet
ve ibâdette kalbden a‘zalara sirayet eden hâlleri de bu kitâbm birinci
bâbı içine alır.
ÜÇÜNCÜ KISIM — İlimlere mukaddime olup âdetâ ilimleri
elde etmeğe birer âlet kabilindendir. Lügat ve nahv ilmi gibi. Bunlar
hadd-i zâtında dînî ilimlerden değildir. Ancak Kur’ân ve Hadîs dînî
ilimlerin anlaşılmalarında lâzımdırlar. Çünkü : Kitâb ve Hadîs Arab
lisânı üzerine olduğundan, dînimizi anlayabilmek için bu ilimlere
muhtâcız. Bunun gibi yazı öğrenmek de lâzımdır. Şu kadar ki lisân
kadar zarûrî değildir. Çünkü : Peygamber Efendimiz de ümmî idi
[okuryazar değildi]. Hattâ her söylenen ezberlenip unutulmasaydı
yazı ihtiyâcı da azalmış olurdu. Fakat bu mümkün olamadığından yazı
da zarûrî bir ihtiyâçtır.
DÖRDÜNCÜ KISIM — Busaydığımız üç kısmı tamâmlayan ilimlerdir
ki, bunlar da biri Kur’ân, diğeri Hadîs ile alâkalı olmak üzere
ikiye a y rılır:
Kur’ân-ı Kerîm Ue alâkalı tamâmlayıcı ilimler üçe a y rılır:
1 — K ur’ân-ı Kerîm’in okuma şeklini, harflerin okunuş ve çıkış
yerlerini bildiren ilim [Kırâat ve Maharicu’l – Hurûf].2 — Kur’ân-ı Kerim’in mânâsım anlamakla alâkalı ilimler. Tefsir
gibi. Tefsir işi de menkûle dayanır. Yalnız Arab lisânım bilmek
yetmez.
3— Kur’ân-ı Kerîm’in ahkâmiyle alâkalı ilimler. B unlar: Nâsih
[Kur’ân-ı Kerîm âyetlerinin eski hükmünü kaldıran yeni hüküm],
mensûh [Kaldırılan hüküm], âmin [Çok mânâsı olan], hâs [Tek mâ­
nâsı olan], nass [Konuşma san’atiyle sözün mânâsı çok açık olan],
zâhir [Düşünmeden anlaşılan] gibi husûslar ve bunların bâzılariyle
amel edip bâzılariyle amel etmemek keyfiyyeti beyânında olan ilimlerdir.
Bunları anlatan ilme «Usûl-i fıkh» denir ki, bu sünnete ,de şâ­
mildir.
Hadîs ve haberleri tamâmlayan ilim ler: Hadîs âlimlerini isimleriyle,
soylariyle, sahâbenin isim ve sıfatlariyle, râvilerde doğruluğu ve
zayıfı kuvvetliden ayırmak için, râvîlerin hâlini ve hattâ mürsel hadîsi
müsnedden ayırmak için yaşlarını bildiren ilimdir.
İşte bu saydıklarımızın hepsi mahmûd ve öğrenilmesi farz-ı kifâ-
yeden olan dînî ilimlerdir.
Eğer «Fıkh’ı niçin dünyâ ilmine, fakîhleri de dünyâ âlimleri meyânma
kattın?» dersen, bil ki; Allahu Teâlâ, Âdemi. topraktan çıkardı
Neslini de çamur suyundan ve atılan bir parça sudan yarattı ve onları
babanın belinden ananın rahmine, oradan da dünyâya çıkardı;
sonra kabre, sonra da huzuruna, sonra yâ cennete veyâ cehenneme
attı. İşte başlangıçları, işte neticeleri ve varacakları yerler. Dünyâyı
da, azık olmağa yarayacak kısmını almak için, âhiret kazancı olarak
yarattı. Eğer inşân dünyâdan dürüst bir şekilde faydalansa, dedikodu.
ve husûmetler ortadan kalkar ve kendiliğinden fıkh ilmi de dü­
şerdi. Lâkin dünyâya tama’ ile sarılmaları, düşmânlığı doğurduğundan,
onları idâre edecek hükümete ihtiyâç hâsıl oldu. Hükümet reisi
de bu husûsda kanunlara muhtaç oldu. İşte «fakîh» bu siyâset kanunlarını
yapan ve halk arasındaki çekişmeleri kaldırmanın yolunu bilen
aracı bir kimsedir. Fakîhler, milleti idâre eden hükümet adamlarının
hocaları ve çekişmelerde halkı idâre etmenin doğru yollarını gösteren
kimselerdir. Ömrüme yemin ederim ki! Fıkıh ilmi [Hukuk] dünyâ
ile alâkalı olduğu kadar din ile de alâkalıdır. Lâkin din ile alâkası,
dünyâ vasıtasıyladır. Zira «Dünyâ, ahiretin tarlasıdır.» Din, dünyâ ile
tamamlanır. Din ile sultanlık [devlet idaresi] arkadaştır, ikizdir. Dîn
asıl [kök]’dır, pâdişâh [hükümet] onu korur. Kökü olmayan yıkılmağa
mahkûm olduğu gibi korunmayan temeller de yıkılır, yok olur.
Mülkün tamâmlanması ve korunması hükümetle mümkündür. Husû­
metlerde mülkü korumak ve nizâmı kurmak da fıkıhla halledilir.
Halkı, siyâsetle idâre, bizzât dînden olmayıp, ancak dîn’in kendi­siyle tamâmlanabileceği şeylere yardımcı olduğu gibi, idare ve nizâm
yollarını bildiren fakîh de bunun gibidir.
Nitekim hacca gidenler haydutlardan korunmak için muhafıza
muhtâçtır; (muhâfız olmadan bu farîzeyi yapamaz.) Fakat bunun
hacc ile münâsebeti çok uzaktır. Çünkü : Hacc başka, bu yola girmek
başka, haccı tamamlayacak olan yolda muhâfaza ve korunmanın kanun
ve hilelerini bilmek başka bir şeydir. İşte fakîhleı* de hacc yolculuğuna
çıkan zâtların emniyetle yolculuklarını te’mîn için korunma
çârelerini bildiren kimselere benzerler. Onun hacc ile alâkası ne derece
ise, fakîhlerin de dîn ile alâkası o nisbettedir ki, dördüncü derecede
kalıyor. Bu dâvamıza Peygamber Efendimizin şu hadîsi açıkça şâhittir
:
‘ ı < e ‘ ‘ e „ £/ • £ £ s\ ‘ \ * i o 9 ’ t
« v, l< A ’.i j y ü % . ! : V M V { V »
«İnsânlara ancak üç kimse fetvâ verebilir. Emir, me’mûr ve mü-
tekellef.» (62)
«Emîr», imâm ve hükümdârdır. «Me’mûr» onun nâibidir. «Mütekellef»
ise, ihtiyâç olmadığı hâlde, kendi kendine yorulup taklîd yolu
ile fetvâyâ kalkışan kimsedir.
Halbuki Sahâbe-i kirâm, âhiret ve K ur’ân’dan sorulduklarında
hemen cevâb verdikleri hâlde, fetvâ vermekten kaçınır ve fetvâ işini
yekdiğerine havâle ederlerdi. Hadîs’deki «Mütekellef» yerine bâzı rivâ-
yette «El – murâî» yazılmıştır. Çünkü : Fetvâ için tâyin edilmediği halde
kendi kendine taklîd ile fetvâya atılan kimsenin gâyesi mâl ve mevki
talebinden başka bir şey olmadığı için riyânm tâm kendisidir.
Eğer: «Senin bu söylediklerin, dünyâ nizâmı için olan cezâlarda,
diyet, kısâs ve dâvalarda haklıyı haksızdan ayırmak gibi kısımlarda
doğrudur. Fakat ibâdetten olan namâz ve oruç mes’eleleriyle muamelâttan
olan helâl ve harâmı ta‘yin etmekte doğru olamaz. «Çünkü:
Bunlar tamâmen dînî’dir.» dersen cevâben deriz ki: «Bir fakihin âhiret
amellerine en yakın olarak mevzû-ı bahs ettiği şeyler İslâmiyet,
namâz, zekât, helâl – harâm olmak üzere üç’dür. Düşünürsen bunlarda
da fakîhin görüşleri dünyâdan öteye geçemez. Bunların da dünyâyı
alâkadar eden işler olduğunu anladıktan sonra artık diğerlerinde şübhe
kalmaz.
(Şimdi bu üç şeyi teker teker ele alarak dünyevî olduklannı açıklayalım
🙂
Fakîhler, İslâmiyetin sıhhat, fesad ve şartlarından bahsederler;ancak insanın sözüne, diline bakar, ona göre hüküm verirler. Kalb ise
fakîhin idare ve tahakkümü hâricinde kalır. Çünkü: Bizzât Peygamber
Efendimiz kılıç kuşanan kumandan ve başkanları [Erbâbu’s-süyûf
ve’s-saltana’yı] kalbe müdâhaleden men* etmiştir. Nitekim kelime-i
şehâdet söyleyen kimseyi öldürene:
— Kelime-i şehâdet getirdiği hâlde niçin öldürdün? diye sorunca:
— Yâ Resûlallah, korkudan söyledi, yoksa kalbinden inanmadı,
diye özür beyân etmesi üzerine Peygamber Efendimiz:
O S” o ‘ y 3 >
« vp c * J ü L i !>U »
«Kalbini yardın da baktın mı?» (63) dedi.
(Yâni: «Kalbi, senin vazifen değil, diline bak.» diye kalbi aramadan
men‘ ettiler.) Belki fakîh, kılıç altında şehâdet getirenin İslâmiyetinin
doğruluğuna hükmeder. Bununla berâber iyi bilir ki, İslâmiyet
onun kalbine işlememiş, cehalet ve şaşkınlık perdesini kaldırmamış,
niyyetine düzeltmemiştir. Ancak kılıcın sahibine işaret ediyor, çünkü
bir yandan malına el atılırken, öte yandan da kılıç boynuna inmek
üzeredir. İşte yalnız diliyle getirdiği şehâdet, boynunu ve malını kurtarmış
oluyor; bu ise dünyâlıktır. Bu sebepten Peygamber Efendimiz
şöyle buyuruyorlar:
\ > \ ! ^ ö I £ ” \ j ‘■
U J U b u JjIVI 4JI V v 5- J
¡ W
ı> – U l i l j l O -«!» w W ^ J ^
, s* y O ‘ ‘
j l o i aJ u
«Ben iıısânlarla «Lâilâhe illallah» deyinceğe kadar lıarb etmekle
emrolundum. Bunu dediler mi cân ve mâllarını benden korumuş olurlar.»
(64)
Peygamber Efendimiz, şehâdetin faydasını, bunu ikrâr edenlerin
mâl ve cânlannm korunmasiyle beyân buyurdu. Âhirette ise malın
fayda vermiyeceği meydândadır. Âhirette ancak kalbin ihlâsı ve nûru
fayda verir ki, bu da fıkh ile alâkalı değildir. Eğer bir fıkh âlimi bundan
bahsetmek isterse, kendi ihtisâsı hâricinde kalan, tabâbet ve kelâmdan
bahsetmesine benzer.Namaza gelince: Bir fakîh namaz kılan kimse, her ne kadar Allah
huzûrunda olduğunu unutur ve zihni ile çarşıdaki işlerini ayarlamak
ile meşgûl olursa da Allah rızâsı için tekbîr alıp zâhirî şart ve erkânına
riâyet ederek kılanın namâzının sıhhati ile fetvâ verir. Halbuki kalbe
nüfûz etmeyen şehâdetin Allah indinde kıymeti olmadığı gibi bu namâzm
da âhirette bir faydası yoktur. Fakîh: «Bu namaz sahîhdir.»
derken, evet Hak Teâlâ’nın emrine uydu ve bu sâyede ta’zîrden kendini
kurtardı demek ister.
Huşû-i bâtınî ve namâza kalıbıyla girdiği gibi kalbiyle girme keyfiyyeti
ki asıl âhiret ameli budur. Zâhirî ameller ancak bununla fayda
verir; fakîh ise buna karışmaz, çünkü mevzûu dışındadır.
Zekâta gelince : Fakîh, zenginin, vermekten yüz çevirdiği vakitte
pâdişâhın zenginden cebren alacağı miktarı, zenginin ödeyip ödemediğine
bakar. Zengin, bu muâyyen miktarı verdiği vakit, fakîh de zengin
için: «Berâet-i zimmet etmiştir» der.
Hikâye edildi k i : Kadı İmâm Ebû Yûsuf, zekât borcunu dü­
şürmek için sene tamamlanacağı sırada malını âilesine hibe ederr
sonra da ailesi kendisine hibe eder ve bu sûretle mâl, bir sene bir elde
kalmazmış. Bu hâl, İ m â m – ı A ‘ z a m ’a duyuruldu; İmâm-ı A‘zam da:
• Evet, bu onun fıkh bilgisindendir.» dedi. Evet bu, dünyâ fıkhından
olduğu tasdîk edildi. Fakat bu âlimin âhirette zararı, her cinâyetten
üstündür; çünkü bu gibi ilimler zararlı ilimlerdir.
Helâl ve harama gelince : Evet harâmdan kaçınmak dindârlıktır.
Lâkin bunun da dört derecesi vard ır:
1 — Şehâdeti kabul olacak derecede vera‘dır ki, bu kadarından
çekinmezse velîlik ve mahkemelerde şâhidîik hakkını kaybeder. Bu da
açık olan haramlardan sakınmaktır.
2 — Sâlihlerin vera’ıdır ki, bu da helâl ve harâm olması ihtimâli
dâhilinde bulunan şüpheli şeylerden korunmaktır.
Nitekim bu husûsda Peygamber Efendimiz:
«Sana kuşku veren ve seni şüpheye düşüren şeyleri bırak (1a, şüphe
vermiyen şeyleri yap.» (65)
buyurmuşlardır. Ayrıca :Günâh, kalb’in titremesidir. (Yâni; herhangi bir işi yaparken)
kalb’in huzûr içinde olmalıdır. Eğer kalb’in çarpıyorsa o iş makbûl
değildir.» (66) buyurmuşlardır.
3 — Muttakîlerin vera’ıdır ki, bu da harâma sebep olması ihtimâli
olan helâlı terk etmektir. Nitekim Peygamber Efendimiz bir hadîs-i
şerifinde :
\
«Kişi, zararlı şeylere düşmek korkusundan, zararsız gibi görülen
şeyleri terk etmedikçe muttakîlerden olamaz.» (67)
buyurmuşlardır. Meselâ: Gıybete düşmek korkusıyle insanların vaziyetinden
bahsetmemek, şehvetinin galeyanı sebebiyle bâzı yanlış yollara
sapmak ihtimâlini göz önüne alarak, esâsında helâl olan, canının
her arzû ettiği şeyi yemekten çekinmek gibi.
4 — Sıddiklar vera’ıdır. Bu da her ne kadar kendini harâma dü­
şürmeyecekse de, Allah’a yakınlığı artmayacak şekilde ömründen bir
cüz’ünün boşa geçeceği korkusundan, bütün mevcudiyetiyle Allah’a
teveccüh edip her şeyden yüz çevirmektir.
İşte vera’nm şu dört derecesi de – yalnız birinci derece hariç – fakîhlerin
mesleği dışında kalır. Birinci derece ise, maddî hayâtta şehâ-
detinin makbûl olup olmıyacağı keyfiyetidir ki bu, âhiretteki mes’û-
liyyetten inşânı korumaz. Nitekim Peygamber Efendimizin Vâbise’ye
olan şu sözü bunu te’yid eder :
«Sana her ne kadar fetvâ verseler bile, sen kalbine danış. Y ân i:Müftüler sana her ne kadar cevaz fetvası verseler de, sen kalbine bak,
eğer kalbin huzûr bulmadı ve tatmin edilmediyse vaz geç, ö işi yapma.»
(68)
Halbuki fakîhler kalbin titremesinden ve kalb ile amel keyfiyyetinden
bahsetmezler; belki adalette aranan miktar ile kifâyet ederler.
Anlaşıldı ki, fakîhin bütün hükümleri, âhiret yolu kendisiyle dü­
zenlenecek olan dünyâ ile alâkalıdır. Eğer bu arada bilmünâsebe kalbe
müteâllik bir şey söylerse bu söz brl-asâle değil, belki bi’t-tebâiyyedir.
Nitekim bâzan da mevzû arasına tabâbet, hisâb, ilm-i nücûm ve kelâmdan
bâzı sözler karıştığı olur. Yine hikmetin nahiv ve şiire karışması
gibi….
Süfyân-ı Sevrî, Ulûm-i zâhirede bir imâm iken: «Bu ilm-i zâhirin,
âhirette bir kârı yok.» derdi. Halbuki şeref, gereğiyle amel edilen ilimde
olduğunda ittifak vardır. Bu ilmin, zihâr [hanımını annesine benzetmekteki
hüküm], li’ân [şâhitsiz zinada karı kocanın karşılıklı lânetleşmesindeki
hüküm], selem [ticari muâmeledeki hüküm], icâre
[kirâdaki hüküm] ve sarf [borçların ödeme mahallini gösteren
hüküm] ilimleri olduğu nasıl zannedilir? (Zâten fakîhin meşgûl olduğu
bunlardır.) Allah’a yakınlık için bunlarla meşgûl olmak ahmaklıktan
başka bir şey değildir. Amel, kalb ve âzalar ile yapılandır. Şeref
de bundadır.
Eğer: «Sen tabâbet ile fıkhı bir tutuyorsun, halbuki tıb sıhhat-i
bedeni iltizam edinmesi bakımından tamâmen dünyevîdir; fıkh ise
dünyevî olmakla berâber, Allah’ın emrine, nehyine uyulması bakımından
dîni tanzîm eder; aralarındaki fark bârizdir. Senin bunları müsâvi
tutman Müslümânların icmâ’ma aykırıdır» dersen, bilmiş ol k i : Aralarında
fark vardır ve beyânâtımızmdan da anlaşılacağı veçhile müsavat
lâzım gelmez; belki fıkh üç yönden şereflidir.
1 ?— Fıkh, Peygamber’den öğrenilmesi bakımından Şer’î ilimdir.
Halbuki tıb şer’î ilimlerden değildir.
2 — Hasta olsun sağlam olsun, âhiret yolcularından hiç biri fıkh
dan müstağni kalamaz. Fakat tıbba, nisbeten ekalliyeti teşkil eden
hastalar muhtâçtır.
3 — Fıkıh ilmi, âhiret ilminin komşusudur. Çünkü a’zâlar ile amel
keyfiyyetinden bahseder ki, bunların menşei kalb ve kalbin hâlleridir.
Amellerin güzelleri âhirette makbûl olan güzel hûydan meydâna gelir.
Kötü işler de fenâ hûydan meydâna gelir. A’zâlann kalb ile olan
alâkası gizli değildir; amma, sağlamlık, hastalık kalbin vasıflarından•değil, bedenin vasfı olan mizaç bozukluğundandır ki, kalb ile alâkası
yoktur. Fıkıh ilmi tababete nisbetle şereflidir; âhiret ilmi de fıkha nisbetle
şerefli ve üstündür.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*