EŞREFOĞLU RÛMÎ

EŞREFOĞLU RÛMÎ (K.S.)Şeyh Eşrefoğlu Rûmî’nin (k.s) esas adı Abdullah’dır. Bursa’nm İznik kazasında Hicrî 754 – Milâdî 1349 yılında dünyaya geldi. Yine aynı kasabada, Hicrî 874 – Milâdî 1469 yılında, yüz yirmi yaşında iken, irşâd vazifesini tamamlayarak, cemâl âlemine göçtü. Vefatı için şöyle söylenmiştir: “Eşrefzâde azm-i cinân eyledi.”Kâdirî tarikatının ikinci pîri olan Eşref-i Rûmî hz. Bursa’da, Çelebi Mehmed Medresesinde tahsilini ikmâl etmiştir. Fakat mânâ hizmeti için hâlkedilmiş olan bu zâtın içinde, sonsuz bir aşk cevelân etmekte idi. Bu yüzden, bir mürşîd-i kâmile ihtiyacı olduğunu biliyordu.Bir cuma günü, taze bir abdest alarak-Bursa’da, el’ân ziyaretgâh olan-Abdâl Mehmed hz.’ne gitti. Meczûbînden olan bu zât, bir miktar para verdi ve biraz kıyma almasını, kendisine köfteli bir çorba yedireceğini söyledi. Eşrefoğ­lu, bütün Bursa’yı altüst ettiyse de bir tek kasap dükkânını açık bulamayıp, tekrar Mehmed Dede’nin yanına geldi. Durumu anlattı.- Peki, evlât! Öyleyse bizim çorbadan yapalım, dedi.Avludan aldığı çamuru köfte gibi yaparak, ocakta kaynayan tencerenin içine atmaya başladı. Az sonra, kurulan mütevâzi sofraya konulan çorbayı beraberce içtiler.Eşref Rûmî: “Ben hayatımda böyle tatlı çorba içmedim!” der ve bu hikâyeyi ömrü boyunca, yeri geldikçe nakleder, dururmuş.Yemekten sonra Abdâl Mehmed hz.:”Oğlum! Emir Sultan refikimize git! Seninle meşgul olsunlar” diye­rek, Abdullah’ı oraya gönderdi. Emir Sultan hz. de bu istikbâli parlak evlâdın iyi yetişmesi için:”Oğlum! Ben artık ihtiyarladım. Seni, Ankara’ya Hacı Bayram-ı Velî hz.’ne gönderiyorum. Selâmımı söyle, seninle gereği gibi ilgilensin” dedi.Genç Abdullah, Ankara’nın yolunu tuttu. Hacı Bayram-ı Velî hz.’ne selâmı ilettikten sonra, evlâtlığa kabulünü rica etti. Hacı Bayram-ı Velî hz.:HZ. MUHAMMED (S.A.S.)’İN VARİSLERİ391- “Kabulümüz olman için, dergâhın helâlarını temizleme vazifesini yapman lâzım” dedi.Abdullah, derhal yeni vazifesine başladı. Hacı Bayram-ı Velî mürîdleri-ne, “Abdestlerini helâ deliğine değil de kenarlara yapmalarını” söylemişti.Abdullah iç düşmanı ile, esaslı bir mücadeleye başladı. Onun, “Sen koca bir müderris iken, şimdi olacağın bu muydu?” gibi konuşmalarına; “Ben senin için buraya geldim. Beni burada da mı buldun?” diyerek, nefsine ağır darbeler indiriyordu. Nefsi de fırsat buldukça, aynı konuşmalara devam ediyordu. Hatta bir an öyle bir hâl geçirdi ki; düşmanına galip gelebilmek için süpürgeyi elinden attı, sakalı ile aynı işe girişmeye kalktı. O sırada Hacı Bayram-ı Velî hz.’nin bir elçisi, imdâda yetişti. Abdullah’ı hamama götürüp yıkadıktan sonra, temiz çamaşırlar giydirdi ve Hacı Bayram Cami-i şerifine imam olduğunu bildirdi.Eşrefoğlu Abdullah, Hacı Bayram-ı Velî hz.’ne öylesine bağlandı ki, tasavvuf enginlerinde hudutsuz açılmaya başladı. Bu mânevî bağı, bir de maddî bağ ile takviye ederek, mürşîdinin kızı Züleyhâ’yı aldı. Artık her geçen gün, mânevî mertebeleri katediyor, lâyık olduğu makâma doğru ilerliyordu. Bu hizmet, tam on beş yıl sürdü. Mürşîdi ve kayınpederi olan Hacı Bayram-ı Velî’den alacağını almış olacak ki, Eşrefoğlu Abdullah’a seyahat göründü.Eşrefoğlu Abdullah’ın irşâd seviyesine gelebilmesi için, katedilmesi lâzım olan ufak bir merhale, aşılması gerekli kısa bir mâni kalmış idi. Bunun da gayet kısa bir zaman içinde yapılması ve vazifesine başlaması gerekiyordu. Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) huzurunda, evliyâullah ictimâ etti. Eşrefoğlu Abdullah mezata çıkarıldı; boynunda ip, koyun misâli, elden ele geziyordu. Yedi seneden üç seneye derken bir seneye, altı aya inmişti ki, içlerinden bir er: “Bana kırk gün kâfi” dedi. Bu zât, Abdülkâdir-i Geylânî hz. ‘nin torunlarından Hüseyin-i Hamavî hz. idi. Böylece mezat bitmiş; son hizmet, Hüseyin-i Hamavî’ye verilmişti.Eşrefoğlu Abdullah, hanımı ile birlikte yollara düştü. Dağ, tepe demeyip şehirler aştı ve böylece Hama’ya vardı. Aile efrâdını, harem tarafına aldıktan sonra kendisini, kırk gün bir hücrede, hâlvete soktular. Yedi günden sonra verilen bir fincan mercimek çorbasını da içmeyince, durumu Hüseyin Hamâvî hz.’ne söylediler. Hazret, “Oraya giren kırk günde çıkar; siz vazifenize devam edin, ölürse ölür” buyurdular. Kırk gün sonra hücrenin örtüsü açıldığında, Eşrefoğlu Abdullah, gözlerini bir noktaya dikmiş, bî-hûşluk âleminde çalka­lanıp gitmişti. Ağzına örümcekler ağ yapmıştı. Hazretin halîm sesi yükseldi: “Abdullah! Abdullah!” Abdullah gözlerini sağ tarafa çevirdi ve: “Kıydınız392EŞREFOĞLU RUMİ (K.S.)bana Efendim!” dedi. Abdullah, nefsinden bir kat daha arınmış; daha doğrusu nefsini bilmiş, mânâ derinliklerinden mânâ incileri toplar olmuştu. Eşrefoğlu Rûmî, mânevî menzilleri aşmış, Hakk-el Yakîn’e varmış ve gün gelmiş:Zamansız bî zamanım ben Nişansız bî nişanım bendemişti. Fakat böylesi bir mertebeye gelmek kolay mıdır? Canı Canân’a nezretmek, seçilmişlerin harcıdır. Aşk ile yanmak, vücûd dağını aşmak, ancak ve ancak Allah’ın sevdiği bu gibi kullara vergidir. Bunu o zaman da, bu zaman da anlayanlar azdır. Çünkü her taş inci, yakut olsa bugünkü kıymeti olur muydu? Belki anlaşılmamakta da bazı hikmetler vardır. Anlaşılsa ne ona rahat olur, ne de halka!Hüseyin-i Hamavî hz.’den hilâfeti alıp yola çıkacağı sırada, ihvân arasında bir ihtilâf zuhura geldi: “Biz bu kapıda kırk yıl hizmette bulunalım da yabancı biri, kırk günde gelip hilâfeti alsın!” gibi, insanı mânen yaya bırakan sözler söylenmeye başlandı. Bunun izâlesi için Hazret, bütün ihvânlarına bir kır gezintisi tertip etmelerini, bir kaç gün dağlarda bayırlarda vakit geçireceklerini söyledi. Eşrefoğlu Abdullah da birlikte olmak üzere, kalabalık bir topluluk bir hafta kadar yaylada kaldılar. Dönecekleri gün, Hüseyin-i Hamavî hz.:’ ‘Bu gün dönüyoruz. Hepinizden birer demet kır çiçeği istiyorum” dedi. Hepsi bu vazifeyi en güzel bir şekilde yerine getirmek için, kıra bayıra dağıldılar. Bir kaç saat sonra huzura gelerek, Efendi’ye güzel buketler takdim ettiler. En geç gelen, Eşrefoğlu Abdullah oldu. O da benzi sararmış tek bir çiğdem çiçeği ile huzura gelip, hediyesini takdim etti. Üstâz:Oğlum, bak arkadaşların neler getirdi; sen ise ne getirmişsin? deyince Abdullah:Efendim, hangi çiçeğin başına vardımsa onu, Hakk’ın zikri ile meşgul buldum. Kıyıp da koparamadım. Bunun boynuna, gâfilin biri basmış. Hak, bundan kendini çekmiş; ben de ancak bunu getirebildim, dedi.Bunu duyan ihvân, kırk günde hilâfet alanın kim olduğunu o zaman anladı ve kendilerini, uçuruma düşürecek olan kötü fikir ve zandan kurtuldular.Şeyh Hamavî’den izin alan Eşrefoğlu Abdullah Rûmî, memleketi olan İzniğe döndü; etrafına, ışığa âşık pervâneler misâli, canlar toplandı. Dâvetine icâbet eden uyanık gönüller, daha çok uyandı.Bu aşk her ne kadar âşıkla mâşukun birliğini bildiren ve yaşatan bir aşk olduğu için, Pîr’lere mahsûs olsa da o mânevî Sultan’lar, cömertlikleriyle,HZ. MUHAMMED (S.A.S.yİN VARİSLERİ339HZ. MUHAMMED (S.A.S.)’İN VÂRİSLERİ 393lûtuflarıyla seslenip meclislerine, âşinâlarını davet etmeden olamazlar. İşte odavetten biri:Gel, bu aşk ile başını tâ ebed hoş eyle gil Gel berû gel, âşk elinden dolu peymâne götür Gel bu mecliste bugün sen cânı sarhoş eyle gil Gel bu zühdü aşka değiş aklı medhûş eyle gilGel bu âşk pazarına gir yoğa sat hep vârınıGel bu gün can gözün aç, dost yüzüne düş eyle gilGel bu âşk ile bu gün katreni deryâya iletGel berû deryâ ile deryâ olup çûş eyle gilGel bu âşk deryâsının dirmek dilersen dürleriGel be Eşrefoğlu Rûmî sözlerin gûş eyle gil.Ne azîm, ne bulunmaz dâvettir bu! Fakat Cenâb-ı Hak’dan duyacak kulak, görecek göz isteyip, mâneviyât sofrasına lâyık can lâzım! Zira onları her kulak duymaz, her göz görmez, her ruh o sofranın tâlibi olamaz. İşte bütün mesele, onların gözlerini gûş eylemede ki, bu ancak âşkla, sevgiyle elde edilebilecek bir nesnedir. Âşksız, meşk olmadığı gibi; âşksız, tasavvufî hakikat bulunamaz.
Rahmetullahi aleyh rahmeten vâsia.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*