ESHÂB-I KİRÂM

Paylaşmak Güzeldir Sende Paylaşır Mısın?

Eshâb-ı kirâm ile Ehl-i bey t, Birbirlerini severlerdi hep

ihlâs A.ş. Yayınları No: 5

ESHÂB-I KİRÂM

“Eshâb-ı kirâm ile Ehl-i bey t, Birbirlerini severlerdi hep!”

AHMED FÂRtJK

Üçüncü Baskı

Merkez: îhlâs Matbaacılık ve Dağıtım A.Ş.

Çatalçeşme Sok. 17/2- 34410 Cağaloğlu-İSTANBUL Tel: 526 18 00 (10 Hat)

Dağıtım: Hakikat Kitabevi-Darüşşefaka Cad. 57/A P.K.: 35-34262 Fatih-İSTANBUL Tel: 523 45 56 1986

TENBÎH

Eshâb-ı kirâmın temiz hayâtlarını kendi­mize örnek edinmeliyiz. Onlar gibi olarak, Allahü teâlânın rızâsını kazanmağa çalışmalı­yız. Onlar gibi olan müslimân, Allahüteâlânın emrlerine ve devletinin kanunlarına itâat eder. Emre uymamak günâh olur. Kanuna uymamak suç olur. Olgun müslimân, günâh yapmaz ve suç işlemez. Müslimân, iyi insan demekdir. Müslimânların kardeş olduklarını bilir. Vatanını, milletini ve bayrağını sever. Herkese iyilik eder. Gayrı müslimlere, turist­lere, kâfirlere de hiç kötülük yapmaz. Onların mallarına, canlarına, ırzlarına, nâmuslarına asla saldırmaz. Kötülük yapanlara nasîhat verir. Kimseye hîyle, hıyânet yapmaz. Münâ­kaşa etmez. Herkese karşı, güler yüzlü, tatlı dilli olur. Devâmlı çalışır. Din bilgilerini ve fen bilgilerini iyi öğrenir. Çocuklarına, tanıdıkla­rına da öğretir. Gıybet, dedikodu yapmaz. Hep fâideli şeyler söyler. Halâl kazanır. Kim­senin hakkına dokunmaz. Böyle olan müsli- mânı Allah da sever, kullar da sever. Râhat ve huzûr içinde yaşar.

Baskı: İhlâs Matbaacılık, Dağıtım ve Sağlık Hizmetleri A.Ş. Çatalçeşme Sok. 17/2 – 34410 Cağaloğlu-tSTANBUL Tel: 526 18 00 (10 Hat)

ESHÂB-I KİRÂM aleyhimürrıdvân

ÖNSÖZ

Besmeleyle başlıyalım kitaba,

Allah adı en iyi bir sığnakdır.

Ni’metleri sığmaz ölçü hisâba,

Çok acıyan, afvı seven bir rabdır!

Allahü teâlâ, Cenneti ve Cehennemi önceden yaratdı. Her iki­sini, insanla ve cinle dolduracağını, ezelde dileyip, bunu kitâblarında bildirdi. Âdem aleyhisselâmdan beri, Cennete gidecek îmânlı, iyi insanlar olduğu gibi, Cehenneme götüren kötülükleri yapan, îmân- sız, aklsız, fenâ kimseler de gelmişdir. Kıyâmete kadar da gelecekdir. Meleklerin sayısı, insanlardan, ölçülemiyecek kadar dahâ çok olup, hepsi îmânlı ve hep itâ’atlıdır. İnsanların ise, her zeman az sayısı imânlı, çoğu ise, îmânsız, azgın, taşkın kimselerdir.

İyi ve kötü insanlar, hep birbirini yok etmeğe uğraşmış, kötüler, birbirlerine de saldırmış, târîh boyunca, sıkıntılı, huzûrsuz yaşamış­lardır. îmânlılar, îmânsızları ıslâh etmek, îmâna getirip se’âdet-i ebe- diyyeye kavuşdurmak için, Âdem oğullarını dünyâda ve âhıretde, mes’ûd, rahat yaşatmak için, cihâd etmişdir. îmânsızlar ise, dikta rçjimi sürmüş, az bir zümrenin taşkınca zevk ve safâ sürmesi, nefsle- rini, şehvetlerini doyurması için za’îflere, küçüklere saldırmışdır. Kötülüklerinin, zararlarının, felâketlerinin örtbas edilmesi, herkesi aldatabilmeleri için, ahlâk, fazilet, dürüstlük ölçülerini koyan Pey­gamberlere «aleyhimüsselâm» ve onların getirdiği dinlere saldırmış­lardır. Bu saldırmaları ba’zı asrlarda harb vâsıtaları ile, ölüm kalım savaşı şeklinde olmuş, ba’zan da yalan propagandalarla, fitne, fesâd çıkararak, dinleri içinden bozmak, müslimân devletleri, içeriden yıkmak şeklinde olmuşdur.

İşte, Allahü teâlânın bütün dünyâdaki insanlar arasında, her bakımdan, en üstün, en güzel, en şerefli olarak yaratdığı ve bütün milletlere Peygamber olarak seçip gönderdiği, son ve en üstün Pey­gamber olan (Muhammed Mustafâ) «sallallahü aleyhi ve sellem»efen­dimizin, kurtuluş, yükseliş yolunu gösteren, maddede ve ma’nâda ilerlemeğe ışık tutan parlak dînini yıkmak için de, imânsızlar, ahlâk­sızlar, nefslerinin esiri olan alçaklar, her asrda, haçlı savaşları ile ve zulm ile, işkence ile Onun dînine saldırdığı gibi, müslimân şekline girerek, içerden aldatmağa, kardeşi kardeşe düşürerek, içerden yık­mağa uğraşdılar ve çok zarar yapdılar. Başarı sağladılar.

Dahâ Eshâb-ı kirâm «aleyhimürrıdvân» zemamnda, müslimân olduğunu söyliyerek, (Abdullah bin Sebe’) adını alan bir Yemen yehû- dîsi, müslimânlar arasına fitne, ikilik sokdu. Bozuk bir çığır açdı. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâbını kötülemeğe kalkışdı. Sonraları, nice nice din düşmanlan, müslimân adı alarak, din adamı şekline bürünerek, bozuk, sapık yollar meydana çıkardı. Milyonlarca müslimânın doğru yoldan ayrılmasına sebeb oldular.

Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem», ümmetinin başına gele­cek bu acıklı hâli haber vererek, (Ümmetim yetmişüç fırkaya ayrıla­cak. Bunlardan, yetmişikisi, doğru yoldan saparak, Cehenneme gidecek. Bir fırkası, benim izimde, doğru yolda kalacakdır) buyurdu. Doğru yolda kalan bu fırkaya (Ehl-i sünnet) denildi.

Bu fırkalardan en eskisi ve kötüsü olanı, zeman zeman, ahmaklar arasında yayılmakda ve imânsızlar tarafından koz olarak kullanılmakda, körüklenmekdedir. Son zemanlarda basdırdıkları, eskiden düzme (Hüsniyye) kitâbma ve arasıra câmi’ kapılarında câhil halka dağıtdıklan broşürlere ve sözlerine dikkat edilirse, hiçbir İlmî temele dayanmadığı, vak’a ve olayları değişdirdikleri, âyet-i kerîme ve hadîs-i şeriflere yanlış, bozuk ma’nâ verdikleri görülür. Saçma sapan sözlerine inandırmak için, kıymetli birkaç kitâbın adını veriyor. Bun­larda da böyle yazılı diyorlar. Fekat, bu kıymetli kitâblardan bir satır yazı gösteremiyorlar. Câhiller, bu kitâblann adını duyunca, bunları doğru ve haklı sanıyor. Bunların bozuk ve çürük iftirâlan ve Ehl-i sünnet âlimlerinin Kur’ân-ı kerim ile ve hadîs-i şerifler ile bildirdikleri doğru inanışlar, Abdülhakîm Efendinin «rahmetullahi aleyh» (Eshâb-ı kirâm) risâlesinde çok değerli vesikalarla açıklanmışdır. Allahü teâlâ- nın lütfü ile, bu kitâbm baskısı yapılırken, sonuna, (Tenbîh) kısmı eklendi. Ayrıca kitâbda adı geçen meşhûrların hâl tercemelerini de sayın okuyucularımıza tanıtmak için elif bâ sırası ile ikiyüzaltmışiki ism üzerinde gerekli bilgi verilmişdir.

Allahü teâlâ, Müslimânların, bu kitâbı, dikkat ile ve insâf ile okuyarak doğru yolu anlamalarını ihsân eylesin!

Pazartesi

Mîlâdî     Hicrî şemsî Hicrî kamerî

12 Mayıs 1986 29 Nisan 1364 3 Ramezan 1406

ESHÂB-I KİRÂM

Herhangi bir kimse, herhangi bir zemanda, herhangi bir yerde, herhangi bir kimseye, herhangi bir şeyden dolayı, her­hangi bir sûretle hamd eder, onu medh ederse, bu hamdlerin hepsi Allahü teâlâya mahsûsdur. Çünki, her şeyi yaratan, ter­biye eden, yetişdiren, her iyiliği yapan, gönderen ancak O’dur. Kuvvet, kudret sâhibi yalnız O’dur. insan bir şeyi yaratdı demek, yaratdı kelimesini Allahü teâlâdan başkası için söyle­mek, sivrisineğin apartman yapmasını veyâ otomobil kullanma­sını söylemek gibidir ve çok çirkin günâhdır. Söylenen kimse ile alay etmek, onu küçültmek demekdir.

Bütün düâlar, iyilikler, O’nun Peygamberi ve sevgilisi olan (Muhammed) aleyhisselâma ve O’nun Ehl-i beytine ve Eshâbı- nın hepsine «rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în» olsun!

(Mir-ât-i kâinât) ismindeki büyük târih kitâbının sâhibi Nişancızâde Muhammed bin Ahmed «rahime-hullahü teâlâ» buyuruyor ki, (Eshâb-ı kirâm, çeşidli şeklde ta’rîf edilmişdir. (Mevâhib-i ledünniyye) de diyor ki, Peygamberimizi «sallallahü aleyhi ve sellem» diri iken ve Peygamber iken bir ân gören, eğer kör ise, bir ân konuşan, büyük veyâ küçük, bir mü’mine (Sâhib) veyâ (Sahâbî) denir. Birkaç dânesine (Eshâb)veyâ (Sahabe) yâhud (Sahb) denir. Kâfir iken görüp, Resûlullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» vefâtından sonra îmâna gelen veyâ mü’min olarak görüp de, sonra meâzallah mürted olan kimse, sahâbî değildir. Eshâb-ı kirâm arasında bulunan Ubeydullah bin Cahş ve Sa’lebe bin Ebî Hâtıb mürted oldular. Mürted olduk- dan sonra tekrâr îmâna gelirse, yine sahâbî olur demişlerdir). Vahşî “radıyallahü anh” de Sahâbedendir ve Sahâbî olarak vefât etdi. Meşhur Muhammediyye kitâbında ismi de vahşî, cismi de vahşî demesi, îmân etmeden evvelki cismini bildirmekdedir. Sek­

sen senelik kâfirler îmâna gelip, bir kerre Peygamber efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” mübârek yüzünü görürse, sahâbî oluyor da, Vahşî “radıyallahü anh” sahâbî olmaz mı? Bu şartları taşıyan Cinnîler de sahâbî olur. Vahşî hakkında fazla bilgi almak için, (Se’âdet-i ebediyye) kitâbı sonuna bakınız!

Abdülganî Nablüsînin «rahime-hullahü teâlâ» Hadîkatünne- diyys) adındaki şerhi çok kıymetlidir. 1290 [m. 1873] yılında İstanbulda basılmışdır. 1400 [m. 1980]de, birinci kısmının ofset baskısı yapılmışdır. 13.cü sahîfesinde diyor ki (Mü’min olarak Resûlullah «sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem» ile buluşan ve mü’min olarak öldüğü bilinen cin ve insana sahâbî denir. Bu ta’rîfe göre, a’mâ olan da ve uzun zeman birlikde bulunmıyan da sahâbî olur. Melek sahâbî olmaz. Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» vefât etdiği zeman yüzyirmidörtbinden fazla sahâbî vardı. Hepsi âlim, kâmil, yüksek insanlar idi).

Bütün din büyükleri diyor ki, Eshâb-ı kirâm «aleyhimür- rıdvân» Peygamberlerden «aleyhimüssalevâtü vetteslîmât» sonra ve meleklerden sonra mahlûkların en efdali, en üstünü­dür. Resûlullahı «sallallahü aleyhi ve sellem» bir kerre gören bir müslimân, görmiyenlerin hepsinden, hattâ Veysel Karânî’den katkat daha yüksekdir. Eshâb-ı kirâm «aleyhimürndvân», Şam’a girince, bunları gören hıristiyânlar, hâllerine hayrân kalıp, (Bunlar, îsâ aleyhisselâmın havârilerinden daha yüksek­dir) dediler. Bu dînin en büyük âlimlerinden olan Abdüilah ibni Mubârek «rahime-hullahü teâlâ» buyuruyor ki, (Resûlullahın «sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem» yanında giderken hazret-i Mu’âviyenin «radıyallahü anh» bindiği atın burnuna giren toz, Ömer bin Abdül’azîz’den bin defa dahâ üstündür).

Eshâb-ı kirâmın «aleyhimürndvân» üstünlüklerini bildi­ren âyet-i kerime ve hadîs-i şerifler pek çokdur.

Sûre-i Âl-i İmrânda meâlen buyuruyor ki: (Sîzler, bütün insanlar içinde, en iyi bir ümmetsiniz, cemâ’atsınız). Ya’nî Pey­gamberlerden sonra, bütün insanların en iyisisiniz!

Sûre-i Tevbede meâlen buyuruyor ki: (Mekke-i miikerreme ehâlîsinden olup, Medine-i münevvereye hicret eden Sahâbe-i kiramdan ve iyilikde onların izinden gidenlerden, Allahü teâlâ razıdır. Onlar da, Allahü teâlâdan razıdırlar. Allahü teâlâ onlara Cennetler hâzırlamışdır).

Sûre-i Enfâlde, Allahü teâlâ, sevgili Peygamberine «sallal­lahü aleyhi ve sellem» meâlen diyor ki: (Sana Allahü teâlâ yetişir ve sana tâbi’ olan mü’minler yetişir). O zeman Sahâbe-i kirâm pek az idi. Fekat, Allahü teâlâ yanında dereceleri pek yüksek olduğundan, dîni yaymakda sana yetişirler buyuruldu.

Sûre-i Fethde meâlen buyuruyor ki: (Muhammed «sallal­lahü aleyhi ve sellem» Allahü teâlânın peygamberidir ve O’nunla birlikde bulunanların, [ya’nî Eshâb-ı kirâmın] hepsi kâfirlere karşı şiddetlidirler. Fekat, birbirlerine karşı merhametli, yumu­şaktırlar. Bunları çok zeman rükû’da ve secdede görürsünüz. Herkese dünyada ve âhıretde her iyiliği, üstünlüğü, Allahü teâlâ- dan isterler. Rıdvânı, ya’nî Allahü teâlânın kendilerini beğenme­sini de isterler. Çok secde etdikleri yüzlerinden belli olur. Onların hâlleri, şerefleri böylece Tevrâtda ve İncilde bildirilmişdir. İncilde de bildirildiği gibi, onlar, ekine benzer. İnce bir filiz yerden çıkıp kahnlaşdığı, yükseldiği gibi, az ve kuvvetsiz olduk­ları hâlde, az zemanda etrâfa yayıldılar. Her tarafı îmân nûru ile doldurdular. Herkes filizin hâlini görüp, az zemanda nasıl büyüdü diyerek, şaşırdıkları gibi, hâl ve sânları dünyâya yayılıp, görenler hayret etdi ve kâfirler kızdılar.) Bu âyet-i kerime, yalnız indiği zemanda bulunan Eshâbın değil, sonra îmâna gelecek olanla­rın da sânını bildirmekdedir. Bilindiği üzere Mu’âviye «radıyal- lahü anh» da, dîn-i islâmın yayılmasına çok hizmet eden bir sahâbîdir. Allahü teâlânın bu medh ve senâlarına, herbir sahâbî gibi, o da dâhildir.

(Mir’ât-ı kâinât) kitâbının üçyüzyirmialtıncı (326) sahîfe- sinde, Eshâb-ı kirâmın «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» büyüklüğünü, derecelerinin yüksekliğini bildiren hadîs-i şerifler­den şunlar yazılıdır:

  1. — (Eshâbımın hiçbirine dil uzatmayınız. Onların sânla­rına yakışmıyan birşey söylemeyiniz! Nefsim elinde olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, sizin biriniz Uhud dağı kadar altın sadaka verse, eshâbımdan birinin bir müd arpası kadar sevâb alamaz.) Çünki, sadaka vermek ibâdetdir. İbâdetlerin sevâbı niyyetin temizliğine göredir. Bu hadîs-i şerif, Eshâb-ı kirâmın «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» kalblerinin ne kadar çok temiz olduğunu göstermekdedir. [Müd, menn demekdir. Bir menn, iki rıtldır ki, 260 dirhem-i şer’î, ya’nî 875 gramdır. Sadaka-i fıtr yarım sâ’, ya’nî 2 müd olup 1750 gram buğdaydır].
  2. — Eshâbımın herbiri gökdeki yıldızlar gibidir. Herhangi­sine uyarsanız, Allahü teâlânın sevgisine kavuşursunuz). Ya’nî hangisinin sözü ile hareket ederseniz doğru yolda yürürsünüz. Denizlerde, çöllerde, yıldızlarla cihet bulunduğu, yol alındığı gibi, bunların sözleriyle hareket edenler, doğru yolda giderler.
  3. — (Eshâbıma dil uzatmakda Allahü teâlâdan korkunuz! Benden sonra onları kötü niyyetlerinize hedef tutmayınız! Nefsi­nize uyup, kin bağlamayınız! Onları sevenler, beni sevdikleri için severler. Onları sevmiyenler, beni sevmedikleri için sevmezler. Onlara el ile, dil ile eziyyet edenler, gücendirenler, Allahü teâlâya eziyyet etmiş olurlar ki, bunun da muâhazesi, ibret cezâsı gecik­mez, verilir).
  4. — (Zemanlar, asrlar ehâlîsinin en hayrlısı, en iyisi, benim asrımın ehâlisidir. [Ya’nî Sahâbe-i kirâmm hepsidir.] Ondan sonra ikinci asrın, ondan sonra üçüncü asrın mü’ minleridir).
  5. — (Beni gören veyâ beni görenleri gören bir müslimânı Cehennem ateşi yakmaz).

Dîn-i islâmın en büyük âlimlerinden Ahmed ibni Hacer Heytemî Mekkî «rahime-hullahü teâlâ» zemanında Hindis- tanda âlimler, velîler çok olduğu hâlde ve İslâm güneşi, yüksel­miş olup cihânı nûrlandırmakda iken, kalbleri cehâlet ile kararmış, menfe’ât, hırs ile bozulmuş olan zındıklar, Eshâb-ı kirâma dil uzatıyor ve te’assubu, edebsizliğe kadar götürüyor­lardı. O zeman, Hind sultânı Hümâyûn şâh «rahime-hullahü teâlâ» olup, dînini çok sever, âlimlere pek hürmet ederdi. İhsânı ve adâleti ve herkesin sânına yakışan idâresi ile müslimânlara her sûretle iyilik ederdi. Kendisi, Hindistândaki Gürgânıyye devletinin kurucusu olup, Bâbür şâhın «rahime-hullahü teâlâ» oğlu idi. İşte böyle mes’ûd bir zemanın âlimleri, sapıklan sus- durmak için toplanarak, İbni Hacer hazretlerine baş vurdular. Bu da, Sahâbe-i kirâmm «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» üstünlüklerini, iki büyük kitâbda yazıp, delil, sened ve vesika­larla düşmanlann dillerini kesdi. Bunlardan (Savâ’ik-ul-muhrika) kitâbında iki hadîs-i şerifin tercemesini aynen yazıyorum:

  • — (Allahü teâlâ, beni insanların en aslzâdesi olan Kureyş kabilesinden seçdi ve bana insanlar arasından en iyileri arkadaş, sâhib olarak ayırdı. Bunlardan birkaçını bana vezirler olarak ve dîn-i islâmı, insanlara bildirmekde, yardımcı olarak seçdi. Bun­

lardan ba’zılarını da Eshâr olarak, ya’nî zevce tarafından akrabâ olarak ayırdı. Bunları seb edenlere, iftirâ edenlere, söğenlere Allahü teâlânm ve bütün meleklerin ve insanların lâ’neti olsun! Allahü teâlâ, kıyâmet günü, bunların farzlarını ve sünnetlerini kabûl etmez). [Ebû Bekr ve Ömer «radıyallahü anhümâ» hem vezirleri idi, hem de eshârı idi. Çünki, birisi, ezvâc-ı mütahhe- râtdan Aişenin «radıyallahü teâlâ anhâ» İkincisi de, Hafsamn «radıyallahü teâlâ anha» babalan idi. Peygamberimizin «sallal­lahü aleyhi ve sellem» mubârek zevcesi Ümm-i Habîbe «radıyal- lahü anhâ» annemizin erkek kardeşi olan Mu’âviye ve babası Ebû Süfyân ve anası Hind «radıyallahü anhüm» de, eshârdan olup, bu hadîs-i şerife dâhildirler].

  • — Yine aynı kitâbda şu hadîs-i şerifi yazıyor:

(Eshâbımın ve akrabâmın ve bana yardım eden, gösterdiğim yolda gidenlerin sevgisinde benim hakkımı koruyunuz! Onları sevmek sûretiyle benim Peygamberlik hakkımı koruyanları, Allahü teâlâ, dünyâda ve âhıretde belâlardan, zararlardan korur. Benim Peygamberlik hakkımı düşünmiyerek, onları incitenleri, Allahü teâlâ sevmez. Allahü teâlânın sevmediği kimselere azâb etmesi pek yakındır.)

Bu hadîs-i şerifler, açıkça gösteriyor ki, Eshâb-ı kirâmm «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» her birini sevmemiz, hep­sine saygı göstermemiz lâzımdır. Aralannda yapdıklan muhâ- rebeleri, Allahü teâlânm emrini yerine getirmek için, yapdıklanna inanmak lâzımdır. Bu muhârebelere katılanlann hiçbirinde makâm, şöhret, para hırsı yokdu. Hepsi âyet-i kerî­menin ve hadîs-i şerifin emrini yerine getirmek gâyesinde idiler.

Osmân «radıyallahü anh» şehîd olunca, bütün müslimân- lar, hazret-i Alîyi «radıyallahü anh» halîfe yapdılar. Halîfe hazretleri, önce ortalığı yatışdırmağa başladı. Sahâbe-i kirâm- dan «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» birçoğu ise ve bilhâssa aşere-i mübeşşereden, ya’nî Cennet ile müjdelenen on kişiden biri olan ve yedinci dedesinde Peygamber efendimiz «sallallahü aleyhi ve sellem» ile akrabâ olan ve islâmiyyetin ilk zemanında îmâna gelip, kâfirlerden çok cefâ çeken, [Meselâ kâfirler kendi­sini Ebû Bekr «radıyallahü anh» ile ipe bağlayıp, nemâz kılma- lanna mâni’ olurlardı] ve İstanbulda medfûn bulunan Hâlid ibni Zeyd ebâ Eyyûbel ensârî «radıyallahü anh» ile âhiret kar­deşi olan Talha «radıyallahü anh» ve yine aşere-i mübeşşereden

Zübeyr «radıyallahü anh» ve Peygamberimiz «sallallahü aleyhi ve sellem» in ölünceye kadar sevgilisi olan ve Kur’ân-ı kerimde Allahü teâlâ tarafından medh edilmek se’âdetiyle şereflenen Âişe «radıyallahü anhâ» valdemiz, hazret-i Osmânın «radıyal- lahü anh» kâtillerinin hemen yakalanarak kısâs yapılmasını halîfeden istediler. Halîfe de, (ortalık karışık olduğundan, bu işe başlarsam, fitnenin artmasına ve belki ikinci bir fâci’amn çıkma­sına sebeb olur. Önce isyânı basdırayım, ortalığı râhata kavuş- durayım, ondan sonra, Allahü teâlânın kısâs emrini yapacağım) dedi. Karşı tarafdakiler ise, kâtillerin, şimdi bile belli olmadı­ğını, dahâ sonra hiç bulunamıyacaklannı ve dînin emri yapıla- mıyacağını, ancak şimdi mümkün olduğunu, ictihâd ederek söylediler.

Böyle ictihâd edenler arasında bulunan Talha «radıyal- lahü anh», Şamda vazifeli olduğu için, Bedrde bulunamamış, diğer bütün gazâlarda bulunmuş, hele Uhud muhârebesinde, Allahü teâlânın yolunda çok işkencelere uğramışdı. Resûlullaha «sallallahü aleyhi ve sellem» kendisini siper etmiş ve sallallahü aleyhi ve sellem efendimizi ok yağmuru altında sırtına alarak kayaya çıkarmışdı.

Resülullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» (Talha ve Zübeyr Cennetde benim komşularımdır) buyurduğunu, hazret-i Alî «radıyallahü anh» söyliyor. Zübeyr bin Avvâm «radıyal- lahü anh» da, Hadîcet-ül-kübrânın «radıyallahü anhâ» birâ- deri oğludur ve sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin halası Safiyyenin oğlu olup, islâmiyyetin ilk günlerinde, onbeş yaşında iken müslimân olmuşdur. Allahü teâlânın yolunda ilk kiline çeken budur. Ya’nî, İslâm subaylarının birincisidir. Bir­çok gazâlarda ve en tehlükeli ânlarda, Resülullahın önünde çarpışarak çok yerinden yaralanmışdı. Peygamber «sallallahü aleyhi ve sellem» efendimiz (Her Peygamberin havârisi vardır. Benim havarim Zübeyrdir) buyurmuşdur. Ömer «radıyallahü anh» vefât edeceği zeman, halîfe olmaya lâyık gördüğü altı kişiden biri Talha, biri de Zübeyrdir. Zübeyr çok zengin olup, bütün servetini Resûlullah uğrunda fedâ etmişdi.

İşte bu büyük zâtlar, kısâsın hemen yapılmasına ictihâd edip, şiddetle istediler. O zemân, Eshâb-ı kirâmın «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» ictihâdı üç dürlü idi. Bir kısmı, halîfe gibi ictihâd etmişdi. Bir kısmı da, karşı taraf gibi ictihâd etmişdi. Üçüncü kısm ise, susmayı uygun görmüşdü. Bunlardan her birinin, başkasına uymayıp kendi ictihâdı ile hareket etmesi lâzım idi. Birinci ve ikinci kısmda olanlar çoğaldı. Abdullah bin Sebe’ adındaki yehûdî, işe karışarak, iş muhârebeye sürüklendi ve Basra ve Cemel vak’aları meydâna geldi.

Mu’âviye «radıyallahü anh», o zeman Şamda vâlî idi. Üçüncü kısm ictihâdmda olup, idâresindeki müslimânları bu muhârebelere karışdırmamışdı. Hepsinin râhat ve sükûnetle yaşamasını te’mîn etmişdi. Fekat, Alî «radıyallahü anh» Şamlı­ları da çağırınca, Mu’âviye «radıyallahü anh», birçok hadîs-i şerifleri düşünerek, karşı taraf gibi ictihâd etdi. Halîfe Şamlı­larla anlaşmak üzere iken, araya Siyonizm, yehûdî parmağı karışarak, Sıffîn muhârebesi meydâna geldi.

Bu muhârebelerde, Eshâb-ı kirâm «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» birbirlerini incitmeği, intikam almağı, hilâfete, saltanata, rütbe ve servete kavuşmağı aslâ düşünmemiş, yalnız ictihâdlan farklı olduğundan, dînin emrini yerine getirmeğe uğraşmışlardır. Muhârebe zemanında bile, birbirleri ile mektûb- laşdıklan, nasîhat verdikleri, sevişdikleri çok misâllerle meydan­dadır. Meselâ, Sıffîn muhârebesi sıralarında, İstanbul imperatoru ikinci Konstantin, hudûdlardaki İslâm şehrlerine rahatsızlık veriyordu. Mu’âviye «radıyallahü anh», onamektûb yazıp: (Bu sarkıntılıkdan vazgeçmezsen, şimdi efendimle sulh yapar, onun askerinin kumandanı olur, oraya gelip, şehrlerini yakarım. Seni domuzlara çoban yapanm) demişdi. Yine aynı zemanda, halîfe Alî «radıyallahü anh», büyük bir kalabalık karşısında (Kardeşlerimiz bizden ayrıldı. Onlar, kâfir ve fâsık değildirler. Çünki, ictihâdlan öyle oldu) buyurdu. Birbirleri ile harb ederken, birisi ötekine kardeşim dedi. O da, buna efendim dedi. Bunlann muhârebeleri, ictihâdlan ayn olduğu için olup, saltanat için, mal ve şöhret için değildi. Peygamberimiz «sallal­lahü aleyhi ve sellem» buyurdu ki, ictihâdmda isâbet eden müc- tehide ikiden ona kadar, hatâ edene de, bir sevâb verilir. Eshâb-ı kirâmm hepsi, müctehid idi. Her müctehide, kendi ictihâdı ile amel etmesi farzdır.

İmâm-ı Müslimin üstâdlanndan Ebû Zür’atirrâzî «rahime- hümallahü teâlâ», kitâbında diyor ki: (Eshâb-ı kirâmı «radıyal- lahı teâlâ anhüm ecma’în» aşağılıyan, onlara dil uzatan, zındıkdır. Müslimânların, Resûlullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» düşmanlarını düşman bilmeleri ve onlara, Ehl-i beytin düşmanlarından dahâ fazla la’net etmeleri lâzım gelir. Resûlul- lahın «sallallahü aleyhi ve sellem» büyük düşmanı olan ve çok eziyyet ve cefâlar etmiş olan Ebû Cehle la’net etmiyorlar, ona birşey demiyorlar da, Resûlullahm «sallallahü aleyhi ve sellem» medh etdiği, sevdiği Mu’âviyeyi «radıyallahü anh», Ehl-i beyte düşman zannedip, bu kerîm olan zâta dil uzatıyorlar ve hâşâ la’net ediyorlar. Bu nasıl dindir, nasıl müslimânlıkdır? Muham- med aleyhisselâmın, Allahü teâlânm peygamberi olduğunu, Kur’ân-ı kerîmin ona Allahü teâlâdan geldiğini bizlere ulaşdıran Eshâb-ı kirâmdır. Eshâb-ı kirâmı büyük ve doğru bilmiyen, onların bizlere ulaşdırdıkları haberlere de inanmaz ve tabi’î, dinleri yıkılır, gider).

İbni Hazm diyor ki, Eshâb-ı kirâmın cümlesi ehl-i Cennet- dir. Çünki, Allahü teâlâ, bunlar için meâlen (En büyük dereceler vereceğim) buyurdu. Sûre-i Hadîdde (Onların hepsine hüsnâyı, ya’nî Cenneti va’d etdik), sûre-i Enbiyâ’da meâlen (Onlan ezelde, hiçbir şeyi yaratmadan evvel, Cennetlik eyledim. Cehennem onlar­dan uzakdır) buyuruyor. Bu âyet-i kerîmelerden anlaşılıyor ki, Eshâb-ı kirâmm hepsi «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» ehl-i Cennetdir. Hiç birisi Cehennem ateşine yaklaşmıyacakdır. Çünki, hüsnâ ya’nî Cennet ile müjdelenmişlerdir.

Yine Mir’ât-i kâinatın üçyüzyirmiyedinci [327] sahîfe- sinde buyuruyor ki: Akâ’id kitâblarının hepsinde şöyle yazılı­dır: Eshâb-ı kirâmm «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» hepsini büyük bilmek, hepsine hüsn-i zan etmek, hepsinin sâlih ve âdil olduğuna inanmak, hiçbirine dil uzatmamak, düşmanlık etme­mek ve bir kısmını sevdiği için, ötekileri fenâ bilmemek kat’î delîller ile bütün müslimânlara vâcibdir.

Allâme Sa’deddîn-i Teftâzânî «rahime-hullahü teâlâ», (Şerh-i akâid) de diyor ki, Eshâb-ı kirâmm «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» aralarındaki muhârebelerin dînî sebebleri var­dır. Onlara dil uzatanların sözleri edille-i kat’iyyeye, ya’nî Kur’- ân-ı kerîme ve hadîs-i şeriflere uygun değilse, kâfir olurlar. Uygun ise büyük günâha girerler. Bid’at sâhibi, ya’nî sapık olurlar.

Mevâhib-i ledünniyyede, (Eshâbımın «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» ismini işitince, susunuz! Şânlanna yakışmıyan sözleri söylemeyiniz) hadîs-i şerifi yazılıdır.

Eshâb-ı kirâmın «rıdvânullahi aleyhim ecma’în» şânla- rına lâyık olmıyan sözleri söylemek, müslimânlara yakışmaz. Onların muhârebeleri kötü sebeblerle, aşağı düşüncelerle değildi. Onların rûhları ve nefsleri, insanların en iyisinin ve yükseğinin «sallallahü aleyhi ve sellem» huzûrunda bulunarak, derslerini ve nasîhatlarmı dinliyerek temizlenmiş, nûrlanmış, kalblerinde kin ve geçimsizlik kalmamışdı. Her biri ictihâd makâmına yükselmiş olduğundan, kendi ictihâdlarma uygun hareket etmeleri lâzım ve vâcib idi. Ba’zı işlerde ictihâdları ayrılınca birbirlerine uymayıp, kendi ictihâdlarma uymaları doğru yol idi. Onların birbirlerine uymamaları da, uymaları gibi, hak üzere idi. Nefsin arzûsu değildi.

Ba’zılan, imâm-ı Alî «radıyallahü anh» ile harb edenlere kâfir diyor. Hâlbuki, Sahâbe-i kirâmdan «radıyallahü teâlâ anhüm ec­ma’în» bir kısmı, ictihâdlannda çok defa Peygamber efen­dimize «sallallahü aleyhi ve sellem» de uymadılar. Bu ayrılma­ları, kabahat sayılmadı. Cebrâil «aleyhisselâm» geldiği zeman, bunlara birşey denilmedi. O hâlde, imâm-ı Alînin «radıyallahü anh» ictihâdına uymıyanlara dil uzatılabilir mi? Bunlara kâfir denebilir mi? Hem de, uymıyanlar çok idi ve çoğu, Sahâbe-i kirâmın «radıyallahü anhüm» büyükleri ve Resülullahın «sal­lallahü aleyhi ve sellem» sevgilileri ve hattâ Cennet ile müjde- lenmişleri idi. Onlara dil uzatılabilir mi? Kâfir denebilir mi? Dîn-i islâmın yarısına yakın emrlerini bizlere ulaşdıran onlar- dır. Onlara kusûrlu denirse, dînin yarısı sarsılır. O büyüklerden hiçbirine, bu dînin büyüklerinden hiçbiri saygısızlıkda bulun- mamışdır. Dört mezhebin reisleri ve Sofıyye-i aliyyenin büyük­leri, onları büyük ve yüksek bilmişdir.

Kur’ân-ı kerîmden sonra dîn’-i islâmın en doğru kitâbı (Buhâriyyi şerîf) dir. Şî’îler de buna inanıyor. İşte Buhâriyyi şerîfde, herhangi bir sahâbînin «radıyallahü teâlâ anh» söylediği hadîs-i şerîf yazılıdır. Eshâb-ı kirâm «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» arasındaki muhârebeler onların sözlerine bir kusûr ve i’timâdsızlığa sebeb olmamışdır. Bu kitâbda ve diğer bütün hadîs kitâblannda hem hazret-i Alînin, hem de hazret-i Mu’- âviyenin «radıyallahü anhümâ» bildirdikleri hadîs-i şerifler var­dır. Harb etdikleri için,sözleri kıymetden düşmemişdir. İmâm-ı Alî «radıyallahü teâlâ anh» ile birlikde harb edenlerin sözleri yazıldığı gibi, Mu’âviye «radıyallahü teâlâ anh» yanındakilerin sözleri de yazılmışdır. Eğer hazret-i Mu’âviyede «radı- yallahü anh» ve onunla berâber olanlarda bir kusûr bulunsaydı, bunların bildirdikleri hadîs-i şerifler kitâblara yazılmazdı. Din âlimlerinden hiçbiri, hadîs-i şerifleri seçerken, imâm-ı Alîye «radıyallahü anh» uyup uymamağı hesâba kat- mamışdır. Şunu da söyliyelim ki, bu muhârebelerde imâm-ı Alî «radıyallahü anh» haklı idi. Fekat, onun ictihâdına uymıyanla- rın hatâ etdikleri söylenemez. Çünki, sahâbe-i kirâmm çoğu ve Tâbi’în ve en yüksek âlimler ve mezheb imâmlarımız, birçok ictihâd mes’elelerinde, imâm-ı Alî’ye «radıyallahü anh» uyma­mışlardır. Eğer imâm-ı Alînin «radıyallahü anh» ictihâdının hep hak üzere olduğu kabûl edilseydi, bu kadar din büyükleri, ondan ayrı ictihâd etmezdi. Ba’zı mes’elelerde, imâm-ı Alî «radıyallahü anh» da, kendi re’yine uymıyan ictihâdlan kabûl buyurmuşdur.

Mir’ât-ı kâinâtın yine 327.ci sahîfesinde, şu hadîs-i şerîf yazılıdır:

(Eshâbımı seb edenleri, şânlanna yakışmıyan sözleri söyli- yenleri dövünüz).

Almanca Meyer Leksikon adlı meşhûr fen ansiklopedi­sinde (Yorulmadan, yılmadan yazan Süyûtînin üçyüzden fazla eseri vardır) diye medh etmekden hıristiyânlann bile kendile­rini men’ edemediği imâm-ı Celâleddin-i Süyûtî(Câmi’ ussagîr) kitâbında, şu hadîs-i şerifi bildiriyor:(Eshâbımdan, bundan sonra çıkacak hatâları, Allahü teâlâ afv edecekdir. Çünki, onların dîn-i islâma hizmetini kimse yapmamışdır). Yine aynı kitâbda şu hadîs-i şerîf yazılıdır: (Herkese şefâ’at edeceğim. Fekat, eshâ- bıma dil uzatanlara, onları kötüliyenlere hiç şefâ’at etmem).

(Hulâsatül-fetâvâ) da diyor ki: Hazret-i Ebû Bekri ve hazret-i Ömeri «radıyallahü anhümâ» söğenler kâfir olur, îmâm-ı Alî «radıyallahü anh» onlardan üstün diyenler, bid’at ve dalâletde olur. Ya’nî, Ehl-i sünnetden ayrılmış, Cehennem­lik olmuş olur. Yine 327.ci sahîfede diyor ki, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe «radıyallahü anh» buyurdu ki: Ebû Bekr ile Ömeri üstün tutup, Osmân ile imâm-ı Alîyi «radıyallahü anhüm» sevmek (Ehl-i sünnet vel cemâ’at) alâmetlerindendir. Bu ikisini üstün ve ikisini de sevgili tutmak, Cehennemden kurtulanlara mahsûsdur. İkisinin üstünlüğünü Eshâb-ı kirâmm hepsi söyle­miş ve Tâbi’înin hepsi din imâmlarımıza bildirmiş ve imamları- mız, kitâblarında yazmışdır. Meselâ İmâm-ı Şâfi’î nin ve Ebül-Hasen Eş’arînin «rahime-hümallahü teâlâ», Ebû Bekr ve Ömeri «radıyallahü anhümâ» bütün ümmetin üstünde bildirdikleri muhakkakdır. İmâm-ı Alî’nin «radıyallahü anh» dahî, halîfe iken, ileri gelen kimselere karşı (Ebû Bekr ile Öme- rin, bu ümmetin en üstünü olduklarını) buyurduğu muhakkak- dır. (Benden sonra bu ümmetin en yükseği, Ebû Bekr ile Ömerdir) «radıyallahü anhümâ», hadîs-i şerifini imâm-ı Alîden «radıyal- lahü anh» işitdiklerini imâm-ı Zehebî ve imâm-ı Buhârî «rahime-hümallahü teâlâ» bildiriyor. Şî’î âlimlerinin büyükle­rinden Abdürrazzâk-ı Lâhicî de, bu ikisinin yüksek olduğunu söyliyor ve diyor ki, (İmâm-ı Alînin «radıyallahü anh» yüksek olduğunu ve en çok onu sevdiğimi söylediğim hâlde, onun yolun­dan ayrılarak, kendi görüşlerime uyabilirmiyim? Çünki o, Ebû Bekr ile Ömerin «radıyallahü anhümâ» kendisinden dahâ üstün olduklarını söylemişdir). Abdürrazzak bin Alî Lâhîcî, Kum şehrinde müderris idi. 1051 [m. 1642] de vefât etdi.

Hazret-i Osmân ile Hazret-i Alî «radıyallahü anhümâ», halîfe iken, halk arasında fitne ve karışıklık çoğalıp, herkes sıkılıp kalbler kırıldığından, bu ikisini sevmek de, Ehl-i sünnet vel-cemâ’atın şartı oldu. Böylece, câhillerin, Eshâb-ı Hayrilbe- şere «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» dil uzatmalan önlendi. Müslimânlar, Peygamber efendimizin «sallallahü aleyhi ve sellem» halîfelerine düşmanlık etmek tehlükesinden kurtarıldı. Görülüyor ki, imâm-ı Alî’yi «radıyallahü anh» sevmek de, Ehl-i sünnet vel-ce- mâ’atın şartıdır. Ancak, sevginin de bir derecesi vardır. Bir kimse, hazret-i Alînin «radıyallahü anh» sevgisinde taşkınlık ederek, Pey­gamber efendimizin «sallallahü aleyhi ve sellem» Eshâbına dil uza­tır, onları söğerse ve böylece Eshâb-ı kirâmm ve Tâbi’în-i izâmın ve Selef-i sâlihînin «rıdvânullahi aleyhim ecma’în» yolundan ayrılırsa buna sapık denir. Ehl-i sünnetin şartı olan, imâm-ı Alîyi «radıyallahü anh» sevmekden mahrûm olanlar da, Ehl-i sünnet değildir. Bunlara (Hârici) denir. Ehl-i beyti seviyoruz diyenler, Eshâb-ı kirâmm hepsini de sevip hürmet etselerdi, çok güzel olurdu. Eshâb-ı kirâm arasındaki muhâre- belerin iyi sebebler ve hâlis niyyetler ile olduğunu söyleseler idi, Ehl-i sünnet vel-cemâ’atdan olup (Bid’at ehli) olmakdan kurtu­lurlardı. Eshâb-ı kirâmm hepsini büyük bilip hürmet etmekle berâber, Ehl-i beyti de sevmek (Ehl-i sünnet) e mahsûsdur. Peygamberimiz «sallallahü aleyhi ve sellem» buyuruyor ki, (Eshâbımı seven, beni sevdiği için sever. Onlara düşmanlık eden, bana düşmanlık etmiş olur). O hâlde Ehl-i beyt sevilmez mi? Eshâb-ı kirâmm hepsi birbirlerini severlerdi ve Ehl-i beyti severlerdi. Ehl-i sünnet, ehl-i beytin sevgisini imânın parçası bilmişdir. Son nefesde îmân ile gitmeği bu sevginin kuvvetine bağlı kılmışdır.

Mir’ât-ı kâinât kitâbımn [327]. sahîfesinde diyor ki: Alimlerimiz, Eshâb-ı kirâmı «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’ în» üç kısma ayırmışdır: Birinci kısm(Muhâcirîn)olup, Mekke alınıncaya kadar, Mekkeden veyâ başka yerlerden Medîne-i münevvereye hicret eden müslimânlardır. Talha ile Zübeyr «radıyallahü anhümâ», Muhâcirinin büyüklerindendir.

îkinci kısm, (Ensâr-ı kirâm) olup, bunlar, Medine şehrinde ve etrâfında bulunan müslimânlardır ki, Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» efendimize yardım etdikleri için, Ensâr ismi ile şereflenmişlerdir. (Hâlid ibni Zeyd ebâ Eyyûb-el Ensârî) «radıyallahü anh» Ensârın büyüklerindendir. İmâm-ı Tirmüzî- nin bildirdiği bir hadîs-i şerîfde, (Kıyâmet günü eshâbımdan herbiri, kabrlerinden kalkarken, vefât etdiği memleketin bütün mü’minlerinin önlerine düşerek ve onlara nûr ve ışık saçarak Arasât meydânına götürür) buyurulmuşdur. Bunun için, İstan- buldaki bütün mü’minler, hazret-i Hâlidin “radıyallahü anh” arkasında ve onun zıyâsı altında, haşra geleceklerdir.

Üçüncü kısm, Mekke alındığı zeman ve dahâ sonra, burada ve başka yerlerde îmâna gelenlerdir ki, bunlar Muhâcir ve Ensâr değildir. Fekat sahâbîdirler. Mu’âviye ve Amr ibni Âs «radıyallahü anhümâ», bu sahâbîlerin büyüklerindendirler.

İmâm-ı Vâkıdî diyor ki, Eshâb-ı kirâmdan Küfe (bugünkü Necef) şehrinde en son vefât eden, Abdüllah ibni Ebî Evfâdır. Şamda son vefât eden, Abdüllah bin Yesrdir. Medîne-i münevverede son vefât eden, Sehl bin Sa’ddir. Doksanbeş yaşında vefât etdi. Basrada son vefât eden, Enes bin Mâlikdir. Mekke-i mükerremede son vefât eden Ebuttufeyl Amirdir ki, hepsinden sonra, hicretin yüzüncü yılında vefât eden budur.

Resülullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» birkaç yakın akrabâsmdan başka Eshâb-ı kirâmın hepsi «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» yaşça Resûlullahdan küçük idiler. Resûlulla- hın «sallallahü aleyhi ve sellem» Eshâbınm adedi, iyi bilinmiyor ise de, Mekkeye on bin kişi ile ve Tebük gazâsına yetmiş bin İçişi ile ve vedâ haccına doksan bin kişi ile gitmişdi. Vefâtlân zema- nında, yüzyirmidörtbinden ziyâde Sahâbe hayâtda idi.

Eshâb-ı kirâmın «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» fazi­letlerini, kıymetlerini doğru anlatan kitâblar ve târihler çokdur. Şeyh İzzeddin Alînin «rahime-hullahü teâlâ» iki cild (Üsüd-ül- gâbe) kitâbı yedibinbeşyüz Sahâbînin hâl tercemelerini bildir-

mekdedir ve Avrupa dillerine de çevrilmişdir. İslâm târihleri arasmda doğru olan Vâkidînin ve İbn-i Haldûnun ve ibni Hilli- gâmn «rahime-hümullahü teâlâ» târihleridir. Bunlarda, Sahâbe-i kirâm hakkında dîne ve edebe muhâlif bir şey yazılı değildir. Almanca «Meyers Lexikon» teknik Lügât kitâbının birinci cildi 478. sahîfesinde İslâm medeniyyetinin ehemmiyyetini hayranlıkla anlatırken diyor ki: (Gazveleri yazan Vâkidînin târihi 1882 de Welhausan tarafından almancaya terceme edil- mişdir. Vâkidînin talebesinden İbni Sa’d, Peygamberimizin «sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem» ve Eshâbının «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» hayâtını yazmışdır. Kitâbı dokuz cild olup Sachau tarafından 1921 de terceme edilmişdir. İbni Hal- dûn târihi üç cild olup, 1858’de Qutemere tarafından terceme edilmişdir). Meyers Lexikon, 1936 baskısında, 478. ci sahîfesin- den başlıyarak ve ayrıca İslâm kelimesinde yazdıklarının terce- mesi, seyyid Abdülhakîm Efendi’ye “kuddise sirruh» okunup takdîr etmişlerdir.

Sahâbe-i kirâm «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» arasın­daki muhârebeleri anlatan türkçe târihlerin çoğu Abbâsîler zemanında, onlann arzûlarına göre yazılan târihlerden terceme edilmişdir. Bunların, hazret-i Âişe, Mu’âviye, Talha, Zübeyr ve şâir Sahâbe-i kirâmı «rıdvânullahi aleyhim» kusûrlu gösterme­leri, bundan ileri geliyor. Emevîlerden ve Abbâsîlerden sonra gelen İslâm hükümetlerinin hiçbiri ve bilhassa Türkler, Ehl-i sünnet i’tikâdım bozmağa, değişdirmeğe çalışmamışlardır. Bu sâyede, bu i’tikâd, şimdiye kadar sâlim kalmışdır.

İbni Hacer-i Mekkî «rahime-hullahü teâlâ», kitâbının başında diyor ki: Ey kalbi Allahü teâlânın sevgisi ile ve Resûlul- lahın «sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem» sevgisi ile dolu olan müslimân! Birinci vazîfen Peygamberimizin «aleyhissalâtü ves- selâm» Eshâb-ı kirâmının sevgisini, Ehl-i beyt-i nebevinin sev­gisi ile kalbinde cem’etmekdir. Ehl-i Beyti, Resûlullahın evlâdı oldukları için sevdiğimiz gibi, diğerlerini de, Onun Eshâbı oldukları için sevmeliyiz! Çünki, Eshâb-ı kirâmın nâil oldukları şeref pek yüksekdir. O şerefe başkaları kavuşamaz. O şerefden birisi, Resûlullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» mubârek nazarları onlara işlemiş ve hepsine ma’nevî imdâd ile yardım etmişdir. Bu hâssa, bunlardan başkasında bulunmu­yor. Bunların kemâlâtına, geniş ilmlerine, Peygamber efendi­mizden «sallallahü aleyhi ve sellem» aldıkları hakîkat mirâsma, sonra gelenlerden hiç biri kavuşamamışlardır. Her ıusıımanın uınıidim ncpoım uu», — . _

ıüctehid bilmesi lâzımdır. Kendilerinden bir hatâ çıksa da cenab-ı lak hepsini afv ve mağfiret ile müjdelemişdir. Kur’ân-ı kerîmde meâlen lllah «celle celâlüh» onların hepsinden razıdır. Onlar da, Allahü eâlâdan râzıdırlar) buyurmuşdur. Sahâbe-i kirâmdan birini :usûrlu bilmek ve kötülemek, bu âyet-i kerîmeye inanmamak )lur. Şübhe yokdur ki, hazret-i Mu’âviye «radıyallahü anh» >ahâbe-i kirâmın neseb i’tibâriyle büyüklerindendir. Aleyhis- lalâtü vesselâm efendimize neseb ile ve nikâh ile çok yakın ve nahremleridir. Server-i âlem «sallallahü aleyhi ve sellem», 3nun hilm ve sehâsını medh ve senâ buyurmuşdur. Onda islâ- miyyet, sohbet, neseb, nikâhla akrabâlık şerefleri toplanmışdır ki, bunların her biri, Cennetde Resûlullahın yanında bulun­mağa sebeb olan şereflerdir. Bunlara hilm ve ilm ve halîfelik şerefleri de katılınca, kalbinde az bir safâ ve sıdkı ve salâhı ve îmânı ve iz’ânı olan kimse için artık bu husûsda fazla anlat­mağa lüzüm kalmaz.

İmâm-ı Rabbânî, Ahmed Fârûkî Serhendi «rahime-hullahü teâlâ» (Mektûbât) kitâbının ikinci cild, otuzaltıncı mektûbunda buyuruyor ki: Ehl-i sünnet alâmetlerinden biri, şeyhaynm, ya’nî Ebû Bekr-i Sıddîk ile Ömer-ül Fârûkun «radıyallahü teâlâ anhümâ» en üstün olduklarına inanmak ve iki dâmâdı, ya’nî Osmân ile Alîyi «radıyallahü anhümâ» sevmekdir. Şeyhaynm dahâ yüksek olduğunu, Eshâb-ı kirâmın ve Tâbi’în-i izâmın hepsi sözbirliği ile söylemişlerdir. Peygamberimizin «sallallahü aleyhi ve sellem» mubârek yüzünü görmekle şereflenmiyen, fe- kat bir veyâ birkaç sahâbîyi görmek nasîb olanlara (Tâbfîn) denir. Bunlar sahâbe-i kirâmı görmek sâyesinde, bu dînin bü­yükleri olmuşlardır. Eshâbın ve Tâbi’înin bu sözle­rini âlimlerimiz bizlere bildirmişlerdir. Meselâ, Şâ’fi’î mezhebi­nin reîsi olan, Muhammed bin İdrîs Şâfi’î ve Ehl-i sünnet imâmlarımızın biri olan ebûl Hasen Alî Eş’arî diyorlar ki, Ebû Bekr ile Ömerin «radıyallahü anhümâ», bütün Eshâbdan dahâ üstün oldukları kat’îdir, muhakkakdır. Alî «radıyallahü anh» halîfe iken, büyük bir kalabalık karşısında dedi ki: (Bu ümme­tin en üstünü, Ebû Bekr ile Ömerdir).

İmâm-ı Muhammed Zehebî «rahime-hullahü teâlâ» oniki cildlik târihinde yazıyor ve dîn-i islâmın temelini teşkil eden ve en doğru hadîs kitâbı olan Buhâriyyi şerifin sâhibi Muhammed bin Ismâil Buhârî «rahime-hullahü teâlâ» diyor ki, Alî

«radıyallahü anh» buyurdu ki (Peygamber efendimizden «sallallahü aleyhi ve sellem» sonra, bu ümmetin en iyisi Ebû Bekrdir «radıyallahü teâlâ anh». Ondan sonra da Ömerdir ve dahâ sonra başkasıdır). Oğlu Muhammed ibni Hanefîyye, o da sensin! dedikde, (Ben müslimânlardan birisiyim) buyurmuşdur.

Ebû Bekr ile Ömerin «radıyallahü anhümâ» üstünlüğünü bildiren haberler o kadar çokdur ki, su götürmez bir hakikat hâlini almışdır. Buna inanmamak, güneşin varlığına inanma­mak gibidir. Bunlar da, yâ çok câhiller veyâ körler ve abdallar­dır. Şî’îlerin büyük âlimlerinden olan Abdürrazzâk bunu inkâra sebeb bulamıyarak, Şeyhaynm üstünlüğünü söylemişdir. İmâm-ı Rabbânî yine buyuruyor ki:

İmâm-ı Ömerin «radıyallahü anh» hilâfeti zemanıolan on sene ile imâm-ı Osmânın «radıyallahü anh» oniki senesin­den ilk altısı, refâh ve istirâhatla geçerek, İslâm memleketleri­nin hepsinde ahkâm-ı şer’ıyye ve merâsim-i dîniyye kemâlîle icrâ edilmekle berâber, İslâm dünyası çok genişlemişdi. Hattâ, bütün Arabistan ve Afrikanın büyük bir kısmı, İslâm memleke­tinin bir parçası olmuş, Trablusgarb, Fîzân, Bingâzi, Tunus, Cezâyir, Fas, Mirâkeş, Dimyat, Zeyyad, Aden, San’â, Asîr, Bahreyn, Hadremut, Katif, Necd, bütün Irak, Hindistan ve Sind, Çin, Semerkand, Hîve, Buhârâ ve Türkistan, Iran. Kaf­kasya İslâmın idaresi altına girerek, İslâm sancağı, İstanbul surlarının önüne kadar götürülmüşdü. Feth edilen memleketle­rin ehâlisi de, seve seve müslimân olmakla şereflendiklerinden İslâm nüfûsu pek artmış, milyonları aşmışdı. Bu kadar genişlik ve çokluk sebebiyle fikrlerde ayrılık çoğalmış, düşünüş tarzları, idrâk şeklleri arasında ayrılık baş göstermişdi. Müslimân şek­line giren imânsızların körüklemesi ile halîfeye karşı çıkan isyân yüzünden, Osmân «radıyallahü anh» ın hilâfetinin son altı senesi karışık ve gürültülü geçdi. Kendisi, halîm, yumuşak tabî’atlı olduğundan bu karışıklık, ne yazık ki, vaktinde teskin edilemiyerek, âsilerden onüçbin kişi Medîne-i münevvere şeh­rini sarmağa kadar ileri gidip, halîfeye, hilâfetden çekilmesini teklif etmişlerdi. İmâm-ı Osmân «radıyallahü anh» ise, (Server-i âlemin «sallallahü aleyhi ve sellem» bana giydirdiği elbiseyi, elimle çıkarmam) buyurdu ki, Sahâbe-i kirâmın hepsinin «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» ve Tâbi’în-i kirâmın ictihâdları da böyle idi. Fekat, âsîler iknâ edilemedi. Hicretin otuzbeşinci senesinde, Zilhiccenin onsekizinci günü, çok feci’ şehâdet vak’ası meydâna geldi. Ba’zı kimseler, her sene o gün bayram yapıyorlar. Ondan sonra, imâm-ı Alî «radıyallahü anh» bütün müslimânlann re’y ve arzûsu ile, hakkıyle halîfe oldu.

Bu iki halîfe zemanında, böyle geçimsizlik, râhatsızlık ve bu geniş memleketler ehâlisi arasında düşmanlık baş gösterdi­ğinden, bu iki dâmâdı sevmek, Ehl-i sünnetin alâmeti oldu. Böylece, câhillerin, Eshâb-ı kirâma «radıyallahü teâlâ anhüm ec­ma’în» bu yoldan saygısızlık göstermelerine, ip ucu bırakılmadı. O hâlde Peygamber efendimizin «sallallahü aleyhi ve sellem» Cennet ile müjdelediği (Ehl-i sünnet vel-cemâ’at) fırkasına gire­bilmek için, hazret-i Alîyi «radıyallahü anh» sevmek şartdır Bu sevgiden mahrûm olan bir kimse, Ehl-i sünnet, ehl-i Cennet değildir. Böyle kimselere (Hârici) denir. Fekat, hazret-i Alînin «radıyallahü anh» sevgisinde taşkınlık yaparak, Eshâb-ı kirâma, hattâ bunlardan birine, dil uzatmağı, la’net etmeği bu sev­ginin şartıdır diyenler de var. Bunlar, Eshâb-ı kirâmın ve Tâbi’în-i izâmm ve bütün büyük âlimlerin yolundan ayrılmış oluyorlar. Râ- fızî, terk eden, bırakan demekdir. Bunlar, ehl-i sünneti terk etmiş­lerdir. Ehl-i sünnet orta ve doğru yolda gidenlerdir. Hazret-i Alîyi “radıyallahü anh” sevmiyenlerden ve aşırı sevenlerden olmayıp, çirkin olan ifrât ve tefrîtden kurtulanlardır.

Hanbelî mezhebinin reisi olan Ahmed ibni Hanbel «rahime- hullahü teâlâ», imâm-ı Alîden «radıyallahü anh» şu hadîs-i şerifi haber veriyor: İmâm-ı Alî buyurdu ki, Peygamber «sallallahü aleyhi ve sellem» buyurdu ki, (Yâ Alî! Sen îsâ aleyhisse- lâm gibisin! Yehûdîler, ona düşman oldu. Mubârek annesi hazret-i Meryeme iftirâ etdi. Hıristiyânlar da, onu aşırı yükseltdiler. Ona yakışan dereceden dahâ yukarı çıkardılar. Ya’nî Allahü teâlânın oğlu dediler)-Alî «radıyallahü anh» bu hadîs-i şerifi haber verdikden sonra, (Benim yüzümden iki dürlü insanlar helâk oldu. Birisi, beni aşırı severek, bende olmıyan şeyleri bana takarlar. Ötekiler de, bana düşman olup, birçok iftirâ yaparlar) buyurdu. Bu hadîs-i şerif, Hâricîleri, Yehûdîlere, Eshâb-ı kirâma düşmanlık edenleri de, Nasârâya, ya’nî Hıristi- yânlara benzetmekdedir.

Eshâb-ı kirâmm adedinin yüzyirmidörtbinden çok oldu­ğunu yukarıda bildirmişdik. Ya’nî Peygamberlerin «aleyhimüs- salevâtü’vetteslîmât» adedi kadardır. Herbiri bir Peygambere benzemekdedir. Ebû Bekr-i Sıddîk, Muhammed aleyhisselâma,

Ömer-ül Fârûk, Mûsâ aleyhisselâma, Osmân-ı Zinnûreyn, Nûh aleyhisselâma, Aliyyül-mürtezâ, îsâ aleyhisselâma, Mu’âviye hazretleri de Dâvûd aleyhisselâma benzer «rıdvânullahi aleyhim ecma’în». îsâ aleyhisselâmm âdet hâricinde ve kudret-i ilâhiyye dâhilinde babasız yaratıldığını ve göke kaldırıldığını ve âdet hâricinde olarak kıyâmete yakın bir zemanda gökden Şama ineceğini biliyoruz. İnsanlar onun doğuşunu, yaşayışını, göke kaldırılmasını âdet hâricinde görerek, üç kısma ayrıldı. Bir kısmı onu, yakışan dereceden ve hâlden çok dahâ yüksek bilip (Hâşâ) Allahdır ve Allah ona hulûl etmişdir ve hattâ oğludur dedi. Bunlar Hıristiyânlardır.

Bir kısmı da, âdet hâricindeki hâlleri görünce, onu yakış- mıyacak, çok aşağı derecelere düşürerek babası bilinmiyor [böyle söylemekden Allahü teâlâya sığınırız] dedi. Bunlar Yehûdîlerdir.

Bir kısmı ise, bu âdet hârici halleri. Allahü teâlânm hik­meti ve kudreti ile bilip, onun ancak bir kul, bir Peygamber olduğuna inananlardır. Bunlar doğru yolda bulunanlardır. îsâ aleyhisselâmm bu hâlleri, Tevrâtda uzun uzadıya ve açıkça yazılmış idi. Bu üç kısm insanların hâlleri ve inanışları, Kur’ân-ı azîmüşşanın birçok yerlerinde yazılıdır. İslâm âlim­leri bunları Kur’ân-ı kerîmden anlıyarak kitâblarında geniş olarak bildirmişlerdir. Bu hâli, Sahâbe-i kirâm da iyi bildiği için, Server-i âlem ve Seyyid-i evlâd-ı Âdem, Muhammed «sal­lallahü teâlâ aleyhi ve sellem», kendisinin amcası oğlu ve dâmâdı ve âhıret kardeşi olan imâm-ı Alîye «radıyallahü anh» buyurdu ki: (Sen îsâ aleyhisselâm gibisin). Bu hadîs-i şerif, Eshâb-ı kirâm arasında yayıldı. Bu hadîs-i şerif, gaybden haber veren hadîslerden olup, mu’cize idi ve imâm-ı Alînin «radıyal- lahü anh» hilâfeti zemanında kendisine göründü. Bu vakt, insanlar üç kısm olup, bir kısmı imâm-ı Alîyi «radıyallahü anh», ona yakışacak dereceden ve hâlden çok dahâ yüksek görüp, Allah imâm-ı Alîye ve evlâdına (hâşâ) hulûl etmişdir ve imâm-ı Alî «radıyallahü anh», peygamber olacak iken, Cebrâil aleyhisselâm yanılarak Kur’ân-ı azîmüşşânı Muhammed aley- hissalâtü vesselâma indirdi dediler. Bunlardan bir kısmı da,imâm-ı Alî «radıyallahü anh» diğer üç halîfeden ve bütün Eshâbdan dahâ üstündür diyerek, doğru yoldan çıkmışdır. Bunların i’tikâdı, Hıristiyânların îsâ aleyhisselâma olan i’ti- kâdlarına benziyor. İnsanların bir kısmı da, imâm-ı Alînin

«radıyallahü anh» yüksek şânına yakışmıyan birçok iftirâlar ederek, i’tikâdları bozuldu. Bunlara (Hâricî) denir. Ya’nî doğru yoldan hâriç olup, imâm-ı Alîyi «radıyallahü anh» ve ma’sûm evlâdım sevmiyenlerdir. Bunlar da, Yehûdîlere ben­zer. Bir kısm ise, imâm-ı Alîyi ve evlâdını ve evi halkını ve bütün Eshâb-ı kirâmı, Server-i âlemin «sallallahü aleyhi ve sellem» hadîs-i şeriflerinde bildirdiği gibi tanımış ve bilmiş olanlardır. Bunlar (Ehl-i sünnet vel-cemâ’at) denilen doğru imanlılardır. Cehennemden kurtulan, yalnız bunlardır. İmâm-ı Alî «radıyallahü anh» ile muharebe edenlerden. Peygamberi­mizin «sallallahü aleyhi ve^sellem» çok sevdiği zevcesi ve Ebû Bekr-i Sıddîkın kerîmesi Âişe «radıyallahü anhâ» ile Aşere-i mübeşşereden, ya’nî Cennet ile müjdelenen on kişiden olan Talha ile Zübeyr «radıyallahü anhümâ» ve Server-i âlemin «sallallahü aleyhi ve sellem» vahy kâtibi ve zevce-i nebevi Ümm-i Habîbe «radıyallahü anhâ» valdemizin kardeşi oldu­ğundan, Fahr-i âlem efendimizin «sallallahü aleyhi ve sellem» kayın birâderi olan hazret-i Mu’âviye «radıyallahü anh», Eshâb-ı kirâmın büyüklerindendir.

Bir hadîs-i şerîfde (Eshâbımı sevmekle, benim peygamberlik hakkımı gözetiniz. Benim hakkımı böylece gözetenleri, Allahü teâlâ, her işlerinde korur ve yardım eder. Benim peygamberlik hakkımı gözetmiyenleri de, Allahü teâlâ sevmez. Bunların cezâ görecekleri, sürünecekleri zeman pek yakındır) buyurulmuşdur.

Diğer bir hadîs-i şerîfde buyuruyor ki:

(insanlar çoğalmakda ve eshâbım azalmakda ve kıymetleri de o nisbetde artmakdadır. Eshâbıma söğmeyiniz! Eshâbıma söğenlere Allah la’net etsin).

Diğer bir hadîs-i şerîfde buyuruyor ki:

(Eshâbımın hiç birine dil uzatmayınız, lekelemeğe uğraşma­yınız! Onun kudreti ile yaşamakda olduğum Allaha yemin ederim ki, sizlerden biri Uhud dağı kadar altun sadaka verse, eshâbım- dan birinin bir müd [iki Rıtl, 260 dirhem-i şer’î] arpa sadakasının sevabını bulamaz).

Diğer bir hadîs-i şerîfde buyuruyor ki:

(Ne mutlu beni görüp imân edenlere, ve ne mutlu beni gören­leri görenlere ve yine ne mutlu beni görenlerin görenini görenlere. Bunların hepsi, ne iyi ve ne bahtiyâr kimselerdir. Bunların nihayet gidecekleri ver, en ivi verdirl Server-i âlemi «sallallahü alevhi ve sellem» görenler, Sahâbe-i kirâmdır «rıdvânullahi aleyhim ecma’în». Bunları görenler, (Tâbi’în) ve Tâbi’îni görenler (Te- ba’ı tâbi’în) dir. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe ve imâm-ı Mâlik, Tâbi’îndendir. İmâm-ı Şâfî’î ile imâm-ı Ahmed, Teba’ı tâbi’- îndendir «rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în».

İbn-i Hacer-i Mekkînin «rahime-hullahü teâlâ» (Savâik-ul- muhrika) kitâbının ikinci sahîfesinde, şu hadîs-i şerîf yazılıdır:

(Allahü teâlâ bütün insanlar arasından beni seçdi. Bütün üstünlükleri ve iyilikleri ihsân eyledi ve benim için eshâb ayırdı, seçdi. Eshâbım arasından benim için akrabâ ve yardımcılar seçip ayırdı. Bir kimse, benim için, benim peygamberliğim için, bunları sever ve sayarsa, Allahü teâlâ da, onu Cehennemden muhâfaza eder. Bir kimse, benim hâtırımı düşünmiyerek, eshâbımı sevmez, onlara dil uzatır, incitirse, Allahü teâlâ da, onu Cehennem azâbı ile yakar, sızlatır).

Yine aynı kitâbda, şu hadîs-i şerîf yazılıdır:

(Allahü teâlâ, beni bütün insanlar arasından ayırıp seçdi. Bana eshâb ve akrabâ olarak en iyi insanları seçdi. Bunlardan sonra, birçok kimse gelir ki, eshâbıma ve akrabâma dil uzatırlar. Onlara yakışmıyan iftirâlar söyliyerek, kötülemeğe uğraşırlar. Böyle kimselerle oturmayınız! Birlikde yiyip içmeyiniz! Bunlar­dan kız alıp vermeyiniz). Bu hadîs-i şerifler gösteriyor ki, Eshâb-ı kirâmın hepsini «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» sevmemiz, hepsini büyük bilmemiz lâzımdır.

Peygamberimiz «sallallahü aleyhi ve sellem» buyuruyor ki, (Benden sonra müslimânlar yetmişüç fırkaya ayrılacakdır. Bunlardan yetmişikisi Cehenneme gidecek, yalnız bir fırkası Cen­nete girecekdir).Bu bir fırkaya (Ehl-i sünnet vel-cemâ’at) fırkası denir ki, Peygamberimizin «sallallahü aleyhi ve sellem» ve Onun Eshâbının gitdiği yolda gidenlerdir. Bu yolu Eshâb-ı kirâmdan alıp, tâ bizlere bildiren, dört mezheb imâmlanmız ve onların yetişdirdikleri büyük âlimlerdir. İşte bu büyük âlimle­rin hepsi diyor ki, Ehl-i sünnetin şartlarından, alâmetlerinden birisi de, Eshâb-ı kirâmın hepsini sevmekdir. Hadîs-i şerifler gösteriyor ki, Eshâb-ı kirâm için, iyilikden başka bir şey söyle­memek, onlara hürmet etmek, hepsini büyük bilmek, herbiri- nin ismi geçdikçe (radıyallahü anh) demek lâzımdır. Hele Mekke-i mükerremeden Medîne-i münevvereye hicret eden Muhâcirin ve bunları Medînede karşılayıp barındıran Ensâra

ve ağaç altında Peygamber efendimize «sallallahü aleyhi ve sellem» söz verip, her şeylerini Ona fedâ eden binyediyüz Sahâbîye ve Bedr muhârebesinde bulunanlara ve Uhudda şehîd olanlara ve diğer gazâlarda bulunanlara, dahâ çok ehem- miyyet vermelidir. Ummet-i Muhammed «sallallahü aleyhi ve sellem», bunların çok yüksek olduğuna icmâ’ etmiş, söz birliği olmuşdur. Biz müslimânların vazifesi, bunların dîn-i islâma olan hizmetlerini, fedâkârlıklarını düşünerek (radıyallahü anhüm) diyerek hepsine iyi düâ etmekdir. Çünki bunlar, dîn-i islâmda ileri gidip yol gösterenlerdir. Peygamber efendimize «sallallahü aleyhi ve sellem» uymakda ve Onun dînini dünyâya yayıp herkese bildirmekde önder olanlar, Allahü teâlânm enir­lerini Onun Peygamberlerinden bize getirenler, dîn-i islâmın temelini kuvvetlendirenler, onlardır. İslâmiyyeti her memlekete ulaşdıran onlardır. Allahü teâlânm topraklarına, Onun kulla­rına, Onun dînini yayan onlardır. Şu bizlere gelen (Dîn-i Islâm) ni’metinden dahâ büyük bir ni’met varmıdır? Hepimiz, her zeman onların bu iyiliklerine şükr etmeliyiz! Peygamberi­miz «sallallahü aleyhi ve sellem» efendimize yakın olan zeman- larda bulunmayıp da, sonradan uydurma, yalan ve iftirâ ve hikâyeler üzerine kurulan Eshâb-ı kirâm «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» hakkında kin, düşmanlık, dil uzatmak ve la’net etmekler, hep Abdullah bin Sebe’den bulaşmışdır. Bu hezeyânlardan ve benzerlerinden sakınmak hepimize vâcibdir.

Sahâbe-i kirâm «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» arasındaki muhârebeleri, kötü sebeblerden, bozuk niyyetlerden ileri gelmiş sanmayıp, dînî düşüncelerle yapıldığına inanmalıdır. Onlann doğru mu, yanlış mı yapdıklanna karışmak, işlerinde fıkr yürütmek, din, akl, âdet ve târih bakımlanndan, bizim vazifemiz değildir. Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i şeriflere uymıyan, bunlara muhâlif olan her şey, küfrdür. Bunlara muhâlif olmıyan bid’atdır, fıskdır, fücr- dur. O hâlde, Mu’âviye ve benzerlerine «radıyallahü anhüm» dil uzatmak, bunları kötülemek câiz değildir. Çünki, hepsi, Allahü teâlânm ve Peygamber efendimizin «sallallahü aleyhi ve sellem» medh buyurdukları, Sahâbe-i kirâm sınıfı içindedir­ler. Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» buyurdu ki: (Eshâ- bımdan birini seb edenlere, söğenlere, Allahü teâlâ, melekler ve bütün insanlar la’net etsin). Şeytana, ya’nî la’nete lâyık olan İblise la’net etmemek suç değildir. En doğrusu, hiçbir mahlûka la’net etmemekdir. Bunun için, Yezîde ve Haccâca da la’net etmek lâyık değildir.

(Ehl-i sünnet vel cemâ’at), Eshâb-ı kirâmın «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» herbirini böyle yüksek bilir, böyle sever iken, Eshâb-ı kirâmın çok kıymetlilerinden olan, Peygamber efendimizin «sallallahü aleyhi ve sellem» amcasının oğlu ve dâmâdı ve âhıret kardeşi olan ve hiçbir sahâbe için olmıyan mikdarda, hadîs-i şeriflerle medh ve senâ buyurulan imâm-ı Alîyi «radıyallahü anh» sevmez olurlar mı? Ehl-i sünnete karşı böyle iftirâda bulunup da, onu yalnız Şî’îler sever demek de câhillikdir.

Bir hadîs-i şerîfde buyuruldu ki: (Allahü teâlâ, bana dört kişiyi sevmeği emr etdi. Ben de onları seviyorum),Bunlar kimler­dir, denildikde: (Alî onlardandır, Alî onlardandır, Alî onlardan- dır ve Ebû Zer, Mikdâd ve Selmândır) buyurdu.

Server-i âlem «sallallahü aleyhi ve sellem», Sahâbe-i kirâ- mın «rıdvânullahi aleyhim ecma’în» birbiri ile kardeş olmala­rını emr buyurmuşdu. İmâm-ı Alî «radıyallahü teâlâ anh», huzûr-i se’âdete gelerek, (Yâ, Resûlallah! Beni de niçin birisi ile kardeş yapmadın!) dedik de, (Sen benim dünyâda ve âhıretde kardeşimsin!) buyurmuşdu.

Birgün, îmâm-ı Alî «radıyallahü anh» buyurdu ki, Resû- lullah «sallallahü aleyhi ve sellem» bana (Seni seven mü’mindir. Sevmiyen ancak münâfıkdır) buyurmuşlardır.

Ebû Sa’îd-il Hudrî «radıyallahü anh» diyor ki, (Bizler, aramızda olan mü’minlerle münâfıkları, imâm-ı Alîye «radı- yallahü anh» olan sevgi ve düşmanlık ile fark ederdik).

Bir hadîs-i şerîfde: (Ben ilmin şehriyim. O şehrin kapısı Alîdir) buyuruldu. İmâm-ı Alî «radıyallahü anh» diyor ki, Resûl-i ekrem «sallallahü aleyhi ve sellem» beni Yemene hâkim göndermek istediklerinde, henüz küçük idim. Yâ Resûlallah! Ben gencim. Onlara hâkimlik nasıl yapabilirim? dedim. Mubâ- rek elini göğsüme koyarak, (Yâ Rabbî! Bunun kalbine hidâyet, diline sebât ver!) diye düâ buyurdu. Diğer bir hadîs-i şerîfde, (İçinizde hepinizden ziyâde hâkimliğe elverişli ve bilgilisi, Alîdir) buyuruldu. Bir hadîs-i şerîfde: (Alîye bakmak ibâdetdir. Alîyi inciten, beni incitmiş gibidir) buyuruldu. Bir hadîs-i şerîfde: (Alîye muhabbet, bana muhabbetdir. Bana muhabbet, Allahü teâlâya muhabbetdir. Alîye düşmanlık, bana düşmanlık- dır. Bana düşmanlık ise, Allahü teâlâya düşmanlıkdır) buyu­ruldu. Bir hadîs-i şerîfde buyuruldu ki: (Kızım Fâtımayı Alîye vermeği, Rabbim bana emr eyledi. Allahü teâlâ, her Peygamberin sülâlesini kendinden, benim sülâlemi ise, Alîden halk buyurmuş- dur). Yine buyurdu ki (İmânın alâmetleri vardır: Birinci âlâmeti, Alîyi sevmekdir. Alî iyilerin rehberidir. Ona yardım edene, yar­dım edilir. Ona sıkıntı vermeğe uğraşanların kendisi perîşân olur. Cennet, üç kimseye âşıkdır: Alîye, Selmâna ve Ammâra). Bir hadîs-i şerîfde buyuruldu ki: (Münâfıkların kalbinde şu dört kimsenin muhabbeti bir araya gelmez: Ebû Bekr, Ömer, Osmân ve Alî) «radıyallahü anhüm».

Buraya kadar bildirilen hadîs-i şerifler, seyyid Eyyûb haz­retlerinin yazmış olduğu (Menâkıb-ı çihâr yâr-i güzîn) kitâbm- dan alınmışdır. Dört halîfenin ve Eshâbm bütününün büyüklüklerini, kıymetlerini çok uzun ve çok güzel anlatan bu kitâb, türkçe olup, binüçyüzyirmibeşde [1325] basılmışdır. Okunmasını ehemmiyyetle tavsiye ederiz.

İmâm-ı Alîyi “radıyallahü anh” çok sevmek, Ehl-i sünnet alâmetidir. Onu sevmiş olmak için, öteki üç halîfeyi sevmemek lâ­zımdır demek, yanlışdır. Onu sevmek için, bir veyâ birkaç sahâbi- yi sevmemek, doğru yoldan ayrılmak olur. İmâm-ı Şâfi’î «rahime-hullahü teâlâ» buyurdu ki:

Şfî diyorlarsa, sevenlere Alîyi,

Ey ins-ü cin! Biliniz, ben de oldum şfî!

Şî’îler de, sünnîler de, Muhammed aleyhisselâmın Âlini, Ehl-i beytini sevdiklerini söylüyorlar. Ayrılıkları, diğer sahâbeyi sevip sevmemekden geliyor. Ehl-i beyt, Âl-i Abâ, ya’nî Âl-i Resûl «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în», Ehl-i sünnetin göz bebeğidir.

(Menâkıb-ı çihâr yâr-i güzîn) kitâbı dörtyüzkırkıncı [440] sahifesinden itibâren, Ehl-i beytin «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» büyüklüğünü bildiriyor. Birinci menâkıbinde diyor ki:

Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde, Ehl-i beyte, ya’nî imâm-ı Alî, Fâtımatüzzehrâ ve imâm-ı Hasen ve imâm-ı Hüseyne buyuruyor ki: (Allahü teâlâ sîzlerden ricsi ya’nî her kusûr ve kirleri gidermek istiyor ve sizi tâm bir tahâret ile temizlemek irâde ediyor).Eshâb-ı kirâm sordular, yâ Resûlallah! Ehl-i beyt kimlerdir? O esnâda, imâm-ı Alî geldi. Mubârek paltosu altına aldılar. Fâtıma tüzzehrâ da geldi. Onu da yanma aldılar. İmâm-ı Hasen geldi. Onu da, bir yanına, imâm-ı Hüseyn geldi.

Onu da, öbür tarafına alarak (İşte bunlar, benim Ehl-i beytim- dir) buyurdular. Bu mübâreklere (Âl-i Abâ) ve (Âl-i Resûl) de denir «rıdvanullahi teâlâ aleyhim ecma’în».

Aynı kitâbın ikiyüzkırkbirinci [241] sahîfesi, dokuzuncu menâkıbinde diyor ki, imâm-ı Hasen ve imâm-ı Hüseyn «radı- yallahü anhümâ» küçük iken hastalanmışlardı. Pederleri ve vâlideleri Fâtımatüzzehrâ ve hizmetçileri Fıdda, çocuklar iyi olunca, üçü de oruç tutdu. Birinci gün, iftâr için hâzırladıklan yemeği, o esnâda kapılarına gelen yetimlere vererek, iftâr etme­den, ikinci günün orucuna başladılar. O akşam iftârlığını da, yine o sâatde kapıya gelip (Allah için birşey verin!) diyen fakır ve miskinlere verdiler. O gece de, iftâr etmeden, üçüncü günün orucuna başladılar. O akşam dahî, kapılarına gelen esirleri boş çevirmemek için iftârlıklarım bunlara verdiler. Bunun üzerine, Âyet-i kerîme geldi. Âyet-i kerîmenin meâli âlîsi şöyledir: (Bunlar, adaklarını yerine getirdiler. Uzun ve sürekli olan kıyamet gününden korkdukları için, çok sevdikleri ve canlarının istediği yemekleri miskîn, yetîm ve esirlere verdiler. Biz bunları, Allahü teâlânm rızâsı için yedirdik. Sizden karşılık olarak bir teşekkür, birşey beklemedik, birşey istemeyiz dediler. Bunun için, cenâb-ı Hak, onlara şerâb-ı tahûr içirdi).

Ehl-i beyt-i nebeviyi sevmek, âhırete îmân ile gitmeğe, son nefesde, selâmete kavuşmağa sebeb olur. Server-i âlem «sallal­lahü aleyhi ve sellem», bir hadîs-i şerîfde buyuruyor ki: (Ehl-i beytim, Nûh aleyhisselâmm gemisi gibidir. Onlara tâbi’ olan, selâmet bulur. Geri kalan helâk olur).

Ehl-i beyt-i nebevinin fezâil ve kemâlâtı pek çokdur. Say­makla bitmez. Onları anlatmağa, medh etmeğe, insan gücü yetişmez. Onların kıymetleri ve büyüklükleri, ancak âyet-i kerîme ile anlaşılmakladır. İmâm-ı Şâfi’î bunu ne güzel bildiri­yor, diyor ki: (Ey Ehl-i beyt-i Resûl! Sizi sevmeği, Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde emr ediyor. Nemâzlannda size düâ etmiyen- lerin nemâzlarının kabûl olmaması, kıymetinizi, yüksek dere­cenizi gösteriyor. Şerefiniz ne kadar büyükdür ki, Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde sizleri selâmlıyor).

Ehl-i beyti sevmek, her mü’mine farzdır. Son nefesde îmân ile gitmeğe sebeb olur. Aklı az olan, iyi düşünemiyen ba’zı kimseler, burada yanılıyor. Sevmek için sevgilinin düş­manlarını sevmemek lâzımdır diyorlar. İctihâdları îcâbı olarak Ehl-i beyt ile muhârebe etmiş olan Âişe-i Sıddîkayı ve Mu* âviyeyi ve Talhayı ve Zübeyri «radıyallahü anhüm», Ehl-i beyte düşman sanarak, bu büyük insanlara düşmanlık ediyor­lar. Böylece doğru yoldan ayrılıyorlar. Halbuki, âyet-i kerîme­lerden ve hadîs-i şeriflerden anlaşılıyor ki, Eshâb-ı kirâm ile Ehl-i beyt arasındaki o muhârebeler, dünyâ hırsından, mevki’ ve şöhret sevgisinden değil idi. İctihâd ayrılığından idi. Muhâ- rebe etmek için değil, anlaşmak için karşı karşıya gelmişlerdi. Abdullah bin Sebe’ yehûdîsinin ve arkadaşlarının hiylesi ile harbe yol açılmışdı. Eshâb-ı kirâmın hepsi, Ehl-i beyti sevi­yordu «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în». Buna inanmıyanlar, ya’ni Eshâb-ı kirâmı Ehl-i beyte düşman zan edenler, âyet-i kerîmelere ve hadîs-i şeriflere inanmamış olur. Âyet-i kerime ve hadîs-i şerifler gösteriyor ki, Eshâb-ı kirâm, Ehl-i beytin sevgisini, îmânlarının sermâyesi edinmişlerdi.

Hazret-i Mu’âviye «radıyallahü anh», Peygamber efendi­mizin «sallallahü aleyhi ve sellem» huzûrunda yazı yazardı. Ebû Nuaym diyor ki, Mu’âviye «radıyallahü anh», Server-i âlemin «sallallahü aleyhi ve sellem» kâtiblerinden idi. Yazısı güzel idi. Fasîh, halîm, vakûr idi. Zeyd ibni Sâbit «radıyallahü anh» diyor ki, Mu’âviye «radıyallahü anh» Cebrâilin getirdiği Vahyi ve Peygamber efendimizin «sallallahü aleyhi ve sellem» mektûblarını yazardı. Şu halde, Fahr-i âlemin «sallallahü aleyhi ve sellem» emniyyetlisi idi. Bu yüksek rütbe, derecesinin ne kadar yukarı olduğunu göstermiyor mu? Bu büyük zâta dil uzatanlar, kötüleyenler, Server-i âlemin «sallallahü aleyhi ve sellem» Kur’ân-ı kerîmi yazmakda emniyyet etdiğine dil uzat­mış olmuyor mu? Sonradan ahlâkı bozuldu, fenâ oldu derlerse, bu dahâ büyük bir küstahlık ve cinâyet olur. Zirâ, Server-i âlem «sallallahü aleyhi ve sellem» ilm-i ledün sultânı iken ve olmuş, olacak herşeyi bildiği hâlde, vahy kâtibinin ileride hıyânet edeceğini bilmemesi nasıl kâbil olabilir?

Abdullah İbni Mübârekin ilminin derecesini bilmiyen bir müslimân yokdur. Din imâmı idi. Her ilmde ileri idi. Aklî ve naklî ilmleri câmi’ idi. Fıkh, edeb, nahv, lügat, fesâhat, belâgat, şecâ’at, fürûsiyyet, sehâ ve kerem sâhibi idi. Gece nemâzlarını kılardı. Çok kerre hacca gitmiş, din düşmanları ile gazâlarda bulunmuşdu. Aynı zemanda, büyük bir tüccar olup, her sene fakirlere yüzbin altun verirdi. Allahü teâlâdan çok korkardı. Harâm ve şübheli şeylerden kaçınırdı. Arkadaşlarına ve muh- tâc olanlara para vererek yardımlarına koşardı. Süfyân-ı Sevrî,

Süfyân bin Uyeyne, Fudayl bin İyâd, İbni Semmâk, Merzuk gibi büyük kimselere çok ihsânı vardı. Her işi ilmine uygun idi. Peygamberimizin «sallallahü aleyhi ve sellem» ilmine tâm vâris idi. Mevlâna Abdürrahman Câmî «rahime-hullahü teâlâ», fârisî dilde yazdığı (Şevâhid-ün-nübüvve) kitâbında, Abdüllah bin Mubârekin üstünlüğünü misâller vererek, uzun anlatmakda, çok övmekdedir. İşte bu büyük âlim buyuruyor ki, (Mu’âviye «radıyallahü anh», Resûlullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» yanında giderken, bindiği atın burnuna giren toz, Ömer bin Abdül’azîzden bin kerre efdaldir). Artık başka bir söze Iüzûm kalır mı? İnâd edenlerin iddi’âları çürümez mi?

Server-i âlem «sallallahü aleyhi ve sellem» nemâz kıldırır­ken rükûda (semi’ allahü limen hamideh) deyince, ilk safda bulunan Mu’âviye «radıyallahü anh» da(Rabbenâ lekel-hamd) derdi. Böyle söylemesi, takdir ve tahsîn buyurularak, bunu söylemek kıyâmete kadar sünnet olarak kaldı. Ne büyük maz- hariyyet! Abdüllah ibni Mubârek gibi, maddî ma’nevî üstün­lüğü, din imâmlarının hepsi tarafından tasdik edilen büyük bir İslâm âlimi, Mu’âviye «radıyallahü anh» için böyle medh ve senâ etdikden sonra, câhillerin ve nefslerine aldanmış olanların ve inâd edenlerin güvenecek bir delilleri kalır mı?

Gençleri aldatmağa çalışan, yurt dışındaki islâm düşmanları, Ehl-i beyti seviyoruz diyorlar. Eğer yalnız Ehl-i beyti sevmekle ka­lıp, diğer Eshâb-ı kirâma düşmanlık etmeselerdi, Eshâb-ı kirâma saygı gösterselerdi ve Eshâb-ı kirâm arasındaki muhârebelerin ic­tihâd sebebiyle, din gayretiyle yapıldığına inansalardı, mezhebsiz olmakdan kurtulurlardı. Çünki, Ehl-i beyti sevmemek, (Hârici) olmakdır. Eshâb-ı kirâmı sevmemek sapık olmakdır. Ehl-i beyti de, Eshâb-ı kirâmın hepsini de sevmek ve hürmet etmek (Ehl-i sünnet) den olmakdır. Demek oluyor ki, mezhebsizlik, Peygambe­rimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâb-ı kirâmından bir kıs­mını sevmemek demekdir. Ehl-i sünnet ise, sevmemeklikden kurtulup, hepsini sevmekdir. îmânı kuvvetli olan, Resûlullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» büyüklüğünü anlıyabilen, aklı işliyebilen bir kimse, Eshâb-ı kirâmı sevmeği, onlara düşman­lık etmekden elbet dahâ doğru ve dahâ iyi bulur. Peygamber efendimizi «sallallahü aleyhi ve sellem» sevdiği için, bunların her birini sever. Zâten hadîs-i şerîfde (Onları sevenler, beni

sevdikleri için severler. Onlara düşmanlık edenler, bana düşman oldukları için ederler) buyurulduğunu yukarıda bildirmişdik.

Ehl-i sünneti, nasıl oluyor da, Ehl-i beyti sevmez sanıyor­lar. Ehl-i beytin muhabbeti, onların îmânlarının temelidir. Son nefesde îmân ile gidebilmek için, onlann sevgisini şart koymuş olduklarını yukarıda bildirmişdik.

İmâm-ı Rabbânî «radıyallahü anh» otuzaltıncı (36) mek- tûbda buyuruyor ki: Bu fakirin babası, zâhir ve bâtın ilmle- rinde [ya’nî kalb ilmlerinde] çok âlim idi. Her zeman Ehl-i beyti sevmeği tevsıye ve teşvik buyururdu. Bu sevginin son nefesde îmânla gitmeğe çok yardımı vardır derdi. Vefât edecek­leri zeman bu fakîr yanlarında idim. Son anlarında dünyâya şu’ûrları azaldıkda, kendilerine, her zemanki bu nasihatlerini hâtırlatdım ve o sevginin nasıl te’sîr etdiğini sordum. O hâlde iken bile, Ehl-i beytin sevgisi deryâsında yüzüyorum buyurdu­lar. Hemen Allahü teâlâya hamd ve senâ eyledim. Ehl-i beytin sevgisi, Ehl-i sünnetin sermâyesidir. Âhıret kazançlarını, hep bu sermâye getirecekdir. Ehl-i sünneti tammıyanlar, bu büyük­lerin orta, âdil, hâlis sevgilerini bilmiyerek, ifrâtı seçerek, sev­gide taşkınlık yaparak, orta ve âdil sevgiyi sevmemek sanıyor. Ehl-i sünnete hâricî damgasını basıyorlar. Bu zevallılar bilemi­yorlar ki, aşın ve taşkınca sevmek ile hiç sevmemek arasında, bir de insâflı, orta derecede sevgi vardır. Hakkın yeri de, her şeyde ortada, merkezdedir. Bu hak ve adâlet merkezi, Ehl-i sünnete nasîb olmuşdur. Allahü teâlâ, o büyüklerin çalışmala­rını bol bol mükâfatlandırsın! Âmîn.

Ne kadar şaşılır ki, hâricîleri Ehl-i sünnet öldürmüşdü. Ehl-i beytin intikamını onlardan Ehl-i sünnet almışdı. Ehl-i sünneti, yoksa şî’î mi sanıyorlar? Ehl-i beyti sevenlere şî’î mi diyorlar? Yine şaşılır ki, işlerine gelince, Ehl-i sünnete şî’î, işlerine gelmi- yen yerlerde de, hâricî diyorlar. Ya’nî sevgide taşkınlık görme­yince hâricî, ba’zan da, hakîkî sevgiyi görerek, şî’î diyorlar. Ne kadar câhildirler ki, Ehl-i sünnet evliyâsından, Âl-i Muham­med «aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm» sevgisini işitince, bunları şî’î zan ediyorlar. İkinci cihân harbinde Tahranda çıkmakda olan (İttilâ’ât-i Heftegî) ismindeki bir acem mecmû’ ası da, böylece, Ehl-i sünnet âlimlerinden ve Evliyâsından çoğunun, hatta Kadiri olan Sa’dîyyi Şîrâzînin «rahime-hullahü teâlâ» Ehl-i sünnet olmadığını isbâta kalkışarak, birçok hezeyânlar uyduru-

yordu. Tabi’î buna gülmekden başka cevâb verilememişdi.Hâlbuki, birçok yazılarında bildirdiği ve Şemseddîn Sâmi beyin Kâmü- sül a’lâmda yazdığı gibi, kendisi Ehl-i sünnet evliyâsından şeyh Şihâbüddîn-i Sühreverdîden, bu da, Gavs-ı a’zam Seyyid Âbdülkâdir-i Geylânîden inâbet almışdı. Ya’nî, tesavvulu Ehl-i sünnet büyüklerinden edinmişdi. Doksan yaşından ziyâde yaşıyarak ehl-i salîb seferlerinde bulunmuşdu.

Bu câhiller, Ehl-i sünnet âlimlerinden olup da, Ehl-i beyti «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» aşırı ve zararlı sevmekden men’eden ve diğer üç halîfenin de sevilmesine çalışan mubârek kimselere hâricî diyorlar. Bu her iki câhillerin hepsine yazıklar olsun ve binlerce yazıklar olsun. Bu uygunsuz sözleri hangi cesâret ile söyleyebiliyorlar? Sevmenin bu aşırı ve tehlükelisin- den ve hiç de sevmemek felâketinden Allahü teâlâya sığınırız.

Sevmenin aşırı ve tehlükeli olması şöyledir ki, hazret-i Alîyi «radıyallahü anh» sevmiş olmak için, diğer üç halîfeye düşman olmak lâzımdır diyorlar. İnsâf etmeli, iyi düşünmeli, bu nasıl sevgidir ki, bu sevgiyi elde etmek için, Resûlullahın “sal­lallahü aleyhi ve sellem” halîfelerine, ya’nî vekîllerine düşmanlık şart oluyor? İnsanların en iyisinin Eshâbına söğmeği, la’net etme­ği îcâb etdiriyoı?” “aleyhi ve âlihi ve eshâbihissalevâtü vettehiyyât”. Bunlara göre, Ehl-i sünnetin kabahati, Ehl-i beytin sevgisi ile Resû- lullahın Eshâbını büyük bilip saygı göstermeği birleşdirmekdir ve aralarındaki muhârebelerden, karışıklıklardan dolayı, Eshâb-ı ki­ramdan «aleyhimürndvân» birini fenâ bilmemek, kötülememekdir ve hepsini hevâ ve te’assubdan, ya’nî inâd ve çekememezlikden uzak ve temiz bilmekdir. Çünki, Ehl-i sünnet âlimleri «rahime-hümullahü teâlâ», Peygamber efendimizin «sallallahü aleyhi ve sellem» sohbetine, sözlerine kıymet verdi­ğinden, o sohbetde bulunmakla, kulaklara ve gönüllere lezzet ve hayât veren te’sîrli sözleri dinlemekle şereflenenleri büyük ve kıymetli bilir. Bununla berâber, haklı olanlara haklı, hatâ edenlere de hatâlı derler. Fekat bu hatâyı, hırs, şehvet ve inâd- dan değil, re’y ve ictihâdda yanılmak bilirler. Bunların, Ehl-i sün­neti sevmesi için, kendileri gibi Eshâb-ı kirâma “aleyhimür- rıdvân» düşman olmalarını ve bu din büyüklerine kötü göz ile bakmalarını isterler. Hâricîlerin sevmesi için de, Ehl-i beyte «aleyhimürndvân» düşmanlık etmelerini, Muhammed «aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm» m Âline, en yakınlarına düşman olmalarını isterler. Yâ Rabbî! Sen, bize doğru yolu gösterdik-

den sonra, bizleri yamlmakdan, yoldan çıkmakdan koru! Bize kalırsa hâlimiz harâb! Sen sonsuz rahmet hazînenden bize merhamet et! Her iyiliği, herkese, karşılıksız veren, ihsân eden ancak sensin!

Ehl-i sünnet âlimlerine göre, o muhârebeler zemanında, Eshâb-ı kirâmm üç kısm olduğunu yukarıda bildirmişdik. Bir kısmı delil ve ictihâd ile, hazret-i Alinin «radıyallahü anh» haklı olduğunu anlamışdı. Bir kısmı da, yine delil ve ictihâd ile, karşı tarafı haklı bulmuşdu. Üçüncü kısm ise, delil ile hiç bir tarafı üstün görmedi. Her üç kısmın kendi ictihâdlarına göre hareket etmesi lâzım idi. O hâlde birinci kısmın, hazret-i Alîye «radıyallahü anh» yardım etmesi lâzım oldu. İkinci kısmın ise, kendi ictihâdlarına göre, karşı tarafa yardım etmesi lâzım oldu. Üçüncü kısmın işe karışmaması doğru olup, bir tarafı ötekine tercih etmeleri hatâ olurdu. O hâlde, her üç fırka kendi ictihâ- dma göre hareket etdi. Kendilerine lâzım ve vâcib olanı yapdı- lar. Bundan dolayı, hangisine birşey denilebilir ve nasıl dil uzatılabilir? İmâm-ı Şâfı’i ve Ömer bin AbdüFazîz buyuruyor ki, (Allahü teâlâ, ellerimizi o kanlara bulaşmakdan koruduğu gibi, biz de dillerimizi karışdırmakdan korumalıyız!) Bu söz­den anlaşılıyor ki, bir tarafa haklı, karşı tarafa hatâlı dememiz de, doğru değildir. Çünki, müctehid hatâ edince de bir sevâb kazanır ki, ictihâd ve gayretinin karşılığıdır.

İki müctehidin ictihâdlan birbirine uymazsa, her birinin kendi ictihâdını doğru, ötekinin ictihâdını yanlış bilmesi lâzım­dır. Meselâ, Hanefi mezhebinde kan akması abdesti bozduğu hâlde, Şâfi’î mezhebinde bozmaz. Şâfi’î mezhebinde, yabancı kadına dokunmak, abdesti bozar, Hanefîde bozmaz. Bunlar­dan elbette biri doğru, öteki yanlışdır. Fekat, bir şeyde, doğru taraf birden fazla olur mu, olmaz mı? Bu çok derin ve karışık bir mes’eledir. Doğrunun bir olup, ötekilerin ind-i İlâhîde yan­lış olacağına göre, ictihâdı doğru olanlara, iki veyâ on sevâb, hatâ edenler, günâha girmedikleri gibi, Allahü teâlâ afv edip, bir sevâb da veriyor. Bir şeyin doğrusu birden çok olur, diyen âlimler de vardır. Meselâ, Adem aleyhisselâmın dîninde kızların, er­kek kardeşlerine nikâh edilmeleri emr olunduğu hâlde, sonradan gönderilen Peygamberlerin «aleyhimüssalevâtü vetteslîmât» dinlerin­de hâram olması da, Allahü teâlânın emri idi. Allahü teâlânın enirle­rinde hatâ olamıyacağından, her iki emr de doğrudur. Birinci emr, Adem aleyhisselâma ve onun ümmetine, ikinci emr de, diğer

Peygamberlere ve ümmetlerine doğrudur. Her müctehid için doğru olan, kendi re’y ve ictihâdıdır. İctihâd, o mezhebde bulunanlar için de hakdır, doğrudur. Şu hâlde, hak birden çok olmakdadır. Bunun için, bir mezhebe uyan kimse, başka mez­hebde bulunanlara ve ictihâdlarma hatâ diyemez. Görülüyor ki, her müctehid, kendi ictihâdına göre hareket etmeğe mecbûr- dur. Bunun hikmetine, fâidesine gelince (Ümmetimin ictihâdla- rında ayrılması, Allahü teâlânın geniş bir merhametidir) hadîs-i şerifinin gösterdiği gibi, islâmiyyetden ayrılmaksızın, dinde gösterilen kolaylıkdır. Meselâ, Hanefi mezhebinde bulunan bir kimsenin bir yerinden kan çıkar ve durmazsa, dâimâ abdesti bozulacağından ve her zeman abdest alması güç olduğundan, Şâfi’î mezhebine geçerek veyâ o mezhebi taklîd ederek, zorluk- dan kurtulacağı gibi, Hanefi mezhebinde bulunan kimse, dişle­rini zarûretsiz kaplatsa veyâ doldurtsa, gusl abdesti kabûl olmıyacağından, Şâfi’î mezhebini taklîd ederek cenâbetlikden kurtulur. Nikâh, talâk ve zekâtda ise, Şâfi’î mezhebinde karşı­laşılan güçlükler, Hanefiyi taklîd ederek hafifletilir. Su mes’ elelerinde Hanefi ve Şâfi’îlerin karşılaşdıkları sıkıntı da, Mâliki mezhebinin ictihâdını taklîd ederek kolaylaşdırılır. Bunlar gibi, daha birçok misâller, meselâ yolculukda öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı nemâzlarını birlikde kılmak suretiyle Hanefile- rin, Şâfiî mezhebini taklîd etmeleri gibi kolaylıklar vardır. Çünki, vapurda, trende, göğüs kıbleden dönünce, Hanefi mez­hebinde olanın farz nemâzları kabûl olmaz. Mezheb taklidi hakkında, din âlimlerinin sözleri, Tâm ilmihâl (Se’âdet-i ebe- diyye) kitâbında uzun yazılıdır.

Eshâb-ı kirâmı «aleyhimürrıdvân» sevmek, onlara bağlı olmak, insanlar içinden beğenilmiş, süzülüp ayrılmış olan bu çok kıymetli tabakanın hayât tarzlarına imrenip onlar gibi olmağa özenmek, Allahü teâlânın en büyük ni’metidir. Hadîs-i şerîfde (Kişi sevdiği ile berâberdir) buyurulduğundan onları sevenler, onlar iledir. Cennetde onların makâmlarında, yakınlarındadır.

Ehl-i sünnet âlimleri «rahime-hümullahü teâlâ», ellerine geçen deliller ile, imâm-ı Alînin «radıyallahü anh» haklı olduğunu, karşı ta- rafdakilerin ise, ictihâdda yanıldıklarını anladılar. Hatâ, icühâdda ol­duğu için, kimsenin birşey söylemeğe hakkı yokdur. Bunlara kaba- hâtli, mel’ûn denilebilir mi? İctihâd emrini yerine getirdiler. Cehd edip uğraşdılar. Hakikati böyle gördüler. Bunların uyuş­maması, din âlimlerinin mezheblere ayrılması gibidir. İmâm-ı Mînin «radıyallahü anh» (kardeşlerimiz bize uymadı. Onlar câfir değildir. Günâha da girmediler. Zirâ, onları küfrden, îünâhdan koruyan ictihâdları, buluşları vardır.) buyurduğunu mkarıda bildirmişdik, Ba’zı kimseler, imâm-ı Alî “radıyallahü uıh” ile harb edenleri kötüliyor. Âlimler ise, imâm-ı Alînin “radı- /allahü anh» haklı olduğunu söylemekle berâber, karşı taraf- iakilerin ictihâdlarına, te’vîllerine hatâ demiyor. Hiçbirine dil ızatmıyor, kötülemiyorlar. Hayrülbeşer «sallallahü aleyhi ve ;ellem» efendimiz (Eshâbım için birşey söylerken, Allahü teâlâ- lan korkunuz) buyurdu ve ehemmiyetini bildirmek için birkaç cerre tekrar söyledi. Bir kerre de buyurdu ki (Eshâbımm her biri ’ökdeki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız selâmete kavuşur- »unuz).Sahâbîlerin her birinin kıymetini, büyüklüğünü, yüksek- iğini bildiren hadîs-i şerifler pek çokdur. O hâlde hepsini cıymetli ve yüksek tutup, yanlış hareketlerinin iyi sebeblerle, »üzel niyyetlerle yapıldığını bilmelidir. İşte Ehl-i sünnet mez- ıebi budur.

Ba’zıları, bu mes’elede taşkınlık yapdı. Ali “radıyallahü anh” le muhârebe edenlere kâfir dedi. Din büyüklerine her kötü özü söylemekden utanmadılar. Bunların maksadı, hazret-i Uînin «radıyallahü anh» haklı olduğunu ve karşı tarafdakile- in hatâ etdiğini bildirmek ise bunu bildirmek için, Ehl-i sünne- in tutduğu doğru yolu seçmek yetişir. Din büyüklerine öğmek, onları kötülemek, müslimânlığa sığmaz. Ya’nî bunla- ın tutduğu yol ki, Peygamber efendimizin “sallallahü aleyhi ’ç sellem» Eshâb-ı kirâmına söğmeği, la’net etmeği, kendile- ine din ve ibâdet edinmişlerdir. Bu, düpedüz dinsizlikdir. Jeygamberimizin «sallallahü aleyhi ve sellem» halîfelerine söğ- neğe ibâdet diyen din, nasıl bir dindir? Bu dünyâda, uzun ısrlar içinde birkaç kimse dürlü şeyler uydurarak doğru yoldan lyrıldı, bid’atlara sarıldı. Bu sapıklar arasında doğru yoldan, lî’îler ve hâricîler kadar çok uzaklaşan görülmemişdir. Din jüyüklerini söğmeği, kötülemeği, îmânlarının temeli sanan cimselerin, doğru yoldan nasîbi ne olabilir. Bunlar, on iki fırka- lır. Hepsi de Eshâb-ı kirâma “aleyhimürrıdvan” kâfir diyor. Ol- nadık şeyleri söyliyorlar. Dört halîfeden üçüne söğmeği ibâdet bi- iyorlar. Böyle kimseler hakkmdaki azâbları bildiren hadîs-i şerîf- eri de işitince, bunları başkaları sanıyorlar. Keşki gitdikleri yolun na’nâsını bilip, bu yoldan da kaçınsalardı. Peygamber efendimizin

“sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâb-ı kirâmına düşmanlık etmese- lerdi ne güzel olurdu! Hıristiyânlar da kendilerine Îsevî diyor. Ye- hûdîler de Mûsevî deyip hiçbiri kendilerine kâfir demiyor ve kâfir bilmiyorlar. Kendi dinsizliklerini beğenmiyenlere kâfir diyorlar. Hepsi de aldanıyorlar. Her ikisi de kâfirdir.

Eshâb-ı kirâma düşman olmağı, Abdüllah bin Sebe’ adındaki bir yehûdî dönmesi ortaya çıkardı. Zemanla, unutulmuş iken, ci­hâna yayarak dîn-i islâmda büyük bir yara, derin bir uçurum açıl­masına tekrâr sebeb olan, Şah Îsmâîl Safevîdir. 907 [m. 1501] se­nesinde îrânda Safeviyye devletini kuran bu adamın altıncı dedesi, Safıyeddin Erdebîlî, Sofıyye-i aliyyeden sâlih bir zât olup, Mu- hammed Geylânîden inâbet almışdı. Bunun torunu Cüneydin mü- ridleri pek çok olduğundan Karakoyunlu hükümdârı Mirzâ Cihân şah tarafından Erdebilden çıkarılmışdı. Diyar-ı Bekre gelip, Ak koyunlu hükümdârı uzun Hasene sığınmış ve hemşiresi ile evlen- mişdi. Oğlu Haydar da, uzun Hasenin kızını almışdı. Babası ve sonra kardeşi öldürülüp, kendisi bir müddet sonra babasının inti­kamım almış, [908] senesinde Tebrîzde hükümet kurmuş ve Es- hâb-ı kirâma düşman olmağı, resmen i’lân etmişdir. Müslimânları kolay aldatabilmek için, on iki imâmdan imâm-ı Mûsâ Kâzım “rahmetullahi aleyh” soyundan olduğunu söylerdi. Bu sözün ya­lan olduğunu, kitâbımızm sonunda, hâl tercemesini anlatırken açıkladık. Lütfen oradan okuyunuz. Bu zemana kadar, îrânda asrlardan beri yaşamış olan müslimânlar, hep Ehl-i sünnet idi. Ba­basının fitne ve fesâdmı ortadan kaldıran Bahr-i hazer in batısın­daki (Dirbendîye) devletinin üçüncü reîsi Şirvanşahı yakaladıkda, diri diri şişe geçirip kebab yapdığı ve Tebrîze girdikde, Ehl-i sün­neti kılınçdan geçirdiği meşhûrdur.

Şah İsmâilin islâm târihini lekeliyen o bozuk hareketlerinden önce, islâm memleketlerinin hiçbirinde, mekteblerde, medreseler­de, meclislerde, hocalardan, mu’âllimlerden, talebeden hiçbirisi Sahâbe-i kirâmdan hiçbirisine dil uzatmazdı. Hanefî âlimleri, Ye­zide bile la’net etmeğe izn vermemişdir. Yalnız aldatılmış olan ba’zı kimseler, Ehl-i beyti «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» bulundukları derecenin üstüne çıkarmış iseler de, bunlar da, Sahâbe-i kirâm için dîne ve edebe muhâlif birşeyler söylememiş­lerdi. Ehl-i beytin kıymetini bilmemekde Abbâsîler Emevîleri geçmişlerdir.

Yavuz Sultân Selim hân “rahmetullahi aleyh” zemanında îrân hükümdârı olan şâh İsmâil, dîni siyâsete âlet ederek, emelle-

rini başarabilmek için, Müslimânları Ehl-i sünnetden ayırmağa çok uğraşdı. Her tarafa adamlarım göndererek, İslâm memleket­lerine bozuk i’tikâdım bulaşdırdı. O zemanlar Anadolu’da, bektâ- şîlik, câhiller elinde bulunduğundan, bu tekkeleri sardı. Memleke­ti bu felâketden korumak için, bektâşî tekkeleri kapatılmışdı. O tekkelerden öteye beriye dağılanlar, birer tekkeye sığınarak i’ti- kâdlarım gizleyip, Ehl-i sünnetden görünerek, bozuk i’tikâdlarını zeman zeman meydana çıkardılar. Ehl-i beyti sevmek için, Sahâbe-i kirâma düşmanlık etmek lâzımdır diyerek, tekkelere ge­len Anadolunun saf ve temiz müslimânlarını aldatmağa başladı­lar. Tekke şeyhlikleri de, babadan oğula geçen bir makâm hâlini alıp, çok yerlerde ilmde derinleşmemiş ve Ehl-i sünnet i’tikâdm- dan haberi olmayan, gâfil ve câhillerin elinde kaldığından, bu fe- nâ i’tikâd, dervişler arasında alıp yürüdü. Sahâbe-i kirâm «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» arasındaki muhârebeleri, kendi görüşlerine ve dünyâya olan hırs ve tama’lanna göre değişdirerek anlatdılar. Vak’aları, olayları değişdirdiler. Çiıkin hikâyeler uydurdular. Âyet-i kerîme ve hadîs-i şeriflere yanlış, bozuk ma’nâ verdiler. Bu çirkin i’tikâd, zemanla bütün tekkelere de yayıldı. Son zemanlarda buna bulaşmıyan bir tekke kalmamış gibi idi.

Mu’âviye «radıyallahü anh» ve torunu olan ikinci Mu’­âviye ve Ömer bin Abdül’azîzden başka, bütün Emevî halîfe­leri zemanlarında, Ehl-i beytin yüksek derecelerine yakışmıyacak birşeyler uydurulup söylendi ve müslimânlar arasında yayıldı. Abbâsîler zemanında, halîfe olacaklar ara­sında ictihâd edebilecek âlim kimseler bulunmayıp, dünyâ menfe’atleri için halîfe olmağa uğraşdıklarından, o zemânın târihcileri, Eshâb-ı kirâm arasındaki vak’aları da, Abbâsî halîfelerinin hâline benzeterek yazdı. Emevî halîfelerine de iftirâlar yapdılar. Bunları lekelediler, kötü tanıtdılar.

Bunlar, gâliba Ehl-i beyt-i nebevîyi «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» kendileri gibi sanıyor. Onları da, hazret-i Ebû Bekr ile Ömere «radıyallahü anhümâ» düşman biliyor. Onlan da, kendileri gibi, iki yüzlü, münâfık hayâl ediyorlar. Hazret-i Alînin «radıyallahü anh», üç halîfe ile meşhûr olan dostluğunun siyâsî ve gösteriş olduğunu ve onlara, haklı bilerek, kalbinden gelerek değil de, münâfıklıkla, hürmet ve sevgi gösterdiğini zan ediyorlar. Ne kadar şaşılacak şeydir. Bunlar, Ehl-i beyti, eğer, Resûlullahı «sallal­lahü aleyhi ve sellem» sevdikleri için seviyorsa, Onun düşmanlan- na da, düşmanlık etmeleri lâzım gelirdi. Onun düşmanlarına, Ehl-i beytin düşmanlarından dahâ çok söğüp, la’net etmeleri icâb ederdi. Bunlardan hiçbirinin, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem» en büyük düşmanı olan ve mubârek vücûdüne ve nâzik rûhuna eziyyet ve işkenceler yapan Ebû Cehle la’net etdikleri, söğdükleri görülmemişdir. Fekat, Resûlullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» en çok sevdiği Ebû Bekri «radıyallahü anh», Ehl-i beytin düşmanı sanarak, âyet-i kerîme ile ve hadîs-i şerif­ler ile medh edilmiş olan bu büyük zâta la’net etmekden, çirkin şeyler söylemekden çekinmiyorlar. Bu nasıl müslimânlıkdır? Allah göstermesin, hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömerin «radı- yallahü anhümâ» Ehl-i beyte düşman olacakları düşünülebilir mi? Bu insâfsızlar, keşki Ehl-i beytin düşmanlarına la’net etse­lerdi de, Eshâb-ı kirâmın «aleyhimürrıdvân» büyüklerinin ism- lerini karışdırmasalardı ve din büyüklerini kötülemeselerdi, Ehl-i sünnetden ayrılıkları kalmazdı. Çünki, Ehl-i sünnet de, Ehl-i beytin düşmanlarına düşmandır. Onların kötü ve alçak olduklarını söylemekdedir. Ehl-i sünnetin iyiliğinden biri de şudur ki, belki müslimân olmuşdur, tevbe etmişdir diye, hiçbir kâfire ve hiçbir alçağa ism söyliyerek la’net etmeğe izn verme­mişler, kâfirlere toptan la’nete müsâ’ade etmişlerdir. Son nefesde, Allah korusun, îmânsız giden belli kâfirlere la’net etmişlerdir. Bunlar ise, hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömere “ra- dıyallahü anhümâ” utanmadan, sıkılmadan la’net ediyor. Eshâb-ı kirâmın büyüklerine dil uzatıyorlar. Allahü teâlâ, kendilerine doğru yolu göstersin!

Ehl-i sünnet, iki mühim noktada, bunlardan ayrılmakdadır:

  1. — Birincisi şudur ki, Ehl-i sünnet, dört halîfenin de hilâfetinin doğru olduğunu, dördünün de, halîfe olduğunu söy­lüyor. Çünki, Peygamberimiz «sallallahü aleyhi ve sellem» buyurdu ki, (Benden sonra, halifelik otuz senedir). Bu gaybdan haber veren hadîs-i şeriflerdendir. Otuz sene hazret-i Alînin «radıyallahü anh» hilâfeti ile temâm oldu. Bu hadîs-i şerîf, dört halîfeyi göstermekdedir ve hilâfet sıraları doğrudur. Bunlar ise, üç halîfenin hilâfetinin doğruluğuna inanmıyor. Zor ile, kuvvet kullanarak halîfe oldular diyor. Hazret-i Alîden «radıyallahü anh» başka kimse halîfe olamazdı diyorlar. Hazret-i Alînin «radıyallahü anh» üç halîfeye bîat ve itâ’at etmesi, (takıyye) idi. Ya’nî istemiyerek, idâre etmek için idi diyorlar. Bu sözleri ile, insanların en iyisinin Eshâbı arasında nifâk, iki yüzlülük vardı, birbirlerini aldatarak geçiniyorlardı sanıyorlar. Çünki, bunlara göre hazret-i Alîyi «radıyallahü anh» sevenler ile sevmiyenler, senelerle birbirleri ile yalancıkdan sevişmişler. Kalblerindeki ayrılığı saklamışlar, düşmanlıklarını dostluk şeklinde göster­mişler. Bunlara göre, Peygamberimizin «sallallahü aleyhi ve sellem» mubârek sohbetinde edeblenen, yetişen Eshâb-ı kirâ- mın hepsi, hîleci, yalancı ve iki yüzlü oluyor. Kalblerinde olanı saklayıp, olmıyanı gösteriyorlar. Bunun için de, bu ümmetin en kötüsü, onlar oluyor. Sohbetlerin, derslerin en fenâsı da, Resû- lullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» sohbeti oluyor. Çünki, bu kötü huylar, ondan sirâyet etmiş bulunuyor. Bunlara göre, asrla- nn en kötüsü, Eshâb-ı kirâmm “aleyhimürndvân” asrı oluyor. Çünki, onların asrı, güyâ düşmanlık, intikâm ve iki yüzlülük ile dolu bulunuyor. Hâlbuki, Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerimde feth sûresinde, meâlen (Onlar kendi aralarında devam üzere ve pek fazla merhametlidirler) buyurmakdadır. Allahü teâlâ, hepimizi bu bozuk i’tikâdlardan muhâfaza buyursun!

Bu ümmetin önde olanları bu kadar kötü huylu olursa, sonradan gelenlerinde artık iyilik bulunabilir mi? Bunlar, Pey­gamber efendimizin «sallallahü aleyhi ve sellem» sohbetinde bulunmanın üstünlüğünü ve bu ümmetin ne kadar hayrlı, kıy­metli olduğunu bildiren âyet-i kerimeleri ve hadîs-i şerifleri acabâ görmemişler mi, duymamışlar mı? Yoksa, bunları duyup da inanmamışlar mı? Kur’ân-ı kerîmi ve hadîs-i şerifleri bizlere onlar öğretdi. Eshâb-ı kirâm «aleyhimürndvân» kötü olursa, onlardan öğrenilen din de kötü olmaz mı? Bunların maksadı, yoksa, bu perde altında dîni yıkmak mıdır ve islâmiyyeti orta­dan kaldırmak mıdır? Ehl-i beyti sever görünerek, islâmiyyeti yok etmeğe uğraşıyorlar. Keşki hazret-i Alîyi «radıyallahü anh» sevenlere kıymet verselerdi de, bâri bunlara iki yüzlülük damgasını vurmasalardı. Hazret-i Alîyi «radıyallahü anh» sever ve sevmez sandıklan Eshâb-ı kirâm, otuz sene birbirleri ile yalan, kin ve iki yüzlülük yaparak geçinmişler ise, bunların neresinde iyilik kalır? Hangi sözlerine inanılabilir? Ebû Hürey- reye «radıyallahü anh» dil uzatıyorlar, söğüyorlar. Hâlbuki, bilmiyorlar ki, onu kötüleyince, ahkâm-ı şer’ıyyenin yarısı kötülenmiş olur. Çünki, ictihâd derecesine varmış olan büyük âlimlerimiz buyuruyor ki, ahkâm-ı şer’ıyyeyi bildiren üçbin hadıs-ı şerit vardır. Ya nı uçoın ansam-ı şer ıyyc, sunneı nc belli olmuşdur. Bu üçbinden binbeşyüzünü haber veren Ebû Hüreyredir. O hâlde, onu kötülemek, ahkâm-ı şer’ıyyenin yarı­sını kötülemek olur. İmâm-ı Muhammed bin İsmâil Buhârî buyuruyor ki, Ebû Hüreyreden «radıyallahü anh» hadîs-i şerîf işitip de söyliyenler, sekiz yüzden fazladır. Bunların hepsi de, Eshâbdan ve Tâbi’îndendir. Bunlardan biri Abdüllah ibni Abbâs ve biri Abdüllah İbni Ömer, birisi Câbir bin Abdüllah, birisi de Enes bin Mâlikdir «radıyallahü anhüm ecmâ’în». Bunların söylediği, Ebû Hüreyreyi “radıyallahü anh” kötüleyen söz, hadîs-i şerîf değildir. Uydurmadır. Hâlbuki, onun ilmini ve anlayışını bildiren hadîs-i şerîf meşhûrdur. Kendi düşüncesi ile böyle büyük zâtı, hazret-i Alîye «radıyallahü anh» düşman sanarak, ona karşı ağzına geleni söylemek, ne büyük insâfsız- lıkdır. Bu sapıtmaların sebebi, hep sevginin taşkınlığıdır. Az kalsın îmânları gidecek. Hazret-i Alî «radıyallahü anh» için de, iki yüzlülük yapıp, susdu diyorlar. Onun Şeyhaynı, ya’nî hazret-i Ebû Bekrle Ömeri «radıyallahü anhümâ» medh eden sözlerine acabâ ne diyecekler. Halîfe iken, birçok insan ara­sında söylediği, üç halîfenin hilâfetlerinin doğruluğunu bildi­ren sözleri karşısında ne yapacaklar? Çünki, iki yüzlülükle, hilâfet kendi hakkı olduğunu ve üç halîfenin hilâfetlerinin hak­sız olduğunu söylemedi diyorlarsa da, onların hilâfetlerinin doğru olduğunu ve kendisinden dahâ yüksek olduklarını söyle­mesi lâzım değildi. Bundan başka, üç halîfenin üstünlüğünü bildiren hadîs-i şeriflere ve bunları ve başkalarını Cennet ile müjdeliyen hadîs-i şeriflere ne diyecekler? Çünki, Peygamber efendimiz «sallallahü aleyhi ve sellem» de, iki yüzlülük yapdı demeleri câiz değildir. Peygamberlerin doğruyu bildirmeleri lâzımdır. Dahâ, dahâ! Bunları medh eden âyet-i kerîmelere ne diyecekler? Allahü teâlâya da mı dil uzatacaklar?

Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde Tevbe, Mâide ve Mücâdele ve Beyyine sûrelerinde buyuruyor ki: (Biz onların her birinden râzıyız. Onların herbiri de, Allahü teâlâdan râzıdırlar). Demek ki, hem sevmiş, hem de sevilmişlerdir.

A’raf ve Hicr sûrelerinde meâlen: (Biz azînıüşşân, onların kalblerindeki gıl ve gışşı nez’ etdik) buyuruyor. Ya’nî kalblerindeki

kin, hıyânet ve birbirlerine düşmanlık gibi şeyleri kökünden çıkanp atdık. Bu âyet-i kerime gösteriyor ki, hiçbir sahâbî hiçbir sahâbî

için hased ve kin besliyemez. Bunlann kökü onlardan sökülmüş, atılmışdır. Çünki, hepsi Hakkulyakîne varmışlardır. Aralannda hâsıl olan mücâdele ve muhârebeler, ictihâd sebebiyle idi. Her biri, kendi ictihâdıyle hareket etmeğe memûr ve mecbûr olduğundan, hiçbirine dil uzatılamaz.

Erdal sûresinde, cenâb-ı Hak, Resûl-i Ekremine «sallallahü ıleyhi ve sellem» meâlen buyuruyor ki: (Sana, Allahü teâlâ ve nü’minlerden sana tâbi’ olanlar kâfidir) ki, o vakt, Sahâbe-i kirâm pek ız idi. Âyet-i kerîmenin ma’nâsına iyi dikkat edilirse, Sahâbe-i örâmın «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» büyüklüğü ve lerecelerinin yüksekliği anlaşılır. Her biri dîn-i islâmın yayılmasında, Server-i âleme “sallallahü aleyhi ve sellem” kâfi oluyorlar. Allahü teâlâ, onlann ismini, kendi isminin yanına »etirerek buyuruyor ki, hakîkatde ben sana yetişirim ve onlar >enim kifayetimin mazhan olur. Görünüşde onlar sana kifâyet :der. Başkasınm yardımına lüzûm ve ihtiyâç kalmaz.

Feth sûresinde, cenâb-ı Hak meâlen buyuruyor ki: (Ağaç atan­la sana bfat eden, [ya’nî enirlerini kaydsız şartsız yapmağa söz veren] mü’minlerden Allahü teâlâ râzıdır) ki, bunlar Sahâbe-i kirâm idi (ve onlara Sekîne,[ ya’nî Tumânînet, kalblerine kuv­vet] veriyor ve sana olan sevgilerini, Sıdk ve ihlâsı biliyor ve > onları yakın bir feth ve zafer ile sevâblandıracağını müjdeliyor.) hludeybiye anlaşmasında, Sidre yâhud Sümre ağacının altında yapılan söz vermeğe işâretdir. Görülüyor ki, Sahâbeden herbi- rinin «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» nzâ-i İlâhîye mazhar olduğu ve kalblerinin temiz ve hâlis olduğu ve sekînenin inzâli ve Feth-i karîb ile sevâblandınlacaklarını bildirmesi, mertebe ve sânlarının büyüklüğüne açık bir şâhiddir.

Feth sûresinin diğer âyet-i kerîmesinde (Sana bi’at edenler) ya’nî seninle gazâ ve cihâdda bulunup, dîn-i islâmın neşrinde, kullarıma nasihat vermekde ve doğru yolu göstermekde berâ- ber olacaklarını ahd ve va’d edenler, (Allah celle şânühû ile mübâye’a, [ya’nî va’d] etmiş olurlar) buyurdu.

Diğer âyet-i kerîmede meâlen: (Onlar Allahü teâlâyı severler. \llahü teâlâ da onlan sever) buyurdu. Görülüyor ki, Sahâbe-i

kirâmın hepsi «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» Allahü teâlânın muhabbetine ve mahbûbiyyetine mazhar olmuşdur.

Tevbe sûresinde meâlen, (Mekke-i mükerreme ehâlîsinden ohıp, Mühâcirin denilen Sahâbe-i kirâm ile, Medine-i münevvere ehâlisi olan Ensârdan ve onlara iyilikde tâbi’ olanlardan, Allahü teâlâ razıdır. Onlar da Allahü teâlâdan razıdırlar) buyuruyor. Hazret-i Mu’âviye «radıyallahü anh» Mekke-i mükerremenin sahâbe-i kirâmının eşrâfından, büyüklerindendir.

Enfâl sûresinin yetmişikinci âyet-i kerîmesinin meâl-i âlisi (Bunlann hepsi Peygamber aleyhissaİâtü vesselamı içlerinde ivâ ve iskân etmiş, dîn-i İslâmî yaymasında nusrat ve yardımda bulunmuş­lardır) dır. İmâm-ı Mâlikin «radıyallahü anh» buyurdu­ğuna göre, Şamın fethinde, orada bulunan Nasârâ [ya’nî hıristiyanlar] dedi ki: Sizin Peygamberinizin Eshâbı, bizim havârîlerimizden dahâ iyidir. Zirâ onların ismi, Tevrâtda ve İncilde söylenmiş ve medh olunmuşdur.

Sûre-i Fethde yukarıda bildirilmiş olan âyet-i kerîmeye dayanarak imâm-ı Mâlik «radıyallahü anh», Eshâb-ı kirâmı sevmiyenlerin kâfir olacağını söylemişdir. İmâm-ı Şâfi’î «rahime-hullahü teâlâ» de böyle buyurmuşdur.

Bu âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerifler gösteriyor ki, Allahü teâlâ ve Onun Resûlü «sallallahü aleyhi ve sellem» Sahâbe-i kirâmın hepsini âdil bilmişdir. Allahü teâlânm ve Onun Pey­gamberinin «sallallahü aleyhi ve sellem» âdil bildiği kimseleri, başkalarının âdil bilmemesinin ne ehemmiyyeti ve zararı olur? Eğer Sahâbe-i kirâm, âyet-i kerîme ve ehâdîs-i şerife ile medh ve senâ edilmemiş olsaydı, islâma yardımları ve bu uğurda mallarını ve canlarını, ana, baba ve evlâdlarım fedâ etmeleri ve Peygamber efendimize «aleyhissaİâtü vesselâm» yardım etme­leri ve îmânlarının kuvveti, hepsinin âdil olduğunu ve böyle i’tikâd etmemiz lâzım geldiğini açık olarak göstermekdedir. Ehl-i sünnet âlimlerinin mezhebleri de budur.

Sahâbe-i kirâmın faziletini, yüksekliğini, şân ve rütbeleri­nin büyüklüğünü gösteren hadîs-i şerifler sayılamıyacak kadar çokdur. Hepsi için buyurulan hadîs-i şerifler cildlerle kitâb teşkil eder. Bunlardan birkaçını bildirelim:

Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» buyuruyor ki:

(Eshâbımın hepsi, gerek birlikde, topdan, gerekse birer birer, yıldızlar gibi nûrludurlar. Bunlardan hangi birine uyarsa­nız, ya’nî ardı sıra giderseniz, asi kurtuluş yolu olan, insanlığın kemâli ve se’âdeti olan, Allahü teâlânın sevgisine kavuşursunuz).

Bunun içindir ki, din imâmlarımız, ya’nî bu dînin büyükleri, Sahâbe-i kirâmdan herbirinin sözlerini, hareketlerini, işlerini hüccet ve sened olarak almışdır. Peygamberimiz «sallallahü aleyhi ve sellem» bu hadis-i şerîfde demek istiyor ki: (Eshâbım- dan herhangisini kendinize mezheb imâmı tanır, rehber, önder edinirseniz, re’y ve ictihâdlan ile amel ederseniz, gösterdikleri yolda giderseniz, doğru yolda yürümüş olursunuz). Bundan anlaşılıyor ki, bunların hepsi müctehiddir. Herbiri âyet-i kerî­melerde ve hadîs-i şeriflerde açıkça bildirilmiyen ahkâm-ı dîniyyeyi, ilmleri ile, yükseklikleri ve kemâlleri ile ve kalbleri- nin nûrları ile âyetlerden ve hadîs-i şeriflerden bulup çıkarabil- mekdedir. Bunun içindir ki, Server-i âlem «sallallahü aleyhi ve sellem», Sahâbe-i kirâmdan bir çoğunu, dîn-i islâmı yaymak ve herkese bildirmek için, uzak memleketlere gönderdikleri zeman, tenbîh buyururlardı ki, karşılaşacağınız vak’alann, hâdiselerin nasıl yapılması lâzım geldiğini, Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şeriflerde açık göremediğiniz vakt, âyet-i kerîmelerin delâletinden, işâretlerinden, rümûzundan, ifâde şeklinden, uygun ma’nâlarından, muhâlif ma’nâlarından, emrlerinin îcâb- larından çıkarıp anlayınız ve anladığınıza göre yapınız ve yap- dırmız! Müctehidlerin vazifesi de budur. Sahâbe-i kirâmın herbirini bir yıldıza teşbih buyurdu ki, denizlerde, dağlarda, derelerde, tepelerde, sahrâlarda, çöllerde yollarını şaşıranlar, kıbleyi, diğer cihetleri anyanlar, bunlann zıyâsı sâyesinde yol bulabilsinler. Zeman-ı se’âdetden sonra (Hulefâ-i râşidîn) ve bütün Eshâb-ı kirâm, böylece birbirlerini müctehid tanımışlar­dır. Birbirlerinin re’y ve ictihâdlarına yanlış dememişlerdir. Sahâbe-i kirâmm sohbetlerinde ve derslerinde yetişen Tâbi’în-i kirâmın çoğu da böyle müctehid oldu. Bunların sohbet ve derslerinde bulunan Tebe’i tâbi’înden bir kısmı da ictihâd dere­cesine yükseldi. İmâm-ı a’zâm Ebû Hanîfe, imâm-ı Mâlik, imâm-ı Şâfi’î, imâm-ı Ahmed bin Hanbel, imâm-ı Evzâî, Süfyân-ı Sevrî, Süfyân bin Uyeyne, Davûd-i Tâi ve benzerleri «rahime-hümullahü teâlâ» bunlardandır. Bunlar azala azala, üçüncü asnn sonunda, ictihâd yapabilecek derin âlim yetişemez oldu. Önce gelmiş müctehidlerden çoğunun da mezhebleri unu­tuldu. Şimdi, ancak dört imâmın mezhebi kaldı. Bunlar da, imâm- ı A’zam, imâm-ı Şâfi’î, imâm-ı Mâlik ve imâm-ı Ahmed bin Hanbel «radıyallahü anhüm» dür. Onlardan sonra bu mertebeye, bu dereceye kimse vâsıl olamadı. Onun için, mezhebler, dört olarak kaldı. Müslimânlann hepsi, bu dört mezhebden birine uymağa mecbûr ve me’mûr oldu.

Birkaçını bildirdiğimiz âyet-i kerimeler ve hadîs-i şerifler karşısında Allahü teâlâ, mezhebsizlere insâf versin! Herkes bilir ki, iki yüzlülük hâinlik alâmetidir. Eshâb-ı kirâma ve hele, en kıymetli­lerinden olan, Allahın arslanına, hiç iki yüzlü denilebilir mi? İnsanlık dolayısıyle, doğru söz, bir iki sâ’at veyâ bir iki gün saklanabilir denirse, yeri vardır. Fekat, Allah’ın arslanına, tam otuz sene, hâinlik alâmetini yüklemek ve bu uzun zemanda, hep iki yüzlülükle yaşadı demek, ne kadar çirkin, ne kadar alçakça bir iftirâ olur. Küçük günâh, her zeman yapılırsa, büyük günâh olur buyurmuşlardır. Kötü insanların, münâfık- ların bir fenâlığını otuz sene durmadan yapmanın, artık ne olacağını düşünmeli. Bu sözlerinin çirkinliğini bilip de, Şeyhay­nm üstünlüğünü kabûl etselerdi, böylece hazret-i Alîye «radı- yallahü anhüm» ihânet etmekden, alçaltmakdan kurtulurlardı. İki belâdan küçüğünü seçmiş olurlardı. Şunu da söyliyelim ki, Şeyhaynm üstünlüğünü söylemekde, hazret-i Alîyi «radıyal- lahü anhüm» küçültmek yokdur ve onun halifeliği inkâr edil­miş olmaz. Vilâyetdeki yüksek mertebesine ve hidâyet ve irşâd makâmına dokunulmuş olmaz. Hâlbuki, bunların dediği gibi, onu iki yüzlü bilmekle,bütün bu meziyyetler, kıymetler, kendi­sinden alınmış olur. Çünki, iki yüzlülük, münâfıklarm, en aşağı insanların ve yalancı, dolandırıcı kimselerin işidir.

Şeyhaynm halîfe olacakları ve hattâ Resûlullahın «sallal­lahü aleyhi ve sellem» yanında defn olunacakları, hadîs-i şerif­lerde bildirilmişdi. Ebû Bekr-i sıddîk ve Ömerebnil-Hattâb ve Osmânebni-Affân ve Aliyyibni Ebî Tâlibin «radıyallahü anhüm» medh ve senâlarını bildiren hadîs-i şerifleri merak edenlere, binikiyüzaltmışdört ve binüçyüzyirmibeş hicri senele­rinde İstanbulda basılmış olan, lürkçe (Menâkıb-ı çihâr-yâr-i güzîn) ismindeki kitâbı okumalarını tevsıye ederiz.

Ebû Bekr-i sıddîk «radıyallahü teâlâ anh» için, Server-i âlem «sallallahü aleyhi ve sellem» buyuruyor ki, (Peygamberlerden sonra «aleyhimüssalevâtü vesselâm» Ebû Bekr- den dahâ üstün bir kimse üzerine güneş doğmamış ve batmamışdır). Diğer bir hadîs-i şerîfde buyuruyor ki: (Allahü teâlânm göğsüme akıtdığı ilmlerin hepsini, Ebû Bekrin «radıyallahü anh» göğsüne akıtdım).

Ömerebnil-Hattâb «radıyallahü anh» için olan hadîs-i şeriflerden birinde Server-i âlem «sallallahü aleyhi ve sellem» buyuruyor ki: (Benden sonra Peygamber gelseydi, Ömer «radı- yallahü anh» peygamber olurdu). Peygamberimiz «sallallahü aleyhi ve sellem», hazret-i Ömerin «radıyallahü anh» derece­sini Cebrâile sormuşdu. Cebrâil «aleyhisselâm» da (Ben Ceb- râil olduğum hâlde, Alem yaratıldığı zemandan kıyâmet gününe kadar Ömerin faziletlerini ve kemâlâtını söylesem bitiremem)

demişdi. Bununla berâber, hazret-i Ömerin «radıyallahü anh», bütün üstünlükleri, hazret-i Ebû Bekrin «radıyallahü anh» üstünlüklerinden ancak birisidir.

İmâm-ı Osmânı «radıyallahü anh» medh eden hadîs-i şeriflerden birinde buyuruyor ki: (Her peygamberin Cennetde bir arkadaşı vardır. Benim arkadaşım da, Osmândır).

İmâm-ı Alînin «radıyallahü anh» yüksekliğini bildiren hadîs-i şeriflerden birinde buyuruyor ki: (Alînin «radıyallahü anh» bana olan yakınlığı, Hârûn peygamberin Mûsâ aleyhisse- lâma olan yakınlığı gibidir). Hârûn aleyhisselâm, Mûsâ aleyhis- selâmın kardeşi ve vezîri ve muâvini idi. Bu hadîs-i şeriflerden, mezhebsizlerin yanlış ma’nâ çıkardığı ve cevâbı üçüncü kısımda ve (Hak Sözün Vesikaları) kitâblarmda bildirildi. İmâm-ı Ahmed ibni Hanbel buyuruyor ki, imâm-ı Alî «radıyallahü anh» hak­kında buyurulan hadîs-i şerifler kadar, hiçbir sahâbî için söylenmemişdir.

  • — İkincisine gelince, Ehl-i sünnet, Eshâb-ı kirâm ara­sındaki muhârebelerin, dünyâ için değil, hakikati ortaya çıkar­mak için yapıldığını bildiriyor. Onların hepsini kin ve düşmanlık gibi aşağılıklardan uzak biliyor. Çünki, Eshâb-ı kirâmın hepsi, insanların en iyisinin sohbetinde, nasîhatlan karşısında tertemiz olmuş, kin, düşmanlık gibi kötülükler kalb- lerinden çıkarılmışdır. Her biri ictihâd makâmma yükselmiş­lerdir. Her müctehidin, kendi ictihâdına, buluşuna göre hareket etmesi vâcib olduğundan, başka başka ictihâd etdikleri şeylerde, birbirlerinden ayrılmaları lâzım olacakdır. Herbiri- nin, kendi ictihâdına uyması doğru olacakdır. O hâlde, onların ayrılmaları da, birleşmeleri gibi, doğru idi. Keyfleri, şehvetleri, nefs-i emmârelerinin istekleri ile değildi. İctihâd yüzünden idi.

(İctihâd) Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şeriflerde açıkça bil­dirilmemiş olan emrleri, açık bildirilenlere benzeterek, bir emr meydana çıkarmak demekdir. Bu da, (Fa’tebirû) ve (Ves’elû ehlezzikri) âyet-i kerîmeleri ile emr edilmekdedir. Ya’nî çalışa­rak, uğraşarak, bütün dikkat ve düşüncelerinizle Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şeriflerde bulunmıyan mes’eleleri, bulunan­lara kıyâs ederek, benzeterek bir hükm-i şer’î çıkarınız diye emr edilmekdedir.

(Mizân) kitabında diyor ki, ictihâd yapmağı emr eden âyet-i kerimeler çokdur. Nahl sûresinin kırkdördüncü âyet-i kerimesinin meâl-i şerifi, (Bizden indirileni insanlara açıklaman için) ve Nisâ sûresinin ellidokuzuncu âyet-i kerîmesinin meâl-i şerîfi, (Allahın kitâbına ve Resûlün hadîslerine mürâce’at edin!) dir. Bu âyet-i ke­rîmeler, ictihâd etmeği emr ediyor.

İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfenin talebesinden ictihâd makâ- mına yükselenlerin en meşhûrları, imâm-ı Ebû Yûsüf, imâm-ı Muhammed, imâm-ı Züfer ve ibni Nüceym «rahime-hümullahü teâlâ» gibi büyüklerdir. Bunlar, imâm-ı A’zamdan yalnız birkaç mes’elede ayrılmışlar, bu mes’elelerde kendi ictihâdlarına göre amel etmişlerdir. Çünki, bu mes’elelerde kendi ictihâdlan ne şeklde ise, ona göre amel etmeleri farz olup, imâm-ı A’zamın re’y ve ictihâdına uymaları câiz değildir.

Sahâbe-i kirâmın herbiri de müctehid olup, ictihâd rütbe­sinin temâmiyle sâhibi olduklarından, âyet-i kerîmelerde ve hadîs-i şeriflerde açıkça bildirilmiyen mes’elelerde kendi re’y ve ictihâdlarına göre amel etmeleri farz olup, kendilerinden yukarı olan Sahâbe-i kirâmın, daha yüksek, daha üstün olduk­larını bildikleri hâlde, onların re’y ve ictihâdlarına tâbi’ olmadı­lar. Bunun içindir ki, Server-i âlemin «sallallahü aleyhi ve sellem» hayâtında ve Hulefâ-i Râşidînin hilâfetleri zemanında, dîn-i islâmı bildirmek için, uzak memleketlere gönderdikleri Sahâbe-i kirâma, âyet-i kerîme ve hadîs-i şeriflerde açıkça bildi­rilmiyen mes’eleleri, kıyâs ediniz diye emr olunurdu. Meselâ Mu’âz bin Cebel “radıyallahü anh” Yemene vâlî ta’yîn buyurdukları zeman, (Orada ne ile hiikm ve emr edeceksin!) diye sordular. Allahü teâlânın kitâbı ile amel edeceğim dedi. (Kur’ân-ı kerîmde bulamaz isen ne yaparsın?) buyurduklarında, Allahü teâlânın Peygamberinin «sallallahü aleyhi ve sellem» hadîs-i şeriflerini kendime düstûr ve kanûn yapacağım. Ya’nî onun sözleri ile> hâlleri ile ve işleri ile amel edeceğim dedi. (Resûlullahın sözlerinde de bulamaz isen ne yaparsın?) buyur­duklarında, âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerifler dâiresinden çık­maksızın, kendi ictihâdımla hareket ederim dedi. Resûl-i ekrem «sallallahü aleyhi ve sellem», bu cevâbları işitince, Ammârın «radıyallahü anh» ilminden ve büyüklüğünden dolayı, Allahü teâlâya hamd ve şükr eyledi. Bu hâl, ûsul-i fıkh kitâblannda, Menâr ve Hâşiyesi İbni Melik «rahimehullahü teâlâ» kitâblannda yazılıdır.

Eshâb-ı kirâmdan «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» ictihâdları hazret-i Alînin «radıyallahü teâlâ anhüm» ictihâdına uymıyarak, onunla muhârebe edenlere kâfir diyorlar. Harb etdikleri için, her alçaklıkları söylüyor, la’net ediyorlar. Hâlbuki Eshâb-ı kirâm «aleyhimürrıdvân» ictihâd edilmesi lâzım gelen birçok işlerde, Peygamber «sallallahü aleyhi ve sellem» efendimizden ayrı ictihâd etmişlerdi. Bu ayrılmaları kabâhat sayılmamışdı. Melek geldiği, vahy getirdiği hâlde bile bu ayrüıkdan men’edilmemişlerdi.

O hâlde hazret-i Alînin «radıyallahü anh» ictihâdından ayrılanlara kâfir denilebilir mi? Bunun için Eshâb-ı kirâma «aleyhimürrıdvân» dil uzatılabilir mi? Onun ictihâdından ayrı­lan müslimânlar pek çokdu. Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden idi ve bir kısmı da, Cennet ile müjdelenenlerdendi. Bunlara kâfir demek, dil uzatmak, kolay birşey değildir. Bu dîn-i islâmın hemen yarısını bizlere bildiren bunlardır. Bunlar kötülenirse, dînin yarısı yıkılmaz mı? Bu büyüklere nasıl dil uzatılabilir ki, bunlardan hiçbirinin bildirdiği bir hadîsi, İslâm âlimlerinden kimse red etmemişdir. Emîr de, vezîr de, kebîr de, fakîh de kabûl etmişdir. Allahü teâlânın kitâbı olan Kur’ân-ı kerîmden sonra, bütün kitâbların en sahihi (Buhâriyyi şerîf) dir. Şî’îler de buna inanmakdadır. Bu fakîr [ya’nî imâm-ı Rabbânî] Şî’î âlim­lerinin büyüklerinden olan Ahmed Tebtîden işitdim ki, kitâbul- lahdan sonra, en doğru kitâb Buhârîdir, diyordu. İşte bu kitâbda hem hazret-i Alîye «radıyallahü anh» uyanların, hem de uymıyanlarm bildirdiği hadîs-i şerifler yazılıdır. Bu muhâre- beler, onların adâletine, doğruluklarına bir leke sürmemişdir. Hazret-i Alînin «radıyallahü anh» söylediği hadîs-i şerifleri yazdığı gibi, hazret-i Mu’âviyenin «radıyallahü anh» söyledik­lerini de yazmışdır. Eğer hazret-i Mu’âviyede «radıyallahü anh» ve onun sözlerinde, şübhe edilecek,dil uzatılacak birşey olsaydı, onun bildirdiği hadîs-i şerifleri kitâbına yazmazdı. Eski âlimlerimiz, hadîs mütehassislan da hep böyle yapmış, Eshâb-ı kirâmın «aleyhimürrıdvân» ayrılığını düşünmiyerek, hepsinin bildirdiği hadîs-i şerifleri doğru kabûl etmişler, kitâb- larında yazmışlardır. Hazret-i Alîye «radıyallahü anh» uyma­mağı bir kusûr ve kabâhat saymamışlardır. Sunu iyi bilmelidir

ki, hazret-i Alînin «radıyallahü anh» ayrı kaldığı her işde, haklı olması lâzım gelmez ve ondan ayrılanların her zeman yanılmış olması icâb etmez. Evet bu muhârebelerde o, haklı idi. Fekat, her zeman hakkın onda olması gerekmez. Çünki, ictihâd işle­rinde Tâbi’înin büyükleri ve din imâmları [mahalle ve câmi’ imâmları değil], çok defâ onun ictihâdına uymamış, başka ictihâd edip, kendi ictihâdlarına göre hareket etmişlerdir. Hak her zeman onda olsaydı, kimse onun ictihâdından ayrılmazdı. Meselâ, Tâbi’înin büyüklerinden ve müctehidlerin yüksek tabakasından olan Kâdî Şüreyh «rahime-hullahü teâlâ», onun ictihâdı ile karâr vermedi. İmâm-ı Hasenin şâhidliğini kabül etmemişdi. Müctehidler, hep kâdî Şüreyhin karârı ile hareket ederek, oğlun baba için şâhid olmasım câiz görmemişlerdir. Dahâ birçok işlerde, o yüce imâma uymıyan ictihâdlar seçilmişdir. İnsâflı okuyucular, bunları pek iyi bilirler. Demek ki, hazret-i Alînin «radıyallahü anh» ictihâdından ayrılmak, bir suç değildir. Ayrılanlara dil uzatmak câiz değildir.

Âişe-i Sıddîka «radıyallahü anhâ», Allahü teâlânm sevgili­sinin sevgilisi idi. Peygamberimiz «sallallahü aleyhi ve sellem» vefât edinceye kadar, onu çok sever ve yanından ayırmazdı. Onun odasında, onun yatağında ve mubârek başı onun kuca­ğında iken can vermişdi. Onun misk kokulu odasında defn edilmiş, kalmışdır. Bütün bu üstünlüklerden ve kıymetlerden ayrı olarak kendisi büyük âlim ve müctehid idi. Peygamber efendimiz «aleyhissaİâtü vesselâm», dînin yarısının bildirilme­sini ona bırakmışdı. Eshâb-ı kirâm «aleyhimürndvân» sıkış- dıkları zeman, ona gelip, ona sorup öğrenirlerdi. Böyle bir Sıddîka ve müctehideye, Emîre [Alî] «radıyallahü anhümâ» uymadı diye, dil uzatıp, ona yakışmıyan çirkin iftirâları söyle­mek müslimânlığa sığmaz. Peygamberimize «sallallahü aleyhi ve sellem» îmânı olan kimsenin ağzından böyle sözler çıkmaz. Alî «radıyallahü anh» peygamberimizin «sallallahü aleyhi ve sellem» dâmâdı ve amcası oğlu ise, Âişe «radıyallahü anhâ» da, zevce-i mutahherası, çok sevdiği âilesidir.

Birkaç sene evveline kadar, bu fakîr [ya’nî imâm-ı Rab- bânî] miskinleri doyurduğum zeman, Ehl-i abânın rûhlarına niyyet ederdim. Ya’nî Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» ile birlikde, Alî, Fâtıma, Hasen ve Hüseyn «radıyallahü anhüm» hazretlerinin rûhlarına da gönderirdim. Bir gece rüyâ’ da, Fahr-i âlemi «sallallahü aleyhi ve sellem» görüp selâm verdim. Selâmımı almadılar ve mubârek yüzlerini döndürdüler ve (Ben yemeği Âişenin evinde yirdim. Bana yemek göndermek istiyenler, Âişenin evine gönderirlerdi) buyurdular. Bundan anladım ki,rü’yâda yüzlerini^ çevirmelerinin sebebi, yemek dağıtırken, niyyetde hazret-i Âişeyi «radıyallahü anhâ» ortak etmediğim imiş. Ondan sonra hazret-i Âişeyi de hattâ zevce-i mutahheraların hepsini niyyetde ortak eyledim. Ehl-i beytin hepsini «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» araya koyarak düâ eder oldum. Çünki, bunlar da, Ehl-i beytdendirler. O hâlde Resûlullaha «sallallahü aleyhi ve sellem» hazret-i Âişe-i Sıddîka yo­lu ile gelen eziyyet, hazret-i Alî «radıyallahü anhümâ» yolundan gelen eziyyet ve cefâdan dahâ çokdur. Aklı ve insâfı olan, bunu pek iyi bilir. Evet bu söylediklerimiz, hazret-i Alîyi «radıyallahü anh», Peygamber «sallallahü aleyhi ve sellem» efendimizi sevdiği ve saydığı için sevenler ve sayanlar içindir. Ammâ bir kimse, Muhammed aleyhisselâmı araya katmadan, onu doğrudan doğ­ruya seviyorsa, buna sözümüz yokdur. Zirâ söz anlamaz. Bunun maksadı, dîn-i islâmı yıkmak, ahkâm-ı islâmiyyeyi boz- makdır.

Bunlar Muhammed «sallallahü aleyhi ve sellem»i aradan kaldırarak, Onsuz bir din kurmak, doğruca imâm-ı Alîyi «radı- yallahü teâlâ anh» sevmek ve ona bağlanmak istiyorlar. Nite­kim, târîh boyunca, birçok zemanlarda ba’zı dalkavuklar, ahmaklar, başlarında bulunan zâlimlere, diktatörlere yaltak­lanarak, dünyâlık ele geçirmek için, onlara Peygamberimizin «sallallahü aleyhi ve sellem», hattâ Hâlık teâlânın büyüklüğünü konduruyorlar. Bunların kendileri de, yaltaklandıkları da yıkı­lıp gitmiş, maddeleri çürümüş, kokmuş, iğrenç bir hâl almış. Habîs rühları da, Cehennem azâbma yakalanarak dünyâdaki azgınlıklarının, dîn-i islâma yapdıkları hakâretlerin cezâlannı bulmuşlar. Aldandıklarını anlamışlardır.

Muhammed aleyhisselâmdan yüz çevirmek, başka birini ondan dahâ büyük, dahâ sevgili bilmek küfrdür, dalâletdir, zındıklıkdır. İmâm-ı Alî «radıyallahü anh» bunları sevmez. Eshâb-ı kirâmın hepsi «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» ve hazret-i Osmân ile hazret-i Alî «radıyallahü anhüm», hep Peygamberimizin «sallallahü aleyhi ve sellem» hâtırı ve sevgisi için sevilir. Zirâ (Onlan seven, beni sevdiği için sever. Onlara düşman olan, bana düşmanlık etmiş olur) buyurmuşdur.

Talha ve Zübeyr «radıyallahü anhümâ» Eshâb-ı kirâmm büyüklerinden ve Aşere-i mübeşşereden idi. Ya’nî Cennete gidecekleri müjdelenmiş idi. Onlara dil uzatılabilir mi? Onlara söğmek, kendini söğmek, küçültmekdir. Ömer «radıyallahü anh» vefât ederken, Sahâbe-i kirâm arasından altı kişiyi halîfe olmağa lâyık görüp, bunlardan birinin halîfe seçilmesini tav­siye etmişdi. Bunlardan birini, diğerine tercîh edememişdi. Talha ve Zübeyr «radıyallahü anhümâ» o altı büyüklerden ikisidir. Her ikisi de hilâfeti istemeyip, haklannı ve re’ylerini diğer dördüne bırakmışdır. Talha «radıyallahü anh» o kimse­dir ki, Server-i âleme «sallallahü aleyhi ve sellem» karşı edebsiz- likde bulundu diye, kendi babasını kati ve fedâ etmişdi. Allahü teâlâ, onun bu hareketini Kur’ân-ı kerîmde medh etmişdir. Zübeyr «radıyallahü anh» ise, Peygamber «sallallahü aleyhi ve sellem», onun kâtilinin Cehennemde olduğunu haber vermiş- dir. Ona dil uzatanlar, la’net edenler, alçaklıkda, onun kâfilin­den geri değildir. Her ikisi de, islâmın büyükleri ve müslimânların göz bebekleridir.

Eshâb-ı kirâmı aşağılamak nasıl câiz olur ki, onlar dîn-i islâmı yükseltmek ve Resûlullaha «sallallahü aleyhi ve sellem» yardım etmek için, insan gücünün üstünde çalışmışlar, din uğrunda gecelerini, gündüzlerine katmışlardır. Mallarını Allahü teâlâ yolunda fedâ etdiler. Akrabâlarını, ailelerini, çocuklarım, vatanlarını, evlerini, akarsularını, tarlalarını, ağaç­larını Resûlullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» sevgisi yolunda terk etdiler. Onun mubârek vücûdünü kendi vücûdlerine ve Onun sevgisini, mallarının ve evlâdlannın sevgisine tercîh ve takdîm etdiler. Bunlar, onlardır ki, sohbet, ya’nî arkadaşlık şerefine nâil ve o sohbetde, başkalarına nasîb olmıyan bereket­lere ve derecelere mâlik oldular. Bunlar onlardır ki, vahyi, ya’nî Kur’ân-ı kerimin inmesini görmek ve Cebrâil «aleyhisselâm» ile berâber oturmak şerefine kavuşdular. Mu’cizelere, hârika­lara şâhid oldular. Başkalarına işitmek nasîb olan ni’metleri ve ilmleri gördüler. Onlardan sonra kimseye verilmiyen kalb temizliği, rûh olgunluğu, onlara verildi. Başkaları dağ kadar altun sadaka verse, onların bir avuç arpa sadakası sevâbma, hattâ yarısına yetişemez. Allahü teâlâ, onları Kur’ân-ı kerîmde medh ederek (Onlardan râzıyım, onlar da benden râzıdır) buyurdu. Sûre-i Feth sonunda, onlara kızanlara, düşman olan­lara (Kâfirler) buyuruluyor. Şu hâlde, onlara düşman olmak- dan, küfrden kaçar gibi kaçmak lâzımdır. Bunlar, Server-i âlemi «sallallahü aleyhi ve sellem» aşırı sevdiklerinden, Onun makbûlü oldular. Eğer ba’zı işlerinde birbirlerinden ayrılırlar, kendi ictihâdlarma göre hareket ederlerse birşey denemez. Hakkı ve doğruyu bulmak için hâsıl olan ayrılıkdır ve başkası­nın ictihâdına uymamakdır. İmâm-ı Ebû Yûsüf, ictihâd derece­sine yükseldikden sonra, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfeye «radıyallahü anhümâ» uysaydı hatâ olurdu. Kendi re’yine uyması doğrudur. İmâm-ı Şâfi’î «rahmetullahi aleyh» Sahâbe-i kirâmın «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» sözlerine uymaz, kendi re’yine tâbi olurdu. İster Sıddîk-ı a’zam olsun, ister imam-ı Alî olsun, hangi büyük sahâbî «radıyallahü anhüm» olursa olsun, sözlerine uymayıp, kendi re’yi ile karar vermeği doğru yol bilirdi. Herhangi bir müctehidin, sahâbînin «radıyallahü anh» sözüne uymaması, mümkin ve câiz iken, Sahâbe-i kirâmın, ictihâd işlerinde birbirlerinden ayrılmaları, münâkaşa etmeleri, niçin kabâhat olsun? Sahâbe-i kirâm «radıyallahü anhüm» ictihâd işlerinde, ba’zan Server-i âleme «sallallahü aleyhi ve sellem» de uymamış, sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin ictihâdından ayrılmaları bir kabâhat olmamış, çirkin sayılmamış, men’ olunmamış ve azarlanmamışlardır. Sahâbe-i kirâmın «radıyallahü anhüm» böyle ayrılmalannı, Allahü teâlâ beğenmeseydi, elbette men’eder ve ayrılanlara azâb edeceğini bildirirdi. Hâlbuki Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» ile yüksek sesle konuşanları men’ buyurmuş ve azarlamışdı.

Bedr muhârebesinde alınan esirlere ne yapalım, suâlini buyurdukda da, Sahâbe-i kirâmın re’yleri, ya’nî fikrleri başka başka oimuşdu. Ömer-ül Fârûk ve Sa’d ibni Mu’âz «radıyal- lahü anhümâ» esirleri öldürelim dedi. Diğer Sahâbîler «radı- yallahü anhüm» ise, para karşılığı bırakalım, demişlerdi. Server-i âlem «sallallahü aleyhi ve sellem» de, bu re’yi kabûl buyurup salıverdiler. Sonra, âyet-i kerîme gelerek, birinci re’ yin doğru olduğu bildirildi.

Eshâb-ı kirâmın «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» büyüklüğünü ve mezheblerin ne olduğunu anlamak için ictihâdı iyi bilmek lâzımdır.

İCTİHÂD

İctihâd, gücü, kuvveti yetdiği kadar, zahmet çekerek, uğraşarak çalışmak demekdir. İctihâddan maksat, âyet-i kerî­melerden ve hadîs-i şeriflerden, ma’nâları açıkça anlaşılmıyan- ları, açıkça bildiren diğer ahkâm-ı şer’ıyyeye kıyâs ederek, benzeterek, bunlardan yeni hükmler çıkarmağa uğraşmak, çalışmak demekdir. Meselâ anaya, babaya itâ’ati emr eden âyet-i kerîmenin meâl-i âlîsi, (Onlara, öf sıkıldım demeyin!) dir. Döğmekden, söğmekden bahs buyurulmamışdır. Âyet-i kerî­mede, yalnız bunların en hafifi olan öf kelimesi açıkça bildiril­diğine göre, müctehidler, dövmenin, sövmenin ve hakâret etmenin elbette harâm olacağını ictihâd etmişlerdir. Yine meselâ, Kur’ân-ı kerîmde şerab içmek yasak edilmiş, başka içkiler bildirilmemişdir. Şerabın harâm olmasının sebebi, hamr kelimesinden de anlaşılacağı üzere, tahmîr-i akl, ya’nî aklı karışdırdığı, giderdiği içindir. Bundan dolayı müctehidler, şerâ- bın harâm olmasındaki sebeb, herhangi bir içkide bulunsa harâmdır, diye ictihâd etmişler. Her serhoş eden şeyin harâm olduğunu emr buyurmuşlardır. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerî­minde, ictihâd ediniz! diye emr ediyor. Birçok âyet-i kerîmeler­den, ilmleri derin olan yüksek derecedeki âlimlerin ictihâd ile emr olundukları anlaşılmakdadır. O hâlde, ehliyyeti ve liyâkati ve ilmde ihtisâsı tâm olanların, ya’nî ma’nâları açıkça anlaşıl- mıyan âyet-i kerîme ve hadîs-i şeriflerin içlerinde saklı bulunan ahkâmı ve mes’eleleri, mefhûmen, mantûkan, delâleten anlıya- bilecek kuvvet ve kudretde olanların ictihâd etmesi farzdır.

İctihâd makâmma lâyık olabilmek için, birçok kayd ve şartlar vardır. Evvelâ arabî yüksek ilmleri temâm bilmekle berâber, Kur’ân-ı kerîmin hepsi ezberinde olmak, sonra, âyet-i kerîmelerin ma’nâ-i murâdîsini, ma’nâ-i işârisini, ma’nâ-i zımnî ve iltizâmîsini bilmek ve âyet-i kerîmelerin, indiği zemanları ve sebebleri ve ne hakkında geldiklerini, küllî, cüz’î olduklarını, nâsih, mensûh olduklarını, mukayyed ve mutlak olduklarını ve bunlar gibi diğer veçhelerini ve kırâet-i seb’a ve aşereden ve kırâet-i şâzzeden nasıl istihrâc edildiklerini bilmek, kütüb-i sitte ve diğer hadîs kitâblarında bulunan hadîs-i şerifle­rin hepsini ezberden bilmek ve her hadîsin ne zeman ve ne için söylendiğini ve şümûl derecesini, hangi hadîsin diğerinden evvel veyâ sonra olduğunu, âid oldukları cihetleri, hangi vak’a ve hâdise üzerine söylendiklerini ve kimler tarafından nakl ve rivâyet edildiklerini ve bunların her birinin hâl tercemelerini bilmek, fıkh ilminin üsûl ve kâ’idelerine vâkıf olmak, oniki ilmi, âyet-i kerîmelerin ve hadîs-i şeriflerin rümûz ve işâretle- rini, sûrî ve ma’nevî tefsirlerini anlayıp kavrıyabilecek ayrı bir irfâna, nûr-i îmân ve itmi’nân ile dolu münevver ve muaffâ bir kalb ve vicdâna sâhib bulunmak lâzımdır. Bu yüksek vasflar ve husûsiyyetler, ictihâd mevki’ ve makâmınm icâbları ve lüzümlu şartlarıdır. Fekat, böyle faziletleri taşıyan, akllan kuv­vetli kimseler, ancak Peygamberimizin «sallallahü aleyhi ve sellem» asr-ı se’âdetinde ve Sahâbe-i kirâmm «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» zemanında ve Tâbiln ve Tebe’i tâbi’în devrinde bulunabiliyor, sohbet bereketi ile yetişiyordu. Zeman ilerleyip, asr-ı se’âdetden uzaklaşıldıkça fıkrler, re’yler bozulmuş, dağılmış, bid’atler türemiş, üstün, kıymetli kimseler yavaş yavaş azalmış, dördüncü asrdan sonra, bu sıfatlara mâlik bir âlim ortada kalmamışdır. Böyle olduğu, (Mîzân-ül-kübra) ve (Reddülmuhtâr) ve (Hadîka) kitâblarında, açıkça yazılıdır.

(Fa’tebirû) âyet-i kerîmesinin meâl-i âlîsi, (Ey akl sâhibleri! Akl erdiremediğiniz mes’elelerde, onlan bilen ve derinliklerine tâm ermiş olanlara tâbi’ olunuz) demekdir.

İctihâd makâmma varmış bulunan yüksek kimseler, kendi ictihâdlanna göre hareket etmek mecbûriyyetindedir. Başka müctehidlerin ictihâdlanna tâbi’ olamazlar. Hattâ Peygamber­lerin «aleyhimüssalevâtü vesselâm» zemanlarında da, sahâbî- lerden biri, kendi Peygamberinin ictihâdına uymıyan ictihâdda bulunursa, kendi ictihâdına göre hareket ederdi. Burada bir süâl sorulabilir. Peygamberler de «aleyhimüssalevâtü vesse­lâm» ictihâd eder mi idi? Evet, onlar da, Allahü teâlânm açıkça bildirmediği emrleri, açık bildirilmiş olan emrlere kıyâs ederek, benzeterek ictihâd ederlerdi. Fekat ictihâdlarda hatâ edip yanılmak ihtimâli olduğundan, ictihâdlarında hatâ ederlerse, Allahü teâlâ, derhal Cebrâil aleyhisselâmı göndererek, hatâlan vahy ile düzeltilirdi. Ya’nî Peygamberlerin «aleyhimüssalâtü vesselâm» ictihâdları hatâlı kalmazdı. Meselâ, Bedr gazasında alınan esirlere yapılacak şey için, Server-i âlem «sallallahü aleyhi ve sellem» ba’zı Sahâbe-i kirâm ile birlikde bir dürlü, Ömer «radıyallahü anh» ise, başka dürlü ictihâd etmişlerdi. Sonra, âyet-i kerîme gelerek, Allahü teâlâ, imâm-ı Ömerin «radıyallahü anh» ictihâdının doğru olduğunu bildirdi. Bunun gibi (Abese) sûresi de, bir ictihâd hatâsını düzeltmek için nâzil olmuşdu. [Tefsîr-i Hüseyn Kâşifi]. Peygamber efendimizin «sallallahü aleyhi ve sellem» vefâtları sırasında, hokka ve kalem hakkmdaki emrlerinin anlaşılmasında hazret-i Ömerin «radıyallahü anh» ictihâdı, yine böyledir ki, ileride bildireceğiz.

Eshâb-ı kirâmdan sonra «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» meşhûr dört imâm ve bunların mezheblerine göre ictihâd eden imâm-ı Ebû Yûsüf, imâm-ı Muhammed, imâm-ı Züfer, ibni Nüceym, imâm-ı Râfi’î, imâm-ı Nevevî, imâm-ı Gazâlî ve benzerleri «rahime-hümullahü teâlâ» gibi yüksek âlimler yetişdi. Asr-ı se’âdet uzaklaşdıkça, hadîs-i şerifleri nakl ve rivâyet eden oniki silsilenin, ya’nî haber verme zincirinin halkaları artdı. Hadîs-i şeriflerin hangi silsileden ve hangi kimselerden alınacağı, düşünülecek bir mes’ele oldu ve çok güç ve belki imkânsız oldu. Bundan dolayı, dördüncü asrdan sonra, ictihâd edebilecek bir âlim yetişemez oldu. Bütün müslimânlar, bu dört imâmdan birine tâbi’ olup, o îmâmın mezhebine uymağa mecbûr oldu.

Dîn-i islâmı yıkmak için uğraşanlardan bir kısmı, o kadar kurnaz oldukları hâlde, islâmiyyetin inceliklerini kavrayama­dıklarından, kitâblannda ve konferanslarında (ictihâd kapısı kapandı) sözüne saldırıyor. Fekat kürsîlerden saçdıkları rakı kokuları ile berâber, çürük ve boş kafalarından, ağızlarına sızan hezeyânları, dinleyicilere gülünç olmakdan başka te’sîr yapamıyor. Elhamdülillah, İslâm semâsını kaplıyan korkunç irtidâd bulutlarının karartmakda olduğu gençliğin saf ve ber­rak rûh deryası, hakikat güneşinin beliren tektük şua’ları ile ışıldamağa başlamakdadır.

ictihâd, bir ibâdet olduğundan, ya’nî Allahü teâlânın emri olduğundan, hiçbir müctehid, diğer bir müctehidin ictihâdına yanlış diyemez. Çünki, her müctehide, kendi ictihâdı hakdır ve doğrudur. Meselâ imâm-ı Şâfi’î «rahime-hü llahü teâlâ», Hanefi mezhebinde olmadığı hâlde, (İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfenin «rahmetullahi aleyh» re’y ve ictihâdını beğenmiyene, Allahü teâlâ la’net etsin!) ya’nî merhamet etmesin buyurmuşdur. İmâm-ı Ebû Yûsüf ve imâm-ı Muhammed ve diğer imâmlann «rahime-hümullahü teâlâ», İmâm-ı a’zama uymayan sözleri, onu beğenmemek, kabûl etmemek değildir. Kendi ictihâdlannı

bildirmekdir. Bunu bildirmeğe me’mûrdurlar. Server-i âlem «sallallahü aleyhi ve sellem» uzak memleketlere gönderdikleri Sahâbe-i kirâma, güçlük karşısında kalınca, âyet-i kerîmelere müıâce’at etmelerini, orada bulamazlarsa, kendi re’y ve ictihâdlan ile hareket etmelerini emr buyururdu. Kendilerinden dahâ yüksek ilmli ve fikrli olsalar dahi, başkalarının fıkr ve ictihâdına uymamalarını emr buyururdu.

îşte bunun gibi, imâm-ı Ebû Yûsüf ve imâm-ı Muhammed de «rahime-hümallahü teâlâ» hocalan, üstâdlan olan imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe «rahmetullahi aleyhim» hazretlerinin fikr ve re’yine tâbi’ olmayıp, kendi ictihâdlan ile hareket ederlerdi. Hâlbuki, İmâm-ı a’zamın «rahmetullahi aleyh» ilmi, fikri, onların üstünde idi ve onlann üstâdı idi.

Dört mezheb arasındaki farklar da, bundan ileri gelmek- dedir. Meselâ Hanefi mezhebinde kan akınca abdest bozul­duğu hâlde, imâm-ı Şâfi’înin ictihâdmda bozulmuyor. Şâfi’î mezhebinde bulunan biri, elinden kan akınca, abdest almadan nemâz kılarsa, hiçbir hanefi, ona abdestsiz nemâz kıldı diye­mez. Çünki onun tâbi’ olduğu mezheb imâmının ictihâdı böy- ledir. Hanefi mezhebinde bulunan bir kimse, yabancı bir kadının [nikâhla alması ebedî haram olan onsekiz kadından başkasının] derisine dokunduktan sonra, abdestini yenileme­den nemâz kılsa, hiçbir şâfi’î de, o hanefînin abdestsiz nemâz kıldığını söyliyemez. O hâlde abdestde, nemâzda, nikâhda, mirâsda, vasiyyetlerde, talâkda, cürm ve cinâyetlerde, alışve- rişde ve bunlar gibi birçok şeylerde imâmlarımızın [ya’nî en büyük din âlimlerinin] birbirine uymıyan sözleri, hep ictihâd- ları olup, hiçbiri diğerinin sözüne yanlış, bozuk dememişdir.

Sahâbe-i kirâm da «rıdvânullahi aleyhim ecma’în» böy- lece birçok işlerde birbirlerine uymamışlarsa da, hiçbiri diğeri­nin ictihâdına yanlış dememiş, dalâlet, fısk demeği hâtırlarma bile getirmemişlerdir. Meselâ, Ebû Bekr-i Sıddîk «radıyallahü anh» halîfe iken, müslimân olmasını teşvîk için, bir muhtedîyi, bir sahâbenin yanına katarak, beytülmâlın muhâfaza me’mûru olan hazret-i Omere «radıyallahü anh» gönderdi. Buna zekât hissesini versin! diye emr eyledi. Ömer «radıyallahü anh» ise, bu parayı vermedi. (Müellefe-i kulûb) ismi verilen bu gibi kimse­lere zekât verilmesi, âyet-i kerîmede emr edilmiş iken, neye vermedin? diye sorunca, imâm-ı Ömer «radıyallahü anh» (kâfirlerin kalblerini yumuşatmak emri, Allahü teâlânın va’d etdiği zafer ve gâlibiyyet başlamadan evvel, kâfirlerin azgın olduğu zemânda idi. Şimdi ise, müslimânlar kuvvetlenmiş, kâfirler mağlûb ve âciz olmuşdur. Şimdi kâfirlerin kalblerini mal ile kazanmağa lüzûm kalmamışdır) buyurdu. (Müellefe-i kulûb) denilen kâfirlere zekât verilmesi emrini nesh eden, ya’nî yürürlükden kaldıran âyet-i kerîmeyi ve Mu’âz hadîsini okudu. Imâm-ı Ömerin «radıyallahü anh» bu ictihâdının, Sıddîk-ı a’ zamın re’y ve ictihâdına uymaması, onun bu emrini red etmek değildir. Beytülmâlin [ya’nî, müslimânlara âid para ve eşyânın] muhâfazasına ve idâresine me’mûr olduğu için, ictihâdım söy- lemişdi. Ebû Bekr de «radıyallahü anh» bu ictihâdından dolayı ona bir şey dememişdi. Hattâ, ictihâdım değişdirerek, Eshâb-ı kirâmın hepsi, hazret-i Ömer gibi ictihâd eylediler. İmâm-ı Rabbâni, otuz altıncı (36) mektûb sonlarında, Eshâb-ı kirâ- mın, Resülullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» ictihâdından ayrılmasına misâl olarak, şunu da yazmakdadır:

Peygamberimiz «sallallahü aleyhi ve sellem», vefât etme­sine yakın bir zemânda (Bana kâğıd veriniz, size birşeyler yaza­cağım) buyurmuşdu. Orada bulunanlardan bir kısmı, kâğıd verelim dedi. Bir kısmı da vermiyelim dedi. Ömer-ül Fâruk «radıyallahü anh», bu kısmdan idi. (Allahü teâlânın kitâbı, bize yetişir) dedi. Bu yüzden de ona dil uzatıyor, kötülüyor- lar. İşin iç yüzünü anlasalar, birşey söyliyemezler. Çünki, Fârûk «radıyallahü anh», vahyin son bulduğunu, Cebrâil aley- hisselâmm gökden artık haber getirmiyeceğini ve re’y ve icti- hâddan başka bir yolla ahkâm çıkarılamıyacağını bilmişdi. O ânda Resülullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» yazacağı şeyler, ictihâdla bulunacak şeyler olacakdı. Allahü teâlânın (İctihâd ediniz!) emri ile, başka müctehidler de, bunları bulabilirdi. İşte Ömer «radıyallahü teâlâ anh», bunları hemen düşünerek, Resûlullahı «sallallahü aleyhi ve sellem» o veca’lı, sıkıntılı anda üzmek, yormak istemedi. Başkalarının yapacağı ictihâdları kâfi gördü ve (Bize Kur’ân-ı kerîm yetişir) buyurdu. Ya’nî (müctehidlerin kıyâs ve ictihâd etmeleri için, Kur’ân-ı kerîm kâfidir) dedi. Yalnız Kur’ân-ı kerîmi söylemesinden anlaşılıyor ki, hâllerden ve işâretlerden anlamışdı ki, yazılacak ahkâmın ictihâdı, hadîs-i şeriflerden çıkarılmayıp, Kur’ân-ı kerîmden çıkarılacak şeylerdi. O hâlde, hazret-i Ömerin «radıyallahü anh» kâğıd getirmeğe mâni’ olması, Resûlullahı «sallallahü aleyhi ve sellem» hastalığın şiddeti, ağrıların kesreti zemanmda

üzmemek, yormamak için merhamet ve şefkatinden idi. Zâten, kâğıd istemeleri de emr şeklinde değil, başkalarını ictihâd zah­metinden kurtarmak için acıdıklarından idi. Çünki, emr şek­linde olsaydı, emrleri bildirmek lâzım olduğundan, kâğıdı istemeğe ehemmiyyet verir. Eshâbınm «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» uyuşmaması ile vazgeçmezdi.

Süâl: Fârûk «radıyallahü anh» o zeman (Durun bakalım sayıklıyor mu?) demişdi. Bunu niçin söyledi?

Cevâb: İmâm-ı Rabbânî «kuddise sirruh», buna şöyle cevâb buyuruyor: Fârûk «radıyallahü anh», belki o sözün, hastalığın ateşli ânında istemiyerek söylendiğini sanmışdı. Nitekim (yazacağım) buyurmaları, buna işâretdir. Çünki, Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem», ömründe birşey yaz- mamışdı. Bundan başka, (Benden sonra yoldan çıkmıyasınız) buyurmuşdu. Hâlbuki, din kâmil olmuş, ni’met temâm olmuş ve Allahü teâlâ râzı olmuş iken, yoldan çıkmak nasıl olabilir? Bu temâmlık ve bu kemâl ile berâber, yoldan çıkılacaksa, bunu durdurmak için bir ânda ne yazılabilir? Yirmi üç senede yazıla­nın durduramıyacağı bir dalâleti önliyecek ne yazılabilir? Fârûk «radıyallahü anh», bunlardan anlamışdı ki, bu söz insanlık îcâbı, istemeden söylenmişdi. Bir kısmı soralım dedi. İkinci kısmı, sormıyalım, râhatsız etmiyelim, dedi ve sesler yükseldi. Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» (kalkınız, birbirleriniz He çekişmeyiniz! Peygamberin huzûrunda çekişmek iyi değildir) buyurdu ve artık, böyle şey söylemedi. Kalem, kâğıd istemedi.

Eshâb-ı kirâmımn «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în», ictihâd ile çıkarılacak ahkâmda Peygamberimizden «sallallahü aleyhi ve sellem» ayrılmaları eğer [Allah göstermesin] keyf ve inâd ile olsaydı mürted olurlardı. Dîn-i islâmdan çıkarlardı. Çünki, Server-i âleme «sallallahü aleyhi ve sellem» karşı ufak bir edebsizlik küfrdür. Böyle şeyden Allahü teâlâya sığınırız. Hâlbuki, bu ayrılıkları (Fa’tebirû) emrine uymak için idi. Çünki, ictihâd mertebesine yükselen bir kimsenin, ictihâdla bulunan hükmlerde, başkasının ictihâdına uyması hatâdır ve yasakdır. Evet Kur’ân-ı kerimde ve hadîs-i şeriflerde açıkça bildirilen hükmlerde ictihâd olmaz. Bu hükmlere uymak her müslimâna lâzımdır.

Hülâsa ve netîce olarak deriz ki, Eshâb-ı kirâmm hepsi «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» gösteriş yapmakdan uzak, kimseye beğendirilmelerini düşünmeyip, yalnız kalblerini, huylarını temizlemeğe uğraşırlardı. Görünüşe aldırmazlar, öze ve hakikate ehemmiyyet verirlerdi. Birinci işleri, Resûlullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» emrlerini yapmak, Onu gücendirmekden sakınmak idi. Analarını, babalarını, çocuklarını, âilelerini, o Servere fedâ etmişlerdi. Ona olan îmânları, ihlâslan o kadar çokdu ki, mubârek tükürüğünün yere düşmesine zeman bırakmazlar, âb-ı hayât gibi içerlerdi. Tıraş olunca, mubârek saçlarını, sakal kesintilerini yere düşmeden kapışırlar, bir kılını taşımağı, tâc ve tahtdan kıymetli bilirlerdi. Koca Roma ordularını yere seren, kafaları, memleketleri feth eden Hâlid ibni Velîd «radıyallahü anh», bütün bu muvaffakıyyetlerinin, başında taşıdığı bir (sakal-ı şerîf) sâyesin- de olduğunu söylemişdi.

Evlâddan evlâda yâdigâr kalan bu sakal-ı şerifler, câmi’lere vakf edilmişdir. Mubârek günlerde ziyâret edilmekdedir. Eshâb-ı kirâmın «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» o Servere olan îmân ve ihlâslannın çokluğundan, kan aldırınca, içdikleri meşhûrdur. Yalandan ve iftirâdan uzak olan o mubârek insanlardan, Resûlullaha «sallallahü aleyhi ve sellem» karşı edebe yakışmaz görünen bir söz çıkarsa, buna iyi ma’nâ vermeğe çalışmalı, kelimeyi değil, maksadı düşünerek selâmete ermeliyiz!

Süâl: Ahkâm-ı ictihâdiyyede hatâ ihtimâli olunca, Resû- lullahdan «sallallahü aleyhi ve sellem» gelen ahkâm-ı şer’- ıyyenin hepsine nasıl güvenilebilir?

Cevâb: Peygamberlerin «aleyhimüsselâm» ahkâm-ı ictihâ- diyyeleri, sonradan ahkâm-ı semâviyye olur. Ya’nî Peygamber­lerin «aleyhimüsselâm» hatâ üzerinde kalmaları câiz değildir. Ahkâm-ı ictihâdiyyede müctehidler ictihâd edip ayrılıklar belli oldukdan sonra, Allahü teâlâ doğru hükmü bildirir. Doğru belli olur. O hâlde Peygamberimiz «sallallahü aleyhi ve sellem» hayâtda iken çıkarılan ahkâm-ı ictihâdiyyenin hepsinde vahy gelerek doğruları bildirilmiş, şübhelileri hiç kalmamışdır. Demek ki, Resûlullahdan «sallallahü aleyhi ve sellem» gelen ahkâmın hepsi doğrudur. Hepsi kat’îdir. Çünki, hepsi vahy ile bildirilmişdir. Sonradan vahy ile doğrusu bildirilecek olan bu ahkâmda ictihâd etmeği emr etmekden maksad, müctehidlere derece ve sevâb vermek içindir. Peygamber efendimizden «sal­lallahü aleyhi ve sellem» sonra bulunan ahkâm-ı ictihâdiyye ise, böyle kat’î olmayıp, zannîdir, şübhelidir. Bunları yapmak lâzım ise der inanmıyan kâfir olmaz. Fekat, bunlardan da, bütün müctehidlerin birbirlerine uygun ictihâdları ile çıkarılan bir hükmü inkâr eden, yine kâfir olur.

Hülâsa, bizler, kalblerimizi, Ehl-i beytin hürmet ve sevgisi ile nûrlandırmalı ve Sahâbe-i kirâmın hepsini, hiç birini ayır­madan, büyük ve yüksek bilmeliyiz «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în. Her birini Resülullah «sallallahü aleyhi ve sellem» efendimizin ta’yîn buyurdukları derece ve yükseklikde tanımalıyız! Aralannda olan münâkaşaların ve muhârebelerin, güzel niyyet ve iyi sebeblerden ileri geldiğine inanmalı, hiçbirine kusûr ve kabâhat bulmamalı ve söylememeliyiz!

İmâm-ı Şâfi’î ve imâm-ı Ahmed «radıyallahü anhümâ» buyuruyorlar ki: (Ellerimiz o kanlara bulaşmadığı gibi, dilleri­mizi de bulaşdırmakdan muhâfaza edelim!) O hâlde Sahâbe-i kirâmın hepsini, Resülullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» tale­beleri oldukları için, sâf ve temiz bilmemiz ve çok sevmek, hürmet etmek lâzım geldiğini i’tikâd etmemiz îcâb eder. Sahâbe-i kirâmın, Tabi’în-i izamın veTebe’i tâbi’înin ve mücte­hidlerin ve mütekellimîn, fukahâ, muhaddisîn, müfessirîn ve bu ümmetin sâlihlerinin hepsi böyle i’tikâd etmişlerdir.

Ehl-i sünnet ve cemâ’at denilen zümre-i nâciyyenin de mezheb ve i’tikâdları bu doğru yoldur. Bir kimse, bu ümmet-i necîbenin evliyâsından birinin birkaç gün meclisinde bulunup, onun sohbeti ile güzel huylarından, faziletlerinden edinerek, fâidelenince, buna bütün dünyâda kıymet biçilmez iken, nasıl olur da Eshâb-ı kirâmın birbirleri ile olan ayrılıkları ve muhâre- beleri kötü maksadlı kimselerin, kendilerine benzeterek söyle­dikleri ve kitâblannda yazdıkları gibi çirkin ve uygunsuz bilinir? Çünki, Eshâb-ı kirâm «aleyhimürrıdvân» Resûl-i ekremi «sallallahü aleyhi ve sellem» aşırı severlerdi. Uğrunda canlarını, mallarını, mülklerini, evlâdlarını, ezvâc, baba ve analarını ve vatanlarını, terk ve fedâ ederlerdi. Uzun zemanlar sohbetlerinde bulunarak her cihetden fâidelenmiş ve Peygam­ber efendimizin «sallallahü aleyhi ve sellem» ahlâkı ile ahlâk- lanmış, aşağı huylardan temizlenmiş, kalbleri, nefsleri saf ve pâk olmuşdu. Peygamber efendimizin «sallallahü aleyhi ve sellem» Eshâb-ı kirâmı «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» için böyle söylemek ve zan etmek aslâ câiz değildir.

I I .

Metin Kutusu: Hab
lahü
şerîl
rını
ber
ren
aley
buy
zen
buy
şen
ola
sel'
ola
Mı
da:
liy/>
AJ-
ya.’
so*
ör
ı /
su
ha
se
d;
V
S
n
k
e
k
r
“/></figure>



<p>değil, mezheb imâmlar Dedelerimizin yolunda</p>



<p>Ba’zı kimseler (H ismini koymamışdır. Bu diğine
alâmetdir) diyor buna, ancak güler. Büyi vetteslîmât» Şît, Hûd, Ş «radıyallahü
anh» efene mızdan Bâkır, Hasen / Cennet ile müjdeli üçyi; Buhayr, Besbese,
Temîr Hârise, Hubâb, Haran Hubeyb, Hıras,Hureyn Havli, Zükeys, Râfi’, Re
madiğimiz birçok ismle dığı için bu ismleri «aleyhimüsselâm» ve Es leri,
sevilmez mi diyecek hepsi, hazret-i Mu’âviy oldukları ve Allahü teâl: ve
sellem» ve bütün m gibi âşikârdır. Hazret-i ı mek, onu tanımamak, kötülemek,
gençleri kaı düşünceler söylemek, b. makdan başka, birşeye \</p>



<p>Hazret-i Alî «radıyfc kirâmın
«aleyhimürrıdv, şıklığı yok. Hattâ bu . Fekat, Peygamberimizir oldukları için,
onları se mekden, onlara düşmaı hepsini sevmeğe mecbu lahü aleyhi ve sellem» se
lıkdan ve eziyyet etr incitilmesi ve düşmanlığ lem» efendimize gider. Ya’nî
hazret-i Emîr «ı gelenler, hatâ etmiş idi. değildir.</p>



<p>onlara
düşmanlirede^ler^ogm^<sup>1</sup>?^ bilmiyorlar mı ki, «sallallahü aleyhi ve sellem ,^<sup>ruda</sup>” <sup>d</sup>°ğruya
Server-i âleme kusûrlu bilmekle, Fahr-i    <sup>OİUyorlar</sup>–
°<sup>nlan</sup></p>



<p>kusûrlu göstermiş oluyorlar Bnm • ^ <sup>akyM</sup><sup>
Ve sel,em</sup>» büyükleri, (Peygamberimizin’ u !?<sup>mdlr</sup><sup>
ki</sup>> dînimizin bina hürmet etmiyen onları kiKÛri u n <sup>vess</sup>elâm>.
Eshâ- lahü aleyhi ve sellem. <sub>îmln</sub></p>



<p>ma*. !<sup>ki</sup>‘ara^<sup>S</sup>£de!sün<sup>a</sup>£’a^<sup>lar</sup>^^<sup>Ule</sup>™<sup>Se</sup>.<sup>sebeb
ola</sup>–</p>



<p>lar. Zîrâ, hadîs-i şerîfde bildiril
cif<sup>belkl Sevab kazand</sup>ı- müetehide bir sevâb isâbet Ih î
‘ <sup>ıctlhâdda</sup> hatâ eden</p>



<p>SübheyokdurkuShk                               î? ^ °<sup>n sevâb</sup> vardır</p>



<p>olmayıp ancak
ictihâdlânn uvm^’<sup>v</sup>*<sup>dun</sup>yâ <sup>ar</sup>zûlan için Muhammed
Kurtubînin    <sup>3S1 ebl ,ledir</sup>–
İmâm-ı</p>



<p>Abdülvehhâb-, Şa’rânî
buyuruyor kı-Tıvr^’<sup>3S3rinda</sup>’ imâm-ı yallahü anhümâ» arasındaki mnhS
K <sup>âvİye ve A,î <<rad</sup>ı- ayrılığından doğan dînî bir mesela <sup>VC
aynIlklar</sup>> ictihâd mak için değildi. Ya’nî saltaSt <sup>arzûlanna kavu</sup>ş-</p>



<p>soz edilsin. Belki, din için oldnft,’h<sup>k sevdası 1,e de</sup>ği<sup>,di</sup> ki,</p>



<p>Imam-ı Kurtubî ve Abdülvehhâb-fsavYn-‘K ^ <sup>makbûI</sup> Şi­rindendir.
Yine aynı kitâbda diyor ki- /r ‘ m<sup>11</sup>,??<sup>111 buyükIe</sup>‘ <sup>aJeyhl</sup>
ve sellem» buyurdu ki flînS* <sup>(ResuluI,ah</sup> «sallallahü sonra], eshâbım
arasında fitnp Üü .” <sup>SOnra</sup>’ ^<sup>a</sup>‘<sup>n!</sup>
benden Cenâb-ı Hak bunları benimle ni <sup>Ça</sup>[<sup>ak</sup>
muhârebe olacakdır. mağfiret eder. Bu„T<sub>a</sub>;<sub>dan s</sub>İ;tV<sup>0hbet,</sup><sub>1</sub><sup>erİnden</sup>
dolay, afv ve sebeble çıkacak fitnede kimse afv <sup>mus,,n,an,ar</sup>
arasında bu sahâbî değildir, ya’nî sohTetdfh^r™^ ^- C<sup>ünki</sup>>
onlar, yâda iken sevdiği k”mse ile ^<sup>m</sup>,<sup>ami?,ardır</sup>–
<sup>İns</sup>™> dün’ hepsi
Server-i âlemi «sallallahü aleyhfve sellem! cok</p>



<p>yor                         <sup>Şerîfden</sup></p>



<p>büyü^mü^ehid^dL^ir^mürtrhfd ^<sup>en</sup>^<sup>et</sup>|î<sup>k</sup>^<sup>n</sup>^”^<sup>a</sup>^^bepsî</p>



<p>müetehidin ictihâdından S!SS»S3!2^^.y^ bir amel
etmesi lâzımdır. Başkasının ictihâd”^’’<sup>kendl ,ctlh</sup>âdı ile <sup>dlr</sup>–
Imâm-ı a’zam Ebû Ranîf , <sup>ma u</sup>y<sup>mas</sup>ı câiz değil- Yûsüfün ve
imânM Muhammini<sup>1</sup>“<sup>1</sup><sup> talebeSİ ola</sup>”          Ebû</p>



<p>Şâfi’înın talebesinden olan Ebû Se^n^Su™<sup>3</sup>”<sup>1</sup>‘<sup>1</sup><sup> Muham</sup>med</p>



<p><a>– ««ne <sub>uy</sub>m,<sub>yan</sub>
</a>JiSKSS?%&£££</p>



<p>(Benim bu oğlum seyyiddir,
efendidir. Ümm ki, Allahü teâlâ, onun ile, müslimânlardan bulur). Ya’nî müslimânlardan iki fırka sull</p>



<p>Üsâme bin Zeyd «radıyallahü anh» dı efendimizi
«sallallahü aleyhi ve sellem» j Hüseyn «Radıyallahü anhümâ» mubârek kı lardı.
Buyurdu ki: (Bu ikisi, benim oğulları oğullandır. Yâ rabbî!
Ben bunları seviyon bunları sevenleri de sev!)</p>



<p>Enes «radıyallahü anh» diyor ki, Resi aleyhi ve
sellem» Ehl-i beytin «radıyallahü teâ içinden en çok kimi seviyorsunuz? diye
son (Hasen ile Hüseyni) «radıyallahü anhümâ»</p>



<p>Bir hadîs-i şerîfde buyurdu ki: (Fâtı
anhâ» benim bir cüz’iimdür. [Ya’nî
benden 1 kızdıran, beni incitir.) Ebû Hüreyre «radıyall
Peygamberimiz «sallallahü aleyhi ve selle «radıyallahü anh» karşı buyurdu ki: (Fatımî
sevgilidir. Sen bana, ondan dahâ azizsin! [ya</p>



<p>Hazret-i Âişeden nakl edildiğine göre,
gamberimize «sallallahü aleyhi ve sellem* etmek istediklerinde, ancak Âişe-i
Sıddîki anhâ» hucre-i ismetinde bulundukları zemar vâlidemizin tavassut ve
delâleti ile Peygar «sallallahü aleyhi ve sellem» rızâsını kazan Yine Âişe
«radıyallahü anhâ» diyor ki: Res lahü aleyhi ve sellem» Zevcât-ı tâhirâtı iki
kısı kısmı ben ve Hafsa ve Safiyye ve Şevde, iki Seleme ve diğerleri idi
«radıyallahü anhünne dakiler, kendi aralarında konuşup Eshâb-ı ki rini,
Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» getirmelerini, yalnız Âişe-i
Sıddîkanın evine zemanı beklememelerini istirhâm etmek için, huzûr-i se’âdete
gönderdiklerinde: (Bana ez Bana Vahy ancak Âişenin «radıyallahü
anhâ» iken geliyor). Ya’nî diğer Ezvâc-ı mütahherâ iken,
bana Vahy gelmedi. Yalnız Âişen anhünne» yatağında iken geldi buyurdu. Bum
Seleme «radıyallahü anhâ»: Seni bundan so andım olsun, tevbeler olsun yâ
Resûlallah!</p>



<ul><li>71 —</li></ul>



<p>in için,
Fâtımat-üzzehrâyı «radıyallahü inde: (Ey kızım! Niçin benim sevdiğimi sev- hbûbem, senin dahi
mahbûben değilmidir?)</p>



<p>“âtıma «radıyallahü anhâ», evet dedi. (Öyle )
buyurdular.</p>



<p>idîka «radıyallahü anhâ» diyor ki: Peygam- sallallahü aleyhi ve
sellem» ne zeman Hadî- anhâ» ismini işitsem gayretime dokunurdu, onu
görmemişdim. Onu çok sevdikleri için, hediyye gönderirlerdi. Ba’zan latife
yollu, dîceden «radıyallahü anhâ» başka kadın yok şöyle şöyle!
Böyle böyle idi ve benim ondan myururlardı.</p>



<p>li Abbâs «radıyallahü anhümâ» diyor ki: sallallahü aleyhi ve sellem»
buyurdu ki: t’e ben ondanım).</p>



<p>rîfde buyurdu ki: (Ailem yüzünden beni inci- ib vardır).</p>



<p>«radıyallahü anh» diyor
ki, Peygamberimiz ve selem» buyurdu ki: (Sizin
iyileriniz, benden ıe iyilik edenlerdir). İmâm-ı Alî «radıyallahü
;ygamberimiz «sallallahü aleyhi ve sellem» beytime iyilik
edenlere, kıyâmet günü mükâfât              «</p>



<p>m-ı Alî «radıyallahü anh» diyor ki, Peygam- ü aleyhi ve sellem»
buyurdu ki: (Sırât köprü- jymadan geçenler, Ehl-i beytimi ve Eshâbımı</p>



<p>âtımanın «radıyallahü anhâ» ve oğullarının ri için, bize son nefesde
îmân ile gitmek nasîb «sallallahü aleyhi ve sellem» eteklerine sarıl- : de,
düâlarımızı ister kabûl eyle ister red.</p>



<p>nü’mine (sahâbî) adı
verildi.</p>



<p>nek
için, (Eshâb-ı kirâm) denildi.                                            «</p>



<p>ıberi
seven her kalb, nûrla dolardı bir ânda, lâbî olanlar, medh olundular Kur’ânda. J</p>



<p>ah için, malım canını verdi,
yarlardı, harbde ise kükrerdi.</p>



<p>şerîfde, Eshâb, benzetildi yıldızlara,                                          ,</p>



<p>gi birine uyan, erer ışıklı yollara.</p>



<p>hazret-i Osmân «radıyallal de*  hazret-i Mu’âviye «radıyal</p>



<p>laı    vâlîsi
olmuşdu «radıyallal</p>



<p>mi     burada temâm oldu.</p>



<p>™         Huccetül
islâm imâır</p>



<p>fârisî (Kimyâ-i se’âdet) l</p>



<p>üçyüzotuzbirinci [331] sahîf «radıyallahü anh» Medîne geçerken
hazret-i Hasen <■ (Borcum var. Bana yardın altun verdiler ki, seksen biı</p>



<p>N Ali
bin Emrullah «rahi</p>



<p>d îsâr
bahsinde diyor ki, is</p>



<p>e< başkasına
vermekdir. İsi</p>



<p>k Abdüllah
bin Ca’fer Tayy;</p>



<p>a hazret-i
Mu’âviye «radıya</p>



<p>E kendisine
on milyon dirhe</p>



<p>n hepsini, fakirlere, muhtâc</p>



<p>I; sonunda,
borçlamrdı. (Ab<</p>



<p>y para verip, devletin hazîı</p>



<p>c Mu’âviye
«radıyallahü anh</p>



<p>malı, Abdüllaha vermı fakirlerine veriyorum. İster Hepsini fakirlere,
yetimlere yaşadığını görerek, devlet anladılar. Halîfenin bu tec hayrân
oldular.</p>



<p>(Eshâb-ı kirâm) «ale
buraya kadar, dinde söz i birkaç şey, kısaca yazık bildirdiği bu hakikatler kaı
tekkeleri döküntülerinin s dervişlerin yazılarına alc «rahime-hümullahü teâlâ
ibâdet yollarına sarılaral kurtulmalıyız! Evet, islâı mek, her erkeğe ve her kı
içki masalannda, husûsî larının kitâblarından ten</p>



<p>İsmâil Kemâleddîn Karamânî
«rahime-hullahü teâlâ», (Şerh-i akâ’id) kitâbını
açıklarken, yazıyor ki, imâm-ı Alî «kerremallahü vecheh» buyurdu ki,
(Kardeşlerimiz bizi dinlemedi. Onlar kâfir değildir. Günâha da girmedi. Çünki,
dinden, islâmiyyetden anladıklannı yapıyorlar). İctihâdda yanılmak kabâhat
değildir ve birşey söylenemez. Onlann Eshâb olduğunu düşünerek, hepsini iyi
bilmeliyiz!</p>



<p>Allahü teâlâ, hepimizi, doğru
yoldan ayırmasın! Din büyüklerinin kitâblarından haberi olmayıp, dînin
vesikalarını, islâmiyyetin delillerini ve senedlerini işitmeyip de dînini,
sonradan meydana çıkan târihlerden öğrenenleri ve yalnız hayâl ve inâd ile
konuşanları ve yazanları işitmekden, yazılannı okumakdan ve onlara aldanmakdan
muhâfaza buyursun. Âmîn, imânı olanlar, îmânın tadını tadanlar, Ehl-i sünnet
âlimlerinin «rahime-hümullahü teâlâ» kitâblanndan alınan sözlere ve yazılara
sanlır. Bunlardan zevk alır. Din adamı geçinen câhillerin, sözlerinden ve
yazılanndan nefret jder, kaçar.</p>



<p>İmâm-ı Rabbânî «kuddise
sirruh» ikinci cildde, otuzal- tıncı mektûb sonunda buyuruyor ki, Sahâbe-i
kirâm «rıdvânul- lahi aleyhim ecma’în» mektubunu, (Ehl-i beyt-i
Resul) ün «sallallahü aleyhi ve sellem» medh ve senâsı ile
bitirelim:</p>



<p>Seyyid-i
kâinât «aleyhi ve alâ âlihissalevâtü vesselâm» buyurdu ki (Alîyi «radıyallahü
anh» seven,
muhakkak, beni sevmişdir. Ona düşmanlık eden muhakkak bana düşmanlık etmiş-
dir. Onu inciten, muhakkak beni incitmişdir. Beni inciten, muhak­kak Allahü
teâlâyı incitmiş olur.)</p>



<p>Bir
hadîs-î şerîfde buyurdu ki: (Allahü teâlâ, bana dört kimseyi sev diye emr etdi. Onları
kendisinin de sevdiğini bildirdi). Onlann ismlerini bize söyler misiniz,
denildikde (Alî
onlardan- dır, Alî onlardandır, Alî onlardandır, Ebû Zer, Mikdad ve Sel- mân) buyurdu. Bir hadîs-i şerîfde: (Alînin «radıyallahü
anh» güzel yüzüne
belki mubârek vücûd-i şerifine severek bakmak ibâdetdir) buyurdu. Berâ’ bin Âzib «radıyallahü anh»
diyor ki, Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem», birgün oturmuşdu. Buyurdu
ki: (Yâ Râbbî,
ben Haseni seviyorum) «radıyallahü
anh».</p>



<p>Hazret-i Ebû Bekr «radıyallahü
anh» diyor ki, Resûlulla- hın «sallallahü aleyhi ve sellem» yanında imâm-ı
Hasen vardı. Bir kerre bize, bir kerre Hasene «radıyallahü anh» bakarak:<br /></p>



<p>Eshâbı, çok sevişirdi,
birbirini överdi,</p>



<p>Sonra gelen
müslimânlar, hepsi böyle söylerdi.</p>



<p>Kur’ânı ve hadîsleri, onlar bildirdi
bizlere, Kalblerin temizliği, güven yerdi zihinlere. Söğülse bunlardan biri,
yaralanır İslâm dîni, Sahâbîyi kötüliyen, çürütür Kur’ân kerîmi.</p>



<p>Hakîki
müslimân isen, saygı göster herbirine! Önce salât selâm eyle, Resûlün Ehl-i
beytine!</p>



<p>BİRİNCİ
CİLD 251.Cİ MEKTÛB TERCEMESİ</p>



<p>Dîn-i İslâmın en büyük âlimi, İmâm-ı
Rabbani, müceddid-i df-i sânı, Ahmed Fârûkî «kuddise sirruh»
hazretlerinin muhtelif şehrlerdeki âlimlere, vâlî, kumandan ve pâdişahlara,
cevâb ve nasihat olarak yazdıkları mektûblann beşyüzotuzaltısından meydana
gelen (Mektûbât-ı imâm-ı rabbânı) kitâbının birinci
cüz’ü ikiyüzellibirinci mektübu, mevlânâ Muhammed Eşrefe yazılmış olup,
Hulefâ-i râşidînin «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» faziletlerini ve Şeyhayn
hazretlerinin [ya’nî Ebû Bekr ile Ömerin] «radıyallahü anhümâ» üstünlüğünü ve
hazret-i Emîrin [ya’nî Hazret-i Alînin] «radıyallahü anh» husûsî kıymetlerini
ve Eshâb-ı kirâmın «aleyhimürrıdvân» ta’zîm ve tevkîrini ve aralanndaki
muhârebelerin iç yüzünü bildirmekdedir.</p>



<p>Bu mektûbun baş tarafı Peygamberlere
</p>


[aleyhimüssale- vât» ve Evliyâya «kuddise sirruhüm» âid derin ilmler olduğun­dan,<br />
yalnız nihâyet kısmlannı terceme ediyoruz:<o:p></o:p></p>
<p class=MsoNormal style='margin-top:0cm;margin-right:1.0pt;margin-bottom:3.0pt;
margin-left:2.0pt;text-align:justify;text-indent:19.0pt;line-height:11.3pt;
mso-line-height-rule:exactly'>Hazret-i Emîrin «radıyallahü anh» isminin, Cennet<br />
kapı­sının üzerinde yazılı olduğunu öğrenince, Şeyhayn hazretleri­nin [ya’nî<br />
Ebû Bekr ile Ömerin]



</p><p> «radıyallahü anhümâ» Cennet kapısındaki husûsiyyet ve
i’tibârlarının nasıl olduğunu merak etdim. Anlamak için çok uğraşdım. Nihayet
anladım ki, bu ümmetin [ya’nî müslimânların] Cennete girmeleri, bu iki büyük
zâtın emri ve izni ile olacakdır. Sanki, Ebû Bekr «radı- yallahü anh» Cennet
kapısında durup, içeri girmeğe izn vere­cek ve Ömer «radıyallahü anh»
ellerinden tutarak içeri götürecekdir. Bütün Cennetin, sanki Ebû Bekrin
«radıyallahü anh» nûru ile dolu olduğunu his ediyorum. Bu fakire göre, Şeyhayn
hazretlerinin bütün Sahâbe-i kirâm «aleyhimürrıd­vân» arasında ayrı bir şân ve
üstünlükleri vardır. Başka hiçbi­risi bunlara ortak değildir. Sıddîk
«radıyallahü anh», Peygamber efendimiz «sallallahü aleyhi ve sellem» ile sanki
aynı bir evin sâhibidir. Farkları, bir evin iki katı arasındaki fark gibidir.
Fârûk «radıyallahü anh» da Ebû Bekre, «radıyallahü anh» tufeyl olarak bu
devlethânede bulunmakdadır. Diğer Sahâbe-i kirâmın, Server-i âleme «sallallahü
aleyhi ve sellem» yakınlıkları, sünnet-i seniyyesine [ya’nî İslâm dînine]
uydukları kadar, mahalle komşusu veyâ hemşehri gibidirler. Bunlar, böyle
olunca, sonra gelenlerin Evliyâsı nerede kalır? Artık düşünmeli! O hâlde onlar,
Şeyhaynın büyüklüğünden ne anlı- yabilirler? Her ikisinin büyüklüğü, o kadar
çokdur ki, Peygam­berler «aleyhimüsselâm» sırasındadırlar. Peygamberlik
makâmından başka, bütün üstünlüklerine mâlikdirler. Nite­kim, Peygamberimiz
«sallallahü aleyhi ve sellem» buyurdu ki: (Benden sonra
peygamber gelseydi, Ömer peygamber olurdu).

</p>



<p>İmâm-ı Gazâlî «rahmetullahi
aleyh» buyuruyor ki, Halîfe Ömer «radıyallahü anh» şehîd olunca, Abdüllah ibni
Ömer, Sahâbe-i kirâma dedi ki: (İlmin onda dokuzu, Ömer «radıyal- lahü anh» ile
berâber öldü). Ba’zılarının bu sözü anlamıyarak durakladıklarını görünce,
(İlmden maksadım, Allahü teâlâyı bilmekdir. Abdest ve guslün bilgileri
değildir) dedi. Ömer böyle olunca, Ebû Bekrin «radıyallahü anh» büyüklüğü nasıl
anlaşı­lır ki, Ömerin bütün iyilikleri, onun bir iyiliğidir. Böyle olduğu,
hadîs-i şerîfde bildirilmekdedir. Ömer ile Sıddîk «radıyallahü anhümâ»
arasındaki fark, Sıddîk ile Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» arasındaki
farkdan ziyâdedir. Başkalarının Sıddîkdan «radıyallahü anh» ne kadar aşağı
olduğunu bundan anlamalıdır. Şeyhayn «radıyallahü anhümâ» öldükden sonra da,
Peygamberimizden «sallallahü aleyhi ve sellem» ayrı kal­madılar. Mahşere de,
onlarla berâber kalkıp gideceğini haber vermişdir. O hâlde efdaliyyet,
üstünlük, ona dahâ yakınlık demek olup, bu da, ikisine mahsûsdur. Bu fakirliğim
ve aşağılı­ğım ile, onların yüksekliğinden ne anlıyabilir ve söyliyebilirim ve
üstünlüklerinden ne anlatabilirim? Tozun, dumanın, güneşi anlatmağa gücü yeter
mi? Bir damla su, büyük denizleri söyli- yebilir mi?</p>



<p>İnsanlara nasihat etmek,
herkese yol göstermek için, geri dönmüş olan Evliyâ «kaddesallahü teâlâ
esrâre-hümül’azîz», keşflerinin nûru ile ve Tâbi’în ve Tebe-i tâbi’înden
ictihâd derecesine yükselen âlimler «rahime-hümullahü teâlâ», hadîs-i
şeriflerin derinliklerindeki ma’nâlan bulup anlamak ile, Şeyhaynın «radıyallahü
anhümâ» kemâlâtinden biraz anlıyarak, hakikatlerinden az birşey ele geçirerek,
üstünlüklerini bildirmişler ve bunda söz birliği hâsıl olmuşdur. Bu sözlerine
uymıyan keşflerin, buluşların, yanlış olduğunu söyliyerek, bunlara kıymet
vermemişlerdir. Bu ikisinin üstünlüğü, Sahâbe-i kirâm arasında zâten şöhret
bulmuşdu. Meselâ, Buhâriyyi şerîfde, Abdüllah ibni Ömer «radıyallahü anhümâ»
diyor ki, (Biz, Peygamber «sallallahü aleyhi ve sellem» zemanında, Ebû Bekr
gibi kimseyi bilmezdik. Ondan sonra Ömeri, Ondan sonra da Osmânı «radıyallahü
anhüm» bilirdik. Onlardan sonra kimseyi kimseden üstün tutmazdık). Ebû Dâvûdun
bildirdiğine göre, yine Abdüllah ibni Ömer diyor ki: (Resûlullah «sallallahü
aleyhi ve sellem» zemanında bizler en üstün Ebû Bekr’dir, sonra Ömer, sonra
Osmândır «radıyallahü anhüm» derdik).</p>



<p>Evliyâlık, Peygamberlikden
dahâ yüksekdir sözü, erbâb-ı sekrin, ya’nî zan ve hayâl ile konuşanların
sözüdür. Ya’nî geri dönmiyen, Peygamberlik makâmının kemâlâtından haberi
olmıyan evliyânın sözüdür. Bu fakîr, birçok mektûblarımda, uzun uzadıya
bildirdim ki, Peygamberlik, vilâyetin üstündedir. Hattâ, Peygamberin kendi
vilâyetinin de üstündedir. Sözün doğrusu da budur. Bunun aksini söyliyen,
Peygamberlik makâ- mının yüksekliğini bilmiyendir. Evliyâlık yolları arasında, (Silsile-tüzzeheb)
yolu, Sıddîk-ı ekberin «radıyallahü anh» yolu olduğundan, bu
yolun yolcuları uyanık olur. Onun için de, yolların en üstünüdür. Başka yoldaki
Evliyâ, bunların kemâlâ tına nasıl yetişebilir? Onların iç yüzünü nasıl
anlıyabilir? Bu yolun yolcularının, bu işde kârları müsâvîdir demek istemiyo­rum.
Belki, milyonda biri böyle olabilirse, ni’metdir, se’- âdetdir. Peygamberimizin
«sallallahü aleyhi ve sellem» haber verdiği hazret-i Mehdî «rahime-hüllahü
teâlâ», vilâyetin en yüksek derecesinde olacağına göre, o da bu yoldan yetişmiş
ve bu yolu temamlamış ve düzeltmiş olacakdır. Çünki, bütün vilâyet yollan, bu
yoldan aşağıdır ve ulaşdıklan vilâyetlerde, Peygamberlik makâmının
kemâllerinden az birşey vardır. Bu yoldan kazanılan Evliyâlıkda ise, Sıddîk-ı
ekberin yolu olduğu için, o kemâlâtdan pek çok bulunur.<br /></p>



<p>Hazret-i Emir «radıyallahü
anh» Peygamberimizin «sal­lallahü aleyhi ve sellem» vilâyetini aldığı, taşıdığı
için, geri dönmiyen, ya’nî halk arasına karışmıyan ya’nî vilâyetin kemâ- lâtı
kendilerinde fazla bulunan Evliyânm, meselâ kutbların, ebdâlin ve evtâdm
terbiyeleri, onun imdâdı ve yardımı iledir. Kutbül-aktâb, ya’nî kutb-i medâr,
onun emrinde ve terbiyesin- dedir. Ya’nî vazifesini onun imdâdı ve yardımı ile
yapar. Fâtıma-tüzzehrâ ile Hasen ve Hüseyn «radıyallahü anhüm» de, bu makâmda,
hazret-i Emîr ile ortakdırlar.</p>



<p>Peygamberimizin
«sallallahü aleyhi ve sellem» Eshâbının hepsi «radıyallahü anhüm» büyükdür. Her
birini büyük bil­mek ve söylemek lâzımdır. Enes bin Mâlik «radıyallahü anh»
buyuruyor ki, Peygamberimiz «sallallahü aleyhi ve sellem» buyurdu ki, (Allahü teâlâ, bütün insanlar arasından beni seçdi, ayırdı.
İnsanların en iyisini bana eshâb olarak seçdi. Bunların arasından da, bana
akrabâ ve yardımcı olarak en üstünlerini ayırdı. Bir kimse, beni sevdiği için,
bunlara hürmet ederse, Allahü teâlâ, onu her tehlükeden korur. Onlara hakâret
ederek beni incitenleri
de incitir).Abdüllah ibni Abbâs «radıyallahü
teâlâ anhümâ» buyuruyor ki, Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» buyurdu
ki: (Eshâbıma
dil uzatanlara, onları söğenlere, Allah la’net eylesin! Bütün meleklerin ve
insanların la’netleri, onlann üzerine olsun!) Aişe-i Sıddîka «radıyallahü anhâ» nın haber
ver­diği hadîs-i şerîfde, (Ümmetimin en kötüsü, eshâbıma dil uzat­mağa cesâret
edenlerdir) buyuruldu.</p>



<p>Eshâb-ı kirâm
«aleyhimürrıdvân» arasında olan muhâre- beleri, iyi sebeblerden, güzel
düşüncelerden ileri geldi bilmek, dünyâlık için, menfe’at için bilmemek
lâzımdır. Çünki, onların ayrılığı, ictihâd ve te’vîl ayrılığı idi. Hevâ ve
hevesden doğan ayrılık değildi. Ehl-i sünnet âlimleri hep böyle söyliyor. Şu
kadar var ki, hazret-i Emîr ile muhârebe edenler, hatâ etdi. Hak, hazret-i Emîr
«radıyallahü anh» tarafında idi. Fekat hatâları, ictihâd hatâsı olduğundan,
birşey denemez ve dil uzatılamaz. (Şerh-i mevâkıf) kitâbına göre, Âmidî diyor
ki, Cemel ve Sıffîn vak’aları ictihâd yüzünden idi. Ebû Şekûr Muhammed Sülemî,
(Temhid) kitâbında diyor ki, Ehl-i sünnet ve cemâ’ate göre, hazret-i Mu’âviye ve
onunla berâber olanlar «radıyallahü anhüm» hatâ etmişlerdi. Fekat hatâları,
ictihâd jjj fbni Hacer-i Mekkî (Savâ’ık-ı muhrika) kitâbında ci: Hazret-i Mu’âvivenin hazret-i Emîr ile «raHıvallahü anhümâ»
muhârebesi, ictihâd sebebi ile idi. Ehl-ı sünnet âlim­leri böyle bildiriyor. (Şerh-i
mevâkıf) daki (Eshâbımızın çoğuna göre, o muhârebeler ictihâd
sebebi ile değildi) sözünde eshâbı- mız diyerek, kimleri anlatmak istemişdir?
Ehl-i sünnet âlimleri böyle söylemiyor, aksini söylüyor. Büyüklerin kitâblan,
hep ictihâdda hatâ olduğunu bildirmekdedirler. Meselâ, imâm-ı Gazâlî ve Kadî
Ebû Bekr ve diğer imâmlar gibi. O halde, hazret-i Emir «radıyallahü anh» ile
muhârebe edenlere fâsık, yoldan çıkmış gibi şeyler söylemek câiz değildir.</p>



<p>Kadî İyâdın «rahime-hullahü
teâlâ» (Şifâ) kitâbında, imâm-ı Mâlik «radıyallahü anh»
diyor ki: (Peygamberimizin «salla- lahü aleyhi ve sellem» eshâbından birine,
meselâ Ebû Bekre veyâ Ömere veyâ Osmâna veyâ Mu’âviyeye veyâ Amr ibni Asa
«radıyallahü anhüm» söğen ve onları kötüliyen bir kimse, eğer yoldan çıkdılar,
kâfir oldular dedi ise bu kimseyi öldürmelidir. Yok eğer başka bir ayb ve kusûr
ile kötüledi ise, şiddetli dövmelidir). Hazret-i Alî «radıyallahü anh» ile
muhârebe edenler, kendilerine alevî diyen şî’îlerin taşkın olanlarının dedikleri
gibi, kâfir değildir. Fâsık da değildir. Çünki, Aişe-i Sıddîka «radıyallahü
anhâ» ve Talha ve Zübeyr ve Sahâbe-i kirâmdan birçoğu onlardandır «rıdvanullahi
aleyhim ecma’în». Talha ile Zübeyr «radıyallahü anhümâ» Cemel muhârebesinde
onüçbin kişi ile berâber öldürülmüşdü. Hazret-i Mu’âviye «radıyallahü anh», bu
zeman işe kanşmamışdı. Bir müslimân, bunlara yoldan çıkdı ve günâha girdi gibi
sözler söyliyemez. Kalbi bozuk, rûhu pis olan, söyler.</p>



<p>Fıkh âlimlerinden ba’zısı, hazret-i Mu’âviye
«radıyallahü anh» için cevr, ya’nî zulm etdi demiş ise de, bundan maksadları
hazret-i Emîrin hilâfeti zemanında kendini halîfe i’lân etmesi haksız idi,
demekdir. Yoksa yoldan çıkmak ve günâh alâmeti olan zulm demek değildir. Bu
sûretle, sözleri, Ehl-i sünnet büyüklerinin sözlerine uymuş olur. Bununla
berâber, hakîkî din âlimleri, böyle yanlış ma’nâlar anlaşılabilecek sözleri
söyle­mezler. Hazret-i Mu’âviye için «radıyallahü anh» zâlim, nasıl
denilebilir? Bunun, Allahü teâlânın emrlerini ve müslimânların haklarını
gözetmekde âdil bir halîfe olduğunu (Savâik-ı muh-
rika) kitâbında, allâme İbni Hacer-i Mekkî yazıyor. Böyle
sözleri, Yezîd için söyleseler yeridir. Fekat, Mu’âviye «radıyal- lahü anh»
için söylemek çok şeni’, çok çirkin olur. Peygamberi­mizin «sallallahü aleyhi
ve sellem», hazret-i Mu’âviyeye «radıyallahü anh», hayrlı düâlar etdiğini,
hadîs âlimlerinin hepsi söylüyor. Meselâ, (Yâ Rabbî, ona kitâb ya’nî yazı ve
ilm ile hesâb öğret ve onu azâbdan koru!) ve bir kerre de (Yâ Rabbî, onu doğru
yola götür ve doğru yola götürücü yap!) buyurdu. Resûlul- lahın «sallallahü
aleyhi ve sellem» duâsının kabûl olunacağı ise, şübhesizdir. Ona beddüâ etdi
diyen yeni din adamlarının (!) din kitâblarından hiç de haberleri olmadığı
anlaşılmıyor mu? İmâm-ı Şa’bî hazretlerinin hazret-i Mu’âviyeyi «radıyallahü
anh» kötülediği yolundaki sözleri de doğru değildir. Böyle birşey olsaydı,
Şa’bînin talebesi olan imâm-ı a’zam Ebû Hanî- fenin, bu sözleri söylemesi lâzım
gelirdi. İmâm-ı Mâlik «radı- yallahü anh», Tebe-ı tâbi’îndendir ve hazret-i
Mu’âviye «radıyallahü anh» m asrında yaşamışdır. Medîne-i münevvere âlimlerinin
en yükseği olduğu muhakkakdır. İşte, o büyük âlim,Mu’âviyeyi ve
Amr bin Âsi «radıyallahü teâlâ anhümâ» söğenleri öldürünüz der mi idi? Demek
ki, onu söğmeği, büyük günâhlardan sayarak, söğenleri öldürmeği emr etmişdir.
Onu söğmeği, hazret-i Ebû Bekri ve Ömeri ve Osmânı «radıyallahü anhüm» söğmek
gibi bilmişdir.</p>



<p>O hâlde, hazret-i Mu’âviyeyi «radıyallahü anh»
söğmek aslâ câiz değildir. İyi düşünmek lâzımdır ki, hazret-i Mu’âviye «radıyallahü
anh», bu işlerde yalnız başına değildi. Eshâb-ı kirâmın hemen hemen yansı
onunla berâberdi. Eğer hazret-i Emîr «radıyallahü anh» ile muhârebe edenlere
kâfir veyâ fâsık denirse, dîn-i islâmın yansı yıkılır. Zîrâ, dîn-i islâmı
dünyaya yayan, bizlere bildiren onlardır. Onlan ancak zındık, ya’nî dîn-i
islâmı yıkmak için uğraşan kimse kötüler. O muhârebele- rin, karışıklıkların
ortaya çıkması, hazret-i Osmânın «radıyal- lahü anh» şehâdeti ile başladı.
Kâtillerden kısâs istenmesi ile başladı. Talha ile Zübeyr «radıyallahü anhümâ»
kısâs gecik- diği için, Medine-i münevvereden çıkdılar. Âişe de «radıyal- lahü
anhâ», bu işde bunlarla berâberdi. Kısâsı bir ân önce yapdırmak istiyorlardı.
Muhârebe etmek, hâtırlarına bile gel- memişdi. Cemel muhârebesi, hazret-i Osmânın
«radıyallahü anh» şehâdetine sebeb olan, Abdüllah bin Sebe’ yehûdîsinin ve
adamlarının saldırmaları ile başladı. Bu muhârebede onüçbin kişi ve Talha ile
Zübeyr «radıyallahü anhümâ» da öldürüldü, ‘«n’âviye, «radıyallahü anh»,
sonradan Şamdan işe karışdı, birleşdi. Sıffin muhârebesi yapıldı. İmâm-ı Gazâlî
bu muhârebeler. halîfe olmak için de&ildi Hazret-i</p>



<p>Emîrin «radıyallahü anh», hilâfeti başlangıcında kâtillere kısâs
yapılması içindi. Allâme İbni Hacer-i Mekkî hazretleri de, Ehl-i sünnet böyle
buyuruyor diyor. Hanefî âlimlerinin büyük­lerinden olan, Ebû Şekûr Muhammed
Sülemî diyor ki, hazret-i Mu’âviyenin, hazret-i Emîr ile muhârebesi, hilâfet
için idi «radıyallahü anhümâ». Çünki, Peygamber «aleyhissalâtü ves- selâm», ona
(İnsanların başına geçdiğin zeman, onlara yumuşak davran!) buyurmuşdu.
Bunu işitdiği günden beri, içinde hilâfet arzûsu uyanmışdı. Fekat, ictihâdmda
hatâ etmişdi. Hazret-i Emîrin «radıyallahü anh» ictihâdı doğru idi. Çünki, onun
hila­feti zemanı, hazret-i Emîrin «radıyallahü anhümâ» hilâfetin­den sonra idi.
Bundan anlaşılıyor ki, karışıklığın başlamasına, kısâsın gecikmesi sebeb oldu.
Kısâs yapılmayınca, halîfe olmak fikri de, ortaya çıkdı. Her ne olursa olsun,
ictihâd yeri idi. Hatâ eden bir derece, doğru olan iki derece sevâb kazandı. Bu
işde, bize düşen en iyi yol, Peygamber efendimizin «sallallahü aleyhi ve
sellem» Eshâbının «radıyallahü anhüm» kavgalarına karış- mamakdır. Bunları
konuşmamalıyız. Peygamberimiz «sallal­lahü aleyhi ve sellem» buyuruyor ki, (Eshâbım
«rıdvânullahi aleyhim ecma’în» arasında olan
işlere karışmayınız!) Yine buyurdu ki, (Eshâbım «aleyhimürrıdvân»
konuşulurken dilinizi tutunuz!) ve bir hadîs-i
şecîfde, (Eshâbım için, Allahü teâlâdan korkunuz! Eshâbıma dil
uzatmayınız!) buyurdu.</p>



<p>Evet, alçak Yezîd inâdcı ve fâsık idi. Ona da
la’net edilme­mesi Ehl-i sünnetin, kâfir bile olsa, bir kişiye la’nete izn
verme­diği içindir. Ancak kâfir olarak öldüğü bilinen kimseye la’net etmek
câizdir demişlerdir. Ebû Leheb ve eşi gibi. Yoksa Yezîde la’net edilmemeli,
demek değildir. Allahü teâlâyı ve Onun Resûlünü «sallallahü aleyhi ve sellem»
incitenlere dünyâda ve âhıretde, Allah la’net eylesin!</p>



<p>Zemanımızda birçok kimse,
hilâfet mes’elesini dillerine dolamışlar. Sözü evirip çevirip Eshâb-ı kirâm
arasındaki muhârebelere getiriyorlar. Câhillerin yazdığı târihleri okuya­rak ve
bid’at sâhiblerinin yalanlarına inanarak, Eshâb-ı kirâ­mm «aleyhimürrıdvân»
çoğunu kötülüyorlar. Onun için, bu bakımdan bildiğim hakikatleri yazarak
dostlarıma gönder­meği lüzûmlu gördüm. Peygamberimiz «sallallahü aleyhi ve
sellem» buyurdu ki, (Ortalık karışır, yalanlar yazılır.
Âdetler, ibâdetlere kanşdınlır ve eshâbıma «aleyhimürrıdvân» dil
uzatı­lırsa, doğruyu bilenler, herkese bildirsin! Allahü teâlânın ve<br /></p>



<p>ve şeylerden kaçınınız!) meâlindeki
âyet-i kerîmesinin</p>



<p>tiden kendini nasıl kurtaracak? Eğer, Şeyhayn nin, ya’nî Ebû Bekr ile
Ömerin «radıyallahü anhümâ» prine inanmıyorsa, Ehl-i sünnetden ayrılmış, şî’î ,
Eğer Osmân ile Alîyi «radıyallahü anhümâ» sevmek uğuna inanmıyorsa, yine doğru
yoldan sapmışdır. dan çıkmış olan bu hatibin Kişmirli olduğunu sanırım.
Kişmirin sapıklarından almış olmalıdır.</p>



<p>am şunu bilsin ki, Şeyhaymn «radıyallahü teâlâ bu ümmetin en yükseği
olduğuna, Sahâbe-i kirâmın ve ’zâmın hepsi inanmış ve her vesile ile bunu Idir.
Bunu, büyüklerden çoğu bize haber vermişdir. biri, imâm-ı Muhammed Şâfi’îdir
«rahime-hullahü adda mezhebimizin iki imâmından biri olan Ebül ’ari
«rahime-hullahü teâlâ» buyuruyor ki, bu yükseği, Ebû Bekr, ondan sonra, Ömer
«radıyallahü duğu muhakkakdır. İmâm-ı Alî «radıyallahü anh» ;endini seven büyük
bir kalabalık içinde (Biliniz ki, ı en yükseği Ebû Bekr, ondan sonra Ömer
anhümâ» dir) buyurduğunu, imâmı Zehebî i aleyh» söylüyor. Ve (Bunu imâm-ı Alîden
ınh» işiten seksenden ziyâde kimse bize haber verdi ırdan çoğunun ismlerini de
bildiriyor. Allahü teâlâ. âsim versin ki, bunu bilmiyorlar) diyor. Allahü >ı
Kur’ân-ı kerîmden sonra, dîn-i islâmın en ı olan
(Buhâriyyi şerîf) de, İmâm-ı Muhammed e-hullahü
teâlâ» diyor ki: İmâm-ı Alî «radıyallahü ki, (Resûlullahdan «sallallahü aleyhi
ve sellem» netin en iyisi, yükseği Ebû Bekr, ondan sonra tyallahü anhümâ».
Onlardan sonra da bir ğlu Muhammed bin Hanefıyye (o da sensin) e,
müslimânlardan biriyim buyurdu.</p>



<p>ı-ı Alîden ve Sahâbe-i kirâmın «radıyallahü
bi’in-i izâmın büyüklerinin çoğundan bunun ;lmiş ve her tarafa yayılmışdır.
Bunlar karşı­lamak, yâ koyu câhillik veyâ kuru inâdcılıkdır. e demeli ki, bize
Peygamberimizin «sallallahü V Eshâbının «radıyallahü anhüm» hepsini sev-</p>



<ol><li>incitmemek
emr olundu. Hazret-i Osmân ile</li></ol>



<p>ışmanlan, İslâm elan, kurdukları ıcuzuları
sürüden leri fazla sıkmak ri duyar duymaz ekete geldi ve bu ı umarım. Allahü
nammed Mustafâ- a vettehıyyâtü vel-</p>



<p><a>Âmîn.</a></p>



<p>Ahmed
Fârûkî</p>



<p>meddir,</p>



<p>metdir,</p>



<p>Un,</p>



<p>abbetdir.</p>



<p>ıl arasına, yasına,</p>



<p>ılb hastasına,</p>



<p>■rden yüksekdir.</p>



<p>lar verdi, f</p>



<p>tr dedi,</p>



<p>mdan çok sevdiler, ığruna terk etdiler, can
verdiler,</p>



<p>>â Rab, bu ne izzetdir.</p>



<p>t oldu, celll doldu, uldu,</p>



<p>Ik şeref dir.</p>



<p>eye zulm etmezler, istemezler,</p>



<p>\, birbirini üzmezler, ve hepsi müetehiddir.<br /></p>



<p>T E N B î H</p>



<p>Eshâb-ı kirâmı kötüliyenler, yirmi iki fırkadır.
En kötüsü (Al­lah, Alînin içindedir. Alîye tapmak Ona tapmakdır) diyor. İkinci
kısmı, bunları kötüliyor ve (Alî, Allah olur mu? O, insandır. Fekat, insanların
en üstünüdür. Allah, Kur’ân-ı kerîmi ona gönderdi. Ceb- râil de, iltimâs edip,
Muhammede “aleyhisselâm” getirdi. Muham­med “aleyhisselâm”, Alînin hakkını yedi)
diyor. Üçüncü kısm, bunları kötüliyor ve (Hiç böyle olur mu? Bizim
Peygamberimiz, Muhammed «aleyhisselâm»dır. Fekat, benden sonra, Alî halîfe
olsun dedi. Eshâb-ı kirâm, dinlemeyip, diğer üçünü halîfe yapdı. Alîyi
dördüncüye bırakdı) diyorlar. Diğer üç halîfeye, Alînin hakkını aldılar diye
düşman oluyorlar. Eshâb-ı kirâmm hepsine de, onun hakkını vermediler diye
düşman oluyorlar. Kendi hakkını aramadı diye, Alîye de «radıyallahü anh» çok
kızıyorlar. Bu üç kısmın hepsi kâfir oluyor. Diğer fırkalar da, yâ kâfir oluyor
veyâ bid’at fırkası oluyor. Allahü teâlâ, hepsine hidâyet versin! Doğru yola
gelmek nasîb eylesin!</p>



<p>Bugün, İranın birçok köylerinde ve Irakda
milyonlarca insan, zehrlenmiş, yolu şaşırmışlardır. Bu sapıklarca en kıy­metli
kitâb olan (Hüsniyye) ismindeki yüz sahîfe kadar bir roman, elimize geçdi.
İstanbulda basılan bu kitâb, Hârûnürre- şîdin serâyında, Hüsniye isminde bir
câriyyenin, ba’zı kimse­lerle yapdığı konuşmasını yazmakda imiş. Bunun, Murtezâ
adında bir acem yehûdîsi tarafından, îrânda yazıldığı, fârisîden türkçeye
çevrildiği anlaşılıyor. Âyet-i kerîmelere ve hadîs-i şeriflere bozuk ma’nâlar
vererek, vak’a ve hâdiseleri yanlış anlatarak, Eshâb-ı kirâma «radıyallahü
teâlâ anhüm» ve Ehl-i sünnet âlimlerine saldırmakda, acıklı hikâyeler uydurarak,
câhilleri aldatmakdadır. Meselâ:</p>



<ol><li>— (İmâm-ı
Şâfi’î Bağdâdda idi. Ebû Yûsüf de kâdî idi Arala­rında çok düşmanlık vardı) diyor. İctihâddan
haberi olmadığı için, ictihâddaki ayrılıkları, düşmanlık sanmakdadır.</li><li>— (Ebû Yûsüf
ve Şâfi’î ve Bağdâd âlimleri, Hüsniyyeye cevâb veremedi) diyor.
İmâm-ı Şâfi’înin büyüklüğünü bilme­diği için, sıkılmadan böyle yazıyor.
Halbuki, Ferîdeddîn-i Attâr «rahmetullahi aleyh» Tezkiret-ül-Evliyâda diyor ki:</li></ol>



<p>İmâm-ı Muhammed Şâfi’î
«rahime-hullahü teâlâ», on üç yaşında iken, Harem-i şerîfde (Bana istediğinizi
sorunuz?) derdi. Onbeş yaşında iken fetvâ verirdi. Zemanının en büyük<br /></p>



<p>landır. Onların ü aleyhi ve sel­em de çok
sev- jyuruyor ki, (Ey tm» onlara de ki: lunu gösterdiğim , akrabamı, bana (sallallahü aleyhi nuz, Allahü teâlâ- jm» incitmeyiniz! nanlık etmeyiniz! iüşmanlık eden de, beni
incitmiş olur, teâlâ da, kendisini</p>



<p>I</p>



<p>zemana gelinceye ,ıda açıldığı bilinmi- ri halkının hepsinin
‘indistandan i’timâd ■Jâ, din düşmanlarına ■r ve hanefı mezhebin­le bid’at
çıkarmak, ne rşı gelmek, ülül-emre 7,
asi şaşılacak şey, o islimânlarının, bu vak’ iavranmalandır. Mâide ed
eden altmışüçüncü</p>



<p>xen, fâiz yirken, âlimleri ? Onları yaparken görüp ;
çirkindir) ve seksendör- da’züarı günâh işlerken,</p>



<ol><li>etmeğe güçleri yetdiği</li></ol>



<p>2, Allahü teâlânın emrle- nlara, dinsizliğe moda
ve uı evlâdlarını aldatmağa canlarını cesârete
getirir, t Müslimânların hep bu</p>



<p>n ve bütün insanların la’neti, doğruyu bilip de, gücü İde,
bildirmiyenlere olsun! Allahü teâlâ, böyle âlimlerin mı, ne de başka
ibâdetlerini kabûl etmez).</p>



<p>ıü teâlâya ne kadar hamd etsek azdır ki, [Hindis- nanımızın pâdişâhı,
hanefî mezhebindendir ve ehl-i Yoksa müslimânlann işi çok güç olurdu. Bu büyük
kr etmek, her müslimâna lâzımdır.</p>



<p>ıüslimânın, Ehl-i sünnet i’tikâdmı öğrenip, îmânını üzeltmesi, şunun
bunun sözüne ve uydurma kitâb- D da, doğru yoldan kaymamağa çalışması lâzımdır,
t âlimlerinin «rahime-hümullahü teâlâ» kitâblannı iînini, îmânını, din
düşmanlarının hiyleler ile yalancı, Ümeler ile yazdığı kitâblardan ve
mecmû’alardan kalkışmak, kendini Cehenneme atmak olur. Ehl-i cemâ’at
âlimlerinin sözlerini bildiren kitâblan ıara uymakdan başka kurtuluş yolu
yokdur.</p>



<p>MEKTÛBÂTIN İKİNCİ CİLDİ ONBEŞİNCİ MEKTÛBUDUR</p>



<p>* şehrinin mubârek ve muhterem âlimlerini ve ve ehl ve me’mûrlarını bu
mektûbumla râhatsız n, şehrinizin hatibinin, kurban bayramı hutbesini ulefâ-i
Râşidînin, ya’nî Resülullahın «sallallahü lem» dört halîfesinin «radıyallahü
teâlâ anhüm» emediğini ve nemâzdan sonra bir kısm cemâ’atin, nu söyledikleri
zeman, unutdum veyâ şaşırdım bulunmıyarak, ismleri söylenmezse ne olurmuş?
ediğini haber aldım. Ehâlîden ileri gelenlerin bu \lıp ehemmiyyet
vermediklerini ve o insâfsız .. bildirmediklerini öğrendim. Mısrâ’:</p>



<p>‘:1ar, bir değil, yüzlerce yazıklar
olsun!</p>



<p>ılefâ-i Râşidînin «radıyallahü teâlâ anhüm ^ni
okumak, hutbenin şartı değil ise de, Ehl-i</p>



<ul><li>atin şiârıdır. Ya’nî, alâmet-i fârikası,
nişânıdır. lâd ederek ancak kalbi bozuk kimse okumamak jub ve inâd ile
söylemedi ise de, hadîs-i şerife ne :d, Peygamberimiz «sallallahü aleyhi ve
sellem» ‘ millete benzemeğe özenirse, o da onlardan olur) ‘İmse.
(Töhmet petırecek. sühhe uyandırarak</li></ul>



<p>âlimi olan ve üçyüzbin hadîsi ezber bilen İmâm-ı Ahmed ibni Hanbel
«rahime-hullahü teâlâ», ondan ders almağa gelirdi. Çok kimse, İmâm-ı Ahmede
(Böyle büyük bir âlim iken, kendin gibi bir genç karşısında nasıl oturuyorsun?)
dediklerinde (Bizim ezberlediklerimizin ma’nâlarını o biliyor. Eğer onu
görmesey­dim, ilmin kapısında kalacakdım. O, dünyâyı aydınlatan bir güneşdir,
rûhlara gıdadır) derdi. Bir kerre de, (Fıkh kapısı kapanmışdı. Allahü teâlâ, bu
kapıyı, kullarına, Şâfi’î vâsıtası ile tekrâr açdı) demişdir. Bir kerre de
(İslâmiyyete, şimdi Şâfı’îden dahâ çok hizmet eden birini bilmiyorum) dedi.
İmâm-ı Ahmed, yine buyurdu ki: (Allahü teâlâ, her yüz yılda bir âlim yaratır,
benim dînimi, herkese onun ile öğretir) hadîs-i şerifinde bildirilen âlim,
imâm-ı Şâfi’îdir. Süfyân-ı Sevrî «rahime-hullahü teâlâ» diyor ki, (Şâfi’înin
aklı, zemânmdaki insanların yarısının akl- ları toplamından fazladır).
Abdüllah-i Ensâri «rahime-hullahü teâlâ» diyor ki: (Şâfi’î mezhebini iyi
bilmiyorum. Fekat, İmâm-ı Şâfı’îyi çok severim. Çünki, hangi makâma baksam, onu
herke­sin önünde görüyorum). İmâm-ı Şâfi’î birgün ders verirken, yerinden
birkaç kerre kalkdı, oturdu. Sebebini sorduklarında (Bir seyyid çocuğu, kapının
önünde oynuyordu. Karşımdan geçdikçe, ona saygı olarak kalkıyorum. Resûlullahın
«sallallahü aleyhi ve sellem» torununu görüp de, kalkmamak câiz olmaz) dedi.
Hüs­niyye kitâbını yazanın bundan haberi olsaydı, (İmâm-ı Şâfi’î, Ehl-i beytin
düşmanı idi) demekden hayâ etmesi lâzım gelirdi. Rebî’ bin Haysem
«rahime-hullahü teâlâ» diyor ki, (Rü’yâda, Âdem aleyhisselâmı ölmüş gördüm.
Zemammızm en büyük âlimi vefât edecekdir dediler. Çünki, âyet-i kerîmede, ilmin
Âdem aleyhisse- lâmın hâssası olduğu bildirildi. Birkaç gün sonra, imâm-ı
Şâfi’î vefât etdi).</p>



<ul><li>—
(Hüsniyye, mezhebini izhâr edip, muhabbet-i Ehl-i beyt-i Resûl olduğunu beyân
edip, bir derece mücâdele ve mübâheseye başladı. Ulemâ cevâb vermeğe kâdir
olamadılar) diye
yazıyor. Ehl-i beyt-i Resûlün ve Eshâb-ı kirâmın hepsinin i’tikâdı aynı idi.
Hepsi Kur’ân-ı kerîmin ve hadîs-i şeriflerin bildirdiği yolda idi.</li></ul>



<p>Nitekim, Resûlullah
«sallallahü aleyhi ve sellem» (Eshâ- bım, gökdeki yıldızlar gibidir. Hangisine
uyarsanız, doğru yolda gitmiş olursunuz!) buyuruyor. Eshâbımın ba’zısı veyâ
yalnız Ehl-i beytim yıldızlar gibidir demiyor. Eshâbım buyurarak, hepsinin aynı
i’tikâdda olduğunu bildiriyor. Bunlar ise, kendi yan­lış hikâyelerine, bozuk
inanışlarına (Ehl-i beyt-i Resûl mez­hebi) diyerek, yurdumuzdaki müslimânları
aldatmağa çalışıyorlar. O meclisde, bir âlim bulunsaydı, bu câriye rezîl olur,
ağzını açamazdı. Âlimler cevâb veremedi diyerek, Ehl-i sünnet âlimlerini
lekelemeğe yeltenmekdedir.</p>



<ul><li>— (Alînin «radıyallahü anh» çocuk iken îmân etdiğini
ve çocuğun îmânının makbûl olduğunu, yalan yanlış isbâta kalkışıyor. Bunun
için, hilâfet onun hakkıdır, diyerek âlimleri susdurdu) diyor.</li></ul>



<p>Ehl-i sünneti, sanki hazret-i
Alînin «radıyallahü anh» çocuk iken îmân etmiş olduğuna inanmıyormuş gibi
göstere­rek, Ehl-i sünnet âlimlerini rezîl etdi diyor. Hâlbuki, Ehl-i sünnet kitâblarının
hepsi, imâm-ı Alînin «radıyallahü anh» çocuk iken îmân etmekle şereflendiğini
uzun uzun yazarak, o Allahın arslanmı medh ve senâ etmekdedir.</p>



<ul><li>—
Bir sahîfede (Alî, Resûlullahdan sonra, Enbiyâ-i mürse- lînden efdaldır.
imâm vasıyyi Resûl vesuhuf-i münzelenin veTevrât, Zebûr, incîl ve Fürkânın
hâfızıdır. Ebû Bekr ise, kırk yaşında Lât-ü Uzzâ denilen heykellere ibâdeti
terk ederek islâma gelmiş ise de, çok defa Resûl-i Hudâya muhâlefetde
bulunmuşdur ve cildi, kanı şerâb ile beslenmiş iken, onun îmânına i’tibâr edip,
hânedan-ı nübüvvetin ma’sûmlarının îmânına i’tibâr olunmaz dersiniz ve buğz- u
adâvet-i Hânedânı, kalbinizde saklarsınız) diye, Ehl-i sünnete
saldırıyor.</li></ul>



<p>Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmin
birçok yerinde, meselâ En’âm sûresi, seksenaltıncı âyetinde, (Peygamberlerin
hepsinin, peygamber olmıyan insanların hepsinden dahâ efdal olduğunu) bildirmekdedir.
Hazret-i Alînin «radıyallahü anh» Peygamber­lerden yüksek olduğunu söylemek,
Kur’ân-ı kerîmi inkârdır ki, küfr olur. Diğer semâvî kitâblar, nazm olmadığı
gibi kimsenin ezberinde değil idi. Nitekim, Resûlullah «sallallahü aleyhi ve
sellem» bile Tevrâtdan sorulan üç süâle üç gün cevâb vermeyip Cebrâîl
aleyhisselâmm cevâb getirmesini bekledi ve üç gün üzüldü. Bütün müslimânlar da,
çok üzüldü. Sonra, Kehf sûresi gelerek, Tevrâta uygun cevâb verildi. Hazret-i
Ebû Bekr-i Sıd- dîk «radıyallahü anh» çocuk iken, Resûlullahın «sallallahü
aleyhi ve sellem» arkadaşı idi. O zemandan beri sevişiyorlar, berâber
yaşıyorlardı. Her ikisinin de, hiç şerâb içmediği, puta tapınmadıkları
kitâblarda yazılıdır. Meselâ (Me’alilferec) adın­daki
kitâbda diyor ki, Kâdî Ebülhasen, Ebû Hüreyreden «radı- vallahü anh» haber
verivor. Resûl-i ekrem «sallallahü alevhi ve sellem» ile oturmuşduk. Ebû Bekr
«radıyallahü anh» dedi ki, (Yâ Resûlallah «sallallahü aleyhi ve sellem»! Senin
hakkına yemîn ederim ki, ömrümde hiç puta tapmadım). Hazret-i Ömer buyurdu ki,
(Niçin, Resûlullah hakkına diyorsun? Bu kadar se­ne câhillik zemanı geçirdik).
Hazret-i Ebû Bekr «radıyallahü teâlâ anh» buyurdu ki, (Babam Ebû Kuhâfe, beni
heykellerin dikili olduğu yere götürdü. Seni yaratan, kurtaran bunlardır. Bunla­rın
önünde eğil dedi. Kendisi gitdi. Puta, karnım aç. Bana birşey ver, yiyeyim
dedim. Cevâb vermedi. Su, elbise istedim. Ses vermedi. Sana taş atarım. Gücün
varsa, atdırma dedim. Ses çıkmadı. Taş atdım. Yüz üstü düştü. Babam gelip
görünce şaşırdı. Beni eve götürdü. Annem, buna birşey demiyelim dedi). Ebû
Bekr, sözünü bitirince, Resûl aleyhisselâm, (Cebrâil
aleyhisselâm bana gelip, üç kerre, Ebû Bekr, doğru söyledi dedi) buyurdu.</p>



<p>Ebû Bekr-i Sıddîk «radıyallahü
anh» bütün servetini, cânını, evlâdını, herşeyini ona fedâ etmişdi. (Ebû
Bekrin «radı- yallahü anh» îmânı, bütün
ümmetimin îmânlan toplamından dahâ fazladır) hadîs-i şerîfı,
onun, bütün Eshâbdan üstün oldu­ğunu göstermeğe yetişir. Hâlbuki, efdal
olduğunu bildiren, dahâ nice hadîs-i şerifler var. Bunların birkaçı, senedleri
ile birlikde (Tam ilmihal-Se’âdet-i ebediyye) kitâbında
yazılıdır. Ebû Bekr-i Sıddîk «radıyallahü anh», Resûlullaha «sallallahü aleyhi
ve sellem» hiç muhâlefetde bulunmamış, ictihâdları bile, hep Ona uygun
olmuşdur. Hattâ, Onun bir hatâsı ile, bütün ibâdetlerini değişmeği istemişdir.
Ehl-i sünnet kitâbları, Ehl-i beytin sevgisi ve saygısı ile doludur. Buğz-u
adâvet ediyorsu­nuz demesi, bu kitâbın, Ehl-i sünnete karşı ne kadar hâince,
alçakça iftirâlarla dolu olduğunu göstermekdedir. Ehl-i sünnet âlimlerinin
«rahime-hümullahü teâlâ» yazdığı tefsîr ve hadîs kitâblannda, hazret-i Alîyi
«radıyallahü anh» medh eden haber­ler o kadar çokdur ki, bunlardan birkaçını
işitmiyen bir müsli­mân yokdur. Meselâ, Abdüllah ibni Abbâs «radıyallahü
anhümâ» buyurdu ki, Resûlullahdan işitdim ki, (Alînin sevgisi,
ateşin odunu yakdığı gibi, miislimânın günâhlarını yok eder) buyurdu.
Onu sevmek, Onu ve sözlerini, doğru olarak öğrenip, öyle olmağa çalışmak
demekdir.</p>



<ul><li>—
Bir sahîfede (Ehl-i sünnet, şer ve isyân, küfr ve fısk, Allah’ın kazâ ve
kaderi iledir, rızâsı ile değildir diyor. Bu sözleri bir hâkimin kendi hükmüne
râzı olmamasına benzer. Bu sözü edenler, </li></ul>



<p>olamaz. Kur’ân, harf, kelime ve sesdir. Bunlar ise,
mahlûk, sonradan yaratılmışdır. insan iyi, kötü, bütün işlerini kendi
yaratıyor. Allahü teâlâ, şerleri, kötü şeyleri, günâhları, küfrü yaratır demek,
doğru değildir. Bu sözler, onu kötülemekdir. Çünki, zulmü yaratan, zâlimdir.
Allahü teâlâ, zâlim olmaz.) Bunların sözleri
yanlışdır. İş sâhibi, işi yaratan değil, bu işi yapandır. İnsan mahlûk olduğu
gibi, küfrü, îmânı, ibâdeti ve isyânı da mahlûkdur. Saffât sûresi,
doksanaltıncı âyet-i kerîmesinin meâl-i âlîsi, (Allahü teâlâ, sizi yaratdı ve yapdığmız işleri de
yaratmakdadır) dır. Beydâvî, bu âyetin tefsirinde
(işler, insanın fi’li, hareketi ile olduğu için, insanın işi olur. Fekat,
hareket kuvvetini veren, iş için lâzım olan şeyleri yaratan, Allahü teâlâdır)
demekdedir. Kaderiyye, herkes, kendi işinin hâlıkıdır dediği için, bu ümmetin
mecûsîleri olmuşdur. Ehl-i sünnet, hâlık birdir diyor. Mecûsîler, hâlık ikidir
dediler.</p>



<p>Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdînin
«rahime-hullahü teâlâ» arabî (Irâde-i cüz’iyye) risâlesi
1291 senesinde, meârif nâzırı Safvet Paşanın zemanında, (Reşehât)
kitâbı ile birlikde, taş tezgâhında, İstanbulda basılmışdır.
Mevlâna buyuruyor ki:</p>



<p>Yeri ve gökleri yokdan var
eden, insanları ve hayvanlan ve bunların hareketlerini, işlerini yaratan Allahü
teâlâya hamd olsun. Allahü teâlâ, birşeyi yaratmak istediği zeman ona (ol) der,
hemen var olur.</p>



<p>Efendimiz, büyüğümüz, veber ye
meder ehâlisinin en iyisi olan Muhammed aleyhisselâma ve Âline, Akrabâsına ve
Eshâ- bına düâlar, selâmetler ve iyilikler olsun!</p>



<p>Ey müslimân! Allahü teâlâ,
zihnini açsın! Doğru yolda gitmeni nasib eylesin! İyi bil ki, müslimânların her
fırkası, her kısmı, hattâ felsefeciler ve başka dinlerde bulunanların çoğu,
hayvanların hareketlerinden başka, her varlığı, herşeyi hareket etdiren, te’sîr
eden yşlnız bir kuvvet vardır, bu da, bir olan Allahü teâlâdır, demişlerdir.
Hayvan ve insanların hareketle­rini de Onun yaratdığı şübhesizdir. Ya’nî, hem
şu’ûrlu olan [ya’ni duydukları, anladıkları] meselâ hastalık, sıhhat, uyku,
uyanıklık gibi, hem de, şu’ûrsuz olan [haberleri olmıyan] meselâ büyümek,
gıdâların hazm olması gibi, tabiî hareketle­rini, ya’nî irâdelerine,
isteklerine bağlı olmıyan hareketlerini, hep Allahü teâlâ yaratmakdadır.
Hayvanların ve insanların ihtiyârî hareketlerine, ya’nî irâdeleri, istekleri
ile yapdıkları hareketlerine gelince, bunların meydâna gelmesi başka başka
anlatılmakdadır. Meselâ, Cebriyye fırkası, ihtiyârî hareketlerin de, yalnız
Allahü teâlânın kudreti ile olup, kulun hiç kudreti olmadığını söyliyor.
İ’tikâd imâmlarımızdan Ebülhasen Alî Eş’arî «rahime-hullahü teâlâ» de Allahü
teâlânın kudreti ile olup, kulun kudretinin karışmadığını bildirmekdedir.
Mu’tezîle fırkası ise, yalnız kulun kudreti ile ihtiyârı ile olduğunu felsefeci­ler
de, kulun kudreti ile olduğunu ve kulun, bunu yapmağa mecbûr olduğunu
söylemekdedir. Haremeyn imâmı denmekle meşhûr, imâm-ı Mâlik bin Enes
«radıyallahü teâlâ anhümâ» için de böyle derdi, deniliyorsa da, doğru değildir.
Nitekim âlim, ârif Muhammed bin Yûsüf Sinnûsi «rahime-hullahü teâlâ» (Ümmülberâhîn)
kitâbında ve Sa’deddîn-i Teftâzânî «rahime- hullahü teâlâ» de
[722-792 Semerkandda] (Şerh-i mekâsıd) kitâ-
bında bunu açıkça yazmakdadır. İ’tikâd âlimlerimizden İbrâhim bin Muhammed
İsferâînî «rahime-hullahü teâlâ» ise, işin meydana gelmesi, hem Allahü
teâlânın, hem de kulun kudretlerinin te’sîri iledir diyor. Kâdî Ebû Bekr
Bâkıllânî «rahime-hullahü teâlâ», işi yapan, Allahü teâlânın kudreti olup,
kulun kudreti de, işin sıfâtma, hâline, iyi veyâ kötü olmasına te’sîr etmekdedir,
diyor. İ’tikâdda mezhebimizin imâmı, Muhammed bin Mahmûd ebû Mensûr Mâtürîdînin
«rahime- hullahü teâlâ» de böyle buyurduğunu, Kemâleddîn Muham­med ibnülhümâm
«rahime-hullahü teâlâ» (Elmüsâyere) kitâbında ve
Kemâleddîn Muhammed ibni Ebû Şerîf-i-kudsî «rahime-hullahü teâlâ» (Elmüsâmere
fî şerhilmüsâyere) kitâ- bmda ve Molla Fenârînin torunlarından
Hasen Çelebi bin Muhammed Şah «rahime-hullahü teâlâ» (Şerh-i mevâkıf) hâşi-
yesinde ve müdekkik Gelenbevî «rahime-hullahü teâlâ» de (Akâidüd
devvâniyye) şerhinde bildirmekdedirler. Mevlânâdan bu kadar
terceme edildi.</p>



<p>Ehl-i sünnet âlimlerinden
imâm-ı Birgivî «rahime-hullahü teâlâ», türkçe (Birgivî
vasıyyetnâmesi) kitâbında Ehl-i sünnetin Kur’ân-ı kerîmden ve
hadîs-i şeriflerden anladıkları doğru ma’ nâyı kısa ve açık olarak, pek güzel
yazmakdadır. Kadî zâde şerhi yirmidördüncü sahîfede buyuruyor ki:</p>



<p>Allahü teâlâ mürîddir. Ya’nî irâde sıfâtı vardır.
Dilediğini yapar. Var olmasını dilediğini var eder. Var olmasını dileme­diği,
var olmaz. Hiçbir şeyi yapmak, O’na lâzım değildir. Bir kimse, Ona güç ile
birşey yapdıramaz. Çünki Allahü teâlâ, herkese gâlibdir. Kimse, Ona gâlib
olamaz. Âciz değildir. Her- şey, Onun dilemesi ile varolmakdadır. îmân, itâ’at
gibi iyilikler ve küfr, isyân gibi bütün kötülükler, hep Onun irâdesi ile var <br /></p>



<p>olmakdadır. Mu’tezîle fırkası diyor ki, (Allahü
teâlâ, kötülük­lerin, günâhların yapılmasını dilemez ve yaratmaz. Bunları
insanlar ve şeytân yaratmakdadır. Çünki, kötülükleri yarat­mak, kötülük yapmak
olur. Allahü teâlâ ise, hiç kötülük yap­maz). Ehl-i sünnet, bunlara şöyle cevâb
verdi ki, (Kötülükleri yaratmak, kötülük yapmak olmaz. İnsanların kötülük işle­mesi,
kötülük olur).Mu’tezîle dedi ki, (Allahü teâlâ, kötülükleri ve küfrü takdir
etse, murâd etse idi, insanların küfre, kötülük­lere râzı olması, bunları
beğenmeleri icabederdi. Çünki, kazâya rızâ göstermek lâzımdır). Ehl-i sünnet,
şöyle cevâb verdi ki (Küfrün kendisi, Allahü teâlânın kazâsı, takdiri değil­dir.
Makdîsidir. Ya’nî, kazâ olunan şeydir. Kazâ etmesine rızâ lâzımdır. Fekat,
makdiye rızâ lâzım değildir. Allahü teâlâ, herşeyi halk ve takdir ederim. Küfre
razı değilim buyurdu). Mu’tezîle (Allahü teâlâ kötülük yapılmasını dilese idi,
kötülük, küfr ve isyân yapınca, sevâb kazanılırdı. Çünki, Allahü teâlâ- nın
dilediğini yapmış olurlar. Dilediğini yapmak, emrini yap­mak demekdir) dedi.
Ehl-i sünnet dedi ki (İtâ’at etmek için, sevâb kazanmak için, ancak emrleri
yapmak lâzımdır. İrâde edileni yapmak, itâ’at etmek olmaz).</p>



<p>Mu’tezîle âlimlerinden, Rey şehrinin kadîsı
Abdülcebbâr He- medânî, vezîr Sâhib bin İbâdın odasına geldi. İçeride, Ehl-i
sünnet âlimlerinden Ebû İshâk İsferâînîyi «rahime-hullahü teâlâ» görünce
aralarında, şöyle bir konuşma geçdi:</p>



<p>Ab. Ceb. — Allahü teâlâ, kötülükleri, günâhları
irâde etmez, istemez ve yaratmaz. Bunları, kötü insanlar ve şeytân yaratır.</p>



<p>Ebû İshâk — Hayrların ve serlerin hepsini Allahü
teâlâ yaratır. Onun mülkünde, yalnız onun dilediği var olur.</p>



<p>Ab. Ceb. — Rabbimiz, kendine isyân olunmasını
diler</p>



<p>mi?</p>



<p>Ebû İshâk — Allahü teâlâ, küfrü ve günâhları
dilemese ve yaratmasa, kullar güç ile, zor ile, Ona isyan mı edebilir? Kullar,
irâde-i cüz’iyyeleri ile küfr, günâh, kötülük yapmak ister. Hak teâlâ da
dilerse, onların istediğini yaratır.</p>



<p>Ab. Ceb. — Allahü
teâlâ bir kimseye hidâyet dilemese, onun küfr, kötülük yapmasını takdir ve kazâ
edip yaratsa, buna iyilik mi etmiş olur, yoksa kötülükmü?</p>



<p>Ebû îshâk — Eğer kulun hakkını vermeği dilemezse,
kötülük olur. Fekat kendi hakkını almağı dilemezse kötülük olmaz. Zerre kadar
iyilik yapana karşılığını verecekdir. Kimsenin iyiliği karşılık­sız
kalmıyacakdır. Küfrden başka kötülüklerin birçoğunu da afv eder. Küfrü
dilemesine gelince, Hak teâlâ âlimdir. İlerde olacak herşeyi bilir. Hakîmdir,
herşeyin en iyisini yapar. Dilediği kulunu rahmetine kavuşdurur ve hidâyet
ihsân eder. Hiçbir şeyi yapmağa mecbûr değildir. Nitekim, Kur’ân-ı kerîmde
Fâtır sûresi, seki­zinci âyet-i kerîmesinin meâl-i şerîfı, (Dilediği
kimseleri iğri, sapık yolda bırakır. Dilediği kimselere hidâyet eder. Doğru,
iyi yolu gösterir) dir. Ya’nî, iyiliği ve kötülüğü, kulların
irâde etmesi, dilemesi ile yaratır. Kulun irâdesi yaratmağa sebebdir,
vâsıtadır. Mü’minler irâde-i cüz’iyyeleri ile îmânı ve itâ’atı dile­yince,
Allahü teâlâ da diler ve yaratır. Eğer, Allahü teâlâ da dilemeseydi, kimse
mü’min olmaz, itâ’at etmezdi. Kâfir küfrünü ve fâsık günâh işlemesini
dileyince, o da irâde ederse, yaratır. Eğer dilemezse, kimse kâfir ve fâsık
olamaz.</p>



<p>Yalnız kulun dilemesi ile bir
şey var olmaz. Hak teâlâ da dileyince var olur. Allahü teâlâ, şerleri,
kötülükleri de diler ve yaratır. Fekat, bunları sevmez, râzı olmaz. Hayrları,
iyilikleri ise hem diler, hem de râzı olur,beğenir ve yaratır. Allahü teâlâ
dilemedikçe, bir sinek, kanadını kımıldatamaz. İnsanların yapdık- ları bütün
iyilikler ve kötülükler, hep Onun dilemesi ile oluyor. Kullar birşey yapmak
irâde edince, O irâde etmezse o iş olmaz.</p>



<p>O da dilerse,
olur. Var olmasını dilemediği şey, var olmaz. Var olursa, acz, gücü yetmemek
olur. Allahü teâlânın herşeye gücü yeter. Dilese bütün insanlar ve cinnîler
mü’min olup itâ’at eder. Dileseydi, hepsi kâfir olurdu.</p>



<p>Süâl — Herşey, Onun
dilemesi ile oluyor. Kâfirlerin küf­rünü dilemişdir. Onlar, bu irâdeye karşı
gelemezler. Bunun için zor ile kâfir oluyorlar. Onlara îmân etmelerini emr,
olmayacak şeyi istemek olur. Onların îmân etmesini emr ediyor da, niçin îmân
etmelerini dilemiyor? Herkesin îmân etmesini emr ediyor da, niçin herkesin îmân
etmesini irâde etmiyor, dilemiyor?</p>



<p>Cevâb: —
Allahü teâlâya, yapdığı şeyleri beğenmiyerek, bunların sebebi sorulmaz. Allahü
teâlâ, ileride olacak herşeyi ezelde, sonsuz geçmişde biliyordu. İlmi, olacak
şeylere tâbi’dir. Ya’nî nasıl olacaklar ise, öylece bilmişdir. Öyle olacakları
için öyle bilmişdir. Yoksa, öyle bildiği için, öyle olmağa mecbûr olmuyorlar.
İşte, Allahü teâlânın irâdesi, bu ilmine uygun olu­yor. Kudret ve tekvin
sıfatları da, irâdesine uygun oluyor.</p>



<p>Kullarda, irâde-i cüz’iyye,
ya’nî seçmek, dilemek vardır. Birşeyi yapmak isterler veyâ istemezler. Ehl-i
sünnetin iki imâ­nımdan Ebû Mensûr Mâtürîdî «rahime-hullahü teâlâ» buyuru­yor
ki, irâde-i cüz’iyye, başlı başına bir varlık değildir. Dışarda var değildir.
Kudret-i ilâhiyye ile ilgisi yokdur. Allahü teâlâ, filân kimsenin günâh işlemek
isteyeceğini ezelde biliyordu. O kimse, isteyince, Allahü teâlâ da diler ve
yaratır. Günâh hâsıl olur. Kulun irâdesi, Allahü teâlânın kazâsına, takdirine
ve yaratmasına sebeb olmakdadır.</p>



<p>İnsanların yapamıyacağı
şeyler, üç dürlüdür:</p>



<ol><li>— O şeyin kendi yapılamaz. İki cismi, bir anda,
bir yerde bulundurmak gibi. Şişeden suyu çıkarmadan, başka sıvı doldurulamaz.</li><li>— Kendi yapılabilir. Fekat âdetde kullar
yapamaz. Bir dağı yerinden kaldırmak gibi.</li><li>— Yapılabilir. Fekat, Allahü teâlâ, kulun
yapmıyaca- ğını bildiği için, kul onu dilemez. Allahü teâlâ, birinci ve ikinci
kısmları emr etmedi. Üçüncü kısmın yapılmasını emr etmekde- dir. Meselâ, Ebû
Cehlin îmân etmiyeceğini ezelde bildiği ve küfrünü dilediği hâlde, îmân
etmesini emr etdi.</li></ol>



<p>Demek ki, insan yapmağı ve
yapmamağı seçmekde, diledi­ğini yapmakdadır. Kulun bu dilemesi, Allahü teâlânın
irâde etmesine ve yaratmasına sebeb olmakdadır. Kul, hayr işlemek isteyince, O
da ister ve yaratır. Kötülük işlemek dileyince, o da ister ve şerri yaratır.
Kimseyi zor ile kâfir yapmaz ve kimseye zor ile günâh yapdırmaz.</p>



<p>Allahü teâlânın âdet-i
ilâhiyyesi şöyledir ki, herşeyi sebeb ile yaratmakdadır. İnsanların irâdelerini
de, bunların iyi ve kötü işlerini yaratmağa sebeb kılmışdır. îmânı, hayrı,
sevâbı kullarına bildirmek için Peygamberler «aleyhimüsselâm» gön­derdi. îmân
etmeği ve ibâdet ve iyilik yapmağı emr etdi. Küfrü ve günâh işlemeği, kötülük
yapmağı yasak etdi. İnsanlara akl verdi. Aklı olana emr etdi.</p>



<p>Allahü teâlâ, dilediğini
yaratır. Yaratdığı herşeyde nice fâideler vardır. Ya’nî hakimdir. İnsan aklı
bunları anlayamaz. Akl ancak alışdığı, duygu organları ile aldığı bilgileri
ölçer, kavrar. Kâfirleri yaratdığında, bunlara uzun ömr, bol rızk, mevki’,
rütbe verdiğinde, küfrlerini, kötülük yapmalarını dile­diğinde ve yılanları,
hınzırları, zehrleri yaratdığında [insanları öldürücü, memleketleri yıkıcı
enerji kaynakları yaratdığında, görülemiyen atomun, düşünülemiyen küçücük
çekirdeğinde, aklları şaşırtan, şehrleri yok eden mu’azzam kuvvet yerleşdir-
mesinde, ışık, elektrik, mıknatıs ve kimyâ enerjileri yaratma­sında, fizikde,
kimyâda biyolojide okunan ve pekçoğu henüz anlaşılamıyan madde ve kuvvet ve
hayât kanûnlarını.nizâmını kurmasında] sayısız hikmetler, fâideler vardır.
Fâidesiz birşey yapmak sefâhetdir, aşağılıkdır. Allahü teâlânın her yaratdı-
ğında, çeşidli fâide vardır. İrâdesi Onun sekiz sıfâtından biri olup kadîmdir,
hep var idi. Ezelde kendi de, sekiz sıfâtı da hep var idi. Sonradan olma
değildirler. Müşebbihe fırkasından Ker- râmiyye adındaki zındıklar, irâde
sıfâtı kadîm değil hâdisdir, ya’ni sonradan olmadır dedi. Kâfir oldular. Sekiz
sıfâtdan birine kadîm değil, hâdis diyen kâfir olur.</p>



<p>Allahü teâlâ, herşeyi tekvîn
sıfâtı ile yaratmakdadır. Tek­vin var etmek demekdir. Yerde ve göklerde bulunan
bütün varlıkları, maddeleri, cismleri, özellikleri, olayları, kuvvetleri
kanûnları, bağlantıları yaratan, yalnız Odur. Ondan başka yaratıcı yokdur.
Ondan başkasına yaratıcı denemez ve kim­seye, bir şey yaratdı denemez. Kur’ân-ı
kerîmde meâlen (Her şeyi yaratan, yalnız Allahü
teâlâdır) buyuruluyor. Bir âyet-i kerî­menin meâl-i âlîsi, (Yaratan
ve emr eden yalnız O’dur) ve Yasîn-i şerîfdeki bir âyet-i
kerîmenin meâl-i âlîsi, (Yalnız O yaratıcıda<sup>–</sup>ve çok
bilicidir) dir. Karada, denizlerde, havada yaşıyan hayvanla­rın
</p>


[mikrobların, atom çevresindeki elektronların, moleküllerin, iyonların]



<p> ve
insanların, meleklerin ve cinnîlerin, ya’nî her var olanın kendisini ve
hareketlerini ve işlerini ve durmalarını, ibâ­detlerini ve günâhlarını,
iyiliklerini, zararlarını, küfrlerini ve îmânlarını yaratan odur. Mu’tezîle
diyor ki, (Kullar, işlerini kendileri yaratır. Hak teâlâ, kullara çok kudret
verip, kendi işlerini kendileri yaratır. Hayvanlar da böyledir). Bu sözleri
yanlışdır.

</p>



<p>İnsanlar ve hayvanlar, irâde-i cüz’iyyeleri ile
bir işi yap­mağı diler. Bu dilemeğe (Kesb etmek) denir.
Allahü teâlâ da, dilerse, bu işi yaratır. Kul birşey yaratamaz. Bizim [ya’nî
Kâdi- zâde Ahmed efendinin] (İrâde-i cüz’iyye) risâlemizde
bunu uzun açıkladık. Elin, ayağın kımıldamasını, dilin söylemesini, gözün
açılıp kapanmasını ve görmesini yaratan O’dur. Sinekle­<br /></p>



<p>rin, böceklerin, mikrobların, yıldızların,
rüzgârların hareketle­rini [ve titreşimlerini, elektrik itme ve çekmesini,
maddenin çekimini, sıvıların ve gazların kaldırma kuvvetlerini] yaratan yalnız
O’dur. İnsanların, hayvanların, cinnîlerin ve rûhlarımı- zın rızkını yaratan,
gönderen O’dur. Halâla da, harâma da rızk denir. Mu’tezîle, harâmdan gelen,rızk
değildir dedi. Bu sözleri yanlışdır. Her cânlmın rızkı tükenmeyince eceli
gelmez, ölmez. Kimse kimsenin rızkını yiyemez. Rızk, ibâdet yapmakla artmaz, be­reketlenir.
Allahü teâlâ herkesin rızkını ezelde takdîr, ta’yîn etmiş, ayırmışdır. Bu,
artmaz ve azalmaz. Canlıları öldüren, ölüleri dirilten, sağlamlan hasta yapan,
hastaları iyi eden yal­nız O’dur. Mikroplar, tabîb ve Azrâil aleyhisselâm,
birer sebebdir. Bunlar te’sîr edince, işi yaratan, bunlara te’sîr veren O’dur.
Ateşde yakmak, karda soğutmak, [elektrikde ısı, ışık ve elektroliz hâsıl etmek]
hâssalarım hep O yaratmakdadır. Ateş, kar, elektrik, görünen sebeblerdir.
Allahü teâlânın âdeti olan vâsıta ve şartlardır. [Duygu organlarımızı,
bunlardaki duyma kuvvetlerini, hücrelerdeki beslenme, üreme, zararlı maddeleri
çıkarma, oksidlenme ve osmoz olaylarını, kalbi, kanı, kan sisteminin, öteki
doku ve organların ve sistemlerin çalışmalarını, aralarındaki düzeni yaratan
hep O’dur. Komü­nistler, kitâbsız kâfirler ve çok eskiden beri gelen zındıklar]
sapıklar diyor ki, her madde ve kuvvet, kendi özelliği ile ken­disi te’sîr
eder. Meselâ, ateş yakıcıdır. Her zeman, elbette yakar. Bu sözleri çok
yanlışdır. Ehl-i sünnet âlimleri «rahime- hümullahü teâlâ» buyuruyor
ki,sebeblerin te’sîri kendiliğinden de­ğildir. Sebebleri var edince, bunların
te’sîrini, işlerini de hemen yaratması, O’nun âdetidir. Ateşde yakmak
özelliğini yaratmasa, hiç yakamaz. Ateşe düşen kimseyi, o istemezse, ateş
yakmaz. Maddenin kendinde özellik yokdur. Maddenin özelliklerini, sebeb- lerin
te’sîrlerini ve işlerini, Hak teâlâ yaratıyor. O dilemezse, bu özellikleri ve
te’sîrleri yaratmaz. Dileseydi, karda sıcaklık, ateşde soğukluk yaratırdı.
Kılıcın kesmesini, merminin delme­sini, zehrin öldürmesini yaratan Odur. Denize
düşende boğul­mayı yaratıyor. Dilerse boğulmaz, sağlamlaşır. Kuşun, tayyarenin
uçmasını, [havanın kaldırmasını, sürtünme kuvvetlerini] yara­tan O’dur. Bu
özellikleri, kuvvetleri yaratmasa, uçurmaz. Hastalıkları, çeşidli ilâçlarda
çeşidli hâssaları yaratmakdadır. İbrâhîm aleyhisselâm, Nemrûdun ateşinde oturdu.
Hiç yak­madı. Eğer yakmak, ateşin tabî’atı, özelliği olsaydı elbette yakardı.
Yakmağı yapan, ateş değildir. Allahü teâlâ yak dır-</p>



<p>         f\r              </p>



<p>nıaıcaadır. Allahü teâlâ, maddelerde dilediği özelliği,işi, yara­tır.
Yaratdığı iş, maddeden hasıl olur. Fekat, Allahü teâlânın hikmeti ve âdeti
şöyledir ki, her maddeye belli özellik, belli etki vermişdir. Maddeleri,
birbirlerinin değişmesine sebeb kılmış- dır. Buğday tohumundan buğday, arpadan
arpa yaratır. İnsan­dan insan, hayvandan kendi cinsini yaratır. [Vebâ basilinden
tâ’un, menengokokdan menenjit yaratır. Atomlar arasındaki elektron
alışverişini, radioaktiviteyi ve çekirdek reaksiyonla­rını, her maddede başka
şeklde yaratıyor]. Yemek ile karın doymasını yaratıyor. Eğer doymak yaratmasa,
ton ile yisek doymazdık. Susuzluk yaratmasaydı, hiç su içmesek susamaz idik.</p>



<p>Ondan başka yaratıcı yokdur.
Her var olanı, O yaratmış- dır. Maddeleri hareket etdirir. Yerlerini
değişdirir. Bir zeman- dan, başka zemana götürür. Bir hâlden başka hâle
döndürür. Akllara hayret verecek şeyler yaratır. Bir damla menîden ve
görülemiyen spermatozoidden bir olgun insan yaratır. [Nûh aleyhisselâm gibi
büyük bir peygamberden, Ken’an adında âsî, kâfir ve ahmak bir oğul yaratır.
Ebûl Cehl gibi taş yürekli, örümcek kafalı bir kâfirden, İkrime gibi bir mü’min
oğul yara­tır, Elinin, dilinin, vücûdunun her zerresinin düzgün yapıları, özel­likleri
ve hareketleri ile, O’nun varlığını, irâdesini, kudretinin bü­yüklüğünü
anlatan, i’lân eden alçak bir kâfirin kalbinde küfr yaratır. Bunların, söz ile,
yazı ile,rütbe ve mal gücü ile, dîne saldırmalarını yaratır. Kendi mahlûkunu,
eserini kendine düşman yapar. İnsanların yüreğinde yerleştirdiği, gönül [kalb]
adındaki bir cevherin, kuvvetin ba’zısını nûrlandırarak, temiz- liyerek,
kendine ayna yapar. Ba’zısını da, karartarak, küfr ve kötülük deposu yapar]. En
küçük zerre olan, mikroskobda bile görülemiyen atomun derinliğinde,
çekirdeğinde, dağlan devi­ren nükleer kuvvetler yaratır. Pancarda şeker
yaratır. Yap- rakda fotosentez, özümleme kuvveti yaratır. Arıda bal yaratır.
Bir buğday dânesinden, nice buğday yaratır. Cansız yumur­tada, canlı hayvan
yaratır. Çiçeklerde esanslar, güzel kokular yaratır. Kuru ağaçda, yapraklar,
çiçekler, meyveler yaratır. Su içinde hayvanlar, çiçekler, ağaçlar yaratır. Acı
su içinde tatlı su yaratır. [Kimya reaksiyonları ve ince fizik ve kimyâ
özellikle­rini yaratır. Toprağı bitki hâline, bitkiyi hayvan hâline döndü­rür.
İnsanları, hayvanları çürütüp toprak maddelerine su ve gazlara döndürür.
Herşeyin tersini de yapdığı, reversibl tepki­meler yapdığı gibi, bunun da ters,
geri dönen halini yaratır. Bu kâinat fabrikasında herşeyi, hesâblı, düzenli
yaratmakdadır. Gelişi güzel, yıkıcı, bozucu görünen değişmelerin, hepsinin de
;ok hesâblı, çok âhenkli,bağlılıklar, akllara hayret veren bir düzen içinde
yaratıldığı, fen ışığı altında, günden güne dahâ iyi anlaşılmakdadır],</p>



<ul><li>— (Yâ
Resûlallah! Yetmişüç fırkadan kurtulan fırka-i nâciyye hangisidir?
dediklerinde: Ehl-i beytim Nûhun gemisi gibidir. Ona binen kurtulur buyurdu) diyor.</li></ul>



<p>Hâlbuki, bunu başka zeman
buyurmuşdu. Bu sü’âle cevâb olarak, (Fırka-i nâciyye,
Benim ve Eshâbımm yolunda</p>



<p>gidenlerdir) buyurduğu,
kitâblarda yazılıdır. Hadîs-i şerifleri de sıkılmadan değişdirmekdedir.
Resûlullahın «sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem» ve Eshâb-ı kirâmm yolunda olan
doğru îmânlı müslimânlara (Ehl-i sünnet vel-cemâ’at) denir.</p>



<ul><li>— (Cemî’i
Eshâb ne mu’tezilî, ne Şâfi’î, -’e Mâlikî, ne Hanefî ve ne de Hanbelî idi.
Fırka-i vâhide ve nâciyye, Resûlullahın ve Ehl-i beytin yolunda olanlardır.
Ehl-i beyt-i Resûl yolunda olmıyan, kurtu­lamaz) diyerek kendilerinin
Ehl-i beyt i’tikâdında olduğuna inandırmak istiyor.</li></ul>



<p>Hâlbuki, Ehl-i beytin
«radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» i’tikâdı. hazret-i Alînin «radıyallahü anh»
i’tikâdıdır. Ya’nî Eshâb-ı kirâmm «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în»
i’tikâdıdır. Bu da, Resûlullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» bildirdiği i’
tikâddır. Binlerle (Ehl-i sünnet) âlimi bu
i’tikâdı toplamış, herbi- rini kitâblarma, vesikaları ile yazmışdır. İctihâd
derecesine yükselmemiş, din bilgisinde ihtisâs kazanmamış birkaç kimse,
Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şeriflerden bozuk ma’nâlar çıkara­rak, bu uydurma
ve gülünç sözlerine, Ehl-i beyt mezhebi demiş, herkesi inandırmak istemişdir.
İslâm düşmanlan da, bu fitneyi alevlendirmiş, sinsice kitâblar yazmışlardır.
İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe, ilminin büyük bir kısmını, hocası olan Ehl-i beytin
göz be­beği, imâm-ı Ca’fer Sâdıkdan öğrenmiş ve öğrendiği bilgileri talebe­sine
bildirmişdir. O hâlde (alev!) demek, ya’nî
imâm-ı Alînin yolun­da ve Ehl-i beyt mezhebinde demek, Ehl-i sünnet demekdir.
Ehl-i sünnete alevî demek yerinde olur. Şimdi Iranda, Sûriyede ve Irakda
kendilerine (alev!) diyenler, alevî değildir.</p>



<p>(Mevdû-âtül-ulûm) kitâbı
altıyüzyedinci sahîfesinde diyor ki: Eshâb-ı kirâmm inanışı, hep birbiri gibi
idi. Çünki, hepsi Resûlullahın «sallallahü alevhi ve sellem» sohbetinde bulun­<br /></p>



<p>makla ve hizmetini yapmakla şereflendi. Bu
sohbetin ışığı altında şübheleri kalmadı. Kur’ân-ı kerîmin ve hadîs-i
şeriflerin ma’- nâsını iyi anladılar ve tâm inandılar. Sahâbe-i kirâm kalma­yınca,
yer yer câhiller, nefslerine aldananlar türeyerek, yanlış söylemeğe ve yazmağa
başladı. Herbiri yoldan çıkdı. Birçokla­rım da yoldan çıkardı. Bid’atlar,
yanlış yollar, ortalığa yayıl­mağa başladı. Ehl-i İslâm, yetmişüç fırkaya
ayrıldı. Alimlerden bir kısmı, taşkınlıkdan ve şeytâna uymakdan korunup,
Eshâb-ı kirâm yolunda kaldı. Bu doğru yolda bulunanlara (Ehl-i
sünnet) denildi. Ehl-i sünnet âlimleri, ibâdetde, iş yapmakda
birçok mez- heblere ayrıldı. Zemanımızda, dört mezhebin kitâbı vardır. Bunlar, Hanefî,
Şâfi’î, Mâlik! ve Hanbelî mezhebleridir.
Bunlardan başka, hak mezheb kalmadı. Ehl-i sünnetin mezheblere ayrılması,
Allahü teâlânın merhametidir. Âl-i İmrân sûresi, yüzbeşinci âyet-i kerîmesi­nin
meâl-i âlîsi, (Birbirlerinden ayrılanlar ve açık
âyetler, alâmetler geldiği hâlde, çeşidli yollara sapanlar gibi olmayınız!) dır.
Beydâvî «rahmetullahi aleyh» bu âyet-i kerîmeyi tefsîr ederken diyor ki
(Yehûdilere ve Nesârâya, ya’nî Hıristiyanlara, üzerinde birleşmesi lâzım olan
doğru yol, açık vesikalarla bildi- rildiğijSağlam senedlerle gösterildiği
hâlde, bunlar, Allahü teâ- lânın bir olduğunu hiçbir mahlûka benzemediğini ve
ahıretdeki varlıkları anlıyamadılar. Çeşid çeşid şeyler söyledi­ler. Ey
müslimânlar, siz de bunlar gibi fırkalara parçalanmayı­nız!). Bu âyet-i kerîme,
inanılacak şeylerde parçalanmağı, yasak etmekdedir. Fıkh bilgisinde, ibâdet
etmekde mezheblere ayrılmağı yasak etmiyor. Çünki Resûlullah «sallallahü aleyhi
ve sellem, (Ümmetimin birbirinden ayrılması [Fıkh bilgisinde
ayrılması] rahmet-i İlâhîdir) buyurdu. Bir hadîs-i şerîfde de
(Müctehid, doğru ictihâd edince, iki sevâb kazanır. Ictihâdında
yanılırsa, bir sevâb verilir) buyuruldu.</p>



<ol><li>— (Mağarada
berâber bulunduğunu bildiren âyet-i kerîme de, Ebû Bekr hakkında bir fazilet
olmayıp, belki bu âyet, onun imansız olduğunu ve fadîhatini göstermekdedir. O
gece, Cebrail nâzil olup, bu gece, kâfirler, seni öldürmeğe karâr verdi.
Eshâbının hepsine söyle ki, bu gece evlerinden çıkmasınlar. Sen yalnızca, filan
mağaraya git dedi.Hazret-i Resûl de, guruba yakın, Eshâbı toplayıp bu emri
bildirdi. Gece Hazret-i Alî, yaşı küçük olduğu hâlde, korkmı- yarak, yatağına
girdi. Resûlullah, mağaraya giderken, uzakdan biri geldiğini görüp durdu.
Gelince Ebû Bekr olduğunu anladı. Ey Ebû Bekr, Allahın emrini size söylemişdim.
Niçin sokakda dolaşıyorsun, dedi. Yâ Resûlallah! Senin için korkdum. Seni
yalnız bırakıp, evimde oturamadım, dedi. Resûlullah düşünürken, Cebrâil gelip,
Yâ Resûlal- lah! Ebû Bekri bırakma! Kâfirler gelip, Ebû Bekri tutarak, senin
ardınca gelip, seni bulur, öldürürler dedi. Hazret-i Resûl nâçar kalıp, Ebû
Bekri mağaraya götürdü. Çünki, hazret-i Resûlün kâfirlerden ve Ebû Bekrden
emniyyeti yok idi. Hak teâlâ, Ebû Bekrin ve Eshâbın nifâk yapacağını haber
vermiş, Ebû Bekrden vukû’a gelecek şeyleri bildirmişdir ve (Kalblerinde
olmıyanları söyliyorlar) buyurmuşdur. Bunların nifâklarını bildiren âyetler
çokdur. Resûlullah, enîs ve celîse muhtâc değildi. (Görmediğin askerler ile
Allah seni kuvvetlendirdi) âyeti, bunu gösteriyor. Ebû Bekr hiçbir gazâda
bulunmamış, firâr etmişdir. Mü’minin kâfire, kâfirin mü’mine sâhib [arkadaş]
olduğunu gösteren âyetler çokdur. Arabcada, eşeğin insana sâhib olduğunu
söylemek çok olmuşdur. O hâlde, Ebû Bekre sâhib denilmesi bir meziyyet olamaz.
Mağarada Resûlullah için korkdu ise, bu korkusu ibâdet olur. Ona korkma demek,
ibâdetden men’etmek olur. Resûlul­lah bir kimseyi ibâdetden men’etmez. Korkusu
günâhdan ise ve Allahü teâlânm Peygamberine inanmamış olduğundan ise, sâhiblik-
den ona ne fâide olur? Korkma demek, ona fâir*3 vermez. Resûlul­lah, elbette
günâhı men’eder. Resûl ona, düşmanlardan mahfûz kalacağım demişdi. Buna i’timâd
etmedi.Bağırıp çağırrnakdan mak­sadı, kâfirlere haber vermek idi denilse
yerinde olur. îmânı olsaydı, Allahü teâlâ onu da, yılan sokmasından korurdu.
Allah bizimle berâ- berdir demek de ona kıymet vermez. (Üç kimse gizli konuşsa,
onla­rın dördüncüsü Allahü teâlâdır) buyuruldu ki, gizli konuşan kâfirler de
kıymetli olmak lâzım gelir. Ebû Bekrin rüsvalığını ve îmândan mahrûm olduğunu,
bu âyet-i şerife açıkça gösteriyor. Âyet-i kerî­mede, ona sekine, râhatlık
verdim diyor. Onlara verdim demiyor. Bu da îmânı olmadığını gösteriyor. Böyle
fâsıkları, fâcirleri, belki kâfirler­den dahâ kötü olanları efdal deyip,
hânedân-ı nübüvvetin ma’ sûmları üzerine tercîh gösteriyor ki, Resûlullahdan
sonra hicret edenlere, Muhâcir denir. Berâber veyâ önce .gidenler, muhâcir
olmaz) yazıyor.</li></ol>



<p>Hâlbuki mağarada berâber
bulunduğunu bildiren, Tevbe sûresinin kırkıncı âyet-i kerîmesi, hazret-i Ebû
Bekr Sıddîkm «radıyallahü anh» faziletini, şerefini göstermekdedir. Çünki, o
gece, Cebrâil aleyhisselâm gelip, (Bu gece,
kâfirler seni öldür­meğe karâr verdi. Bu gece, Alîyi «radıyallahü
anh» yatağına yatır ve Ebû Bekr Sıddîk ile, Medîne-i münevvereye
hicret et!) dedi. O gece, hazret-i Alînin «radıyallahü anh» yaşı
küçük idi demesi de yanlışdır. Yirmiüç yaşında idi. Alî «radıyallahü anh», bin
cânım da olsa, senin yoluna fedadır diyerek yatağa girdi. Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem” Safer ayının yirmi – <br /></p>



<p>yedinci perşembe gecesi
kapıdan çıkıp, Yasîn sûresinin başından oniki âyet-i kerîme okuyup, sokakda dizilmiş
olan kâfirlerin üstüne üfledi. Hızla geçip, bir yere gitdi. Öğle vakti hazret-i
Ebû Bekr Sıd- dîkın evine teşrîf eyledi. Ebû Bekre haber verdiler. Kapıda, ay
doğ­muş gibi Resûlullahın cemâlini görünce (Ne emriniz var yâ Resûlal- lah!
İçeri buyurup emredin) dedi. İçeri teşrîf edip, (Bu gece Medîne-
ye hicret etmeğe emr aldım) buyurdu. Ebû Bekr, (Berâber olup, hiz­metinizde
bulunmakla şereflensem) dedi. (Sen de berâbersin) buyu­runca,
hazret-i Ebû Bekr sevindi. (Bana hicret için bir deve lâzım) buyurunca,
hazret-i Ebû Bekr, (Bütün malım, canım, evlâdlarım sana fedâ olsun. İki devem
var. Hangisini istersen sana hediyyem olsun) dedi. (Her zaman
hediyyeni kabûl etdim ve edeceğim. Fekat bu gece hicret etmek ibâdetini kendi
malımla yapmak isterim. Bir deveni bana sat) diye emr buyurdu.
Parasını verdi. Emr edip, kıla­vuz olarak, Abdüllah bin Ureykıt isminde birini
Ebû Bekr çağırdı. Para ile kılavuz tutup, iki deveyi ona teslîm etdi. Üç gün
sonra, develeri Sevr dağındaki mağaraya getir, dedi. Ebû Bekrin oğlu Abdüllaha
tenbîh edip, (Her gece mağaraya gelip, Mekkede dolaşan haberleri bize
ulaşdır) buyurdu. Ebû Bekr Sıddîkin kızı Esmâ, üç günlük yemek
hâzırladı. Paketi bağlıyacak ip bula­mayınca, kuşağını çözüp ikiye yarıp,
paketi bağladı. O günden beri, Esmânın ismi (iki kuşaklı Esmâ) kaldı. Ebû Bekr
Sıddîk kapıyı açıp, çıkacakları zeman, (Kapıyı kapa.
Arka pencereden çıkacağız) buyurdu. Ayak izleri belli olmasın
diye pencereden atladılar. Mağara önüne gelince, Ebû Bekr, (Durun yâ
Resûlallah! Önce ben girip bakayım. Zararlı birşey varsa, mubârek vücûdunüze
birşey olmasın) deyip, içeri girdi. Mağaranın içini temizledi. Gömle­ğini
çıkarıp, parçalıyarak delikleri kapadı. (İçeri buyurun yâ Resû­lallah!) dedi.
İnsanların efendisi, Allahü teâlânın sevgilisi «sal­lallahü teâlâ aleyhi ve
sellem», karanlık mağaraya teşrîf buyurdu. Ebû Bekr Sıddîk, sonraları demişdi
ki, (Mağaraya gelince bakdım, mubârek ayakları kanamışdı. Ağladım. Nâzik
ayaklarının yalın ayak [çıplak] yürümeğe alışık olmadığını bura­dan anladım).</p>



[Mağarada üç gece kalıp,
pazartesi gecesi çıkdılar. Efrencî Ey­lül ayının yirminci ve Rebî’ul-evvelin
sekizinci Pazartesi günü Medî- nede Kubâ köyüne geldiler. O gün, müslimânların (Hicrî
şemsî se­ne) başlangıcı oldu. 623. cü mîlâdî sene başı, hicrî
şemsî ve kamerî birinci seneleri içinde oldu.]



<p>Görülüyor ki, Ebû Bekr Sıddîkı «radıyallahü anh»
lekele­mek için, hicreti yanlış anlatmakda, okuyanları ağlatıp, aldat­mak için
Alî «radıyallahü anh» küçük çocuk iken yatağa girdi demekdedir. Eshâb-ı kirâmı
kötüliyebilmek için hakkında gelmiş olan âyet-i kerîmeleri, hazret-i Ebû Bekr
Sıddîk için ve Eshâb-ı ki­râm “aleyhimürrıdvân” için gelmişdir demek
alçaklığında bulun- makdadır. Nitekim, Feth sûresinde, onbirinci âyet-i
kerîmesinin meâl-i şerifi, (Cihâda gelmek istemeyip kaçdıklan
hâlde, gelecekdik ammâ, iş, güçden başımızı kaldıramadık diyenler, kalblerinde
olmıyan şeyleri söyliyorlar) dır. Bunun hazret-i Ebû Bekr Sıddîk
için olduğunu yazarak, âyet-i kerîmeyi değişdirmekdedir. Resûlul­lah
“sallallahü aleyhi ve sellem”, sapık kimselerin çıkacağını, çeşid- li hadîs-i
şeriflerde haber vermişdi. Bu hadîs-i şeriflerden birisinde (Müslimân
adını taşıyanlardan en çok korktuğum kimse, Kur’ân-ı kerîmin ma’nâsını
değişdirenlerdir) buyurdu. Bir kerre de (Kâfirler,
İslâm düşmanları için gelmiş olan âyet-i kerîmeleri, müslimân- lara
yükletirler) buyurdu. Ebû Bekr Sıddîk ile Ömer Fârûkun
«radıyallahü anhümâ» Bedr, Uhud, Hendek, Mekkenin fethi ve Huneyn ve Tebük ve
bütün cihâdlarda bulunduklan ve Resülullahın «sallallahü aleyhi ve sellem»
etrâfında pervâne gibi dolaşdıkları, bütün siyer kitâblannda ve hattâ
tefsirlerde yazılıdır.</p>



<p>Ebû Bekr «radıyallahü anh» ba’zı seriyyelerde,
kuman­danlık da etmişdi. Meselâ, hicretin yedinci yılı, şa’bân ayında, bunun
kumandasında bir bölük, Fezâre kabilesine gönderildi. Gidip bir kısmını kati,
büyük mikdarda kâfiri de esîr edip Medîneye getirdi.</p>



<p>Mühim olan şu misâli de
bildirelim: (Menâkıb-i Çihâryâr) kitâbında diyor ki, Bedr
gazâsında, Ramezân-ı şerifin on yedinci Cum’a günü, temmuz ayının öğle sıcağında,
iki taraf hücûm etmişdi. Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» Ebû Bekr,
Ömer, Ebû Zer, Sa’d ve Sa’îd ile «radıyallahü anhüm» kumanda
yerinde oturmuşdu. İslâm askeri sıkıntı çekiyordu. Sa’d ve Sa’îdi yardıma
gönderdi. Sonra Ebû Zeri gönderdi. Sonra, Ömeri gönderdi. Bir sâ’at geçdi. Ebû
Bekr, sıkıntının azalmadığını görerek, kılıcını çekip, atını sürerken, Resûl-i
ekrem «sallallahü aleyhi ve sellem» elinden tutup (Yanımdan ayrılma
yâ Ebâ Bekr! Bedenime ve kalbime gelen her
sıkıntı, senin mubârek yüzünü görmekle hafifliyor. Seninle kalbim kuv­vetleniyor)
buyurdu.</p>



<p>Sâhib [arkadaş] olmak iyi ve kötü kimseler
hakkında ve hayvanlar için de kullanılır. Fekat bu arkadaşlığın iyi ve medh
için mi, yoksa kötülemek için mi olduğu, âyet-i kerîmelerin ma’nâsmdan, açıkça
anlaşılmakdadır. Hattâ, ba’zı âyetlerde, efendi, hâmî, nasîhat verici ma’nâsına
gelmekdedir. Bunları anlamak için, lügat, metn-i lügat, iştikak, sarf, nahv,
beyân, bedî, meânî ve belâgat gibi geniş ve derin ilmleri iyi bilmek lâzımdır.
Bunları öğrenmeden âyet-i kerîmelere, çala kalem ma’nâ verenler, Kur’ân-ı
kerime iftira etmiş olurlar. Allahü teâlâ, En’âm sûresi,yirmibirinci âyetinde,
böyle iftirâcılardan şikâyet etmekde, bunların, zâlimlerin en kötüsü
olduklarını bildirmekdedir. Ebû Bekr Sıddîk «radıyallahü teâlâ anh» için, sâhib
buyurulması, onun için kıymet ve meziyyet olduğunu aynı âyet göstermekdedir.
Çünki, kendisine, korkma denilmiş ve sekîne [rahatlık, cesâret] gönderilmişdir.</p>



<p>Korkmak, üzülmek, yalnız başına, ibâdet değildir.
Günâh da değildir. Sebebine, niyyetine göre ibâdet veyâ günâh olur. Gusl
abdesti, oruç, Allah yolunda cihâd gibi ibâdetleri yapar­ken, zarar görmekden
korkmak, günâhdır. Büyüklüğünü düşünerek, Allahü teâlâdan korkmak, ibâdetdir.
Çünki birinci korku, farzları yapmağa mâni’ olmakda, İkincisi ise, insanı haram­dan
korumakdadır. Hüseyn vâiz-i Kâşifi Hirevî «rahime-hullahü teâlâ» tefsirinde
buyuruyor ki (Kâfirler, mağara önüne geldi. Ebû Bekr dedi ki: Yâ Resûlallah!
Kâfirlerden biri ayağı altına doğru bakarsa, bizi görür. Resûlullah buyurdu ki:
(O iki kişiye ne olur sanıyorsun ki, onların üçüncüsü Allahü
teâlâdır). Bu hadîs-i şerif, Ebû Bekrin üstünlüğünü
göstermekdedir. Ya’nî Allahü teâlâ- mn yardımı, koruması bizimledir buyurdu). O
hâlde, Ebû Bekr Sıddîka korkma demek, kendini üzme demek olup, bana olan
sevgini, kalbinden çıkar demek değildir. Demek ki, Ebû Bekr Sıddîkın,
Resûlullah için olan korkusu kalbindeki sevginin, ya’nî ibâdetin alâmeti idi.
Ona korkma buyurulması, bu en kıymetli, en fazîletli ibâdeti haber vermekde olup,
onu ibâdet­den men’etmek değildir.</p>



<p>Resûlullahın düşmanlardan
mahfûz kalacağını Eshâbına haber verdiğini yazdığı hâlde, (Cebrâil gelip, yâ
Resûlallah! Ebû Bekri bırakma! Kâfirler onu tutarak, senin yolunu bulur</p>



<p>ve
öldürürler dedi) diyor. İki yazısı birbirini tutmuyor. Uydurma oldukları
meydana çıkıyor.</p>



<p>Ebû Bekr Sıddîk bağırıp çağırmadı. Bütün kitâblar
diyor ki, (Yâ Resûlallah, mübârek vücûdünüze bir zarar yapmaların­dan
korkuyorum) dedi. Mağarada, Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» efendimize
zarar gelmesin diye, açık kalan bir deliğe, mübârek ayağını kapamışdı.
Delikdeki yılanın ayağını sokması niçin bir kusûr olsun? Resûlullahı da
«sallallahü aleyhi ve sellem», bir zeman akreb sokmuşdu. Hazret-i Alînin «radı-
yallahü anh» ciğerpâre oğlu Muhsini horoz gagalayıp ölümüne sebeb olmuşdu.
Haseni «radıyallahü anh» zehr öldürmüşdü. Bunlar neden suç olsun? Niçin
îmânsızlığa alâmet olsun?</p>



<p>Allahü teâlânın, kullarla berâber olması,
sıfâtlarının bera­ber olması demekdir. Kahr, gadap sıfâtınm berâber olması,
felâket ve rüsvâlık olduğu gibi, rahmet, nusret, muhabbet sıfât- larmın berâber
olması da kıymet ve se’âde. olur. Resûlullah, (Allah bizimle
berâberdir) buyurarak, kendi zât-ı risâletpenâhî- sine mahsus
olan, berâberliğe, hazret-i Ebû Bekri de katıyor. Böylece, kendine tecellî
eden, muhabbet, merhamet, ihsân ve ikrâmlara, hazret-i Ebû Bekrin de ortak
olduğunu müjdeliyor. Ne büyük se’âdet! Fazilet böyle olur! Âyet-i kerîmelerle,
hadîs-i şeriflerle bildirilen fazüetden, meziyyetden üstün bir şeref olabilir mi?
Düşman düzmelerine inanıp, güneşin nûru inkâr olunabilir mi? Buna ancak,
ahmaklar, körler inanır.</p>



<p>Allahü teâlânın gizli konuşanlarla berâber
bulunması, ilm sıfâtınm beraber olmasıdır. Ya’nî onların sırlarını bilir demek­dir.
Bu âyet-i kerîme, beğenmek veyâ kötülemek olmayıp, ilm sıfâtını haber
vermekdedir.</p>



<p>(Sonra,
Allahü teâlâ, ona sekme indirdi) meâlindeki âyet-i kerîme­ye de
yanlış ma’nâ veriyor. Sekîne Resûlullaha indi diyor. Sekîne, ya’nî râhatlık,
nerede yoksa oraya iner. Onun yazısından, Resûlullahda «sallallahü aleyhi ve
sellem» önceden sekîne bulunmamış olduğu, korkduğu anlaşılır. Hâlbuki, Allahü
teâlâ, önceden, seni kâfirlerden muhâfaza edeceğim dediğini yazmışdı. Demek ki,
Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» Âllahü teâlânın bu va’dine güvenmeyip
korkdu mu? Sonra, kendisine sekîne indirildi demek, Allahın Peygamberine ne
büyük hakâret ve kötülemek olur. Ebû Bekr-i Sıddîkı kötü­lemek isterken,
Resûlullahı kötüliverek küfre sürüklendirin-<br /></p>



<p>den haberi olmuyor. Belki de, Resûlullahı da
kötülemek, böylece islâmiyyeti yıkmak istemekdedir. Bütün tefsirler, sekî-
nenin Ebû Bekr Sıddîka indiğini bildiriyor. Çünki, Resûlulla- hın sekînesi
zâten vardı. Ebû Bekr Sıddîk ise, Resûlullaha olan aşırı sevgisinden dolayı
sekînesini gayb etmişdi. Nitekim, Huneyn gazâsında, Eshâb-ı kirâmın çoğu
dağılıp, yalnız Abbâs, Ebû Bekr ve birkaç kahraman «radıyallahü teâlâ anhüm
ecma’în» ölmeği göze alıp, geri dönmedi. O zeman, Resülullahın da «sallallahü
aleyhi ve sellem» Allahın dîninin yok olacağı üzüntüsü ile, sekînesini gayb
etdiği, âyet-i kerîme­den anlaşüıyor. Nitekim, Tevbe sûresindeki bir âyet-i
kerîmenin meâl-i âlîsi, (Huneyn günü, Allahü teâlâ, Resûlüne ve
mü’minlere sekîne indirdi) dir.</p>



<p>(Allahü teâlâya ve Resûlüne hicret
edenler) meâlindeki âyet-i kerîme, Resûl «aleyhisselâm» Medîneye
gitdikden sonra, ona gelen demek değildir. Allah için ve O’nun Resûlünün emri
ile şehrini terk eden demekdir. Hadîs-i şerifler, âyet-i kerîmeyi böyle tefsir
etmekdedir. Resülullahın hicretinden önce Habeşis- tana ve Medîne-i münevvereye
gönderilenler de muhâcir idi. Ahmed bin Muhammed Kastalânî (Mevâhib-i
ledünniyye) kitâ- bında buyuruyor ki, (Resûl aleyhisselâm, Akabe
anlaşmasın­dan sonra, Eshâbına, Medîneye hicret etmelerini emr etdi. Eshâb-ı
kirâm, bölük bölük Mekkeden çıkdı. Kendisi, Mek- kede kalıp, izn bekledi. Ömer
bin Hattâb ve kardeşi Zeyd ile berâber yirmi kişi develerle gitdi. Mekkede,
Resûlullah ile hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Alîden «radıyallahü anhümâ» başka
kimse kalmadı. Ebû Bekr de gitmeğe izn istedi. (Sabr et yâ
Ebâ Bekr! Umarım ki, Allahü teâlâ, seni bana yoldaş eder) buyurdu.
(O gece Cebrâil nâzil olup, Eshâbının hepsine söyle! Evlerinden çıkmasınlar)
yazısının da yalan olduğu buradan anlaşıl makdadır. Mekke-i mükerremede iki
sahâbîden başka müslimân kalmamışdı ki, kime söylenebilecek? Kâfirler topla­nıp,
Resûlullahı öldürmeğe sözleşdiler. Cebrâil aleyhisselâm, bunu haber verdi ve
(Bu gece yatağında yatma) dedi. Bu kitâbın, (önceden emr ile Mekkeden çıkan bütün
Eshâbın hiçbiri muhâcir olmaz. Muhâcir, hicretden sonra gelen birkaç kişi olur)
demesinin de çok yanlış olduğu meydandadır. O hâlde, Ebû Bekr Sıddîk “ra-
dıyallahü anh”, Muhâcirlerin en kıymetlisi, en şereflisidir.</p>



<ol><li>— (Kur’ân, harf ve
kelimelerdir. Bunlar da, hâdisdir. Kelâ- mullah kadîm değildir. Diğer sıfatlar
da kadîm değildir. Kur’ân kadîm olsaydı, mahlûklar yok iken, kime emr ve nehy
edecekdi? Yok olan şeyi, birşey ile va’d eylemek, birşeyden nehy buyurmak
muhâldir. Allahü teâlâ kâfirlere (Ona benzer bir hadîs getiriniz) buyuruyor.
Hadîsden murâd Kur’ândır. Hâdis olan şey kadîm olamaz. Kur’ân kadîm olsaydı,
Kur’ânda ismi geçen insanlar da kadîm olurdu) diyor.</li></ol>



<p>Sekiz sıfâtın kadîm olmadığına inanmak, Allahü
teâlânm, mahlûkları yaratmadan önce —hâşâ— kudretsiz, âciz ve câhil olmasını
icab etdirir. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde bildirilen şeyleri, ezelde
biliyordu. Bildiklerini bildirmesi, bildirilen şeyle­rin kadîm olmasını îcâb
etdirmez. Allahü teâlânm sıfatlarını, insanların sıfatlarına benzetdiği için,
Kur’ân-ı kerîmde bildiri­len sıfatları inkâr etmekdedir. (Tam
ilmihâl-Se’âçjet-i Ebediyye) birinci kısm, otuzbirinci maddeyi okuyunuz! Âyet-i
kerîme­deki (hadîs) kelimesi, Kur’ân-ı kerîm demek değildir. Kâfirle­rin sözleridir.
Ya’nî Kur’ân-ı kerîme benzer, söz getiriniz. Getiremezsiniz! Çünki, Kur’ân-ı
kerîm kadîmdir. Sizin sözleri­niz ise hâdisdir, mahlûkdur demekdir.</p>



<p>Emâlî kasidesi (Allahü teâlânm sıfât-ı zâtiyyesi
ve sıfât-ı sübûtiyyesi hep kadîmdir. Hep var idi. Hiç yok olmıyacaklar- dır)
beytinin şerhinde diyor ki (Sıfatlan sonradan olsaydı, zât-ı İlâ­hîde
değişiklik olurdu. Değişikliğe uğrayan şey de, hâdis, ya’nî son­radan var olmuş
olur. Bundan, Allahü teâlânm sonradan var olma­sı lâzım gelir. Bu ise olamaz).</p>



<p>Emâlî kasîdesi onbirinci beytinde (Kur’ân-ı
kerîm, Allahü teâlânm kelâmıdır. Mahlûk, sonradan yaratılmış değildir. Zât-ı
İlâhînin sıfatıdır) diyor. Ahmed Âsim efendi, bunu şöyle açıklı­yor: Kur’ân-ı
kerîm, bu kelimelerden, seslerden çıkan ma’ nâlardır. Kelimeler, sesler,
kelâm-ı İlâhî değildir. İnsanın kelâmı da kalbdedir. Sözlerimiz bunu meydâna
çıkaran tercü- mândır. Her dirinin kemâli, üstünlüğü, kelâm sıfatı iledir.
Kelâm sıfatı olmazsa, kusûrlu olur. Allahü teâlâ da, diri olduğu için, kelâm
sâhibi olması lâzımdır. Bütün Peygamber­ler, bütün kitâblar, Allahü teâlânm
kelâm sıfâtı vardır dedi. Mûsa aleyhisselâmm ağaçdan işitdiği kelime ve ses,
kelâm-ı İlâhî idi. Hâfızm sesi ise değildir. Bu sesin ma’nâları, kelâm-ı
İlâhîdir. Allahü teâlâ, mahlûkların sözünü harisiz, sessiz işitir. Harfsiz,
sessiz olan kendi kelâmını, arabî dil ile indirdi. Kelâm-ı İlâhîde bir
değişiklik olmadı. İnsan çeşidli elbise ile, çeşidli sûretde görünür, fekat
insanda bir değişiklik olmaz. Allahü teâlânın kelâmı, mahlûkların kelâmı gibi,
kelime ve sese muh- tâç değildir. Fakat bu kelime ve sesler değişdirilirse,
terceme edilirse, kelâm-ı İlâhî değişdirilmiş, bozulmuş olur. Kur’ân-ı kerîm,
bu kelimelere, bu sese mahsûsdur. Allahü teâlâ, kelâ­mını bu kelimelere,
seslere kendi yerleşdirmişdir.</p>



<p>Kur’ân-ı kerîm, Levhilmahfûzda da, bu kelimeler
ile, bil­mediğimiz bir hâlde yazılı idi. Mahlûk değildi. Cebrâil aleyhis­selâm
harfli, sesli olarak, Resûlullah efendimizin «sallallahü aleyhi ve sellem»
ba’zan mubârek kulağına, ba’zan da, harfli ve sessiz olarak, doğruca kalbine
okudu, yerleşdirdi. Yoksa ma’ nâlar kelimesiz olarak mübârek kalbine ilhâm
edilmiş, Muhammed aleyhisselâm da, arabî konuşduğu için, bu kelâm-ı İlâhiyi,
kendisi,bu kelime ve seslerle söylemiş değildir. Evet, bu şeklde de vahy oldu.
Kelâm-ı İlâhî mubârek kalbine vahy edildi ve bunu kendisi, belirli kelime
kalıblarına sokarak söyledi. Bunların ma’nâsı, Allahü teâlâdan; kelimeleri,
sesleri ise, Muhammed aleyhisselâmdan oldu ki, bunlara (hadîs-i
kudsî) denildi. Kur’ân-ı kerîmi, hadîs-i kudsî ile
karışdırmamalıdır. Kelime ve ses içindeki (Kelâm-ı lafzî), kelimesiz,
sessiz olan (Kelâm-ı nefsî) nin aynıdır. Allahü teâlânın ilm
sıfatı başkadır, kelâm sıfatı başkadır. Kur’ân-ı kerîm, ilm sıfatı değil, kelâm
sıfatıdır.</p>



<p>İmâm-ı Rabbânî, müceddid-i elf-i sânî, Ahmed bin
AbdüF ehad Fârûkî «kuddise sirruh» (Mektûbât) kitâb;
üçüncü cild seksendokuzuncu mektûbunda buyuruyor ki, (İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe
ile imâm-ı Ebû Yûsüf «rahime-hümullahü teâlâ», Kur’ân-ı kerîm mahlûk mu, değil
mi diye altı ay konuşup birbiri ile anlaşamadılar. Altı ay sonra sözbirliğine
varddarve Kur’ân-ı kerîme mahlûkdur diyen kâfir olur dediler. Kelâm-ı nefşîyi
gösteren, kelâm-ı lafzîyi anlatan harfler, kelimeler, sesler, elbette
mahlûkdur, hâdisdir. Bütün mahlûklar içinde, Allahü teâlâya en yakın olan, en
kıymetli olan, Kur’ân-ı kerîmin harf­leri ve kelimeleridir. Kelâm-ı lafzî ve
kelâm-ı nefsî ise ezelî ve kadîmdir). Bu konuda, yüz ve yüzyirminci mektublarda
da, geniş bilgi vermekdedir.</p>



<ol><li>— (Bizim
bildiğimiz hadîs ve tefsirleri emîrül-mü’minîn hazret-i Alî ve îmâm-ı Hasen ve
imâm-ı Hüseyn ve Selmân ve Ebû Zer ve Mikdâd ve Ammâr bin Yâser rivâyet
etmişdir. Sizin rivâyet etmekde olduğunuz hadîsler ise, ancak Mu’âviye ve Amr
ibni As ve Enes bin Mâlik ve Âişe ve bunlar gibi eşhâsdan nakl olunmakdadır,</li></ol>



<p>Hâlbuki,
Sâhib-i şerî’at buyurdu ki, (Benden rivâyet olunan hadîsler, dört kimseden
zâhir olabilir. Onların beşincisi yokdur. Başkaları münâfıkdır). Bu münâfıkları
müslimânlar üzerine hâkim eylediniz. Eshâbın hiçbiri, Resûlullaha süâl
soramazdı. Çünki mü’minlerin süâl sorması âyet-i kerîme ile yasak edilmişdi.
Yalnız hazret-i Alî sorardı) diyor.</p>



<p>Yukarıdaki, yazının bir din düşmanı tarafından
hâzırlan- mış olduğu meydandadır. (Se’âdet-i Ebediyye) kitâbı bunların cevâbları
ile doludur. Bilhâssa, büyük âlim seyyid Abdülhakîm Efendinin «rahime-hullahü
teâlâ» (Tefsir kitâbları ve hadîs-i şerifler) başlıklı yazısının okunmasını
tevsıye ederiz.</p>



<p>Osmanlı devrinde yetişen âlimleri bildiren
(Şakâyık-ı Nu’ mâniyye) kitâbının sâhibi, Taşköprüzâde Ahmed bin Mustafa
efendinin (Miftâhüsse’âde) kitâbını, oğlu Kemâleddîn Muham­med
«rahime-hümullahü teâlâ» türkçeye çevirmiş ve (Mevdû’at- ül Ulûm) adını
vermişdir. Burada diyor ki:</p>



<p>Ehl-i sünnet âlimleri «rahime-hümulllahü teâlâ»
tefsir ve ha­dîs bilgisini, dört halîfe içinden, en çok hazret-i Alîden «radı-
yallahü anh» almışdır. Çünki, üç halîfe önce vefât etdi. Hazret-i Ebû Bekr
«radıyallahü anh», ilk îmâna geldiği, dîni yaymakla vakt ge­çirdiği, ahkâm-ı
islâmiyyeyi ve müslimânlann işlerini yapmağa uğ- raşdığı için, kendinden gelen
haberler az oldu. Bundan dolayı, Ehl-i sünnet âlimlerinin çoğu, bilgilerini
hazret-i Alîden «radıyallahü anh» aldı. Hazret-i Alî «radıyallahü anh»: Benden
istediğinizi so­runuz! Her âyet, gece mi, gündüz mü geldi, harbde mi, sulhde
mi, ovada mı, dağda mı geldi bilirim buyurdu. Her âyetin ne için geldiğini
bilirim. Her âyetin ma’nâsım sordum, öğrendim, ezberledim, anlatırım. Bana
sorun buyurdu. Abdüllah ibni Mes’ûd buyurdu ki (Kur’ân-ı kerîm, yedi harf,
ya’nî yedi lügat üze­rine geldi. Her harfinin iç ve dış ma’nâları vardır. Bu
ma’nâların hepsi Alîdedir).</p>



<p>Eh-i sünnet âlimleri tefsîr ve hadîs-i şerîf
bilgilerini, imâm-ı Alîden, hazret-i Hasen ve Hüseynden ve Selmân ile Ebû
Zerden «radıyallahü anhüm» öğrendikleri gibi, Eshâb-ı kirâmm hepsinden de aldı.
Çünki, hepsi yüksek idi, âdil idi. Cemâleddîn Yûsüf bin İbrâhîm Erdebîlî (Envâr
li-amel-il-ebrâr) adındaki fıkh kitâbında diyor ki: Ebû Amr bin
Salâh (Ma’rifet- ülhadîs) kitâbında ve Yahyâ bin Şeref
Muhyiddîn Nevevî (İrşâd) ki- tâbında
buyurdular ki, Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem” vefâtında, yüzyirmidörtbin
Sahâbî vardı. Bunların hepsi yüksek ve âdil idi. İmâm-ı Begavînin (Mesâbih)
ismindeki hadîs kitâbında [dörtbinyediyüzondokuz hadîs-i şerîf vardır] Ebû Saîd
Hudrînin bil­dirdiği hadîs-i şerîfde, (Eshâbımı kötülemeyiniz! Uhud dağı
kadar altın sadaka verseniz, Eshâbımdan birinin yarım müd
arpa sadaka­sının sevâbına kavuşamazsınız!) buyuruldu. [Bir müd.
875 gramdır]. Resûlullahın «sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem» huzûruna,
sohbetine yetişmenin fâidesi böyle idi. Eshâb-ı kirâma söğmek harâmdır. Bü­yük günâhdır.
Çünki, Eshâb-ı kirâmm hepsi müctehiddir. O harb- lerde, ictihâdlanna uygun
davranmalan vâcib idi ve öyle yapdılar. Yine (Envâr) da, Erdebîlî diyor ki,
hazret-i Mu’âviyeye «radıyallahü anh» söğmek, kötülemek câiz değildir. Çünki
Sahâbe-i kirâmın bü­yüklerindendir. İmâm-ı Muhammed bin Muhammed Gazâlî bu­yurdu
ki, imâm-ı Hasenin ve imâm-ı Hüseynin nasıl şehîd olduklan- nı ve Eshâb-ı kirâm
arasındaki muhârebeleri anlatmak, yazmak ha- râmdır. Çünki, Eshâb-ı kirâmdan
herhangi birini kötülemeğe, sev­memeğe sebeb olur. Dîn-i islâmı, sonradan
gelenlere ulaşdıran, onların hepsidir. Onlardan birini kötülemek, islâmiyyeti
kötülemek, dîni yıkmak olur.</p>



<p>(Mesâbîh) de İmrân bin Haşinin «radıyallahü teâlâ anh»
bildir­diği hadîs-i şerîfde (Ümmetimin en hayrü, en üstünleri, zemanımda bulunanlardır.
Onlardan sonra, en hayrhlan, onlardan sonra gelenler­dir. Onlardan sonra, en
hayrlılan onlardan sonra gelenlerdir. Onlardan sonra, öyle insanlar gelir ki,
istenmeden şâhidlik ederler ve emîn olmazlar. Hâin olurlar. Adaklarını yerine
getirmezler. Keyfle- rine, şehvetlerine düşkün olurlar) buyuruldu. Yine bu kitâbda Câbir bin
Abdüllahın bildirdiği hadîs-i şerîfde, (Beni gören ve beni görenleri gören müslimânlann hiçbiri
Cehenneme girmez) buyurdu.</p>



<p>Abdüllah bin
Zübeyrin, babası Zübeyr bin Avvâmdan «radıyallahü anhümâ» işiterek bildirdiği
hadîs-i şerîfde, (Her­hangi
bir memleketde vefât eden eshâbımdan biri, kıyâmetde, mahşer yerine
giderlerken, o memleketin müslimânlanna önder olur ve onlann önlerini
aydınlatır) buyurdu.</p>



<p>Hüseyn bin Yahyâ Buhârî
«rahime-hullahü teâlâ» (Ravda-tül-UIemâ) kitâbında
buyuruyor ki (Müctehidin her hadîsle amel etmesi câizdir. Eshâb-ı kirâmm
herbirinin sözü vesikadır). İmâm-ı a’zâm Ebû Hanîfe «rahime-hullahü teâlâ»
ouyurau ki, Eshâb-ı kirâmdan herhangi birinin, benim ictihâ- dıma uymıyan bir
sözünü öğrenirseniz, benim sözümü bırakın, sahâbînin sözü ile amel edin!</p>



<p>Bunlar gösteriyor ki, Ehl-i
sünnet âlimleri «rahime- hümullahü teâlâ», Ehl-i beytin sözlerini vesika olarak
almışlar ve ilmlerini bu temel üzerine kurmuşlardı. Çünki, Ehl-i beyt ve bütün
Eshâb-ı kirâm «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în», hep Fahr-i âlemden «sallallahü
teâlâ aleyhi ve sellem» öğrendikle­rini, ya’nî hep aynı şeyleri söylemişlerdir.
Onların ictihâdları arasındaki ayrılık, âyet-i kerîme ve hadîs-i şerifleri
değişdirmek demek değildir.</p>



<ol><li>— (Biz,
Ehl-i beyt mezhebindeyiz. Ehl-i beyti inkâr eden, mel’ûndur. Her zeman bir
imâm-ı mansûs ve ma’sûmun vücûdu<sup>–</sup>lâzımdır. Her Peygamber bir vasî ve
halîfe ta’yîn etmişdir. Bizim Resulümüz, efdal-i Enbiyâ olup, onun vasisi de
seyyid-i evsi- yâdır.Bizden olanlar,hiçbir vakt tahâretsiz bulunmaz.Hâlis su bulmadıkça
abdest almazlar. İki el ile yüzlerini yıkamaz, sağ el ile yıkarlar. Kulak ve
boyuna mesh etmezler. Ayaklarını yıkamazlar. Sücûd, rükû’, kıyâm ve kuûdu Ehl-i
beyt gibi yaparlar, istihâzeli tavşan etini yimeği harâm bilirler. Kelb derisi,
debağlanmakla temiz olmaz derler. Fâsık ardında nemâz kılmazlar. Haccı, fâsıkın
men’etmesi ilezâyi’ etmez­ler. Zinâdan hâsıl olan kız ile nikâh etmezler. Kıyâs
ile amel etmezler, ibtidâ kıyâs eden iblîsdir. ikinci kıyâs eden Ebû Hanîfedir
derler. Yüzüğü sağ şehâdet parmağına takarlar. Emîrülmü’minîn ismi ancak Alîye
mahsûsdur derler. Onun düşmanlarına la’net ederler ve kâfir bilirler. Şâfi’î,
önceleri, Ebû Hanîfeyi hicv etdi. Sonra tarîk-i hazelânda onunla şerîk olup,
cânib-i nîrâna gitmede refîk oldu der­ler. Ehl-i sünnet, Alîye muhabbeti terk
edip, fâsıkların, zâlimlerin Cehennem yolunu tutmuşlar derler. Ebû Bekr
hilâfete mütesaddî olunca, Alî onu ve ona tâbi’ olanları mahcûb ve bî’itibâr
etdi derler. Âl-i Resûlün yolu budur derler) yazıyor.</li></ol>



<p>Memleketimizdeki, teiniz
müslimânlar, yalancı, sapık kimsele­rin iç yüzünü anlasın diye, kitâblarındaki
satırları aynen yukarı yaz­dık. Cenâb-ı Hakka sonsuz şükrler olsun ki, islâm âlimleri
bunlara, vesikalara dayanarak cevâb vermekle, tutdukları yolun bozuk bir yol
olduğunu göstermekdedir. (Kıyâs) demek, Kur’ân-ı
kerîmde ve hadîs-i şeriflerde açıkça bildirilmemiş olan emrleri meydâna çıkar-
makdır. Iblîs, kıyâs yapmadı. Emre isyân etdi. Isyâna, küfre kıyâs ismini
vererek, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfeye düşmanlığını gizlemek, bu büyük âlimi
lekeliyerek, dîn-i islâmı yıkmak istemekdedir.</p>



<p>tttusnıyyej KiıaDinın, oır
ısıam uuşmanı, dii yenuaı laraıın- dan hâzırlandığını (Tuhfe-i
isnâ aşeriyye) bildiriyor. Müslimân- ların arasına ikilik sokarak
İslâmiyyeti içerden yıkmak, parçalamak için yazıldığı meydândadır. En büyük
hücûm silâhı, Ehl-i sünnet âlimlerini, Ehl-i beyte düşman imiş gibi
göstermesidir. Hâlbuki, Ehl-i sünnetin Ehl-i beyte pek çok sevgi ve saygı
taşıdığı, onların her sözünü vesika ve sened olarak aldıkları kitâblarımızda
yazılıdır. Ehl-i beytin âşıklarını, onlara düşman olarak tanıtmak, büyük
küstâhlıkdır. Çok kurnaz dav­ranarak, bunların bir köle tarafından, Ehl-i
sünnet âlimlerine karşı söylenmiş olduğunu ve kimsenin cevâb veremeyip, rezîl
olduklarını yazıyor. Bu câriye, bu bilgileri imâm-ı Ca’fer Sâdık- dan
“rahime-hullahü teâlâ” öğrenmiş diyerek, bu küfr ve düş­manlığını, o büyük
imâma da bulaşdırmağa uğraşıyor. Giridli Sırrı paşanın “rahime-hullahü teâlâ” (Şerh-i
Akâid) terceme- sinde ve {Milel ve Nihal) kitâbında
ve Kâmus mütercimi olan Ahmed Asım efendinin “rahime-hullahü’ teâlâ” (Emâlî
kasi­desi) şerhinde ve (Tam ilmihâl) ve
(Hak Sözün Vesikaları) kitâb- larında, bu
yazıların yanlışları birer birer gösterilmekde, âyet-i kerîme ve hadîs-i
şerifler ile, isbât edilmekdedir.</p>



<p>Seyyid Eyyüb bin Sıddîk
“rahime-hullahü teâlâ” (Menâkıb-ı Çihâr yâr-i güzîn) kitâbında,
altmışüçüncü menâ- kıbde diyor ki, Küfe [şimdiki Bağdâd] şehrinde, Abdülmecid
adında bir sapık vardı. İmâm-ı Ca’fer Sâdıkın “rahime-hullahü teâlâ” huzûrunda
gelip şöyle sordu:</p>



<p>S — Eshâb arasında, en
üstün kimdir?</p>



<p>Ca’fer Sâdık —
Ebû Bekr Sıddîk “radiyallahü teâlâ anh” hepsinden üstündür.</p>



<p>S — Böyle olduğunu nerden biliyorsun?</p>



<p>C. S. — Allahü teâlâ, onun için, Resûlden sonra,
ikinci buyurdu. Bundan üstün şeref olmaz.</p>



<p>S — Alî “radıyallahü anh”,
Resûlün yatağında, kâfirlerden korkmadan, yatmadı mı?</p>



<p>C. S. — Ebû Bekr “radıyallahü
teâlâ anh” birşeyden kork­madan, Resûlullahdan “sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem” önce mağaraya girdi.</p>



<p>S — Kâfirlerden korkmasaydı,
girmezdi. Hâlbuki, Allahü teâ­lâ, Resûlüne haber verip, Ebû Bekre korkma dedi.
Demek ki kork du.<br /></p>



<p>C. S. — O, Resûlullaha bir
zarar gelirse diye korkdu. Ayağını bir deliğe koydu. Yılan onu kaç kerre
ısırdı. Acısına katlanıp, Resûlü râhatsız etmemek için, ayağım çekmedi. Resûlü
uyandırmamak için, hiç ses de çıkarmadı. Kendinden korksaydı, zehrlenerek,
cânını Resûle fedâ etmezdi.</p>



<p>S — Mâide sûresinde, (Rükû’da
iken sadaka verirler) meâ- lindeki ellisekizinci âyet-i kerîme
ile medh olunan, Alîdir.</p>



<p>C. S.
— (Allahü teâlâ, mürtedlerle cihâd eden bir kavm getirir. Allahü teâlâ bunlan
sever) meâlindeki âyet-i
kerîme, Ebû Bekr Sıddîk içindir ve daha çok yükseltmekdedir.</p>



<p>S — Bekara sûresi,
ikiyüzyetmişdördüncü âyetinde, (Malları­nı,
gece, gündüz, gizli, göz önünde verenler) meâl-i şerîfı ile medh
olunan Alî değil midir?</p>



<p>C. S. — Ebû Bekr Sıddîkı medh
eden (Velleyl) sûresi, sânını çok yükseltmekdedir. Çünki, Ebû Bekr, kırkbin
altun verdi. Kendisine hiç bırakmadı. Allahü teâlâ, Resûlüne Cebrâil
aleyhisselâmı gönderip meâlen (Ben Ebû Bekrden râzıyım. O benden
râzı mıdır?) buyurdu. Ebû Bekr (Ben, Allahü teâlâdan râzıyım,
râzıyım, râzıyım) diyerek cevâb verdi.</p>



<p>S
— Tevbe sûresinin yirminci âyetinde (Hâcılara su vermeği ve Mescid-i Harâmı binâ etmeği, îmân
etmekle ve Allah yolunda cihâd etmekle bir mi tutuyorsunuz? Hayır. Böyle değildir)
meâl-i şerîfı ile Alî
öğülmekdedir.</p>



<p>C.
S. — Hadîd sûresi, onuncu âyetinde (Mekkenin fet­hinden önce, sadaka verip, cihâd eden ile,
fethden sonra veren ve cihâd eden bir değildir. Önce olanın derecesi, dahâ
yüksekdir)</p>



<p>meâl-i şerîfı ile Ebû Bekr medh olunuyor. Ebû
Cehl [Amr bin Hişâm bin Mugîre] Resûlullaha vurmak istedi. Ebû Bekr yeti­şip,
önledi.</p>



<p>S — Alî, hiç kâfir
olmadı.</p>



<p>C. S. — Evet öyledir. Fekat, Allahü teâlâ, Tevbe
sûresi, yüzbirinci âyetinde (Muhâcir ve Ensârın önce gelenlerinden Allahü teâlâ
râzıdır. Onlara Cennetde sonsuz ni’metler vardır) ve</p>



<p>Zümer sûresi, otuzüçüncü âyetinde (Doğru
haberle gelen ve Ona inanan için Cennetde, istedikleri her şey vardır) meâl-i
şerif­leri ile Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” îmânını medh etmek- dedir. Başkasının
îmânı, böyle öğülmedi. Mekkede, Resûlullah, her ne söylese, kâfirler, yalan
söyliyorsun derdi. Ebû Bekr, hemen yetişip, doğru söyliyorsun, yâ Resûlallah
derdi.</p>



<p>S — İmrân sûresi, yüzellibeşinci âyetinde,
Allahü gazâsında, şeytâna uyup, dağılanlar) meâl-i şerifi
ile ş, yor mu?</p>



<p>C. S. — Âyet-i kerîmenin sonunu da oku! (C
kusûrlannı afv etdim) meâl-i şerifini buyuruyor.</p>



<p>S
— Alîyi sevmek farzdır. Şûrâ sûresi, yirmiüçüm nin meâli, (Size islâmiyyeti bildirdiğim ve Cenneti müjde için, bir
karşılık beklemiyorum. Yalnız yakınım olanları i</p>



<p>dir ki,
bunlar Alî, Fâtıma, Hasen ve Hüseyndir.</p>



<p>C.S.
— Ebû Bekre “radıyallahü teâlâ anh” düâ etm onu sevmek farzdır. Haşr sûresi,
onuncu âyetinin meâl-i (Muhâcirlerden ve Ensârdan sonra, kıyâmete kadar gelen
minler, Yâ Rabbî bizi afv et ve bizden önce gelen din kardeşlerin</p>



[Ya’nî
Eshâb-ı kirâmı] afv et derler) dir.
Hüseynî tefsirinde di> ki; (Âlimler buyurdu ki; Eshâb-ı kirâmdan
“radıyallahü teâ anhüm ecma’în” birini sevmiyen kimse, bu âyetde bildirile*
mü’minlerden olmaz. Bu düâdan mahrûm olur).</p>



<p>S — Resûl aleyhisselâm (Hasen ve Hüseyn, Cennet
gençleri­nin üstünüdür. Babaları ise, dahâ üstündür) buyurdu.</p>



<p>C.S. — Ebû Bekr
Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” için bundan dahâ iyisini buyurdu. Babam Muhammed
Bâkırdan işitdim. Ceddim İmâm-ı Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki,
Resûlullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» huzûrunda idim. Ebû Bekrle Ömer
geldi. Resûlullah buyurdu ki (Yâ Alî! Bu ikisi, Cennet
erkeklerinin en üstünüdür).</p>



<p>S — Yâ Ca’fer, Âişe mi üstündür, Fâtıma mı?</p>



<p>C. S. — Âişe «radıyallahü anha», Resûlullahın
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” zevcesi idi. Cennetde, onun yanında olur.
Fâtıma «radıyallahü anhâ» Alînin “radıyallahü teâlâ anh” zevcesi idi. Onun
yanında olur.</p>



<p>S — Âişe, Alî ile harb etti. Cennete girer mi?</p>



<p>C. S. — Ahzâb sûresi,
elliüçüncü ayetinin meâl-i âlîsi, (Resûlullahı
incitmeyiniz. Ondan sonra, zevcelerini nikâh ile hiç almayınız. Bunların ikisi
de büyük günâhdır) dır. Beydâvî ve Hüseynî tefsirlerinde diyor
ki, bu âyet gösteriyor ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” vefât
etdikden sonra da, ona saygı göstermek için, zevcelerine saygı lâzımdır.<br /></p>



<p>S —
Ebû Bekrin halîfe olacağını, Kur’ân-ı kerîmde gösterebi­lir misin?</p>



<p>C.
S. — Hem Kur’ân-ı kerîmde, hem Tevrâtda ve hem İncilde gösterebilirim. En’âm
sûresi, yüzaltmışbeşinci âye­tinin meâl-i âlîsi, (Allahü teâlâ, sizi yer yüzünün halîfesi yapdı) birbirinizin yerini tutarsınız. Nûr sûresi,
ellibeşinci âyetinin meâl-i âlîsi, (îmân eden ve enirlerimi yapanlarınızı, yer yüzüne hâkim
kılacağımı söz veriyorum. İsrâil oğullannı halîfe yapdığım gibi, sizi de, birbiriniz
ardı sıra halîfe yapacağım) dır.
Beydâvî ve Hüseynî diyor ki, bu âyet-i kerîme gaybden haber verip, Kur’ ân-ı
kerîmin, Allahü teâlânın kelâmı olduğunu ve dört halîfesinin “radıyallahü teâlâ
anhüm ecma’în” meşrû haklı olduğunu göstermekdedir. Tevrâtda ve İncilde, Feth
sûresi son âyetinde meâlen (Resûlullah ve Onunla birlikde olanlar, birbirlerini her
zeman ve çok severler ve her zeman kâfirlere düşman olurlar) bütün Eshâb bildirilmekde ve Ebû Bekrin
şerefine işâret edil- mekdedir. Bu âyetin sonunda meâlen (Eshâuinın misâlleri Tev­râtda ve İncilde bildirildi) buyuruyor. Ceddim Alînin haber verdiği
hadîs-i şerîfde (Allahü
teâlâ, hiçbir Peygamberine verme­diği kerâmetleri bana verir. Kıyâmetde
mezardan, önce kalkarım. Allahü teâlâ, dört halîfeni çağır buyurur. Onlar
kimdir yâ Rabbî? derim. Ebû Bekrdir buyurur. Yer yardıp Ebû Bekr, herkesden
önce mezardan çıkar. Sonra Ömer, sonra Osmân, sonra Alî kalkar…) buyuruldu.</p>



<p>Sapık, hemen söz alıp,</p>



<ul><li>Yâ Ca’fer, bunlar, Kur’ânda var mı?</li></ul>



<p>C. S. — Zümer sûresi,
altmışdokuzuncu âyet-i kerîmesinin meâl-i âlîsi, (Peygamber ve
bunların şâhidleri, hesâb için getirilir) dir. Yâhud, şehîdleri
getirilir denildi.</p>



<p>S — Yâ Ca’fer! Şimdiye kadar, üç halîfeyi sevmiyordum. Şimdi buna
pişmân oldum. Tevbe edersem kabûl olur mu?</p>



<p>C. S. — Çabuk tevbe et! Bu tevbe, se’âdetine
alâmetdir. Bu hâl ile âhırete gitseydin, dînin boşa giderdi.</p>



<p>Görülüyor ki, Ehl-i beytin
hepsi, hazret-i Ebû Bekri ve bütün Eshâbı “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”
seviyordu. Câriyenin imâm-ı Ca’fer Sâdıkı gördüğü ve hizmeti ile şereflen­diği
doğru olsaydı, o da, Eshâb-ı kirâmın büyüklüğünü öğrenir, hepsini severdi.
İrandaki, Irakdaki ve Sûriyedeki sapıkların, imâm-ı Ca’fer Sâdıka iftira
etdikleri, buradan anlaşılmakdadır.</p>



<p>Ebû Bekr Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” onüçüncü
yılda vefât edince, Medînede herkes ağladı, sızladı. Alî “radıyallahü anh”
işitince, ağlıyarak geldi ve (hilâfet bugün temâm oldu) buyurdu. Kapı önünde
durup:</p>



<p>(Yâ Ebâ Bekr! Sen,
Resûlullahın sevgilisi, arkadaşı, derd ortağı, sırdaşı ve müşâviri idin. Önce
îmâna gelen sensin. Senin îmânın, hepimizin îmânından dahâ sâf oldu. Senin
yakînin, dahâ kuvvetli, Allahdan korkun dahâ büyük oldu. Herkesden zengin,
herkesden dahâ cömerd, sen idin. Resûlullaha en şef­katli, en yardımcı, sen
idin. Resûlullah ile sohbetin, hepimizin sohbetinden dahâ iyi idi. Hayr
sâhiblerinin birincisi sensin! Senin iyiliklerin, hepimizinkinden çokdur. Her
iyilikde ileride­sin. Resûlullahın huzûrunda, senin derecen en yüksek oldu. Ona
en yakın, sen oldun. İkrâmda, ihsânda, güzel huylarda, boyda, yaşda, başda, ona
en çok benziyen, sen oldun. Allahü teâlâ sana, çok mükâfât versin ki,
Resûlullaha herkes yalancı derken sen, doğru söylüyorsun, inandım dedin. Sen,
onun kulağı ve gözü gibi idin. Allahü teâlâ seni, Kur’ân-ı kerîmde (sıdk) ile
şereflendirdi. Resûlullaha, en sıkıntılı zemanlannda yardımcı oldun. Sulhda,
onun huzûrunda, harblerde, onun yanında idin. Onun ümmetinin halîfesi, Onun
dîninin koruyu­cusu idin. Câhiller dinden çıkarken, sen dîn-i islâma kuvvet
verdin. Herkes şaşırdığı zeman, sen kükremiş arslan gibi ortaya çıkdın. Herkes
dağılırken, sen Muhammed Mustafânın yolunu tutdun. Eshâbm az konuşanı ve en
belîği, edîbi sen idin. Her sözün, her buluşun doğru, her işin temizdi. Gönlün
her­kesden kuvvetli, yakînin hepimizden sağlam idi. Her işin sonunu, önceden
görür, geri kalmışları islâma sokarak aydınla­tırdın. Mü’minlere şefkatli, afv
edici baba idin. İslâmın ağır yükünü sen taşıdın. İslâmın hakkını herkes elden
kaçırırken, sen yerine getirdin. Sen, rüzgârların oynatamıyacağı bir dağ gibi
idin. İşin doğruluk idi, ilm idi. Sözün merdce, doğruyu bildirmek idi. Gerici
düşüncelerin, bozuk inançların kökünü kazıdın. Hak dînin ağacını dikdin.
Güçlükleri, Müslimânlara kolaylaşdırdın. Küfr ve mürtedlik ateşini söndürdün.
Rahmâ- nın dînini, sen doğrultdun. İslâma, îmâna sen kuvvet oldun. Göklerde,
melekler arasında, senin derecen çok büyükdür. Muhâcirler ve Ensâr “radıyallahü
teâlâ anhüm ecma’în” arasında, senden ayrılık yarası çok derindir) buyurdu. Ve
çok ağladı. Mubârek gözlerinden kan akdi. Sonra:<br /></p>



<p>(Allahü teâlânm kazâ ve kaderine râzı olduk.
Verdiği elemleri kabûl etdik. Yâ Ebâ Bekr! Resûlullahdan ayrılık acı­sından
sonra, bize senin vefâtmdan dahâ acı bir musibet gel­medi. Sen mü’minlere
sığınak, dayanak ve gölge idin. Münâfıklara karşı, çok sert ve ateşli idin.
Allahü teâlâ, seni Muhammed aleyhisselâmm huzûnına kavuşdursun! Bize, sen­den
ayrılma acısı için sabrlar ve ecrler versin! Bizleri, senden sonra, azmakdan,
sapıtmakdan korusun) buyurdu. Eshâb-ı kirâmın hepsi, sessizce, hazret-i Alînin
«radıyallahü anhüm» sözlerini dinledi. Sonunda, hepsi, hüngür hüngür ağladı.</p>



<p>Hazret-i Alînin «radıyallahü anh» bu sözleri,
Feth sûresi son âyetinin ne kadar çok doğru olduğunu, Eshâb-ı kirâmın,
birbirlerini ne kadar çok sevdiklerini açıkça göstermekdedir. Bu hakîkat
karşısında, bu kitabının, nasıl küstahça uydurulduğu, Ehl-i beyti maske ederek,
islâmiyyeti içden yıkmak için nasıl ter- dblenmiş olduğu anlaşılmakdadır. Bu
kitâbı yırtıp yok etmek, böylece, yurdumuzdaki Müslimân alevî yavruıarını bu
tehlükeli mikrobdan korumak, her îmân sâhibine farzdır.</p>



<ol><li>— (Resûl,
hâlet-i nez’de iken, kâğıd kalem getirin, size <itâb yazacağım dedikde,
Ömer, Resûlullahın vasıyyetine mâni’ aldu. Hâlbuki, onun her sözünün vahy
olduğu Kur’ân-ı kerîmde /azılıdır) diyor. Bunun cevâbı (Tam İlmihâl—Se’âdet-i ebediyye) kitâbında uzun ve çok
güzel yazılmışdır. Lütfen oradan akuyunuz!</li><li>—
(Resûlullah vefât etdiği gün Eshâbın münâfıkları, (Sakîfe-i benî Sâ’ide)
denilen yerde oturdular. Hilâfet için münâza- raya başladılar. Birkaç kimseye
teklif ettiler. Sa’d bin Ubâde kaDûl edince, oğlu, babasına kılınç çekip, Alîye
ne cevâb vereceksin? Gadir Humda, Resûl, elinden tutup, ben bunu size halîfe ve
imâm eyledim demişdi. Siz de bî’at etmişdiniz. Şimdi, nasıl vaz geçiyorsu­nuz,
dedi. Sonra Ömer, kılınanı çekip, Ebû Bekre biat etdi. Sonra eshâb-ı dalâletden
Ebû Ubeyde ve yirmi kişi bî’at etdi. Hiçbiri cenâze nemâzı kılmadı. Üç gün
sonra, Alî de gelip mescidde toplan­dılar. Ömer, Alînin yanına gelip, halkın
çoğu Ebû Bekre bî’at etdi. Sen ve Benî Hâşim de etmelisiniz dedi. Zübeyr kiline
ile ömere yürüdü. Alî mâni’ oldu. Alî, Ebû Bekr ve ömere dönüp, Ey Eshâb,
Peygam­bere muhâlefet edip, Allaha âsî oldunuz. Hilâfet, benim hakkımdır.
Hakkımı veriniz dedi. Ömer, sana bî’at etmeyiz dedi. Alî cevâp verip, Resûl
vasiyyet etmeseydi senin gibi münâfık ve din düşmanlarını kati ederdim dedi.
Ebû Bekr ve Ebû Ubeyde dedi ki, yâ Alî sen</li></ol>



<p>_ lifi _</p>



<p>gençsin.
Otuz üç yaşındasın. Ebû Bekr ise ihtiyardır. Sonunda hilâfet şenindir. Sönmüş
ateşi tutuşturma! Alî dedi ki, hilâfet bize mahsûs- dur. Kimsenin hakkı yokdur.
Beşîr bin Sa’d Ensârî dedi ki, yâ Alî, bu sözü önce söyleseydin Ebû Bekre kimse
bî’at etmezdi. Ömer, Alîye bî’at olunacak korkusu ile meclisi dağıtdı. Ertesi
gün Selmân, Ebû Zer, Mikdâd, Ammâr bin Yâser, Büreyde-i Eslemî, Sehl bin Hanîf,
Huzeyfetibni Sâbit, Ebâ Eyyûb-i Ensârî, Ebû Bekri öldüreceğiz dedi. Alî kabûl
etmedi ve Resûl haber verdi ki, ey Alî sen bana Hârûn ile Mûsâ gibisin. Benî
isrâil, Hârûnu bırakıp öküze.tapdıkları gibi, ümme­tim seni bırakıp başkasını
ihtiyâr eder dedi. Eshâb, Cum’a günü mescide gelip, Ey Ebû Bekr, bu çirkin
işden vazgeç dedi, iş uzadı. Üç gün sonra Hâlid bin Velîd büyük ordu toplayıp,
Ömer de önlerine geçip mescide geldiler. Alînin üzerine yürüdüler. Selmân
kalkıp, sizin Cehennem köpekleri olduğunuzu Resûl haber verdi dedi. Alî evine
gitdi. Ömer sokakda herkesi zor ile bî’at etdirdi. Hazrec kabîlesi ile Sa’d bin
Ubâde, dokuzbin kişi ile, bî’at etmedi. Mâlik bin Nüveyre, onbin kişi ile bî’at
etmediğinden, Ömer, Hâlid bin Velîdî gönderip, o mü’min ve muvahhidi nemâzda
öldürdü. Bunun neresine icmâ-i ümmet denir?) diyor.</p>



<p>Bu kitâb, işine geldiği gibi anlatadursun, biz
târîhî vesîkalara bakalım.</p>



<p>Büyük Taberî târihini Muhammed bin Cerîr “rahime-
hullahü teâlâ” yazmışdır. Bunun tercemesinde, üçüncü cildinin birinci
sahîfesinde şöyle başlıyor:</p>



<p>Resûlullah hasta olalıdan beri, Ebû Bekr Sıddîk
evine gitmedi. Mescid-i se’âdetde kalır, her sâ’at Resûlullahın hizme­tinde
bulunurdu. Resûlullah, Hicretin onbirinci senesi, Rebi’- ulevvelin onikinci
pazartesi günü rûh-i şerifini, teslîm etdi. Mubârek başı, hazret-i Âişenin
«radıyallahü anhâ» göğsü üze­rinde idi. Hazret-i Alî «radıyallahü anh»
ağlıyarak dışarı çıkdı. Hazret-i Ebû Bekr içeri girip, Âişeyi ağlar ve elini
yüzüne vurur gördü. Resûl «aleyhisselâm» yatmış, ridâsını yüzüne örtmüş­ler.
Ridâyı açdı, vefât etmiş olduğunu gördü. Ridâyı örtüp, mescide girdi. Hutbe
okudu ve (Ey Eshâb! Resûlullah vefât etdi. Allahü teâlâ, ona ölümü ikrâm
eyledi. Muhammed aley- hisselâma tapan varsa, bilsin ki, öldü. Âllahü teâlâya
tapanlar, bilsinler ki, Allahü teâlâ hiç ölmez) dedi. Sonra, İmrân sûresi
yüzkırkdördüncü âyetini okudu. Bu âyet-i kerîmenin meâl-i âlîsi, (Muhammed
«aleyhisselâm» resûldür. Ondan önce de Resûl- ler
gelmişdir. O da ölecekdir. Vefât ederse veyâ öldürülürse, dîni­nizden döner
inisiniz? Dîninden çıkan olursa Allahü teâlâya zarar vermez. Kendine zarar
verir. Dîninden dönmiyenlere, Allahü teâlâ sevâblar verir) dir.</p>



<p>Mugîre-tebni Şu’be gelip, Ensârm bir araya
toplandığım, Sa’d bin Ubâdeyi halîfe yapdıklarmı söyledi. Hazret-i Ebû Bekr,
hazret-i Ömerin elini tutup dışarı çıkdılar. Yolda, Ebû Ubeyde bin Cerrâh
hazretlerine rastladılar. [Ebû Ubeyde «radıyallahü anh» Aşere-i mübeşşereden,
ya’nî Cennete gide­cekleri müjdelenmiş olan on kişiden biridir. Her gazâda
bulundu. Çok cesûr idi. Şama giren ordunun başkumandanı idi. (Kısas-ı
Enbiyâ) da anlatıldığı üzere Resûl «aleyhisselâm» kendisine (Ümmetimin
emîni budur) buyurmuşdu. Onsekiz senesinde ellisekiz [58] yaşında
vefât etdi. Vefâtında, cinnîlerin ağlayıp mâtem tutdukları duyuldu.
Resülullahın Cennet ile müjdelediği ve ümmetimin emîni dediği, ömrünü
Resülullahın önünde, din düşmanlarına saldırmakla geçiren böyle mubârek bir
zâta, sıkılmadan, çala kalem (Eshâb-ı dalâletden) diyen bu yehûdî kitâbının,
müslimânlığı parçalamak için yazıldığı, güneş gibi meydândadır], Ebû Ubeyde
hazretleri de, Ensâr, Benî Sâ’idenjn evine toplanmış, Sa’d bin Ubâdeyi halîfe
yapı­yorlar dedi. Üçü oraya gitdi. Evs ve Hazrec kabileleri toplanıp Sa’d bin
Ubâdeye bî’at etmek istediklerini gördüler. Sa’d «radı- yallahü anh» hasta
yatıyordu. Çok kalabalık vardı. Ebû Bekre dediler ki, bizden bir halîfe olsun, sizden
bir halîfe olsun! Ebû Bekr Sıddîk «radıyallahü anh», âyet-i kerîmeler okuyarak
uzun nasîhat verdi. Ensârı medh etdi. (İmâm, Kureyşden
olur) hadîs-i şerifini okuyup, (Kureyşden birini halîfe yapalım.
Siz Resûl yanında nasıl kıymetli idi iseniz, onun yanında da öyle muhterem
olursunuz. Ben Eshâbdan iki kişiyi seçdim. İkisi de Kureyşin asilzâdeleridir.
Birisi Ömer, birisi Alîdir) dedi. Ensâr, Alîye «radıyallahü anh» bî’at etmek
istedi. Ömer, yine karışık­lık çıkmasından korkarak, (Yâ Ebâ Bekr! Sen Kureyşdensin!
Elini uzat, sana bî’at edelim) dedi. Ebû Bekr, (Sen uzat, sana bî’at edelim)
dedi. Ömer, Ebû Bekrin elini çekip bî’at etdi. Ensâr da, bunu görünce, hepsi,
Ebû Bekre bî’at etdiler. Ensârın Sa’d bin Ubâdeye bî’at edecekleri haberi
Medîneye yayılmışdı. Bütün Eshâb toplanıp, buna karşı koymak üzere yürüdü. Ömer
«radıyallahü anh», önlerine geçip, (Ey halk! Gelin Pey­gamber aleyhisselâmm
halîfesine bî’at edin!) diye bağırdı. O gün, bütün Medîne ehâlisi, hazret-i Ebû
Bekre “radıyallahü<br />
teâlâ anh” bî’at etdi. Böylece büyük bir ayrılığın önüne geçilmiş oldu.
Hazret-i Alî, Hasen ve Hüseyn «radıyallahü anhüm», Ehl-i beyti ta’ziye ile
meşgûl olduklarından, yalnız bu üçü, o gün bî’at edemeyip, sonradan bî’at
etdiler.</p>



<figure class=Metin Kutusu: deyince, Hâlid Peygamberimiz âfiksın. Sicâha ledi ve boynunu dedîneye geldi. »halîfeye gidip, i çağır cezâsmı ıllahü aleyhi ve ırdu. Ona nasıl i müslimân idi. u isterim dedi, kasma yapışıp, n? Bir müslimâ- : ki, (Ey Halîfe! ğunu işitmedin ıcı, yalnız kâfir u söylüyorsun, lıyallahü anh» yazısı, burada
âdir-i Geylânî .âbında, ceddi ekr halîfe ola-
nci cild, yüzel- hi ve sellem» a «aleyhimes- benden sonra, ki, arada pey¬le bakımından ilmeden önce ı, bulunmadı- n Hüseyn bin leyhisselâmın . Bunun için, ığına, burada ışılmakdadır.
:i menâkıbde îhü anhümâ» âb-ı kirâmm

Ertesi salı günü, Eshâb mescidde toplandı. Ömer «radıyal- lahü anh» minbere çıkıp, (Ey Eshâb-ı kirâm! Allahü teâlâya şükr edin ki, sizi en efdaliniz olan Ebû Bekrin etrâfında top­ladı. Bî’at etmiyen kaldı ise bî’at etsin!) dedi. Sonra hazret-i Ebû Bekr Sıddîk dedi ki, (Ey halk! Biliniz ki, ben bu işi, Eshâb arasında ikilik olmamak, kan dökülmemek için kabûl ettim. Ben de, sizin gibi bir insanım, İnsan yanılır. Yanılmadığım zeman, Allahü teâlâya şükr edin. Yanılınca, bana doğruyu gösterin! Ben, Allahü teâlâya itâ’at etdiğim müddetçe, siz de, bana itâ’at edin. Ben, itâ’atdan çıkarsam, siz de bana itâ’at etmeyin! Şimdi Peygamberimizin «aleyhisselâm» hizmetini görelim. Onun hakkını ödiyelim. Yıkayalım, nemâzını kılalım ve kabri şerifine koyalım) dedi. Minberden inip, Resûl aleyhis- selâmın hânesine geldi. Ridâyı açıp, mubârek yüzünü kokladı. Mubârek yüzünden ve saçından, misk kokusu duydu. Yüzünü, mubârek yüzüne koyup (Anam, babam sana fedâ olsun, diri iken de, ölü iken de, ne güzel kokuyorsun!) dedi. Sonra, (Resûl aleyhisselâmdan işitdim ki (Beni, ehl-i beytim yıkasın!) buyur- muşdu) deyip, (Abbâs ve Alî «radıyallahü anhümâ» yıkasınlar) dedi. Abbâs, oğlu Fadl ile berâber geldi. Hazret-i Alî dahî geldi. Halîfe (Yâ Alî, Resûlullahı sen yıka) dedi. Resûlullahın hizmetçisi Usâmeye de, onlara hizmet et dedi. Kendisi, Eshâb-ı kirâm ile kapıda bekledi. Ensârdan Evs bin Havlîyi «radıyal- lahü anh» de, yardım için içeri sokdu. Gömleği içinde yıkayıp, üç beyaz kefene sardılar. Buhurladılar. Ebû Talha kabr kazdı. Kabrin yeri neresi olsun diye uyuşamadılar. Hazret-i Ebû Bekr «radıyallahü anh» buyurdu ki, ben Resûlullahdan “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” işitdim ki, Peygamberler vefât etdikleri yere defn olunur) buyurmuşdu. Yatağı kaldırıp, o yer kazıldı. Resûlul- lahı kabr-i şerifin kenârına koydular. Eshâbı, bölük bölük gelip, imâmsız, nemâzını kıldılar. Nemâz gece yarısına kadar devâm etdi. Gece yarısı, kabr-i şerîfe koydular. Çarşamba gecesi idi. Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» pazartesi günü vefât eyledi. Dünyâyı teşrifleri de pazartesi günü idi. Onaltı yaşında iken, Hacer-i esved taşını da Kâ’be dıvârına pazartesi günü koymuşdu. Hicretde, Mekkeden pazartesi günü çıkmışdı. Medî- neye de, pazartesi günü gelmişdı.

ancak bir yehûdînin yazacağı, küstahça iftirâdır. Evet, Buhârî ve Müslimde bulunduğu, Menâvîde bildirilen hadîs-i şerîfde (Bid’at sahihleri, Cehennem köpekleridir) buyuruldu. Demek ki, Ehl-i sünnetin doğru yolundan ayrılanlann, Eshâb-ı kirâma dil uzatanların, Cehennem köpekleri oldukları bildirilmişdir.

Metin Kutusu: Resûl aleyhis- rmişdi. Hasta ri yerine getir- izır olun) diye Üsâme yirmi- kdığı işitildi, ledîneye gelip , hazret-i Ebû />a olsun yapa- leğişdiremem)
| srek, Medîne- ı (Size birinci lu. (Samdaki tdi. Üsâmeye ra Şama var) ileri öldürdü.
Halîfe, mür- jid, mürtedlerin j îmâna geldi, nağa gönderdi. Sin Nüveyreyi, zala kabîlesi- Mâlikin aşireti, Mcâh bin Hâris . gelip, peygam- înine da’vet etdi. girmek için bir ma Rabbimden yanlar ile harb ‘lok Müslimânı b oldu. Sicâh remene girdi, yürüdü. Mâlik p, Halîfeye bil- köylere birşey U ve ezân sesi oen işitdim dedi.
:k, onunla sulh erimizi söyler-
“/></figure>



<ol><li>— Acem Yehûdîsi
kitâbında, (Ümmetin havâssı, avâmı, İslâmın şehrlerine mektûblar
göndererek, Osmânın katli için ittifak etdiler ve hattâ, Mısırdan otuz bine
yakın Müslimânlar, Osmânın zulmünden şikâyet etmek üzere Medîneye geldi. Bunlar
da, icmâ-i ümmete dâhil olup, Medîne mahallelerinde, çirkin bir şeklde, Osmânı
kati edip, bir nice gün ayağında bağlı ipler ile sürüyerek gezdirdiler.
Müslimânlar gürûh gürûh gelip, sen bu zülmü, İslâma ne vechle câiz gördün
diyerek cenâzesine dahî tekme ile vurdular) yazıyor.</li></ol>



<p>Hâlbuki, bütün tslâm târihleri, sözbirliği ile
vak’ayı olduğu gibi bildirmekdedir. Meselâ, Taberî büyük târihi terce- mesinde,
üçüncü cild, yüzyetmişbirinci sahîfede diyor ki:</p>



<p>Hazret-i Osmân «radıyallahü
anh» halîfe iken, Yemende, Abdüllah bin Sebe’ isminde bir yehûdî, eski kitâblan
çok oku- muşdu. Medîneye gelip, halîfenin yanında müslimân olarak, halîfenin
gözüne girmek istedi. Bu fikrle müslimân oldu. Fekat, halîfe, buna hiç yüz
vermedi. Bu, her yerde hazret-i Osmânı kötüledi. Halîfeye, bu yehûdî dönmesi,
her zaman seni kötülüyor dediler. Halîfe, bunu Medîneden çıkardı. Bu da, Mısıra
gidip, halîfeye karşı propagandaya başladı. Çok bilgili olduğundan, câhilleri
etrâfına topladı. Ençok söylediği şey, (Her Peygamberin bir veziri var idi.
Bizim Peygamberimizin veziri de Alîdir. Hilâfet, onun hakkı idi. Osmân onun
elinden aldı.) Fellâhlan kandırıp, Osmân «radıyallahü anh» kâfirdir dediler.
Mısır vâlîsi Abdüllah bin Sa’ddan, halîfeye şikâyetler yazdılar. Mısırdan dört
bin kişi Medîneye geldi. Halîfenin beğenmedikleri hareketlerini, kendisine
bildirdiler. Halîfe her süâle, cevâp verip, âyet-i kerîme ve hadîs-i şerifler
ile, haklı olduğunu isbât etdi. Asker de, geri Mısıra döndü. Bir sene sonra,
Mısırdan dört bin ve Irakdan da, dörtbin kişi geldi. Medîne ehâlisi silahlanıp,
niçin geldiniz? dediklerinde, hacca gidiyoruz dediler. Ehâli de, silâhını
bırakdı. Gelenlerin mak- sadlan hazret-i Osmânı hal’ etmek idi. Mısırlılar,
hazret-i Alîyi, İraklılar hazret-i Talhayı halîfe yapmak istiyordu. Mısır­lılar,
hazret-i Alîye gelip, (seni halîfe yapacağız) dediler.<br />
</p>



<p>Hazret-i Alî bunlara darılıp, (Peygamberimiz «aleyhisselâm» sizin
yerleşdiğiniz yere gelip konacak askerin mel’ûn olduğunu haber verdi) buyurdu.
O gece halîfe, hazret-i Alînin «radıyal- lahü anh» yanma gelip, bu askerleri
geri döndür dedi. Hazret-i Alî, peki diyip, sabahleyin askere nasihat verdi.
Asker geri dönmekde iken, hazret-i Alî halîfeye gelip, Mısır vâlîsini değiş-
dir. Onların istediğini ta’yin eyle dedi. Halîfe, Muhammed bin Ebî Bekri vâlî
yapdı. Mısırlılar, vâlî ile Mısıra gitdi. Fekat yolda, bir haberci üzerinde
halîfenin mektûbunu buldular. Eski vâlîye emr idi ve gelenleri kabûl ediniz
deniyordu. O zeman yazılar noktasız olduğundan, noktanın yerine göre, kati
ediniz ma’nâsına da okunur. Mısırlılar böyle okuyup, kızdılar. Geri döndüler.
İraklıları da döndürdüler. Halîfenin evini sardı­lar. Yirmi gün sonra, Cum’a
gecesi, halîfeye rü’yâda, Resûlulah «sallallahü aleyhi ve sellem» buyurdu ki, (Yâ
Osmân! Bu gece bizim yanımızda iftâr edersin!). Asker, kapıyı
yakdı içeri girdi. Mervan beşyüz kişi ile bağçede idi. Döğüşdüler. Kan dere
gibi akdi. Beşyüz kişi de ölünciye kadar savaşdı. Mervan, yaralanıp yıkıldı. Önce,
Muhammed bin Ebî Bekr içeri girdi. Fekat, halîfenin sözüne dayanamayıp tekrâr
çıkdı. Sonra Mısırlılar­dan Kinâne bin Beşir girip, halîfeyi Kur’ân-ı kerîm
okurken şehîd etdi. Serâyı yağma etdiler. Aşere-i mübeşşereden Alî, Talha,
Sa’îd ve Sa’d «radıyallahü anhüm» evlerinden hiç çık­madı. Herkes üzüldü.
Otuzbeş senesi, Zilhiccenin onsekizinci Cum’a günü idi. Yardıma gelen Küfe ve
Mısır askeri yetişeme­diler. Sekseniki yaşında idi. İkindi vakdi idi. Üç gün
sonra evden çıkarıp, üç akrabâsı, gece Bakî’de defn etdiler. Korku­dan, kimse
gelemedi. Abdüllah bin Sebe’, böylece istediğine, uğraşdığına kavuşdu. İslâm
topluluğuna, ilk fitne ateşini saldı. İlk kanlı yarayı açdı.</p>



<p>İşte bu kitâb, bu yehûdînin
ortaya atdığı, yıkıcı, aldatıcı sözlerle, fitne ve fesâd ateşini yeniden
tutuşdurmağa, Müsli- mânları parçalamağa, fikrleri dağıtmağa çalışmakdadır.
Hazret-i Ösmânın «radıyallahü anh», evi sarılı iken,müezzin, kendisini mescide
çağırdı. Gelemiyeceğim, nemâzı Alî kıldırsın dedi. Alî «radıyallahü anh»,
yalnız Cum’ayı kıldırıp, diğerle­rine Ebâ Eyyûb-i Ensârîyi vekil yapdı. Ev
sarılı iken halîfe, hac için, yerine Abdüllah bin Abbâsı gönderdi. Birkaç gün
sonra, Mısırlılar, Alînin «radıyallahü anh» yanına gelip, seni halîfe yapdık
dediler. Kabûl etmedi ve başkasını yapın! Ben de ona<br /></p>



<p>bî’at ederim dedi. Sonra Talhaya gitdiler. O da kabûl etmedi. Beş gün
sonra, Medine ehâlisini Alîye gönderdiler. Çok yalvar­dılar. Bunlardan da kabûl
etmedi. Mısırlılar dedi ki, biz halife­siz dönersek, çok fitneler çıkar ve önü
alınmaz.</p>



<p>Alî «radıyallahü anh» yeniden
fitne çıkmasın diye, önce Resûlullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» Eshâbı
bî’at etsin dedi. Talha ve Zübeyri «radıyallahü anhümâ» getirdiler. Alî,
buyurdu ki, (Benim bu işe rağbetim yokdur. Fekat müslimân- lar îmâmsız kaldı.
Hanginiz kabûl ederse, elini uzatsın, ona bî’at edeyim) ve Talhaya bakıp (Sen
herkesden dahâ lâyıksın. Elini uzat, sana bî’at edeyim) buyurdu. Talha ise (Sen
varken bana düşmez) dedi ve Alîye bî’at etdi. İkinci olarak Zübeyr bî’at etdi.
Sonra, ehâlî gelip bî’at etdiler. O gün zilhiccenin yirmibeşi idi. Halîfe,
hutbe okudu. Cum’a nemâzını kıldılar. Halîfe ilk iş olarak, hazret-i Mu’âviyeyi
Şamdan azl edip, yerine Abdüllah ibni Abbâsı ta’yîn etdi. Abdüllah, bunu kabûl
etmedi, gitmedi, (Onu azl etme, orada eski bir vâlîdir. Fitneye sebeb olur)
dedi. Halîfe vaz geçip, bir sene sonra, yine azl etdi. Birçok vâiîleri de
değişdirdi. Mu’âviye «radıyallahü anh”, yeni vâlîye karşı asker gönderdi. Vâlî,
Medîneye döndü. Şamdan bir haberci gelip (Şamda yüzbinden ziyâde kişi, Osmânm
“radıyal- lahü teâlâ anh” kanını senden istiyorlar ve hergün mescide gelip,
Osmân için ağlıyorlar) dedi.</p>



<p>Görüliyor ki, islâmda ilk
fitneyi çıkaran bir yehûdî dönmesi­dir. Müslimanları parçalıyan budur. Şimdi,
mezhebsizlerin onun yolunda oldukları, kitâblarından anlaşılmakdadır.</p>



<p>(Mesâbîh) kitâbında
diyor ki, Talha bin Abdüllahın “radı- yallahü teâlâ anh” haber verdiği bir
hadîs-i şerîfde, Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» buyurdu ki (Her
Peygamberin bir arkadaşı vardır. Benim de, Cennetde arkadaşım Osmândır).</p>



<p>Enes bin Mâlik “radıyallahü
teâlâ anh” buyurdu ki, Bî’at-ı rıdvân yapılırken, Osmân «radıyallahü anh»
yokdu. Vazife ile Mekkeye gönderilmişdi. Resûl «aleyhisselâm» iki mübârek elini
birbiri ile tutup (Osmân, Allahın ve Resûlünün işini
görmekdedir. Onun yerine ben bî’at ediyorum) buyurdu. Kendi
mubârek elini, Osmânm eli yapdı.</p>



<p>(Mesâbih) de, Mürre bin Kâ’b «radıyallahü anh»
buyuru­yor ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” yakında çıkacak
fitneleri anlatıyordu. O ânda, biri geçdi. Mubârek eli ile, onu göstererek Fitne
günü, bu kimse, hidâyet üzeredir) buyurdu. Kalkdım, bakdım. Geçen
kimse, Osmân idi.</p>



<p>Büyük âlim mevlânâ Nûreddin Abdürrahman Câmî
“rahime-hullahü teâlâ”, (Şevahid-ünnübüvve) kitâbında
bildiri­yor ki, Âişe «radıyallahü anhâ» buyurdu ki, Resûl aleyhisselâm dedi ki,
(Yâ Âişe! Eshâbımdan birini istiyorum). Ebû Bekri
çağı­rayım mı? dedim, cevâb vermedi. Onu istemediğini anladım. Ömeri çağırayım
mı? dedim. Ses çıkarmadı. Amcan oğlu Alîyi çağırayım mı? dedim, yine cevâb
vermedi. Osmânı çağırayım mı? dedim. (Çağır gelsin) buyurdu.
Resûl aleyhisselâm, ona bir şeyler söyledi. Rengi sarardı. Osmân halîfe iken,
evini sardılar. (Niçin karşı koymazsın?) dediklerinde, (Resûl aleyhisselâm,
bana çok_ şey söyledi. Ona söz verdim. Sabr ederim) dedi. Hazret-i Âişe
buyuruyor ki (Resûl aleyhisselâmın, o gün, ona bu hâli haber vermiş olduğunu
anladım).</p>



<p>Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü teâlâ anhümâ”
buyuru­yor ki, Huneyn günü kâfirler dağıldıkdan sonra Resûl aleyhisse­lâm ile
birinin yanından geçdik. Resûl aleyhisselâm o kimseye (Ey Allahın
düşmanı! Allahü teâlâ seni sevmez) buyurdu. (Bu Kureyşlileri
sevmiyor) dedim. (Evet, Osmânı sevmez) buyurdu.</p>



<p>Abdüllah
ibni Abbâs buyuruyor ki, Resûlullahdan işit- dim. Buyurdu ki (Yemin ederim ki, Osmân, ümmetimden yetmiş- bin kişiye
şefâ’at ederek, Cehenneme girmekden kurtaracakdır).</p>



<p>Resûlullah,
kızı Rukayyeyi Osmâna verdikden bir zeman sonra, kızma (Osmân bin Affânı nasıl buldun?) dedi. Hayrlı, iyi gördüm dedi. (Ey cânım kızım! Osmâna çok saygı göster. Çünki, eshâbım
arasında, ahlâkı bana en çok benziyen odur!) buyurdu.</p>



<p>Alî «radıyallahü anh»
Fâtıma-tüzzehrâ «radıyallahü anhâ» üzerine bir dahâ evlenmek istedi. Resûl
aleyhisselâm, bunu işitince, mubârek kalbi incindi. Alî vazgeçdi ise de, afv
etmedi. Ebû Bekr şefâ’at etdi, afv etmedi. Ömer şefâ’at etdi, yine afv etmedi.
Osmân şefâ’at etdi. Afv buyurdu “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”. Sebebini
sorduklarında (Öyle birinin şefâ’atini kabûl etdim ki,
Allahü teâlâya, yer ile gökün yerini değişdir dese, Allahü teâlâ kabûl buyurup
değişdirir. Yâhud, yâ Rabbî! Muhammed «aleyhisselâm» ümmetinin
hepsinin bütün günâhlarım afv et dese, afv eder) buyurdu.<br /></p>



<p>Alî «radıyallahü anh» Fâtıma-tüzzehrâ
“radıyallahü teâlâ anha” ile evlenirken düğün için parası yok idi. Zırhını
satılığa çıkardı. Osmân «radıyallahü anh» pazardan geçerken, zırhı tanıdı.
Dellâlı çağırıp, bu zırha sâhibi ne istiyor dedi. Dellâl, dörtyüz dirhem gümüş
dedi. Dörtyüz dirhemi verip zırhı aldı. Eve getirip, ayrıca dörtyüz dirhemle
zırhı, Alîye gönderdi ve: Bu zırh, senden başkasına lâyık değildir. Bu
gümüşleri de, düğünde hare et ve bizim özrümüzü kabûl buyur, dedi.</p>



<p>Evliyânın büyüklerinden, derin âlim, imâm-ı
Muhammed Pârisâ “rahime-hullahü teâlâ” (Faslülhitâb) kitâbında
buyuru­yor ki: Hazret-i Alî «radıyallahü anh» buyurdu ki: (Ba’zı kimse­ler,
beni, Ebû Bekr ve Ömer ve Osmândan üstün tutuyormuş. Bunlar münâfıkdır.
Müslimânlar arasına ikilik sokmak, kardeşi kardeşden ayırmak için böyle
yapıyorlar. Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» bana, bunları haber verdi.
Bunları görünce, öldür dedi. Müslimân görünürler. Hâlbuki, kâfirdirler ve İslâm
düşmanıdırlar. Yalan söylemekle öğünürler, içleri bozukdur. Kur’ân-ı kerîmi
değişdirirler. Dinsizlik üzerinde birleşirler. Eshâb-ı kirâmın büyüklerini,
hattâ Resûl-i ekremi kötülerler. Eshâb-ı kirâm arasındaki ayrılıklar üzerinde
dururlar. Allahü teâlâ bunları afv etmez. Küçükleri büyüklerinden ders alır.On-
lan böylece bozuk yetişdirirler. İslâmî yıkarlar. Bid’atları yayar­lar. O
zemanda, sünnete yapışan, şehîdlerden, âbidlerden üstün olur. Se’âdet, onun
olur. Yer yüzünde onlardan alçak yokdur. Yeryüzü, onlara küskündür. Gök onlara,
la’netle gölge salar. Onlar yeryüzündeki insanların en kötüsüdür. Fitne,
bunlardan çıkar. Melekler arasında, bunların adı encâs [pislikler] dir.
Câmi’lerinde, kahvelerinde, mekteblerinde, Eshâb-ı kirâma la’ net ederler ve
bunu kendilerinin ibâdeti bilirler. Kalblerinde, insanlık duygusu yokdur.
Allahü teâlâ, onları insan şeklinden çıkarır).Eshâb-ı kirâm, bunları işitince
(Yâ Emîrelmü’minîn! Biz, o zemana kalırsak ne yapalım) dediler. Hazret-i Alî,
buyurdu ki, (îsâ aleyhisselâmm havârîleri gibi olunuz! Bizim yolumuzu
öğreniniz. Allahü teâlânm enirlerine sarılmağa, Resû- lüne itâ’ate, Eshâbının
hepsini sevmeğe ve bu sapıkların sözle­rinden, yazılarından kaçmağa uğraşınız!
Hak ve sünnet üzere olmak, bid’at ve dalâlet üzere olmakdan hayrlıdır) buyurdu.</p>



<p>İmâm-ı Refi’uddîn,
Tâc-ül-islâm Osmân bin Alî Merendî, Abdüllah bin Ömerden haber verdiği hadîs-i
şerîfde, Resûlul-</p>



<p>lah «sallallahü aleyhi ve sellem» (Allahü teâlâ, size nemâzı, orucu, haccı, zekâtı farz
etdiği gibi, Ebû Bekr-i Sıddîki ve Ömer Fârûku ve Osmân Zinnûreyni ve Alî
Murtezâyı sevmeği de farz eyledi. Bu dördünden birini sevmiyen, kimsenin nemâzı
da, orucu da, haccı da, zekâtı da kabûl olmaz. Kıyâmet günü, bunlar, mezârdan,
ateşe [Cehenneme] götürülür) buyurdu.</p>



<ol><li>— (İmâm-ı
Ca’fer Sâdık, Müt’a nikâhını emr ederdi. Çünki, Allahü teâlâ (Kadınlardan
istimtâ’ edince ücretlerini veriniz) âyet-i celîlinde, müt’a nikâhını mübâh
kılmışdır. (Müt’a nikâhı demek, bir kadına, şu kadar mal karşılığı kendini şu
kadar zeman bana teslîm edermisin deyip, kadının da şâhidsiz kabûl etmesidir.
Ya’nî, muay­yen gün için, para ile kadın kirâlamakdır) Müfessirler ve fıkh
âlimleri, bu âyetin, müt’a nikâhı için olduğunu bildirmişdir.Bu âyeti nesh
eden, başka bir âyet ve hadîs yokdur. Bunu, Ömer halîfe iken, hiçbir âyet ve
hadîs söylemeden fitneye yol açar korkusu ile, kendiliğinden yasak etdi. Ömer
bin Hasîn diyor ki, (Müt’a nikâhı yapardık. Âyet ve hadîs ile hiç yasak edilmedi).
Abdüllah ibni Ömer diyor ki, (Resûlulla- hın sünneti, babamın sözü ile
değişdirilemez). Herşey aslında mübâhdır. Yasak olmaları için âyet ve hadîs
lâzımdır) diyor.</li></ol>



<p>Bütün tefsirler ye fıkh kitâbları diyor ki, Nisâ
sûresi, yirmi- dördüncü âyetinin (İstimta’
etdiğiniz kadınların ücretini veriniz) meâl-i âlîsi, müt’a nikâhı
için değildir. Nikâhdaki mehr parasını vermek içindir. Meselâ (Beydâvî
tefsiri) ve bunun hâşiyesi (Şeyh- zâde
tefsiri) ikinci cild, yirmialtıncı sahîfede, yukarıdaki âyetin
tefsirinde buyuruyor ki, (Bu âyet-i kerîme, sahîh olan nikâhı bildirmekdedir.
Müt’a nikâhının mubâh olmasını göstermiyor. Nitekim mehr parasını emr ediyor.
Müt’a nikâhı, önce mubâh olmuşdu. Sonra yasak edildi. İslâmiyyetde belli bir
zeman için nikâh yapmak yokdur).</p>



<p>Büyük âlim Burhâneddîn-i Mergınînînin
“rahime-hullahü teâlâ” (Hidâye) kitâbının şerhi
olan (Inâye) kitâbı ikiyüzotuzbi- rinci sahîfesinde,
mevlânâ Ekmelüddîn [Muhammed bin Mah- mûd Bâbertî] buyuruyor ki:</p>



<p>Müt’a nikâhı bâtıldır. Evet Abdüllah ibni Abbâsın
bildir­diği gibi, müt’a nikâhı mübâh idi. Fekat, hadîs-i şerîf ile, bunun yasak
edildiğini, Eshâb-ı kirâm söz birliği ile bildirmekdedir. Değişdiren hadîs-i
şerifleri de haber vermişlerdir. Meselâ, Muhammed ibni Hanefıyye dedi ki,
(Babam imâm-ı Alî «radı- yallahü anhümâ» buyurdu ki [hicretin yedinci yılı]
Hayber kal’ası alındığı gün, Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» müt’a
nikâhını men’etdi. İmâm-ı Alî böyle buyurunca, Ehl-i beytin gözbebeği olan
îmâm-ı Ca’fer Sâdık, müt’a nikâhım hiç emr eder mi? Elbette etmez. Zâten
(Hüsniye) kitâbını yazan Murtezâ adındaki yehûdî dönmesi, yalanlarına,
iftirâlanna herkesi inandırmak için, âyet-i kerîmelere yanlış ma’nâ ver-
mekden, hadîs-i şerifleri inkâr etmekden çekinmediği gibi, Ehl-i beytin yolu
böyledir demeği de âdet edinmişdir. Hadîs diye uydurduğu sözlere, Ehl-i beyt
böyle emr ederdi demekdedir. Böylece, câhilleri kandırmakda ise de, dînini
bilen, bu yalan­lara aldanmaz. Âlimlerimiz, bu yalanlara, âyetle, hadîs ile
cevâb vererek, Ehl-i beytin yolunda gidenlerin, Ehl-i beyti hakîkî sevenlerin,
Ehl-i sünnet olduğunu isbât etmişlerdir.</p>



<p>Rebi’
bin Meysere «radıyallahü anh» buyuruyor ki, Hay- beri feth etdiğimiz gün,
Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sel­lem», müt’a nikâhım, üç gün halâl etdi.
Ben, amcam ile bir kadmm kapısına geldik. İkimizde de ince palto vardı. Amca­mın
bürdesi dahâ güzel idi. Gayr-i mtisliı.. (ehl-i kitâb) bir kadın kapıya çıkdı.
Benim paltoma ve gençliğime bakdı. Bunun paltosu, onun paltosuna benzemiyor.
Fekat, gençliği de, onun gençliğine benzemiyor, diyerek, gençliği paltoya ter­cih
etdi ve beni içeri aldı. O gece orada kaldım. Sabâh olunca, Resûlullahın
adamının, sokaklarda (Ey Müslimânlar! Resûlul­lah «sallallahü aleyhi ve sellem»
müt’a nikâhım yasak etdi) diye bağırdığını duydum. Hepimiz müt’a nikâhından
vazgeçdik.</p>



<p>Resûlullah
«sallallahü aleyhi ve sellem», hayâtda iken, müt’a nikâhını yasak etdiğini,
Eshâb-ı kirâm, sözbirliği ile bildirmekdedir. Icmâ’, ya’nî söz birliği, âyeti
ve hadîsi değişdir- mez, âyetin ve hadîsin değişdirildiğini haber verir.</p>



<p>Siial:
Sözbirliği nasıl olur? Abdüllah ibni Abbâs müt’a nikâhının halâl olduğunu
söylerdi?</p>



<p>Cevâb:
Yasak edildiğini, sonradan, o da söylemişdi. Nite­kim, Câbir bin Zeyd diyor ki,
tbni Abbâs «radıyallahü anhüm» ölmeden önce, müt’a nikâhının yasak edildiğini
söyledi. Böy­lece, icmâ’ hâsıl oldu.</p>



<p>Mâlikî
mezhebinde müt’a nikâhının câiz olduğunu söyli- yorlar. Buna şaşıhr. Çünki,
imâm-ı Mâlik bin Enes (Muvattâ) ismindeki kitâbında [ilk yazılan hadîs
kitâbıdır] Alî ibni Ebî Tâlibin bildirdiği hadîs-i şerîfı yazmakdadır. Hazret-i
Alî «radıyallahü anh» buyurdu ki, (Hayber kal’asmı aldığımız gün<br /></p>



<p>Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» ehlî
merkeb eti yime- sini ve müt’a nikâhı ile kadın almasını yasak etdi). (İnâye)
kitâbının yazısı burada temâm oldu.</p>



<p>(Müt’a nikâhı) nın
dört mezhebde de bâtıl olduğu, (Mîzân- ül-kübrâ)
da da yazılıdır</p>



<p>Arabî ve türkçe kitâbların
hepsinde, meselâ Elmalılı Hamdi efendi “rahime-hullahü teâlâ” tefsiri 1328.Cİ sahîfede diyor ki, Bekara sûresi,
yirmidokuzuncu âyetinin meâl-i âlîsi (Allahü teâlâ
yeryüzündeki herşeyi sizin için yaratdı) dir. Ya’nî, yiyecek,
içecek ve giyecek maddelerin hepsi halâl olup, ancak âyet-i kerîme veyâ hadîs-i
şerîf ile istisnâ edilenler harâm olur. İnsanların nefslerine ve ırzlarına
dokunmanın harâm olduğunu bu âyet-i kerîme göstermekdedir. Ancak, istisnâ
edilenler harâmlıkdan kurtulup halâl olur ki, bu da, sahîh nikâh ile almakdır.
Görülüyor ki, müt’a nikâhının halâl olduğunu isbât için delîl gösterdikleri
(herşey aslında mübâhdır. Yasak olmaları için
âyet veyâ hadîs lâzımdır) sözünün nikâh ile ilişiği yokdur. İlme, dîne uymayan
bir isbâtdır. Halîfe Ömerin “radıyallahü anh”, müt’a nikâhının yasak olduğunu
söylerken, hadîs ile isbâta lüzum görmemesi ve hiç kimse tarafından i’tirâz
olunma­ması da, bunun önceden yasak edilmiş olduğunu herkesin bildi­ğini
göstermekdedir.</p>



<ol><li>—
(Resûlullah vefât edince, Ebû Bekr ile Ömer, (Biz Pey­gamberler mîrâs
bırakmayız. Bırakdıklarımız, sadaka olur) hadîsini söyliyerek,
Fâtıma-tüzzehrânın elinden (Fedek) ismindeki hurma bağçesini zor ile alıp,
Beytülmâla verdiler. Fâtıma, Ebû Bekre darılıp, la’net etdi. Hâlbuki,
Resûlullah, hayâtında bunu ona hediyye etmişdi ve hurmaları, üç sene ona
getirilmişdi. Fâtıma, bunu, Alî ile Hasen, Hüseyn ve Kanber ile isbât etdi ise
de, Ebû Bekr, bu şâhidleri kabûl etmedi. Halbuki, bu hadîsi, o zâlim uydurdu.
Kızı Âişeden başka, kimse böyle hadîs söylememişdir. Böyle hadîs olsaydı,
Fâtımaya elbette bildirilir, bu da harâm şeyi istemezdi. Ehl-i sünnet, Ebû
Bekri haklı çıkarmak için, zındıklık yoluna sapıp, Eşref-i kâinâta iftirâ edi­yor.
Allahın emrini Fâtımaya bildirmemiş diyorsunuz. Bildirmiş ise, Fâtıma kabûl
etmeyince küfr olur. Bu hadîsi uyduran kâfirdir. Zâten, Ebû Bekrin şâhid
getirmesi lâzım idi. Şâhid istemekle de zulm etmiş oldu. Sonra, Peygamberlerin
mirâs bırakdıkları, Kur’ân-ı kerîmin çok yerlerinde yazılıdır.) diyor.</li></ol>



<p>Hâlbuki Ahmed Cevdet Paşa
“rahime-hullahü teâlâ” (Kısas-ı enbiyâ) nın
(369) cu sahîfesinde diyor ki:</p>



<p>Halîfe hazret-i Ebû Bekr
«radıyallahü anh», Resülullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” silâhları
ile beyaz katırını, hazret-i Alîye «radıyallahü anh» verdi. Diğer eşyâyı
Beytülmâla bırakdı. Fedek ve Hayberdeki hurmalıklarını, Resûlullah «sal­lallahü
aleyhi ve sellem» hayâtda iken vakf etmiş, kimlere dağıtı­lacağını emr
buyurmuşdu. Şöyle ki: Gelip geçen elçilere, müsâfirlere ve yolculara verirdi.
Ebû Bekr «radıyallahü anh» bunlan eskisi gibi dağıüp, aslâ değişdirmedi. Fâüma
«radıyallahü an­hâ» mîrâsını istedikde; (Resûlullahdan işitdim: (Bize,
ya’nî Peygam­berlere kimse vâris olamaz! Bizim bırakdığımız mal, sadaka olur) buyurmuşdu.
Ben Resülullahın yapdığım değişdirmem. Bir yan­lış yola sapmakdan korkarım)
dedi. Fâtıma (Sana kim vâris olur?) demiş. Halîfe de: (Evlâdım, ehlim olur)
deyince, (Yâ ben niçin babama vâris olmuyorum?) demiş. Halîfe de: (Senin baban
olan Resûl-i ekremden işitdim ki, (Kimse bize vâris
ola­maz!) buyurdu. Onun için sen de vâris olamazsın. Fekat ben Onun
halîfesiyim, Onun nafaka verdiği kimselere, aynı şeyleri ben de veririm. Senin
masraflarını yapmak benim vazifemdir) dedi. Bunun üzerine Fâtıma «radıyallahü
anhâ» susdu ve artık mîrâs lâfı etmedi.</p>



<p>Mısırdaki büyük âlimlerden
Ahmed bin Muhammed Şihâ- büddîn Kastalânî “rahime-hullahü teâlâ” (Mevâhib-i
Ledün- niyye) kitâbı tercemesi, birinci cild, dörtyüz
doksanbirinci sahîfede diyor ki (Doğru oldukları, bütün İslâm âlimlerince
tasdik edilmiş olan altı hadîs kitâbına (Kütüb-i sitte) denir.
Bunlardan birini yazan Ahmed bin Alî Nesâînin bildirdiği hadîs-i şerîfde (Biz
Peygamberler mîrâs bırakmayız) buyu­ruldu. (Süleymân,
Dâvûda vâris oldu) ve (Yâ Rabbi! Bana
vâris olacak evlâd ver) âyet-i kerîmelerinde bildirilen vârislik,
mal ve mülk vârisliği değildir. İlm ve nübüvvet mîrâsıdır. Yuka­rıdaki hadîs-i
şerîfı, imâm-ı Abdürra’ûf Menâvî de yazıyor ve imâm-ı Ahmedin (Müsned)
kitabından aldım diyor.</p>



<p>Hadîs âlimi Abdülhak Dehlevî
“rahime-hullahü teâlâ” fârîsi dil ile yazdığı iki cild (Medâricünnübüvve)
kitâbı ikinci cild, beşyüzyetmişikinci sahîfede buyuruyor ki:</p>



<p>Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» (Biz
Peygamberler mirâs almayız ve mirâs bırakmayız. Bırakdığımız şeyler sadaka
verilir) buyurdu. Kendisi vefât edince ev eşyâsı
ve silâhlan ve hayvanları ve Fedek denilen hurma bağçesi kalmışdı. Bu hur­maları
âilesine ve fakirlere ve yolculara verirdi. Vefât edince, </p>



<p>kızı Fâtıma «radıyallahü anhâ», halîfe Ebû
Bekrden mîrâs istedi. Halîfe, hadîs-i şerifi okuyarak, mirâs vermedi. Fâtıma,
halîfeye: (Sen ölürsen, malın kime mirâs kalır?) dedi. (Âileme ve çocuklarıma
kalır) deyince, Fâtıma, (O hâlde ben niçin babamın mîrâsını almıyorum?) dedi.
Ebû Bekr Sıddîk dedi ki, (Ben, baban olan Resûlullahdan işitdim ki (Biz
mîrâs bırakma­yız!) buyurdu. Fekat ben, onun halîfesiyim. Onun
verdiği kim­selere, ben de, aynı şeyleri vereceğim ve Onun bırakdığı mallan,
Onun verdiği yerlere aynen dağıtacağım) dedi. Resû­lullah «sallallahü aleyhi ve
sellem» birçok kimselere, mal vere­ceğini va’d etmişdi. Vefâtından sonra,
gelip, bu mallan istediler. Halîfe hepsine verdi. Ebû Bekr, mîrâsı yalnız
Fâtıma- dan men’etmedi. Aişe de, «radıyallahü anhüm» gelip, mîrâs istedi. Ona
da vermedi. Başka zevceler de istedi. Hiçbirisine vermedi. Peygamberler mirâs
bırakmaz hadîs-i şerifini söyledi. Halîfe, bu hadîs-i şerifi söyleyince,
Eshâb-ı kirâmın hepsi, biz de işitmişdik, dedi, bir kişi bile i’tirâz etmedi.
Halîfe kimseye mîrâs vermedi ve Muhammed aleyhisselâmın akrabâsına evvelce
verilen herşeyi aynen verdi ve Resûlullahın yapdığını değişdirmem dedi ve
Resûlullahın akrabâsını, kendi akrabâm- dan dahâ çok seviyorum diye yemin etdi.
Fâtımanm mîrâs yüzünden , Ebû Bekre darıldığını ve ölünciye kadar sevmedi­ğini
söyliyenlere şaşılır. Eshâb-ı kirâmın sözbirliği ile bildirdiği hadîs-i şerifi,
Fâtımanın kabûl etmiyeceği düşünülebilir mi? İnsanlık îcâbı kırıldı denilse de,
ölünciye kadar dargın kaldı denilebilir mi? Fâtımanın «radıyallahü anhâ» vefât
edeceği zeman, Ebû Bekr Sıddîk ile halâllaşdığı, ondan râzı olduğunu bildirdiği
meydanda olan bir hakîkatdir. Meselâ, hadîs âlimi, imâmı Beyhekî, imâm-ı
Şâ’bîden rivâyet ediyor ki, Fâtıma «radıyallahü anhâ» hasta iken, halîfe Ebû
Bekr Sıddîk kapıya geldi. Alî «radıyallahü anhüm» Fâtımaya, Ebû Bekrin geldi­ğini
haber verdi. Fâtıma da, Alîye içeri izn vermemi istermisin? dedi. Alî: Evet
dedi. Fâtıma izn verdi. Halîfe içeri girdi ve kendisi ile halâllaşdı. Fâtıma
«radıyallahü anhüm» Ebû Bekr­den râzı oldu. İmâm-ı Müstağfirînin (Kitâbülvefâ)
ve [Ahmed bin Muhammed Taberînin 694] (Riyâdunnadara) kitâblannda
diyor ki, Ebû Bekr «radıyallahü anh», Fâtımanın «radıyallahü anhâ» yanına
girip, halâllaşdı ve Fâtıma, ondan râzı oldu. İmâm-ı Evzâî buyuruyor ki, Ebû
Bekr, Fâtımanın kapısına gelip, Resûlullahın kızı benden râzı olmadıkça, bu
kapıdan ayrılmam dedi. Alî «radıyallahü anh» içeri girip, Fâtımaya râzı <br /></p>



<p>ol     diye
and verdi. O da razı oldu. Hâfız Ebû Sa’d (Kitâbülmüvâ- feka) adındaki
kitâbında da böyle yazmakdadır. Fâtıma «radı- yallahü anhâ» gece defn edildi.
Alî «radıyallahü anh» gece olduğu için halîfeye haber veremedi. Ba’zı
haberlerde ise Ebû Bekr’in cenâzede bulunduğu ve nemâzını kıldığı
bildirilmekde- dir.(FasIülhitâb) kitâbında diyor ki, hazret-i Fâtıma
«radıyallahü teâlâ anhâ» hasta iken, hazret-i Ebû Bekr gelip, içeri girmeğe izn
istedi, hazret-i Alî haber verdi. Hazret-i Fâtıma, hazret-i Alîye sen râzı olur
isen izn veririm dedi. Râzıyım dedi. Hazret-i Fâtıma izn verdi. Hazret-i Ebû
Bekr içeri girip, konuşdu. Özr diledi. Halâllaş- dı. Hazret-i Fâtıma da,
halîfeden râzı oldu. Hazret-i Fâtıma «radı- yallahü anhâ» akşam ile yatsı
arasında vefât etdi. [Hicretin onbirinci senesi idi]. Hazret-i Ebû Bekr, Osmân,
Abdürrah- man bin Avf ve Zübeyr bin Avvâm hâzır idiler. Cenâze nemâ- zını kıldırmak
için Ebû Bekre teklîf etdiler. Hazret-i Ebû Bekr kıldırdı. Gece defn etdiler.</p>



<p>Ömer «radıyallahü anh» halîfe olunca, Fedek
hurmala­rını, Resûlullah zemanmda olduğu gibi dağıtdı. İki sene sonra, bu işin
idâresini Alî ile Abbâsa «radıyallahü anhümâ» bırakdı. Bir zeman sonra halîfeye
gelip, hurmalığı ikisine taksim etme­sini istediler. Ömer «radıyallahü anh»
Eshâb-ı kirâmı toplayıp, hepsine and verdi ve Resûlullah «sallallahü aleyhi ve
sellem» (Biz Peygamberler, mirâs almayız ve mîrâs bırakmayız. Bizim
bırakdığımtz sadaka olur) buyurdu mu? diye sordu. Hepsi bir­den
evet duyduk diye yemîn etdi. Bunun üzerine Ömer «radı- yallahü anh» hurmalığı
taksîm etmeyip, ikisine bırakdı ve mahsûlü eskisi gibi dağıtınız dedi.
Hurmalıklar, sonradan Alî­nin «radıyallahü anh» elinde kaldı. Sonra evlâdına,
torunlarına kalıp, nihâyet, emîr Mervânın eline geçdi. Ömer bin Abdül’ aziz
halîfe olunca, Resûlullahın, kızı Fâtımaya vermediği mala elimi sürmem dedi. Bu
sözden, Fâtımanın «radıyallahü anhâ» Resûlullahdan bu hurmalığı istediği, Onun
da vermediği anla- şılmakdadır. Bu husûsdaki hadîs-i şerifler, Buhârîde
yazılıdır. Abdülhak Dehlevînin yazısı burada temâm oldu.</p>



<p>(Mir’ât-i Kâinât) kitâbında
ikiyüzdoksanikinci sahîfede diyor ki: (Resûlullahın «sallallahü aleyhi ve
sellem» zevceleri ve kızları «radıyallahü teâlâ anhünne» dünyâdaki kadınların
hep­sinden üstündür. Zevcelerine kazf eden, kötüliyen için, Abdüllah ibni Abbâs
tevbesi kabûl olmaz buyurdu. Âişeye «radıyallahü anhâ» söven ise,
kati olunur. Çünkü, buna söğmek, Kur’ân-ı kerimi inkâr etmek olur ki, küfrdür
diye sözbirliği vardır.)</p>



<p>Peygamberlerin «aleyhimüssalevâtü
vetteslîmât» mirâs bırakdığını bildiren âyet-i kerîmelere gelince: Allahü
teâlâ, Mer­yem sûresi, üçüncü âyetinde, Zekeriyyâ aleyhisselâmın düâsını
bildiriyor. Bu âyet-i kerîmenin meâl-i âlîsi, (Ben
öldükden sonra, yerime gelecek velîlerimden korkuyorum. Zevcem de âkırdır,
çocuğu olmuyor. Yâ Rabbî! Bana bir oğul ihsân eyle de, bana ve Ya’kûb
oğullarına vâris olsun!) dir. Beydâvî
tefsi­rinde buyuruyor ki, (Bizim dînimize ve ilmimize vâris olsun demekdir.
Çünki, peygamberler «aleyhimüsselâm» mal mîrâs bırakmazlar). Şeyhzâde
hâşiyesinde diyor ki,(Peygamberlere «aleyhimüsselâm» vâris olmak, dînine salâh
ve fâide verici olmakdır. Bu da, peygamber olmakla ve ilm ile ve güzel ahlâk
ile ve dinde fâideli makâm sâhibi olmakla ve tayyib mal sâhibi olmakla olur).
Zekeriyyâ aleyhisselâmın amcasının oğulları, Benî İsrâîlin en kötüleri idi.
Vefâtından sonra, bunların dîni değişdirmelerinden korkmuş idi.</p>



<p>Nemi sûresi,
onaltıncı âyetindeki (ve Süleyman
Dâvûda vâris oldu) «aleyhimesselâm» vâris olmağı,
Beydâvî «rahime- hullahü teâlâ» tefsirinde (Peygamberliğine veyâ ilmine veyâ
mevkı’îne mâlik oldu demekdir) diyor.</p>



<p>Görüliyor ki, hazret-i Ebû Bekr Sıddîk «radıyallahü anh» hurma
bağçesini hazret-i Fâtımanın «radıyallahü anhâ» elin­den almamış, eski hâlinde
olduğu gibi bırakmış, onun her ihtiyâcını Beytülmâldan vermişdir. Ba’zı eşyâyı,
hazret-i Alîye mîrâs olarak değil, bu eşyâ Beytülmâla geçdikden sonra, kendi
salâhiyyetini kullanarak, hediyye olarak ihsân etmişdir. Resû­lullah
«sallallahü aleyhi ve sellem», hurma bağçesini kimseye hediyye etmemişdi.
Fâtıma «radıyallahü anhâ», bu bana hediyye edilmişdi, demedi ve şâhid
getirmedi. Hiçbir kitâbda böyle yazmıyor. Bunu yalnız İrandaki bu acem kitâbı,
pek acemice uydurmakdadır. Hazret-i Alîyi ve Fâtımayı ve Hasen, Hüseyni medh
eden, çok öven hadîs-i şerifler var. Hattâ âyet-i kerîme var. Hazret-i Ebû Bekr
Sıddîk ki, bütün ticâret mâlını, mülkünü, vatanını, evlâdını, Resûlullah için
fedâ etmiş, bütün gazâlarda bulunup, ihtiyâr hâlinde Resülullahın önünde harb
etmiş iken, bu hadîs-i şerifleri çiğneyecek kadar aşağı bir kimse mi idi?
Hâlbuki yüzlerce hadîs-i şerîf,hattâ Kur’ânı kerîm, onu medh etmekde,
faziletini bildirmekdedir. Mîrâs hadîsini, <br /></p>



<p>hazret-i Fâtımaya önceden bildirmeğe lüzûm yokdu. Vakti gelince,
Eshâb-ı kirâm ona bildirdi. Fâtımat-üzzehrâ, hurma­lığı, kendine halâl sanarak
istemişdi. Harâm olduğunu anla­yınca istemedi. İbâdetleri, bir kimseye, vakti
gelmeden bildirmek farz değildir. Zâten vakf edilmiş mal, kimseden, hiçkimseye
mîrâs kalmaz. Fâtıma «radıyallahü anhâ» halîfe­nin sözünü, derhal ve seve seve
kabûl etdi. Bu hadîs-i şerife hiçbir sahâbî i’tirâz etmediğinden inanmıyan
kâfir olur. Fedek bağçesi için (Hak Sözün Vesikaları) kitâbının beşinci kısmında uzun
bilgi vardır. Lütfen oradan da okuyunuz!</p>



<p>(Menâkıb-ı çihâr yâr-ı güzin) kitâbı,
dörtyüz doksanıncı sahîfede diyor ki:</p>



<p>Birgün, Ebû Bekr Sıddîk
«radıyallahü anh» Resûlullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» evine geldi. İçeri
gireceği sırada, Alî bin Ebî Tâlib «radıyallahü anh» da geldi. Ebû Bekr geri
çekilip, yâ Alî, sen buyur gir dedi: O da cevâ<sup>1</sup>‘ verip, aralarında
aşağıdaki uzun konuşma oldu:</p>



<p>Alî — Yâ Ebâ Bekr! Sen önce gir
ki, her iyilikde önde olan, her hayrlı işde ileri olan, herkesi geçen sensin.</p>



<p>Eb.B. — Sen önce gir yâ Ali,
Resûlullaha «sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem» dahâ yakın sensin.</p>



<p>Alî — Ben, senin önüne nasıl
geçerim? Çünki, Resûlul- lahdan «sallallahü aleyhi ve sellem» işitdim,(Ümmetimden
Ebû Bekrden dahâ üstün bir kimse üzerine güneş doğmadı) buyurdu.</p>



<p>Eb.B. — Ben, senin önüne nasıl
geçebilirim ki, Resûlul­lah «sallallahü aleyhi ve sellem», kızı
Fâtıma-tüzzehrâyı «radı- yallahü teâlâ anha» sana verdiği gün (Kadınların
en iyisini, erkeklerin en iyisine verdim) buyurdu.</p>



<p>Alî — Ben senin önüne geçemem.
Çünki, Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» (İbrâhim
aleyhisselâmı görmek istiyen, Ebû Bekrin yüzüne baksın) buyurdu.</p>



<p>Eb.B.
— Senin önüne geçemem^ Çünki, Resûlullah «sal­lallahü aleyhi ve sellem» buyurdu
ki, (Âdem aleyhisselâmın hilm sıfatını ve Yûsüf aleyhisselâmın
güzel ahlâkını görmek istiyen, Alî Mürtezâya baksın!)</p>



<p>Alî — Senin
önünden giremem. Çünki, Resûlullah «sal­lallahü aleyhi ve sellem» (Yâ
Rabbî! Beni ençok seven ve eshâbı- mın en iyisi kimdir?) dedi.
Cenâb-ı Hak (Yâ Muhammed</p>



<p>«aleyhisselâm» Ebû Bekr
Sıddîkdır) buyurdu.</p>



<p>Eb.B. _— Ben senin önüne geçemem.
Çünki, Resûl «aley­hisselâm» (İlmi bir kimseye
veririm ki, Allahü teâlâ, onu sever. Ben de onu çok severim) buyurdu.
İlm şehrinin kapısı, sen oldun.</p>



<p>Alî
— Senin önünde gidemem. Çünki, Resûl ‘-aleyhisse­lâm» (Cennetin
kapıları üzerinde, Ebû Bekr habîbullah yazılıdır)</p>



<p>buyurdu.</p>



<p>Eb.B. — Senin önüne geçemem.
Çünki, Resûl «aleyhis­selâm» Hayber gazâsında, bayrağı sana verip (Bu
bayrak, melik-i gâlibin, Alî bin Ebî Talibe hediyyesidir) buyurdu.</p>



<p>Alî — Senin önüne nasıl
geçebilirim? Çünki, Resûl «aley­hisselâm» (Yâ
Ebâ Bekr! Sen benim gören gözüm ve bilen gön­lüm yerindesin) buyurdu.</p>



<p>Eb.B. — Senin önüne
geçemem. Çünki, Resûl «aleyhis­selâm» buyurdu ki (Kıyamet günü,
Alî Cennet hayvanlarından birine binmiş olarak gelir. Cenâb-ı Hak buyurur ki,
yâ Muham­med «aleyhisselâm»! Senin
baban İbrahim Haiîl, ne güzel baba­dır. Senin kardeşin Alî bin Ebî Tâlib ne
güzel kardeşdir).</p>



<p>Alî — Senin önüne
geçemem. Çünki, Resûl «aleyhisse­lâm» buyurdu ki (Kıyâmet günü,
Cennet meleklerinin reîsi olan Rıdvân adındaki melek Cennete girer. Cennetin
anahtarlarını getirir. Bana verir. Sonra, Cebrâil aleyhisselâm gelip, yâ</p>



<p>Muhammed,
Cennetin ve Cehennemin anahtarlarını, Ebû Bekr Sıddîka ver. Ebû Bekr,
istediğini Cennete, dilediğini Cehenneme göndersin der).</p>



<p>Eb.B.
— Senin önünden giremem. Çünki, Resûl “aley­hisselâm» buyurdu ki (Alî
kıyâmet günü benim yammdadır. Havz ve Kevser yanında, benimledir. Sırât
üzerinde benimledir. Cennetde benimledir. Allahü teâlâyı görürken, benimledir.)</p>



<p>Alî — Senden önce
giremem. Çünki, Resûl «aleyhisse­lâm» (Ebû Bekrin îmânı, bütün
mü’minlerin îmânları toplamı ile [tartılsa, Ebû Bekrin îmânı ağır gelir) buyurdu.</p>



<p>Eb.B. — Senin önüne nasıl
geçebilirim? Çünki, Resûl «aleyhisselâm» (Ben
ilmin şehriyim. Alî, bunun kapısıdır) buyurdu.</p>



<p>Alî — Senin önünden nasıl
yürüyebilirim? Çünki, Resûl »aleyhisselâm» (Ben
sâdıklığm şehriyim. Ebû Bekr, bunun kapı­sıdır) buyurdu.</p>



<p>Eb.B. — Senin önünden
geçemem. Çünki, Resûl «aley- tıisselâm» buyurdu ki, (Kıyâmet
günü, Alî, bir güzel ata bildirilir. Görenler, acabâ bu, hangi Peygamberdir
der. Allahü teâlâ, bu Alî bin Ebî Tâlibdir buyurur.)</p>



<p>Alî — Senin gönünde gidemem.
Çünki, Resûl «aleyhisse­lâm» (Ben ve Ebû Bekr,
bir toprakdanız. Tekrâr bir olacağız) buyurdu.</p>



<p>Eb.B. — Senin önünde
gidemem. Çünki, Resûl «aleyhis­selâm» buyurdu ki (Allahü teâlâ,
ey Cennet, senin dört köşeni, dört kimse ile bezerim. Biri, peygamberlerin
üstünü Muhammed «aleyhisselâm» dır. Biri, Allahdan korkanların üstünü Alîdir.
Üçüncüsü, kadınların üstünü, Fâtıma-tüzzehrâdır. Dördüncü köşesindeki de
temizlerin üstünü Hasen ile Hüseyndir).</p>



<p>Alî — Senin önünden
nasıl gidebilirim? Çünki, Resûl «aleyhisselâm» buyurdu ki (Sekiz
Cennetden şöyle ses gelir: Ey Ebû Bekr, sevdiklerinle birlikde gel. Hepiniz,
Cennete girin!)</p>



<p>Eb.B. — Senin önünden
gidemem. Çünki, Resûl «aley­hisselâm» (Ben bir ağaca benzerim.
Fâtıma, bunun gövdesidir. Alî budağıdır. Hasen ve Hüseyn, meyvasıdır) buyurdu.</p>



<p>Alî — Senin önünden geçemem.
Çünki, Resûl «aleyhis­selâm» buyurdu ki (Allahü
teâlâ, Ebû Bekrin bütün kusûrlannı afv
etsin. Çünki O, kızı Âişeyi bana verdi. Hicretde bana yar­dımcı
oldu. Bilâl-i Habeşîyi, benim için alıp âzâd etdi).</p>



<p>Resülullahın
«sallallahü aleyhi ve sellem» bu iki sevgilisi kapıda böyle konuşurken,
kendileri içeriden dinliyordu. Hazret-i Alînin sözünü kesip içeriden buyurdu
ki:<br /></p>



<p>(Ey kardeşlerim Ebû Bekr ve Alî «radıyallahü anhümâ»! Artık içeri
girin! Cebrâil aleyhisselâm gelip dedi ki, yerlerdeki ve yedi kat gökdeki
melekler sizi dinlemekdedir. Kıyâmete kadar, birbirinizi övseniz Allahü teâlâ
yanındaki kıymetinizi anlatamaz­sınız). İkisi birbirine sarılıp, birlikde
Resûlullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» huzûruna girdiler. Resûl
«aleyhisselâm»: (Allahü teâlâ, ikinize de yüzbinlerle rahmet etsin. İkinizi
seven­lere de, yüzbinlerle rahmet etsin ve düşmanlarınıza da, yüzbin­lerle
la’net olsun) buyurdu. Hazret-i Ebû Bekr Sıddîk dedi ki (Yâ Resûlallah! Ben,
Alî kardeşimin düşmanlarına şefâ’at etmem). Hazret-i Alî dedi ki (Yâ
Resûlallah! Ben de, Ebû Bekr kardeşimin düşmanlarına şefâ’at etmem ve başını
kılmçla, bedeninden ayırırım.) Ebû Bekr buyurdu ki (Ben senin düş­manlarını,
sırat üzerinden geçirmem).</p>



<ol><li>—
(Ehl-i sünnet Ehl-i beyte düşmandır. Çünki, kurban bayramı günü, hatîb
minberde, ismâili kurban etmeği okurken, âlim, câhil, hepiniz feryadü figân
ediyorsunuz, döğünüyorsunuz da, Muharremin onuncu âşûre günü, Hasen, Hüseynin
şehîd olduğu için döğünen Şî’îlere, râfızî diyorsunuz) diyor.</li></ol>



<p>Kurban bayramı ve onun hutbesini, Resûlullah emretdiği için yapıyoruz.
Hutbeyi sessiz dinlemek lâzımdır. Burada kimse bağırmaz ve döğünmez.
İslâmiyyetde, musibetler için bağırmak, döğünmek, mâtem tutmak, Allahü teâlânın
kazâ ve kaderine karşı gelmek demekdir. Evet, sevdiği için ağlamak câizdir.
Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» kıymetli zev­cesi Hadicet-ül kübrâ
«radıyallahü anhâ» ve çok sevdiği ciğer- pâresi oğlu İbrâhim vefât edince ve
her zeman medh etdiği amcası Hamzayı «radıyallahü anh» Uhud gazâsında şehîd
olmuş görünce, pekçok üzüldü, içi yandı. Eshâbının önünde çok ağladı. Fekat,
hiç döğünmedi. Hiçbir zeman, matem tut­madı. Resûlullah «sallallahü aleyhi ve
sellem» zemanmda, Muharremin onuncu gününe önem verilir, oruç tutulur, fazla
ibâdet yapılırdı. Fekat, o gün ve başka gün, dahâ büyük acılar geçdiği hâlde,
mâtem tutulmazdı. Mâtem, hıristiyanlıkda olur. Kâfirler yapar. Ehl-i sünnet,
İsmâil «aleyhisselâm» için de, Hasen, Hüseyn efendilerimiz için de, senede bir
kerre değil, her zeman üzülür, ağlar. Her Cum’a hutbede Hasen, Hüseyn «radı-
yallahü anhümâ» okununca, Ehl-i sünnetin ciğerleri yan- makda, gözleri kan
ağlamakdadır. Fekat, Resûlullah <strong>«sallallahü
aleyhi ve sellem» mâtem tutmağı yasak etdiği için, hiçbir zeman mâtem
tutmazlar, taşkınlık yapmazlar.</strong></p>



<p>Ehl-i sünnete, Ehl-i beytin
düşmanıdır diyenlerin dili kurumalıdır. Ehl-i sünnet âlimlerinden, Ferîdeddîn-i
Attâr «rahime-hullahü teâlâ», Tezkiretül-evliyâ kitâbında, imâm-ı Cafer Sâdıkı
«radıyallahü teâlâ anh» şöyle anlatıyor:</p>



<p>İmâm-ı Ca’fer Sâdık, millet-i
islâmın sultânı, nübüvvet senedinin burhânı idi. Her işi sâdık, her bilgide
âlim idi. Evliyâ- nın kalblerinin meyvası, Seyyid-i enbiyânın ciğerkûşesi idi.
İmâm-ı Alînin «radıyallahü anh» nâkıdi, Resûl aleyhisselâmm vârisi idi. Ârif-i
âşık imâm-ı Ca’fer Sâdık, Ehl-i beytden idi. Ehl-i beytin hepsi birdir. Birinin
sözü, hepsinin sözü demekdir. Onun yolu, oniki imâmın «radıyallahü anhüm» yolu
demek­dir. Benim dilim ve kalemim onu medh edemez. Çünki, her ilmde ve
işâretlerde üstâd idi. Bütün evliyânm reîsi idi. Hepsi ona güvenmişdir. Başka
din sâhibleri de ona koşar. Ehl-i İslâm, ona uyar idi. Zevk sâhibleri, onun
peşinde, âşıklar onun yolunda idi. Âbidlerin mukaddemi, zâhidlerin mükerremi
idi. Hakikatleri yazan odur. Kur’ân-ı kerîmin sırlarını çözen odur. Ehl-i
sünnet ve cemâ’at için, Ehl-i beyti «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» sevmezler
diyen ba’zı kimseler var. Bu câhillere şaşanm. Çünki, Ehl-i sünnet demek, Ehl-i
beyt demekdir. Ehl-i sünnet demek, Ehl-i beytin yolu demekdir. O kimseler ne
kadar yanlış hayâle sap­lanmışlar? Muhammed aleyhisselâmı sevenler, onun
evlâdlannı sev­mez mi? Hattâ, Ehl-i sünnetin imâmı, Muhammed bin İdrîs Şâfı’
înin, Ehl-i beyte olan aşırı sevgisi dillerde dolaşdığı için, bu büyük imâma
Şî’î diyenler oldu. Bu yüzden kendisini habs etdiler. Bunun için, kendisi bir
şi’r yazmışdır ki, bir beytinin ma’nâsı (Şî’îlik, Muhammed aleyhisselâmm
evlâdını sevmek ise, bütün ins ve cin şâhid olsun, ben şî’îyim. Çünki, Ehl-i
beyt-i nebeviyi çok seviyorum).</p>



<p>Ehl-i beyti sevmek elbet çok
iyidir. Fekat, Ehl-i beyti sevmek için, Eshâb-ı kirâmın «radıyallahü teâlâ
anhüm ecma’în» bir kısmına düşman olmak lâzımdır demek, çok fenâdır. Böyle
söyliyenlerin Cehenneme gidecekleri, Hadîs-i şerîfde bildirilmişdir.</p>



<p>(Ehl-i sünnet) demek,
Ehl-i beyti ve Eshâb-ı kirâmm hep­sini «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» seven,
hepsinin izinde giden müslimânlar demekdir. Çünki, Ehl-i beytin ve Eshâb-ı
kirâmın yolu, aynı bir yoldur ve Resûlullahın «sallallahü alpvhi ve sellem»
gösterdiği tek yoldur. Ba’zı kimseler, islâmiyyeti içerden yıkmak için
düşmanlar tarafından uydurulmuş, bozuk yolda gidiyor. Eshâb-ı kirâmın
«radıyallahü teâlâ anhüm ecma’ in» çoğuna düşmanlık ediyorlar. Yurdumuzdaki
müslimânlan aldatabilmek için, biz Ehl-i beytin «radıyallahü teâlâ anhüm
ecma’în» âşıklarıyız. Bizim yolumuz, Ehl-i beytin yoludur diyor­lar. Böylece,
kendi küfr ve zındıklıklarını, o din büyüklerine, Ehl-ı sünnetin göz
bebeklerine bulaşdınyorlar. Allahü teâlâ, bunlan doğru yola getirsin! Bütün
Müslimânlan, bu felâket yoluna sapmakdan muhâfaza buyursun! Âmîn.</p>



<p>KERBELÂ VAK’ASI</p>



<p>Kerbelâ vak’asını
târihler başka başka yazmakdadırlar. Hele ba’zı kitâblar acıklı hikâyeler
uydurarak, okuyanları şaşırtıyorlar. İnançlarını, düşüncelerini
karışdırıyorlar. Yalan, uydurma yazıla­rı ile okuyucularını kendilerinin bozuk
i’tikâdına sürüklemeğe çalı­şıyorlar. Bunun için, Kerbelâ vak’ası hakkında her
zeman herke­sin düşüncesi başka başka olmuş, herkes kendi düşüncesinin doğ­ru
olduğuna inanmışdır. Hindistânın büyük târih âlimi Muham­med Abdüşşekûr
Mirzâpûrî «rahime-hullahü teâlâ», bu konuyu senelerce incelemiş, işin doğrusunu
meydana çıkararak (Şehâdet-</p>



<ol><li>Hiiseyn) isminde
müstakil bir kitâb yazmışdır. Pâkistanda, Karaşide medrese-i islâmiyye
talebesinden Gulâm Haydar Fârûkî «rahime-hullahü teâlâ», bu kitâbı urdu
dilinden fârisî diline terceme ederek, (Refâkat-i Hüseyn) adını vermiş, kitâb
1395 (m. 1975) senesinde Karaşide basılmışdır. Kitâbın önsö­zünde diyor ki:</li></ol>



<p>İslâm dîninde ilk olarak ortaya
çıkarılan ve bu dîne zararı çok büyük olan ve bugüne kadar milyonlarca
müslimânın dinden çık­masına, sapıtmasına sebeb olan fitne, hurâfeler,
hayâller, uydur­malar ve husûsî maksadlar için kurulmuş, müslimânlığa hiç uyma­yan
şeylerdir. Bu fitneyi Ya’kûb-i Küleynînin oğlu meydana çıkar- mışdır. Bu çocuk,
Abdullah bin Sebe’nin sapık, bozuk sözlerine aldananlardan biridir. İslâm
dînini içerden yıkmak, müslimânlan aldatmak için, çok şeyler uydurmuş,
yalanları ile bir kitâb meyda­na getirmişdir. Bu kitâba (Kâfi)
ismini vermişdir. Sonra ortaya çı­kan TÛSÎ, MECLİSİ ve başka
azılı sapıklar, Kâfi kitâbındaki ilke­leri yaymağa çalışarak, müslimânlar
arasındaki ayrılık ve bozgun­culuk ateşini körüklemişlerdir. Bunlar, (Takıyye)
dedikleri iki yüzlülüğü dinlerinin esâsı yapmışlardır. Bütün
yıkıcılıklarını, düş­manlıklarını Takıyye perdesi altında yürütmüşlerdir.
Takıyyeleri- ıin en meşhûru (Eht-i beyt) e
muhabbet etdikleri sözüdür. Bu söz- eri ile milyonlarca müslimâm, doğru yoldan
çıkarmışlar, felâkete iürüklemişlerdir. Müslimânları bunların tuzağına
düşmekden ko- umak için, herşeyden önce, (Muhabbet-i
Ehl-i beyt) takıyyesinin ç yüzünü ortaya koymak
lâzımdır.</p>



<p>Muhammed aleyhisselâmın yoluna
sarılan ve Eshâb-ı kirâmın izinde giden hakîkî müslimânlara (Ehl-i
sünnet) denir, ühl-i sünnet âlimleri
«rahime-hümullahü teâlâ» (Muhabbet-i Ehl-i
leyt) sözünün ma’nâsına, yalnız iyi demekle
kalmamışlar, Ehl-i >eyti sevmenin îmânın bir parçası olduğunu
bildirmişlerdir. Sapık- ar, inançlarının temelinin, Ehl-i beyti sevmek olduğunu
her zeman, :ık sık söylemekde iseler de, her işleri, her hareketleri, kendilerinin,
Ehl-i beyte düşman olduklarını göstermekdedir. Bu sözümüzü iyi anlamak için,
Hazret-i Hüseyni sünnîler mi şehîd etdi, yoksa sapıklar mı? Bunu iyi incelemek
lâzımdır. Onlann kitâbları- nı okuyan aklı başında bir kimsenin, şehîd
edenlerin sünnî olduk­larına inanması mümkin değildir. Câhilleri aldatmak için,
hazret-i Mu’âviyenin ve Yezîdin ismlerini ileri sürüyorlar. Hâlbuki, bu vak’ayı
anlatan kitâbların hiçbirinde bu iki halîfenin hazret-i Hü­seynin mübârek kanı
ile bulandığı açıkça yazılı değildir. Hazret-i Mu’âviyenin hazret-i Hüseynin
şehîd edilmesine karışdığı hiç yazı­lı olmadığı gibi, böyle bir emr verdiği de
yazılı değildir. Hazret-i Hüseynin şehâdetinin hazret-i Mu’âviyenin zemanında
olmadığım sözbirliği ile bildirmekdedirler. Yukarıda ismi geçen molla Bâkır
meclisi hazret-i Muâviyenin vefât ederken, oğlu Yezîde yapdığı ^asıyyeti şöyle
yazmakdadır:</p>



<p>(İmâm-ı Hüseynin
«radıyallahü anh» Resûlullaha olan yakınlığını biliyorsun. Kendisi, O hazretin
mubârek bedenin­den bir parçadır. O hazretin etinden ve kanından hâsıl
olmuşdur. Ben anlıyorum ki, Irak ehâlîsi onu kendi yanlarına çağırırlar. Fekat,
yardım etmeyip, yalnız bırakırlar. Eğer, senin eline iüşerse, O’nun kıymetini
bil! Resûlullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» O’na olan yakınlığını ve muhabbetini
hâtırla! O’nun /apdıklarına karşılıkda bulunma! O’nunla aramızda kurmuş slduğum
sağlam bağları sen koparma! O’nu incitmekden, O’ iu üzmekden çok
sakın!) Hazret-i Mu’âviyenin Yezîde olan bu /asıyyeti (Cilâül’uyûn) kitâbının
321.ci sahîfesinde yazılıdır. Bu ritâbı, şî’î liderlerinden Muhammed Bâkır bin
Murtadâ Feyzî</p>



<p>Horasânî yazmışdır. Molla Muhsin adı ile meşhur olup, 1091 [m.
1679] senesinde ölmüşdür. Şî’î ahundlarından Muhammed Takî Hânın yazmış olduğu
fârisî (Nâsih-ut-tevârih) kitâbında
diyor ki, Mu’âviye, oğlu Yezide şu vasıyyeti de yapmışdır: (Oğlum, nefsine,
hevesine uyma! Kendini Hüseynin hakkından çok koru! Yarın Hakkın huzûruna
çıkacağın zeman, Hüseyn bin Alînin kanının boynunda bulunmamasına çok dikkat
et! Yoksa, o gün râhata, huzûra kavuşamazsın. Sonsuz azâblara yakalanırsın!)
Bundan sonra kitâbının 6.cı cildinin 11 l.ci sahî- fesinde, Abdüllah ibn-i
Abbâsm bildirdiği hadîs-i şerifi şöyle yazmışdır. (Yâ Rabbî, Hüseynin hürmetini
ve şerefini gözet- mekde gevşek davranana bereket verme!).Hazret-i Mu’âviye
«radıyallahü anh» hazret-i Hüseyne karşı bütün sözlerinde, hep edebli ve
hürmetli davrandığı gibi, yazılarında da, O’na karşı hiç saygısızlıkda
bulunmamışdır. Hâlbuki, imâm-ı Hüseyn, O’na karşı yazdığı mektûblannda, sert
kelimeler kul­lanırdı. Hattâ, Yezîd ve Abdullah böyle kelimeleri görünce,
Hazret-i Mu’âviyeye, (Sen de böyle sert cevâb ver!) dedikle­rinde, onlara
karşı, hazret-i Mu’âviye gülerek: (İkiniz de yanlış konuşuyorsunuz. Ben, Hüseyn
bin Alîyi nasıl ayblayabilirim? Benim gibi birinin, bir kimseyi ayblaması ve
herkesin buna inanmaması, akili bir kimsenin yapacağı iş değildir. Hüseyni
nasıl ayblayabilirim? Allaha yemin ederim ki, O’nun ayblana- cak bir yeri
yokdur. Ona mektûb yazarım. Fekat; O’nu korku- tucu^üzücü şeyler yazmam) dedi.
Şî’î yazar, (Nâsih-ut-tevârîh) kitâbmın
6.cı cildi 78.ci sahîfesinde (Hulâsa, Hüseyni incitecek birşey yazmamışdır)
demekdedir.</p>



<p>Hazret-i Mu’âviye, hazret-i
Hüseyne karşı hep edebli ve saygılı davrandığı gibi, O’na hizmet de ederdi (Nâsih-ut-
tevârîh) kitâbında, açık olarak diyor ki:
(Hazret-i Hüseyne her sene binlerce dirhem gümüş göndermeği âdet edinmişdi. Bun­dan
başka, kıymetli eşyâ ve hediyyeler de gönderirdi). Bu kadar edebine ve
hizmetine karşı, hazret-i Hüseynden hakaret, sıkıntı gördüğü zeman, bunlara ehemmiyyet
vermezdi.</p>



<p>Mu’âviyeye
«radıyallahü teâlâ anh», Yemenden haraç malı göndermişlerdi. Bu kâfile, Şama
giderken, Medîneye uğradı. Hazret-i Hüseyin «radıyallahü teâlâ anh», bunlann
hepsini alarak, Ehl-i beyte ve sevdiklerine taksim etdi ve hazret-i Mu’âviyeye
şöyle yazdı: (Üzerlerinde mal ve amber yüklü develeri Yemenden Şama
götürüyorlardı. Size götürdüklerini (Beytül-mal) hazîne­<br /></p>



<p>sine
koyacaklarını anladım. Bana lâzım olduğu için, hepsin: ellerinden aldım.
Vesselâm!) Hazret-i Mu’âviye, hazret-: Hüseyne «radıyallahü anhümâ» şöyle cevâb
yazdı: (O deve kâfilesine dokunmasaydın, bana getirdikleri zeman, senin nasi­bini,
senden esirgemezdim. Fekat, ey kardeşim, senin müdârl edecek, tabasbus yapacak
bir kimse olmadığını biliyorum Benim zemammda, sana kimseden bir zarar gelmez. Çünki
senin kıymetini, yüksek dereceni biliyorum. Her yapdığım hoı karşılarım). Bu
mektûblar (Nâsıh-ut-tevârîh) kitâbının 57.c sahîfesinde yazılıdır.</p>



<p>Emîr Mu’âviye «radıyallahü teâlâ anh», Şama gelip
kendi sine söğenleri de hoş karşılardı. Onlara mal, para ihsân ederdi Yukardaki
şî’î kitâbı, bunu da şöyle anlatıyor: (Hazret-i Alînir yanından Şama gelenler
Mu’âviyeye kötü söylerler ve söğer lerdi. Onu incitirlerdi. Bunlara da
Beytülmaldan ihsân larda bulunurdu. Zararsız, sıkıntısız dönüp giderlerdi
(Sahife:38) Bu yazılanlardan anlaşılıyor ki, hazret-i Hüseyn şehîd etdirdi
diyerek, hazret-i Mu’âviyeyi kötülemek, çok çir­kin iftirâ ve pek büyük yalan
olmakdadır.</p>



<p>Mu’âviye «radıyallahü teâlâ anh» için hazret-i
Hasen «radıyallahü teâlâ anh» zehrledi diyerek, kötülemeğe kalkış mak da,
mümkin değildir Çünki, şî’îlerin (Cilâ-ül’uyûn) kitâbı mn 323-cü sahîfesinde de
yazdığı gibi, hazret-i Hasen (Allah; yemîn ederim ki, bana karşı, Mu’âviye,
bunlardan daha iyidir Bunlar şî’î olduklarını söyliyorlar. Hâlbuki, beni öldürmeğ
kalkışdılar ve mallarımı çaldılar) demişdir.</p>



<p>Şî’î kitâbları, Yezidin de, bu cinâyetlere
karışmadığını v sanıldığı gibi, kötü olmadığını çeşidli şekllerde yazmışlardıı
Babasının hazret-i Hüseyn hakkındaki vasıyyetini hiç unut madı. Hazret-i
Hüseyni Küfe şehrine çağırmak için bir şe yazmadı. Onu öldürmeğe kalkışmadı.
Şehîd edilmesi için em de vermedi. Şehîd edilince, sevinmedi. Hattâ çok üzüldi
ağladı. Onun için mâtem yapılmasını emr etdi. Şehîd edenler karşı sert
davrandı. Hazret-i Hüseynin Ehl-i beytine çok sayj gösterdi. İmâm-ı Hüseynin
Ehl-i beytinin Şamdan Medîney gitmek arzularını kabûl edip, izzet ve ikrâm ile
ve muhâfaz altında gönderdi. Bunlar, şî’î kitâblannda uzun yazılıdır.</p>



<p>Meşhûr şî’î ahundu Molla Bâkır meclisi
(Cilâ-ül’uyûı kitâbının 424.cü sahîfesinde diyor ki: (Yezîd, Ehl-i beyte kar
iyilikleri ile tanınan Velîd bin Ukbe bin Ebî Süfyânı, Medîney <strong>vâlî
yapdı. </strong>İmâm-ı <strong>Hüseynin
ve evlâdlarmın «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» düşmanı olan Mervân bin Hakemi
vazifeden aldı). 432.ci sahîfesinde diyor ki, (Yezîd, imâm-ı Hüseynin düşmanı
olsaydı, O’nun düşmanını vâlîlikden ayırıp, yerine O’nun dostunu getirmezdi.)
424.CÜ sahîfesinde diyor ki, (Velîd, bir gece, imâm-ı Hüseyni çağırdı ve
Yezidin gönderdiği mektûbu kendisine gösterdi. Mektûbda hazret-i Mu’âviyenin
vefât etdiği ve Yezîde bî’at olunduğu yazılıydı. İmâm-ı Hüseyn, bunu anlayınca,
</strong>İnnaiillah <strong>âyetini
okudu). Bu yazı da, hazret-i Hüseynin hazret-i Mu’âviyeye düşman olmadığını ve
onu hakîkî müslimân bildiğini göstermekdedir. Böyle bilmeseydi, O’nun vefâtını
işitince, </strong>innâ-lillah <strong>âyetini
okumazdı.</strong></p>



<p>Zecir bin Kays
imâm-ı Hüseynin «radıyallahü teâlâ anh» şehîd edildiğini Yezîde bildirince,
başını eğip, ses çıkarmadı. Sonra kaldırıp, (Hüseyni öldürmeyip, ona itâ’at
etmenizi istiyor­dum. Eğer orada olsaydım, Hüseyni afv ederdim) dediği (Nâsih-
ut-tevârîh) in 269.cu sahîfesinde yazılıdır. İranda
basılmış olan, şî’îlerin (Nehc-ül-ahzân) kitâbının
321.ci sahîfesinde diyor ki: (Biri gelerek, Yezîde, gözün aydın! Hüseynin başı
geldi dedikde, O’na karşı gadaba geldi ve senin gözün hiç aydın olmasın dedi). (Nâsih-ut-tevârih)
kitâbının 229.cu sahîfesinde diyor ki: (Şimir-zil- cevşen,
imâm-ı Hüseynin mübârek başını Yezidin önüne koyup, övünerek, devemin
heybelerini altın ve gümüşle doldur ki, anası ve babası cihetinden insanların
hepsinin en iyisi olan bir kimseyi öldürdüm deyince, benden hiçbir ihsan
bekleme dedi. Şimir korku içinde ve şaşkın olarak geri döndü. Dünyadan ve
âhiret- den nasîb alamadı.) (Onu öldüreni Allah kahr etsin!) dediği de, 272.ci
sahîfesinde yazılıdır.</p>



<p>Şî’î kitâbları
açıkça bildiriyor ki, hazret-i Mu’âviye ve Yezîd, hazret-i Hüseynin «radıyallahü
teâlâ anh» mubârek kanına bulaşmadıkları gibi, İbn-i Ziyâd ve İbn-i Sa’d ve hattâ
Şimir de şehîd edenler arasında değildir. (Refâkat-i
Hüseyn) de yazılı, şî’î kitâblarında diyor ki:</p>



<ol><li>İmâm-ı
Hüseyn ile harb edenler, Şamlılar ve Hicâzlılar değildi. Hepsi Küfe ehâlîsi
idi. (Hulâsat-ül-mesâib, s.
201).</li><li>İmâm-ı
Hüseyni İraklılar şehîd etdi. Aralarında Şamlı­lar yokdu. Ehl-i beyte zulm
edenler, Küfelilerdi. (Mes’ûdî).</li><li>İmâm-ı Hüseyni
şehîd edenler arasında Şamlıların bulunmadığı iyi anlaşılmışdır. (s. 21)</li><li>Ebî Mahnef, ibn-i Ziyâd askerinin seksen bin
suvârî olduğunu bildirdi. Bunların hepsi Küfeli idi dedi. (Nâsih-ut- tevârih c. 6 s. 173).</li><li>O zeman Küfeden başka yerlerde bulunan
şî’îlerden hiçbiri imâma yardıma gelmedi. Hâlbuki imâm-ı Hüseyn, Kûfelilerin
mektûblanna cevâb yazarken, Basralılara da mek- tûb gönderip, kendisine yardım
etmelerini istemişdi. Basra şî’îleri de, yardım edeceklerini yazmışlardı. (Cilâ-üFuyûn).</li></ol>



<p>İmâm-ı Hüseyni Kerbelâda şehîd
edenler, dahâ önce, imâm-ı Alîye ve imâm-ı Hasene de hıyânet ve zulm
etmişlerdi. Oniki bin kişi, birleşerek, imâm-ı Hüseyne mektûb yazdılar.
Kendisini Küfe­ye da’vet etdiler. Yardım edeceklerine sözverdiler.
Fekat,.imâm-ı Hüseynin gönderdiği, amcası oğlu Müslim bin Ukayli şehîd etdi-
ler. Sonra, imâm-ı Hüseyn gelince, Yezîdin askeri şekline girerek, onu da
Kerbelâda şehîd etdiler. Müseyyib bin Nuhbe ismindeki şî’înin Ömer bin Sa’d
ibni Ebî Vakkâs ile birlikJe Kerbelâya gitdi- ğini (Mecâlis-ül-mü’minin)
şî’î kitâbı yazmakdadır.</p>



<ul><li>Şîs bin Rebi’î, Ömer bin Sa’dın emri ile,
dört bin şî’îye kumanda ederek imâma karşı saldırdı. (Cilâ-iil’uyûn).</li><li>İmâmın mubârek başını kesmek için, atından
ilk inen habîs, Şîs bin Rebî’î idi. (Hulâsat-ül-mesâib,
s. 37)</li><li>İmâm-ı Hüseyn kendisine saldıranlar arasında
Mücâr bin Haceri ve Yezîd bin Hârisi görünce, (bana yazdığınız da’vet
mektûblarını unutdunuz mu?) dedi. (s. 138)</li><li>İmâmın askerinin sol kol kumandanı olan
Habîb bin Müzâhir, imâm şehîd olunca güldü ve (Aşûre günü, sevinç ve bayram
zemanıdır) dedi.</li><li>Şî’î âlimlerinin meşhûrlarından kadı
Nûrullah Şüsterî de, imâm-ı Hüseyni şehîd edenlerin şî’î olduklarını bildirdi.</li></ul>



<p>Tenbîh:
Ehl-i sünnet âlimleri, mezhebsizlerin dalâletde ol­duklarını ve
islâmiyyeti içerden yıkmağa çalışdıklarını bildirmek için, çok kitâb yazdılar.
Bu kıymetli kitâblardan otuzikisinin ismi ve yazarlarının ismleri (Müjdeci
Mektûblar tercemesi) kitâbında,
sekseninci mektûbun sonunda bildirilmişdir.<br /></p>



<p>İMÂM-I RABBÂNÎ AHMED FÂRÛKÎ
SERHENDÎ «Kuddise sirruh»</p>



<p>HAZRETLERİNİN HÂL TERCEMESİ (971 —
1034) — [1563 — 1624]



<p>Mektûbât kitâbı üç cild olup
fârisîdir. İçinde birkaç da arabî mektûb vardır. 1393 [m. 1973] senesinde,
Pâkistanda Karaçide Nâzımâbâdda îıinâ ile basılmışdır. İsîanbulda da ofset
baskısı yapılmışdır. Bu fârisî baskıdan, bir aded, Birleşik Amerikada Kolombiya
Üniversitesi kütübhânesinde mevcûd- dur. Mektûbâü, Muhammed Murâd-ı Kazânî
Mekkî «rahime-hulla­hü teâlâ», arabîye terceme edip (Dürer-ül-meknûnât)
ismini vermişdir ve 1316 senesinde Mekke-i mükerremede Mîriyye
matbaasında iki cild üzere basılmışdır. İstanbulda, Bâyezidde belediye
kütüphâne- sinde 53 numarada mevcûddur. İstanbulda, 1963 senesinde ofset usûli
ile yeniden basılmışdır. Birçok kitâjbları Pakistanda Karaçide yeniden
basılmışdır. Bunlardan, (İsbât-ı
nübüvvet) kitâbı, 1394 [m. 1974] senesinde,
İstanbulda ofset usûli ile basıl- mışdır. Bu arabî kitâbm hâşiyesine, ya’nî
kenarına, imâm-ı Rabbânînin «kuddise sirruh» hâl tercemesini de yazmışdır. Biz
buradan bir kısmını aşağıda bildireceğiz. İmâm-ı Rabbânîyi «kuddise sirruh»
dahâ yakından ve dahâ etraflı tanımak isti- yenlerin, Hâce Muhammed Fadlullahın
fârisî (Ümdet-ül- makâmât) kitâbını
ve Muhammed Hâşim Bedahşînin (Berekât) kitâbım
okumaları lâzımdır. İhlâsın artmasına, îmânın vicdâ- nîleşmesine yardım eden ve
bu kitâb da fârisî olup, İstanbulda ofset baskısı yapılmışdır.</p>



<p>(Muhammed Murâd-ı Kazânî, 1272 de
Rusyada Kazan vilâyetinin Ufo kasabasında doğmuşdur. Memleketinde med­rese
tahsilini iyi bitirip, 1293 [m. 1876] de Buhârâya geldi. Buhâ- râ ve Taşkendde
yüksek din bilgilerini okudu. 1295 de Hindistana ve Hicâza geldi. Medîne-i
münevverede de okudu. Tesavvufda da yetişdi. 1302 de Reşehât kitâbını ve sonra
Mektûbâtı arabîye terceme etdi. İmâm-ı Rabbânînin «rahime-hullahü teâlâ» hâl
tercemesini de arabî yazdı).</p>



<p>Muhammed Murâd-ı Münzâvî
«rahime-hullahü teâlâ» başkadır. Mektûbâtı arabîye terceme etmemişdir.</p>



<p>Geçmiş insanların
hâllerini, ilmlerini, cehllerini, salâh ve dalâletlerini anlıyabilmek için,
çeşidli yollar vardır. Bunlardan birisi: Bir mezheb, bir rejim, bir yol sâhibi
ise, kurduğu yolu<br /></p>



<p>incelemekdir.
İkincisi: Eserlerini, kitâblanm okuınakc Üçüncüsü: Onun hakkında insâf ile
söyleyip, meziyet ve kus\ larını bildirenleri dinlemekdir. İmâm-ı Rabbânîyi
«kuddise s ruh» bu üç bakımdan da tedkik edelim;</p>



<ol><li>— İmâm-ı Rabbânî, müceddid ve münevvir-i elf-i
sânî Ahmed ibni Abdil-Ehadın yirmidokuzuncu babası, emîrülmü’ minin
Ömerülfârûkdur «radıyallahü anh». Dedelerinin hepsi zemanlannın büyük âlimi,
sâlih, fâdıl kimseleri idi.</li><li>— Bir kimseyi dünyâya gelmeden evvel haber veren
müjdeler, zan ile ve yaklaşık olur. Ism ile, memleket ile bildiril­mez. Mehdi
hakkında haberler böyledir. Bunun içindir ki, zeman zeman Mehdîlik iddi’âsında
bulunanlar eksik olmamış- dır. Din imâmlarımız için verilmiş olan müjdeler de
böyledir. Meselâ (Din yer yüzünden kalkıp
Süreyyâya tya’nî Ülker deni­len yıldız kümesine] gitse, Asyadan çıkan bir genç onu yakalar
getirir) ve (İnsanlar
sıkışıp güçlüklerini çözecek âlim ararlar. Medîne-i münevveredeki âlimden dahâ
üstününü bulamazlar) ve (Kureyş
kabilesinden olanlara dil uzatmayınız. Onlardan bir âlim, yer yüzünü ilm ile
dolduracakdır) hadîs-i şerifleri de böyle­dir ki, birincisi
imâm-ı a’zam Ebû Hanîfeyi, İkincisi imâm-ı Mâlik bin Enesi, üçüncüsü de imâm-ı
Şâfi’înin geleceğini müj- delemekdedir denildi «radıyallahü anhüm ecma’în». Bu
haber­lerin hepsi, ne kadar kuvvetli olsa da, zan olup, ilm ve kat’iyyet
bildirmez. Dostlar için ilm gibi olup, düşmanların,inâd ve inkâr edenlerin
cehllerini artdırır. Çünki kabûl edenlerin çok­luğu ve büyüklüğü karşısında red
ve inâd etmek yâ sefâhet ve alçaklık veyâ câhillikdir. İşte imâmlarımız
hakkmdaki yukarı­daki hadîs-i şerifleri kabûl etmeyip inâd eden Vehhâbîler
böyle­dir. Mehdiyi inkâr edenler de böyle olup, birçok hadîs-i şeriflere
inanmamış oluyorlar. Bunun için Mehdî geleceğine inanmıyan kâfir olur, denildi.
Bunun gibi, Yehûdîler ve Hıristi- yânlar, kendi kitâblarında Muhammed
aleyhisselâmın geleceği müjdelendiği hâlde inanmıyorlar. Mü’minler ise, kat’î
olarak inanıyoruz. İmâm-ı Rabbânî «radıyallahü anh» için de, böyle müjdeler
vardır ve dostları için kat’î ve muhakkakdır. Düş­manların da, inkar ve inâdı
artmakdadır. İnananların fâidesi kendine, inanmıyanların zararı da kendinedir.
Mü’minin, tanı­madığı bir mü’mine bile iyi zanda bulunması lâzımdır.</li></ol>



<p>O  hâlde haklarında cildlerle kitâb yazılmış olan
ve eserleri dünyâyı doldurmuş bulunan ve onların izinde gidenler zeman- larının
en kıymetlisi, en sevileni olan, iyilikleri güneş gibi her yerde parlıyan
Evliyâya iyi zan lâzım olmaz mı?</p>



<ul><li>— Peygamberimiz «sallallahü aleyhi
ve sellem» buyurdu ki (Ümmetimden Sıla
isminde biri gelecekdir. Onun şefâ’atı ile Cennete çok kimseler girecekdir). Bu
hâdis-i şerifi, imâm-ı Süyûtî «rahime-hullahü teâlâ», Cem’ül-cevâmi’ kitâbında
yazıyor. İmâm-ı Rabbânî «kuddise sirruh» Evliyânın (vahdet-i vü- cûd)
üzerindeki sözlerini geniş açıklayıp, islâmiyyete uygun olduğu­nu isbât ederek,
ahkâm-ı islâmiyye ile tesavvufu vasi etmiş, ya’nî (Sıla)
ismini hak etmişdir. Bir mektûb sonunda (Beni iki deryâ arasında
Sıla yapan Allahü teâlâya hamd olsun) diye düâ etmişdir. Eshâbı arasında bu ism
ile meşhûr olmuşdur. Hadîs-i şerîfde müjdelenen Sıla ismini ondan evvel kimse
almamışdır. Bu ismin, imâm-ı Rabbâniye lâyık olduğu, güneş gibi meydan­dadır.
Buna inanan, ona sevgili olur. Inanmakda yanıldı ise, velîye, hâlis müslimâna,
iyi zanda bulundu diye, dünyâda ve âhıretde ayblanmaz.</li></ul>



<p>İmâm-ı Alî «radıyallahü anh»
buyurdu ki, şi’r:</p>



<p>Tabîb ile tabfiyyeci zan etdi ki insanlar, ölüp çürüdükde, bir dahâ
var olmazlar,</p>



<p>Sözünüz
doğru çıkarsa, değilim hiç zararda, sözüm doğru olduğundan, kalacaksınız
Cehennemde.</p>



<ul><li>— Mevlânâ Câmî «kuddise sirruh»
Nefehât kitâbında diyor ki: Şeyhül-islâm, Ahmed Nâmıkî Câmî buyurdu ki(Evli-
yânm çekdiği riyâzetlerin, sıkıntıların hepsini yalnız başıma çekdim ve dahâ
çok da çekdim. Allahü teâlâ, Evliyâya verdiği hâllerin, ihsânlann hepsini bana
verdi. Her dörtyüz senede, Ahmed isminde bir kuluna böyle büyük ihsanlar yapar
ve bunu herkes görür). Ahmed Câmîden, imâm-ı Rabbânî «kuddise sirruh» zemanına
kadar dörtyüzotuzbeş sene olup, bu zeman içinde Evliyâ arasında bu büyüklükde,
Ahmed isminde biri bulunmadı. Ahmed Câmînin haberi, büyük bir zan ile imâm-ı
Rabbâniye «radıyallahü anhüm» âid olmakdadır. Şeyhülislâm Ahmed Câmînin
«kuddise sirruh» (Benden sonra benim ismimde onyedi kişi gelir. Bunların
sonuncusu bin târihinden sonra olup, en büyüğü ve en yükseği odur) sözü de, bu
zannı kuvvetlendirmekdedir.</li><li>— Halîl-ül—Bedahşî «kuddise sirruh» buyuruyor
ki: Silsilet-üz-zeheb büyüklerinden Hindistanda bir kâmil gelir ki, asrında
onun gibi bulunmaz. Hindistanda bu silsileden, imâm-ı Rabbânîden «kuddise
sirruh» başka meydana çıkma­mış olduğundan, bu haberin ona âid olması zârûrî
lâzımdır.</li><li>— İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî «kuddise sirruh»,
dokuzyüzyetmişbir hicrî senesinde Hindistanda Lâhor ile Delhi arasındaki cadde
üzerinde bulunan Sihrind şehrinde dünyâya gelmişdir. Sihrind, siyah arslan
demekdir. Çünki, bu şehrin yeri evvelce arslanlar ormanı imiş. Şehri evvelâ
sultân Firuz şah kurmuşdur. İmâm-ı Rabbânî dünyâya gelince çocuk­lara mahsûs
olan hastalığa yakalandığından, babası, bunu üstâdı olan Şah Kemal kihtelî
Kâdirîye göstermiş, üstâdı: Korkma! Bu çocuk çok yaşıyacak ve büyük bir zât
olacak buyurmuş ve çocuğu elinden tutup, ağzından öpmüşdür. O zemân
Abdülkâdir-i Geylânînin «radıyallahü anh» feyzi ve nûru, vücûd-i mübârekini
kaplamışdır. İlk tahsilini babasın­dan okuyup arabî öğrenmiş, küçük yaşında
Kur’ân-ı kerîmi ezberlemişdir. Sesi güzel olduğundan bülbül gibi okur idi.
Muhtelif ilmlere âid küçük kitâbları ezberlemiş, sonra Sıyalkût şehrine gidip oralarda
Mevlânâ Kemâleddîn-i Kişmirîden ulûm-i akliyyenin ba’zısım gâyet iyi okumuşdur.
Mevlânâ Kemâleddîn «kuddise sirruh», meşhûr Abdülhakîm-i Siyâlkû- tînin hocası
olup, zemanmın en yüksek âlimi idi. Hadîs, tefsîr ve ba’zı usûl ilmlerinden,
icâzeti, âlim-i rabbâni Kâdî Behlûl-i Bedahşânîden almışdır. Onyedi yaşında
iken, tahsili temâmla- yıp, ma’kûl, menkûl, Fürû’ ve Usûl ilmlerinin hepsinden
icâzet aldı. Tahsili esnâsında Kâdirî ve Çeştî büyüklerinin kalblerin- deki
feyz ve lezzeti babasından aldı. Babasının hayâtında zâhir ve bâtın ilmlerini
tâliblere öğretmeğe başladı. Bu anlarda (Risâletüt-tehlîliyye)
ve (Risâletür-reddir-revâfıd)
ve (Risâletü
isbâtm-nübüvve) ve başka birçok kitâblar yazmışdır. Edebiy- yâta
çok meraklı olup, fesâhatı, belâgatı, sür’at-i intikâli, zekâ­sının şiddeti
herkesi hayretde bırakıyordu.</li><li>— Bu kadar ilmi ve herkesin üstünde kemâli ile
bir- likde kalbi Ahrâriyye büyüklerinin aşkı ile yanıyordu. Bu yolda yazılmış
kitâbları okuyordu. Babasının vefâtından bir sene sonra, hacca gitmek üzere
Sihrindden çıkdı. Hindistamn hükümet merkezi olan Dehli [Ya’nî Delhi] şehrine
gelince, orada Muhammed Bâkî billâhı, «kuddise sirruh» ziyâret etdi.</li></ul>



<p>Huzûruna girince, kalbinde bir nûr parladı. Miknâtıs iğneyi
çeker gibi, çekildi. Şimdiye kadar duymadığı, bilmediği şeyler kalbine doldu.
Hacdan sonra uğrayıp istifâde etmeği niyyet etdi ise de, kalbindeki sevgi ve
arzû, kendisini bırakmayıp, ertesi gün huzûruna gelip Ahrâriyye feyzine
kavuşmak şevkini bildirdi. Hizmetinde kaldı. Edeble, can kulağı ile sözlerine
ve hâllerine bağlandı. Ya’nî Kâ’beye gitmekden vazgeçip, Kâ’be sâhibini taleb
etdi. Yüksek kâbiliyyeti ve bütün varlığı ile çalı­şıp, bütün kemâlât
kendisinde hâsıl oldu. Üstâdının da lütfü ve himmeti ile iki ay içinde kimsede
görülmiyen hâllere kavuşdu. Birkaç ay sonra üstâdından Ahrâriyyenin kaydsız
şartsız tâm icâzetini aldı. Memleketine dönmesi emr olundu. Üstâdı, tale­besinden
çoğunun yetişdirilmesini ona bırakıp, bunları da arkasından Sihrinde gönderdi.
Memleketine gelince, zâhirî ve bâtınî ilm ve nûrlarını dünyâya yaymağa,
tâlibleri yetişdirmeğe ve yükseltmeğe başladı. Şöhreti âleme yayılıp, her
taraftan gelen âşıklar arasında, kendi üstâdı da, onun nûrundan fâide- lenmeğe
geliyordu. Herkesin kalbini ilm ve nûr ile dolduruyor, Muhammed aleyhisselâmm
dînini diriltiyor ve kuvvetlendiri­yordu. Zemanının pâdişâhlarını, vâli,
kumandan, âlim, hâkim­lerini çok te’sîrli mektûblar ile dîne, sünnet-i
seniyyeye teşvîk ediyordu. Çok âlim ve evliyâ yetişdiriyordu.</p>



<ul><li>— İlm-i bâtını Muhammed Bâkîden
«kuddise sirruh» aldığı hâlde, Allahü teâlâ, ona dahâ fazlasını ihsân eyledi.
Kendisine mahsûs olan ilmleri de, cihâna yaydı. Üstâdı da, bu yeni ilmlere
kavuşmak için huzûruna gelir, hürmetle otururdu. Hattâ birgün, geldiği zeman,
kendisini kalbi ile meşgûl görüp, odaya girmedi, hizmetçiye de, haber verip
râhatsız etme! dedi ve sessizce kapıda bekledi. Bir müddet sonra imâm-ı Rabbânî
«kuddise sirruh» kalkıp kapıda kim var? deyince, üstâdı: Fakîr, Muhammed Bâki
«rahime-hullahü teâlâ», dedi. Bu ismi duyunca, kapıya koşup edeb ve tevâzu’ ile
karşıladı. Üstâdı kendisine çok müjdeler vermiş, ahbâbına medh etmiş ve öleceği
zeman bütün talebesine, ona tâbi’ olmalarını emr etmişdi.</li><li>— Hâce Muhammed Bâkînin «kuddise
sirruh» talebe­sinin en büyüklerinden ve en yüksek âlimlerden olan Seyyid
Muhammed Nu’mân «rahime-hullahü teâlâ» diyor ki: İmâm-ı Rabbâniye tâbi’ olmağı
hocam bana söyleyince, buna lüzûm olmadığını anlatmak için, (kalbimin aynası
ancak sizin parlak kalbinizin nûruna karşı duruyor) dedim. Hocam sert bir
sesle: (Sen, Ahmedi ne sanıyorsun? Onun, güneş olan nûru, bizler gibi binlerle
yıldızı örtmekdedir) buyurdu.</li><li>— Hâce Muhammed Bâkî, zemanımn
âlimlerinin büyüklerinden dahâ ba’zı ahbâbma yazdığı mektûblardan biri­sinde
buyuruyor ki: (Sihrind) şehrinden bir genç geldi. İlmi pek çok. Her hareketi
ilmine uygun. Birkaç gün bu fakirin yanında bulundu. Onda çok şeyler gördüm.
Dünyâyı, nûrla dolduracak bir güneş olacağını anlıyorum. Akrabâsı ve
kardeşlerinin hepsi de, pırlanta gibi, kıymetli ve âlim yiğitler! Onların da,
az zemanda, ne cevherler olduklarını anladım. Hele Ahmedin oğulları da var ki,
herbiri, Allahü teâlânın birer hazînesidir.</li><li>— Bir kerre de buyurdu ki, bu üç
dört sene içinde, herkese doğru yolu, kurtuluş yolunu göstereceğim diye uğraş-
dım. Elhamdülillah ki, bu gayretim boşa gitmedi. Çünki, onun gibi biri meydana
geldi.</li><li>— Hâce Muhammed Bâkî «kuddise
sirruh», bir kerre de buyurdu ki, kalblere devâ, ruhlara şifâ olan bu tohumu
Semerkand ve Buhârâdan getirip Hindistanın bereketli topra­ğına ekdim.
Tâliblerin yetişip kemâle gelmesi için uğraşdım. O, her dereceyi aşıp
üstünlüklerin sonuna varınca, kendimi ara­dan çekip, talebeyi ona bırakdım.</li><li>— Hâce Muhammed Bâkî billah
«kuddise sirruh», İmâm-ı Rabbâniye «kuddise sirruhumâ» yazdığı bir mektûbda
buyuruyor ki: Allahü teâlâ size, en yüksek dereceye yetişmek ve herkesi de
yetiştirmek nasîb etsin! Mısrâ’;</li></ul>



<p>Kerîmlerin
sofrasından toprağa da nasîb vardır!</p>



<p>Mübâlağa değil,
işin doğrusu şöyledir ki, Şeyhülislâm Abdullah-i Ensârî «rahime-hullahü teâlâ»
buyurmuş ki, (Peni, ebül Hasen-i Harkânî «rahimehullahü teâlâ» yetişdirdi.
Fekat Harkânî şimdi sağ olsaydı, hocam olduğunu düşünmez, gelip önüne diz
çökerdi.) Bizim durmamız, ihtiyâcımız olmadığın­dan veyâ ehemmiyyet
vermediğimizden değil, belki kabûl işâre- tini gözetmekdeyim. İşin doğrusu
budur. Allahü teâlâ, bizlere hidâyet ihsân eylesin! Kendini beğenmekden ve
aldanmakdan korusun! Bu mektûbumu size getiren Nişâpûrlu Seyyîd Sâlih, kalbinin
derdine çâre için bana geldi. Vaktim, hâlim buna elve­rişli olmadığından,
vaktlerini yanımda ziyân etmemesi için, size gönderiyorum. İnşâallah lutf ve
yüksek teveccühünüze kavuşa­rak isti’dâdı kadar bir şeyler alır.</p>



<p>— 152 —</p>



<ol><li>— Allahü teâlâ, Um ve irfân
fukarâsmı, bir şeyden nasîbi olmıyanlan, sevip seçdiği Evliyâsı
«rahime-hümullahü teâlâ» hür­metine maksadlarma kavuşdursun! Evliyâ kaynağı
olan makâmı- nıza ihlâs ve saygılarımı arz edemedim. Evet, hâlleri doğru olan
bir huzûra, ancak bu kelimeyi yazmak mümkindir. Size talebem demek,
hayâsızlığın en aşağısı ve görünüşün söylenmesi olup, hakikati örtmek olur.
Bize lâzım olan, haddimizi bilmek, yersiz konuşmamakdır. Düâlannızı istirhâm
ederim efendim.</li><li>— Üstâdından başka, o zemanm büyük
âlimlerinden, kâmillerinden birçoğu, ona, lâyık olan medh-ü senâlarda
bulunmuşlar, ona karşı edebsizce söyliyenlere cevâb vererek, hepsi onun
ma’rîfet ışığı etrâfına pervâne gibi toplanmışlardır. Bunlardan parmakla
gösterilen en büyükleri, meselâ, Fadlullah-i Burhanpûrî, Mevlânâ Hasenülgavsî,
Mevlânâ Abdülhakîm-i Siyalkûtî, Mevlânâ Cemâleddîn-i Tâluvî, Mev­lânâ Ya’kûb
Sırfî, Mevlânâ Hasenül Kubâdânî, Mevlânâ Mîrekşah, Mevlânâ Mir Mü’min, Mevlânâ
Can Muhammed Lâhurî ve Mevlânâ Abdüsselâm Diyukîdir. Muhaddis Abdülhak-ı
Dehlevî, ömrünün çoğunu ona karşı gelmekle geçi­rip, son zemanlarında kalb
aynası nefsinin pas ve tozlarından kurtulup, o güneşin nûrları kalbini
parlatınca, onun medhine ve inâdcıların iftirâlarını red etmeğe başlamışdır.</li><li>— Meselâ Fadl Burhanpûrî onun
güzel evsâfını, doğru hâllerini dinlemekden hoşlanır, kıymetli ma’rifetlerini
işitmekle zevklenirdi. Onun, kutbül-aktâb, ya’nî zemanın imâmı olduğunu ve
hakikat sırlarından verdiği haberlerin hep doğru ve çok kıymetli olduğunu ve
sözlerinin doğruluğuna ve hâllerinin yüksekliğine alâmet, İslâm dîninin bütün
incelikle­rine tâbi’ olması ve herkesin onu sevmesi olduğunu söylerdi. İmâm
«kuddise sirruh» habs olduğu zeman, kurtulması için beş vakt nemâzda çok düâ
ederdi. Kendisine Sihrind tarafların­dan talebe gelince (Siz imâm-ı Rabbâniye
yakın olup da, ilmi, ma’rifeti başka yerlerde arıyorsunuz. Güneşi bırakıp,
yıldızla­rın ışığına koşuyorsunuz. Sizlere şaşıyorum) derdi.</li><li>— Hasenül Gavsî, onu çok medh
ederdi. (Menâkıbül- evliyâ) kitâbında,
İmâm için (Mahbûbiyyet makâmının sâhibi ve vahdâniyyet meclisi kürsîsinin
zîneti ve ferdiyyet makâmı- nın ehli, kutbiyyet mertebesinin reîsi)
yazmakdadır.</li><li>— Mevlânâ Abdülhakîm-i Siyalkûtî,
İmâma «rahime- hümallahü teâlâ» çok ta’zîm ve hürmet ederdi. İnkâr edenlerle
mücâdele ederdi. Ona (Müceddid-i
elf-i sânî) diye hitâb ederdi. Ona bu ismi evvel
söyliyen budur dediler. İnkâr eden­lere karşı (Büyüklerin sözlerine,
maksadlarını anlamadan i’ tiraz etmek câhillikdir. Böylelerin sonu felâketdir.
İlm ve feyz kaynağı, irfân menba’ı üstâd Ahmedin sözlerini red etmek,
bilmemezlik ve anlamamazlıkdandır) yazmışdır.</li><li>— Belh şehrinde bulunan mîr
Muhammed Mü’min Kübrevî, talebesinden birini, inâbet ve tevbe ve sülük için
imâm-ı Rabbînînin «kuddise sirruh» huzûruna gönderdi. Gelince, üstâdından ve
Seyyid Mîrekşahdan ve Hasen-i Kubâ- dânî ve Kâdıl Kudât Tulekden selâm getirdi
ve dedi ki, üstâdım mîr Muhammed Mü’min buyurdu ki, ihtiyârlığım mâni’ olma­saydı
ve yerim yakın olsaydı, gidip dersinden istifâde eder, ölünciye kadar ona
hizmetçilik ederdim. Kimseye nasîb olmı- yan nûrları ile kalbimi aydınlatmağa
çalışırdım. Bedenim uzakda, gönlüm ise, onunla oradadır. Bu fakîri, huzûrunda
bulunan temiz talebesi gibi kabûl buyurmasını ve mukaddes nûrlarmdan rûhuma
ışık salmasını yalvarırım ve benim için de mubârek elini öp! dedi, deyip İmâmın
«kuddise sirruh» bir dahâ elini öpdü. Vedâ’ edip ayrılırken de dedi ki: Belh
şehrin­deki azizler, kendilerine, yüksek hakikatleri bildiren mektûbla-
rınızdan göndermenizi istirhâm etdiler. İmâm-ı Rabbânî «ka^desallahü
sirre-hül-azîz» doksandokuzuncu mektûbu yazıp, diğer birkaç mektûbla berâber
verdi. Bir zeman sonra, Belhden Hindistana gelen ba’zı sâdıklar dedi ki, İmâmın
«kud­dise sirruh» mektûbu, mîr Muhammed Mü’mine gelince, okur­ken zevkinden
yerinde duramıyordu ve sultânülârifîn Bâyezid ve Seyyidüt-tâife Cüneyd ve
bunlar gibi büyükler şimdi sağ olsalardı, imâm-ı Rabbânînin «kuddise sirruh»
önünde diz çökerler, hizmetinden ayrılmazlardı, demişdi.</li><li>— O zemanın âriflerinden biri
diyor ki, âlimlerin, imâm-ı Rabbânînin «kuddise sirruh» yazılarından nasîbleri,
câhillerin hakimlerden duydukları hikmetleri anlamaları gibidir.</li><li>— O zemanın, ilmi ile amel eden
dindâr âlimlerinden biri buyuruyor ki: Kalb ve rûh ilmlerinin mütehassısları,
yâ kitâb tasnîf ederler veyâ te’lif ederler. Tasnif demek, bir ârifın kendine
bildirilen ilmleri, esrârı, dereceleri yazmasıdır. Te’lîf</li></ol>



<p>ise başkalarının sözlerini kendine mahsûs bir sıra ile toplayıp
yazmasıdır. Tasnif çok zemandan beri dünyâdan kalkdı. Yal­nız te’lîf kaldı.
Fekat, imâm-ı Rabbânînin «kuddise sirruh» yazıları, doğrusu, tasnîfdir. Te’lîf
değildir. Ben, onun talebesi değilim. Fekat insâf ile söylemek lâzım gelirse,
onun yazılarına çok dikkat ediyorum. Başkalarının sözlerini bulamıyorum. Hepsi
kendi keşfleri, kalbine gelen ilmleridir. Hepsi de, yüksek, makbûl ve güzel ve
islâm dînine uygundur.</p>



<ul><li>— O zemanın en büyük kâdîsına,
İmâm-ı Rabbânî­nin «kuddise sirruh» hâlleri soruldukda, dedi ki: Kalb ve rûh
âlimlerinin sözlerine ve hâllerine bizim aklımız ermiyor ve almıyor. Fekat
imâm-ı Rabbânînin «kuddise sirruh» hâllerini görünce, geçmiş Evliyânın
hâllerini ve sözlerini anladım ve bildim. Bundan evvel, geçmiş Evliyânın acâyip
hâllerini, garîb ibâdetlerini okuyunca, talebenin bunları, büyülterek yazmış
olmaları hâtırıma gelirdi. Onun hâllerini, vaziyetlerini görünce, bu düşünce ve
tereddütlerim kalmadı.</li><li>— Hadîs âlimi, Abdülhak Dehlevî,
ilk zemanlar, imâm-ı Rabbânî «kuddise sirruh» hazretlerinin yazılarını
beğenmez, i’tirâzlar yazardı. Fekat, son zemanlarında, Allahü teâlânın
inâyetine kavuşarak, yapdıklarına pişmân oldu. Tevbe etdi. Hâce Muhammed
Bâkînin me’zûnlarından, Mev- lânâ Hüsâmeddin Ahmede, bu tevbesini şöyle yazdı:
Allahü teâlâ, Ahmed-i Farûkîye selâmetler ihsân etsin! Bu fakîrin kalbi, şimdi
ona karşı çok hâlis oldu. Beşeriyyet perdeleri kalkdı. Nefsin lekeleri
temizlendi. Yol birliğini bir tarafa bırakalım, böyle bir din büyüğüne karşı
durmamak, akl îcâbı idi. Ne insafsızlık, ne cahillik etmişim. Şimdi kalbimde,
vicdânımda duyduğum mahcûbiyyeti, ona karşı küçüklüğümü anlatamam. Kalbleri
çevirmek, hâlleri değişdirmek, Allahü teâlâya mahsûs- dur. Abdülhak Dehlevî
«rahime-hullahü teâlâ», kendi çocukla­rına da mektûb yazarak Ahmed-i Farûkînin
«sellemehullahü teâlâ» sözlerine karşı i’tirâzlanmm müsveddelerini yırtınız!
Kal­bimde ona karşı hiçbir bulanıklık kalmamışdır. Kalbim ona karşı hâlis
olmuşdur) dedi. Görülüyor ki, evvelki i’tirâzlan insanlık îcâbı imiş. İşte
inkâr edenlerin hepsi de böyledir. Cenâb-ı Hak, dilediğine, merhamet ederek,
inkâr Cehenneminden kurtarıp, tas­dik Cennetine kavuşdurur. Tevbesinin sebebi
iyi bilinmiyor. Ba’zılan diyor ki: Resûlullahı «sallallahü aleyhi ve sellem»
rü’yâda gördü ve inkârından dolayı kendisini azarladı. Ba’zılan da diyor ki,
imâm hakkında Kur’ân-ı kerîmden kur’a çekdi (yalancı
ise, zaran onadır. Doğru söylüyorsa, Allahü teâlâ va’d etdiklerinden ba’zısını
başınıza getirir!) meâlindeki âyet-i kerîme çıkdı.
Bir kerre de (Onlar Allahü teâlânın sevgili
kullandır. Alış verişde bile Allahü teâlâyı kalblerinden çıkarmazlar) âyet-i
kerîmesi çıkdı. Ba’zılan da diyor ki, ona karşı i’tirâzlan, düşmanların
gönderdiği uydurma bir mektûb sebebi ile idi. îşin doğrusunu anlayınca, pişmân
olup tevbe etdi.</li></ul>



<p>Tenbîh: Çocukları babalarından
mektûb alınca, müsved­deleri yok etdiler. Fekat ba’zıları başkalarında kaldı.
Birkaç fârisî kitâbda bunların yazıldığı görülmüş ve gâyet güzel cevâb- lar
verilmişdir. İmâm-ı Rabbânîyi «kuddise sirruh» görüp medh eden âlimlerin hepsi
yazılsa ayrıca bir kitâb olur.</p>



<ul><li>— BEŞİNCİ MANZARA; Fadl ve kemâlin
şöhret bul­ması, hased edicilerin çoğalmasına sebeb olur. Adem aleyhisse-
lâmdan beri böyle olmuşdur. Câhillerin hasedi, hased olunanda ni’metlerin çokluğunu
gösterir. Peygamber efendi­miz «sallallahü aleyhi ve sellem» buyuruyor ki: (İnsanlar
içinde belâların çoğu peygamberlere «aleyhimüssalâtü
vesselâm» sonra âlimlere ve dahâ sonra da,
sâlihlere gelir). İmâm-ı Rabbâ­niye de «kuddise
sirruh» belâlardan çok nasîb düşdü. Nasıl düşmez ki, müceddid-i elf-i sânî idi.
Ya’nî Allahü teâlâ onu, peygamber efendimizden «sallallahü aleyhi ve sellem»
bin sene sonra, dîn-i islâmı yenilemek ve kuvvetlendirmek için gönder- mişdi.
Yenilemek, değişiklik yapmadan kolayca olur mu? Günâhların, bid’at ve
hirâfelerin çoğaldığı, dalâletin yayıldığı, bilhâssa vahdet-i vücûd
taklîdcilerinin din âlimi tanındığı bir zemanda, İslâm dînini kuvvetlendirmek,
bunlan temizlemek kolay mıdır?</li><li>— Şah Ahmed Veliyyullah-ı
Dehlevînin [1179] oğlu Mevlânâ şah Abdül’azîz 1239 [m. 1824] «rahime-hümullahü
teâlâ» diyor ki: (Vahdet-i vücûd, Müslimânlar arasında çeşidli şekllere
sokuldu. Câhiller, büyüklerin sözlerinin ma’nâlannı anlamıyarak zemanla dinden
çıkdı. Bu yüksek ve kıymetli bilgi, dînin yıkılmasına yol açdı. Tekke şeyhleri,
bu yüzden, zındıklığa sapdı. Tutdukları yol, câhil halk arasında yayıldı. [Bu
hâl İslâm düşmanlannm ekmeklerine yağ sürdü. Dinsizleri ve ahlâksızları tesavvuf
şâiri diye tanıtmağa, bunların küfr dolu sözlerini, edebiyyât kitâblannda
gençlere okutmağa bas- </li></ul>



<p>ladılar]. Allahü
teâlâ, kullarına acıyarak, İmâm-ı Rabbânî «radıyallahü anh» gibi bir müceddid
yaratdı. Ona derin ilmler ihsân eyledi. Bununla, kullarının zihnlerini
temizledi. Hakkı bâtıldan ayırıp, bâtılı çok kalblerden kaldırdı.</p>



<p>İşte, bunun için ba’zı kimselerin
cefâsına, oklarına ve iftirâlarına uğradı. Birçok âlimlerin, fâdılların,
kâmillerin kendi yollanndan ayrılıp, rehberlerini bırakıp, İmâmın etrâ- fma ve
hizmetine koşuşmaları da, hasedcileri artdırdı. İmâmı tehlükeye düşürmek için,
hilelere başladılar. Meselâ, Cüneyd, Bâyezîd gibi büyük meşâyihi aşağı görüyor,
diyerek, câhil tabakayı aldatdılar. Yüksek meşâyihin bildirdiği vahdet-i vücûdü
inkâr ediyor, diyerek, görüşleri kısa olanları, imâmdan soğutmağa başladılar.
Onu sevenlere de, meşâyih-i izâmıinkâr ediyor, Allahü teâlânm ma’rîfetine
vâsıtasız olarak kavuşdum diyor, dediler. Nihâyet, hükümeti tanımıyor,
kânunlara uymu­yor diye siyâsî leke sürmeğe uğraşdılar. Bir müslimânın söyliye-
miyeceği iftirâları söylediler.</p>



<ul><li>— Meşâyih-i kirâmı aşağı görüyor
sözü, temâmen iftirâ idi. Mektûbâtda onlara nasıl hürmet ve ta’zîm etdiğini ve
her asrda, düşmanların ele aldıkları sözlerine ne güzel ma’ nâlar verdiğini,
iyi ma’nâya çeviremediklerine de, başlangıcda hatâ ile söylenmiş olup, sonra
yüksek derecelere yetişerek bun­ları düzeltmişlerdir, dediğini okuyanlar, hemen
anlar. Keşfdeki hatâların, ictihâd hatâları gibi afv olunduğunu, belki sevâb
verildiğini bildirmektedir. Vahdet-i vücûdü de inkâr değil, ne güzel izâh
etdiğini ve bu mes’elede hem İslâm dîninin nâmûsunu koruduğunu ve hem
büyüklerin hürmetlerini gözetdiğini, Mek- tûbâtı okuyanlar bilir.</li><li>— O zemanın sultânı olan Selîm
cihângir hânın devlet adamları, hattâ büyük vezîri ve baş müftîsi ve hattâ
haremi Ehl-i sünnet değildi. Hâlbuki imâmın birçok mektûbları ve bilhâssa
ayrıca yazdığı (Redd-i revâfıd)
risâlesi, mezhebsizleri red etmekde, câhil, ahmak ve alçak
olduklarını anlatmakdadır. Imâm-ı Rabbâ­nî bu risâlesini Buhârâda bulunan en
büyük Özbek hânı Abdüllah-ı Cengizî hâna yollamışdı. (Bunu İrânda şah Abbâs-ı
Safevîye gösterin! Kabûl ederse ne iyi, etmezse onunla harb câiz olur) demişdi.
Kabûl etmedi. Harb oldu. Abdüllah hân, Hirâtı ve Horasandaki şehrleri aldı.
Buralarını yüz sene evvel Safevîler al- mışdı. İşte bundan sonra, Hindistandaki
mezhebsizler elele verdi­ler. İmâmın, üstâdına yazmış olduğu, birinci cildin
onbirinci mek- tûbunu sultâna göndererek (O kendini herkesden, hattâ Ebû Bekr-
den “radıyallahü anh” dahâ yüksek biliyor ve iddi’â ediyor) dedi­ler. Sultân,
oğlu Şâh Cihânı gönderip, İmâmı ve evlâdını ve yetiş- dirdiği büyükleri da’vet
etdi. Hepsini öldürmeğe karar verdi. Şah Cihân, bir müftî ile îmâm-ı Rabbâniye
gitdi. Sultâna secde câiz ol­duğunu gösteren bir fetvâyı da götürdü. İmâm-ı
Rabbânînin hâlis olduğunu biliyordu. Babama secde edersen, seni kurtarabilirim,
dedi. İmâm, bu fetvânın, zarûret zemanında izn olduğunu, azîmet ve din
bütünlüğünün secde etmemek olduğunu, ecel gelince, ölümden hiçbir şeyin
kurtaramayacağını söyledi. Evlâ­dını ve eshâbım bırakıp yalnız geldi. Sultân,
onbirinci mektûbu gösterip ma’nâsını sordu. O kadar güzel ve doyurucu evâb
verdi ki, Sultân, yüksek hakikatleri ve esrârı anlıyabilecek birisi olmadığı
hâlde, neş’elendi ve serbest bırakıp afv diledi. Hased- ciler, sultânın hoş,
kendi uğraşmalarının boş olduğunu görünce, sultâna, bunun adamları çokdur.
Sözleri bütün mem- leketde yürürlükdedir. Bunu serbest bırakırsak bir
karışıklık çıkabilir. Ne kadar kendini beğenmiş ki, sizi bile küçük görüp,
secde ile saygı göstermedi. Hattâ, selâm bile vermedi, dediler. İmâm, içeri
girince, sultânı, serhoş, kızgın, azgın, ya’nî hürmet ve değerden kendini
sıyırmış görerek, selâm vermemişdi. Mec- lisde uzun konuşmadan sonra, Güvalyar
kal’asında hapsini emr etdi. Bu kal’a, memleketin en sağlam ve korkunç kal’ası
idi. Bülbüllerin, aşağı insanların kafesine sokulması gibi, İmâ­mın
«radıyallahü anh» mubârek güneş yüzü, Müslimânların nazarından perdelendi Ayın
ondördü, siyah bulutla örtüldü. Hindin rneşhûr edîbi, Âzâd ismi ile anılan
seyyid gulâm Alî, o gecenin kararışını, gâyet güzel şi’rleri ile
hâtırlatmakdadır.</li><li>— İmâm-ı Rabbânî «kaddesallahü
teâlâ sirrehül’azîz» daha önceleri, (Yetişdiğim derecelerin üstünde, çok dahâ
makâmlar var. Oralara yükselmek, Celâl ile, sert terbiye edil­mekle olabilir.
Şimdiye kadar Cemâl ile, okşanarak terbiye edil­dim.) buyurmuşdu. Eshâbından
ba’zısına, (Elli ile altmış arasında üzerime derdler, belâlar yağacak) demişdi.
İşte dediği gibi oldu. O makâmlara da yükselmek nasîb oldu.</li><li>— Kal’ada mahbûs bulunan binlerce
kâfir, İmâmın «kuddise sirruh» bereketi ile îmân ve islâm ile şereflendi. Bir­çok
günahkâr, tevbe etdi. Hattâ, ba’zıları yüksek âlim oldu. Hattâ, sultâna
onbirinci mektûbu anlatırken, orada bulunan, ateşe tapıcı Hindûların büyük bir
kumandanı, İmâmın dinde olan kuvvetini, sözlerini, lezzet ve kıymetini görerek,
müsli­mân olduğu meşhûrdur. Sultânın veziri, zindanda İmâmın başına kardeşini
ta’yîn etmiş ve çok şiddetli davranmasını söylemişdi. Bu ise, İmâmdan çeşidli
kerâmetler, üzülmek yerine, heybet, sabr ve hattâ neş’e görerek tevbe eylemiş,
sapıklık yularını çıkararak, Ehl-i sünnet gerdanlığı ile zînetlenmiş ve İmâmın
“kuddise sirruh” hâlis talebesinden olmuşdu.</li><li>— İmâm «radıyallahü anh» mahbûs
iken sultândan râzı idi. Yapdığı bu işinden memnûn idi. Ona hep hayr düâ
ediyordu. Hattâ, İmâmın «kuddise sirruh» eshâbından ba’zısı, sultâna kasd etmek
istedi. Bunu yapabilecek kudretde idiler. Fekat İmâm onları, rü’yâlarında ve
uyanık iken men’ etdi. Sultâna hayr düâ etmelerini emr etdi. (Sultânı incitmek,
bütün insanlara zarar verir) buyururdu. Zindandan evlâdına yazdığı mektûbları,
Mektûbâtdan okuyanlar, bunları iyi anlar.</li><li>— Sultan Selim Cihângir hânın oğlu
şâh Cihan «rahime- hullahü teâlâ» babasına karşı geldi. Askeri çok ve babası
tarafındaki kumandanların çoğu kalbden kendisine bağlı olduğu halde, zafer
kazanamadı. O zemânın evliyâsından birine hâlini anlatıp düâ istedi. Velî dedi
ki: Senin zafer kazan­man için, vaktin dört kutbunun sana düâ etmesi lâzımdır.
Bunlardan üçü seninle berâber ise de, en büyükleri olan dör­düncüsü bu işe râzı
değildir. O da, İmâm-ı Rabbânî müceddid-i elf-i sânî «kuddise sirruh»
hazretleridir. Şah Cihan, İmâmın huzûruna gelip, düâ etmesi için yalvardı. İmâm
«kuddise sir­ruh», babasına karşı gelmesine mâni’ olup nasihat etdi. (Babana
git, elini öp, gönlünü al! Yakında vefât edecek, salta­nat sana kalacakdır)
diye müjde de verdi. Şâh Cihân, emrlerini dinledi. Arzûsundan vaz geçdi. Az
zeman sonra 1037 [m. 1637] de, babası vefât edince, saltanata kavuşdu.
Hasedcilerin imâm için, sultânı dinlemiyor, kanûnlara karşı geliyor, sözlerine
hiç inanılır mı?</li><li>— İmâm «kuddise sirruh» kal’ada
iki veyâ üç sene kaldıktan sonra, sultân yapdığına pişmân oldu. Habsden çıka­rıp
ikrâm ve ihsân eyledi. Hattâ hâlis talebesinden ve sâdık dostlanndan oldu. Bir
müddet, asker arasında kalmasını emr etdi. Sonra serbest bırakıp ihtiramla
vatanına gönderdi. İmâm-ı Rabbâ­nî «rahmetullahi teâlâ aleyh», evvelce bulundukları
hâllerin ve ma- kâmların binlerce üstünde derecelere yükselmiş olarak avdet bu­yurdu.
Bundan sonra yazdıkları mektûblardalri hakikatleri, ma’ rifetleri, esrârı ve
incelikleri ancak evlâd-ı izâmı ve yetişdirdiği hülefâ-i kibârı anlıyabilir. Bu
kıymetli mektûbları ile Mektûbâ- tın üç cildi temâm olmuşdur.</li><li>— Evliyânm büyükleri, hattâ,
Peygamberler «aleyhi­müssalevâtü vetteslîmât», böyle belâlara, musibetlere
yakalan­mışlar ki, zemanımızın evliyâsı ve sâlihleri teselli bulsun ve câhiller
de zemanın evliyâsını derd ve belâda görerek, onları fenâ bilmesin. Bu inceliği
anlıyamıyan târihciler, Evliyânm iyi günlerini yazıp, beşeriyyet icâbı olan
hâllerini yazmıyor, bun­ları okuyan ehâlî de onları melek gibi sanarak
seviyorlar ve kendi zemanlarında sâlih, müttekî ve evliyâ gibi diye işitdikleri
bir kimsede insanlık icâbı bir hâl görünce, onu kötü bilip, ondan istifâdeden
mahrûm kalıyorlar. Hattâ onu çekişdirip, çok büyük günâha giriyorlar.
Bilmiyorlar ki, Allahü teâlâ, sevdiklerini insanlığa lâzım olan hâllerin içinde
saklamakda- dır. Nitekim (Sevdiklerimi
saklarım. Onları herkes tanıyamaz) buyurmakdadır. Bu
husûsda İmâm-ı Rabbânî «kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz» mektûbâtda çok şeyler
bildirdiği gibi, Muhyiddîn-i Arabi «kuddise sirruh» da, (Fütühât)
kitâbında diyor ki: Kalbi kıran, nefsi terbiye eden bir kusûr,
nefsi azdıran, kalbe gurûr getiren ibâdetden fâidelidir.</li><li>— İmâm-ı Rabbânî, müceddid-i elf-i
sânî, Ahmed Fârûkî «kuddise sirruh», arzülarma kavuşup, Allahü teâlânm ihsân
etdiği derecelere varıp, takdîr-i İlâhi yerini bulunca, Azrâil aleyhisselâmm
da’vetini kabûl edip, hicri binotuzdört 1034 (m. 1624) senesi, Safer ayının
yirmidokuzuncu salı günü, Refîk-i a’lâya kavuşdu. Sihrind kabristânına defn
edildi. Allahü teâlâ, ruhunu râhat ve kabrini nûr ile dolu etsin! Bizleri,
kıymetli nefeslerinin bereketi ve yüksek sevgisi ile fâidelendir- sin!
Şefâ’atine kavuşdursun ve kıyâmet gününde kendisini sevenler ile berâber,
bayrağı altında toplasın! Amîn.</li><li>— İnsanların huyları ve arzûları
ve düşünceleri, başka başka olduğundan, hayâtında, ona karşı iki kısma ayrıl­dıkları
gibi, vefâtından sonra da, bir kısmı medh etdi. Bir kısmı da kötüledi. İmâmın
ma’rifetleri cihâna yayılmış olduğundan, düşmanları ne kadar inkâr etdi ise de,
örtemediler. Belki, dahâ yayılmasına sebeb oldular. Çünki, inkâr edenler bir
i’tirâz zehri saçınca, dostları çeşidli cevâblarla devâ saçdı. Böylece</li></ul>



<p>İmâmın medhi için yetmişden ziyâde kitâb meydâna geldi. Bunlar
arasında en büyüğü, Muhammed Özbekî Mekkînin (Atıyyetül vehhâb fâsılatü beynel hatâ vessavâb) risâlesi
olup, düşmanları rezîl etmiş, başlarını bir dahâ kaldıramıyacak hâle
getirmişdir. İmâmı «kuddise sirruh» vefâtından sonra, birçok memleketlerde,
birçok âlimler medh etmiş, çok fâideli ve ehem- miyyetli kitâblar yazmışlardır.
Bunlardan biri, Mekke-i müker- reme müftîsi, şeyhülislâm, İmâm-ül-allâme,
Mevlânâ Abdüllah İtâkî zâdedir «rahime-hullahü teâlâ». Kitâbının bir­kaç
sahîfesi arabî risâlede varsa da terceme etmedik.</p>



<ul><li>— İmâmı «rahime-hullahü teâlâ»
vefâtından sonra medh edenlerden, âriflerin reîsi, hakikatin rehberi,
vâsılların senedi, maddî, ma’nevî kemâllerin sâhibi, ilm deryâsı, Ziyâeddin mevlânâ
Hâlid Osmâniyyi Bağdâdî «kuddise sirruh» olup, ince rûhunun terennümleri ile
dolu olan fârisî dîvânının doksandör- düncü sahîfesindeki beytlerinde buyuruyor
ki:</li></ul>



<p>(Yâ Rabbî! O nihâyetsiz yolun
yolcusu, ilm sâhiblerinin reîsi, bu göz ile görülemiyen, akl ile varılamıyan
gizli sırların menba’ı; insanların anlıyamadığı, ancak senin bildiğin büyük­lüğün
sâhibi; köpüren, dalgalanan ma’nâlar deryâsı; maddesiz- lik, mekânsızlık
âleminin reîsi; nurları ile Hindistanı aydınlatan, Sihrind şehrini, Mûsâ
aleyhisselâma Allahü teâlâ- nın kelâmı geldiği şerefli vâdî yapan, Muhammed
aleyhisselâ- mın dîninin büyüklüğünün vesikası, keskin görüşlüler meclisinin
ışığı, dîni bütün olanlar ordusunun kumandanı, düşünülemiyen yüksekliklere
erişen, izinde gidenleri de oraya çeken Ahmed-i Fârûkînin «kuddise sirruh»
gözlerinin nûru hürmetine beni afv et! Yüzümün karasına bakma! Kendime çok zulm
etdim. Sayısız kabâhatler yapdım. Verdiğim sözü hiç tut- madımsa da, senin afv
ve merhamet denizinin sonsuzluğunu düşünerek, râhat ediyorum. Yalnız senin
ihsânma güveniyo­rum. Çünki (Ben afv
ediciyim) buyuruyorsun!)</p>



<ul><li>— Onu medh edenlerden birisi de,
mevlânâ Hâlid-i Bağdâdînin «kuddise sirruh» yetiştirdiği ulema ve Evliyâmn en
üstünü, âlim, fâdıl, veliyyi kâmil, sayısız kerâmetler sâhibi, seyyid Tâhâ-i
Hakkâri «kuddise sirruh» hazretleridir.</li><li>— İmâm-ı Rabbânîyi «kuddise
sirruh» medh eden büyüklerden birisi de, Ulemânın zîneti, Evliyânın ekmeli, sey­yid
Abdülhakîm Efendidir «rahmetullahi aleyh». SâliMerden birine yazdığı bir
mektûbda buyuruyor ki: (Zikr ve zikrin te’sîri, derin bir denizdir. Onun
derinliklerine kimse varama- mışdır. Bir dalgalı deryâdır ki, bütün dünyâ onun
bir dalgasını bilmiyor. Dünyâyı kuşatan öyle bir bahr-i muhîtdir ki, onu
kavramağa bütün âlemin gücü yetmez. Zikr, zikr edenlerin kalblerinde hâsıl olan
bir hâldir. Söylemesi, yazması, bildir­mesi imkânsızdır.</li></ul>



<p>Hak teâlâyı, bilen kimsenin dili
söylemez olur. Kelime bulamaz ki, anlatabilsin. Şaşar kalır. Dünyâdan ve
insanlar­dan haberi olmaz. Zikr olunan, Allahü teâlâ olduğu gibi, zikr eden de
ancak O’dur. Kendisini yine ancak kendisi zikr edebi­lir. Mahlûkların, O’nu
zikr etmek haddine mi düşmüşdür? Ancak sıfât-ı ilâhiyyesi ile sıfatlanması
için, yaratmış olduğu insana kendisini zikr etmesini emr etmişdir. Herkes,
yaradılı­şındaki kâbiliyyeti kadar, o nihâyetsiz ve dalgalı denizden birşey ile
teselli bulur. Veysel Karânî, o deryanın bir damlası ile teselli bulmuşdur.
Cüneyd-i Bağdâdî, o denizden bir avuç mik- dârı ile doymuş, kanmışdır.
Abdülkâdir-i Geylânî, ancak o denizin kenârına varmışdır. Muhyiddîn-i Arabî
ise, bunun dibinden çıkarılmış bir cevher ile övünmekdedir. İmâm-ı Rab­bânî,
ondan büyük pay almışdır «rahime-hümullahü teâlâ».</p>



<p>(Allah) kelime-i
celâlesini teşkile hizmet eden elif, lâm ve he harfleri, bu mu’azzam kelimenin
işâret etdiği, hiçbirşeye benzemiyen zâtı anlatmağa, âlet ve vâsıtadırlar.
Bunları söyle­mek zikr değildir. Zikr, bu kelimenin neticesi, semeresi olan bir
hâl ve keyfiyyetdir. Bu kelimeye zikr denmesi mecâzdır. Hakîkî ma’nâ ile
değildir.</p>



<p>Bunun gibi
kelime-i tevhîd de zikr değildir. Ancak söyle­mek ve ma’nâsı bakımından zikre
âletdir. Zikr, bu kelimtnin ve bu ibârenin kalb ile tekrârından hâsıl olan bir
hâldir. Bu hâlin husûle gelmesi, bu kelime ve ibâreye bağlıdır.)</p>



<p>Çok uzun olan bu mektûbun yukarda
yazılı kısmında, imâm-ı Rabbânînin «kaddesallahü teâlâ sirrehul’azîz» medh-u
senâsı ne kadar vecîz, kısa, fekat geniş ve câmi’dir.</p>



<p>Seyyid Abdülhakîm
efendi «kuddise sirruh» mektûbla- rinda ve derslerinde: (Ba’de kitâbillah ve
ba’de kitâb-ı Resûlillah efdal-i kütüb, Mektûbâtest) buyururlardı. Ya’nî,
Allahü teâlânın kitâbı olan Kur’ân-ı kerîmden sonra ve Resû-<br /></p>



<p>lullahm
«sallallahü aleyhi ve sellem» hadîs-i şeriflerinin toplan­ması ile meydâna
gelmiş olan Buhârî kitâbından sonra, dîn-i islâmda yazılmış kitâbların en
üstünü mektûbâtdır. [Evliyâ-yı ki- râmın vilâyetlerinin kemâlâtının
ma’rifetlerini bildiren kitâbların en kıymetlisi, Celâleddîn-i Rûmînin (Mesnevî)si olduğu gibi, hem
vilâyet kemâlâtının ma’rifetlerini hem de nübüvvet kemâlâtının ma’rifeılerini
ve inceliklerini bildiren kiıâblarm en kıymetlisi ve en üstünü, İmâm-ı Rabbânî
Ahmed Fârûkînin (Mektûbât) kitâbıdır.]



<p>Bir mektûbunda,
(Din ve dünyâya en ziyâde yarıyan ve dîn-i islâmda misli yazılmamış olan
mektûbât kitâbını okuyup ba’zısını anlıyan…) yazmışlardır. Buyururlardı ki,
fârisîyi az bilen bir kimse, mektûbâtın fârisîsini dahâ kolay anlar. Çünki,
Müstekîmzâde Süleyman Sa’deddîn efendinin yapmış olduğu türkçe tercemesi, hem
karışık, hem de hatâlıdır. Müstekîmzâde Süleyman efendi, Muhammed Emîn
Tokâdînin talebesinden olup, 1202 [m. 1788] de vefât etdi. Zeyrekde, Üstâdının
yanın­dadır. (Mektûbât) kitâbı
çeşidli târihlerde, çeşidli yerlerde basıl- mışdır. 1392 [m. 1972J senesinde
Pâkistânda Karaşide yapılan baskısı çok güzeldir, iki cild hâlinde olup,
birinci cildde yalnız birinci kısm, ikinci cildde ise ikinci ve üçüncü kısmlar
mevcûd- dur. Bu iki cild İsıanbulda ofset yolu ile birinci hamur ve en iyi
kâğıda, gâyet nefis olarak basdırılmışdır. İmâm-ı Rabbânînin mubârek oğlu
Muhammed Ma’sûm-i Serhendînin yetişdirdiği yüzlerce Evliyânm meşhûrlarından
olan Muhammed Bâkır Lâhorî, 1080 [m. 1668] de Mektûbâtı fârisî olarak hulâsa
ede­rek, (Kenz-ül-hidâyât) ismini
vermişdir. Yüzyirmi sahîfe olup, içinde yirmi hidâyet [Başlık] vardır. 1376 [m.
1957] de Lâhorda basılmışdır. Ayrıca, fârisî (Urvet-ül-vüska) kitâbını
yazmışdır.</p>



<p>Resûlullahın
vârisi, müceddid-i elf-i sânî,</p>



<p>İlm-i zâhirde müctehid, tesavvufda
Veysel Karânî.</p>



<p>Dini
yaydı yeryüzüne, nûrlar saçdı her mü’mine, Uyandırdı gâfılleri, yüce imâm-ı
Rabbânî.</p>



<p>İyi bildi ilm-i
hâli, şer’a uygundu her hâli,</p>



<p>Küfr sarmışken cihânı, oldu Ebû
Bekr misâli.</p>



<p>Sohbetinden feyz aldılar, hem kumandan hem de vâlî, Ömer Fârûk
soyundandır, buna şâhid oldu adlî.</p>



<p>SEYYİD ABDÜLHAKÎM EFENDİNİN HAYÂTI 1281 [m. 1864]
— 1362 [m. 1943]



<p>İşbu (Eshâb-ı kirâm) aleyhimürrıdvân kitâbını,
büyük âlim Ahmed Fârûk-i Serhendi «rahmetullahi aleyh» hâzırla- mışdır.</p>



<p>Birkaç maddî bilgi çerçevesine sıkışmış kalmış
olup, büyük âlimlerden ve bunların eserlerinden ve bilhassa, dîn-i islâmın,
Benî İsrâîl Peygamberlerine «salevâtullahî teâlâ aley­him ecma’în» benzetilen,
çok mikdârda ve çok yüksek âlimlerin­den, velîlerinden haberi olmıyan ve din
bilgisi olarak, ana, babamızdan duyduğumuz, fekat etrâfımızda esen fırtınaların
yavaş yavaş uçurduğu az bir sermâyeden başka hiçbir şeyi bulunmıyan bizlere,
her biri, kıymetler, meziyyetler hazînesi ve se’âdet-i ebediyye kapısının
anahtarı olan sayısız islâm kitâblan- nın ismlerini işitdiren ve bunların, rûh
hasta’arına devâ yazıla­rını okumak ve anlamak bahtiyarlığına kavuşduran ve
Allahü teâlânın Türk milletine büyük ihsânı, kâfirlerin ve mürtedlerin yalan ve
yaldızlı sözlerine aldanarak ebedî felâkete sürüklenen ma’sûmların kurtarıcısı
ve Allahü teâlânın varlığını, Peygambe­rimizin «sallallahü aleyhi ve sellem»
üstünlüğünü, îmânın ve islâmın hakikatini, fikr hastalarına içirerek, gençliğe
şifâ sunan rûh mütehassısı ve kalbleri karartan, ecdâdımızın mukaddes yolunu
örten, küfr ve irtidad bulutlarının dağıtıcısı serin sabah rüzgârı ve îmân
kaynaklarını temâmen örten, dinsizlik karanlı­ğım, ufuklardan sıyırıp dağıtan,
ilm ve ma’rifet güneşi, dört mezhebin inceliklerine, evliyâlığın
yüksekliklerine vâkıf, seyyid Abdülhakîm Efendinin «kuddise sirruh», bu kitâbı
okumak nasîb olan tâli’lilere, bu dünyâ ve âhıret se’âdetinin rehberinin hâl
tercemesini kısaca takdîm etmek ve hâtırasını yâdigâr bırak­mak uygun görüldü.</p>



<p>Seyyid Abdülhakîm bin Mustafâ «kaddesallahü teâlâ
esrârehümâ», sofiyye-i âliyye büyüklerinden ve ilmi ile âmil ulemânın
kâmillerinden olup, tervîc-i din ve neşr-i ilm ve sehâyı tabı’ ve şer’i şerîf-i
Ahmedînin «sallallahü aleyhi ve sellem» icrâsında bezl-i vücûd ve sarf-ı mal
ederek, akran ve emsâlinin üstünde bir zât-ı kerîmül-hisâl idi.</p>



<p>Van vilâyetinin Başkal’a kazâsmda, 1281 [1864] de
tevel- lüd etdi. Binüçyüz sene-i hicriyyesi ibtidâsında icâzet [ya’nî diploma]
aldı. İlm-i sarf, nahv, mantık, münâzara, vadi’, <strong>beyân, me’ânî,
bedî’, kelâm, usûl-i fıkh, tefsir, tesavvuf, nush-i lil-müslimîn, iftâ-i
alel-mezhebîn, ulûm-i hikemiyye, ya’­nî hikmet-i tabî’iyye [fizik, biyoloji],
hikmet-i ilâhiyye, riyâ- ziyye, ya’nî hesab ve hendese ve hey’et [astronomi]
gibi ulûm-i zâhiriyyeyi, allâme seyyid Fehîmden «kuddise sirruh» me’zûn olduğu
gibi, yine onlardan tesavvufun Müceddidî, Kâdirî, Kübrevî, Sühreverdî, Çeştî
kısmlarından dahî me’zûn olmuş- dur. Babasının babası, seyyid Muhyiddîndir.
Bunun babası, seyyid Muhammeddir. Bunun babası olan seyyid Abdürrah- man,
seyyid Fehîmin babasının babasıdır «rahmetullahi aley­him ecma’în». Dedelerinin
oniki imâmdan, Alî Rızâ bin Mûsâ Kâzıma «rahime-hümullahü teâlâ» dayandığı,
Irakdaki mahkeme-i şer’iyye kaydlarmda yazılı olduğu gibi, seyyid Abdülkâdir-i
Geylânînin «radıyallahü anh» torunu seyyid Abdürrezzâkın «kuddise sirruh»
mübârek eli ile de tasdiklidir.</strong></p>



<p>Binüçyüzotuziki
1332 [m. 1914] senesi Receb-i şerifi birinci günü, Rus askeri Başkal’aya bir
sâ’at mesâfeye yaklaş- dıkda başlıyan ermenilerin yapdığı zulm ve katl-i âmdan
halâs bulup, kadın, çocuk yetmiş kişilik yakınlan ile, hicret ederek, Revandız,
Erbil, Mûsul, Adana, Eskişehir ve nihâyet binüçyüz- otuzyedi 1337 [m. 1919]
senesinin şevvali ibtidâlarında İstan­bulda Eyyûb Sultân nâhiyesine geldiler.
Önce çarşı içindeki (yazılı medrese) ye yerleşdirildiler. Sonra, Gümüşsuyunda
Idris köşkü civârındaki Mürtezâ efendi mescidinin imâmlığına ta’yîn olundu. Bu
hicretinden evvel iki defa hac etmişdir. Risâle büyüklüğünde müteaddid
mektûbları vardır. Mevlid okunmasının ve teşbih kullanmanın başlangıcı ve
meşrû’iyyeti ve (Râbıtayı şerife) risâlesi
ve İslâm halîfelerinin sonuncusu olan sultân Vahîdeddîn hân zemanında (Medrese-i
mütehassi­sin) denilen İslâm üniversitesinde
tesavvuf müderrisi [profe­sörü] iken yazdıkları (Erriyâz-ut-tesavvufiyye)
kitâbı ve (Sahâbe-i kirâm) ve
(Ecdâd-ı Peygamberi) risâleleri
ve İslâm hukûku ismli eserleri, Arabî, Fârisi ve Türkçe şi’rleri pek kıy­metlidir.
Siyâsete hiç karışmamış, siyâsî fırkalara bağlanma- mışdır. Bölücülüğe,
tarikatçılığa karşı idi. Tekkelerin lağvı kanu­nu çıkdıkdan sonra, şeyhlik,
mürîdlik üzerinde konuşduğu işitil- memişdir. Kanunlara uymakda çok titiz
davranır, konuşmaların­da da bunu tavsiye ederdi. Dîni duaya çıkarlarına âlet
eden yobaz­lara karşı Eyyüb Sultân, Fâtih, Bâyezîd, Bakırköy, Kadıköy, Bey-
oğlunda Ağa câmi’i şerifleri kürsîlerindeki konuşmaları, bunların iftiralarına
sebeb oldu. Bunların tahriki ile [1362] Ramezânmın onsekizinci ve [1943] Eylülü
onsekizinci Cumartesi günü İstanbul- dan İzmire götürüldü. Meserret otelinde,
sonra bir evde kaldı. Zil- ka’ denin onuncu Pazartesi günü Ankara’ya hareket
ederek, Salı günü Ankarada, Hacı Bayram-ı Velî civarında, birâder zâdeleri
seyyid Fârûk Işık’m evine geldi. Fârûkun evinde onsekiz gün has­ta yatdı. 1362
zilka’desi yirmidokuzuncu ve 1943 teşrîn-i sânîsi (Kasım ayı) yirmiyedinci
Cumartesi günü, güneş doğmadan onse­kiz dakîka evvel, ezânî sâat onikide ve
zevâlî sâat altı buçukda nâil-i vuslet-serây-i ebedî oldu. O gece hafif bir
zelzele olmuşdu. O gün Keçiören nâhiyesinde dâmâdı İbrâhîmin evine nakl ve
orada, gasl, techîz ve tekvîn ve nemâzı edâ edilip, Ankara şehri şimâlinde ve
şehre yirmidört kilometre kadar mesâfede Bağlum nâhiyesine gurûb-i şems ile
berâber defnedil­diler. Nemâzmda bulunmak, telkîn vermek ve kabr-i şerifine
girmek vazifeleri Hüseyn Hilmi Işık’a nasîb olmuşdur. Kabris­tan, nâhiyenin
garb cihetinde, hafif meylli ve elli metre kadar mesâfede olup, kabrleri,
kabristanın şimâl-i şarkisindedir. Bağ­lum mescidinin kapısı yanında, seyyid
Burhâneddîn Mûşî haz­retlerinin kabri vardır. Allahü teâlâ derecesi û yüksek
eylesin! Hepimizi şefâ’atine kavuşdursun! Kitâblarını okuyup, göster­diği yolda
ilerlemek ve rûh-i mukaddesinden her an istifâde etmek nasîb eylesin! Âmin.
287.ci sahîfede 7.ci maddeye bakınız! Ağlasın, kan ağlasın her müslimân!</p>



<p>Çünki, seyyid Abdülhakîm terk etdi cân,</p>



<p>Alim-ü âmil, veliyy-i kâmil idi,</p>



<p>Zâtına mevdu’ idi sırr-ı nihân.</p>



<p>Kaldılar birden yetîm-ü bî nevâ,</p>



<p>Hem islâmiyyet, hem hakîkat bîgümân. Gördü amma ki, inanmaz
gözlerim,</p>



<p>Oldu mu cidden, ol hazret kün fekân?</p>



<p>Şevk ile raks eyledi yer, bir gece,</p>



<p>Ertesi gün, etdi derâguş hemân.</p>



<p>Hayf kim, Hurşîdimiz etdi gurûb Bir ferîd-i asr idi ol, bî
gümân!</p>



<p>Olmuş idi, son zemanda çok elîm,</p>



<p>Derd ile âlâma, bir seng-i nişan.</p>



<p>Âlem-i İslâm için, bu cidden mühim,</p>



<p>Bir musîbetdir, ey gönül kan ağla, kan!</p>



<p>Rûh-i bâkîsinden istimdâd edip,</p>



<p>Söyledim târihini nâ gehân,</p>



<p>«Hayl» çıkdı, kaldı bi ser-i râhdan.</p>



<p>Mâtem-i islâma ağlar âsumân.</p>



<p>Mehmet Timüroğlu<br /></p>



<p>ÖNSÖZ</p>



<p>Allahü teâlâ,
dünyâda bütün insanlara acıyor. Fâideli şeyleri herkese gönderiyor. Zararlardan
korunmak, se’âdete kavuşmak için yol gösteriyor. Âhıretde, Cehenneme girmesi
gereken suçlu mü’minlerden dilediğini afv ederek, ihsân yapacakdır. Her canlıyı
yaratan, her varı her ân varlıkda durduran, hepsini korku ve deh- şetden
koruyan yalnız O’dur. Böyle bir Allahın şerefli ismine sığı­narak, bu kitâbı
yazmağa başlıyoruz.</p>



<p>Allahü teâlâya
hamd ederiz. Herhangi bir kimse, herhangi bir zemanda, herhangi bir yerde,
herhangi bir kimseye, herhangi bir- şeyden dolayı, herhangi bir sûretle hamd
ederse, bu hamdlerin, şükrlerin hepsi Allahü teâlâya olur. Çünki herşeyi
yaratan, terbiye eden, yetişdiren, her iyiliği yapdıran, gönderen, hep O’dur.
Kuv­vet, kudret sâhibi yalnız O’dur. O hâtırlatmazsa, iyilik ve kötülük yapmayı
kimse irâde, arzû edemez. Kulun irâdesinden sonra, O da istemedikçe, kuvvet ve
fırsat vermedikçe, kimse kimseye iyilik ve kötülük yapamaz. Merhamet etdiği
kulları, kötülük yapmak irâde edince, O irâde etmez ve yaratmaz. Böyle
kullardan hep iyilik meydâna gelir. Gadab etdiği düşmanlarının kötü
irâdelerinin yaratılmasını O da irâde eder ve yaratır. Bu kötü kullar,
nefslerine uydukları için, iyilik yapmak istemezler. Bunlardan hep fenâlık hâsıl
olur.</p>



<p>Allahü teâlânın
çok sevdiği Peygamberi Muhammed aleyhisse- lâma salât ve selâm ederiz. O yüce
Peygamberin Ehl-i beytine, Eshâbı- nın herbirine «radıyallahü teâlâ anhüm»
hayrlı düâlar ederiz.</p>



<p>Allahü teâlâ
müslimânlara, Kur’ân-ı kerîme sarılmalarını, Kur’ân-ı kerim etrâfında
birleşmelerini emr ediyor. Eshâb-ı kirâm, her emre tâm uydukları için,
birleşdiler, sevişdiler, kardeş oldular. Onlann bu sevişmelerini, Allahü teâlâ,
(Feth) sûresinde haber veri­yor ve övüyor. Birleşmekden kuvvet hâsıl olur.
Ayrılık, felâkete sebeb olur. Biz de eshâb-ı kirâm gibi olalım. Onların güzel
ahlâkı<br /></p>



<p>ile ahlâklanalım. Sevişelim.
Kur’ân-ı kerîmin gösterdiği doğru yolda birleşelim. Bu yoldan sapanların,
bölücülerin yalanlarına aldanmıyalım. Herkese iyilik edelim. Herkese tatlı
dilli, güler yüzlü olarak, müslimânlığın şerefini bütün dünyâya tanıtalım. Hükümete,
kanûnlara karış gelmemek her müslimânın vazifesidir. Fitne, karışıklık çıkarmak
büyük günâhdır. Mezheb ayrılıkları döğüşmeğe sebeb olmamalıdır. Bizi parçalamak
istiyen yabancı­lar, her dilde kitâb basdırıyorlar. Hadîs-i şerifleri
değişdirerek, âyet-i kerîmelere yanlış, bozuk ma’nâlar vererek ve acıklı hikâye­ler
uydurarak, temiz gençleri aldatıyorlar.</p>



<p>İslâmiyyeti
içerden yıkmak istiyenleri bildirmek ve yalanla­rını, iftirâlarını
cevâblandırmak için, İslâm âlimleri bin seneden- beri binlerce kitâb yazmışlar,
Müslimânlan bu belâya sürüklenmekden korumuşlardır. Bu fâideli kitâblardan
biri, Hin- distânın büyük âlimlerinden Şâh Veliyyullah Ahmed Sâhib’m
«rahmetullahi teâlâ aleyh» fârisî olarak yasadığı (Kurret-ül-ayneyn)
kitâ- bıdır. Şâh Veliyyullah hazretleri, 1114 [m. 1702] de
Delhide tevellüd ve 1176 [m. 1762] da orada vefat etmişdir.</p>



<p>Bu kitâbdaki yazıların hepsinin
senedleri, vesikaları, (Tuhfe-i isnâ
aşeriyye) kitâbında uzun yazılıdır. Meselâ,
yedinci bâbda, hazret-i Alînin birinci halîfe olacağını isbât için, ba’zı
kimselerin beş âyet-i kerîmeye ve oniki hadîs-i şerife verdikleri ma’nâlarm
yanlış olduğunu bildirdikden sonra diyor ki, (Ehl-i sünnete göre, Kur’ân-ı
kerîmden sonra, en kıymetli kitâb (Buhârî-yi şerif)
dir. Bu kitâbda Peygamberimizin hadîs-i şerifleri yazılıdır.
Ba’zı kim­selere göre, Kur’ân-ı kerîmden sonra, en kıymetli kitâb, (Nehc-ül-
belâga) dır. Bu kitâbda, Radî ismindeki kimse,
hazret-i Alînin hutbelerini yazmışdır. Bu hutbeleri yazarken, hazret-i Alînin
Şey- haynı öven sözlerini çıkarmış, başka eklemeler, değişdirme- ler yapmışdır.
Hazret-i Alînin hutbeleri o kadar değişmiş, o kadar bozulmuş ki, (Nehc-ül-belâga)
yı şerh eden Şî’î âlimleri birçok yer­lerine ma’nâ verememişler,
olduğu gibi yazmak zorunda kalmış­lardır). (Tuhfe-i
isnâ aşeriyye) kitâbı fârisîdir. Arabîye terceme
edilmişdir. Mahmûd Şükri Âlûsî, bu arabî tercemeyi kısaltmış ve (Muhtasar-ı
Tuhfe) demişdir. Zâhirî ilmlerdeki ve tesavvuf
bilgile­rindeki yüksek derecesi ile tanınmış olan büyük velî seyyid Abdül- lahi
Dehlevî hazretleri, fârisî (Mektûbât) kitâbının
altmışbirinci mektûbunda, (Nehc-ül-belâga) kitâbındaki
hutbeler sahîh değildir buyurmakdadır. Ba’zı kimseler bu bozuk kitâbı (İstinâd-ı
Nehe- ül-belâga) adı ile basdırıp, her memlekete
parasız gönderiyorlar. Muhammed bin Hüseyn Mûsevî Radî, Mürtedâ ismindeki mez-
hebsizin kardeşidir. Alî bin Hüseyn Mûsevî Mürtedâ da, (Hüsni-
<br /></p>



<p>ye) kitâbında,
çok çirkin, iğrenç kelimelerle Ehl-i sünnet âlimleri­ne saldırmakdadır. Her
ikisi de acem seyyididir. Muhammed Radı 406 [m. 1016] ve Mürtedâ 436 [m. 1044]
senesinde Bağdâdda vefât etmişlerdir. (Tuhfe-i isnâ
aşeriyye) kitâbının yazarı, hâfız Gulâm Halîm
Abdül’Azîz bin Kutb-üddîn şâh Veliyyullah Ahmed Sâhib Dehlevî, 1239 [m. 1824]
da vefât etmişdir.</p>



<p>Her Müslimânın
Ehl-i sünnet âlimlerinin yazdığı (İlm-i hâl) kitâblarından
birini okuyup öğrenmesi ve çocuklarına öğretmesi lâzımdır. Hepimizin nefs-i
emmâresi kâfirdir. îmânımızın gitme­sini, doğru yoldan sapmamızı istiyor.
Dinsizlerin, sapıkların bozuk, zararlı kitâblarını, dergilerini okumamız,
yabancıların radyolarını, televizyonlarını dinlememiz için bizi sürüklüyor.
Harâm olan şeyleri yapmak, sapıkların’ yalanlarına inanmak ve kâfirlerin
âdetlerine, modalarına uymak, nefslerimize tatlı geliyor, ibâdet yapmak ona güç
geliyor. İşte bunun için, kâfirlik ve sapık­lık her yere kolayca yayılıyor.
Allahü teâlâ, hadîs-i kudsîde buyuruyor ki, (Nefsinizi
düşman biliniz! Nefsleriniz bana düşmandır). Nefsin
sevdikle­rini yapmamak büyük cihâddır. Çok sevâbdır.</p>



<p>Nefs-i
emmâremizin ve sapıkların, mezhebsizlerin ve kâfirle­rin tuzaklarına düşmemek
için biricik ilâç, İlmihâl kitâblarını oku­mak, îmânı ve ibâdetleri doğru
olarak bu kitâblardan öğrenmekdir. Müslimânlar, çocuklarını ilk mektebe
vermeden önce, Kur’ân hocasına göndermeli, Kur’ân-ı kerîm okumasını, nemâz
kılmasını, îmânın, islâmın şartlarını, onlara muhakkak öğretmelidir. Nefs-i
emmâre, burada da karşımıza çıkar. (Önce ekmek parası kazanmasını öğrensin.
Onları sonra da öğrenir) diyerek aldatır. Çocuğunun Müslimân olmasını istiyen,
dünyâda ve âhıretde se’âdete kavuşmasını dileyen ana ve baba, nefsin ve insan
şeytanlarının yalanlarına aldanmamalı, çocuklarını, elbette Kur’ân-ı kerîm
hocasına göndermelidir. Mektebe başladıkdan sonra gön­dermek çok güç, hattâ
imkânsız olur. Ağaç yaş iken bükülür. Kartlaşınca bükmeğe kalkılırsa, kırılır,
zararlı olur. İslâm bilgileri verilmiyen çocuk, sapık veyâ kâfir olur. Ananın,
babanın, sonra âh etmeleri, dizlerini dövmeleri, kendilerini ve çocuklarını
Cehen­nemden kurtarmaz. Sevgili Peygamberimiz «sallallahü aleyhi ve sellem», bu
pek acı hakikati anlatmak için, (Helekel-müsevvifûn!)
buyurdu.</p>



<p>(Hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i
Ömer)</p>



<p>Aşağıdaki yazı,
büyük islâm âlimi şâh Veliyyullah-ı Deh- levînin «rahmetullahi teâlâ aleyh»
(Kurret-ül ayneyn fî-tafdîl-iş- jeyhayn) ismindeki fârisî kitâbından terceme
edilmişdir. Bu kitâb, ikiyüzyetmiş sahîfe olup, 1310 [m. 1892] de Pişâverde ba-
îilmışdır.</p>



<p>(Kurret-ül-ayneyn)
kitâbında bir Mukaddime ile iki fasl vardır. Mukaddimede, Şeyhaynm
üstünlükleri, nakle ve akla dayanılarak bildirilmekdedir. Birinci faslda, Şî’î
âlimlerinden Nasîreddîn-i Tûsînin (Tecrîd) kitâbındaki yazılarına cevâb
verilmekdedir. Muhammed Nasîreddîn-i Tûsî, 597 [m. 1201] de Tus şehrinde
tevellüd ve 676 [m. 1274] da Bağdâdda vefât etdi. İkinci faslda, hased edenler
ve zındıklar tarafından Şey- hayne yapılan iftirâlara, yalanlara cevâb
verilmekdedir.</p>



<p>Şeyhayn, ya’nî hazret-i Ebû Bekr
ve hazret-i Ömer «radı- yallahü anhümâ», Eshâb-ı kirâmın en üstünleridir.
Zemanı- mızda bid’at sâhibleri, ya’nî sapıklar çoğaldığı için, bu üstünlükde
şübheler hâsıl olmağa başladı. Hattâ, Selef-i sâlihî- nin doğru inanışları
unutuluyor. Hâlbuki, Şeyhaynm üstün­lüğü, hem akl ile, hem de nakl yolu ile
meydanda olan bir gerçekdir. Nakl, üç yoldan gelmekdedir. Allahü teâlâ, sevgili
Peygamberine mü’min ve sâlih halîfeler vereceğini, dînini bun­larla
kuvvetlendireceğini, Nûr sûresinin ellibeşinci âyetinde va’d buyurdu.
Resûlullahın gördüğü ve Eshâb-ı kirâmm görüp Resûlullahm açıklamış olduğu
rü’yâlar da bunu bildir- mişdir. Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» ,
kendinden sonra, Şeyhaynm halîfe olacaklarını, hem açık olarak, hem de işâret
ederek, çok bildirmişdir. Hak halîfe olduklarını bildiren bu vesikalar, tevâtür
yolu ile bizlere gelmişdir. O hâlde Şey- hayn, Müslimânların en üstünleridir.
Tirmüzînin ve Hâkimin bildirdikleri hadîs-i şerîfde, (Benden sonra, Ebû Bekre
ve Ömere iktidâ ediniz!) buyuruldu. Bu hadîs-i şerifi, Huzeyfe ve İbni Mes’ûd
haber verdiler. Hâkimin kitâbında, Enes bin Mâlik diyor ki, Benî Mustalak
kabilesi, beni, Resûlullaha gön­derdi. Senden sonra, zekâtlarımızı kime
vereceğimizi sor dedi­ler. Gelip sordum. Resûlullah «sallallahü aleyhi ve
sellem», (Ebû Bekre veriniz!) buyurdu.
Tekrâr gönderdiler. Gelip, Ebû Bekrden sonra kime verelim dediklerini söyledim.
(Ömere!) buyurdu.
Bir dahâ gelip, Ömerden sonra kime verelim dedik­lerini söyledim. (Osmâna!)
buyurdu. Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem», son
hastalığında kendi yerine hazret-i Ebû Bekri «radıyallahü teâlâ anh» imâm
yapdı. Başkasının imâm olmasını açıkça red eyledi. Eshâbın büyüklerinden
hazret-i Ömer ve hazret-i Alî, hazret-i Ebû Bekrin halîfe olacağını bura­dan da
anladılar. Eshâb-ı kirâmdan hiçbiri, buna karşı olmadı. Buhârîde diyor ki,
Resûlullahın emri ile, Ebû Bekr-i Sıddîk, Eshâb-ı kirâma sabâh nemâzı
kıldırıyordu. Resûlullah, ansızın oda kapısının perdesini aralayıp, Eshâbını
nemâzda görünce tebessüm eyledi. Ebû Bekr-i Sıddîk Resûlullahı nemâz kıldır­mağa
geliyor sanarak geri çekildi. Eshâb-ı kirâm da, anlıyarak sevindiler. Mübârek
eli ile işâret ederek (Nemâzını
temâmlayı- nız!) buyurdu. Perdeyi indirdi. O
gün vefât etdi. Hadîs âlimleri sözbirliği ile bildiriyorlar ki,
bir kadın, Resûlullahdan birşey sordu. (Sonra gel, sor!)
buyurdu. Yâ Resûlallah! Gelince, seni bulamazsam ne yaparım
deyince, (Gelince beni bulamazsan, Ebû Bekre
sor!) buyurdu.</p>



<p>Süâl: Hazret-i
Ömer ve hazret-i Alî «radıyallahü teâlâ anhümâ», Resûlullah, kendinden sonra,
kimin halîfe olacağını bildirmedi dediler. Buna ne dersiniz?</p>



<p>Cevâb: Bu
iki imâm, Resûlullah, Eshâbını toplıyarak, ken­dinden sonra Ebû Bekre bî’at
edilmesini emr buyurmadı dedi­ler. Çünki, her ikisi de, nemâz kıldırması için
emr olunması, halîfe olacağını göstermekdedir demişlerdir. Ebû Vâîl diyor ki,
hazret-i Alî yaralanıp yatınca, kimi halîfe yapacaksın dediler. Allahü teâlâ,
size iyilik irâde buyurdu ise, en iyinizi başınıza seçersiniz buyurdu. Hazret-i
Alînin bu sözü de, hazret-i Ebû Bekrin en üstün olduğunu bildirmekdedir.
Hâkimin kitâbında, hazret-i Alînin «radıyallahü teâlâ anh» bildirdiği hadîs-i şerîfde,
(Allahü teâlâ, Ebû Bekre çok rahmet
eylesin! Bana kızım verdi. Hicretde beni Medîneye götürdü) buyuruldu.
Nizâl bin Sebre «radıyallahü anh» diyor ki, hazret-i Alîye «radıyallahü anh»,
neş’eli bir zemânında, kimleri arkadaş edindin dedim. (Resûlul- lahm Eshâbının
hepsi benim arkadaşlarımdır), buyurdu. Ebû Bekr için ne dersin dedim. (O, öyle
bir insandır ki, Allahü teâlâ, Cebrâîl aleyhisselâm vâsıtası ile ve Peygamberi
Muhammed aleyhisselâm vâsıtası ile ona (Sıddîk) ismini vermişdir) dedi.<br /></p>



<p>Sa’îd bin Müseyyeb «rahime-hullahü teâlâ» diyor ki, (Ebû Bekr-i
Sıddîk «radıyallahü teâlâ anh» Resülullahın veziri idi. Resûlul­lah «sallallahü
aleyhi ve sellem», bütün işlerinde onun ile meşveret ederdi. İslâmda
Resülullahın İkincisi idi. Mağarada Resülullahın İkincisi idi. Bedr gazasında
çardak altuida Resûlul- lahın İkincisi idi. Kabrde de Resülullahın İkincisi
oldu. Resûlullah, hiçkimseyi onun önüne geçirmez idi). Abdürrah- man bin
Ganemin bildirdiği hadîs-i şerîfde, Resûlullah «sallal­lahü aleyhi ve sellem»,
hazret-i Ebû Bekre ve hazret-i Ömere dedi ki, (İkinizin söz birliği etdiğiniz hiçbir işde sizden ayrılmam.)</p>



<p>Allahü teâlâ, İslâm dînini
hazret-i Ömer ile kuvvetlen­dirdi. Tirmüzînin ve Ebû Dâvüdün ve Hâkimin
bildirdikleri hadîs-i şerîfde, (Allahü teâlâ,
hakkı Ömerin diline ve kalbine yerleşdirmişdir) buyurdu.
Buhârînin ve Müslimin bildirdikleri hadîs-i şerîfde (Şeytan Ömerin gölgesinden kaçar) buyuruldu.
Buhârînin ve Müslimin bildirdikleri hadîs-i şerîfde, Resûlullah «sallallahü
aleyhi ve sellem» (Mi’râcda, Ömere
verilecek olan köşkü gördüm) buyurdu. Makâm-ı
İbrâhîm için ve kadınların örtünmesi için ve Bedr gazâsında alınan esirler
için, Allahü teâlâ hazret-i Ömerin sözüne uygun âyet-i kerîme göndermiş- dir.
Hâkimin bildirdiği hadîs-i şerîfde (Allahü teâlâ
kıyâmet günü evvelâ Ömere selâm verecekdir) buyuruldu.
Ebû Sa’îd-i Hudrînin bildirdiği hadîs-i şerîfde, (Cennetde ümmetim ara­sında derecesi en yüksek olan budur) buyurarak,
Ömeri gösterdi. Hazret-i Ömer, ömre yapmak için Resûlullahdan izn istedikde,
izn verdi ve (Ey kardeşim,
düâ ederken bizi unutma!) buyurdu. Abdüllah
ibni Abbâsın bildirdiği hadîs-i şerîfde, (Ömer îmân etdiği gün, Cebrâil aleyhisselâm geldi ve melekler
birbirlerine Ömerin müslimân olduğunu müjdelediler) buyurdu.
Tirmüzîde yazılı Akabe bin Âmirin bildirdiği hadîs-i şerîfde, (Benden sonra Peygamber gelseydi, Ömer bin Hattâb Peygamber
olurdu) buyuruldu. Tirmüzîde yazılı hadîs-i
şerîfde, İmâm-ı Zeynel Âbidîn Alî, babası hazret-i Hüseyn’den o da babası
hazret-i Alîden haber veriyor: Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» ile
birlikde oturuyordum. Ebû Bekr ile Ömer geldiler. (Bu ikisi, Peygamberlerden başka, Cennetde olanların en
üstünleridir) buyurdu. İbn-i Mâcede, Enes bin Mâlik
diyor ki, en çok kimi seviyorsun yâ Resûlallah denildikde, (Âişeyi) buyurdu. Erkek­lerden
kimi denildikde, (Âişenin
babasını) buyurdu. Tirmüzîde yazılı. Huzeyfenin ve
Abdüllah ibn-i Mes’ûdun bildirdikleri hadîs-i şerîfde, (Benden
sonra Ebû Bekre ve Ömere iktidâ edi­niz!) buyuruldu.
Tirmüzîde Enes bin Mâlik diyor ki, Eshâb-ı kirâm otururlarken, Resûlullah da
gelip aralarında otururdu. Ayağa kalkmalarına izn vermezdi. Hiçbiri
Resûlullahın «sal­lallahü aleyhi ve sellem» yüzüne bakamazdı. Yalnız Ebû Bekr
ve Ömer bakarlardı. Resûlullah da onlara bakar, karşılıklı gülüşürlerdi. Hâkimin
kitâbında yazılı Huzeyfe-i Yemânînin bildirdiği hadîs-i şerîfde (Eshâbımı
her memlekete gönderip sün­netlerin ve farzların heryerde öğretilmesini
istiyorum. îsâ aley­hisselâm da Havârîlerini bunun için göndermişdir) buyurdu.
Ebû Bekri ve Ömeri de gönderirmisin denildikde, (Bu
ikisini yanım­dan ayırmam. Bunlar benim kulağım ve gözüm gibidirler) buyurdu.
Abdüllah ibn-i Ömerin bildirdiği ve Tirmüzî ile Hâkimde yazılı hadîs-i şerîfde,
Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» mescide girdi. Sağında Ebû Bekr,
solunda Ömer vardı. Ellerinden tutmuşdu. (Kıyâmet
günü kabrden böyle kalkarız) buyurdu. Hâkimin
bildirdiği hadîs-i şerîfde, Ebî Ervâ diyor ki, Resûlullah ile «sallallahü
aleyhi ve sellem» oturuyorduk. Ebû Bekr ile Ömer geldiler. (Allahü
teâlâya hamd olsun ki, beni bu ikisi ile kuvvetlendirdi) buyurdu.
Tirmüzîde ve ibn-i Mâcede yazılı, Ebû Sa’îd-i Hudrînin haber verdiği hadîs-i
şerîfde (Cen- netde yüksek derecelerde olanlar,
aşağıdan, gökdeki yıldızlar gibi görünürler. Ebû Bekr ve Ömer onlardandır) buyuruldu.</p>



<p>Hadîs âlimleri söz birliği ile
bildiriyorlar ki, Ebû Mûsel- Eş’arî «radıyallahü anh» dedi ki, Resûlullah
«sallallahü aleyhi ve sellem» ile bir bağçede oturuyorduk. Birisi kapıya vurdu.
Resûlullah (Kapıyı aç ve gelene Cennetlik
olduğunu müjdele!) buyurdu. Kapıyı açdım. Ebû Bekr
içeri girdi. Resûlullahın «sal­lallahü teâlâ aleyhi ve sellem» müjdesini
kendisine söyledim. Kapı yine vuruldu. (Kapıyı aç ve
gelene Cennetlik olduğunu müj­dele!) buyurdu. Kapıyı
açdım. Ömer içeri geldi. Ona da müjdeyi söyledim. Kapı yine vuruldu. (Kapıyı
aç! Gelene Cennetlik oldu­ğunu müjdele ve başına belâlar geleceğini de söyle!) buyurdu.
Kapıyı açdım. Osmân içeri girdi. Müjdeyi ve Allahü teâlânın kaderini kendisine
söyledim. Allahü teâlâya hamd olsun. Kazâ- larda, belâlarda ancak Allahü
teâlâya sığınılır dedi.</p>



<p>Hâkimde ve İmâm-ı
Ahmedin Müsnedinde yazılı, hazret-i Alînin haber verdiği hadîs-i şerîfde (Başınıza
Ebû Bekr geldiği zeman, onu dünyâda zâhid ve âhırete râgib bulursunuz. Başınıza
Ömer geldiği zeman, onu kuvvetli, emîn ve Allah yolunda kimse­den çekinmez
görürsünüz. Başınıza Alî geldiği zeman, hâdi ve mühdî olur. Sizi doğru yola
götürür bulursunuz) buyuruldu.</p>



<p>Tirmüzîde ve İbn-i Mâcede yazılı, Sa’îd bin Zeydin «radı- yallahü
teâlâ anh» haber verdiği hadîs-i şerîfde (On kişi Cennet- dedir: Ebû Bekr ve
Ömer ve Osmân ve Talha ve Zübeyr ve Abdurrahman bin Avf ve Alî bin Ebî Tâlib ve
Sa’d bin Ebî Vakkâs ve Ebû Ubeyde bin Cerrâh). Sa’îd bin Zeyd dokuz sahâbînin
ismlerini saydı. Onuncusunun ismini söylemedi. Bunu sordular. Ebül A’ver
diyerek kendisi olduğunu işâret eyledi.</p>



<p>İbn-i Mâcede ve Tirmüzîde yazılıdır ki, İrbât bin Sâriye diyor
ki, Eshâb-ı kirâm toplanmışdık. Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem»
buyurdu ki, (Allahü
teâlâdan korkunuz. Başı­nızdaki emîr, Habeş köle olsa bile, itâ’at ediniz!
Benden sonra müslimânlar arasında ayrılıklar olacakdır. O karışıklık zemân-
lannda benim sünnetime ve Hulefâ-i Râşidînin sünnetlerine san­lınız. Benim
halîfelerim doğru yolu gösterirler. Onların gösterdiği yolda olunuz! Sonradan
çıkarılan şeylerden sakınınız! Bid’atlerİR hepsi dalâletdir, sapıklıkdır). Resîdullaha senelerce hizmet etmiş olan Sefine hazretleri diyor
ki, Resûlullahdan işitdim: (Benden sonra halîfelerim otuz sene benim yolumu yaşa­tırlar.
Ondan sonra, ümmetimin başına melikler gelir) buyurdu. Ebû Bekrin hilâfeti iki sene, Ömerin hilâfeti on sene,
Osmânın hilâfeti oniki sene ve Alînin hilâfeti altı sene oldu dedi «radıyal-
lahü teâlâ anhüm ecma’în».</p>



<p>Ebû Bekrin ve Ömerin «radıyallahü teâlâ anhümâ» üstün­lüklerini ve
Cennetlik olduklarını bildiren bunlar gibi dahâ nice hadîs-i şerifler vardır.
Eshâb-ı kirâmm ve Muhâdrlerin ve Bedr, Uhud, Bfatür-ndvân ve diğer gazâlarda
bulunanların üstünlükle­rini bildiren yüzlerce hadîs-i şerif, bu iki halîfeyi
de, medh ve senâ etmekdedir.</p>



<p>Bu ümmetin en üstünü Ebû Bekr ve ondan sonra Ömer
olduğunu, Eshâb-ı kirâm ve Tâbi’în-i izâm sözbirliği ile bildir­mişlerdir.
Hazret-i Ebû Bekr halîfe seçildikden sonra, Eshâb-ı kirâmdan hiçbiri buna karşı
birşey söylemedi. Hazret-i Ebû Bekr, kendisinden sonra hazret-i Ömerin halîfe
olmasını vasıyyet etdiği zeman, Eshâb-ı kirâmdan hiçbiri buna karşı birşey
söylemedi. Abdürrahman bin Avf, hazret-i Osmânı halîfe seçerken, Şeyhaynm
yolunda bulunmasmı şart eyledi.</p>



<p>Hâzır olanların hiçbiri buna karşı birşey söylemedi. Alî, Osmâ-
nın «radıyallahü teâlâ anhümâ» kendinden dahâ üstün olmasına karşı oldu ise de,
bu şarta karşı olmadı.</p>



<p>Hazret-i Alî «radıyallahü teâlâ
anh» halîfe iken çeşidli yer­lerde, Şeyhaynm kendinden üstün olduklarını çok
söylerdi. Bu sözüne karşı şübheye düşenleri azarlardı. Eshâb-ı kirâmm büyükleri
bunu işitirlerdi. Hiçbiri karşı gelmezdi. Buhârîde diyor ki, Enes bin Mâlik
(Ebû Bekr, Resûlullahın en yakınıdır. Birçok yerde Resûlullahın İkincisi
olmuşdur. Başımıza onun gelmesi lâzımdır. Kalkınız ona bî’at ediniz!) dedi.
Yine Buhârîde Enes bin Mâlik diyor ki, bir kimse, Resûlullaha «sallallahü
aleyhi ve sellem» kıyâmet alâmetlerini sordu. (Kıyâmet
için ne hâzırla- dın?) buyurdu.
Hiçbirşey yapamadım. Yalnız, Allahü teâlâyı ve O’nun Resûlünü «sallallahü
aleyhi ve sellem» çok seviyo­rum dedi. (Kıyâmetde,
sevdiklerinin yanında olursun!) buyurdu.
Resûlullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» bu sözünü işitince çok sevindim. Ben
de, Resûlullahı «sallallahü aleyhi ve sellem» ve Ebû Bekri ve Ömeri çok seviyorum.
Onlar gibi olamadı isem de, bu sevgimin, beni onlarm yanında bulundur­masını
istiyorum dedim.</p>



<p>Hazret-i Alî, (Allahü teâlâ Ebû
Bekre rahmet eylesin. Kur’ân-ı kerîmi o topladı. Resûlullah hicret ederken, o
hizmet eyledi. Ömer mescidlerimizi aydınlatdığı gibi, Allahü teâlâ, Ömerin
kabrini nûr ile aydınlatsın) diye duâ etdi. Sâlim bin Ebil-Ca’d diyor ki,
Necrânda kırkbin kişi barınıyordu. Hazret-i Ömer onları vatanlarından çıkardı.
Hazret-i Alîye gelip, şefâ’at etmesini yalvardılar. Bunları kovdu. (Ömerin her
işi doğrudur) dedi. Hazret-i Alî, hazret-i Ömeri kötüleyici olsaydı,
Necrânlılara karşılık olarak söylerdi. Hâlbuki söylemedi. Onu öv­dü. Ebû
Ya’lânın haber verdiği rü’yâ ta’bîrinde, hazret-i Hasen, hazret-i Ömeri medh
etmişdir. Hâkim, kitâbında diyor ki, Abdül­lah bin Ca’fer-i Tayyâr, (Ebû Bekr
bize vâlî olduğu zeman, onu insanların en iyisi ve en merhametlisi bulduk)
derdi. Zeyd-i Şehîd, savaşa giderken, (Babalarım, Şeyhaynı çok severlerdi)
demişdir. Hâkimin kitâbında, Abdüllah ibn-i Abbâsın hazret-i Ömeri öven sözleri
uzun yazılıdır. îmâm-ı Ahmedin Müsnedinde, Hasen bin Zeyd diyor ki, babam Zeyd,
babası Hasenden işite­rek dedi ki, babam hazret-i Alîden işitdim. Dedi ki,
Resûlul­lah ile oturuyordum. Ebû Bekr ile Ömer geldiler «radıyallahü <br /></p>



<p>teâlâ anhümâ».
Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem», (Yâ Alî!
Bu ikisi, Cennetde bulunanların en üstünleridir. Peygamberlerden başka,
bunlardan üstün kimse yokdur!) buyurdu.</p>



<p>Bir kimsenin başkasından efdal olması demek,
birçok iyiliklerde ortak olup, birincisinde başka iyiliklerin de bulun­ması
demekdir. Bütün kemâlâtın kaynağı, Resülullahın sohbe­tidir. Eshâb-ı kirâmın
hepsi, bu sohbetde bulunmakla şereflendiler. Böylece, bütün ümmetden üstün
oldular «radı- yallahü teâlâ anhüm ecma’în». Ebû Bekr-i Sıddîk, sohbetde
hepsinden çok bulundu. Hepsinden üstün oldu. Şeyhaynde ayrıca, hakkı anlamak ve
bildirmek üstünlüğü de herkesden çok idi. Abdüllah bin Mes’ûd diyor ki, Arabistân
halkının bilgileri terâzînin bir kefesine, Ömerin ilmi de öteki kefesine konsa,
Ömerin bilgisi ağır gelir. Bugün bilinen hadîs-i şeriflerin hemen hepsinde
Şeyhaynm rivâyetleri vardır. Şeyhaynm bildir­diği hadîsleri, yalnız râvîleri
arasında Şeyhaynm ismleri bulu­nan hadîsler sanmamalıdır. Kitâblarda bulunan
Merfû’ hadîslerin hepsini Şeyhayn rivâyet etmiş olup, bunları başka Sahâbîler
irsâl eylemişdir. Şeyhayn «radıyallahü anhümâ», Eshâb-ı kirâmı, feth olunan
memleketlere gönderdiler. Hadîs-i şerifleri yaymalarmı emr eylediler. Hâkimin
kitâbmda, Mûsâ bin Alî bin Rebâh haber veriyor: Hazret-i Ömer, hutbede dedi ki,
(Kur’ân-ı kerîmde müşkili olan, Übeyy bin Kâ’ba sorsun. Halâlı harâmı Mu’âzdan,
Ferâiz bilgisini Zeyd bin Sâbitden, mal kazanmak yollarmı da benden sorup
öğreniniz!). (İstf âb) kitâbmda
diyor ki: Filistine ilk ta’yîn edilen kâdî [ya’nî hâkim] Ubâde bin Sâmitdir.
Filistin vâlîsi olan Mu’âviye, kâdînin bir hükmünü beğenmedi. Beğeneceği gibi
hükm etmesi için, sıkış­tırdı. Ubâde, böyle yerde adâlet yapılamaz diyerek,
Medîneye geldi. Halîfe Ömer, isti’fâsını kabûl etmeyip, geri gönderdi. (Senin
ve senin gibi emîn hâkimlerin bulunmadığı yerde adâlet olamaz) buyurdu.
Mu’âviyeye emr yazıp, (Ubâdenin işine karışma!) dedi. Îstî’âb kitâbmda, Hasen
diyor ki, (Halîfe Öme­rin, Fıkh öğretmek için, bizim memlekete gönderdiği on
âlim­den biri, Abdullah bin Magfel idi). Dârimînin kitâbmda, Ömer bir Eşca’
diyor ki, (Halîfe Ömer buyurdu ki, bir zeman gelir, Kur’ân-ı kerîme yanlış,
bozuk ma’nâ verenler görülür. Doğru­sunu, hadîs âlimlerinden öğreniniz! Çünki,
Kur’ân-ı kerîmi en iyi hadîs âlimleri bilir). Dârimînin kitâbmda Meymûn bin
Meh- rân diyor ki, (Hazret-i Ebû Bekre da’vâcı gelince. Kur’ân-ı <strong>kerîme
göre hükm ederdi. Kur’ân-ı kerîmde bulamazsa, Hadîs-i şerîfe göre hükm ederdi.
Hadîs-i şeriflerde de bula­mazsa, Eshâb-ı kirâma anlatır, Resûlullahın böyle
da’vâya cevâb verdiğini bilen varmı derdi. Sözbirliği ile cevâb verilirse, hamd
edip, öylece hükm ederdi. Haber verilmezse, Eshâbm büyüklerini toplar. Onlara
anlatır. Sözbirliğine varırlarsa, öylece hükm ederdi). Hazret-i Ömer de, kâdî
Şüreyhe, böyle yapmasını, hiç cevâb bulamazsa, kendi ictihâdı ile hükm etme­sini
emr eylemişdi. Yine Dârimîde Abdüllah ibni Yezîd bildiri­yor ki, (Abdüllah ibni
Abbâsa birşey sorulunca, Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şeriflerde bulamazsa,
hazret-i Ebû Bekrin ve Ömerin sözlerine uyarak cevâb verirdi. Onlann sözlerinde
de bulamazsa, kendi ictihâdı ile söylerdi). Dârimîde Huzeyfe buyurdu ki, fetvâ
verecek kimsenin, mensûh ve nâsih olan âyetleri bilmesi lâzımdır. Bunları bilen
kim vardır dedikle­rinde, Ömer-übnül-Hattâb onlardandır dedi. Dârimîde, Ziyâd
bin Cedîr diyor ki, hazret-i Ömerle konuşuyordum. İslâmiyyeti yıkan şey nedir
dedi. Siz söyleyiniz dedim. (Din adamlarının yanlış söylemesi ve münâfıklarm
bozuk fikrlerini âyet ile ve hadîs ile isbâta kalkışarak müslimânları
aldatmaları ve sapıkla­rın hükm sâhibi olmalan, İslâmiyyeti yıkar) buyurdu.
Yine Dârimîde, Amr bin Meymûn, hazret-i Ömer ölünce ilmin üçde ikisi gitdi
dedi. Bunu Ibrâhîme söylediklerinde, Ömer ilmin onda dokuzunu götürdü dedi.
Dârimîde, Amr bin Ebû Süfyân dedi ki, hazret-i Ömer «radıyallahü teâlâ anh»
(Bildiklerinizi yazarak, unutulmakdan koruyunuz!) buyurdu. Hadîs ilminin
temeli, hazret-i Ömerin bu sözüdür.</strong></p>



<p>Resûlullah «sallallahü aleyhi ve
sellem» zemanında ve hazret-i Ebû Bekr zemanında açıklanmamış olan çok mes’ele
vardı. Hazret-i Ömer, bunlarm hepsini icmâ’a bağladı. Bun­larda şübhe
bırakmadı. Hazret-i Ömerin bildirmediği mes­elelerde kıyâmete kadar sözbirliği
olmaz. Hazret-i Ömerin gavreti olmasaydı, İslâm âlimleri kıyâmete kadar güç
durumda kalırlardı. İslâmiyyetin bayrağını ellerinde yürüten Ehl-i sünnetin
temeli, hazret-İ Ömer Fârûkun sözbirliği yapdığı mes’elelerdir.</p>



<p>İmâm-ı Ahmedin (Müsned) kitâbında,
Abdürrezzâk diyor ki, İbni Cüreyhden dahâ iyi nemâz kılan görmedim. İbni
Cüreyh, böyle kılmağı Atâdan, o da Abdüllah bin Zübeyrden, bu da Ebû Bekr-i
Sıddîkdan, Ebû Bekr de Resûlullahdan göre­rek öğrendiler. Hazret-i Ebû Bekrin
ve hazret-i Ömerin, fıkhın bütün kollarındaki
sözlerini, Şâh Veliyyullah-ı Dehlevî sahîfe- ler dolusu nakl ediyor. Bunları
okuyan insâflı kimse, her iki halîfenin İslâm memleketlerini genişletmekdeki
hizmetleri gibi, islâm ilmlerini yaymakda da, büyük gayretleri ve hizmetleri
olduğunu iyi anlar. Bunun içindir ki, hazret-i Alî, (Ömerin buluşları hep
doğrudur) buyurdu. Bir kerre de, (Ömerin kam­çısı, bizim kılmamızdan dahâ
fâidelidir) dedi. Hadîs-i şerîfde, (Zemanlann en
hayrlısı, benim zemanımdır. Sonra, bundan son­raki asrdır) buyuruldu.
Eshâb-ı kirâm «aleyhimürndvân», ken­dilerinden sonra gelenler ile Resûlullahın
arasında vâsıta oldukları için, onlardan üstün oldular. Her asrın Müslimân-
ları, sonraki asrlardakilere İslâmiyyeti bildirmekle, onların üstadları
olmuşlar. Onlardan dahâ hayrlı, dahâ üstün olmuş­lardır. Aynı asrda yaşıyanlar
arasında da, öğretici olanlar, öğretdiklerinden dahâ üstündür. Şeyhaynm fadl-ı
küllisi bura­dan gelmekdedir. İmâm-ı Ahmedin kitâbında hazret-i Alî buyuruyor
ki, birisinden hadîs işitdiğim zenan yemîn etdirir- dim. Yemîn edince kabûl
ederdim. Yalnız Ebû Bekri hemen tasdîk ederdim. Ebû Bekr dedi ki, Resûlullahdan
«sallallahü aleyhi ve sellem»
işitdim. Buyurdu ki, (Günâh işlemiş
kimse, abdest alır. Sonra iki rek’at nemâz kılar. Sonra istiğfar ederse, günâhı
afv olur). Hazret-i Ömeri yaraladıkları zeman,
Abdül­lah bin Abbâs ziyâretine gelip, (Yâ Emîrel-mü’minîn! Sana Cenneti
müjdelerim. Herkesin inanmadığı zeman, müslimân oldun. Herkes Resûlullaha
düşmanlık ederken, sen O’nunla berâber cihâd etdin. Resûlullah «sallallahü aleyhi
ve sellem», senden râzı olarak vefât etdi. Senin halîfe olmana kimse karşı
çıkmadı. Şehîd olarak can veriyorsun) dedi.</p>



<p>Resûlullaha ilk îmân eden adam, Ebû Bekr-i
Sıddîkdır. Hazret-i Alî îmân ederken çocuk idi. Resûlullahın evinde ve
himâyesinde idi. Hazret-i Ebû Bekrin hazret-i Alîden de önce îmân etdiğini
bildirenler vardır. İmân etdiğini ilk önce herkese duyuran ve başkalarının da
îmân etmesine sebeb olan, Ebû Bekrdir. Ebû Amrin (İstfâb) kitâbında, Afîrenin
kölesi Ömer diyor ki, (Hazret-i Alî îmân etdiğini babası Ebû Tâlibden bile
sakladı. Ebû Bekr ise, îmân etdiğini arkadaşlanna bildirip, onları da îmân
etmeğe çağırdı). Şa’bî diyor ki, önce kimin îmân e’tdiği, Abdüllah ibni Abbâsa
soruldu. Hassân bin Sâbitin şi’- rini işitmedin mi dedi. Bu şi’rde,
(Resûlullahı tasdîkde insanla­rın birincisi Ebû Bekrdir) denilmekdedir. Bu
kasîde, Eshâb-ı <br /></p>



<p><strong>kirâm arasında yayılmışdı. Bunu
hazret-i Alî de okurdu. Cerîr, Ebû Nadradan haber veriyor. Ebû Nadra dedi ki,
hazret-i Ebû Bekr, hazret-i Alîye (Ben senden önce îmân etdim dedi. Hazret-i
Alî bunu red etmedi). Hazret-i Ebû Bekr îmân etdiği zeman kırkbin dirhem gümüş
parası vardı. Bunların hepsini Resûlullaha ve îmân edenlere sarf etdi. îmân
etdikleri için işkence yapdan yedi köleyi bu paradan satın alıp âzâd etdi.
Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem», Mekkede kaldığı onüç sene içinde,
hergün sabâh ve akşam Ebû Bekrin evine gelirdi. Bunu Buhârî haber veriyor.
Hazret-i Hadîce vefât edince, Resûlullah çok üzüldü. Hazret-i Ebû Bekr, kızı
Âişeyi elinden tutup, (Yâ Resûlallah! Kızımı zevceliğe kabûl buyur. Sana hizmet
ederek hüznünü azaltsın) dedi. Resûlullah, hazret-i Âişeyi Medînede kabûl
buyurdu. Mi’râcı ilk tasdîk eden, Ebû Bekr-ı Sıddîkdır. Resûlullah «sallallahü
aleyhi ve sellem» Mek­keden Medîneye hicret ederken, hazret-i Ebû Bekr berâber
gidip, gece gündüz hizmet etdi. Bedr gazâsında Resülullahın yanından ayrılmadı.
Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem», zafer için çok duâ etdi. Ebû Bekr,
duânın kabûl olduğunu anlayınca, (Yâ Resûlallah! Artık üzülme! Allahü teâlâ
bize yetişir) dedi. Çok yerde, Vahy gelmeden önce, Eshâb-ı kirâma, böyle ilhâm
olmuşdur. Ezân için Abdüllah bin Zeydin rü’yâsı ve hazret-i Ömerin kıyâsı da
Vahyden önce olmuşdu.</strong></p>



<p>Uhud gazâsında,
hazret-i Ebû Bekr, Resûlullahı korumak için, son gayretle çalışdı. Hendek
gazâsında hendeğin bir kıs­mını korumak vazifesi hazret-i Ebû Bekre verildi.
Şimdi (Mescid-i Sıddîk), o
kısmdabulunmakdadır. Hayber gazâsında birkaç kafanın almması için Ebû Bekr
savaşdı. Hâkimin kitâ- bında, Berîde-i Eslemî diyor ki, Resûlullahda şakîka
denilen başağrısı olduğu zeman, bir iki gün dışarı çıkmazdı. Haybere gelince,
şakîka başladı. Çadırından çıkmadı. Bayrağı Ebû Bekr alıp şiddetli savaş yapdı.
Resûlullah Mekkeyi alıp, Mescide girince, Ebû Bekr, babasmı bağlı olarak
Resûlullaha getirdi, imân etmesini söyledi. Resûlullah, (Yâ Ebâ Bekr! Bu
ihtiyârı buraya yormasaydın iyi olurdu. Biz onun evine giderdik) buyurdu. Ebû Bekr
de, Yâ Resûlallah, onun senin ayağına gelmesi lâzımdır dedi. Resûlullah, Ebû
Bekrin babasmı, mubâ- rek dizleri önüne oturtup, göğsünü sıvadı ve (Müslimân ol!) buyurdu. O da,
hemen îmân etdi. Babasının ve oğullarının îmân etmeleri, Eshâb-ı kirâm arasında
Ebû Bekrden başkasına nasîb olmadı «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în».</p>



<p>Hicretin dokuzuncu senesinde, Resûlullah
hazret-i Ebû Bekri hac için emîr yapdı. Hazret-i Alînin oğlu Muhammed bin
Hanefiyye diyor ki, (Ebû Bekr hacca gitdikden sonra, (Berâet) sûresi indi. Hazret-i
Alîye okuyup, bunu Nahr günü Minâda hâcılara oku buyurdu. Hazret-i Ebû Bekr,
Mekkede hazret-i. Alîyi görünce, Emîr olarak mı, yoksa me’mûr olarak mı geldin
dedi. Hazret-i Alî de, me’mûr olarak geldim dedi. Hazret-i Ebû Bekr, herkese
hac vazifelerini yapdırdı. Nahr günü gelince, hazret-i Alî hâcılara ezân
okuyup, Berâe sûresini ve Resûlulla- hın «sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem»
enirlerini okudu).</p>



<p>Vedâ’ haccında, Resûlullahın eşyâsı ile
Ebû Bekrin eşyâsı bir devede idi. Resûlullah hasta olunca, mescide geldi. Uzun
hutbe okudu. Önce, Uhud şehîdleri için duâ ve istigfâr etdi. Sonra, (Allahü teâlâ, bir kulunu dünyâda kalmak ile
âhırete gitmek arasında serbest bırakdı. O da, Allahü teâlânın ni’- metlerine kavuşmağı
istedi) buyurdu. Bu sözlerin, Resûlullahın yakında vefât
edeceğini gösterdiğini yalnız Ebû Bekr anlayıp ağladı ve (Yâ Resûlallah
«sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem» sen ölme! Senin yerine biz ölelim.
Çocuklarımız ölsünler!) dedi.</p>



<p>Hazret-i Ömer, Resûlullahdan önce, yirmi
Sahâbî ile bir- likde, Medîneye hicret etdi. Hazret-i Ebû Bekrin müşâviri ve
kâdîsi idi. îlk islâm hâkimi hazret-i Ömerdir. Resûlullahın iki işi vardı. Biri
Kitâbı ve Sünneti öğretmek idi. İkincisi, tedbîr-i menzil ve siyâset-i medîne
idi. Ya’nî islâmiyyeti yürütmek, yapdır- mak idi. Hazret-i Ömer halîfe olunca,
bu iki vazifeyi tam yapdı. Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem», rü’yâsmda,
bir kadeh sütden içdi. Artanını hazret-i Ömere verdi. Bunu ilm ile ta’bîr
buyurdu. Hazret-i Ömer’in, zemanmın en âlimi oldu­ğunu, Eshâb-ı kirâm
sözbirliği ile bildirdiler. Onun halîfe olması, Allahü teâlânın Müslimânlara
büyük rahmeti oldu. Hicretin onbeşinci senesinde Hums şehri alınınca, rum
kayseri Heraklius buradan Kostantiniyyeye [ya’nî İstanbula] kaçdı. Kadsiye
muhârebesinde yedibin müslimân, altmışbin mecûsî aceme gâlib geldi. Onaltmcı
senede Haleb ve Antakya sulh ile alındı. Bu senede Ebû Ubeyde, Küfe şehrini
yapdı. Hazret-i Ömer, Beyt-ül-mukaddese geldi. Yirmibirinci senede, Mısr alındı
ve Nehâvend zaferi kazanıldı. Yirmiikinci senede, Mugîre bin Şu’be, Azerbeycânı
ve Amr ibni Âs, Trablusgarbı aldı. (Ravdat-ül-ahbâb) da diyor ki, hazret-i Ömer
zemanmda binotuzaltı büyük şehr alındı. Dörtbin câmi’ yapıldı. Dörtbin <strong>kilise
harâb oldu. Cum’a nemâzı için bindokuzyüz minber yapıldı. İlk İslâm ordusunu
kuran, asker ta’lîm ve terbiye eden, hazret-i Ömerdir «radıyallahü teâlâ anh».</strong></p>



<p>Peygamberler «aleyhimüsselâm»,
bütün insanlara rahmet olarak gönderilmişlerdir. Cehâleti ve zulmü
kaldırmışlardır. Bu hayr ve rahmet, Şeyhayn zemanmda da tam hâsıl oldu.
Halifelik de bu demekdir. Târih gösteriyor ki, Şeyhaynden sonra, hiç kimse bu
dereceye çıkamadı. Ayrılıklar, kan dökül­mesi başladı. Şeyhayn, İslâmiyyeti en
zaîf hâlden, en kuvvetli hâle yükseltdiler. Bu hizmet, başkalarına nasîb
olmadı. Şey­hayn «radıyallahü teâlâ anhümâ» zemanmda icmâ’ yapılan bilgilerin
hiçbirinde dört mezheb arasında ayrılık yokdur. Onla­rın bildirmediklerinde
ihtilâflar hâsıl olmuşdur. Bu sözümüzü, üşül âlimleri anlar. Câhil din adamları
anlamaz.</p>



<p>Her müslimân düşünmeli! Kâfirden,
mecûsîlerden ken­disini ayıran şeref nedir? Bu şereflerin birincisi, Kur’ân
yolu­dur. Kur’ân-ı kerîmi toplıyan, Şeyhayndır. Akâ’id ve fıkh bilgilerini
toplıyan, icmâ’ bilgilerini ortaya koyan, gizli kalmış bilgileri açıklıyan ve
Eshâb-ı kirâmı toplayıp Kıyâs yapan, hazret-i Ömerdir. Her şehre Kur’ân hâfızı
ve hadîs âlimi ta’yîn etdi. Bugün bilinen İslâm ilmlerinin hepsini, Şeyhayn
ortaya koydu. Arabi, acemi hidâyete getiren, Şeyhayndır «radı- yallahü teâlâ
anhümâ». Arab ve acem de, bütün insanların hidâyete kavuşmasına, medeniyyete
ermelerine vâsıta oldu. Bunu kimse inkâr edemez. Şeyhayna bütün insanlar
minnetdâr- dır. Bunu anlıyamamak, güneşi görememeğe benzer.</p>



<p>Ehl-i sünnet âlimleri
«rahime-hümullahü teâlâ», Şeyhaynm üstün olduğunu, iki dâmâdı da sevmek lâzım
olduğunu bildirdi. Çünki müslimânm birinci vazifesi, Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i
şeriflere uymağı istemekdir. İkinci vazife, bunları öğrenmekdir. Bunları
öğrenmezse, islâmiyyete uyamaz. Mülhid olur. Bu bilgi­leri toplıyan, ortaya
koyan, Şeyhayndır.</p>



<p>Dört mezhebden birinde bulunan
kimse, kendi mezhebi imâmınm dahâ üstün olduğunu bildirmeğe çalışır. Böyle bil­mezse,
o mezhebe uyması sahih olmaz. Bunun gibi, Kur’ân-ı kerîmi ve hadîs-i şerifleri
ortaya koyanların ve her ikisinin ma’nâlarını bildirenlerin üstün olduklarına
inanmıyan kimse, onların bildirdiği dîne uymuş olamaz. Şî’îlere göre halîfenin
bütün ümmetden efdal olması ve ma’sûm olması ve Allahü teâlâ
ve Resûlullah tarafından seçilmiş olması lâzımdır. Bu sözleri hem doğru, hem de
yanlış ma’nâya çekilebilir. Bütün ümmetden üstün olmak, Peygamber vekîli olan
halifeler için sahîhdir. Çünki, bunlar, âyet-i kerîmelerden ve hadîs-i şerifler­den
ma’nâ çıkarır ve islâmiyyeti bildirirler.İslâmiyyeti heryere /ayarlar. Bunlar
bütün ümmetden üstün olmazsa, yapdıkla- rına güvenilmez. Ma’sûm yerine mahfûz
demek lâzımdır. Ya’­nî Allahü teâlâ onlan korur ve kuvvetlendirir. Allah ve
Resûlü tarafından seçilmek yerine de, nass ile işâret olunmak demek lâzımdır.
Ehl-i sünnet vel-cemâ’at böyle söylemişdir. Böylece Şeyhaynm, hattâ dört
halîfenin hak halîfe olduklarını bildir­mişlerdir. tslâmiyyetin başlangıcında
halîfelerin böyle olması lâzımdır. Çünki, islâmiyyeti kurdular ve heryere
yaydılar. Dört lalîfeden sonra gelenler ise, (Melik-i adûd) idi. Devlet ve
hükü­met reîsi idiler. Ilm başka ellerde idi. Müftîler de böyledir. İlk
zemanlarda, müftîlerin âlim olması lâzım idi. Şimdi ise müftî slmak için,
eskilerin kitâblannı okuyup anlyabilmek kâfidir. Sia’sûm olmak da, âdet olarak
yapüan işlerde ma’sûmlukdur. Çünki, şimdi insanların mu’âmeleleri, kazanmaları,
geçimleri idete göredir. Akla dayanan temel bilgilere göre değildir.</p>



<p>Hazret-i Osmân da, hakîkî halîfedir. Resülullahın halası Dİan Bîda, hazret-i Osmânın anasının anasıdır.
Câhiliyyet zemânında zinâ ve içki ile hiç kirlenmedi. İlk îmâna gelenler­dendir.
Dinden çıkarmak için amcasının yapdığı işkencelere dayandı. Resülullahın
«sallallahü aleyhi ve sellem» iki kızı ile evlenmek şerefine kavuşdu. Allah
yolunda evini, barkmı, malını, mülkünü ve ticâretini bırakıp Habeşistâna hicret
etdi. Sonra Medîneye de hicret etdi. Kur’ân-ı kerîmi toplıyan Muhâ- cirlerden
birisidir. Vazîfe ile başka yere gönderildiği için, Bedr, LJhud gazâlannda ve
Hudeybiyye bratinde bulunmadı. Diğer bütün gazâlarda bulundu. Bedr zemanmda
Medînede Resûlul- lahın sevgili kızının tedâvîsine çalışması emr olunmuşdu.
Bedrde bulunanlarm sevâbına ve ganimetine kavuşacağı bildi- rilmişdi. Uhudda
bulunmıyanlann afv olduklan, âyet-i kerîme ile bildirilmişdir. Hudeybiyyede
Osmânın Allah işinde ve Resû­lullah işinde olduğu hadîs-i şerîfde bildirildi.
Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» kendi mubârek eline, Osmâ- nın elidir
diyerek öteki eli ile müsâfeha etdi. Eshâb-ı kirâmı susuzlukdan kurtarmak için
bir kuyu satm aldı. Tebük gazâ- smda dokuzvüzelli deve ve elli at ve savısız
Dara vererek var­<br /></p>



<p>dım yapdı. (Osmâna bugünden sonra
yapacakları hiç zarar vermez) hadîs-i şerîfi ile şereflendi. Resûlullah
«sallallahü aleyhi ve sellem», (Mescidimizi genişletene, Cennetde dahâ iyisi
vardır) buyurunca, etrâfmdaki altı arsayı satın alıp mescide eldedi. Resûlullah
«sallallahü aleyhi ve sellem», Ebû Bekr ve Ömer ve Osmân ile (Sübeyr) dağının
üstünde iken zelzele olunca, (Ey Sübeyr! Sallanma! Üzerinde Nebi, Sıddîk ve
Şehld var!) buyurdu. Böylece Ömer ile Osmânm şehîd olacaklarını müjdeledi. Bir
hadîs-i şerîfde, halîfe olacağı bildirilerek, (Allahü teâlâ sana bir gömlek
giydirir. Onu çıkartmak isterlerse, çıkarma!) buyuruldu. Kur’ân-ı kerîmi
toplamak ye yer yüzüne yaymak şerefi ona nasîb oldu. Kâbile kadar Asya ve
İstanbula kadar Anadolu, onun zemanmda müslimân oldu. Resûlullah, hazret-i
Osmânm boynuna sarılarak, (Sen benim dünyâda ve âhıretde sevgilimsin!) buyurdu.
Talhaya karşı da, (Ey Talha! Her peygambere ümmetinden biri arkadaş olacakdır.
Benim Cen­netde. arkadaşım Osmândır) buyurdu.</p>



<p>Dinleri, îmânları zaîf olan birçok
kimse, Mısr’dan Medî- neye geldi. Bunlar Eshâbdan ve Tâbi’înden değildi.
Eshâb-ı kirâma karşı kin besliyorlardı. Üç şeyden birini kabûl etmesi için
hazret40smâm sıkışdırdılar. Hilâfetden çekil veyâ âmirle­rin, vâlîlerin ta’yîn
ve azİ edilmelerini bize bırak, Yâhud seni öldürürüz dediler. Hazret-i Osmân,
Resûlullahın vasıyyetine uyarak, halîfelikden çekilmedi. Ta’yînleri onlara
bırakmak da, hilâfet vazifesini bırakmak olacağından, buna da râzı olmadı.
Mısrlılar halîfenin evini sardılar. Medînede bulunan Eshâb-ı kirâmm bir kısmı,
işin ölüme varacağım zan etmedi. Mısrlılan geri gidecek sandılar. Bir kısmı da,
azgınlara karşı koyacak güçde değildi. Osmân «radıyallahü anh», Âdem
aleyhisselâmm iki oğlundan hayrlısmm yolunu tu.tdu. Sıkıntılara katlandık- dan
sonra şehîd edildi. Bu habere Eshâb-ı kirâm çok üzüldü. Başka felâketler de
başlamasın diye harekete geçdiler. Mısrlılar korkarak, kurtuluşu hazret-i Alîyi
halîfe yapmakda buldular. Eshâb-ı kirâm da, buna karşı gelmediği için, hazret-i
Alî halîfe seçildi. Eshâb-ı kirâmdan hazret-i Âişe, Talha, Zübeyr ve Benî
Ümeyyeden birçoğu, kâtilleri yakalamak için, arkalarından Basraya gitdi. Halîfe
seçimi, kâtillerin öncülüğü ile yapıldığı için fitneli seçim dediler. Halîfe de
arkalarından gitdi. Mısrlılar halîfenin etrâfında idi. Anlaşma olamadı.Halîfe
Küfeye gitdi. Asker toplayıp, Basraya yürüdü. Cemel vak’ası oldu. Bunun üzerine
Şam vâlîsi Mu’âviye «radıyallahü teâlâ anh» işe kanşdı. Sıfiın harbi başladı
ise de, iki tarafın hakemleri hazret-i Mu’ âviyeyi halîfe yapdı. Eshâb-ı kirâmm
çoğu ve Müslimânların çoğu buna uydu. Niyyeti bozuk olan fitneciler (Harûrâ)
denilen yerde toplandı. Hazret-i Alî «radıyallahü teâlâ anh» bunların üzerine
yürüyüp, bu (Hâricî) leri öldürdü. Kurtulanlarından [Abdürrahman ibni Mülcim
isminde] biri, hazret-i Alîyi, sabâh nemâzma giderken şehîd eyledi.</p>



<p>İslâm
âlimlerine göre, Hazret-i Osmânın şehîd edilme­sinde, hazret-i Alînin bir
ilişiği yokdur. Bunu kendisi de çeşidli hutbelerinde söylemişdir. îmâm-ı Nevevî
buyuruyor ki, (Hazret-i Osmân, hak halîfe idi. Zulm olunarak şehîd edildi.
Fâsıklar tarafından şehîd edildi. Bu zulme hiçbir Sahâbî kanş- mamışdır.
Alçaklar, Mısrdan geldi. Medînedeki Sahâbîler bun­lara karşı koyamadı. Hazret-i
Alînin hilâfeti de, sözbirliği ile sahîhdir. O hayâtda iken başka bir halîfe
vokdur. Hazret-i Mu’âviye de âdildir, üstündür. Eshâb-ı kirâmdandır. Aradaki
savaşlar, şübhe üzerine oldu. Taraflardan herbiri, kendinin hak yolda olduğunu
bilmişdi. Bu harbler, hiçbirinin adâletden düşmesine sebeb olmamışdır.
îctihâdda ayrıldılar. Bunlarm hâli, mezheb imâmlarının ayrılmaları gibidir. Bu
ayrılıkları, hiçbirini sevmemeğe sebeb olmamışdır). Bu muhârebeler zemanında,
Eshâb-ı kirâmın «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’ în» ictihâdlan üç dürlü oldu:
Birinci kısm, hazret-i Alînin hilâ­fetini haklı gördü. Karşi tarafı bâğî bildi.
Bunlara, bâğîlerle harb etmek vâcib oldu. İkinci kısm, karşı tarafı haklı
gördü. Hazret-i Alîyi bütün Müslimânlar seçmedi. Medîne ehâlîsi de zor ile,
korku ile kabûl etdi. Kûfeliler ise, ictihâd ile değil, kötü maksad ile katıldı
dediler. Üçüncü kısm, bir tarafı tercîh ede­medi. Bunların harbe karışmamaları
vâcib oldu. Çünki, bâğî olmıyan müslimân ile harb etmek halâl değildir.</p>



<p>Abdülkâdir-i
Geylânî «kaddesallahü teâlâ sirrehül’ azîz» (Gunye) kitâbında diyor ki, (İmâm-ı
Ahmed bin Hanbel, hazret-i Talhamn ve Zübeyrin ve hazret-i Âişenin ve hazret-i
Mu’âviyenin «radıyallahü anhüm» muhârebelerini konuşma­malıdır. Çünki, Allahü
teâlâ, kıyâmet günü Eshâb-ı kirâm ara­sında hiçbir geçimsizlik bulunmayacağını,
Cennetde karşılıklı oturup sohbet edeceklerini bildirmekdedir dedi. Hazret-i
Alî, bu muhârebelerde hak üzere idi. Çünki, kendinin sahîh halîfe seçildiğine
inanıyordu. Kendine karşı olanlara bâğî diyordu.</p>



<p>Onlarla harb etmesi câiz oldu. Hazret-i Alî ile harb eden
hazret-i Mu’âviye ve Talha ve Zübeyr «radıyallahü anhüm» ise, şehîd edilen
halîfenin kâtillerine kısâs yapılmasını istiyorlardı. Kâtil- lerin hepsi,
hazret-i Alînin askeri içinde idi. Müslimânların, bu büyüklerin işine
karışmamaları, işin çözülmesini Allahü teâ­lâya bırakmaları lâzımdır).</p>



<p>Hadîs-i şerîfde (Ammâr bir Yâseri
bâğîler şehîd edecekdir. Onlan Cennete çağırır. Onlar ise, onu Cehenneme
çağırmakda- dır) buyuruldu. Hadîs-i şerîfden bu fakîr [ya’nî Şâh Veliyyul­lah
Ahmed Sâhib Dehlevî] şöyle anlıyorum ki, (Hazret-i Alî «radıyallahü anh»,
zemanmm en üstünü idi. En üstün olan halîfe seçilirse, islâmiyyet dahâ iyi
yürütülür. Başkası halîfe olursa, islâmiyyetin yürütülmesinde gevşeklik olur.
Birincisinde millet Cennete, İkincisinde Cehenneme sürüklenir. Ammâr bin Yâser
birincisini istiyordu. Hadîs-i şerîfi böyle anlamak, hazret-i Alînin şerefini
artdırmakda, karşı tarafdakileri de ma’- zûr göstermekdedir). Peygamberimiz «sallallahü
aleyhi ve sel­lem» (Müctehid ba’zan doğruyu bulur. Ba’zan da yanılır) buyurdu.
Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden Sa’d bin Ebî Vak- kâs ve Abdüllah bin Ömer ve
Üsâme bin Zeyd ve Ebû-Mûsel Eş’ârî ve Ebû Mes’ûd ve dahâ birçok Sahâbî
«radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» bu muhârçbetere katılmadı. Bunlar (Fitne
zemamnda oturunuz!), ya’nî fitneye karışmayınız hadîs-i şerifine uydular. Fekat
bunların hepsi, hazret-i Alîyi çök sever ve çok överlerdi ve hilâfete lâyık
öldüğünü söylerlerdi. Ba’zısının söz­leri, onun hilâfete hakla olmadığım değil,
halîfe seçilmesinde uygunsuzluk bulunduğunu göstermekdedir.</p>



<p>Tenbîh: Çok kimseler sanıyor ki, Eshâb-ı kirâmdan bu
muhârebeye katılmıyanlar «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în», (Miislimânlarla
harb etmeyiniz!) emrine uymuşlardır. Hâlbuki bu emr, hükümete karşı harb
etmeyiniz demekdir. Harbe karı­şanlara gelince, bunlara göre, hükümete yardım
etmemek, fitne, fesâd çıkmasına sebeb olur. Fesâdı önlememiz emr olundu
dediler. Bu fakirin anladığına göre, fesâdı önlemek, cana kıymadan ve
karışıklık çıkarmadan yapılamaz. Bunun için şartlarına uygun olmadan seçilmiş
olan halîfe ile birlikde harb etmemeli ve böyle halîfeye karşı gelmemelidir.<br /></p>



<p>Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem», firâset nûru ile
anladı ki, bu fesâd durmıyacakdır. Bunun için, (Benden sonra fitneler
olacakdır. O zeman oturanlar, fitneye karışanlardan iyi­dir) buyurdu.</p>



<p>Allahü teâlânın âdeti şöyledir ki,
sevdiği kullarından her- birini bir üstünlükle, ötekilerinden ayınnışdır.
Hazret-i Ebû Bekrin merhameti, hazret-i Ömerin şiddeti, sertliği fazladır.
Dâvûd ve Süleymân «aleyhimesselâm» devlet reîsi idiler. îsâ ve Yûnüs ve Yahyâ
«aleyhimüsselâm» ise, yalnızlığı sever­lerdi. Hassân bin Sâbit, şi’r ile
Resûlullahı överdi. Bu yoldan Cennet ile müjdelendi. Übeyy bin Kâ’b Kur’ân-ı
kerimi ezber- lemekde, Abdüllah bin Mes’ûd, fıkh bilgilerinde, Hâlid bin <sub>a</sub>
Velîd savaşmakda meşhûr oldu. Sevgi ve ihlâs ile sohbetde ençok bulunmak ve
kendini Resûlullahın nzâsı için her an fedâ etmek ve Resûlullah için ve
İslâmiyyeti yaymak için canını, malını ve makâmını fedâ etmek üstünlüğü de
ençok hazret-i Ebû Bekre ihsân edildi. İslâmiyyeti yaymak, hazret-i Ömere nasîb
oldu. Her sıkıntıda mal ile imdâda yetişmekde ve hayâda ve gadabmı yenmekde ve
tahâret, kırâet ve fakirlere yardımda, hazret-i Osmân cümleden ileri idi.
Resûlullahın kanından olmak, Onun elinde büyüyüp, terbiyesi ile yetişmek,
cesâret, zühd, verâ’ ve zekâ ve fesâhatda hazret-i Alî, hepsin­den ileri idi.
Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem», Eshâbı- nın bu üstünlüklerini
bildirmiş ve herbirini övmüşdür «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în».</p>



<p>Resûlullah «sallallahü aleyhi ve
sellem», tercümân-ı gayb idi. îlerde olacak şeyleri haber verirdi. Eshâbımn
yapacakları üstün vazifeleri bildirirdi. Hepsi, dediği gibi oldu, Olmıyacak
şeyi haber verdiği hiç görülmedi. (Hilâfet, Alînin ve çocuklarının hakkıdır)
demek doğru değildir. Böyle bir hak bildirilmiş olsaydı meydâna gelirdi.
Hilâfeti onlar alır, ellerinden kimse kapamazdı. Halîfe olmamaları,
Resûlullahın haber vermemiş olduğunu göste­riyor. Haber diye söylediklerinin
hep yalan olduğunu isbât ediyor.</p>



<p>Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem», herkesin hakkını
gözetmekde, herkesden ileride idi. Bunun için, hazret-i Abbâsı (Amca, baba
gibidir) diyerek övdü. Hazret-i Fâtıma için (Onu üzen, beni üzmüş olur)
buyurdu. Hazret-i Ebû Bekr için, (Niçin arkadaşımı inciterek, benim hâtıranı
saymıyorsu­nuz?) buyurdu. Hazret-i Alî için, (O bendendir. Ben de onda-</p>



<p>mm) ve (Ben kimin mevlâsı isem, Âlî de onun mevlâsıdır)
buyurdu. Aklı ve insâfı olan kimse, akrabâlık bakımından olan övmek ile, dînde üstünlük ve hilâfete liyâkat
bakımından olan övmeği birbirine kanşdırmaz. (Ben ondanım. O da ben- dendir)
sözü akrabâlık bakımındandır. Akrabâlık hakkını yerine getirmekdir. (Fadl-i
küllî)yi, ya’nî her bakımdan üstün olmağı bildirmez. Çünki, bu sözler, hazret-i
Alî ve hazret-i Fâtıma için söylenildiği gibi, hazret-i Abbâs için de söylendi.
Hattâ, Ebû Lehebin kızı olan Dürre için de söylendi. İmâm-ı Ahmed bin Hanbelin
kitâbmda Dürre diyor ki, (Âişenin oda­sında idim. Resûlullah «sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem» geldi. (Abdest alacağım su getirin!) buyurdu. Âişe ile leğen
ve ibrik getirdik. Abdest aldı. Bana dönüp, (Sen bendensin. Ben de şendenim!)
buyurdu). Bu sözün, akrabalık hakkı için olduğu, üstünlüğü göstermek için
olmadığı, buradan pekiyi anlaşılmak- dadır.</p>



<p>Resûlullah «sallallahü aleyhi ve
sellem», çok kimse için (seviyorum) buyurdu. Hâle, vakte ve o kimseye göre, bu
söze başka başka ma’nâlar verilmişdir. Zâten sevmek çeşid çeşid olur. Zevceyi,
evlâdı, arkadaşı, üstâdı sevmek birbirine benze­mez. İnşan birini sever. Başka
bakımdan, diğer birini dahâ çok sevebilir.^ Bunun içindir ki, Resûlullah
«sallallahü aleyhi ve sellem», (Âişeyi çok seviyorum) buyurdu; Başka bir yerde
(Üsâmeyi çok seviyorum) dedi. Üçüncü bir yerde (Ebû Bekıt çok seviyorum) dedi.
Dördünçü bir yerde de (Alîyi çok seviyo­rum) buyurdu. Bu sevgilerin başka
bakımlardan oldukları meydandadır.</p>



<p>Bir
kimsenin başkasından dahâ üstün olması, aynı üstün­lüğün onda dahâ çok
bulunması demekdir. Bu çokluk, bir üstün sıfatın bütününde olacağı gibi,
parçalarında da olabilir. Birinde bir, parçası, ötekinde başka parçası
bulunabilir. Meselâ cesâretin bir kısmı, pehlivânın, [şporcunun] cesâreti- dir.
Bir kısmı da. .hükümet reisinin cesâretidir. Melikin cesâreti, pehlivânın
cesâretinden .elbet dahâ kıymetlidir. İlm sıfatının kollan çokdur. Süâli iyi
anlamak, bunu başka mes’- ele ile kanşdırmamak bunlardan bir parçadır. Zühd de
iki kısmdır: Evliyânm. zühdü, haramlardan sakıntnakdır. Pey­gamberlerin
«salevâtullahi teâlâ aleyhim ecma’în» zühdü ise, islâmiyyeti yaymakdan başka
birşey düşünmemekdir.</p>



<p>İslâmiyyetin yayılması, Kur’ân-ı
kerîmi ve hadîs-i şerif­leri yaymakla olur. Peygamberimiz «sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem» bunun için, Eshâb-ı kirâm arasında ba’zılannın Kur’ân hâfızı
ve ilmi çok olduğunu bildirerek, bunlardan öğrenilmesini diledi. Bu övmeler,
onlar için diploma gibi oldu. Bunları sözle­rinden tanıyamıyanlar, bu sûretle
tanıdılar. Eshâb-ı kirâmın âlimlerinden hepsi, bu üstünlükde ortakdırlar.</p>



<p>Mekkenin fethinden önce, Allah yolunda
mal verenlerin ve cihâd edenlerin dahâ üstün olduklarını Kur’ân-ı kerîm bil­diriyor.
Eshâb-ı kirâm, bu âyet-i kerîmenin Ebû Bekr-i Sıddîk için geldiğini bildiriyor.
Çünki, herkesden önce mal veren ve cihâd eden o idi. Bu vazifeyi bütün ömrünce
yaparak, sonra başlıyanlardan veyâ önce başladı ise de, şehîd olarak uzun zeman
yapmak nasîb olmıyanlardan dahâ üstün oldu.</p>



<p>Bir hadîs-i şerîfde, (Benden sonra Ebû Bekre ve Ömere
uyunuz!) buyuruldu. Uyulacak kimsenin âlim olması lâzımdır. Hazret-i Ömer, bir
süâl sorulunca, Eshâb-ı kirâmın âlimlerini toplar. Sözbirliği sağlardı.
Hazret-i Alî «radıyallahü teâlâ anh» zemanında böyle olmadı. O «radıyallahü anh»,
keskin zekâsı, derin bilgisi ile hemen cevâb verirdi. Hatîb ve edîb olduğu
için, sözlerini yanlış anlıyanlar da olurdu. Hattâ, hazret-i Osmânın şehâdeti
ile ilişiği olduğunu anlayanlar da oldu. Fıkhda, Müt’a nikâhının harâm olmasını
ve ayaklan yıkamanın farz olduğunu ve birçok mes’eleleri bildiren ince sö
zlerini yanlış anlıyanlar çok oldu. Âlimler arasında aynlıklara sebeb oldu.
Hazret-i Ömerin, sözbirliği yaparak verdiği cevâblar ise, iyi anlaşıldı. Dört
mez- heb bilgilerine esâs oldu. Meselâ, (Kur’a çekmek), hakları müsâvî kimseler
arasından birini seçmek için yapılır. Birisini haklı göstermek için yapılmaz
sözünü Ömer «radıyallahü teâlâ anh» söylemişdir.</p>



<p>îmâm-ı
Alînin sözlerini (Ehl-i sünnet) ve (îmâmiyye) ve (Zeydiyye) fırkaları
incelemişdir. Herbiri başka dürlü anlamış- dır. Zeydiyye ile İmâmiyye,
evliyâlığı inkâr etdi. Şeyhayn «radıyallahü teâlâ anhümâ» zemanında,
müslimânlar arasında ayrılık olmadı. Hep birlikde kâfirlerle cihâd etdiler. Alî
«radı- yallahü teâlâ anh» zemanında aynlıklar olunca, kâfirlerle döğüşmeği
bırakıp birbirlerini kırmağa başladılar. Hazret-i Alî, fitneyi önliyemedi.
Hattâ, hilâfeti de elinden kaçırdı.</p>



<p>Süâl: İlk iki halîfe zemanında Eshâb-ı
kirâm çokdu. Halî­feye yardımcı oldular. Hazret-i Alî zemanında, Eshâb-ı kirâm
azaldı. Çeşidli memleketlerde yeni îmân eden câhiller, sapık kimseler fitne
çıkardı. Bu fitneleri ilk iki halîfe de önliye- mezdi. Bu bakımdan
üstünlüklerini söylemek doğru olur mu?</p>



<p>Cevâb: Allahü teâlânın feyzleri, ni’metleri, fark gözet­meksizin
herkese gelmekdedir. Fekat, Allahü teâlânın âdeti şöyledir ki, feyzlerini,
ni’metlerini bir sebeble, bir kimse ile gönderir. Bu sebebin, o ni’mete vâsıta
olabilmesi lâzımdır, iyiliğe sebeb olanın iyi olduğu, felâkete, azâba sebeb
olanın iyi olmadığı anlaşılacağı gibi, iyiler arasındaki üstünlük dere­celeri
de, buradan anlaşılır. İlk halîfe zemanında, câhil ve sapık, bozuk kimseler
yokdur demek doğru değildir. Resûlul­lah «sallallahü aleyhi ve sellem» vefât
eder etmez, Arabistân halkının çoğu irtidâd etdi. Eshâb-ı kirâmdan «radıyallahü
teâlâ anhüm ecma’în» kendilerine vazîfe ile gelmiş olanları şehîd etdiler. İki
halîfenin tedbîr ve gayretleri, büyük bir felâketi önledi. Aklı olan kimse, bu
hâdiselere tesâdüf diyemez. Takdîr-</p>



<ol><li>İlâhî böyle imiş diyerek, hizmetleri inkâra kalkışmak da,
Emr-i ma’rûfü ve Nehy-i münkeri inkâr etmek olur. Hazret-i Alînin üstünlüğünü
inkâr etmeğe de yol açar.</li></ol>



<p>Suâl: Hazret-i Alînin «radıyallahü
teâlâ anh» müslimân- larla harb etmesi, hakkı savunmak idi. Bâtılı yok etmek
için idi. Bunun için, bu harbleri de cihâd sayılmaz mı?</p>



<p>Cevâb: Hazret-i Alînin «radıyallahü
teâlâ anh» hak için, iyilik için uğraşdığı ortadadır. Bunun için ona bir leke
sürüle­mez. Fekat, bu savaşları Resûlullahın emri ile yapdı demek doğru
değildir. Çünki, onun fitneleri basdırmâsı takdir edilmiş olsaydı, Resûlullah
«sallallahü aleyhi ve sellem» ona emr ederdi. O da, bu hayrh işe sebeb olurdu.</p>



<p>Bilindiği gibi, Şâmın ve Irâkurfeth olunacağını haber
vermişdi. Bunun için, iki halîfenin bu çalışmaları meyveli oldy. B.u jfesâdlar
ise, kaldınlamâdı. ‘Alînin «radıyallahü teâlâ anh» söndürmek için aldığı
tedbîrler, fitneyi dahâ da körükledi. Allahü teâlâdan Resûlüne va’d edilmiş
olmadığı anlaşılmak- dadır. Hazret-i Âlînin hâricîlerle harb etmesi, öyle
değildir. Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem», bu muhârebesim bil­dirmiş
ve zafer kazanacağını müjdelemişdi.</p>



<p>Şeyhayn zemanında «radıyallahü ,teâlâ anhümâ» fıkh
bilgilerine uymakda ve ihsân ve tarikat denilen ma’rifetleri almakda
müslimânlar birlik hâlinde idi. Kusûru olanları halife cezâlandmrdı. Hâlbuki,
kendileri gibi, onların çoğu da, Resûlul- lahın «sallallahü teâlâ aleyhi ve
sellem» sohbetinde bulunmuşlardı. Sa’d ibni Ebî Vakkâs «radıyallahü teâlâ anh»
evinin kapısını acem­ler gibi yapdınnca, hazret-i Ömer «radıyallahü teâlâ anh»
yıkdırdı. Hâlid bin Velîd gibi ünlü bir kumandanı azl eyledi. Mısır vâlîsi Amr
ibni Âsi payladı. Hazret-i Alî «radıyallahü teâlâ anh» zemanmda, halîfeyi kabûl
etmekde bile aynlıklar oldu. Hazret-i Osmânın «radıyallahü teâlâ anh»
kâtillerine kısâs yapmakdaki ve halifelik için hazret-i Mu’âviyenin
«radıyallahü teâlâ anh» hakem talebini kabûl etmesindeki fîkrlerini
müslimânların çoğuna kabûl etdiremedi. Şeyhaynm «radıyallahü teâlâ anhümâ»
sohbetinde bulunanlar, Sahâbî olmasalar bile, islâmiy- yete uyar, kalblerini
temizlerlerdi. Hazret-i Alînin «radıyallahü teâlâ anh» yanında bulunanların
çoğu ise, asker idi. Kalbleri bozukdu. Kendisini bile sevmiyenler vardı. Halîfe
minberde bunlardan şikâyet ederdi. Hazret-i Hasene «radıyallahü teâlâ anh» cefâ
edenler ve hazret-i Hüseyni «radıyallahü teâlâ anh» vahşîce şehîd edenler, hep
Küfe ehâlîsinden oldu. Halîfeyi seven­lerin çoğu da, bu sevgide taşkınlık
yapdı. Hazret-i Alî «radıyal- lahü teâlâ anh», bunlardan da şikâyet ederdi.</p>



<p>Süâl: Hazret-i Alînin rûhâniyyeti çokdu. Melek gibi idi.
Onun için insanlarla anlaşamadı. Şeyhayn ise, herkes gibi insandı. Benzerleri
ile kolay anlaşdılar. Resûlullaha «sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem» akrâbalan
bile inanmadı. Bu kusûr, Resûlullaha değil, inanmıyanlara âid oldu?</p>



<p>Cevâb: Ehl-i sünnet âlimlerine göre «rahime hümullahü
teâlâ» hazret-i Alî «radıyallahü anh» için hiçbir kusûr söylemek câiz değildir.
Biz bu kitâbda, Ehl-i sünnete uyarak, kusûr değil, üstünlük farklarını
belirtmek istiyoruz. Allahü teâlâ, Habîbine «sallallahü aleyhi ve sellem»
münâfıklarla müdârât etmesini, câhillere ince mes’eleleri anlatmamasını,
herkesin hâline uygun davranmasını emr eyledi. Böylece, onlan terbiye etmek,
feyz vermek kolay oldu. Allahü teâlâ, zâten bunun için, Peygamber­leri
«aleyhimüşselâm» insan olarak gönderdi. Melek olarak gön­dermedi. Halîfeler
içinde de böyle olan, elbet dahâ üstün olur. İslâmiyyeti yayması ve insanları
terbiye etmesi başarılı olur. Her ne şeklde olursa olsun, böyle yapmağa mâni’
olan şeyler, hattâ şiddet, vera\ edebiyyât, halkdan uzaklaşmak gibi kıymetli
şeyler <br /></p>



<p>bile, halîfenin derecesini azaltır. Hayr ve hasenât
yapanların kazandığı sevâblar, bunların üstâdlanna da ve sebeb olanlara da
verilir. Bu bakımdan da Şeyhaynm «radıyallahü teâlâ anhümâ», Alîden
«radıyailahü teâlâ anh» üstün olması lâzım gelmekdedir.</p>



<p>Hicretden
evvel kâfirler Resûlullaha «sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem» ve müslimânlara
akla gelmedik eziyyet ve işkence yâpdı- lar. Hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i
Ömer «radıyallahü teâlâ anhümâ» onlara karşı çıkdı.Hazret-i Alî «radıyallahü
teâlâ anh» o zeman çocukdu. Hicretden sonra hazret-i Alî «radıyallahü teâlâ
anh» düşmanla dövüşmekde, Şeyhayn da «radıyallahü teâlâ anhümâ» Resûlullah
«sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem» ile meşveret etmekde dahâ ileri oldular.
Resülullahın Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem» vefatından sonr^, Şeyhayn
«radıyallahü teâlâ anhümâ» zemanında, İslâmiyyetin yayılması, memleketlerin
alınması, o kadar çok ve o kadar çabuk oldu ki, hiçbir zeman ve hiçbir yerde
böyle te’sîrli ve devâmlı başarı görülmemişdir. Alî «radıyallahü teâlâ anh»
zemanında ise, hiçbir şehr alınmadı. Hattâ cihâd temâ- men durdu.</p>



<p>Hazret-i
Alîden «radıyallahü teâlâ anh» hadîs rivâyet eden­lerin çoğu, öteden beriden
toplanan askerlerdi. Kimlikleri belli değildi. Onlann bildirdikleri sağlam
değildir. Medînedeki ve Şamdaki âlimlerden, hazret-i Alîden «radıyallahü teâlâ
anh» hadîs bildiren pek azdır.</p>



<p>Kur’ân-ı
kerîmden ve hadîs-i şeriflerden sonra islâmın temel bilgisi (Fıkh) dır. Fıkhdan
ana bilgiler, hazret-i Ömerin «radıyallahü teâlâ anh» sözbirliği yaparak ortaya
koyduklarıdır. Müslimânların çoğu Hanefî, Mâlikî ve Şâfi’îdir. Mâlikî mezhebi­nin
kaynağı (Muvatta) kitâbıdır. Muvatta kitâbmda, hazret-i Alîden «radıyallahü
teâlâ anh» gelme ancak birkaç mes’ele bulunmakdadır. Hanefî mezhebinin kaynağı
olan imâm-ı Ebû Hanîfenin «rahime-hullahü teâlâ» Müsnedi ve imâm-ı Muham- medin
«rahime-hullahü teâlâ» eserleri de böyledir. İrnâm-ıŞâfi’ înin «rahime-hullahü
teâlâ» Müsnedinde ise, onlardakilerden daha az vardır. Fıkhdan sonra (Siyer)
bilgileri gelir. Burada da, hazret-i Alî «radıyallahü teâlâ anh», öteki
Sahâbîler gibidir. Tesavvufa gelince, (Sülük) ve kalbi temizleme olan bu
ilmde,. hazret-i Alînin «radıyallahü teâlâ anh» sözleri, meselâ Abdüllah bin
Mes’ûdun veyâ Abdüllah bin Ömerin «radıyallahü teâlâ anh» sözlerinden dahâ çok
değildir.</p>



<p>SUâl:
Hazret-i Alî «radıyallahü teâlâ anh», Kur<sup>?</sup>ân-ı kerimi ve hadîs-i
şerifleri herkesden iyi biliyordu. Ondan işitenlerin çürük
olmaları, Mezheb imâmlanna doğru olarak iletememe- leri, bu yüce imâma kusûr
olur mu?</p>



<p>Cevâb: Onlann kusûrları, İmâm
hazretlerinin yüksekli­ğini elbet sarsamaz. Onun halîfe olmak hakkını elbet
gidermez. Fekat, halîfenin hâkim, gâlib olması lâzımdır. Halîfe olmağa hakkı
olanlar arasından, Allahü teâlâ, bilinmiyen sebeblerle, birini bu makâma
seçince, onun için elbet, ayrı bir üstünlük olur. Kendinde olan üstünlüğe, bir
de iş yapmakla olan üstün­lük eklenir. Hizmeti çok olanın, üstünlüğü artar.
Allahü teâlâ, bu üstünlüğü, kendinde üstünlük olana ve ayrıca çalışana verir.</p>



<p>Şeyhaynm «radıyallahü teâlâ
anhümâ» kalb temizliği, ya’nî tesavvuf bakımından üstünlüğü, iki yoldan
anlatılabilir: Hazret-i Alînin «radıyallahü teâlâ anh» zühdü, Velîlerin
«rahime- hümullahü teâlâ» zühdü gibi idi. Şeyhaynm «radıyallahü teâlâ anhümâ»
zühdleri ise, Peygamberimizin «sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem» zühdü gibi
idi. Vera’lan da böyle idi. Târihler sözbir­liği ile bildiriyor ki, hazret-i
Alînin «radıyallahü teâlâ anh» zühdü, hilâfetinin düzenini bozdu. Şeyhaynm
«radıyallahü teâlâ anhümâ» zühdleri ise, hilâfetlerini düzene koydu. İkinci
yoldan deriz ki, zühd, nefsin istediğini yapmamakdır. İslâmiyyetin izn verdiği
şey olsa da, yapmamakdır. Hazret-i Alî «radıyallahü teâlâ anh», halîfe olmak
için çok kan dökülmesine sebeb oldu. Bu işinde elbet haklı idi ve islâmiyyetin
izn verdiği işi yapdı. Fekat Şeyhayn «radıyallahü teâlâ anhümâ» zühdlerinden
dolayı, halifeliği istemediklerini söylediler. Şeyhayn «radıyal- lahü teâlâ
anhümâ», ilm sâhiblerine ve hilâfete hakkı olanlara hep tevâdu’ gösterdi. Zühd,
az şeyle geçinmek ise, hazret-i Alî­nin «radıyallahü teâlâ anh» bu bakımdan da
Şeyhayndan «radı- yallahü teâlâ anhümâ» ileri olduğu söylenemez. İmâm-ı Ahmedin
«rahime-hullahü teâlâ» kitâbmda, Muhammed bin Kâ’b-ı Kurazî diyor ki, hazret-i
Alî «radıyallahü teâlâ anh» (Resûlullahın «sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem»
zemanında açhkdan kamıma taş bağladığım oldu. Şimdi ise, malımın zekâtı dörtbin
altın oluyor) dedi.</p>



<p>Hiç şübhe yok ki, hazret-i Alî
«radıyallahü anh» kâmil ve mükemmil idi. Peygamberimiz «sallallahü aleyhi ve
sellem», (Kimse rızkını bitirmeden ölmez. Fekat, rızkınızı iyi yerlerde
arayınız!) buyurdu.<br /></p>



<p>Kitâbın başında buraya kadar, Şeyhaynm «radıyallahü teâlâ
anhümâ» dahâ üstün olduğunu nakle ve akla dayanarak bildirdik. Şimdi muhâliflerin
şübhelerini gidermeye çalışalım.. Burada îmâmiyye ve Zeydiyye fırkalannaeevâb
verecek dehliz. Onlara âyet-i kerime ile hadîs-i şerifler ile değil, başka
dürlü cevâb verilir. Bu mes’elede doğru düşünenler de, yanlış düşünen­ler de,
üç kısmdır. Nasîr-i Tûsî bunları şaşırtmışdır.</p>



<p>Nasîr-üddîn-i Tûsî, (Tecrîd) kitâbında, hazret-i Alînin Şey-
hayndan dahâ üstün olduğunu bildiriyor. Cihâdlarda yapdığı kah­ramanlıkları ve
Resûlullahın hizmetinde çekdiği sıkıntıları yazı­yor. Bedr, Uhud, Ahzâb [.ya’nî
Hendek] ve Hayber ve Huneyn ga­zalarındaki hizmetlerini, başka hiçbir Sahâbî
yapmamışdır diyor. (Âlimlerin ilmleri ondan gelmekdedir. Böyle olduğunu kendi
de haber vermişdir. (Mubâhele) âyetinde (Ve enfiisenâ) buyuruldu ki, bu onun
şâmm bildirmekdedir. Çok cömerd idi. Resûlullahdan sonra, insanların en zâhidi
idi. İbâdeti ençok olanı idi. En âlimi, en şereflisi idi. îlk îmân eden odur.
En fasîh konuşan o idi. Re’yi, keşfi en doğru olan, Allahü teâlânm emrlerinin
yapılması için ençok uğraşan, Kur’ân-ı kerîmi en iyi ezberliyen o idi. Gayb-
dan haber verirdi. Düâlan kabûl olurdu. Çok kerâmetleri görüldü. Resûlullahm
«sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem» yakın akrabâsı ve âhıret kardeşi idi. Onu
sevmek, ona yardım etmek her müslimâna vâdb oldu. Peygamberlere müsâvî olduğu
bildi­rildi. Kuş olayı, onun şerefinin yüksek olduğunu gösteriyor. Mûsâ yanında
Hânın gibi idi. Halîfe olacağı, (Gadîr) denilen yerdeki hadîs-i şerifle
bildirildi. Küfir üzere bir ân yaşamadı, ıslâma çok hizmet etdi. Rûhu da,
bedeni de kâmil idi) diyor.</p>



<p>Cevâb: (Fadl-i
cüz’î), ya’nî birkaç şeyde üstün ohnak ile, (Fadl-i küllî), ya’nî her şeyde
üstün olmak başkadır. însanı Peygambere benzeten çeşidli sıfatlar vardır.
Bunları birbirine karışdırmamalıdır. Millete reîs olmak, Peygambere halîfe
olmak üstünlüğü ile başka üstünlükleri iyi anlamak lâzımdır.</p>



<p>Allahü teâlâ,
(Mâide) sûresinin dördüncü âyetinde, (Bugün, dîninizi kemâle getirdim. Size
ni’metimi temâmladım) buyurdu. Bunun için, din ve millet işlerinde,
Peygamberden başkasına bakılmaz. Allahü teâlâ, sevgili Peygamberine ihsân
etdiği ni’metlerin çoğunu hayâtda iken vermiş, bir kısmım da,<br /></p>



<p>sonra vereceğini
va’d etmiş, bunları, ba’zı Sahâbîler elinde yaratmışdır. Bu Sahâbîler,
Resûlullaha «sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem», peygamberlik vakfesinde
benzemekle şereflenmişler- dir. Eshâb-ı kirâmın, bu bakımdan Resûlullaha
benzemeleri farklıdır. Ençok benziyenleri Şeyhayn oldu. Bunu iyi açıklaya­bilmek
için, (Tecrîd) kitâbının yazılan birer birer aşağıda yazıla­cak, herbiri
cevâblandmlacakdın</p>



<p>Süâl 1: Hazret-i
Alî, din uğrunda çok cihâd yapdı. Onun kadar kahramanlık gösteren oldu mu?</p>



<p>^             Cevâb
1: Hazret-i Alînin «radıyallahü teâlâ anh» gazâlarda</p>



<p>kahramanlık göstermesi, Resülullahın yardımı ile idi. Resûlullah
«sallallahü aleyhi ve sellem», Şeyhayne de bu yardımı yapdı. Hicret ile vefât
arasındaki zemanda, hazret-i Alîye olan yardımı dahâ çok idi. Hicretden önce ve
vefâtdan sonra ise, Şeyhayne olan yardımı dahâ çok idi. Fekat, peygamberlik
vazifesinde benzeyiş, Şeyhaynde dahâ çok oldu.</p>



<p>Süâl 2: Eshâb-ı
kirâm çok şeyi hazret-i Alîye sorup öğre­nirlerdi. Bu onun dahâ üstün olduğunu
göstermiyor mu?</p>



<p>Cevâb
2: Hazret-i Ömer de, ilminin çok olması ile müjde­lenmiş idi. Tirmüzî
bildiriyor ki, hazret-i Alî, irtidâd eden birkaç kişiyi yakdı. Bunu, Abdüllah
ibni Abbâs işitince, ben olsaydım, yakmazdım, öldürürdüm. Çünki, Resûlullah
«sallal­lahü aleyhi ve sellem», (Dinden çıkanı öldürünüz!) buyurdu. Bir kerre
de, (Allahü teâlânın yapacağı azâb ile siz azâb yapmayı­nız!) buyurdu dedi.
Hazret-i Alî bunu işitince, Abdüllah ibni Abbâs doğru söyliyor buyurdu.
Hazret-i Alînin «radıyallahü teâlâ anh» ma’sûm olmadığını, yanıldığını gösteren
böyle haber­ler, Müslimde ve başka kitâblarda yazılıdır.</p>



<p>Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» hazret-i Alîyi övdüğü gibi,
Eshâb-ı kirâmdan çoğunu da şenâ buyurmuşdur. Şeyhayn için, (Benden sonra Ebû
Bekre ve Ömere itâ’at ediniz!) ve (Cennetdeki adamların en üstünü, Ebû Bekr ve
Ömerdir) hadîs-i şerifleri meşhûrdur. (Ömerin geçdiği yoldan şeytan kaçar)
hadîs-i şerifi ve gömlek rü’yâsını ve süt rü’yâsmı söyliye- rek, ilm ve din ile
tâ’bîr buyurması, hazret-i Ömeri müjdelemiş- dir. Ubey bin Kâ’b için de (Kur’
ân-ıı kerîmi en iyi okuyanınız Ubey bin Kâ’bdır) buyuruldu. (İbni Ümm-i Abdin
râzı olduğu kimseden ben de râzıyım) ve (Halâli ve harâmı ençok bileniniz
Mu’âzdır!) ve (Her ümmetin emîni vardı. Bu ümmetin emîni Ebû</p>



<p>\</p>



<p>Ubeydedir)
ve (Her Peygamberin havarisi vardı. Benim havârim Zübeyrdir) ve (İlmin dörtde
birini Âişeden iareniniz!) hadîs-i. şerifleri, çeşidli Sahâbüeri bir üstünlülde
övmekdedir. İnsâf ile düşünülürse* bu üstünlükleri içinde, en üstün olanı,
itâ’at olun­mak ve Cennet adamlarının en üstünü olmakdır. Hazret-i Alî de, bunu
bildirerek, (Benim size vezîr [ya’nî müşavir] olmam, size emîr olmamdan dahâ
iyidir) buyurmuşdur.</p>



<p>Âlimlerin ilmleri ondan geldiği gibi, Şeyhaynden de gel-
mekdedir. Din âlimleri, kırâet, fıkh, hadîs, tefsir, üsûl, tesav- vuf, kelâm ve
lisan âlimleridir.- Kırâet âlimlerinden yedisi meşhûrdur. Bunların hepsinin
ilmi, hazret-i Osmânın yazdır­dığı Kur’ân-ı kerîmden alınmışdır. Bu Kur’ân-ı
kerîmi ise, Şeyhayn «radıyallahü teâlâ anhümâ» topladı. Bunu da, hazret-i
Ömerin gönderdiği âlimler, her yere ulaşdırdı. Hazret-i Alîden «radıyallahü
teâlâ ânh» ise, yalnız iki rivâyet gelmişdir. Fıkh âlimlerinden, Hanefî, Şâfi’î
ve Mâliki mezheblerinin temelleri, ‘ hazret-i Ömerin yapdığf icmâ’ bilgilerine
dayanmakdadır. Bun­ların ana kitâblannda, hazret-i Alîden gelme rivâyet pek
azdır. Hadîs âlimlerine gelince, bunların bildirdikleri hadîs-i şeriflerin
çoğunu, Ebû Hüreyre ve Abdüllah ibni Ömer ve Âişe ve Abdül­lah bin Mes’ûd ve
Abdüllah bin Abbâs ye Enes bin Mâlik ve Ebû Sa’îd-i Hudrî ve Câbir bin Abdüllah
«radıyallahü teâlâ anhüm» haber vermişlerdir. Bunların da çoğu Şeyhaynden
rivâyet etmek- dedir. Medîne, Şâm, Yemen ve Mısr âlimlerinin hazret-i Alîden
rivâyetleri azdır. Kûfelilerin rivâyeti çok ise de, bunların hâlleri
bilinmemekdedir.</p>



<p>Üsûl ilmini imâm-ı Şâfi’î «rahmetullahi teâlâ aleyh» kurdu.
Bunun kitâb, sünnet, icmâ’ ve kıyâs üzerindeki temel bilgileri ise, hep
Şeyhaynden gelmekdedir. Sonra, her mezheb imâmı, kendi mezhebi için üsûl koydu.
Bu üsûllerin, Eshâb-ı kirâmm sözleri ile hiç ilgileri yokdur.</p>



<p>Kelâm
âlimlerinin temel bilgileri, Ehl-i sünnet ve Cemâ’at i’tikâdıdır. Bu bilgiler
de Şeyhaynden «radıyallahü teâlâ anhümâ» gelmekdedir. Zemanla eklenen
bilgilerin ise, Eshâb-ı kirâmın sözleri ile bir ilgisi yokdur.                                             »•</p>



<p>Tefsir ilmini kuran Ömerdir «radıyallahü teâlâ anh».</p>



<p>Tesavvuf ilmine
gelince, kalbin sohbetle temizlenmesi, Şeyhaynden gelmekdedir. Hasen-i Basrinin
hazret-i Alîden feyz alması ve hırka giymesi doğru değildir diyenler de vardır.</p>



<p>Hazret-i Alînin «radıyallahü teâlâ anh», kendi üstünlükle­rini
söylemesi câizdir. Büyük bir zâtın, iyi niyyetle, başkalarının kendinden feyz
alabilmeleri için, üstünlüklerini bildirmesi câiz­dir. Hazret-i Alî, hutbede,
(Kur’ân-ı kerîmden dilediğinizi bana sorunuz! Vallahi her bir âyetin, gece mi
gündüz mü geldiğini ve ovada mı, dağda mı indiğini bilirim) buyurdu. Şeyhaynm
«radı- yallahü teâlâ anhümâ» tevâzu’u pekçokdu. Meselâ, Ebû Bekr-i Sıddîk
«radıyallahü anh», dalda bir kuş görünce, (Ne mutlu sana ey kuş! Dilediğin dala
konarsın. Dilediğin meyveleri yirsin. Kıyâmet günü hesâba çekilmez, azâb
görmezsin. Keşkim senin gibi bir kuş olsaydım) dediği meşhurdur. Hazret-i Ömerin
de, bir avuç toprak olmak için söyledikleri, kitâblarda yazılıdır. Allahü
teâlâya yakın Evliyânm hâUeri^birbirine uymaz. Kimi övünmüş, kimi yok olmak
istemişdir. îsâ aleyhisselâm inbisât halinde, neş’eli idi. Yahyâ alehisselâm
ise, çok zeman korku içinde, üzün­tülü idi. Hazret-i Ebû Bekre «radıyallahü
teâlâ anh» (Ey Allahın halîfesi!) dediler. (Ben Resûlullahın halîfesiyim ve
buna râzıyım) dedi.</p>



<p>Süâl 3: (Ve-enfüsenâ) âyet-i kerîmesi, hazret-i Alînin
«radıyallahü teâlâ anh» üstünlüğünü göstermiyor mu?</p>



<p>Cevâb 3: Tefsirlerde bildirildiği üzere, bu âyet-i kerîmeye
(mubâhele âyeti) denir. Mubâhele yapmak ve mubâhele yapar­ken, çocukları ve
akrabâyı da yanında bulundurmak, Arabis- tânda âdet idi. Resûlullah da
«sallallahü aleyhi ve sellem» mubâhele yaparken, bu âdete uyarak, çocuklarını
ve akrabâ-</p>



<p>sını
topladı. Bu âyet-i kerîme, hazret-i Alînin «radıyallahü teâlâ anh» akrabâ olmak
şerefini göstermekdedir. Bu şerefin büyüklüğüne hepimiz inanıyoruz. Fekat bu
şeref, (FadM kttllî) yi, ya’nî her bakımdan üstün olmağı göstermez. Bunun gibi,
(Sen bendensin. Ben de şendenim) gibi hadîs-i şerifler, akrabâlık şerefini
göstermekdedir. Çünki, hazret-i Abbâs için ve Ebû Lehebin kızı Dürre için de
böyle buyurulmuşdur. Böyle sözler, (Fadl-ı cüz’î) yi, ya’nî bir bakımdan üstünlüğü
gösterir. Her bakımdan üstünlüğü göstermez. Hamâmda bir arslan gördüm demek
gibidir. Hamâmda arslan gibi kuvvetli bir insan görmüş olduğunu bildirmekdedir.
Yoksa dişleri, pençesi ve yelesi arsla- nmkiler gibi demek değildir.</p>



<p>Suâl 4: Hazret-i Alî «radıyallahü teâlâ anh» çok cömerd idi. Bu
üstünlüğü âyet-i kerîme ile medh olundu.</p>



<table class=

\

Cevâb 4: Hazret-i Alî «radıyallahü anh», elbet çok cömerd idi. Bunun gibi, dahâ nice üstünlükleri de vardı. Hazret-i Alînin bu üstünlüklerine ve Eshâb-ı kirâmın çoğun­dan dahâ üstün olduğuna hepimiz inanıyoruz. Biz burada Şeyhaynm dahâ üstün olduğunu bildirmek istiyoruz. Cömerd- lik iki dürlüdür. Birisi, kendi malını muhtâc olanlara bol bol vermekdir. İkincisi, (Beyt-ül mal) denilen devlet hazînesi me’- mûrlarmın, beyt-ül maldan hakkı olanlara haklarını eksik ver­memesidir. Şeyhayn, iki bakımdan da dahâ çok cömerd-idi. Hazret-i Ebû Bekrin, hicretden evvel ve hicretden sonra, Resû­lullah için verdiği malların çokluğunu, siyer kitâbları sözbirliği ile bildiriyor. Bir gece Allah için onbin altın, ertesi gün onbin altın ve ayrıca, gizlice onbin altın ve herkesin yanında onbin altın dağıtınca, Nisâ sûresinin otuzaltmcı âyeti gelerek, Allahü teâlâ tarafından medh ve senâ buyuruldu. Peygamberimiz «sal­lallahü aleyhi ve sellem», (Eshâbım arasında bana sohbeti ile ve malı ile en çok hizmet eden, Ebû Bekr dir) buyurdu.

&

Tebük gazvesinde, malının hepsini verdi. Hazret-i Ömerin «radıyallahü teâlâ anh» de, Allah yolunda malını verdiği çok olmuşdur. Tebük gazvesinde malının yansım verdi. Hazret-i Alînin bu kadar mâl verdiği hiç işitilmemişdir. Resûlullah «sal­lallahü aleyhi ve sellem», ona bakıyordu. Hicretden sonra da malı yokdu. Şeyhayn halîfe iken, Beyt-ül-maldan ancak geçine­cek kadar ücret alırdı. Hazînenin hepsini millete dağıtırlardı. Hazret-i Alî «radıyallahü teâlâ anh» halîfe iken, millete dağıt- dığı, onlannkinin binde biri olamaz. Ukaylın, geçim sıkıntısın­dan hazret-i Alîye kızdığı, bu yüzden Mu’âviyenin «radıyallahü teâlâ anh» yanma gitdiği meşhûrdur.

Süâl, 5: Hazret-i Alî, Resûlullahdan sonra insanların en zâhidi idi.

Cevâb 5: Evet, hazret-i Alînin zühdünün çok olduğu mey­dandadır. Eshâb-ı kirâmın çoğundan dahâ zâhid idi. Zühd, dünyâya düşkün olmamakdir. Bunun en kıymetlisi, halifeliği de istememekdir. Şeyhaynm halifeliği bırakmak istediklerini, Eshâb-ı kirâm sözbirliği ile bildiriyor. Hazret-i Alî. ise, halîfe olmak, için uğraşdı. Dîne ve müslimânlara hizmet için istedi diyenlerin, Şeyhaynı da, halîfe olduklan için, kötülememeleri lâzım olur. Fekat Şeyhayn, halîfe olmak için uğraşmadılar. Hazret-i Alî ise, çok uğraşdı. Hazret-i Ömerin zühdünün mükemmel olduğunu Sa’d ibni Ebî Vakkâs bildiriyor. Şeyhay-

nın zühdünü, kanâ’atini bildiren haberler sayılamıyacak kadar çokdur. Zâhidlerin en üstünü, Resûlullahdır «sallallahü aleyhi ve sellem». Şeyhayn halîfe iken, tâm O’na benzediler. Allahü teâlânın enirlerini yerleşdirmek, yaymak için, herşeyi yapdılar. Böyle olduğunu hazret-i Alî de bildirdi ve (Resûlullah «sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem» hepimizden ileridedir. Ebû Bekr de öyle oldu. Ömer, bunların üçüncüsü oldu. Sonra, her- şey bozuldu. Allahü teâlânın dilediği şeyler başgösterdi) dedi.

Haizret-i Alînin çok ibâdet yapdığı için, Eshâb-ı kirâmın çoğundan ileride olduğu meydândadır. Fekat, Şeyhaynden ileride olduğu söylenemez «radıyallahü teâlâ anhüm».

Süâl 6: Hazret-i Alî «radıyallahü teâlâ anh» önce îmân etdi. Bundan büyük şeref olur mu?

Cevâb 6: Önce îmân eden, ba’zı âlimlere göre hazret-i Alîdir. Ba’zılarına göre ise hazret-i Ebû Bekrdir. Hazret-i Hadîcenin bunlardan önce îmân etdiği, sözbirliği ile bildiril- mişdir. Önce îmân etmek dahâ üstün olmağa sebeb olsaydı, hazret-i Hadîce ile Zeyd, Eshâb-ı kirâmm en üstünü olurlardı. Önce îmân etmenin bir üstünlük olması, başkalarının îmâna gelmelerine sebeb olduğu içindir. Bu da, ancak bâliğ olmuş, yetişmiş kimsede olur. Hazret-i Alî, îmân etdiği zeman çocukdu. İmân etdiğini babasından bile sakladı. Önce îmân ederek başkalarını îmâna getirmek üstünlüğü, yalnız Ebû Bekrde «radıyallahü teâlâ anh» hâsıl oldu.

Sfiâl 7: Hazret-i Alî «radıyallahü teâlâ anh», Eshâb-ı kirâ- mın en fasîh konuşanı idi.

Cevâb 7: Hazret-i Alînin fasîh, belîğ ve edîb olduğu ve bu bakımdan Eshâb-ı kirâmın çoğundan üstün olduğu meydânda­dır. Fekat, Şeyhaynden dahâ üstün olduğu söylenemez. Çünki, Şeyhaynm çok fasîh hutbelerini, Eshâb-ı kirâmm büyükleri haber vermişdir. Hazret-i Ebû Bekrin çok fasîh olan kasideleri, İbni İshak târihinde yazılıdır. Bununla berâber, çok fasîh olmanın halifelikle bir ilgisi yokdur. Evet islâmiyyeti bildirirken fesâhet lâzımdır. Şeyhayn «radıyallahü anhümâ», herşeyi gâyet fasîh bildirdiler. Ayrılıkları, anlaşmazlıkları temâmen ortadan kaldırdılar. Hazret-i Alî «radıyallahü anh» zemanında hâsıl olan anlaşmazlıkların hiçbiri çözülemedi. Hazret-i Alînin «radıyallahü teâlâ anh» sözü ile ictihâdını değişdiren bir Sahâbî bulunduğu işitilmemişdir.

Süâl 8: Hazret-i Alînin re’yi, keşfi en doğru değil nıi idi?

Cevâb 8: Evet, hazret-i Alînin ictihâdmın doğru oldu­ğuna ve nasslardan hükm çıkarmakdaki ve süâllere cevâb ver- mekdeki sür’atine kimsenin bir diyeceği yokdur. Resûlullah .«sallallahü aleyhi-ve sellem» de, bunu bildirerek: (Hükm ver- mekde en ileride olanınız, Alîdir) buyurmuşdur. Hazret-i Ömer, Eshâb-ı kirâmm üstünlüklerini sayarken (Hükm etmekde en üstünümüz Alîdir) demişdir. Fekat, bu üstünlüğü, Şeyhaynden önce halîfe olmasına’sebeb göstermek doğru olamaz. Çünki, hazret-i Ebû. Bekr halîfe olunça, arablan mürted olmakdan vazgeçirmek için neler hükm etdi ise, hepsi fâideli-oldu. Irâna ve Rumlarla yapılan cihâdlarda hazret-i Ömer’in düşünceleri ve emrleri hep zafer sağladı. Hazret-i Alî halîfe iken, yapdıklan zararlı o,ldu. Meşveret edilenlerin re’ylerini beğenmezdi. Abdüllah ibni Abbâs bunu açıkça bildiriyor. Hazret-i Osmân şehîd edilince, hazret-i Alîye, oğlu hazret-i Hasetlin söyledik­leri, kitâblarda yazılıdır. Re’yin, içtihâdın doğru olması demek, fâideli sonuçlar getirmesi demekdir. Bu da, yalnız Şeyhaynm re’y ve ictıhâdlannda tâm olarak hâsıl olmuşduir.

Süâl 9: Ha?xet-i Alî «radıyallahü teâlâ anh», Allahü teâlâ- nın enirlerinin yapılması için ençok uğraşan değil midir?

Cevâb 9: Allahü teâlânm enirlerinin yapılması ve islâmiyyetin yayılması için Şeyhaynm da, hazret-i Alînin de «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» var kuvvetle çahşdıklan şübhesizdir «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în». Fekat, nasş ile açıkça bildi­rilmemiş işlerde acele etmemek, meşveret etmek, icmâ’ elde etmek lâzımdır. Böyle yerlerde acele etmek hatâdır. Had cezâla- nnda böyle yapılmazsa, fitne uyanır. Şeyhayn, her emrierînde, Resûlullahın bu sünnetini gözetirlerdi. Bunu, Ömer bin AbdüTazîz çok güzel haber vermekdedir. Hazret-i Alî böyle yapmadı. Hattâ bir gece, Mugîre bin Şu’be ile konuşurken, (Anlaşmazlık ve fitne korkusu olunca, zânîyi hemen recm ederim) demiş, Mugîre de, o gece kaçarak, hazret-i Mu’âviyenin yanına gitmişdir. Denilebilir ki,

\ hazret-i Alî zemanmdaki kanşıkhklara kısmen acelesi sebeb \ olmuşdur. Hazret-i Alîde sekr ve acele çokdu. Şeyhaynde’ ise,’, ! -S^ahv, teennî vç uzağı görmek çokdu. Böyle olduğunu, Abdül- lah jbni Abbâs, açık olarak bildirmiş, (Hazret-i Ömer, ileriyi görüî\ yavaş hareket ederdi. Hazret-i Alî, istediğini hemen yapabilecek sanır, harekete geçerdi. Çoğu yapılamazdı) demişdih

—199 —

\

Süâl 10: Kur’ân-ı kerimi en iyi ezberliyeri hazret-i Alî «radı- yallahü teâlâ anh» değil midiı’?

Cevâb 10: Kur’ân-ı kerîmi ezberlemek şerefi, yalnız hazret-i Alîye mahsûs değildir. Şeyhayn ve Zinnûreyn ve Abdüllah ibni Mes’ûd ve Übeyy bin Kâ’b «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» da, Kur’ân-ı kerimin hepsini ezberlemişlerdi.

Şeyhayn halîfe iken, Cum’a ve beş vakt nemâzı kıldırırlardı.

Sabâh nemâzında Bekara ve Yûsüf gibi uzun sûreleri okurlardı.

Hazret-i Alî ve diğer hâfızlar, cemâat arasında idiler. Hiçbir nemâzda yanlış okundu dedikleri işitilmemişdir. Bu nemâzlar, cemâ’atin hıfzlarının kuvvetlenmesine yardım etdi.

Süâl 11: Hazret-i Alî «radıyallahü teâlâ anh» gaybden ha­ber verirdi ve düâlan kabûl olurdu.                                                                                                                                  |

Cevâb 11: Gaybden haber vermek ve düânın kabûl, * olması, hazret-i Alîde de, Şeyhaynde de çok görüldü. Şeyhay- {r* nın bu kerâmetleri, sahîh haberlerle bizle~e geldi. Hazret-i            K

Alînin kerâmetlerihi bildirenler arasında yalancıların bulundu­ğunu hazret-i Alî de bildirmiş, çoğunu yanından kovmuşdur. Birbirlerinin kötülüklerini de bildirmişlerdir. Buhârîde diyor ki, Şeyhaynm düâsı ile yinilen yemek azalmazdı, artardı. Yine Buhârîde diyor ki, hazret-i Ömerin, böyle olacağını zan ederim dediği şeyler, hep zan etdiği gibi olmuşdur., Hazret-i Ömerin, îrânda harb eden askerini Medînede hutbe okurken görerek, kumandanları Sâriyeye (Dağ tarafına dikkat et!) dediği meş- hûrdur. Hazret-i Ömerin, öldürüleceğinden birkaç gün önce, öleceğini haber verdiği, imâm-ı Ahmedin (Müsned) kitâbmda yazılıdır. Hazret-i Ebû Bekrin îmân edeceği ve öleceği zeman gördüğü rü’yâlar sahîh kitâblarda yazılıdır. Nil nehrinin hazret-i Ömerin mektûbuna uyarak akışını değişdirdiği bildi- rilmişdir. Böyle dahâ nice kerâmetleri bildirilmişdir. Böyle olmakla berâber, Eshâb-ı kirâmın yüksek dereceleri, kerâmet derecesinden dahâ üstündü. Hilâfet makâmında kerâmetin az olması lâzım olduğunu (Füsus) kitâbı, Süleymân aleyhisselâ- mın mu’cizesini anlatırken bildirmekdedir.

Süâl 12: Hazret-i Alî Resülullahın yakm akrabâsı ve âhı- ret kardeşi idi. Bundan dahâ büyük şeref olur mu?

Cevâb 12: Evet, hazret-i Alî, Resülullahın çok yakm akra- bâsıdır. Buna kimsenin bir diyeceği yokdur. Şeyhayn de,

Kureyş kabîlesindendir ve kızlan, Resûlullaha zevce Almakla şereflenmişdir. Fekat bu yakınlıklar, en üstün olmağa sebeb olamaz. Akrabânın birbirinden yakın olduklarını bildiren âyet-i kerîme, mîrâs için gelmişdir. Halifelikle, hâkimlikle ve imamlıkla ilgisi yokdur. Eğer halifelik akrabâlıkla olsaydı, hazret-i Alînin değil, hazret-i Abbâsın «radıyallahü teâlâ anhümâ» halîfe seçilmesi lâzım gelirdi Kralların, diktatörlerin âdetleri buna sened olamaz. Halifeliğin mîrâs gibi, babadan oğula kalmayıp, kâbiliyyeti, liyâkati olanın seçilmesi, Tevratda- da bildirilmişdi. Allahü teâlâ, hazret-i Mûsâdan sonra, Yûşâ’ aleyhisselâmı Peygamber yapdı, Hârûn aleyhisselâmın oğullarım yapmadı. İslâmiyyetde de halîfenin Kureyş kabilesinden olacağı bildirildi. Bu. kabilenin hangi kolundan olacağı bildirilmedi. Bu kabileden olup hilâfetin dokuz şartı kendinde bulunan kimsenin halîfe olmağa hakkı olur. Fekat halîfe olmak için, sözbirliği ile seçilmek veyâ önceki halîfenin vasıyyet etmesi veyâ güç ile, darbe ile ele geçirilmiş olması lâzımdır. Şeyhayn «radıyallahü teâlâ anhümâ», hilâfetin şartlarına mâlik idi ve sözbirliği ile seçildiler.

Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem», Ebû Bekr «radıyal- lahü teâlâ anh» için, (Kardeşimdir ve yakın arkadaşımdır) buyurdu. Ömer «radıyallahü teâlâ anh» için de, (Kardeşim bana da diiâ et!) buyurdu. Ahıret kardeşi yalnız Alî «radıyallahü teâlâ anh» oldu ise de, bunun halifelikle bir ilgisi yokdur, Eshâ- bmı birbirleri üe kardeş yaparken, hazret-i Alî ağlıyarak geldi. (Eshâbım birbirleri ile kardeş yapdın. Beni kimse ile kardeş yapmadın) diyerek üzüldüğünü büdirdi. Resûlullah da «sallal­lahü aleyhi ve sellem», onun hâline acıyarak, (Sen benim dün­yâda ve âhıretde kardeşimsin!) buyurdu. Benî Neccârın reîsi Es’ad bin Zerâre ölünce, Resûlullahın «sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem» yanma gelip, bize bir reîs ta’yın et dediklerinde, (Siz benim kardeşlerimsiniz! Sizin başkanınız ben olayım!) buyurdu. Bu kardeşlik, onlann Şeyhaynden dahâ üstün olduklarım göstermez.

Süâl 13: Her müshmânın hazret-i Alîyi sevmesi, Şûrâ sûresinin yirmiüçüncü âyetinde emr olundu.

Cevâb 13: Bu âyet-i kerîmenin meâl-i şerifi, (Sizden karşılık olarak, yalnız akrabâmı sevmenizi istiyorum)dır. (Alîyi sevmek, îmâ­nın alâmetidir. Ona düşmanlık, münafıklık alâmetidir) ve (Seninle harb edenle harb ederim. Seninle sulh eden ile de sulh ederim)

hadîs-i şerifleri de böyledir: Evet, Ehl-i beyti sevmek ve saymak ve Resûlullahın zevcelerine saygı göstermek, her müslimâna vâcib-

dir. Hazret-i Abbâs «radıyallahü teâlâ anh» da buna dâhildir. Hadîs-i şerîfde, (Amcamı inciten, beni incitmiş olur) buyuruldu. Bir hadîs-i şerîfde, (Ensârı sevmek, îmân alâmetidir, Ensâra düşmanlık etmek, münafıklık alâmetidir) buyuruldu. Eshâb-ı kirâmin hepsi için de, (Eshâbunı seven, beni sevdiği için sever. Eshâbıma düşmanlık eden, bana düşmanlık etmiş olur. Onları inciten, beni indtmiş olur. Beni inciten de, Allahü teâlâyı incitmiş olur) buyuruldu.

Süâl 14: Hazret-i Alîye yardım etmek her müslimâna vâcibdir. (Tahrim) sûresi bunu gösteriyor.

Cevâb 14: Evet, (Tahrîhı) sûresinin dördüncü âyet-i kerî­mesinin meâl-i şerifi (Sâlih müminler O’na yardımcıdır) dır. Bu âyet-i kerîme, sâlih mü’minlerin hazret-i Alîye yardımcı olduk­larını değil, Resûlullaha yardımcı olduklarını bildirmekdedir. Sâlih mü’minlerin de, hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömer olduğunu, Eshâb-ı kirâm sözbirliği ile bildirmişlerdir. Bu âyet-i kerîme, Şeyhaynm şânlannı göstermekdedir.

Süâl 15: Peygamberimiz «sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem», Alînin Peygamberlere müsâvî olduğunu bildirdi.

Cevâb 15: Peygamberimiz «sallallahü aleyhi ve sellem» yalnız hazret-i Alîyi değil, başka Sahâbîleri de Peygamberlere «aleyhimüssalevâtü vetteslîmât» benzetmişdir. Bununla, o Pey­gamberin üstün sıfatlarından birinin onda da bulunduğunu haber vermişdir. Böylece, Ebû Zerin zühdünü îsâ aleyhisselâma ve Ebû Bekrin merhametini de îsâ aleyhisselâma ve Ömerin şiddetini, Nûh aleyhisselâma ve Ebû Mûsel-eş’arînin güzel okumasını, Dâvud aleyhisselâma benzetmişdir.

Süâl 16: Kuş kebâbı olayı, Allahü teâlânm Alîyi «radıyallahü teâlâ anh» çok sevdiğini göstermiyor mu?

Cevâb 16: Resûlullahın yanında kuş kebâbı vardı. (Yâ Rabbî, sevdiğin kullarından birini gönder. Bu kuşu onunla berâ­ber yiyelim!) buyurdu. Hazret-i Alî geldi. Birlikde yidiler. Bu haber, elbet doğrudur. Hazret-i Alî, elbet Allahü teâlânm sev­gili kullarından biridir. Fekat, bu müjde yalnız ona gelmiş değildir. Hazret-i Ebû Bekre ve hazret-i Ömere de böyle müjde verilmişdir. (Allahü teâlâ, Ebû Bekre yalnız tecellî eder. Başkala­rının hepsine birden tecellî eder) ve (Ömerden dahâ hayrlı bir kimse üzerine güneş doğmamışdır) hadîs-i şerifleri meşhûrdur.

Süâl 17: (Benim yanımdaki yerin, Mûsânın yanında Hârû- nun yeri gibidir) hadîs-i şerîfî de, onun halîfe olacağını göstermi­yor mu?

Cevâb 17: (Tecrîd) kitâbı bunu yazarken, Tebük gâzâsın- daki (Sen, benim yanımda, Mûsâ yanındaki Hârûn gibisini Fekat, benden sonra Peygamber yokdur!) hadîs-i şerifine işâret etmekdedir. Bu hadîs-i şerîfdeki (Benden sonra), (Benden başka) demekdir.

Kur’ân-ı kerîmde, Câsiye sûresinin yirmiikinci âyetinde de, böyle demekdedir. Çünki, Hârûn aleyhisselâm, Mûsâ aley- hisselâmdan sonra yaşamadı. Dahâ önce öldü.

Bu hadîs-i şerîf, Tebük gazvesine giderken, Medînede, Alîyi «radıyallahü teâlâ anh» kendi yerine bırakdığı için söylendi. Çünki, hazret-i Mûsâ da, Tûr dağına giderken, yerine Harûn aleyhisselâmı vekîl bıraknuşdı. Bu hadîs-i şerif, hazret-i Alî için büyük şerefdir ve çok üstünlükdür. Fekat Şeyhaynden «radıyal- lahü teâlâ anhümâ» dahâ üstün olduğunu göstermez.

Süâl 18: Hazret-i Alînin Resülullahın halîfesi olduğu, (Gadîr-i hum) daki hadîs-i şerîfde bildirilmedi mi?

Cevâb 18: (Gadîr-i Hum) hadîsine gelince, Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem», hazret-i. Alîyi Yemene hâkim [Vâlî] yapmışdı. Beyt-ül-mâlde olan bir câriyeyi hazret-i Alî kullandı. Bu hareketi, dedi-kodu hâlimi aldı. Bu dedi-kodu Resülullahın mubârek kulağına kadar geldi. Fitneyi önlemek için, hazret-i Alîyi sevmeği emr buyurdu. (Kimin mevlâsı isem, Alî de onun mevlâsıdır) buyurdu ki, (Beni seven, Alîyi de sevsin) demekdir. Mevlâ kelimesi, Kur’ân-ı kerîmin birçok âyetinde vardır. Sevilen kimse ma’nâsı verilmişdir. Bu hadîs-i şerîf, (Allaha inanan, müsâfirine ikrâm etsin!) hadîs-i şerîfî gibidir. Bu hadîs-i şerîf, yalnız hazret-i Alî için değildir. Hazret-i Hasen için, (Yâ Rabbî! Onu seviyorum. Onu sen de sev! Onu sevenleri de sev!) buyuruldu. Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» Mekke ile Medîne arasında bulunan (Gadîr-i Hum) ismindeki yere gelince, hazret-i Alînin elini tutup, (Kimin mevlâsı isem, Alî de onun mevlâsıdır! Yâ Rabbî, onu seveni sev! Onu sevmiyeni sevme!) buyurdu. Sonra, hazret-i Ömer, hazret-i Alînin yanma gelip, (Ne mutlu sana yâ Alî! Bütün mü’minlerin sevgilisi oldun) dedi. (Müslim) kitâbında, Zeyd bin Erkana diyor ki, (Gadîr-i Hum) denilen su başında, Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» hutbe okudu. (Ben de insanım. Birgün ecelim gelecek. Size Allahın kitâbmı ve Ehl-i beytimi bırakıyorum. Kur’ân-ı kerî­min gösterdiği yola sarılınız! Ehl-i beytimin kıymetini biliniz!) buyurdu. (Tirmüzî) de, İmrân bin Hasîn diyor ki, Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem», bizi hazret-i Alînin emrinde cihâda gönderdi. Hazret-i Alî, esîr edilen câriyelerden birini kendine aldı. Dört kişi, bunu Resûlullaha söylediler. Resûlul­lah çok üzüldü. (Alîden ne istiyorsunuz? Alî bendendir. Ben de ondanım. Benden sonra, O her mü’minin velîsidir) buyurdu. Bu hadîs-i şerifler, Ehl-i beyti sevmeği emr etmekdedir. Mevlâ, velî, sevilen kimse demekdir. Zeyd bin Erkam, (Tirmüzî) de bildiriyor ki, Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» buyurdu ki, (Size iki şey bırakıyorum. Bunlara yapışırsanız, benden sonra doğru yolda kalırsınız. Biri, ötekinden dahâ büyükdür. Bu, Alla­hın kitâbıdır. İkincisi, Ehl-i beytimdir. Havz başında bana kavu­şuncaya kadar, ikisi birbirinden ayrılmaz!). Birbirinden ayrılmaz demek, Kur’ân-ı kerîme sarılan kimsenin, Ehl-i beyti sevmesi lâzımdır demekdir. Ehl-i beyte yapışmak, onları sev­mekdir. Kur’ân-ı kerîme uymak sevâb olduğu gibi, Ehl-i beyti sevmenin de böyle sevâb olduğunu bildirmekdedir. Bu hadîs-i şeriflerin hiçbiri, hazret-i Alînin halîfe, imâm olacağını göster­miyor. Bu hadîs-i şerifleri ileri sürerek, Ehl-i sünneti kötülemek, müslimânlar arasında bölücülük yapmak, pek haksız ve çok yan- lışdır. Cenâb-ı Hak, hepimize Ehl-i beyti ve Eshâb-ı kirâmm hep­sini «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» sevmek nasîb eylesin! Âmin!

Suâl 19: Hazret-i Alî «radıyallahü teâlâ anh», îmân etme­den önce küfr üzere bir an yaşamadı.

Cevâb 19: îmân etmeden önce, küfr üzere olmamak üstünlük olsaydı, sonra gelen müslimânların hepsinin, Eshâb-ı kirâmdan dahâ üstün, olmaları lâzım gelirdi. Hadîs-i şerîfde (îmân edenin geçmiş suçlarının hepsi afv olur) buyuruldu.

Süâl 20: Hazret-i Alî islâmiyyete pekçok hizmet etdi.

Cevâb 20: İslâmiyyete çok hizmet edenin Şeyhayn olduğu güneş gibi meydândadır. Çünki, Kur’ân-ı kerimi cem’eden, Şeyhayndır. Hadîs-i şerifleri rivâyet etmek çığrını açan, din bilgilerini kısmlara ayıran, Arabistânı feth eden, İslâmiyyeti Rum ve îrân topraklarına yerleşdiren Şeyhayndır. Yer yüzün­deki Müslimânların çoğu, Mâlikî, Hanefî ve Şâfi’î mezhebinde-

dir. Bu mezheblerin temel bilgileri, hazret-i Ömerin elde etdiği icmâ’ mes’eleleridir. Bu mezheblerde hazret-i Alîden gelen bilgi­ler pek azdır. Hazret-i Alî zemanmda hiç kâfir memleketi feth edilmedi. Müslimânlar arasında birlik ve huzûr sağlanamadı. Bu ümmetin Şeyhaynden istifâdesi, hazret-i Alîden olan istifâ­desinden çok fazladır. Çığır açanların sevâbı, bunlara uyanla­rın çokluğu kadar çok olur. (Ehl-i sünnet) olan Müslimânların hepsi, Şeyhaynm gösterdikleri yoldadır. Yer yüzündeki Müsli- mânlarm çoğu, ehl-i sünnetdir. Hazret-i Alînin soyundan üç sapık fırka meydâna geldi. Üçü de islâmiyyeti parçalamak için çalışdılar. Allahü teâlâ merhamet etftıeseydi, islâmiyyeti yok edeceklerdi. Bunlardan biri (İmâmiyye) fırkasıdır. Bunlara göre, Kur’ân-ı kerîmi toplıyanlar, sağlam kimseler değilmiş. Çünki, İmâmiyye fırkasında olanlar, Eshâb-ı kirâma ve meşhûr yedi kı- râet imânıma inanmıyor. Onların inandıkları oniki imâmdan ge­len bir haber de yokdur. Merfû’ hadîsler de bildirmedikleri için, güvenecekleri bir hadîs kitâbları da yok. (Zeydiyye) fırkası da, hadîs-i şeriflerden alınmış olan din bilgilerinin çoğuna inanmıyor­lar. İslâm târîhinde kanlı ayrılıklara sebeb oldular. .(İsmâ’îliyye) kısmı ise, hepsinden dahâ kötüdür. Tâm islâm düşmanıdırlar. Müslimânların îmânlarında ve amellerinde sayısız bozuk bid’atle- ri, hep bu üç fırka ortaya çıkardı. Evet, bunların kötülükleri, hazret-i Alîyi «radıyallahü teâlâ anh» lekelemez. Bunun gibi, Yezidin ve Emevî hâkimlerinin kötülükleri de, hazret-i Mu’âviyeyi «radıyal- lahü teâlâ anh» lekelemez. Zulmleri, günâhları kendilerinedir. Fekat, hâzret-i Alîye bunlardan hiçbir sevâb gelmemekdedir. Hâlbuki, yer yüzündeki Ehl-i sünnetin sevâblanndan, kıyâmete kadar hergün, Şey- hayne sayısız sevâb hâsıl olmakdadır.

Süâl 21: Hazret-i Alînin bedeni de, rûhu da kâmil idi. Bunun için de Şeyhaynden dahâ üstündür.

Cevâb 21: Bedenî ve rûhî üstünlüğe cevâb vermeden önce,. (Mevâkıf şerhi) yazısını da bildirmek, hepsini birlikde cevâblan- dırmak uygun görüldü. (Mevâkıf) diyor ki, (Üstünlüğe sebeb olan yükseklikler, hazret-i Alîde toplaiımışdır. Hazret-i Alî, Eshâbm en âlimi idi. Resûlullahın yanında büyüdü. Ona dâmâd oldu. Çok zekî idi. Resûlullahdan, onun öğrendiğini, başkalan öğrenemedi. Hazret-i Ebû Bekr ise, büyük yaşda [otuzsekiz yaşmda] îmâna geldi. Resûlullah ile hergün bir kerre görüşürdü. Hazret-i Alînin zühdünü bilmiyen yokdur. İhsâm

da çokdu. Nemâzda bile yüzüğünü sadaka verdi. Bunun için, âyet-i kerîme ile övüldü. Nezr orucu tutduğu gün iftâr edeceği zeman, yemeğin hepsini, gelen fakire, yetîme ve esîre verdi. Bunun için de, âyet-i kerîme ile medh edildi. Hazret-i Alînin gazvelerdeki şecâ’ati, kahramanlığı da,herkesden çokdu^ Hen­dek gazvesinde, (Alînin bir kıbnç vurması, bütün ins ve cinnin ibâdetlerinden dahâ kıymetlidir) hadîs-i şerîf! ile övüldü. Hay- berde ve başka gazvelerdeki kahramanlıkları ve medh olunma­ları da meşhûrdur. Güzel ahlâkı da, o kadar meşhûr olmuşdur. Kuvveti de çokdu. Hayber kafasının kapısını kopardı. Bu kapıyı adalemin kuvveti ile değil, Allahü teâlânın verdiği başka kuvvetle kopardım dedi. Hazret-i Alî, soy ile ve nikâh ile Resûlullaha çok yakındı. Abbâs, yalnız babadan Abdüllahın kardeşi idi. Ebû Tâlib ise, anadan ve babadan kardeşi idi. Hazret-i Alî, kadınların en üstününün zevci idi. Cennet gençle­rinin en üstünü olan Hasen ve Hüseynin babaları idi).

Cevâb olarak deriz ki, hazret-i Alî «radıyallahü anh», elbet bu üstünlüklerin sâhibidir. Bütün Müslimânların buna inanmaları ve onu çok sevmeleri lâzımdır. Fekat, halîfe olmak için, başka üstünlükler de vardır. Çeşidli mesleklerde, çeşidli san’atlarda en üstün olmak için aranılan üstünlük, başka baş­kadır. Âlimlerin en üstünü olmak için, soya, sûrete, mala bakıl­maz. Bunlara bakılsaydı, Ebû Hanîfenin, Şâfi’înin, Mâlikin ve Ahmed bin Hanbelin talebeleri arasında,kendilerinden dahâ üstünleri bulunurdu. Askerlikde en üstün olmak için, tıb ilmi, güzel yazı, şi’r yazmak gibi üstünlüklere bakılmaz. Peygam­berlere halîfe olmak için aranüan üstünlük, peygamberlik vazi­fesini yapmak için, Peygamberlere verilmiş plan üstünlüklere benziyen üstünlüklerdir. Bunun içindir ki, Âlimler, Velîler ve Emr-i ma’rûf ve Nehy-i münker ve cihâd yaparak dînin yayıl­masına çalışanlar, kendilerinden dahâ kuvvetli olan sporcular­dan ve tüccârlardan ve hesâb uzmanlarından dahâ kıymetli, dahâ üstündürler. Bunun için, halîfe seçilmekde, Resülullahın ehemmiyyet verdiği ilm, ahlâk ve işlerde en üstün olmak lâzım­dır. Hattâ, tyı üçü arasında, işe dahâ çok bakılır. Çünki, ümmet arasında, istidlâl ederek

[araşdırarak]

veyâ ilhâm olunarak, yeni bilgilere kavuşanlar bulunabilir. Fekat, bu bilgiler, Pey­gamberin ilmi kadar kıymetli olmaz. Peygamberlik ilmi, islâ­miyyeti yaymağa, bunlardan ahkâm çıkarmağa, bunları açıklamağa, şübheye düşülenler arasında, sağlamını seçmeğe, sözbirliği elde etmeğe yanyan ilmdir. Üstün olan iş ise, ümmet arasında râhat, düzen ve huzûr sağlıyan işdir. Dört halîfenin zemanlan iyi incelenirse, hazret-i Alînin, peygamberlik bilgile­rinde ve işlerinde Şeyhaynden dahâ üstün olduğu aslâ görüle­mez. Hazret-i Alînin ilmi, çabuk cevâb vermekde üstün olduğu gibi, Şeyhaynm ilmleri de, sabr ve araşdırarak, sözbirliği yapa­rak cevâb vermekde dahâ üstündür. Hazret-i Alînin zühdü çok olduğu gibi, Şeyhaynm zühdü de çokdu. Şeyhaynm kerem ve ihsânları, hazret-i Alînin ihsânmdan kat-kat çokdu. Nemâzda yüzüğünü vermesi ve iftârlığını vermesi de sağlam olarak bildi­rilmiş değildir. Sağlam dersek de, hazret-i Ebû Bekrin sadaka­ları ve ihsânları ve âyet-i kerimelerle medh olunmaları yanında dahâ üstün olmadığı meydandadır. Hazret-i Alînin bilek kuv­veti üstün ise de, Şeyhaynm mürtedlerie, îrân ve Rum devletle­rine meydan okumalarındaki kuvvetleri dahâ üstündür. Şeyhaynm bütün ümmeti râzı etmeleri ve geçimsizlikleri gider- mekdeki güzel ahlâkı,.katkat dahâ çokdu. Hazret-i Alî, soydan çok yakın ise de, Şeyhayn kabrde, mahşerde ve Cennete gider­lerken, Resûlullaha dahâ yakındırlar. Hazret-i Alî, hazret-i Fâtımanm zevci olmakla şereflendiği gibi, hazret-i Ebû Bekr de, Resûlullahın sevgili zevcesi ve Cennetdeki arkadaşı olan hazret-i Âişenin babası olmakla şereflenmişdir.’ Kur’ân-ı kerîmde on âyet, hazret-i Âişeyi medh etmekdedir. Fıkh ilmi­nin dörtde biri ondan öğrenilmişdir. Hazret-i Ömerin kızı hazret-i Hafsa da, Resûlullahın dünyâda ve Cennetde zevcesi­dir ve Cebrâil aleyhisselâm, onu (çok nemâz kılıcı ve çok oruç tuıucu) diye övmüşdür. Hazret-i Alînin çocukları arasında, insanların en iyileri bulunduğu gibi, islâmiyyete çok zarar verenleri de vardır. (İsmâ’îliyye), (Zeydiyye) ve (İmâmiyye) sapık fırkaları, onun çocuklârmdan hâsıl oldu. Etrâfına câhil­leri toplıyarak, sayısız Müslimânı yoldan çıkaran yüze yakın torununun kanlı mâcerâları, târîh İcitâblarında uzun yazılıdır. Şeyhaynm çocukları arasında böyle din yıkıcıları hiç görül­medi. Abdüllah bin Ömer, hazret-i Âişe, Salim, Kâsım ve Ubeydüllah bin Ömer Ömerî ve başka evlâdlan, insanları hidâ­yete, se’âdete kâvuşdurdular. Oniki imâmdan sonra gelen Şihâbüddîn-i Sühreverdî ve Fahrüddîn-i Sühreverdî gibi tesav- vufcular ve Fahrüddîn-i Râzî, Veliyüddîn gibi kitâb sâhibleri, hep Şeyhaynm evlâdlarından feyz alarak hidâyete kavuşdular. Bir insanm anasının ve babasının Hâşimî olması veyâ çocukla­rının çok olması, en üstün olmağa sebeb olsaydı, hazret-i Alî­nin Resûlutlahdan [hâşâ] dahâ üstün olması lâzım gelirdi. (Bu üstünlüklerin, peygamberlik derecesi yanında te’sîrleri olmaz. Başkalarından dahâ üstün olmağa te’sîri olur) denirse, bu üstünlüklerin, peygamberliğe te’sîri olmadığı gibi, peygamber­lik sıfatlarında Peygambere benzemeğe de te’sîri olmıyacağı meydândadır. Evet, bunlardan başkasının üstünlüğüne te’sîr eder. Bunun için de, hazret-i Alîr kendi hilâfeti zemanmda bulunan Eshâb-ı kirâmın hepsinden dahâ üstündür. Ehl-i sün­net âlimleri böyle inanmakdadır. Buraya kadar yazılanlar, Nasîrüddîn-i Tûsînin (Tecrîd) kitâbına cevâbdır.

Süâl 22: Halîfe olmak için, efdal olmak, dâhâ üstün olmak lâzımdır sözü, nasıl doğru olabilir? Hazret-i Alî dahâ üstün olduğu hâlde, Resûlullah ile gazâ yaparken, Kureyşlile- rin babalarını, arkadaşlarını öldürdüğü için ve dîne da’vet ederken kimsenin gözyaşına bakmadığı için ve cezâ vermekde acele etdiği için, câhiller onun emrine girmek istemez. Resûlul­lah «sallallahü aleyhi ve sellem», rûh hastalıklarının mütehas­sısı olduğundan, bu sebeble başkalarını halîfe yapmış olabilir.

Cevâb 22: Milletleri islâh etmek, râhata ve huzûra kavuş- durmak için, Allahü teâlâ Peygamberler «aleyhimüssalevâtü vet- teslîmât» göndermişdir. Peygamberin de, peygamberlik sıfatla­rında en üstün olanı halîfe seçmesi lâzımdır. Başkasını seçerse, sefâhet ve zulm yapmış olur. Kureyşliler, babalarını, arkadaşla­rını öldürenlerin emrine girmek istemezlerdi demek yanlışdır. Doğru olsaydı, hazret-i Alîden dahâ ziyâde Resûlullahı istemez­lerdi. Çünki, değil hazret-i Alînin, bütün Eshâbın gazâlarda Kureyşlileri öldürmeleri, hep Resûlullahın emri ile oldu. Hâl­buki, îmân edenleri, Resûlullahı canlarından çok sevdiler.

Süâl 23: Resûlullaha yardım etmek ve islâmiyyeti yaymak ve Arabistânda, Acem ve Rum memleketlerinde cihâd etmek ve Kur’ân-ı kerîmi toplamak ve memleketler almak, müslimân­lara yardım etmek, peygamberlik sıfatlandır diyerek, Şeyhaynı dahâ üstün bilmek, çeşidli sorulara sebeb olur. Şöyle ki, (Şerh-ı mevâkıf) ve (Şerh-i akâid) gibi, Ehl-i sünnetin en kıymetli kitâb- lannda, üstünlük sevâbın çok olmasıdır diyor. Yukanda bildi­rilen üstünlük, bu kitâbların sözbirliğini değişdirmek olmazmı? Sonra, o ta’rîfe göre, kâfir memleketlerini ele geçiren hazret-i Mu’âviye ve başka kumandanların, hazret-i Alîden dahâ üstün olmalan lâzım gelmezmi? Üçüncü olarak deriz ki,

o  üstünlükler, sonradan ele geçen şeylerdir. İnsanın kendinde

bulunan üstünlüklerle birlikde bulunurlarsa, dahâ üstün olur. Hem de, hadîs-i şerîfde, (Allahâ teâlâ, bu dîni, fâdr [kâfir] kimse ile de kuvvetlendirir) buyuruldu. Ayrıca deriz ki, kendilerine yalnız bir iki kişi inanmış olan Peygamberler vardı. Bu ise, memleketler ele geçirmenin, dîni yaymanın, peygamberlik sıfatlan olmıyacağım gösteriyor. Yok eğer bizim Peygamberi­mize benzemek düşünülüyor ise, Peygamberler, birbirlerine elbet benziyorlardı. Demek ki, Peygamberimize benzemek başka sıfatlarda benzemek imiş! Sonra, memleketleri almak, dahâ üstün olmağı gösterseydi, hazret-i Ömerin, hazret-i Ebû Bekrden dahâ üstün olması lâzım olurdu. Peygamberimizin zemanında yapılan gazvelerde, hazret-i Alînin hizmeti, hepsin­den dahâ çokdu. Peygamberimizden sonra yapılacak fethler ve hizmetler de, ilk halîfe seçilirken bilinmiyordu. O hâlde, hazret-i Ebû Bekrin dahâ üstün olduğu ve halîfe seçilmesinin, sözbirliği ile olduğu nasıl kabûl olunabilir?

Cevâb 23: Bu şübheler, sözümüzün iyi anlaşılmadığını göstermekdedir. Üstünlük, yalnız dîni yaymak, cihâd etmek, memleketler ele geçirmek ve Kur’ân-ı kerîmi cem’etmekdir demedik. Bunlar, üstünlüğe sebeb olan iyiliklerden birkaçıdır. Bu sebebleri üçe ayırabiliriz. Birincisi, Peygamberlik sıfatla­rına benzemekdir. Resûlullaha yardımda üstün olmakdır. Resûlullahdan sonra, Onun vazifelerini temâmlamakdır. Ehl-i sünnet âlimleri, vazife taksimi yapdı. Biri, hadîs-i şerîf bilgile­rini, İkincisi kelâm [i’tikâd] bilgilerini yaydı. Ehl-i sünnet âlimi­nin sözü deyince, iki kısmdakilerin de sözbirliği anlaşılır. Ehl-i sünnet âlimleri, Şeyhaynm üstün olduğunu sözbirliği ile bil­dirdi. Cihâd deyince, kılınçla cihâd anlaşıldığı gibi, sözle, yazı ile cihâd da ve nefs ile cihâd da anlaşılır, ikinci ve üçüncü cihâdda, hazret-i Ebû Bekr dahâ üstün idi. Cihâd âyeti gelme­den önce, onüç sene Mekkede ve bir sene Medînede, hep cihâd yapdı. (Benden sonra Peygamber gelseydi, Ömer elbette Pey­gamber olurdu) hadîs-i şerîfî, Şeyhaynm peygamberlik sıfatla­rına mâlik olduklarını açıkça bildirmekdedir. Fâcirlerin dîne hizmet etmeleri, onlara elbet fâide vermez. Fekat, bu ileri sürülerek, Emr-i ma’rûfun ve cihâdın üstünlüğü ve sevâbının çokluğu da inkâr edilemez. Şeyhaynm «radıyallahü teâlâ anhü­mâ» fadr olmadığı, sâlih olduklan da, âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şeriflerle bildirilmişdir. Buna inanmıyanın, kendi îmânından şübhe etmesi lâzım olur. Resûlullaha benzemek üç dürlü olur:

Birincisi, peygamberlik makamında benzemek olup, böyle benze­mek yalnız Peygamberlere mahsûsdur. İkincisi, peygamberlik vazi­felerini yapmakda benzemekdir. Şeyhaynm bu bakımdan benzediklerini önceki sahîfelerde uzun bildirdik. Üçüncüsü, Onun yapdığı ibâdetleri yapmakda benzemekdir. Bu benzeyiş, zemana ve dînlere göre değişir. Dînlerin çoğunda cihâd emr olunma- mışdı. O Peygamberlerin cıhâd yapması, ibâdet olmazdı. Nerde kaldı ki, üstünlük olsun. Bizim dînimizde cihâd etmek, memleket almak emr olundu. Peygamberlik vazifesi oldu. Hazret-i Ömer, hazret-i Ebû Bekrden üstün olurdu sözü yanlışdır. Doğru denirse, Şeyhaynm Resûlullahdan üstün olmalarını söylemeğe yol açar. Şeyhayn, Resûlullahın başladığı ve temâmîanacağmı bildirdiği cihâdları ve fethleri yapdılar. Hayâtında olduğu gibi, vefâtından sonra da O’nun cihâdında hizmet etdiler. Hazret-i Ömer de, hazret-i Ebû Bekrin başla­dığı cihâdı temâmladı. Bunun için, (Ben Ebû Bekrin halîfesi- yim) dedi.

Süâl 24: Resûlullah, (Ebû Bekr nemâz kıldırsın!) dediği zeman, hazret-i Alî orada yokdu. Orada olsaydı, (Alî kıldırsın) derdi. Yâhud da, yaşlı olduğu için imâm olmasmı emr. eyledi. Şeyhaynm, Cennetdekilerin en üstünü olmaları ve Ebû Bekrin Cennete önce girmesi de, hazret-i Alîden başkası için olabilir. Hazret-i Alînin (Bu ümmetin en üstünü Ebû Bekrdir. Sonra Ömerdir) demesi de, benden sonra üstünü demek olmaz mı? Çünki, hazret-i Alî çok yüksek olduğundan, Resûlullah gibi, ümmetin dışında, üstündedir.

Cevâb 24: Hazret-i Ebû Bekrin üstün olduğunu biz söyle­miyoruz. Bunu hazret-i Ömer ve hazret-i Alî ve Ebû Ubeyde ve Abdüllah ibni Mes’ûd gibi Eshâb-ı kirâmm büyükleri ve Ensâ- rın çoğu söylediler. Onu halîfe seçdiler. Kays bin Ubâd diyor ki, (Hazret-i Alî bana dedi ki, Resûlullah hasta iken, nemâz vakti geldi. (Ebû Bekre söyleyiniz! Nemâzı kıldırsın!) buyurdu. Resûlullah «sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem» vefât edince, düşürt düm. Dînin direği olan nemâzda Resûlullahın önümüze geçirdiğini önümüze geçirerek Ebû Bekri halîfe seçdik). Hazret-i Alînin bu sözünü, Ebû Amrin (İstfâb) kitâbında, Hasen-i Basrî bildirmekde- dir. [İstî’ab kitâbını yazan Ebû Amr Yûsüf bin Abdüllah Kurtubî, ibni Abdilberr ismi ile meşhûr olup, dörtyüzaltmışüç [463] de vefât^ etmişdir. İstî’âb kitâbı, 1328 de Mısrda basılmış ve 1379 [m. 1960] da Beyrutda fotokopisi yapılmış olan (El-isâbe) kitâbının

kenârındâ basılmışdır. Hasen-i Basrînin haber verdiği, hazret-i Alînin bu sözü, (Istf âb) kit âbının ikinci cildinin ikiyüzellibir (251).ci sahîfesinde, Abdüllah bin Ebî Kuhâfe isminde yazılı­dır. İmâm-ı Rabbânînin (Reddi revâfıd) kitâbında ve Abdülkâdir-i Geylânjnin (Gunyet-üt-tâlibîn) kitâbında da yazılıdır].

Yine (İst?âb) kitâbında Hakem bin Hacer dedi ki, hazret-i Alîden işitdim, (Kim beni Ebû Bekrden ve Ömerden üstün tutarsa, iftirâ etmiş olur. İftirâ edenleri döğdüğüm gibi, onu döğerim) «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în».

İKİNCİ FASL

Dünyâda hiçkimse, kötülerin iftiralarından kurtulama- mışdır. (Mu’tezile) sapıkları, Peygamberlere «aleyhimüssale­vâtü vetteslîmât» ve meleklere bile dil uzatdı. Bu iftirâlar, akl ve insâf sâhiblerine, kötülenenlerin temizliğini ve yüksekliğini gös­terir. Şeyhaynm üstünlüklerini gösteren vesikalardan biri de, hasedcilerin, inâdcılann, asrlardan beri sürüklenegelen kalıp­laşmış kelimelerden başka birşey söyliyememeleridir.

Bu iftiralardan biri, hazret-i Ebû Bekrin, hazret-i Fâtı- maya mîrâs vermemesidir «radıyallahü teâlâ anhümâ».

Hazret-i Ebû Bekr, (Biz, Peygamberler mîrâs bırakmayız. Bize kimse vâris olmaz) hadîs-i şerifine uyarak mîrâs vermedi. Dâvüd, Süleymân, Yahyâ ve Zekeriyyâ «aleyhimüsselâm» m sözlerinde mîrâs kelimesini kullanmış olduklarını Kur’ân-ı kerîm haber vermekdedir. Kur’ân-ı kerîmin ma’nâsım en iyi anlıyan Peygamberimizdir. Peygamberimiz «sallallahü aleyhi ve sellem», bu âyet-i kerîmelerin mal verâsetini değil, ilm ve hilâfet verâsetini bildirdiklerini anlıyarak, yukarıdaki hadîs-i şerîfi söylemişdir. Bu hadîs-i şerîf, Kur’ân-ı kerîmin ma’nâsını açık- lamakdadır. Ebû Dâvüd diyor ki, Resûlullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» Benî Nadirde ve Hayberde ve Fedekde hur­malıkları vardı. Birincisinin gelirlerini me’mûrlarına, Fedek gelirlerini fakirlere verirdi. Hayberdekinin gelirini üçe ayırırdı, ikisini Müslimânlara, birini Ehl-i beytine, ya’nî âilelerine verirdi. Fazlasını Muhâcirlerin fakirlerine dağıtırdı. Hazret-i Ebû Bekr halîfe olunca, Resûlullahın yapdığuu değişdirmedi. Hazret-i Ömer halîfe olunca, hazret-i Alîyi ve Abbâsı çağırdı. (Yukarıdaki hadîs-i şerifi Resûlullahdan işitdiniz mi1? Allah aşkma doğru söyleyiniz!) dedi. îşitdik dediler. Hazret-i Fâtı- manın, bu hadîs-i şerîfî işitdiği hâlde, mîrâs verilmeyince üzül­mesi insanlık îcâbı idi ve islâmiyyetin verdiği, tâm halâl olan malı almakla bereketlenmek istemişdi. Hazret-i Alî de, halîfe iken, bunları kendi çocuklarına vermedi. Şeyhaynm yapdığını değiş- dirmedi. Ömer bin Abdül’Azîz de böyle yapdı.

Sıddîk «radıyallahü teâlâ anh», hırsızın sol elini kesdi. Bu, islâmiyyete uygun değildir diyorlar^ (Muvatta) kitâbı, bunu uzun anlatıyor. O hırsızın sağ eli ve ayağı kesilmişdi. Sıra sol eline gelmişdi. Mâlikî ve Şâfi’î mezheblerinde, hazret-i Ebû Bekr gibi yapılmakdadır. Hanefî ve Hanbelî mezheblerinde ise, hazret-i Alîden gelen habere uyarak, bir eli ve bir ayağı kesilmiş kimsenin, artık bir yeri kesilmez. Habs olunur.

Hazret-i Ebû Bekre «radıyallahü teâlâ anh», Mâlik bin Nuveyrenin kısâsım yapmadığı için de dil uzatıyorlar.

Hâlid bin Velîd, Mâlikin sözlerinden, onun mürted olduğunu anladı. Bunun için, onu da öldürdü. Hazret-i Ebû Bekrin ictihâdı, hazret-i Hâlidin doğru söylediğini gösterdiği için, Hâlide kısâs yapmadı. Ebû Bekrin bu hareketine hatâ diyenler, hazret-i Alînin «radıyallahü teâlâ anh», hazret-i Osmânın kâtillerine kısâs yapmadığına acabâ ne derler?

Hazret-i Ebû Bekrin «radıyallahü teâlâ anh» halîfe olması, ne açıkça, ne de işâret ile bildirilmedi. Bildirilmiş olsaydı, icti­hâd ile seçilmez, ictihâda lüzûm kalmazdı diyorlar. Buna cevâb vermek için, yedi önsöz bildirmek iyi olur:

  1. Resûlullaha «sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem» (Vahy) birkaç dürlü gelirdi. Azâb haberlerinin bir kısmı çan sesi gibi geldi. Cebrâîl aleyhisselâm insan şeklinde görünüp söylerdi. Rü’ yâda da vahy olurdu. Vahyin bir çeşidi de, firâset idi. Bu vahyle- rin çoğu, Kur’ân-ı kerîmde yokdur, Bunun sebebini sormak câiz değildir. Meselâ oruç emrleri Kur’ân-ı kerîmde bildirildi de, nemâzın birçok emrleri Kur’ân-ı kerîmde niçin bildirilmedi deni­lemez. Bunun gibi, filân emr niçin Kur’ân-ı kerîmde bildirilmedi de, rü’yâda bildirildi denilemez. Bunun gibi, hazret-i Ebû Bekrin halîfe olacağı Kur’ân-ı kerîmde bildirilmedi de, rü’yâda bildirildi denilemez. Bunun gibi, hazret-i Ebû Bekrin halîfe olacağı Kur’ân-ı kerîmde niçin açıkça bildirilmedi de, rü’yâda işâret olundu diye sorulamaz.
  2. Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem», emrlerden, yasaklardan bir kısmını açıkça bildirdi. Bir kısmını ise, bunu yapana Allah rahmet, şunu yapana Allah la’net, eylesin diye­rek, işâret ile bildirmişdir. Bunun sebebini sormak câiz değil­dir. Bunun gibi Şeyhaynm «radıyallahü teâlâ anhümâ» halîfe olacaklarını da, niçin rü’yâ anlatarak bildirdi de, benden sonra, Ebû Bekrle Ömeri halîfe yapınız demedi diye sorulamaz.
  3. Ba’zı emrler, haber vermek sûreti ile bildirildi. Isâ aleyhisselâmın ve Deccâlın gelecekleri ve Deccâlın kötülüğü bildirildi. Bu haber, îsâ aleyhisselâm gelince ona uyunuz! Dec- câl gelince, ona uymayınız demekdir. Şunları yapanları Cen- netde gördüm. Şöyle yapanları Cehennemde gördüm demek de böyledir. Emr ve nehy, nass .ile açıkça bildirildiği gibi, nassın iktizâsı ile de bildirilmişdir. Filân kimse, Ahmedi âzâd etdi sözünden, Ahmed onun kölesi idi demek de anlaşılır ki, buna iktizâ ile anlamak denir. Bunu size hâkim yapdım demek, onun emrlerine uyunuz demekdir ki, bu da iktizâ ile anlaşıl- makdadır. Bunun gibi, Allahü teâlâ, bu ümmet içinde halîfe yapacağını açıkça bildirdi. Halîfelerin Şeyhayn olacağını da rü’yâ ile bildirdi. Bunun gibi, ahır-zeman Peygamberinin gele­ceğini Isâ aleyhisselâma müjde etmekle, geldiği zeman Ona itâ’at ediniz demiş oldu. (Benim yoluma, benden sonra da Hulefâ-i râşidînin yoluna yapışınız!) hadîs-i şerîfi, şeyhayna «radı- yallahü teâlâ anhümâ» itâ’ati emr etmekdedir. Onların halîfe olacakları, buradan iktizâen anlaşılmakdadır.
  4. Şeyhaynm halîfe olacaklarının haber verilmesi, hilâ­fetlerinin hak ve doğru olduğunu da göstermekdedir. îsâ aleyhis- selâmm, âhır-zeman Peygamberinin «sallallahü teâlâ. aleyhi ve sellem» geleceğini müjdelemesi de böyledir.
  5. İki mübhem nass birleşdirilince, kesin hâl alır. (Ben­den sonra Ebû Bekre ve Ömere uyunuz!) hadîs-i şerîfi, Şeyhay- nm ismlerini açıkça bildiriyor ise de, halîfe olacakları anlaşılmıyor. (Benden sonra, Hulefâ-i râşidînin yoluna sardınız!) hadîs-i şerîfi de, halifeliği açıklıyor.. İkisi biraraya geljnce, Şey­haynm halîfe olacakları açıkça anlaşılıyor. Ayrı ayrı bildirilme­sinin sebebini, hikmetini ancak sözün sâhibi bilir.
  6. (Edille-i şer’ıyye) dörtdür. Bunlardan üçüncüsü, (îcmâ’) dır. İcmâ’ hâsıl olması için, (Kitâb) dan veyâ (Sünnet)

den bir (Delîl), ya’nî sened bulunması lâzımdır. Eshâb-ı

kirâm, birbirlerine delilleri hâtırlatarak icmâ’ hâsıl oldu. Bu icmâ’ ile Ebû Bekri «radıyallahü teâlâ anh» halife yapdılar. Alinin «radıyallahü teâlâ anh» (Onun bu işe dahâ lâyık oldu­ğunu biliyoruz) sözü de, böyle olduğunu göstermekdedir.

  • İmâm-ı Nevevinin ve başka âlimlerin, (istihlâf) ve (Sarih nass) sözleri, çeşidli ma’nâlar bildirirler. Ölüm yaklaj şınca, hâl ve akd sâhiblerini, ya’nî devlet işlerinde söz sâhibi olanları toplayıp, buna (Bî’at) ediniz demek, sarîh nass ile istihlâf olur. Yâhud, bu kimsenin halîfe olmağa lâyık olduğunu bildirmek, istihlâf olur. Burada ölümün yakm olması ve devlet adamlarını toplayıp söylemesi lâzım değildir. Emr değil, haber vermek olur. Birini böyle istihlâf etmek, başkasının halîfe olmasma mâni’ olmaz. İstihlâf, ba’zan açıkça bildirilmez. Sözün [Nassın] muktezâsmdan anlaşılır. Yâhud, iki nassm terkibinden [birleşdirilmesinden] anlaşılır. Fıkh âlimim, nassın muktezâsım başka başka anlıyabilirler.

Yukarıdaki yedi önsöz anlaşılınca, asi cevâba başlıyabili- riz: İmâm-ı Nevevinin mezhebinin reîsi, hattâ bütün hadîs ve fıkh âlimlerinin reîsi olan imâm-ı Şâfi’î «rahmetullahi aleyh», (Geldiğin zeman beni bulamazsan, Ebû Bekre sor!) hadîs-i şerifi­nin, Ebû Bekrin halîfe olacağını açıkça bildirdiğini anlamışdır. İmâm-ı Şâfi’înin ilmi pek derin, idrâki ve muhâkemesi çok kuvvetli idi. Allahü teâlânın âyetlerinden bir âyet idi. O buyu- ‘ ruyor ki, bu hadîs-i şerîf hemekadar bir kadına emr idi ise de, hazret-i Ebû Bekrin halîfe olacağını kinâye yolu ile.göstermek- dedir. Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem», bunu haber verirken bir hoşnutsuzluk, üzüntü göstermedi. Bu hâli, haber verilen şeyin meşrû’ olduğunu göstermekdedir. Çeşidli yerlerde bildirilen hadîs-i şerifler, hazret-i Ebû Bekrin halîfe olacağını dahâ açık haber vermekdedirler. Hepsi bir araya gelince, (teva­tür), ya’nî kesinlik hâsıl olmakdadır. İmâm-ı Nevevînin (Nass olsaydı, onu söyler ve ona uyarlardı. Bir nass söylemediler) sözü yerinde değildir. Çünki, çeşidli (Nass) lan, ya’nî açık haberleri söylediler. Meselâ, nemâzda imâm yapılan, halîfe olur dediler. Bunu Eshâb-ı kirâmın hepsi bildiği için, başka nassları araşdırmağa, söylemeğe lüzûm görmediler. Zâten, Resûlullah vefât etdiği için, hepsi üzüntülü, sersem hâlde idi ve Arabların mürted olup Medîneye yürüdükleri haberleri geli­yordu. Halîfe seçiminin acele olması îcâb etdi. Hazret-i Alî «radıyallahü anh» buyurdu ki, (Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» hasta oldu. Ebû Bekre söyleyiniz! Nemâzı kıldırsın buyurdu. Resûlullah «sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem» vefat edince düşündük. İslâmın bayrağı ve dînin direği olan nemâzda Resûlullahın önümüze geçirdiğini başımıza hâlife yapmağa râzı- ohıp, Ebû Bekri halîfe seçdik).

Süâl: Hazret-i Ebû Bekr, hazret-i Ömeri ve Ebû Ubeydeyi «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» göstererek* bu ikisinden birine bî’at ediniz, dedi. Bu davranışı, kendinin halîfe olacağını gösteren bir nass bulunmadığını göstermiyprmu? Nass varken başkasını tercîh etmek harâm olmazmı?

Cevâb: Hazret-i Ebû Bekrin bu hareketi, kendisinin halîfe yapılması için bulunan nassı başkalarına da söyletmek için, kurnazca ve nâzikçe yapılan bir davranışdır. Kendi bildiğini, başkalarının ağzından herkese duyurmak içindir.

Bu ümmetin en üstünü hazret-i Ebû Bekr olduğunu, İslâm ‘âlimlerinin çoğu bildirdi. Hazret-i Osmândan sonra en üstün de, hazret-i Alî olduğu sözbirliği ile bildirildi. Hazret-i Alînin, hazret-i Osmândan, hattâ Şeyhayndan üstün olduğunu bildi­renler de oldu. (İstf âb) kitâbmda, Abdüllah bin Ebî Kuhâfe isminin bulunduğu sahîfede, Nizâl bin Sebre diyor ki, hazret-i Alî (Peygamberimizden sonra, bu ümmetin en hayrlısı Ebû Bekrdir. Ondan sonra Ömerdir) dedi. Hazret-i Alînin böyle söylediğini, kendi oğlu Muhammed bin Hanefiyye ve Abd-i Hayr ve Ebû Cuheyfe de haber verdiler. Hazret-i Alî yine buyurdu ki, (Resûlullah ileriye geçdi. Ondan sonra Ebû Bekr .geçdi. Hazret-i Ömer üçüncü oldu. Sonra fitne çıkdı). Abd-i Hayr diyor ki, hazret-i Alîden işitdim: (Allahü teâlâ, Ebû Belfl-e rahmet eylesin ki, bu ümmeti bir araya ilk toplıyan o oldu) dedi. Abdüllah bin Ca’fer Tayyâr dedi ki, (Ebû Bekr bize halîfe oldu. O çok hayrlı ve çok merhametli idi). Mesrûk dedi ki, (Ebû Bekr ile Ömeri sevmek ve üstünlüklerine inanmak, Ehl-i sünnet alâmetidir). (İstf âb) dan alman yazı burada temâm oldu. İbni Hacer-i Mekkî buyuruyor ki, (Hazret-i Alînin üstün olduğunu söyliyenler, birkaç bakımdan üstün olduğunu bildir­mişlerdir. Bu üstünlük, fadl-i küllî değildir). %Bu ise, üç halîfe­den başka olanlardan dahâ üstün olduğunu gösterir.

Eshâb-ı kirâmm ve Tâbi’înin ayrı ayrı üstünlükleri vardı. Tâbi’înin çoğu müctehid değildi. (İcmâ’), müctehidlerin sözbir­liği demekdir. Bir mes’elede icmâ’ varken, mukallidin sözüne uymak câiz değildir. İcmâ’ bulunmıyan işlerde çeşidli ictihâd- lar bulunur. Münâzara ve mürâce’at olunarak, bu ihtilâflar ortadan kalkar. îcmâ’ hâsıl olur. Selef-i sâlihînin bütün icmâ’- lan böyledir. Selmân-ı Fârisînin, (Ebû Bekrin hilâfetinde isâbet oldu ve hatâ oldu) sözü, Ebû Bekrin üstünlüklerinde, çeşidli ictihâdlar olup, seçilmesine icmâ’ hâsıl oldu demekdir. Ebû Cuheyfe diyor ki, (Benim ictihâdım, hazret-i Alinin, herkesden dahâ üstün olduğunu gösteriyordu. Hazret-i Alî, minberde bu ümmetin en üstünü Ebû Bekrdir. Sonra Ömerdir deyince, bu ictihâdım yok oldu), İmâm-ı Mâlikin (Ben kimseye Peygambe­rin parçasından dahâ üstün diyemem) sözü de, fadl-i cüz’î göstermekdedir. Hazret-i Alînin «radıyallahü teâlâ anh» dahâ üstün olduğunu bildiren azınlığın sözleri hep böyledir.

Süâl; Hazret-i Ebû Bekrin «radıyallahü teâlâ anh» dahâ üstün olduğunu bildiren kelâm âlimlerinin sözlerinin kesin olmadığı, zan etdikleri anlaşılmıyormu?

Cevâb: Evet, kesin bildirenler olduğu gibi, zan edenler de oldu. Zan ile bildirenler de, bu zanlarını ters olarak kullanmamış, yine müsbet olarak bildirmişlerdir. Bu da Ebû Bekrin üstünlüğün­den dönmenin mümkin olamıyacağmı göstermekdedir. Ehl-i sünneti açıklıyanlann reîsi olan Ebül-Hasen-i Eş’arî, Ebû Bek­rin üstünlüğünü kat’î olarak bildirmekdedir. Başkalarının zan ile, ictihâd ile seçildi demeleri, bu kesinliği değişdiremez. (Eşâ’~ ire), ya’nî Ehl-i sünnet âlimleri, iki kısmdır: Birinci kısmı, münâzarada hep kazanmışlardır. Bunlar hadîs ilmiyle çok uğraşmamışlardır. Ebû Bekr-i Bâkıllânî ve İmâm-ı Râzî, Kâdî Beydâvî ve Kâdî Adud ve Sa’deddîn-i Teftâzânî böyledir. İkinci kısm, hadîs âlimleridir. Bunlar da münâzaraya, derinliğe dalmamışlardır. Âcüri ve Beyhekî bunlardandır. Biz mukallid- ler, her iki sınıf âlimlerin sofralarının artıklan ile geçiniyoruz. Bu yüksek âlimlerin kâselerini yalamakla besleniyoruz. Hazret-i Ebû Bekrin üstünlüğü zannîdir diyenlerin sözlerine dikkat edilirse, Selef-i sâlihînden, zıd haberler geldiği için, böyle söylemişlerdir. Hâlbuki, bu haberlerin hakîkatde zıd [ters] olmadıklarını yukarda açıkladık. Ba’zıları da, üstünlüğü halîfe seçimindeki sözbirliği ile ölçmüşdür. Hâlbuki, üstünlü­ğün dahâ nice şeylere bağlı olduğunu yukarda bildirdik. Bun­lardan biri, önce îmân etmek idi. Selef-i sâlihînin sözlerinden anlaşılıyor ki, halîfe seçimi, üstünlük anlaşıldıkdan sonra oldu.

Üstünlük, (Hilâfet-i nübüvvet) de, ya’nî Peygamberin halîfesi olmakda şartdır. Bu halifeliğin zemanı da otuz senedir. Bun- . dan sonra gelen halîfelerde üstünlük şart değildir. (Şerh-ımevâ- kıf) bunu güzel anlatıyor. Kitâbın sonunda diyor ki:

(Üstünlük, kesinlikle anlaşılabilen şey değildir. Çünki, yal­nız akl ile ölçülüp anlaşılamaz. Meselâ sevâbın çokluğu görüle­rek üstündür denilemez. Nakle dayanarak anlamak lâzımdır. Fıkh bilgisi de değildir ki, (zann-ı gâlib) ile amel olunabilsin. Bu mes’ele ilm işidir. Bunda yakîn, kesinlik lâzımdır. Birbirlerine uymıyan nasslar, yakîn bilgi vermez. Faziletin, sevâbın çoklu­ğuna sebeb olan şeylerin çok olması da kesinlik ifâde etmez. Çünki, sevâb, Allahü teâlânın ihsânıdır. İbâdet yapan birine sevâb vermiyebilir. Başkasının ibâdetine ise, çok sevâb verir. Halîfe seçilmek, kesin olsa bile, üstünlüğü kesin olarak göster­mez. Olsa olsa, zan hâsıl eder. O hâlde, nasıl olur da, üstün varken üstün olmıyanın imâmeti [ya’nî halîfe seçilmesi] sahîh olmaz sözü kesin olarak söylenebilir? Bununla berâber, hazret-i Ebû Bekrin, sonra hazret-i Ömerin, sonra hazret-i Osmânın ve sonra hazret-i Alînin üstün olduklarım, Selef-i sâlihîn bize haber verdi. Selef-i sâlihîne hüsn-i zan ederek, bunu bilmeselerdi, bildirmezlerdi deriz. Bunun için, onlara tâbi’ olmamız vâcib olur. Doğrusunu Allahü teâlâ bilir deriz.

Âmidî [Seyf-uddîn Alî bin Muhammed] diyor ki, efdal olmak, birinin câhil, ötekinin âlim olması veyâ ötekinin birinci­den dahâ âlim olması gibi iki dürlü olur. Eshâb-ı kirâm için, böyle üstünlük, kesinlikle söylenemez. Çünki, çoğunda husûsî fazilet olduğu gibi, müşterek faziletleri de vardır. Bir fazilet, birkaç fazîletden dahâ kıymetü olabilir. Bunuiı için, faziletleri çok olana en üstün denilemez). Şerh-ı mevâkıfın yazısı burada temâm oldu. [Âmid şehri, Diyâr-ı Bekrin eski ismidir. (Dürr-ül- muhtâr) da şâhidliği anlatırken ve (Fevâid-ül-behiyye) de diyor ki, (Selef-i sâlihbı), hadîs-i şerîfde medh olunan ilk iki asrm âlimleri demekdir. Bunlara (Sadr-iil-evvel) de denir].

(İcmâ’), dört delilden biridir. Hiç hilâf olmadığı zeman, kat’î kesin olur. Bir hilâf-bulunursa, bu hilâf şâz ve nâdir olsa bile, bu icmâ’, zannî olur. Kat’î olmaz. Ehl-i sünnete göre, hazret-i Osmânın hilâfeti hakdır. Bu söz icmâ’ ile bildirilmiş- dir. Fekat hazret-i Osmânın, hazret-i Alîden üstün olduğunda icmâ’ yokdur. Görülüyor ki, hilâfetin kat’î olması, üstünlüğün kat’î olmasına sebeb olmuyor. Üstünlüğün zannî olması da,

hilâfetin zannî olmasma sebeb olmuyor. Hakîkî üstünlük, Allahü teâlânm çok sevmesidir. Bu ise,, ancak vahy ile anlaşılır. Medh olunmak, üstünlüğü göstermez. Çünki, Eshâb-ı kirâmm hepsi «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» medh olunmuşdur.

Süâl: Hazret-i Ebû Bekrin halîfe olacağını gösteren hadîs-i şerifler, Allahü teâlânm yaratacağı şeyleri önceden haber ver­mek gibidir. Hak olduğunu göstermez. Gösterir desek bile câiz olduğunu gösterir. Çünki üstünlükleri müsâvî olan veyâ üstünlüğü az olan, halîfe olabilir. (Benden sonra Ebû Bekre ve Ömere itâ’at ediniz!) hadîs-i şerifi, Allahü teâlâ bunların halîfe olmasını irâde etdiği için itâ’at ediniz demekdir. Çünki halîfe seçilene, üstün olmasa bile, itâ’at etmek vâcibdir. (Ebû Bekr ile ve Ömer ile birlikde mezardan kalkarız) hadîs-i şerifi de, tesâdü- fen olacak şeyi haber vermekdedir. Bu haberler üstünlüğü göstermez. Diğer hadîs-i şerifler ve rü’yâlar da, olacak şeyleri haber vermekdedirler denirse:

Cevâb: İrâde-i teşrî’î, irâde-i tekvînîye tâbi’dir. Allahü teâlâ, belli zemanda, belli insanları yaratacağını ezelde bildi. Bunlar için fâideli olacak işleri de bildi. O insanları, o zemanda yaratmağı irâde etdi. Harâmları ve halâlleri ve enirlerini ayırdı. Bunları takdîr etmiş oldu. Zemanları gelince yaratmakdadır. Şeyhaynm halîfe olacaklarını ezelde irâde etdi. Bu irâdesini ‘ Resûlüne bildirdi. Resûlullah da (Benden sonra) buyurarak, (İrâde-i tekvînı)yi ve (İtâ’at ediniz!) buyurarak, (İrâde-i teşrFî)yi bildirdi. Resûlullahın «sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem» gelme­sini ve O’na îmânın farz olmasını, ezelde irâde etmesi gibi oldu. Resûlullaha îmânın farz olması, halîfelere itâ’at etmenin vâcib olması, onların faziletlerini gösterir. Bu fazilet den üstün bir- fazîlet olamaz. Şeyhaynm halîfe olacaklarını haber veren elliden fazla delîl vardır. Bunların çoğu açık bildirilmişdir.

Süâl: Hazret-i Ömer ve hazret-i Osmân, Müt’a ve Kırân haclarını yasak etdiler. Eshâb-ı kirâm «radıyallahü teâlâ anhüm. ecma’în» bunlara karşı geldi. Buna ne dersiniz?

Cevâb: Dört mezheb âlimleri bildiriyor ki, hazret-i Ömer- Müt’a haccını inkâr etmedi. Mekkeliler için, ifrâd haccı dahâ sevâbdır buyururdu. Haccm birçok nüsükünde, dört mezheb arasında da ihtilâflar vardır. Bunlar ictihâd ayrılıklarıdır. İcti­hâd ayrılıkları bid’at değildir. Resûlullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» haccı nasıl yapdığını, Eshâb-ı kirâm, bütün ayrıntı-

lan ile haber verdiler. Bu haberler arasında hiç ayrılık yokdur. Ba’zı işleri ne niyyetle yapdığını anlamakda ihtilâf olmuşdür. Şâfi’î ve Mâİikî, Resülullahın haccı, (İfrâd) idi dediler. Hazret-i Ömer ve Osmân da bunu söylemişlerdir.

Süâl: Müt’a nikâhı Resûlullah «sallallahü. teâlâ aleyhi ve sellem» zemanında vardı. Hazret-i Ömer halîfe olunca yasak etdi. Bu, sünneti değişdirmek değil midiı?

Cevâb: Bunun için olan hadîs-i şeriflerde Eshab-ı kirâm ihtilâf hâlinde idi. Hazret-i Ömer ihtilâfa son verdi! İcmâ’ hâsıl oldu. Hazret-i Ömerin; Resülullahın halîfesi olduğu buradan da anlaşılmakdadır. Müt’a nikâhının harâm edildiğini bildiren hadîs-i şerîf Buhârîde, Müslimde ve Muvatta’da yazılıdır. Bunu haber verenlerden biri de hazret-i Alîdir.

Süâl: Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem», vefât edece­ğine yakın kâğıd, kalem istedi. Hazret-i Ömer «radıyallahü teâlâ anh» hastalık ağrıları ile söylüyor. Bize Allahın kitâbı yetişir diyerek, bu emre karşı geldi denilirse:

Cevâb: Müşâvere âyeti gelince, Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem», birçok işleri, Eshâbına danışırdı. Birçok işde, Eshâb-ı kirâmın dediklerine uygun vahy gelirdi. Abdüllah bin Ubeyyin cenâze nemâzını kılmak da böyle olmuşdu. Hazret-i Ömerin fikrini söylemesi, bunun için idi. Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem», hazret-i Ömerin sözünü doğru bulup, bir dahâ istemedi. Perşembeden pazartesiye kadar, bir dahâ bunu tekrâr etmedi. Arzû etseydi, bu günlerde yine emr ederdi. Yazılması lâzım olsaydı, tekrâr istemesi lâzım olurdu. Bu iş, hazret-i Ömerin, Resûlullah yanındaki kıymetini, şerefini gös­teren vesikalardan biridir. Kâğıd getirmeği istiyenlere karşı, (Sorunuz. Acabâ sayıklamış olmasın) demesi de suç olmaz. O sayıklamaz. Hep döğru söyler. Bunun için, iyi anlamak için sorunuz, demekdir. Bununla berâber, sayıklıyorum sözünü hazret-i Ömerin dediğini bildiren sağlam haber yokdur. (Resû­lullah, hazret-i Alînin halîfe olmasını yazacakdı. Hazret-i Ömer, bunun için mâni’ oldu) demek, boş sözdür. Gâibden haber vermek olur. Halîfe yazmak isteseydi, hazret-i Ebû Bekri «radıyallahü teâlâ anh» yazardı. Çünki, hastalık günlerinde, hazret-i Âişeye (Bana baban Ebû Bekri çağır! Ona yazacağım ki, biri çıkıp, kendisinin Ebû Bekrden hilâfete dahâ lâyık okluğunu söylemesinden korkuyorum. Allahü teâlâ ve mü’minler, yalnız Ebû

Bekrden razıdırlar) buyurdu. Bu hadis-i şerif (Müslim) de yazılıdır.

O  sırada (Yanımdan gidiniz!) buyurması, (Refik-ı a’Iâ)yı istediğini göstermekdedir.

Süâl: Hazret-i Osmân «radıyallahü teâlâ anh» iş başına akra- bâsını getirdi. Bu doğru mudur?

Cevâb: Hazret-i Alî de böyle yapdı. Bu işleri için, bu büyüklere dil uzatılamaz. Bunun gibi, hazret-i Alî, hazret-i Osmânın kâtillerine kısâs yapmadı. Ebû Mûsel-Eş’arîye ve Ebû Mes’ûd-i Ensârîye saygı göstermedi. Müslimânların kanlarının dökülmesine mâni’ olmadı. Tebük gazvesinde bulunmadı. Bunlar, hazret-i Alînin şerefini azaltmaz. Hazret-i Osmânın kendi akrabâsma ihsânda bulunması da, islâmiyyetin emr etdiği birşeydir. (Sıla-i rahm) sevâbma kavuşmuşdur. Bunlan hep kendi malından verdi. Beyt-ül-maldan verseydi, suç denilebi­lirdi. Fekat, beyt-ül-malda olan hakkını almayıp, Müslimân- lara dağıtmak, suç değil, fazîletdir. Hazret-i Osmânın akrabâsı cihâd etdiler. Çok kahramanlık yapdılar. Her mücâhid gibi, bunlara da haklarını verdi. Hazret-i Osmân zemanında, Islâ- miyyetin Asyâya, Afrikaya yayılmasında, onun bol ihsânlan- ‘nın çok fâidesi oldu.- Resûlullah da, ganîmetden, Kureyş kabilesinden olanlara başkalarından dahâ çok verirdi. Hâşim oğullarına bunlardan da çok verirdi. Hazret-i Ömerin (Korka­rım ki Osmân, Benî Ümeyyeyi müslimânların başına geçirir) demesi, onun işlerini beğenmediği için değil, fâidesi olmaz demekdir. Müctehidin, kendi ictihâdı ile hareket etmesi suç olmaz. Halîfenin, dilediğini, dilediği işin başına geçirmesi hak­kıdır. Hattâ vazifesidir. Akrabâsı, kendisine dahâ itâ’atli oldukları için, onları tercîh etmesi iyi oldu. Onların yapdığı yanlış işler, onun emri ile değildi. Halîfenin gaybı bilmesi lâzım gelmez. Velîd bin Ukbeye kısâs yapmaması, şikâyetleri değer­lendirebilmek içindi. Küfeliler, Velîd şerâb içdi diye haber verdiler. Doğrusunu anlayınca, hazret-i Alîye emr edip, Velîde had cezâsı vurdurdu. Abdüllah bin Mes’ûdün hâzırladığı Mus- hafı yakarak, müslimânlan Şeyhaynm «radıyallahü teâlâ anhümâ» Mushafı üzerinde birleşdirdi. Bu işi, ona hakâret değil­dir. İslâmiyyete büyük hizmetdir. Ebû Zer İcmâ’a uymadığı için, onu Medîneden çıkardı. Keyfi için çıkarmadı.

Süâl: Hazret-i Osmân «radıyallahü teâlâ anh» Muhammed bin Ebû Bekrin feryâdma yetişmedi.

Cevâb: Muhammed bin Ebû Bekr, hatâdan ve günâhdan ma’sûm değildi. Halîfenin onu cezâlandırması vazifesi idi. (İki­sini öldürünüz!) mektûbunu hazret-i Osmân «radıyallahü teâlâ anh» yazmadı. Bunu, kabilelerin, aşağı insanların yapdığını (Yâfi’î târihi) yazmakdadır.

Süâl: Hazret-i Osmân, Abdüllah bin ömere «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» kısâs yapmadı.

Cevâb: Halîfe, maktülün vârislerine bol mal vererek onları râzı etdi. Fitneyi kaldırdı. Bu da, hazret-i Osmânm «radıyallahü teâlâ anh» güzel idâreciliğinin bir örneğidir.

Süâl: Hazret-i Osmân, çayır, çiftlik yapdı.

Cevâb: Evet yapdı. Fekat, kendine mülk olarak yapmadı. Beyt-ül-mal hayvanlan için yapdı. Böylece, Beyt-ül-mala büyük hizmet etdi.

Hazret-i Alînin hazret-i Osmânın şehîd edilmesi ile ilgisi olduğunu gösterecek hiçbir delîl yokdur. Buna hiçbir ihtimâl de yokdur. Kâtiller çok ve kuvvetli oldukları için, hazret-i Alî hemen kısâs yapamadı. Hazret-i Osmânm vârisleri de kısâs yapılmasını istemedi. Kâtil de belli değildi. Kâtiller, hazret-i Osmâna karşı bâğî, âsî idi. Hazret-i Alîye itâ’at etdiler.

Hazret-i Alînin halîfe seçilmesi meşrû’ idi. Söz sâhibleri bî’at etdi. Talha ve Zübeyr de hilâfete karşı değildi. Kısâsın yapılmasını istemişlerdi. (Istı* âb) kitâbında diyor ki, (Hazret-i Alîye, hazret-i Osmânm şehîd edildiği gün bî’at olundu. Muha­cirler ve Ensâr bî’at etdiler. Hazret-i Mu’âviye ile Şamlılar bî’at etmedi. Allahü teâlâ, hepsini afv edeceğini bildirdi).

(İmâmiyye) fırkasına göre, ma’sûm imâmın yapdığı şey­leri, Peygamber yapdı diye haber vermek câizdir. Böyle inan­dıkları için, çok hadîs uydurdular. Deylemî ve Hatîb ve İbni Asâkir, kendilerinden önce gelen âlimlerin sahîh ve hasen hadîsleri toplamış olduklarını gördüler. Kendileri de zaîf hadîs­leri topladılar. (Buhârî) ve (Müslim) hadîslerinin doğru oldukla­rım, bütün Ehl-i hak, sözbirliği ile bildirmekdedir.

Resûlullahın «sallallahü aleyhi, ve sellem» hazret-i Alî’nin «radıyallahü teâlâ anh» kucağında vefat etdiği ve hazret-i Alîye vasıyyet yapdığı sözleri doğru değildir. Hazret-i Alînin harb etdikleri ile siz de harb ediniz sözü hadîs değildir.

İmâmiyyenin hazret-i Alî «radıyallahü teâlâ anh» için geldi de­dikleri âyet-i kerîmelerin hiç birinde hazret-i Alînin ismi olmadığı gi­bi, onun için olduğuna bir işâret de yokdur.Hâlbuki, mağara âyeti­nin ve ba’zt âyetlerin hazret-i Ebû Bekr için «radıyallahü teâlâ anh» olduklarına açık işâretler vardır. Böyle olduğunu Şî’î kitâbları da yazmakdadır. Tathîr âyeti, hazret-i Alî için olmayıp, zevcât-ı tâhirât içindir. Mubâhele âyeti de böyledir. (Akrabamı sevmenizi istiyorum) meâlindeki âyet-i kerîme de, hazret-i Alî için olmayıp, mü’min olan bütün akrabası içindir.

(Gadîr-i hum) denilen yerdeki hadîs-i şerîf, Ehl-i beyti sevmeği emr etmekdedir. Bu hadîs-i şerifin sonunda (O, ben­den sonra halîfedir). (O, benden sonra sizin velînizdir) ve bun­lara benzer şeyler yokdur. Bunlan uydurmuşdur. Böyle uydurul­muş yüzlerce hadîs vardır. Bunlan bildirenlerin arasındaki yalancılan İslâm âlimleri ortaya koymuşlardır.

Süâl: Hadîs-i şerîfde (Kıyâmet günü, tanıdığım çok kimseyi havzımdan uzaklaşdmrlan Eshâbım, diyerek onları çağırırım. Fekat, bir ses işitilir ki: Senden sonra, onlann neler yapdığını bilmezsin). Bu^hadîs-i şerîf, Eshâb-ı kirâmın «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» çoğunun yoldan sapacaklannı göstermiyor mu?

Cevâb: Vedâ’ haccı hutbesinde, (Benden sonra kâfir olma­yınız! Birbirinizin boynunu vurmayınız!) buyuruldu. Bu hadîs-i şerîf gösteriyor ki, Şeyhayn «radıyallahü teâlâ anhümâ» ve Müs- limânlarla harb etmiyenler, bunun dışındadırlar. Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem», Şeyhaynı ve Eshâb-ı kirâmdan çoğunu Cennet ile müjdeledi. Bu müjde, onlann îmân ile ölçekle­rini ve Resülullahın havzı yanında ve Cennetde, O’nun yanında bulunacaklannı bildirmekdedir. Bundan başka, Mâide sûresinin elliyedinci âyetinin meâl-i âlisi, (Ey îmân edenler! Dinden çıkarsa­nız, Allahü teâlâ, sizin yerinize başkalarım getirir. Onları sever. Onlar da Allahü teâlâyı severler) dır. Bu âyet-i kerîme gösteriyor ki, mürted olanlarin karşısında bulunanlan Allahü teâlâ sev- mekdedir. Bu da, hazret-i Ebû Bekr zemanında oldu. Cennetlik oldukları ismleri ile sıfatlan ile bildirilen mubârek insanları kötü bilmek ve kötülemek büyük felâketdir. Bedr gazâsında bulunan- lann Cennete gidecekleri açıkça bildirildi. Bunlara dil uzatmak, büyük câhillikdir.

Süâl: (Allahü teâlâ, oniki halîfe gönderecektir. Bunların hepsi Kureyş kabîlesindendir) hadîs-i şerîfî oniki imâmı «rahme- tullahi teâlâ aleyhim ecma’în» göstermiyor mu?

Cevâb: İlk bakışda, bu hâ3îs-i şerîfden, İmâmiyye fırkası­nın haklı olduğu anlaşılıyor. Hâlbuki, hadîs-i şerifler, âyet-i kerîmelerde olduğu gibi» birbirlerini açıklamakdadırlar. Abdüllah bin Mes’ûdün haber verdiği hadîs-i şerîfde, (İsİâm değirmeni otuzbeş sene döner. Sonra helâk olanlar bulunur, Dahâ sonra gelenler, islâmiyyeti yetmiş sene kuvvetlendirirler) buyu­ruldu. Bizim [ya’nî Şâh Veliyyullah-ı Dehlevînin], bu hadîs-i şerîfden anladığımız şudur: Bildirilen vaktin başlangıcı, ilk cihâdın başladığı, hicretin ikinci senesidir. Otuzbeşind senede, hazret-i Osmân şehîd edilerek, müslimânlar arasında ayrılık oldu. Cihâd ve islâmiyyetin yayılması durdu. Deve ve SıfiRn muhârebelerinde, müslimânlar birbirlerini öldürdü. Allahü ’ teâlâ, hilâfete tekrâr düzen verip, cihâd tekrâr başladı. Benî- Ümmeyye [ya’nî Emevî] devletinin sonuna kadar devâm etdi. Abbâsî devleti kurulurken, ortalık yine kanşdı. Çok müslimân öldü. Sonra Allahü teâlâ, hilâfete düzen verip, Hülâgûnün Bağdâdı yakıp yıkmasına kadar sürdü. Sa’d ibni Ebî Vakkâsın haber verdiği hadîs-i şerîfde (Allahıma diiâ ediyorum ki, ümmeti­min kuvvetini, yarım günün sonuna kadar sürdürsün) buyuruldu.’ Yarım gün ne kadar zemandır denilince Sa’d, beşyüz senedir dedi. Bu hadîs-i şerîf, Abbâsî devletinin ömrünü [ya’nî beşyüz- yirmidört seneyi] göstermekdedir. Birinci hadîs-i şerîf (Hilâfet-i nübüvvet) i haber veriyor. Bunun ötuz sene olduğunu bildiriyor. Bundan sonra gelen halîfelere (Melîk-i adûd) ya’nî (Sultân) ismini veriyor. Her iki hilâfetdeki halîfe sayısının oniki olacağını bildiriyor. Bu oniki halîfeyi oniki imâm sanmak hiç doğru değildir. Çünki, hadîs-i şerîfde, (Hilâfet) diyor. (İmâmet) demiyor. Şî’îler de söyliyor ki, oniki imâmın çoğu halîfe değildi. Hadîs-i şerîfde, oniki halîfenin Kureyş kabilesinden olduğu bildirildi. Bu. ise, hepsinin Hâşimî olmadığını göster­mekdedir. İmâmiyye fırkası, oniki imâmın, islâmiyyeti yaydı- • ğını, memleketler aldıklarını söylemiyorlar. (Resûlullah vefât edince, din örtüldü. İmâmlar (Takıyye) yapdı, doğru yolu göstere-‘ meçtiler. Hazret-i Alî bile bildiklerini söyliyemedi) diyorlar. (Hadîs-i şerîf,. oniki imâmdan sonra islâmiyyetde gevşeklik olacağını haber veriyor. İmâmiyye ise, oniki imâm temâm olunca; îsâ’aleyhisselâm gökden inecek ve dîni kuvvetlendirecek)’ diyorlar.’ Birftn anladığh

— m—

miza göre, bu oniki halîfe, dört (Halîfe-i râşid) ve bunlardan sonra, hazret-i Mu’âviye ve Abdülmelik ve dört oğlu ve Ömer bin Abdül’ Azîz ve Abdülmelikin torunu Velîddir. Abdüllah bin Zübeyrin bunun dışında kalması lâzımdır. Çünki, hazret-i Ömerin bildirdiği hadîs-i şerif, Abdüllah bin Zübeyrin halîfe olarak ortaya çıkması ve Mekke-i mükerremede kan dökülerek, Kâ’be-i mu’azzamaya hürmetsizlik yapılmasına sebeb olması, bu ümmete gelecek musîbederden biri olacağını göstermekdedir. Yezîd ve Emevîle- rin diğer halîfeleri, islâmiyyete hizmet etmedikleri için, oniki halîfeden sayılmazlar.

Süâl: Hazret-i Alînin «radıyallahü teâlâ anh» çok kerâmet- leri vardı. Bunlar, O’nun üstünlüğünü göstermiyormu?

Cevâb: Şihâbüddîn-i Sühreverdî «rahime-hullahü teâlâ» buyurdu ki, (Eshâb-ı kirâmda kerâmet az göründü. Hazret-i Alînin kerâmetleri kadar hattâ dahâ çok, Şeyhaynde de görüldü). [Bu kerâmetlerin çoğu, Yûsüf-i Nebhânînin (CâmFu kerâmât-il-Evliyâ) kitâbında yazılıdır].

Süâl: (Ben ilm şehriyim. Alî «radıyallahü teâlâ anh» bunun kapısıdır) hadîs-i şerifine ne denilir?

Cevâb: Bu hadîs-i şerîf, elbet bir üstünlük gösteriyor. Fekat, bunun gibi (İlmin dörtde birini bu Humeyrâdan alınız!) ve (Benden sonra, Ebû Bekre ve Ömere tâbi’ olunuz!) ve (İbni Ümm-i Abdin râzı olduğu kimseden ben de râzıyım!) ve dahâ nice hadîs-i şerifler de vardır. (Hümeyrâ), Resûlullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» hazret-i Âişeye «radıyallahü teâlâ anhâ» ver­diği ismdir. Hazret-i Alînin din bilgilerindeki üstünlüğü ve Neseb ilminde, Eshâb-ı kirâmın çoğundan ileride olduğu meş- hûrdur. Fekat bunlar, Şeyhaynden dahâ üstün olduğunu göstermez.

Hazret-i Alînin soyundan imâm-ı Muhammed Bâkır ile imâm-ı Ca’fer Sâdıkm «radıyallahü teâlâ anhüm» ilmde, vera’da ve ibâdetlerdeki kemâlleri şübhesizdir. Küleynî, imâm-ı Ca’fer Sâdıkm tesavvufculara düşman olduğunu yazıyor. [Ebû Ca’fer Muhammed Râzî Küleynî, 329 [m. 940] da Bağdâdda vefât etdi. (Kâfî) kitâbmda onaltı bin hadîs vardır}.

Zeydiyye fırkası da turuk-ı aliyyeye düşmandır. Evliyânın büyüklerinden Abdüllah-ı Ensârî «rahime-hullahü teâlâ» buyu­ruyor ki, (Binikiyüz Velî gördüm. İçlerinden yalnız Sa’dûn ve

İbrâhîm, seyyidlerden idi). Bunlann ikisi de meşhûr değildir. Sonraki asrlarda gelen Evliyâ arasında seyyidler varsa da, bunlar seyyid olmıyan mürşidlerden feyz almışlardır.

Kur’ân-ı kerîm ve hadis-i şerifler açık olarak islâmiyyete. uymağı emr etmekdedir. Tesavvuf yolunda hâsıl olan şeyler hiç bıldirilmemişdir. Bunun için tâm üstünlük; tesavvuf ile değil, islâmiyyete hizmet etmekdeki ziyâdelikle ölçülür.

Süâl: Peygamberlere «aleyhimüssalevâtü vetteslîmât» tâbi’ olanlarda, Fenâ, Bekâ, ma’rifetler, Vahdet-i vücûd bilgileri gibi kıymetli şeyler hâsıl oluyor. Kerâmetler veriliyor. İslâmın beş şartını ise, her müslimân yapıyor. İmâm-ı GazâJî veCeJâleddin-i Rûmi «rahime-hümullahü teâlâ» gibi büyük âlimler, Tevhîd-i vücûdînin çok kıymetli olduğunu bildiriyor. O hâlde, tesavvuf yollarının kaynağı olan hazret-i Alînin «radıyallahü teâlâ anh» dahâ üstün olması lâzım gelmez mi?

Cevâb: (İslâmın beş şartı, insanı Allahü teâlâya yaklaşdır- maz. Bunlar, insanların dünyâda iyi huylu olmalarını, iyi geçin­melerini sağlar) diyen kimse (Zındık) dır. İslâmiyyeti yıkmak istemekdedir. İslâmiyyet, Allahü teâlânın rızâsına kavuşdurur. İslâmiyyete uymıyanlan Allahü teâlâ sevmez. Bunlara azâb yapacakdır. Fekat, tesavvuf yolu, dahâ kolay kavuşdurur derse, bu kimseye sözünü isbât etmesini söyleriz. Tesavvuf yolunun temeli, islâmiyyetdir. İslâmiyyete uymıyan kimse Velî olamaz. İslâmiyyete uymakda ve uydurmakda şeyhaynm en ileride olduklarını yukarıda uzun bildirmişdik. Zikr ve Murâkabe ile kalbi temizlemeğe çalışmak, İslâmiyyete uymak demekdir. İslâ- miyyetin delili, (Kitâb), (Sünnet), (İcma’ı selef) ve (Kıyâs-ı fukahâ) dır. (Kur’ân-ı kerîm) de beş ilm vardır.

  1. — Mahlûkları inceliyerek, Allahü teâlânın var oldu­ğunu ve bir olduğunu anlamağı göstermekdedir. [Fen bilgileri bu kısmdadır]._
  2. — Târihi inceliyerek, îmân edenlerin, islâmiyyete uyanla nn mes’ûd olduklarını, îmânsızların ise dünyâda azâb içinde yaşadıklarını anlatmakdadır.
  3. — Âhıretdeki ni’metleri ve azâbları bildirerek, ımânlı olmağa teşvik etmekdedir.
  4. — Dünyâda ve âhıretde se’âdete kavuşmak için, nasıl yâşamak lâzîm olduğunu öğretmekdedir.

5 — Müşriklerle, münâfıklarla, yehûdîlerle, hıristiyanlarla ve yetmişiki fırkadaki sapık müslimânlarla nasıl geçinileceği bildirilmekdedir.

Tekrâr edilmişlerden başka, onbin kadar hadîs-i şerîf var­dır. Tekrâr edilenleri de sayarsak, milyonu aşmakdadır. Bütün bu (Hadîs-i şerifler), oniki ilmi bildirmekdedirler:

  1. — Kitâb-ullaha ve sünnete yapışmak.
  2. — İslâmın beş şartı, zikrler ve ihsân, ya’nî kalb bilgi­leri. Tesavvuf, bu ihsânı elde etmekdir.
  3. — Mu’âmelâtdır. Nafaka için ticâret, san’at ve zirâ’at bilgileri ve sosyal haklar bunun içindedir.
  4. — İyi ahlâk bildirilmekde ve övülmekdedir.
  5. — Köle azâd etmek.
  6. — Fadâil olan ameller ve Eshâb-ı kirâmın «radıyallahü teâlâ aleyhim ecma’în» üstünlükleri.
  7. — Peygamberlerin ve mühim kimselerin târihi.
  8. — Kıyâmete kadar olacak mühim olaylar.
  9. — Kıyâmet hâlleri. Haşr, neşr, Cennet ve Cehennem.
  10. — Resûlullahın hayatı «sallallahü aleyhi ve sellem».
  11. — Kur’ân-ı kerîmi okumak ve tefsir etmek.
  12. — Melekler, şeytanlar, tabâbet gibi çeşidli ilmler.

(Kıyâs), ahkâm-ı şer’ıyyede, ya’nî emr ve yasaklarda olur. Bütün bu saydığımız ilmlerde, Tevhîd-i vücûdî bilgileri yokdur.

(İslâmiyyet), Eshâb-ı kirâmın ve Tâbi’în-i izâmın [ya’nî, Eshâb-ı kirâmı görenlerin] îmân etdikleri ve yapdıkları şeyler­dir. Bunlar zemanında bulunmayıp, sonradan ortaya çıkan din bilgileri, müslimânhk değildir. (Benim ve Eshâbımın yolunda olunuz!) hadîs-i şerîfi, bunu göstermekdedir. Vahdet-i vücûd bilgilerinin birinci kısmda olmadığı meydândadır. Bu bilgiler, Seyyid-üt-tâife Cüneyd-i Bağdâdî zemanında da yokdu. (Mu’­tezîle), (İmâmiyye), (Zeydiyye), ve (İsmâîliyye) gibi sapık fırka­lar da böyledir. Bunlar da, Selef-i sâlihînden sonra ortaya çıkdı.

Resûlullahdan «sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem» başlıya- rak, Eshâb-ı kirâma ve Tâbi’îne ve kalbden kalbe akarak tâ zemânımıza kadar gelen feyzler ise islâmiyyetde vardır. Buna (İhsân) ismi verilmişdir. [Sonradan (Tesavvuf) denildi].

İslâmiyyetden olan şeyler, ihlâs ile, temiz niyyet ile yapı­lırsa, kıymetli olurlar. Nefsin arzûlanna kavuşmak ve şöhret için olurlarsa, Allahü teâlâdan uzaklaşdırırlar. Cehenneme sürüklerler.

Süâl: Tesavvuf büyüklerinin sözleri, tesavvuf bilgilerinin dahâ üstün olduklarını göstermiyor mu?

Cevâb: Bir kimseyi Allahü teâlâya

[ya’nî Allahü teâlânm nzâsına, sevmesine]

yaklaşdıracak işler islâmiyyetde bÜdirilmişdir. Bunlar arasmdan insanın hâline ve zemanına göre seçilir. Tesavvuf büyükleri, talebesini terbiye ederken [ya’nî yetişdirir- ken], onun çeşidli hâllerine göre, ona çeşidli vazifeler vermişler­dir. Fâideli işlerden birini ötekine tercîh etmesi, ötekinin fâidesiz olduğunu göstermez. Her fâideli işde iyi niyyete ehem- miyypt verirler. İmâm-ı Gazâlî «rahmetullahi aleyh», her işde ihlâsa ehemmiyyet vermekdedir. Âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerif­ler, islâma hizmet etmeği emr ediyor. Cihâdın ve ilm öğretmenin faziletine inanmıyan, (Zındık) dır.

Süâl: Şeyh Muhyiddîn-i Arabî «rahime-hullahü teâlâ» buyu­ruyor ki, (hazret-i Alî «radıyallahü teâlâ anh», Resûlullahın «sal­lallahü teâlâ aleyhi ve sellem» yaratıldığı toprakdan kalandan yaratıldı. Resûlullah ile âhıret kardeşi yapılması da bundandır). Bundan dahâ üstün birşey olur mu?

Cevâb: Şeyhaynm dahâ üstün olduğu, islâm bilgilerinden anlaşılmakdadır. Burada (Edille-i şer’ıyye) olan Kitâb, Sünnet, İcmâ’ ve Kıyâs bilgilerine bakmak lâzımdır. Tesavvuf büyükle­rinin kalbleri ile keşfleri, şer’î şeylere delîl olamaz. İslâmiyyetin hiçbir hükmü, bu keşflere dayanmaz. Şeyh Muhyiddîn-i Arabî «rahime-hullahü teâlâ», Allahü teâlâya yaklaşdıran şeyleri sayıyor. Bunlardan en yüksek olan Sıddîkiyyet derecesinin hazret-i Ebû Bekre, Muhaddisiyyet derecesinin hazret-i Ömere, Uhuvvet derece­sinin de hazret-i Alîye mahsus olduğunu bildinyör. Havâıiyyet derecesinin Zübeyre, Emânet derecesinin de Ebû Ubeydeye verildiğini yazıyor. Böyle dahâ nice dereceler bildiriyor. Bun­lar, fadl-ı küllîyi göstermez. (Fütûhât) kitâbının birçok yerinde, Eshâb-ı kirâmm, vilâyet derecelerinden başka, Peygamberlere benzetdiği derecelerini de bildiriyor. Resûlullahdan «sallallahü aleyhi ve sellem» sonra bu derecelerin devâm etdiğini, ancak peygamber olmadıklarım uzun yazıyor. Bizim anladığımız üstünlük de, işte bu Peygamberlere «aleyhimüsselâm» benzi- yen üstünlükdür. Şeyhaynm «radıyallahü anhümâ» üstünlüğü buradan gelmekdedir. Bu üstünlüğe (Fadl-ı küllî) denir. (Fütû- hât) kitâbının birçok yerinde, bu üstünlük anlatılmakdadır. Altmışdökuzuncu bâbınm sonunda diyor ki, (Allahümme salli alâ) okurken, Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem», İbrâhîm aleyhisselâma benzetiliyor. Hâlbuki, Ondan dahâ üstündür. Bunun inceliğini, sahîfelerle açıklarken Sıddîklık derecesinin üstünlüğünü uzun anlatıyor.

Allahü teâlâ,husûsî feyzlerini, seçdiği, çok sevdiği kulla­rına çeşidli sebeblerle, vâsıtalarla göndermekdedir. Önce o kullarını bu feyzlere müste’id, elverişli yaratmakdadır. Hazret-i Alînin bedenindeki toprak maddelerini de, Resûlullahın «sallal­lahü teâlâ aleyhi ve sellem» toprak maddeleri gibi, nübüvvet feyzlerini almağa müste’id yaratmışdır. Fekat, bu üstünlük, fadl-ı küllî değildir. Fadl-ı cüz’îdir. Vilâyet derecesinin üstünlüğünü göstermekdedir. Peygamberliğe benzemek değildir.

Süâl: Tesavvuf büyükleri, hazret-i Alînin «radıyallahü teâlâ anh» üstünlüğünü gösteren rü’yâ gördüklerini bildiriyorlar. Hadîs-i şerîfde (Mü’minin rü’yâsı, peygamberliğin kırkaltı kısmından biridir) buyuruldu. Bu da, hazret-i Alînin dahâ üstün olduğunu göstermez mi?

Cevâb: Dînin hiçbir hükmü rü’yâ ile bildirilmiş değildir.

Peygamberimiz «sallallahü aleyhi ve sellem», (Allahü teâ­lâya hamd olsun ki, beni, Ebû Bekr ile ve Ömer ile kuvvetlendirdi) buyurdu. Bir hadîs-i şerîfde, (Ebû Bekr ve Ömer, benim kulağım ve gözüm gibidirler) buyuruldu. Fadl-ı küllî böyle olur. Pey­gamberlerin «aleyhimüssalevâtü vetteslîmât» halîfesinin, onun gibi olması lâzımdır. Bu fakîre göre, Şeyhayn «radıyallahü anhümâ», güneş etrafındaki ışık saçan tabaka gibidir. Hazret-i Alî «radıyal- lahü anh», bu ışıklan alıp aks etdiren kamer [ay] gibidir. Şeyhayn «radıyallahü anhümâ» (Nübüvvet yolu)nun ışıklarını, hazret-i Alî de «radıyallahü anh», (Vilâyet yolu)nun ışıklarını saçmakdadırlar. Bunun içindir ki, Peygamberimiz «sallallahü aleyhi ve sellem», (Eğer halS [dost] edinseydim, Ebû Bekri halfl edinirdim) ve (Benden sonra Peygamber gelseydi, Ömer elbet peygamber olurdu) ve (Alî bendendir. Ben de ondanım) buyurdu. Bu fakîr [Şâh Veliyyullah-ı Dehlevî hazretleri, murâkabede], Resûlullahın «sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem» rûhâniyyetine sordum: Hazret-i Alînin «radıyal- lahü teâlâ anh» nesebi dahâ şerefli ve hükmleri dahâ kuvvetli ve tesavvuf yolunun önderi olduğu hâlde, Şeyhaynm «radıyallahü teâlâ anhümâ» dahâ üstün olmasının sebebi nedir? Rûhuma şöyle

cevâb ihsân buyurdu ki, (Resülullahın «sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem» bir zâhir

[görünen]

, bir de bâtın [görünmiyen] yüzü vardır. Zâhir yüzü ile, insanlar arasında adâlet yapar, .kardeşliği sağlar ve doğru yolu gösterir. Bu vazifeyi yapmasında Şeyhayn «radıyallahü teâlâ anhümâ», O’nun elleri, ayaklan gibidirler. Bâtm vechinden kalblere fayz vermekdedir. Şeyhayn, bunda da ortakdırlar!) «radı- yallahü teâlâ anhüm ecma’în».

HULEFÂ-İ RÂŞİDÎN [DÖRT HALÎFE]

Aşağıdaki yazı, Şâh Veliyyullah-ı Dehlevînin «rahmetullahi aleyh» (Izâlet-ül-haifâ an-hilâfet-il hulefâ) kitabından terceme edilmişdir. Bu kitâb, Urdu diline tercemesi ile birlikde, 1382 [m. 1962] de Karaşide basılmışdır. Fârisîdir.

(Hilâfet), yeryüzündeki bütün müsliniânlann bâşı olmak- dır. (Halîfe) nin vazifesi, İslâm dînini korumakdır. Bunun için, din bilgilerini yayar. İslâmm enirlerinin yapılmasına çalışır. – Kâfirlerle cihâd yapar. Ganimet olarak ele geçen mallan ğâzî- lere dağıtır. Fey olan mallan Müslimânlara dağıtır. Yeni silâh­ları yapar. Buiüarı kullanacak asker yetişdirir. Mahkemelerle, hâkimlerle, suçlulan cezâlandınr. Zulmü ve zâlimleri yok eder. Emr-i ma’rûf ve nehy-i anil-münker yapdınr. Bunun yapılması için en yeni haberleşme araçlarmı hâzırlar. Bütün bu vazifeleri yapmakda^Resûlullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» vekilidir.

Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem», peygamberlik vazifesine başlayınca, her işi için, memûrlar ta’yîn etdi. Önce, din bilgilerinin öğretilmesine çalışdı. Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerifler* her yerde okutuldu. Va’zlar, din dersleri verildi. Nemâzlarda imâm oldu. Başka yerlere imâmlar gönderdi. Zekâtlan topladı. Bunları, emr edilmiş olan yerlere dağıtdı. Bu iş için, adamlar ta’yîn eyledi. Ramezân ve bayram aylarının gökde aranmasını emr eyledi. Görenleri dinliyerek, ayın başla­dığını bildirdi. Hac-vazifelerini yâpdı ve yapdırdı. Hicretin dokuzuncu senesinde, Mekke-i mükerremede bulunmadığı için bu vazifeyi hazret-i Ebû Bekre «radıyallahü anh» yapdırdı. Çok cihâd etdi. Ordular hazırladı. Kumandanlar yetişdirdi. Da’vâlılan dinledi. Geçimsizlikleri düzene koydu. Her şehrde mahkemeler kurdu.

Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» vefât edince, bu vazifelerin durmaması için, müslimânlann başına birinin geti­rilmesi vâcib oldu. Bunun, me’mûrlar, mütehassıslar yetişdir- mesi, bunlara vazife yapdırması vâcib oldu. Bu kimse, Resûlullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» halîfesi, ya’nî vekîli olmakdadır.

Birinci asrdaki halîfeler [ya’nî dört halîfe], bütün vazife­leri tâm yapdılar. Hepsini yapacak kuvvetde idiler. îslâmiyyete tâm uyan ve zemanının en üstünü olan biri, bu işleri yapdıracak güçde olmazsa, halîfe olamaz. Peygamberler «aleyhimüsse- lâm», halîfe değildirler. Çünki Onlar «aleyhimüsselâm», Allahü teâlânm vekîli idiler. Bunun için, hazret-i Ebû Bekr halîfe olunca, (Halîfet-ullah) ismine râzı olmadı. Kendisine (Halîfe-i Resûlillah) denilmesini emr etdi.

Müslimânlann bir halîfe ta’yîn etmeleri, kıyâmete kadar (Vâcib-i kifâye) dir. Çünki, Eshâb-ı kirâm «rıdvânullahi aley­him ecmâ’în», Resûlullahı «sallallahü aleyhi ve sellem» defn etmeden önce, halîfe ta’yîn işine başladılar. Bu işin vâcib oldu­ğunu anlamasalardı, çok önemli olan bir vazifeden önce yapa­mazlardı. Bundan başka (BFat etmeden ölen, câhiliyyet ölümü ile ölmüşdnr) hadîs-i şerifi de, vâcib olduğunu göstermekdedir. Üçüncü olarak deriz ki, Allahü teâlâ, cihâdı, mahkeme işlerini, din bilgilerinin öğretilmesini ve farzların yapdınlmasını, kâfir­lerin saldırmalarına karşı koymağı, (Farz-ı kifâye) etmişdir. Bunlar, halifesiz olmaz. Vacibin yapılmasına vâsıta olan şeyi yapmak da vâcib olur. Bunu, Eshâb-ı kirâmın «ndvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în» büyükleri bildirdiler.

Halîfenin yapacağı işlerin şartlan vardır. Bu şartlann halî­fede de bulunması lâzımdır. Bunlardan başka, Kureyş soyun­dan olması da şartdır. Demek ki, müslimân olması, âkil ve bâliğ olması, erkek olması, hür olması, konuşur, işitir, görür olması, cesûr ve âdil olması, ya’nî büyük günâh işlememesi ve küçük günâhı huy edinmemesi ve müctehid olması, ya’nî fıkh bilgisi çok olması lâzımdır. Ya’nî (Edille-i şer’ıyye) dediğimiz (Kitâb, Sünnet, İcmâ’ ve Kıyâs) kaynaklarından hükm çıkara­bilmesi, her hükmün delilini bilmesi lâzımdır. Bu zemanda müctehid olmak için beş ilmi bilmek lâzımdır. Bunlar, Kırâ’et, tefsir, hadîs, Selef-i sâlihînin anlayıp bildirdikleri hükmler. Bu hükmleri bilmezse, İcmâ’ı ümmetden dışan sapar. Bir mes’- ele üzerinde çeşidli iki hükm bildirilmiş ise, üçüncü bir hükm

söylememek lâzımdır. Arabîyi iyi bilmek ve istinbât yollannı ve çeşidli iki hükm arasını bulmak yollarım bilmek ve müctehid olmak için lâzımdır. Bu beş bilgiye mâlik plan miictehid, bir mes’ele karşısında, her hükmün delillerini düşünüp, bu mes’ele için yeni bir hükm çıkarır. Bunu yapabilmek için, dört mezheb imâmı gibi (Mutlak müctehid) olm,ak lâzım değildir. Selef-i sâlihînin yollarını bilen, Onların istidlâllerini anlamış olan, her mes’eleyi zann-i gâlib ile çözebilen (Müctehid-i müntesib), ya’nî (Mezhebde müctehid) olmak kâfidir. Kur’âiı-ı kerîmi tefsir ede­bilmek için de, bu beş ilme mâlik olmak lâzımdır. Ayrıca, her âyetin sebeb-i nüzûlünü ve selef-i sâlihînin tefsirlerini bilmek ve hıfzı ve fehmi kuvvetli olmak da lâzımdır. [Şimdi, örtaya çıka­rılan ve yaldızlı reklâmlarla satılan tefsirlerden bir kısmım, yazanların böyle olmadıkları meydândadır.] Bir kimsenin islâm âlimi, din adamı olması için de, bütün bu ilmlerde müte­hassıs olması lâzımdır. [Bu sözün nerdemek olduğunu iyi anla­malıdır.] Eshâb-ı kirâmm hepsi «ndvanullahi teâlâ aleyhim ecma’ in» müctehid idi. Onlann «aleyhimümdvân» müctehid olmalan için, bu ilmlerin çoğu lâzım değildi. Kur’ân-ı kerîmi ve hadîs-i şerifleri tanımış olmalan kâfî idi. Çünki arabî dilini çok iyi biliyor­lardı. İhtilaflı mes’eleler meydâna çıkmarttışdı.

Yukarıda yazılı şartların hepsine sâhib olan bir âlim, halîfe olabilir. Böyle olan halîfeye, (Halîfe-i râşid) denir. Böyle olmıyanı halîfe seçmek günâh olur. Böyle olmıyan biri, güç kullanarak hilâfeti ele geçirirse, bunun islâmiyyete uygun enir­lerini yapmak lâzım olur. Ona karşı gelmek, fitneye sebeb olur.

Resûlullahın «sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem» halîfesi olmak dört dürlüdür. Birincisi, âlimlerden, hâkimlerden, kumandanlar­dan ve başka söz sâhibi olanlardan, biraraya toplanmalar! kolay olanların seçmesi ile olur . Her memleketdekilerin sözbirliği ile seçilmesi lâzım değildir. Birkaç kişinin seçmesi ile de olmaz. İkinci yol, halîfenin bir kimseyi seçerek vasıyyet etmesidir. Hazret-i Ömerin «radıyallahü anh» halîfe seçilmesi böyle oldu. Üçüncü yol halîfenin vasıyyet etdiği birkaç kimse arasından birini seçmek- dir. Hazret-i Osmân «radıyallahü anh» böyle seçildi Dördüncü yol, birinin, güç kullanarak, hilâfeti zor ile elde etmesidir. Bu da iki dürlü olur: Bu İrimse hilâfet şartlarına t .âlik olur. Bunun halîfe olması câizdir. Hazret-i Mu’âviye «radıyallahü anh » böyle halîfe olmuşdıir. Hilâfet şartlarına mâlik değilse câiz değildir. Fekat bunun da islâmiyyete uygun olan enirleri kabûl edilir.Bunun emri ile

cihâda gidilir. Abdülmelikin [ve Yavûz Selîm hânın ve Hindis- tândaki Bâbür şâhın «rahime-hümullahü teâlâ»] hilâfeti ve Abbâsî halîfeleri [nin birincisi olan Abdüllahın] hilâfetleri böyle idi. [Fekat, bunlara da bî’at edilince meşru’ oldular. İbni Âbidîn «rahime-hullahü teâlâ», bâğîleri anlatırken, bu konuda geniş bilgi vermekdedir. (Hadıka) nuı ikiyüzdoksandördüncü sahî­fesinde de yazılıdır.]

Süâl: Şeyhaynm «radıyallahü teâlâ anhümâ» halife olacakla­rını Resûlullah «sallallahü aleyhi Ve sellem» bildirmişdir. Bunların halifelikleri seçimle yapıldı demek nasıl doğru olur.?

Cevâb: Bu ikisinin, zemanı gelince, halîfe seçilecekleri bildi­rildi. Fekat, seçildikden sonra halîfe oldular. Meselâ, bir kimsenin nemâz kılması ezelde farz edildi Fekat, nemâzın vakti gelince kılması farz oldu. Allahü teâlâ enirlerini sebeblerle yapmakdadır. [Bunun için, bu madde âlemine (Âlem-i esbâb) da denir]. Halife olmağa seçimi sebeb yapdı. Bunun gibi, kıyâmet yaklaşınca, hazret-i Mehdinin «rahime-hullahü teâlâ» geleceği bildirildi. Fekat, vakti gelince halîfe olacakdır. Şeyhaynm «radıyallahü teâlâ anhümâ» seçimle halife olmaları, hilâfetlerinin nass Ue haber veril­miş olduğunu red etmez. Seçimde bulunanlar, Şeyhaynm «radıyal- lahü teâlâ anhümâ» halife olacaklarını bildiren hadîs-i şerifleri düşünerek, halife seçdiler. Ebû Hanîfe «rahime-hullahü teâlâ» bunu vâcib yapmışdır. İmâm-ı Şâfi’î «rahime-hullahü teâlâ», buna vâcib demişdir dememiz de bunun gibidir. Bu konuyu kitâbımızın üçüncü faslında, dahâ açıklıyacağız. (İzâletül-hafâ) dan terceme burada temâm oldu.

Mezhebsizlerin, dinde reformcuların çok övdükleri ve kendi­sine sığındıkları Şâh Veliyyullah-ı Dehlevînin «rahime-hullahü teâlâ» yukarıdaki yazılan, onlann yalan ve iftirâ yolunda olduklar nnı açıkça göstermekdedir.

ÖNSÖZ

Allahü teâlâ, dünyada bütün insanlara acıyor. Fâideli şeyleri herkese gönderiyor. Ahıretde, Cehenneme gitmesi gereken mü’ minlere ihsân ederek afv edecek, Cennete kavuşduracakdır. Her can­lıyı yaratan, her vân, her ân varlıkda durduran, hepsini korku ve dehşetden koruyan yalnız O’dur. Böyle bir Allahın şerefli ismine sığınarak, bu kitâbı yazmağa başlıyoruz.

Allahü teâlâya hamd olsun! Onun çok sevdiği Peygamberi Muhammed aleyhisselâma salât ve selâm olsun! O yüce Peygamberin «sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem» temiz Ehl-i beytine ve âdil, sâdık Eshâbının herbırine «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» hayrh düâlar olsun!

(Tezkire-i Kurtubî) muhtasarında yazılı hadîs-i şerîfde, (Eshâbım arasında fitne çıkacakdır. Bu fitneye karışanları, benimle sohbetlerinin hâtın için, Allahü teâlâ afv edecekdir. Sonra gelenler, bu fitneyi dillerine dolayarak, körükliyecekler, bu yüzden Cehenneme gideceklerdir) buyu­ruldu. Hindistânda, 1034 [m. 1624] hicri yılında vefât eden, büyük İslâm âlimi tmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendî «rahmetullahi aleyh», Ehl-i sünnet i’tikâdmı ve müsiimânhğın doğru yolunu ve tesav- vufun islâm dîninden ayrı birşey olmadığım bildirmek için, her memle­kete mektûblar yollamışdır. Beşyüzden fazla olan bu mektûblan, üç cild olarak toplanmış ve basılmışdır. İkinci cildin otuzaltıncı mektû- bunda, Eshâb-ı kirâm arasındaki fitneyi uzun yazmakdadır.

Üçüncü halîfe hazret-i Osmân “radıyallahü anh” zemamn- da, Abdüllah bin Sebe’ admdaki Yemenli bir yehûdî, islâmda ilk olarak bölücülük fitnesini çıkardı. Buna aldananlar, Eshâb-ı ki­râm arasına karışdılar. Târih boyunca, Masonlar ve Yehûdîler ta­rafından desteklendiler. Zeman zemanazarak, islâmiyyeti içerden yıkmağa, çok müslimân kanı dökülmesine sebeb olmuşlardır.Hâl- buki islâmiyyet, birleşmeği, kardeş gibi sevişmeği emr etmek dedir.

Eshâb-ı kirâma «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» düşman olan­lar, zemanla oniki fırkaya ayrıldı. Hepsi de, müslimânlan aldatmak, parçalamak için, plânlı olarak çalışıyorlar. Eshâb-ı kirâmm «radıyal- lahü teâlâ anhüm ecma’în» birbirlerine düşman olduklarım söyliyor, ö din büyüklerine, hazret-i Alîye «radıyallahü teâlâ anh» uymadılar diyerek, çok kötü iftirâlar atıyorlar. Aydın din adamı, ilerici yazar gibi ismlere bürünen bu fitne ve fesâdcılar, yalanlarını meydana çıkararak ve çirkin iftirâlarını çürüterek, müslimânları uyandırmağa çalışmakda olan Ehl-i sünnetin temiz hocalarına gerici, câhil diyorlar. Bu mubâ­rek hocaları lekelemeğe, gözden düşürmeğe yelteniyorlar. Eshâb-ı kirâm «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în», bunların söğmeleri ile kıy- metden düşmedikleri gibi, bu hocaların kıymetleri de, bunların saldır­maları üe artmakda, şânlan, şerefleri yükselmekdedir.

Din kardeşlerimizin, kardeşi kardeşden ayırmağa çalışan bu yıkı­cıların yaldızlı iftirâlarına aldanmamaları için, otuzaltmcı mektûbu fârisîden türçeye terceme ederek (İslâmda tik Fitne) adını verdik, tnsâf ile okuyan kıymetli gençlerin sâf ruhlarının ve temiz vicdânlannm, Ehl-i sünnetin haklı olduğunu göreceklerinden emîn bulunuyoruz.

Allahü teâlâ, müslimânları parçalanmakdan korusun! Hepimizi, râzı olduğu, beğendiği, Ehl-i sünnetin doğru yolunda birleşdirsin! İslâm düşmanlarının yalanlarına aldanarak, tuzaklarına düşmekden korusun! Âmîn.

HÂZIR MISIN?

Bir düşün de, sor kendine, Ölüm için hazır mısın?

Bu dünyânın âhirine, Dönüm için, hâzır mısın?

Mirâscılar ne söyledi? Kalanlar mülkü neyledi? Allah niçin halk eyledi? Cevâb için hâzır mısın?

Gel, düşünme kara kara! Suallere, cevâb ara, Yarın, girince mezara, Cevâb için hâzır mısın?

İmâm-ı Rabbâni Müceddid-i elf-i sânî şeyh Ahmed-i Fârûkî Serhendinin «rahime-hullahü teâlâ» MektAbâtından, ikinci cildin otuzaltıncı mektûbu, Eshâb-ı kiramın büyüklüğünü ve Ehl-i sünnet mezhebi ile diğer bozuk mezheblerin Eshâb-ı kirâm hakkındaki sözlerim bildirmekdedir. İslâmiyyetde ilk kopan fitnenin Şfîlik olduğunu ve Ehl-i sünnet mezhebinin ŞFiler gibi taşkınlık yapmadı­ğını, Hâriciler gibi de, câhillik ve kısa görüşlülük yolunu tutmadı­ğım göstermekdedir ve Resûlullah «sallallahü aleyhi ye sellem» efendimizin Ehl-i beytini medh eylemekdedir.

Bu mektûbumu yazmağa Besmele okuyarak başlıyorum. Allahü teâlâya hamd olsun! Onun sevgili Peygamberine salât ve selâm olsun! O yüce Peygamberin Ehl-i beytine ve Eshâbı- mn hepsine ve bütün mü’minlere bizden iyi düâlar olsun!

Doğru yolda gidenleri sevmek, onlarla tanışmak ve görüşmek ve onlar gibi olmağa özenmek ve o büyüklerin söz­lerini işitmek ve kitâblarım okumak, Allahü teâlânın ni­metlerinin en büyüklerindendir ve Onun ihsânlarınm en kıymetlilerindendir.’ Muhbir-i sâdık, ya’nî hep doğru söyleyici olan Muhammed aleyhisselâm, (Elmer’ü me’a men ehabbe) buyurdu. Ya’nî, kişi, dünyâda ve âhıretde sevdiği ile berâber olur.Bunun için din büyüklerini seven kimse, onlar ile berâber olur. Onların Allahü teâlâya ma’nevı olan yakınlığında, onlar gibi olur. Hareketleri, sözleri iyi olan yükselmeğe elverişli olduğu anlaşılan kıymetli oğlum hâce Şerefeddîn Hüseynin bildirdiğine göre, o büyük ni’met,o çok güzel ahlâk, sizde mevcûddur. Çeşidli işleriniz ve dağınık düşünceleriniz olduğu hâlde, o büyükleri unutmuyorsunuz. Dünyâ işleri etrâfmızı sarmış iken, bu çok kıymetli ni’meti elden kaçırmıyorsunuz. Bunun için, Allahü teâlâya çok hamd ve şükrler olsun! Çünki, sizin se’âdetiniz, sizin ni’metlere kavuşmanız, birçok kimse­nin se’âdete kavuşmasına yol açar. Onlann kurtulmasına, huzûrâ kavuşmasına sebeb olur. Yine o bildirdi ki, bu fakirin

yazılarını okuyormuşsunuz. Sözlerime kıymet veriyormuşsu- nuz. Kendilerine birkaç kelime yazarsanız çok fâideli olur dedi. Onun bu arzûsunu yerine getirmek için, size birkaç kelime yazmağa kalkdım.

Hindistânda, bu günlerde herkesin ağzında (halifelik) kimin hakkı idi? Eshâb-ı kirâm şöyle idi, böyle idi, gibi sözler dolaşıyor. İslâm bilgilerinin ince bir kolu olan bu konuda çok kimseler, kendi kısa akllan, bozuk görüşleri ile, ulu orta konuşuyor ve yazıyorlar. Kendilerini haklı göstermek için, âyet-i kerîmelere ve hadîs-i şeriflere yanlış ma’nâlar vermek- den çekinmiyorlar. İslâm âlimlerinin, doğru ve haklı olan söz­lerini örtbas etmeğe çalışıyorlar. Bunun için, bu konuda birkaç satır yazmağı ve Ehl-i sünnet âlimlerinin doğru ve haklı sözlerini müslimânlara duyurmağı ve bozuk (bid’at) fır­kalarının yanlış yazılarını vesikalarla çürütmeği, böylece, hakikati ortaya koymağı uygun gördüm.

Ey temiz ruhlu ve yüksek’yaradılışlı kardeşim! Ehl-i sünnet mezhebinin âlimleri «rahime-hümullahü teâlâ», söz birliği ile, (Şeyhaynı üstün tutmak ve iki dâmâdı sevmek lâzımdır) demekde- dır. Ya’nî, hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömer, Eshâb-ı kirâmm hepsinden dahâ yüksekdirler ve hazret-i Osmân ile hazret-i Alîyi sevmek lâzımdır, dediler. Ehl-i sünnet ve cemâ’at denilen doğru yoldaki her müslimânın, bu ikisini üstün tutması ve o ikisini sevmesi lâzımdır.

Hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömerin üstün olduğunu Eshâb-ı kirâmm hepsi söz birliği ile bildirmışdir. Bu söz birli­ğini de, Tâbi’in-i izâmın hepsi bize söz birliği ile haber vermiş- dir. Böyle söz birliği olduğunu, tyze din imâmlarımızın büyükleri, meselâ imâm-ı Şâfi’î bildirmekdedir. İ’tikâdda mezhebimizin iki imânımdan biri olan Ebül Hasen-i Eş’ari hazretleri buyuruyor ki: (Ebû Bekr ile Ömerin, bütün Ümme­tin en yükseği oldukları kat’îdir). Hazret-i Alînin «radıyallahü anh», halîfe iken ve memleketin idâresi ve kuvveti elinde iken, eshâbından büyük bir cemâ’ate karşı (Ebû Bekr ile Ömer, bu ümmetin en üstünüdürler) buyurduğunu, imâm-ı Zehebî yaz- makdadır ve bu üstünlüğün tevâtür yolu ile bizlere geldiğini bildirmekdedir. Hazret-i Alî «radıyallahü anh» buyurdu ki: (Peygamberimizden «sallallahü aleyhi ve sellem» sonra, insan­ların en üstünü Ebû Bekrdir. Ondan sonra Ömerdir. Ondan sonra da, bir başkasıdır.) Dinliyenler arasında bulunan oğlu

Muhammed bin Hanefiyye (Ömerden sonra üstün olan sen- sin!) deyince, Hazret-i imâmın (Ben ancak müslimânlardan birisiyim) dediğini, imâm-ı Buhârî haber verüıekdedir. Ebû Bekr ile Ömerin en üstün ‘olduklarını haber veren güvenilir, sağlam kimseler o kadar çokdur ki, tevatür hâlini almış, inan­mak zarûrî olmuşdur. Buna inanmıyan, yâ câhildir veyâ koyu müte’assıb ve inâdcıdır. Şî’î âlimlerinin büyüklerinden olan Abdürrezzak bin Alî Lâhîcî (1051 [m. 1642] de öldü), bu haki­katin pek açık olduğunu görerek, inkâr edememiş, bu iki imâ­mın en üstün olduklarını bildirmiş ve (İmâm-ı Alî, Ebû Bekrle Ömerin, kendisinden dahâ yüksek olduğunu söylediği için, ben de onun gibi söylerim, ikisinin de dahâ yüksek oldukla­rına inanırım. Eğer hazret-i Alî, onların dahâ yüksek oldu­ğunu söylemeseydi, ben de söylenmezdim. Hazret-i Alîyi sevdiğim için, onun gibi söylerim. Onu çok sevdiğim hâlde, onun gibi söylemez isem, günâh işlemiş olurum) demişdir.

Resûlullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» iki dâmâdımn, ya’nî hazret-i Osman ile hazret-i Alînin halîfe oldukları zemanda fitneler çıkdığı için ve müslimânlann işlerinde kan- şiklık çoğaldığı için, insanların kalbinde kırıklık, soğukluk hâsıl olmuşdu. Aralanrîa düşmanlık ve geçimsizlik girmişdi. Bunun için, Ehl-i sünnet ve cemâ’at âlimleri, Hateneyni ya’nî iki dâmâdı sevmek lâzım geldiğini bildirmişlerdir. Böylece, bir câhilin çıkıp da, Resûlullahın Eshâb-ı kirâmına dil uzatmasını önlemişlerdir. Resûlullahın halîfelerinden, vekillerinden birine düşmanlık edilmesine fırsat bırakmamışlardır.

Görülüyor ki, hazret-i Alîyi «radıyallahü anh» sevmek, Ehl-i sünnet olmak için şartdır. Hazret-i Alîyi sevmiyen, Ehl-i sünnet değildir. Buna (Haricî) denir. Hazret-i Alîyi sevmekde taşkınlık eden, sevmekde aşırı yol tutan, onu sevmek için, Resûlullahın «sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem» Eshâbına sövmek lâzımdır diyen, bunun için Eshâb-ı kirâma «rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în» dil uzatarak, Eshâb-ı kirâmm ve Tâbi’in-i izâ- mın ve Selef-i sâlihînin yollarından sapan kimseye (Sapık) denir. Görülüyor ki, hazret-i Alîyi sevmekde, bunlar aşın gitmekde, taşkınlık yapmakdadır. Hâricîler ise, hazret-i Alîye düşman olmakda, o, Allahın arslanmın kıymetini anlamamakdadır. (Ehl-i sünnet) ise, her iki tarafa sapmamış, orta yoldan gitmişdir. Hak da, aşın sağa ve sola sapanda değil, elbette doğru yolda gidende­dir. Sağa, sola taşmak, elbette çirkin ve tehlükelidir. Ahmed ibni

Hanbel «rahime-hullahü teâlâ» haber veriyor ki, hazret-i Alî buyurdu ki, Resûlullah «sallallahü aleyhi ve seilem» efendimiz bana dedi ki: (Yâ Alî! Sen îsâ aleyhisselâma benziyeceksin. Yehûdi- ler ona düşman oldular. Annesi hazret-i Meryeme iftira etdiler. Hıristiyânlar ise, onu aşm severek, olmıyacak dereceye yükseltdi- ler. Ya’nî, Allahm oğlu dediler). Hazret-i Alî, bundan sonra buyurdu ki: Benim yüzümden iki çeşid kimseler helâk olacaklar­dır. Birisi, beni sevmekde taşkınlık yapanlar ve bende olmıyan şeyleri bana söyliyerek, aşın övenlerdir. İkincisi, bana düşman olanlar ve düşmanlık ederek iftira yapanlardır. Görülüyorki, Hâricîler, yehûdîlere benzetilmekdedir. Sevmekde taşkınlık yapanlar da, hıristiyanlar gibi olmakdadır. Bunların ikisi de, doğru yoldan aynlmışdır. Ehl-i sünnet için, hazret-i Alîyi sevmez­ler demek, onu şFîIer sever sanmak büyük, çok çirkin bir câhillik- dir. Şunu iyi anlamalıdır ki, sapık demek, hazret-i Aliyi sevmek demek değildir. Resülullahın üç halifesine düşman olmak demek­dir. Eshâb-ı kirâmı kötülemek, onlara dil uzatmak kötüdür. İmâm-ı Şâfi’î «rahmetullahi aleyh» buyuruyor ki: Nazm:

Muhammed aleyhisselâmın Âlini sevmek şfîlik ise

Ey ins ve cin biliniz ki, ben şiîyim.

Ya’nî şî’îler, şî’îliğin, Muhammed aleyhisselâmın Âlini, ya’nî Ehl-i beytini sevmek olduğunu söyliyorlar. Eğer şî’îlik, onları sev­mek ise, şî’îler başımızın tâcı olur. Fekat, Ehl-i beytden başkasına düşmanlık etmek doğru değildir.

(Hazret-i AH ile Fâtımaya ve çocuklarına «radıyallahü fpâia anhüm ecma’în» (ÂH Resûl) veyâ (Ehl-i Beyt) denir).

Resülullahın Ehl-i beytini doğru ve uygun olarak sevenler, el­bette Ehl-i sünnetdir. Ehl-i beytin yolunda olan, elbette bunlardır. Ehl-i beyti seviyoruz ve onların yolunda gidiyoruz diyen, eğer di­ğer Eshâba düşmanlık etmese ve Eshâbı kirâmın hepsine saygı ve sevgi gösterse ve Eshâb-ı kirâm arasındaki muhârebelerin iyi se- beblerden meydana geldiğine inansa (Ehl-i sünnet) olur.Sapık yol­da olmakdan kurtulur. Çünki, Ehl-i beyti sevmemek, (Hâricî) ol- makdır. Hem Ehl-i beyti sevmek, hem de Eshâb-ı kirâma saygı göstermek, hepsini sevmek, Ehl-i sünnet olmakdır. Görülüyor ki, mezhebsizlik, Resülullahın Eshâb-ı kirâmma düşmanlık etmekden doğmakdadır. Çünki, Ehl-i beyt de, Eshâb-ı kirâmdandır. Sünnî­lik ise, Eshâb-ı kirâmm hepsini sevmekdir. Aldı olan, insâflı olan bir kimse, Eshâb-ı kirâma düşmanlık etmeği, onları sevmekden dahâ üstün tutmaz. Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem” sev­diği için, Onun Eshâbmm hepsini sever.

Ba’zıları, Ehl-i sünnetin Ehl-i beyte düşman olduklarını söyli- yor. Bu çok yanlış ve pek çirkin sözlerine,ne kadar şaşılsa yeridir.

, Çünki, Ehl-i beyti sevmek, Ehl-i sünnetin îmânla gitmesine alâ- metdir. Ehl-i sünnet âlimleri, son nefesde îmânla gitmek için, Ehl-i beyti çok sevmek lâzımdır demişlerdir. Bu fakirin (ya’nî imâm-ı Rabbânînin) babası çok âlim idi. Zâhir ve bâtın ilmlerinde pek derin idi. Herkese, durmadan,’ Ehl-i beytin sevgisini aşılardı. Onları sevmek, son nefesde îmânla gitmeğe yardım eder, buyurur­du. Babamın ölüm hastalığında yanında idim. Son dakikaları gel- mişdi. Dünyâ ile ilişiği az kalmışdı. Ehl-i beyti çok seviniz dediği zemanlan hâtırlatdım. Şimdi, bu sevginiz ne kadardjr diye sor­dum. Kendinden geçmek üzere iken (Ehl-i beytin sevgisi deryâsına dalmış bulunuyorum) buyurdu. Böyle cevâb verdiği için, Allahü teâlâya hamd-ü senâ etmişdim. Ehl-i beyti sevmek, Ehl-i sünnetin sermâyesidir. Bunu anlıyamıyorlar. Ehl-i sünnetin doğru ve yerin­de olan sevgisini bırakarak; taşkın, aşın bir yola sapıyorlar. Aşırı ve taşkın olmıyan sevginin kıymeti olmaz sanarak, Ehl-i sünnete hâricî damgasını vuruyorlar. Aşın gitmek ile aşağı kalmak arasın­da doğru ve uygun bir yol bulunduğunu, hak ve doğru yolun, böy­le olduğunu anlıyamıyorlar. Aşırı yüksek ile pek alçak iki bozuk yol arasındaki hak ve doğru olan orta yolu bulmak şerefi, Ehl-i sünnet âlimlerine nasîb olmuşdur. Ehl-i sünnet âlimlerinin bu doğru yolu bulmak için, durmadan, usanmadan yapdıklah çalış­malara, Allahü teâlâ bol bol mükâfat versin. Şî’ıler de biliyor ki, hâriçlerle, ya’nî hazret-i Alînin ve evİâdlârinın düşmanlan ile, Ehl-i sünnet döğiişdü. Ehl-i beytin düşmanlarının cezâlarmı ve­renler, Ehl-i sünnet idi. O vakt Şî’îler yok idi. Olsa da, yok dene­cek kadar az idi. Yoksa bunlar, Ehl-i sünnete, Ehl-i beyti sevdikle­ri için şî’î mi diyorlar? Bunun için, hâriçleri dağıtanlan, kaçıran­ları şî’î mi sanıyorlar? Çok şaşılır ki; Ehİ-i sünnete ba’zan hâricî diyorlar. Muhabbetlerinin aşırı, taşkın olmadığını görünce hâricî sanıyorlar. Ehl-i beyte olan, o büyüklere uygun, yakışan sevgiyi gördükleri zeman da, ehl-i sünneti şî’î sanıyorlar. Bunun içindir ki, çok câhil olduklarından, Ehl-i sünnet âlimlerinden Ehl-i beytin muhabbetini işitince, bunları kendilerinden sanıyorlar. Muhab- betde taşkınlık yapılmamasını söyliyen ve üç halîfeyi de sevdirme­ğe çalışan Ehl-i sünnet âlimlerine de, hâricî diyorlar. Bunların, Ehl-i sünnet âlimlerine otan haksız ve yersiz sözlerine yazıklar ol­sun. Hazret-i Alîye “radıyallahü anh” olan muhabbetin aşırı ve taşkın olmasından dolayı, hazret-i Alîyi sevmek için, üç halîfeye ve Eshâb-ı kirâmdan çoğuna düşman olmak lâzımdır, diyorlar. İnsâf etsinler, böyle muhabbet olur mu?

Resûlullahın halîfelerine düşman olmak ve Onun Eshâb-ı kirâmım sövmek ve kötülemek şart tutulan bir çılgınlığa, muhabbet ismi verilebilir mi? Ehl-i sünneti beğenmemelerinin, çok çirkin sözlerle kötülemelerinin biricik sebebi, Ehl-i sünne­tin, Ehl-i beyt sevgisine Eshâb-ı kirâmın hepsinin sevgisini de katmasıdır. Eshâb-ı kirâm arasındaki ayrılıkları, muhârebeleri bildiği hâlde, onların hiç birini kötülememesidir. Ehl-i sünnet, Resûlullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» sohbetinin kıymetini ve şerefini anlıyarak, Eshâb-ı kirâmın kötü düşünüşden, inâd- dan, birbirini çekememekden kurtulduklarını, tertemiz olduk­larını bildirmekde, herbirinin üstün, kıymetli Olduğunu söylemekdedir. Bununla berâber, bu muhârebelerde, haklı olana haklı, yanlış olana hatâlı demişdir. Fekat, bu hatâların, nefsin isteklerinden, kötü arzûlarından hâsıl olmadığını, re’y ve ictihâd ayrılığı olduğunu beyân eylemişlerdir. Ehl-i sünnet de, Eshâb-ı kirâmm çoğuna düşmanlık etse idi ve bu din büyük­lerini kötüleseydi, hoşlarına giderdi. O zeman, Ehl-i sünnete dil uzatmazlardı. Bunun gibi hâricîlerin de, Ehl-i sün­neti sevmeleri için, Ehl-i sünnetin de, Ehl-i beyte düşman olması lâzımdır. Yâ Rabbî! Sen bize doğru yolu gösterdikden sonra, kalblerimizi kaydırma! Sonsuz rahmet hazînelerinden bizlere de ihsân et! İyilikleri veren ancak sensin.

Ehl-i sünnet âlimlerinin büyükleri buyuruyor ki, Resûlul­lah «sallallahü aleyhi ve sellem» efendimizin Eshâb-ı kirâmı, birbirleri ile muhârebe ederken üç fırkaya ayrılmışlardı:

  1. — Birinci fırkada bulunan Eshâb-ı kirâm «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în», olayları inceliyerek, hazret-i Alî yanında bulunanların haklı olduğunu ictihâd eylediler.
  2. — İkinci fırkadakiler, karşı tarafdakilerin haklı oldu­ğunu, ictihâd ile anladılar.

3.— Üçüncü fırkada olanlar, durakladılar. Bir tarafın haklı olduğunu gösteren ictihâda varamadılar.

Birinci fırkada olan Eshâb-ı kirâmın, kendi ictihâdlarma uyarak, hazret-i Alîye yardım etmeleri vâcib oldu. İkinci fır­kada bulunan Eshâb-ı kirâmın da, kendi ictihâdlarma uyarak, karşı tarafa yardım etmeleri lâzım oldu. Üçüncü fırkada olan­ların, bu işe karışmaması lâzım oldu. Bir tarafa yardım etme­leri hatâ olurdu. Her üç fırkada bulunanlar da, kendi ictihâdlarma göre hareket etdiler. Herbiri, kendilerine lâzım ve vâcib olanı yapdılar. O hâlde, böyle yapdıklan için, ne diyebili­riz? Hangisine dil uzatabiliriz? İmâm-ı Şâfi’î «rahmetullahi aleyh» buyuruyor ki, (Allahü teâlâ, bu kanlara ellerimizi bulaşr dırmakdan bizleri korudu. Biz de dillerimizi kanşdırmakdan korumalıyız). Ömer bin Abdül’azizin de böyle söylediği haber verilmişdir. Bu sözden anlaşılıyor ki, bu üç fırkada bulunan Eshâb-ı kirâmın hiçbirine haklı idi, yanıldı gibi söylememiz doğru değildir. Hepsi için de, yalnız iyi olduklarım söylememiz lâzımdır. Hadîs-i şerîfde de böyle buyuruldu. (Eshâbnn anıldığı zeman, dilinizi koruyunuz) hadîs-i şerifi gösteriyor ki, Eshâbım anıldığı zeman, birbirleri ile olan muhârebeleri söylenildiği zeman kendinizi koruyunuz. Bir kısmım beğenip, ötekilerim kötülemekden sakınınız! Bu emre uymak lâzımdır. Bununla berâber, Ehl-i sünnet âlimlerinin çoğunun anladığına göre, hazret-i Alî ile birlikde olanlar, haklı idi. Karşı tarafda bulu­nanlar hatâya düşmüşdü. Fekat bu hatâları, ictihâd hatâsı olduğu için bir şey denemez. O büyüklere dil uzatmamıza sebeb olamaz. Hatâ edenler de, haklı olanlar gibi, kötülenemez ve aşağılanamaz. O muhârebeler yapılırken, hazret-i Alînin «radıyallahü anh» (Kardeşlerimiz bize uymadı. Onlar kâfir değildirler. Fâsık da olmadılar. Çünki, anladıklarına göre icti­hâd eylediler. Kâfir ve fâsık olmazlar) buyurduğu haber veril- mekdedir. Görülüyor ki, Ehl-i sünnet de ve şî’îler de, hazret-i Alî ile harb edenlerin hatâ etdiklerini, hazret-i Alînin haklı olduğunu söylemekdedir. Lâkin, Ehl-i sünnet âlimleri, bu hatâ­nın, görüş, anlayış hatâsı olduğunu, bundan başka birşey söyle- nemiyeceğini bildiriyor. O büyüklere dil uzatmakdan, onları kötülemekden kaçınmak lâzımdır diyorlar ve insanların en hayrlısmın sohbetinin şerefini, hakkını gözetmeliyiz buyuru­yorlar. Çünki Peygamberimiz «sallallahü aleyhi ve sellem» buyuruyor ki:(Eshâbunın hakkını gözetmekde, Allahü teâlâdan

korkunuz! Benden sonra, onlara dil uzatmayınız). Bu emrin ehemmiyyetini göstermek için iki kerre tekrâr buyuruyor. Bir hadîs-i şerîfde de, (Eshâbımın hepsi gökdeki yıldızlar gibidir. Hangi birisine uyarsanız, hidâyete, seâdete kavuşursunuz!) buyu­ruldu. Eshâb-ı kirâmm herbirini büyük bilmek, hepsine saygı göstermek lâzım geldiğini gösteren, başka çok hadîs-i şerifler de vardır. Bunun için, hepsini kıymetli, üstün tutmamız lâzım­dır. Onların ufak tefek hatâlarının da, iyi niyyetlerle yapıldığını düşünmeliyiz. Ehl-i sünnet mezhebi böyledir.

Ba’zıları, burada taşkınlık gösteriyor. Hazret-i Alî ile harb edenlere kâfir diyorlar ve söylenemiyecek çirkin kelimeleri ve iğrenç, bayağı sözleri ağızlarına alıyorlar. Dillerini kirletiyor­lar. Böyle davranışları ile, eğer hazret-i Alînin haklı olduğunu ve onunla harb edenlerin yanıldıklarını anlatmak istiyorlarsa, bunu bildirmek için, Ehl-i sünnet gibi söylemeleri yetişir. Adâ- Iete, insâfa yakışan yol da öylece anlatmakdır. Bu din büyükle­rini kötülemek ve onlara sövmek, din ve mezheb olmaz. Bunlar, bu kötü yolu kendilerine din ve mezheb ediniyor. Peygamberi­mizin «sallallahü aleyhi ve sellem» Eshâbına düşmanlık etmeği, sövmeği, din ve îmân sanıyorlar. Bu nasıl dindir ve nasıl mezhebdir ki, îmânlarının temeli, Resûlullahın Eshâbına «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» sövmek olmakdadır.

Bir hadîs-i şerîfde, (Müslimânlar yetmişüç fırkaya ayrda- caklardır. Bunlardan yetmişikisi, bozuk inanışlarından dolayı, Cehenneme gidecekdir. Yalnız birisi kurtulacakdır) buyuruldu. Bu yetmişiki bid’at fırkasından herbiri, çeşidli bid’atler mey­dâna çıkararak, Ehl-i sünnetden ayrıldılar. Bu yetmişiki fırka­nın en aşağısı, en bozuğu, Eshâb-ı kirâma düşmanlık oldu. Yetmişüçüncü kurtuluş fırkası olan Ehl-i sünnetden en çok uzaklaşan, en fazla sapıtan, bunlar oldu. Din büyüklerine sövmeyi, bunlara la’net etmeği, îmânlarının, mezheblerinin temeli sanan kimselerin haklı olmakla, doğrulukla ne bağlılığı olabilir. Bunlar, zemanla on iki fırkaya ayrıldı. Hepsi birbirini beğenmiyor ise de, hepsi de Eshâb-ı kirâma kâfir demekden çekinmemekdedir. Hulefâ-i râşidîne sövmek ibâdet olur, diyor­lar. Bununla berâber, kendilerine râfızî dedirtmekden kaçmıyor­lar. Râfızîler bizden başkalarıdır, diyorlar. Çünki râfizılerin kıyâ- metde azâb göreceklerini bildiren hadîs-i şerîfler olduğunu kendi­leri de bilmekdedir. Râfizî isminden kaçındıkları gibi, keşki bu kelimenin ma’nâsından da şakımalardı ve Resûlullahın Eshâb-ı kirâmına düşmanlık etmeselerdi çok iyi olurdu. Hin- distândaki hindûlar da kendilerine hindû diyor. Kâfir demiyor­lar. Kendilerini kâfir bilmiyorlar. Dârülharbde bulunanların kâfir olduğunu söyliyorlar. Çok yanılıyorlar. Her iki memle- ketde bulunanları da kâfirdir. Gitdikleri yol küfr yoludur.

Bunlar, acabâ Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” Ehl-i beytini de kendileri gibi mi sanıyorlar? Onları da, Ebû Bekr ile Ömere «radıyallahü anhümâ» düşmanmı biliyorlar? Böyle sanmaları, Ehl-i beytin büyüklerini münâfık, ikiyüzlü bilmek olur: Hazret-ri Alînin «radıyallahü anh» diğer üç halîfe ile tam otuz sene idâre yollu görüşdüğünü, onlara olan düş­manlığını sakladığım ve haklan olmadığı hâlde, onlan üstün tutduğunu, \ onlara saygı gösterdiğini söyliyorlar. Bu sözlerine ne kadar şaşılsa yeridir. Bunlar, Ehl-i beyti, Resûlul- lahı sevdikleri için seviyor iseler, Resûlullahın düşmanlannı da düşman bilmeleri lâzım gelirdi ve Resûlullahın düşmanlarına, Ehl-i beytin düşmanlarından dahâ çok söğmeleri ve la’net etmeleri icâb ederdi. Hâlbuki bunların, Resûlullahın en büyük’ düşmanı olan ve Onu çok inciten ve sayısız sıkıntılar yapan Ebû Cehle sövdükleri ve la’net etdikleri, onun kötülüğünü anlatdıklan, hiç görülmemiş ve işitilmemişdir. Resûlullahın en çok sevdiği hazret-i Ebû Bekri, kendi bözuk görüşleri ile Ehl-i beytin düşmanı sanıyorlar. Bu yüzden ona söğüyor ve kötüle­mek için ağızlarına geleni söyliyorlar. Şânına yakışmıyacak şeyleri iftirâ ediyorlar. Bu nasıl dindir ve mezhebdir? Allah göstermesin! Hazret-i Ebû Bekrin ve hazret-i Ömerin ve bütün Eshâb-ı kirâmm «rıdvânullahi aleyhim ecma’in», Resûlullahın Ehl-i beytine «radıyallahü anhüm» düşman olacakları, hiç düşünülebilirini? Bu insâfsızlar, saygısızlar, keşki, Ehl-i beytin düşmanlarına söğselerdi. Sahâbe-i kirâmm büyüklerinin ismle- rini söylemeselerdi, din büyüklerini kötü sandıracak hâle düş- meselerdi, çok iyi olurdu. Böyle yapsalardı. Ehl-i sünnet ile aralarında ayrılık kalmazdı. Çünki, Ehl-i sünnet de, Ehl-i bey­tin düşmanlarım düşman bilmekde ve onlan İcötülemekde ve söğmekdedir. Ehl-i sünnetin çok ince, çok güzel bir sözü de şudur ki, çeşid çeşid küfrlere dalmış olan belli bir kimsenin bile cehenneme gideceğini söylememelidir. Tevbe edebilir, tekrâr müslimân olabilir derler. Böyle kimselere de, ismini söyliyerek

la’net etmeğe izn vermezler. Adını söyliyerek, belli bir kâfire la’net etmemelidir. Kâfirlere la’net olsun demelidir, derler. Ölürken îmânsız gitdiği kesin olarak bilinen kimselere la’net olunabilir derler. Bunlardan ba’zıları, sıkılmadan, çekinmeden hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömere la’net ediyorlar ve Sahâbe-i kirâmın büyüklerine dil uzatıyor, onlara söğüyorlar. Allahü teâlâ, bu zevalhların doğru yola gelmelerini, bu yanlış, bozuk yoldan kurtulmalarını nasîb eylesin! Âmîn.

Bu konuda, Ehl-i sünnet ile bunlar arasmda iki büyük ayrılık vardır:

  1. — Ehl-i sünnet âlimlerine göre, dört halîfenin de hilâ­fetleri hakdır, doğrudur. Çünki, gaybdan haber veren hadîs-i şeriflerden birisinde, (Benden sonra hilâfet otuz senedir) buyu­ruldu. (Ya’nî tam, kâmil hilâfet otuz senedir. Bu otuz sene hazret-i Alînin hilâfeti ile temâm oldu. Bu hadîs-i şerîf, dört ‘ halîfenin de haklı olarak halîfe olduklarını göstermekdedir ve halifelik sıraları da haklıdır. Ehl-i sünnet olmıyanlardan bir kısmı, üç halîfenin haksız olarak halîfe olduklarını söyliyorlar. Hilâfeti, güç kullanarak, zorla aldıklarını zannediyorlar. Yal­nız, hazret-i Alî haklı olarak halîfe olmuşdu, diyorlar. Hazret-i Alînin diğer üç halîfe zemanmda ses çıkarmaması, onlara itâ’at etmesi, ortalığı idâre etmek, fitne çıkarmamak içindi diyorlar. Peygamber efendimizin Eshâb-ı kirâmınm, birbirleriyle yalan­dan ahbâblık etdiklerini, ikiyüzlü olduklarını sanıyorlar. Geçinmek için birbirlerine dost göründüklerine inanıyorlar. Çünki, bunların söylediğine göre, hazret-i Alînin halîfe olma­sını istiyenler, üç halîfenin adamları ile istemiyerek arkadaşhk etmiş ve olduğu gibi görünmemişlerdir. Onlar da, hazret-i Alîyi sevmedikleri hâlde, güleryüz göstermişler, düşmanlıklarını giz­lemiş, dost olarak görünmüşlerdir. Bunların söylediğine göre, Eshâb-ı kirâmm hepsi ikiyüzlü ve yalancı olmakdadır. İçle­rinde olanın aksini göstermişlerdir. Bunlara göre,Muhammed aleyhisselâmm Ümmetinin en kötüleri, Eshâb-ı kirâm olmak- dadır. Sohbetlerin, toplantıların en kötüsü de, Resûlullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» sohbeti olmakdadır. Çünki, bu kötü huylar, onlara, Onun sohbetinden, Onun nasihatlanndan gelmiş oluyor. Dünyânın en kötü zemanı Eshâb-ı kirâmın. zemanı olmakdadır. Çünki: ikiyüzlülük, düşmanlık, birbirini çekememek, kin tutmak ile yaşamış oluyorlar. Hâlbuki, Kur’â- n-ı kerîmde, Feth sûresinin son âyetinin meâl-i âlîsi, (Onlar

birbirlerine karşı çok merhametlidirler) dir. Böyle kötü inanışlar­dan Allahü teâlâya sığınırız. Bu ümmetin ilerce gelenleri, en üstün­leri böyle kötü huylu olurlarsa, sonra gelenlerde hiç iyilik bulunabi­lir mi? Acabâ, Resülullahın «sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem» soh­betinin üstünlüğünü ve ümmetin iyiliğini bildiren âyet-i kerîmeleri ve hadîs-i şerifleri işitmemişler mi? Yoksa bunlara inanmıyorlar mı? Kur’ân-ı kerîmi’ve hadîs-i şerifleri bizlere Eshâb-ı kirâm ulaş- dırdı. Eshâb-ı kirâm kötülenirse, onların bizlere bildirdiği din de kötülenmiş olur. Allahü teâlâ, böyle bozuk sözlerden, çirkin ina­nışlardan bizleri korusun! Böyle sözlerle, islâmiyyeti yıkmağa uğraşdıkları anlaşılıyor. Resülullahın «sallallahü aleyhi ve sel­lem» Ehl-i beytini sevmek maskesi altında, islâmiyyeti boz­mağa çalışıyorlar. Resülullahın islâmiyyetini yok etmek gâyesinde oldukları anlaşılmakdadır. Allahü teâlâ, yurdumuz­daki müslimânlan aldanmakdan korusun! Keşki hazret-i Alîyi “radıyallahü anh” sevenlere saygı gösterselerdi. Onları münâfık, ikiyüzlü bilmeselerdi. Hazret-i Alîyi sevenler ile ona karşı olanla­rın birbirleriyle yalandan arkadaşlık etdikleri, otuz sene birbirleri­ni aldatdıklan söylenirse, bunların hangisinde iyilik kalır? Bunla- nn hiangisinin sözüne güvenilebilir? Hazret-i Ebû Hüreyreye «radıyallahü anh» söğüyorlar, onu kötülüyorlar. Onu kötüle­mekle, islâmiyyetin- emrlerinin, yasaklannm yarısını kötüle­miş, çürütmüş olduklarım anlıyamıyorlar. Çünki, müctehid olan derin âlimler buyuruyorlar ki, islâmiyyetin emrleri ve yasaklan üçbin hadîs-i şerîfden çıkarılmışdır’ Ya’nî ahkâm-ı şer’ıyyeden üçbini, hadîs-i şeriflerden anlaşılmışdır. Bu hadîs-i şeriflerden binbeşyüz dânesini hazret-i Ebû Hüreyre haber vermişdir. Bunun için, onu kötülemek, ahkâm-ı şer’ıyyenin yansını çürütmek, kıymetden düşürmek olur. İmâm-ı Buhârî buyuruyor ki, İslâm âlimlerinden sekizyüzden fazla kimse, hazret-i Ebû Hüreyredeıi hadîs-i şerîf alıp bildirmişdir. Bunlâr- dan çoğu Eshâb-ı kirâmdan ve Tâbi’în-i izamdan idi. Meselâ Abdüllah ibni Abbâs ve Abdüllah ibni Ömer ve Câbir bin ‘ Abdüllah ve Enes bin Mâlik hazretleri, hazret-i Ebû Hüreyre^ den hadîs-i şerîf nakl etmişlerdir “radıyallahü anhüm”. Haz- ret-i Ebû Hüreyreyi .kötüliyen bir hadîs-i şerîf söyliyorlar ve bunu hazret-i Alî haber verdi diyorlar. Bu sözleri uydurmadır. Bu sözün iftirâ olduğunu derin âlimler meydâna çıkarmışdır. Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» efendimizin Ebû Hüreyrenin ilminin, zekâsının artînası için düâ buyurduğunu’ bildiren hadîs-i şerîf âlimler arasında meşhûrdur ve Buhâfî-yi

şerîfde (kitabül ilm) kısmında yazılıdır. Şöyle ki: Ebû Hüreyre «radıyallahü anh» buyuruyor ki, Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» efendimizin yanında oturuyorduk. Buyurdu ki, (içi­nizden hanginiz elbisesini çıkarıp yere yayar? Ba’zı şeyler söyUye- ceğim. Sonra elbisesini toplayıp katlasın, sözlerimi hiç unutmaz). Paltomu çıkarıp yaydım. Resûlullah efendimiz dilediğini söy­ledi. Paltomu giydim. Göğsümü kapadım. Bundan sonra, işit- diğim hiç bir şeyi unutmadım. Hazret-i Ebû Hüreyre gibi bir din büyüğünü, hazret-i Alîye düşman sanarak o mübârek zâtı söğüp kötülemek ne kadar insâfsızlıkdır. Bu taşkınlıklar, hep aşın sevmekden ileri gelmekdedir. Nerede ise îmânlan gidecek. Eğer onların zannetdiğj gibi hazret-i Alînin üç halîfeye istemi- yerek itâ’at etdiğini, iki yüzlü olarak geçindiğini düşünsek bile, onun iki halîfeyi öven sözleri her tarafa yayılmış bulunmakda- dır. Bu sözlerine ne diyecekler? Meselâ, hazret-i Alînin «radı- yallahü anh» halîfe iken ve memleket idâresi elinde iken, üç halîfenin haklı ve doğru olarak halîfe olduklarını bildirdiğini bütün kitâblar yazmakdadır. Buna ne cevâb verecekler? Çünki ikiyüzlülük, nihâyet kendi hakkı bildiği hilâfeti istememek ve üç halîfenin haksız olarak halîfe olduklarını söylememekdir. Üç halîfenin hilâfetlerinin doğru olduğunu söylemek ve hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömerin müslimânlann en.üstünü olduk­larını bildirmek, hiç de ikiyüzlülük olmayıp, bir hakikati ortaya koymakdır. Bundan başka, üç halîfenin ve dahâ birçok Sahâbînin üstünlüklerini bildiren ve dünyânın her tarafına yayılmış olan sahîh ve sağlam hadîs-i şerifler vardır. Eshâb-ı kirâmdan birçoğunun Cennete gideceği, hadîs-i şeriflerde ism- leri ile müjdelenmişdir. Bu hadîs-i şeriflere ne diyecekler? Çünki, Resûlullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» ikiyüzlülük yapacağını söylemek hiç câiz değildir. Her Peygamberin, her hakîkati olduğu gibi bildirmesi lâzımdır. Eshâb-ı kirâmı öven âyet-i kerîmelere acabâ ne diyecekler? Âyet-i kerîmelerde iki­yüzlülük hiç düşünülemez. Allahü teâlâ, insâf versin! Ak­lı olan herkes bilir ki, ikiyüzlülük çok kötü bir huydur. Hâinlikdir. Allahın arslanı olan hazret-i Alîde bu kötülüğün bulunacağmı söylemek, çok yersizdir. İnsanlık îcâbı bir iki sâ’at veyâ bir iki gün böyle olacağı düşünülse bile, Allahın arslamnın tâm otuz sene, hep bu kötü huyla yaşadığını söyle­mek, çok çirkin bir iftirâdır. Küçük günâha devâm etmenin büyük günâh olduğu bildirilmişdir. Hâinlerin, münâfıklann

alâmeti plan bu kötü sıfata senelerce devâm edenin hâli acabâ neye varır. Bu sözlerinin kötülüğünü keşki anlasalardı da, hazret-i Alîyi kötü duruma düşürmemek için, iki halîfenin üstünlüğünü inkârdan vaz geçseler idi, ne iyi olurdu. Münâfık- larıri alâmeti olan ikiyüzlülüğün kötülüğünü anlasalardı, hazret-i Alîyi böylece lekelemek belâsından kurtulurlardı. İki belâdan hafifini kabûl ederek, İkincisinden kurtulmuş olur­lardı. Şunu da söyliyelim ki, iki halîfenin dahâ üstün olduğuna inanmaları, hiç de belâ değildir. Ya’nî hazret-i Alîyi küçültmez. Hazret-i Alînin halifeliğe hakkı olduğunu ortadan kaldırmaz. Onun, halifeliğe hakkı ve vilâyet derecesinin yüksekliği ve hidâ- yat, irşâd mertebesinin kuvveti, yine olduğu gibi kalır. Hâl­buki, birinci olarak halîfe olmak hakkı idi, bu hakkım elinden alanlara istemîyerek dost göründü demek, o büyük imâmı küçültmek, kötülemek olur. Çünki, ikiyüzlülük, münâfıkların alâmetidir ve yalancıların, aldatıcıların huyudur.

  • — Ehl-i sünnet âlimleri «rahime-hümullahü teâlâ» buyuru­yor ki, Resûlullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» Eshâb-ı kirâmı ara­sındaki döğüşmeler, çekişmeler, iyi düşüncelerle, faideli sebeblerle meydâna gelmişdir. Onlann hiçbiri nefslerine uymamış, inâd ile bir­şey yapmamışlardır. Çünki, Eshâb-ı kirâmın nefsleri, Resûlullahın sohbetinde tertemiz olmuşdu. Kalblerinde birbirleri için düş­manlık ve kin ve inâd kaİmamışdı. Herbiri islâm âlimlerinin hepsinden dahâ yüksek birer müctehid olmuşdu. Her müctehi- din kendi ictihâdına göre iş yapması vâcibdir. Ba’zı işlerde müctehidlerin ictihâdlan, ya’nî hak olarak, doğru olarak gör­dükleri, birbirlerine elbette uymaz. İctihâdlan uymayınca, işleri de elbette birbirine uymaz, çatışır. Çünki; herbirinin kendi ictihâdına göre hareket etmesi doğru olur. İşte bundan, dolayı, Eshâb-ı kirâmm işlerinin birbiriyle çatışması, hak için, doğruyu meydâna çıkarmak için çalışmalarından hâsıl olmuş- dur. Bu çalışmaları, birbirlerine uymaları demekdir. Ayrılık­ları, çatışmalan, nefs-i emmârenin arzûlarım yerine getirmek için değildir. Ba’zı kimseler, hazret-i Alî ile harb edenlere kâfir L diyor. Onlara çirkin şeyler söyliyor, kötülüyorlar’. Hâlbuki, Eshâb-ı kirâm, ictihâd edilmesi lâzım olan işlerin birkaçında Resûlul: lah «sallallahü aleyhi ve sellem» efendimizden de ayrıldılar ve Resûlullahın bulduğuna,”bildirdiğine uygun söylemediler. Bun­ların hakkı, doğruyu, Resûlullahın bildirdiğinden başka bul-

malarını ne Allahü teâlâ ve ne de Onun Resûlü kötülemedi. Kendilerine acı birşey bile söylenmedi. Vahy inmekde iken, hiçbiri bu yüzden suçlu görülmedi. Böyle olunca, hazret-i Alî­nin ictihâdına uymıyan ictihâd sâhiblerine, nasıl olur da kâfir denilebilir? İctihâdları hazret-i Alînin ictihâdına uymıyanlar, niçin kötülenebilir? Hazret-i Alî ile harb edenler, onlann dille­rine doladıkları birkaç kişi değildi. İslâm büyüklerinden bin­lerle kimse idi.

[Kısas-ı Enbiyâda, hazret-i Alî «radıyallahü teâlâ anh» ile harb edenlerin sayısının, Cemel, ya’nî deve vak’asmda otuzbin olduğu yazılıdır. Sıffin vak’asında, hazret-i Alî ile harb edenle­rin yüzyirmibin kişi olduğu bildirildi. Her ikisinde ölenlerin toplamı kırkbeşbin idi.]

Eshâb-ı kirâmın büyüklerine, hattâ Cennet ile müjdelenmiş olanlarına, kâfir demek ve onlara çirkin şeyler söylemek kolay bir iş değildir. Ağızlanndan çıkanın kötülüğünü keşki anlasa­lardı. İslâm dîninin ve islâmiyyetin yansına yakm bilgilerini bunlar bildirmişdir. Bunlar kötülenirse, dînin yarışma güven kalmaz. Bunlar nasıl kötü olabilir ki, islâm âlimlerinden hiçbiri bunlardan birinin bildirdiği haberi red etmemişdir. Hazret-i Alî de, bunlardan işitdiğini haber vermekdedir. Kur’ân-ı kerîmden sonra yeryüzündeki en doğru kitâbm (Sahîh-i Buhârî) kitâbı olduğunu Şî’îler de biliyor ve söylüyor. Bu fakîr Eya’nî imâm-ı Rabbânî] , Şî’î âlimlerinin büyüklerinden olan Ahmed Tebtîden işitdim ki, (Kur’ân-ı kerîmden sonra yeryü­zündeki kitâbların en doğrusu, Buhârî kitâbıdır) diyordu. Bu kitâbda, hazret-i Alî ile birlikde olanlann bildirdiği haberler bulunduğu gibi, karşı tarafdakilerin bildirdiği haberler de var­dır. Haber verenin, iki tarafdan birinde bulunması, haberin kıymetini azaltmamış ve artdırmamışdır. Hazret-i Alînin bil­dirdiği haberi yazdığı gibi, hazret-i Mu’âviyenin bildirdiği haberi de kitâbına yazmışdır. Eğer hazret-i Muâviyede ve onun bildirdiği hadîs-i şerîfde bir şübhesi olsa idi, onun bildirdiği haberi kitâbına elbette sokmazdı. Bunun gibi, bütün hadîs âlimleri de, iki tarafdan gelen hadîsler arasında hiç fark görme­miş, hazret-i Alî ile harb etmeği kusûr ve leke saymamışdır.

İctihâdlar birbirine uymadığı zeman, hep hazret-i Alînin ictihâdının doğru olması, ona uymıyanların yanlış olması lâzım gelmez. Evet bu muhârebelerde hazret-i Alînin ictihâdı doğru idi. Tâbi’înin âlimlerinin ve mezheb imâmlanmızm, birbirine uymıyan ictihâdlar arasında hazret-i Alînin ictihâ- dına uymıyan ictihâdları seçtikleri ve hazret-i Alînin ictihâdını kabûl etmedikleri çok olmuşdur. Eğer hazret-i Alînin ictihâdı- nın her zeman doğru olması lâzım gelseydi, ona uymıyan ictihâd kabûl edilmezdi. Kâdî Şüreyh, Tâbi’înin büyüklerinden idi ve müctehid idi. Hazret-i Alînin ictihâdı ile hükmetmedi ve oğlu imâm-ı Hasenin şâhidliğini kabûl etmedi. Oğlun babaya şâhid olmasını kabûl etmem dedi. Bütün müctehidler de, kâdî Şüreyhin sözüne uymakda ve oğlun babaya şâhid olmasını kabûl etmemekdedir. Dahâ nice yerlerde, hazret-i Alînin icti- hâdına uymıyan ictihâdlara göre hareket edilmekdedir. Din kitâblannı okuyan insâfll kimseler, sözümüzün haklı oldu­ğunu anlarlar. Bunun için, misâl vermekle sözü uzatmıyalım. Görüliyor ki, Hazret-i Alînin ictihâdına uymıyan ictihâdda bulunmak ve onun ictihâdına uymamak suç değildir. Ona uymıyanlann kötü olması, kötülenmesi lâzım gelmez.

Hazret-i Âişe «radıyallahü anhâ», Resûlullahın sevgilisi idi. Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» vefât edinceye kadar Onu çok sever ve üstün tutardı. Resûlullah, ölünceye kadar, onun odasında yaşadı ve onun kucağında can verdi ve onun güzel kokulu odasında defn edildi. Böyle şerefli olmak- dan başka, çok âlim ve müctehid idi. Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem», dînin yansının bildirilmesini ona bırakmış­lardı. Eshâb-ı kirâm, yapacaklan bir şeyde şaşırdıklan, sıkış- dıkları zeman, ona koşarla*, istediklerini öğrenirler, müşkillerini çözerlerdi. Hazret-i Emîre uymadı diye, böyle şerefli Sıddîkaya, böyle müctehideye dil uzatmak, çok çirkin iftirâlarda bulunmak, bir müslimânın yapacağı şey değildir. Resûlullaha îmân eden kimseden çok uzakdır. Hazret-i Alî Resûlullahın dâmâdı ise, hazret-i Âişe de, zevce-i mütehherası- dır ve sevgilisidir ve kıymetli hayât arkadaşıdır. Bundan birkaç sene evvel bu fakir

[ya’nî imâm-ı Rabbânî]

, her hafta fakîrlere yemek verince, sevâbını, (Ehl-i abâ)nın rûhlanna niyyet eder­dim. Ya’nî Resûlullah efendimiz ile birlikde, hazret-i Alî, hazret-i Fâtıma, hazret-i Hasen ve hazret-i Hüseynin ruhlarına da gönderirdim. Bir gece rü’yâda, Resûlullah efendimize selâm verdim. Bana iltifat buyurmadı. Başka tarafa bakdı ve (Ben yemeği Âişenin evinde yirdim. Bana yiyecek gönderenler, onun evine gönderirlerdi) buyurdu. Uyandım. Bana iltifat buyurma­malarına sebeb, yemek sevâbını^ hazret-i Âişeye de gönderme­diğim için olduğunu anladım. Ondan sonraki yemeklerin sevâbım, hazret-i Âişeye de, hattâ ezvâc-ı mütahherâtın hep­sine «radıyallahü teâlâ anhünne» de gönderdim. Çünki, bunların hepsi de, Ehl-i beytdir, Böylece, Ehl-i beytin hepsinden yardım ve şefâ’at beklemekle şereflendim.

Resûlullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» Âişe «radıyallahü teâlâ anhâ» yolu ile incitilmesi, Alî «radıyaliahü teâlâ anh» yolu ile incitilmesinden dahâ ziyâdedir. Aklı ve insâfı olanlar, böyle olduğunu kolayca anlar.

Yukardan beri söylediklerimiz, hazret-i Aliyi sevmek ve ona kıymet vermek, Resûlullahın sevgisinden ve kıymetinden olduğuna göredir. Resûlullaha yakın olduğu ve sevgilisi olduğu için sevildiğine göredir. Eğer bir kimse, hazret-i Alîyi doğrudan doğruya sever ve Resûlullahın sevgisini araya katmadan yalnız onu kıymetlendirirse, buna bir diyeceğimiz yokdur. Ona birşey denemez. Çünki o dîni yıkmak için uğraşmakdadır ve islâmiy­yeti yok etmek için çalışmakdadır. Resûlullahı bırakarak, başka bir yol tutmuşdur. Muhammed aleyhisselâm yerine, hazret-i Aliye yüz çevirmişdir. Bu ise, küfrdür, zmdıklıkdır. Hazret-i Alî böyle kimseleri sevmez. Bunların sözlerinden yazılarından incinir. Eshâb-ı kirâmı sevmek ve ezvâc-ı tâhirâtı ve dâmâdlarını sevmek, hep Resûlullahı sevmekden hâsıl olmakdadır “aleyhi ve alâ âlihî ve eshâbihissalevât”. Onlan büyük bilmek ve saygı göstermek, hep Resûlullah içindir «aley- hissalâtü vesselâm». (Onlan seven, beni sevdiği için sever) hadîs-i şerîfi, böyle olduğunu göstermekdedir. Bunun gibi, onlardan birine düşmanlık etmek, Resûlullaha düşman olmak demek­dir. (Onlara düşmanlık eden, bana düşman olduğu için eder) hadîs-i şerîfi de, bunu göstermekdedir. Demek ki, (Eshâbımı sevmek, beni sevmek demekdir. Onlara düşmanlık etmek, bana düşmanlık etmek olur) buyurmakdadır.

Hazret-i Talha ve hazret-i Zübeyr «radıyallahü teâlâ anhümâ», Eshâb-ı kirâmm büyüklerindendir. İkisi de, Cennet ile müjdelenmiş olan on kişidendir. Bunlara dil uzatmak, kötü­lemek çok yersizdir. Onlara yapılan la’net ve kötülük, söyli- yene döner. Hazret-i Ömer «radıyallahü anh» vefât edeceği zeman, kendisinden sonra, içlerinden birinin halife seçilmesini bildirdiği altı kimseden biri Talha, biri de Zübeyrdir. Halîfe Ömer «radıyallahü anh», bu altısından hangisinin dahâ üstün olduğunu anlıyamadı. Bu ikisi, hilâfeti istemediklerini bildirdi­

ler. Bu Talha, öyle bir Talhadır ki, Resûlullaha «sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem» karşı edebi gözetmediği için, babasını öldürmüş- dür. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde, onun, Resûlullaha olan bu saygısını senâ buyurmuşdur. Zübeyre gelince, Resûlullah «sallal­lahü aleyhi ve-sellem», onu öldjirenin Cehenneme gideceğini haber vermişdir. Ona la’net eden, onu kötüliyen kimsenin alçak­lığı, onu öldürenden az değildir.     _ ‘ ‘

Din büyüklerine dil uzatmakdan, islâmın büyüklerini kötülemekden sakınınız! Aman sakınınız! Çok sakınınız! Onlar bütünömrlermi, islâmiyyeti yaymakda ve yaradılmışla- rın en iistünu olan Muhammed aleyhisselâma yardım etmekde tüketdiler ve bütün mâllannı, dini kuvvetlendirmek için geçe gündüz, açıkça ve gizlice fedâ etdiler. Resülullahın sevgisi için, akrabalarını, ahbablarım, çocuklarını, zevcelerini, memleket­lerini, evlerini, akarsularını, tarlalarını, ağaçlarını terk etdiler. Resûlullahı «sallallahü aleyhi ve sellem», bunların hepsine ve kendi canlarına tercih etdiler. Bunların sevgisini ve canlarının sevgisini bırakıp, Resülullahın sevgisini seçdiler. Resûlullahla konuşmak, Onunla berâber bulunmak şerefine kavuşdular. Onun sohbeti bereketi ile, Peygamberlik üstünlüklerine erişdi- ler. Allahü teâlânın gönderdiği vahyi gördüler ve melekle bera­ber bulunmakla şereflendiler. Fizik ve kimyâ kanûnlarmın üstünde olan hârikalara ve mu’cizelere şâhid oldular. Başkala­rının işitdiği şeyler, onlara açıkça gösterildi. Sonra gelenlerden hiçbirine nasîb olmıyan yakınlıklar, üstünlükler onlara ihsân edildi. Öyle yükseldiler, öyle sevildiler ki, başkalarının dağ kadar altın dağıtmakla kazandıkları derecelerin, bunların bir avuç arpa vermekle kavuşdukları derecelerin yarısı kadar olmadığı bildirildi. Allahü teâlâ, onları, Kur’ân-ı kerîmde medh ve senâ eyledi. Onlardan râzı olduğunu ve onların da, Allahdan râzı olduklarını bildirdi. Feth sûresinin son âyetinde, şerefleri yükseltildi. Bu âyet-i kerîmede, Allahü teâlâ bunlara gayz, kin bağlıyanlarm kâfir olduklarını beyân buyurdu. Onlara gayz, kin bağlamakdan, küfrden kaçar gibi kaçmalıdır.

Resûlullaha «sallallahü aleyhi ve sellem» bu kadar kuv­vetli bağlanmış olan ve Onun sevgisini ve teveccühünü kazan­makla şereflenmiş bulunan mubârek kimseleri, ictihâd yeri olan birkaç işde birbirlerine uymadıklarını ve birbirleriyle çatışdıklarım ve kendi ictihâdlarma göre iş tutduklannı öne sürerek, buplara dil uzatmak, beğenmemek, hiç doğru değildir.

Böyle işlerde birlik olmak değil, ayrılmak belki dahâ doğrudur ve başkasının görüşüne uymamak lâzım gelmekdedir. İmâm-ı Ebû Yûsüfün «rahime-hullahü teâlâ», ictihâd derecesine yükseldikden sonra imâm-ı a’zam Ebû Hanîfeye «rahmetullahi teâlâ aleyh» uyması hatâ olur. Kendi ictihâdına uyması doğru olur. İmâm-ı Şâfî’î «rahmetullahi aleyh», Eshâb-ı kirâmdan hiç birinin «radı- yallahü teâlâ anhüm ecma’în» görüşünü, buluşunu, kendi görü­şünden üstün tutmadı. İster Ebû Bekr-i Sıddîk olsun, ister hazret-i Alî olsun, kendine uymıyan ictihâdlan almadı. Kendi ictihâdı onlara uymasa bile, kendi görüşü ile hareket etmeği doğru bildi. Ümmetden herhangi bir müctehidin, Eshâb-ı kirâ- mın ictihâdından ayrılması câiz oluyor ve hak olarak görülüyor da, Eshâb-ı kirâmın birbirinin ictihâdlanna uymamalan niçin suç sayılıyor ve bu yüzden o büyüklere dil uzatılıyor?

Eshâb-ı kirâm «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în», Resûlul- lahm «sallallahü aleyhi ve sellem» ictihâdına uymıyan ictihâdlar da yaparlardı. Resûlullahın ictihâdına uymıyan hareketlerde bulunurlardı. Vahy gelmekde iken, onlann bu ayrılıklarına birşey denilmedi. Hiçbiri bu yüzden kötülenmedi. Resûlullahın «sallal­lahü aleyhi ve sellem» ictihâdına uymıyan ictihâdda bulunmaları yasak edilmedi. Allahü teâlâ, Eshâb-ı kirâmın ictihâdlannda ayrı­lık olmasını istemeseydi, ayrılmalarını beğenmeseydi, ayrılmala­rını elbette yasak ederdi. Ayrılanlann azâb göreceği bildirilirdi. Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» ile konuşurken, yüksek sesle konuşmanın yasak edildiğini ve yüksek sesle konuşanlara azâb yapılacağının bildirildiğini hepimiz biliyoruz. Hücurât sûre­sinin ikinci âyetinin meâl-i şerifi, (Ey mü’minler! Seslerinizi, Resfi­ilili ahin sesinden dahâ yükseltmeyiniz. Onunla konuşurken, birbirinizle konuşur gibi bağrışmayınız!) dir. Beğenmediği bir hareketi, hemen yasak eylemişdir. Bedr gazâsında esirlerin ne yapılacağını konuşurken, Eshâb-ı kirâmın ictihâdlan arasında aynlık oldu. Hazret-i Ömer ile hazret-i Sa’d bin Mu’âz, esîrleri öldürelim dediler. Başkalan, para karşılığı koyuverilmesini istedi­ler. Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» de, böyle ictihâd buyurmuşdu. Bu içtihada uyarak, esîrleri koyuvermeğe başladı­lar ise de, sonra âyet-i kerîme gelerek, hazret-i Ömerin ictihâdının doğru olduğu bildirildi. İctihâdların birbirine uymadığı, böyle dahâ nice işler olmuşdur.

[Bunlardan birini, Ahmed Cevdet Paşa «rahime-hullahü teâlâ»,

(Kısas-ı Enbiyâ) kitâbında şöyle anlatıyor Hicretin altına senesin­de, bindörtyüz kişi ile Kâbe’i mu’azzamayı ziyâret için Medmeden Mekkeye gidilirken, kâfirler müslimânları Mekkeye sokmak istemediler. Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem»(Hudey- biye) denilen yerde durdu. (Yâ Ömer! Mekkeye git!. Harb için gelmediğimizi, Kâ’beyi ziyâret edip, gen döneceğimizi onlara söyle!) buyurdu. Hazret-i Ömer, bu emrin ictihâd yolu ile verildiğini anlayıp kendi ictihâdını bildirdi ve (Yâ Resûlallah? Kureyş kâfirleri, benim kendilerine çok düşman olduğumu bilirler. Aralarına girersem beni parçalarlar. Bu iş için Osmâ- nın gitmesi uygundur. Osmânın orada akrabâsı çokdur. Onu korurlar) dedi. Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem», Öme­rin bu cevâbına incinmek şöyle dursun, kabûl buyurdu. Mek­keye hazret-i Osmânı gönderdi, Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem», bunun gibi Eshâbının nice ictihâdlarını kabûl buyurmuş ve (Allahü teâlâ, doğru sözü, Ömerin diline yerleşdir- mişdir) demişdir»].

Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem», son hastalı­ğında, onlar için birşeyler yazmak diledi ve kâğıd istedi. Eshâb-ı kirâm «aleyhimürrıdvân», kâğıd getirmekde, birbirine uymadılar. Kâğıd getirelim diyenler olduğu gibi getirmiyelim diyenler de oldu. Hazret-i Ömer-ül-Fârûk «radıyallahü anh», getirmiyelim diyenlerden idi. (Bize Allahın kitâb; Kîır’ân-ı kerîm yetişir) demişdi. Bu yüzden de hazret-i .Ömere sal­dırıyorlar. Ağızlarına geleni şöylemekden çekinmiyorlar. Doğrusu birşey söylemeğe haklan yokdur. Çünki, hazret-i Ömer, o ânda Vahyin kesilmiş olduğunu ve Allahü teâlânın emrlerinin temâmlandığmı, islâmiyyete kaynak olarak, yalnız ictihâd yolunun açık kaldığını anlamışdı. Resûlullah «sallal­lahü aleyhi ve sellem» efendimiz, o vakt ictihâd ile.anladıkla­rını yazacakdı. Haşr sûresinin ikinci âyetinin meâl-i şerifi, (Ey akl sâhibleri! Bildirilenlerden ibret abnız!) dır. Burada, ictihâd derecesindeki- âlimlere, ictihâd etmeleri emr ediliyor. Eshâb-ı kirâmm hepsi’müctehid idi. Orada yazılacak ictihâd bilgileri için, onlar da ictihâd ederdi. Hazret-i Ömer «radıyallahü anh», Peygamberimizin «sallallahü aleyhi ve sellem» hastalığın ağnlan artdığı bir zemanda, bu iş için de sıkılmasını uygun bulmadı. Resûlullahı çok sevdiği için, Eshâbın ictihâdı ile işlerin çözülmesi yetişir. Resûlullahı yormıyalun düşüncesiyle, (Allahın kitâbı bize yetişir) dedi. Müctehidler, aranılan bilgileri, Kur’ân-ı

kerîmden ictihâd yolu ile çıkardıklarından, o yazılacakları, ictihâdla çıkarmamız için, bize Kur’ân-ı kerim yetişir buyurdu. Yalnız (Allahın kitâbı yetişir) demesinden anlaşılıyor ki, o ânda yazılacak şeylerin, Kur’ân-ı kerîmde bildirilenlerden çıkarılacağını, hadîs-i şeriflerden çıkarılacak şeyler olmadığını sezmişdi. Görülüyor ki, hazret-i Ömer «radıyallahü anh», Resû- lullahı «sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem» çok sevdiği ve çok acıdığı için, hastalığın en sıkıntılı, acılı zemanında, yazı ile yorul­masını, üzülmesini uygun görmiyerek, kâğıd getirilmesini iste­medi. Resülullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» o ânda yazmak istemesi de, Eshâbına bir ihsânda bir yardımda bulunmak içindi. Bildirilmesi elbette lâzım olan şeylerden değildi. Eshâbını ictihâd etmek sıkıntısından kurtarmak istemişdi. (Kâğıd getiriniz) emri, bir ihsân olmayıp da, elbette lüzûmlu olsaydı, tekrâr isterdi. Dilediklerini elbette yazardı. Eshâbının sözlerindeki ayrılığı gör­mekle, bu emrinden vaz geçmezdi.

Süâl: Hazret-i Ömer, orada (Acabâ sayıklıyor mu? Araşdırınız) demişdi. Bu ne demekdir?

Cevâb: Hazret-i Ömer «radıyallahü anh», o zeman, Resû- lullahın, hastalık acıları arasında, bu sözü istemiyerek söyledi­ğini anlamış olabilir. Nitekim (Yazacağım) buyurması, böyle olduğunu göstermekdedir. Çünki, Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem», ümmî idi. Hiçbirşey yazdığı görülmemişdi. (Benden sonra yoldan çıknuyasmız) buyurması da, hazret-i Ömeri öyle düşündürmüş olabilir. Çünki, Allahü teâlâ, din bilgilerinin artık kemâle geldiğini ve ni’metinin temâm oldu­ğunu ve Allahü teâlânın bu hâli beğendiğini bildirmişdi. Bu hâlde, yoldan çıkmak nasıl olur ve kısa bir zemanda yazılacak bir şeyle, bu nasıl önlenebilir? Yirmiüç senede yazılmış olanlar yetişmiyor ve yoldan çıkmağı önliyemiyor da, kısa bir zemanda ve hastalığın acılarının çoğaldığı bir ânda yazılacak birşey bunu nasıl önliyebilirdi? Hazret-i Ömer «radıyallahü anh» bunlan bir ânda kavrıyarâk, gözönünde tutarak (Kâğıd getiriniz!) emrinin insanlık sebebi ile, istemeden mubârek ağzından çıkdığını bildi. Bunların iyice anlaşılmasını, tekrâr sorulmasını istedi. Bu konuşmalarda sesler çoğalınca, Resûlul­lah «sallallahü aleyhi ve sellem »(Kalkınız. Gürültü etmeyiniz! Peygamberin yanında gürültü etmek iyi değildir) buyurdu. Başka bir şey söylemedi. Kâğıd ve kalem ismini anmadı.

Eshâb-ı kirâmın, ictihâd olunacak işlerde, Resûlullahdari «sallallahü aleyhi ve sellem” ayrılmaları, Allah korusun, nefs- lerine uymakla, ehenimiyyet vermemekle olsaydı, mürted olurlardı. Müslimânlıkdan çıkarlardı. Çünki, Resûlullaha «sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem» karşı saygısızlık ve geçimsiz- likde bulunmak küfrdür. Bu ayrılıkları, Haşr sûresinin ikinci âyetindeki emre uymakdan doğuyordu. Çünki, ilmde ictihâd derecesine yükselen yüksek bir âlimin ictihâd olunması lâzım gelen işlerde, kendi ictihâdmı bırakıp başkasının ictihâdına uyması doğru değildir. Böyle yapmasını islâmiyyet yasak etmiş­dir. Evet, Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şeriflerde açıkça bildirilen işlerde ictihâd olunmaz. Herkesin bu açık enirlere uyması lâzım­dır. Bunlara inanması ve ayrılmaması vâcibdir.

Eshâb-ı kirâmın hiçbiri gösterişi sevmez, görünüşe bak­mazdı. Hepsinin düşüncesi, kalblerini temizlemek idi. Haki­kate ve ma’nâya bakarak edebi gözetirlerdi. Gösterişe ve söze bağlanmazlardı. Onların birinci düşünceleri ve arzûları Resû- lullahın emrlerini yapmak, Onu incitecek en ufak şeyden sakınmak idi. Analarını, babalarım, çocuklarını, âilelerini Resûlullaha fedâ etmişlerdi. Ona karşı olan inançları ve ihlâs- ları, sevgileri, saygıları o kadar çokdu ki, mubârek tükrüğü- nün, mubârek tırnaklarının ve tıraş olunca mubârek saçlarının yere düşdüğü görülmemişdir. Bunları kapışırlar, en kıymetli kazanç olarak saklarlar ve bereketlenirlerdi. Yalancı­lık, birbirini aldatmak gibi kötülüklerin çok olduğu bu zemanda ortaya çıkarılan, o temiz insanların bir sözünde, Resûlullaha karşı say­gısızlık anlaşılacak olursa, bu söze başka ma’nâ vermek, sözle­rinin bütününden anlaşılan iyi ma’nâyı düşünmek lâzımdır. Kelimelerinin her ma’nâsını düşünmemelidir.

Suâl: İctihâd ile elde edilen din bilgilerinde yanılmak olabilir deyince, Resûlullahın «sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem» bildirdiği şeylerin hepsinin doğru olacağı söylenebilir mi?

Çevâb:Resûlullah. «sallallahü aleyhi ve sellem» zema- nmda ictihâd ile meydâna çıkan bilgiler, birbirine uymadığı zeman, hangisinin doğru olduğu, Allahü teâlâ tarafından bil­dirilirdi. Çünki, Peygamberlerin yanlış bir iş yapması câiz değildir. Bir iş için, birbirine uymıyan ictihâdlar meydâna çık- dığı zeman, bunlardan hangisinin doğru olduğu, Allahü teâlâ tarafından bildirilirdi. Doğrusu yanlışlarından ayrılırdı. Bunun içindir ki, Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem»

zemanında, bir iş için çeşidli ictihâdlar yapıldığında, melekle vahy gelir, hangisinin doğnı olduğu bildirilirdi. Bu doğru olanlara göre hareket edilirdi. Bu işleri de, hak ve doğru olurdu. Resûlullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» bildirdiği, yapdığı şeylerin hepsi, elbette doğru olurdu. Yanlışlık ihtimâli yokdur. Çünki, ictihâdla meydâna çıkan bilgilerin de açıkça bildirilenler gibi, doğru oldukları, melekle haber verilmişdir. Ba’zı işlerin açık bildirilmeyip âlimlerin ictihâdına bırakıl­ması, âlimleri ikrâm için idi ve ictihâd sevâbına kavuşmaları için idi. İctihâd ile meydâna çıkan din bilgileri, müctehidlerin derecesini yükseltmişdir. Resûlullahın «sallallahü aleyhi ve sel­lem» vefâtından sonra yapılan ictihâdlar, ya’nî, ictihâdla anla­şılan bilgiler kesin değildir. Bu bilgilere, elbette doğrudur denilemez. Onun için, bu bilgilere göre iş yapılır ise de, doğru olduklarına inanmak lâzım değildir. İnanmayanlar kâfir olmaz. Fekat bir iş için, bütün müctehidlerin ictihâdı birbirine benzerse, ya’nî, icmâ’, sözbirliği olursa, böyle olan ictihâdla meydâna çıkan bilgiye inanmak da lâzım olur.

Mektubumuzun sonunu güzel bir ekle bağlıyalım. Resû- lullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» Ehl-i beytinin «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» üstünlüklerini bildirelim:

Yûsüf bin Abdülberrin bildirdiği hadîs-i şerîfde (Aliyi seven, beni sevmiş olur. Alîye düşmanlık eden, bana düşmanlık etmiş olur. Aliyi inciten, beni incitmiş olur. Beni inciten, Allahü teâlâyı incitmiş olur) buyuruldu:

[Ba’zılar, bu hadîs-i şerîfe dayanarak, hazret-i Alî ile harb edenlere kâfir diyorlar. Hâlbuki, harb edenler birbirine düş­man değil idi. Bedenleri inciniyor ise de, kalbleri birbirine kızgın değil idi. Muhârebe yapılırken, hazret-i Alî «radıyallahü anh», karşıdakilere (Kardeşlerimiz) buyurmuşdu. Hazret-i Muâviye de «radıyallahü anh» hazret-i Alî için (Benim efen­dim) diye yazmışdı. Kısas-ı enbiyâ kitâbının İstanbulda 1331 baskısı yedinci cüz’, 149.cu sahifesinde diyor ki: Hazret-i Hase- nin hilâfeti teslîm etmesi ve Sa’d bin Ebî Vakkâs gibi Eshâbın büyüklerinin kabûl etmesi ile, hazret-i Mu’âviyenin hükümeti meşrû’ olmuşdur. Hazret-i Mu’âviye, Eshâb-ı kirâmdan olduğu hâlde, hükümeti zor kullanarak ele geçirmişdi. Lâkin, zeman bunu îcâb ediyordu. İnsanlar halîfenin emrine uymu­yorlardı. Güç, kuvvet de lâzım geliyordu. Bunun için saltanat devri geldi. Bu işe, Muâviye «radıyallahü anh» haklı ve lâyık

idi. Görülüyor ki, bunların dayandığı Kısas-ı Enbiyâ kitâbı da hazret-i Mu’âviyenin Eshâb-ı kirâmdan olduğunu yazmakda ve kendisine «radıyallahü anh» demekdedir. Yüzellibirinci sahifesinde diyor ki: Ümmetin işlerini yürütmek için artık, kuvvet, zor kullanmak lâzım geliyordu. Bunu yapmak için de, hazret-i Mu’âviye uygun görülmüş idi. İslâmiyyet önceleri hali­fenin emri ile yürütülür iken, sonra saltanat kuvveti lâzım oldu. Maksat ise, islâmiyyetin icrâsı olduğundan, o zeman mevcûd olan Eshâb-ı kirâmın hepsi, Mu’âviyeye bî’at eyledi «rıdvânul- lahi aleyhim ecma’în» Yüzelliyedinci sahifesinde diyor ki: Hazret-i Mu’âviye, Eshâbı kirâmdan idi ve Resülullahın «sallal­lahü teâlâ aleyhi ve sellem» iltifatına nâil olmuşdu. Kureyşin büyüklerinden idi. İslâmiyyeti. kuvvet zoru ile yürütdüğünden, kendisine (Halîfe-i Resûlullah) denildi].

Tirmüzi ve Hâkimin «rahime-hümullahü teâlâ» bildirdiği hadîs-i şerîfde (Allahü teâlâ, dört kişiyi sevdiğini bana bildirdi. Bu dördünü sevmeği bana emr etdi. Bunlar, Ali, Ebû Zer, Mikdâd ve Selmândır) buyuruldu.

Taberânî ve Hâkimin ve Abdüllah ibni Mes’ûdün bildir­diği hadîs-i şerîfde Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem», (Alîye bakmak ibâdetdir) buyurdu. Buhârî ve Müslimdeki Berâ hazretlerinin bildirdiği hadîs-i şerîfde, Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem», hazret-i Haseni omuzuna alarak buyurdu ki: (Yâ Rabbi! Ben bunu seviyorum. Sen de sev!)

Buhârînin bildirdiği ve hazret-i Ebû Bekrin haber verdiği hadîs-i şerîfde, Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» menr bere çıkmış idi. Hazret-i Hasen «radıyallahü teâlâ anh» kuca­ğında idi. Bir bize bakıyor idi, bir de Hasene bakıyordu. (Bu benim oğlum Seyyiddir. Allahü teâlâ, belki bununla iki müslimân askerinin arasını barışdırır) buyurdu.

Tirmüzînin bildirdiği hadîs-i şerîfde, Üsâme bin Zeyd diyor ki, Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sefllem» Hasen ile Hüseyni dizlerine oturtmuşdu ve (Bu ikisi benim oğullarundır ve kızımuı oğullarıdır. Yâ Rabbî! Ben bu ikisini seviyorum. Sen de sev. Bunlan sevenleri de sev!) buyurdu.

Tirmüzînin bildirdiği hadîs-i şerîfde, Enes bin Mâlik diyor ki, Resûlullaha «sallallahü aleyhi ve sellem» Ehl-i beytden «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» hangisini dahâ çok seviyor­sun denildikde (Haseni ve Hüsçyni) buyurdu.

Müsevvir bin Muharremin haber verdiği hadîs-i şerîfde, (Fâtıma «radıyallahü teâlâ anhâ» benden bir parçadır. Onu inciten beni incitmiş olur) buyuruldu.

Hâkimin bildirdiği ve Ebû Hüreyrenin haber verdiği hadîs-i şerîfde, (Fâtunayı Alîden dahâ çok seviyorum ve Alî, bana, Fâtımadan dahâ çok kıymetlidir) buyuruldu.

Âişe «radıyallahü anhâ» buyuruyor ki, Eshâb-ı kirâm hediyyelerini benim evimde iken getirirlerdi. Böylece Resûlulla- hın sevgisini kazanmağa çalışırlardı. Yine buyuruyor ki, Resû- lullahın mubârek zevceleri iki kısma ayrılmışdı. Birinci kışında ben ve Hafsa ve Safiyye ve Şevde vardı. İkinci Kısmda, Ümm-i Seleme ile öteki zevceler vardı. İkinci kısmdakiler, Ümm-i Selemeyi Resûlullaha gönderdiler ve eshâbma (Bana hediyye vermek istiyen, hangi evimde isem, oraya getirsin) buyurmasını söyle dediler. Ümm-i Seleme böyle söyleyince, (Beni incitmeyi­niz! Bana melek vahyi yalnız Âişenin evinde iken getirmekdedir) buyurdu. Ümm-i Seleme de: Yâ Resûlallah! Seni incitmekden Allaha sığınırım. Tevbeler olsun, dedi. O zevceler, ayrıca, hazret-i Fâtımayı da gönderip, böyle söylediğinde, (Ey kızcağı­zım, benim sevdiğimi sen sevmez misin?) buyurdu. Fâtıma «radı- yallahü teâlâ anhâ», evetdedi. (Öyle ise onu sev!) buyurdu.

Âişe «radıyallahü anhâ» buyuruyor ki, Hadîceye «radıyal- lahü teâlâ anhâ» imrendiğim gibi, Resûlullahın hiçbir zevcesine gayret getirmiş değilim. Hâlbuki onu görmemişdim. Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» onun ismini çok söyliyordu. Çok defa koyun kesdiği zeman etinden, Hadîcenin yakınlarına hediyye gönderirdi. Hadîcenin ismini söylediği zeman, (Dünyâda sanki Hadîceden başka kadın yok mu?) derdim. (O şöyle idi, böyle idi. Benim ondan çocuklarım oldu) buyururdu.

Abdüllah ibni Abbâsın bildirdiği hadîs-i şerîfde, (Abbâs bendendir. Ben de Abbâsdamm) buyuruldu.

Deylemînin bildirdiği ve Ebû Sa’îdin haber verdiği hadîs-i şerîfde, (Benim evlâdıma, soyuma dil uzatarak beni incitenlere, Allahü teâlâ çok azâb yapacakdır) buyuruldu.

Hâkimin bildirdiği ve Ebû Hüreyrenin «radıyallahü teâlâ anh» haber verdiği hadîs-i şerîfde, (Sizin en iyiniz, benden sonra ehlime, ya’ni Ehl-i beytime iyilik edeninizdir) buyuruldu.

İbni Asâkirin bildirdiği ve hazret-i Alînin haber verdiği hadîs-i şerîfde, (Ehl-i beytime dokunan kimseye, kıyâmet günü bunun azâbı yetişir) buyuruldu.

İbni Adî ve Deylemînin bildirdikleri ve hazret-i Alînin «radıyallahü teâlâ anh» haber verdiği hadîs-i şerîfde, (Sırâtköprü­sünden en kolay geçecek olanınız, Ehl-i heytimi ve Eshâbımı çok seveninizdir) buyuruldu.

[İmâm-ı Rabbânînin «rahmetullahi teâlâ aleyh» mektûbü- nun tercemesi burada temâm oldu.]

Büyük âlim Seyyid Abdülhakîm Arvâsî [rahmetullahi aleyh], (Eshâb-ı kirâm) risalesinde diyor ki, (Resûlullahın «sallal.- lahü aleyhi ve sellem» Ehl-i beyti üç kısmdır: Neseb„. soy ile akrabâ olanlardır. Halaları böyledir. İkincisi temiz zevceleridir. Üçüncüsü, zevcelerinin başlarını taramak, yemeklerini pişirmek, odaları süpürmek, çamaşır yıkamak ve ev işlerini yapmak için dâima evlerinde bulunan hizmetçi kadınlardır. Hâricdeki işleri yapan, mescidde ezân okuyan Bilâl, Selman, Suheyb dç, hâne-i seâdetden yir ve içerlerdi. Hazret-i Fâtıma ile kıyâmete kadar, çocukları, Ehl-i beytdirler. Bunları, âsî olsalar da, sevmek lâzım­dır. Bunlan sevmek, kalb ile, beden ile ve mal ile yardıîtı, hürmet ve ri’âyet etmek imân ile ölmeğe sebeb ohır. Süriyenin Hama şehrinde, seyyidler için mahkeme vardı. Mısırdaki Abbâsî.halî- feleri zemânındâ, hazret-i Hasenin «radıyallahü teâlâ anh» evlâd- lanna (Şerîf) ismi verilerek beyaz sarık sarmaları, hazret-i Hüsey­nin «radıyallahü teâlâ anh» evlâdına (Seyyid) ismi verilerek, yeşil sanksarmalan tensîb edildi. Bu mubârek sülâleden doğan mubâ­rek çocuklar, iki şâhid ile, hâkim huzûrunda tescil edilirdi. Sultan Âbdülmecîd hân «rahmetullahi teâlâ aleyh» zemânındâ, mason Reşit paşa bu mahkemeleri kaldırdı. Soysuz ve mezhebsiz olan­lara da seyyid deriildi. Uydurma acem seyyidleri her tarafa yayıldı. (Fetâvel-hadîsiyye) de diyor ki, (Sadr-ı evvelde, Ehl-i beytden olanların hepsine şerîf denilirdi. Meselâ, şerifa Abbasî, ■şerîf-i Zeyne,lî denirdi. Fatımî sultanları* şi’î idi; Yalnız Hâsen ‘ ve Hüseyn evlâdına şerîf dediler. Mısrdaki Türkmen sultanla­rından Eşref Şa’bân bin Hüseyn 773 [m. 1371] senesinde, seyyidlerin şeriflerden ayrılmaları için, yeşil sarık sarmalarını emr eyledi.. Bü ‘âdetler her yere yayıldı ise de, şer’î bir değeri yokdur). (Mir’ât-i kâinat) da ve (Mevâhib-i ledünniyye)nin türkçe tereemesinde ve Zerkânî şerhinde, yedinci maksadın üçüncü fas­lında, bu husûsda tafsilât vardır.

EK: Ehl-i sünnet olmıyanlar, bugün yurdumuzdaki müsli­mânlan aldatmağa çalışıyorlar. Hazret-i Alî ile harb edenleri ve bilhâssa hazret-i Mu’âviyeyi kötülemek için, Islâm âlimlerinin kitâblarından vesîka, delü bulamıyorlar. Abbâsî târîhcilerinin, göze girmek, mal ve mevkı’a kavuşmak için uydurdukları acıklı hikâyelere kendileri de katarak, müslimân yavrularını aldatmağa kalkışıyorlar. Türkçe (Kısas-ı Enbiyâ) kitâbındaki yazıları da değişdirerek, kendilerine yalancı şâhid yapıyorlar. Memleketimizdeki müslimânlan, ayırmak ve kardeşi kardeşe düş­man etmek istiyen hâinlerin nasıl iftirâ etdiklerini, yalan söyledik­lerini anlatmak için, Kısas-ı Enbiyâdan birkaç satırı kıymetli oku­yucularımıza bildirmeği uygun görüyoruz:

Kısas-ı Enbiyâ, yedinci cüz’, 107.ci sahifede diyor ki (Hazret-i Hasen «radıyallahü anh» çok evlenir ve çök boşar idi. Aldığı kızlar, ona âşık olurdu. Zevcesi Ca’de, kendisini boşıya- cağından üzülerek hazret-i Haseni zehrledi). Görülüyor ki, hazret-i Haseni, zevcesi Ca’de kıskançlık yüzünden zehrlemiş- dir. Mezhebsizlerin dediği gibi, Mu’âviyenin «radıyallahü teâlâ anh» bu işde hiçbir suçu ve bilgisi yokdur.

Yüzdoksanüçüncü sahifede diyor ki: (Hicretin altmışıncı senesinde, hazret-i Mu’âviye hastalandı. Oğlu Yezîdi çağırdı. Ona uzun nasihat etdi. Bu arada, Küfe halkı, hazret-i Hüseyni senin üzerine yürütebilirler. Ona galib olursan, onu afv et! İhsân eyle! O bize çok yakındır. Üzerimizde büyük hakkı vardır ve Resülullahın torunudur dedi). Mu’âviyenin «radıyal- lahü teâlâ anh» Ehl-i beyte olan sevgisi ve saygısı bu sözlerinden, pek iyi anlaşılmakdadır.

Hazret-i Mu’âviyenin hastalığı ağırlaşınca (Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» bana bir gömlek giydirmişdi. Bere­ketlenmek için, onu bugüne kadar sakladım. Birgün kesdiği tırnakları ve mubârek saçının kıllarını bir şişe içine koyup saklamışdım. Ölünce, o gömleği bana giydiriniz! O tırnaklan ve mubârek saçının kıllarım gözlerime ve ağzıma koyunuz. Belki onlann hürmetine Cenâb-ı Hak, beni afv eder) dedi.

Yüzdoksandördüncü sahifesinde diyor ki, hazret-i Mu’­âviye, uzun boylu, beyâz, heybetli, çok sabrlı ve çok yumuşak huylu idi. Yumuşaklığı atalar sözü olmuşdur. Birgün huzû- runa bir adam geldi ve ağır ve kaba hareket etdi. Hazret-i Mu’âviye birşey söylemedi. Buna da mı sabr edeceksin denil­dikde, (Saltanatımıza saldırmıyanların sözüne ilişmeyiz)dedi.

Yüzdoksanbeşinci sahifesinde diyor ki: Hazret-i Alî «radı- yallahü anh» buyurdu ki, (Mu’âviyenin idâresini kötülemeyi­niz! Zirâ onu gayb edersiniz başların kopduğunu ve düşdüğünü görürsünüz).

Mir’ât-ı kâinat kitâbında diyor ki: (Mu’âviye «radıyallahü anh», Mekkenin feth edildiği gün babası Ebû Süfyân ile bir- likde Resûlullahın önünde .îmâna geldi. İmânları kuvvetli idi. Resûlullahın kâtiblerinden idi. Resûlullah birkaç kerre, bunun için, (Yâ Rabbi! Bunu doğru yolda bulundur ve başkalarının da, doğru yola gelmelerine bunu sebeb kıl) buyurdu. Bir kerre de, (Yâ Rabbi! Mu’âviyeye ilm ve hesâb öğret! Onu azâbdan koru! Yâ Rabbî! Onu memleketlere hâkim kıl!) diye düâ buyurdu. Bir kerre de, (Ey Mu’âviye,memleketlere hâkim olduğun zeman, iyilik et!) buyurdu. Bu düâyı işitdiğim zemandart beri halife olacağım günü bekliyordum demişdir. Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem», birgün bîr hayvana binip, arkasına hazret-i Mu’âviyeyi almışdı. Giderken (Yâ Mu’âviye! Bana hangi uzvun daha yakın?) buyurdu. Kamım dedıkde, (Yâ Rabbî! Sen bunu ilmle ve yumuşak huyla doldur!) buyurdu. Hazret-i Mu’âviyenin afvı ve yumuşaklığı o kadar çok idi ki, iki büyük cildlik kitâb halinde yazılmışdır. Arabistânda dört dâhî yetişmişdir. Birin­cisi Mu’âviyedir. Hazret-i Ömer, Mu’âviyeye bakdıkça, (Arab hâkimlerinden, Acem pâdişahları gibi şânlı ve kuvvetli olan budur) buyururdu. O kadar çok ihsân sâhibi idi ki, hazret-i Hasen, çok borçluyum dedikde, seksenbin altın vermişdir. [Hazret-i Mu’âyiyenin Ehl-i beyte olan sevgisi ve yardımı, buradan anlaşılmakdadır.]

Kudüs şehrinin birinci fatihi hazret-i Ömer, ikinci fâtihi hazret-i Mu’âviye idi. Hazret-i Mu’âviye İslâm memleketlerini, Âfrikada, Tunusa, Asyada Buhârâya ve Yemenden îstanbula kadar genişletip, bu geniş memleketlere hâkim oldu. Heybetli, nûrlu, yakışıklı, güzel huylu, sevimli işlerinde isâbetli, şânlı, şerefli bir devlet başkanı idi. Temiz ve yeni, şık giyinir, seçme atlara biner,, saltanat sürerdi. Fekat Eshâb-ı ^kirâmdan olduğu için, Resûlullahın «sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem» sohbeti bere­keti ile, islâmıyyetden ayrılmakdan muhâfaza olunmuş idi.

Abdülhak-ı Dehlevî hazretlerinin fârisî (Medâric- ünnübüvve) kitâbında 417.Cİ sahifede ve (Mevâhib-i Ledün- niyye) tercemesi birinci cild 181.ci sahifede diyor ki: Ebû Süfyân bin Harb Tâif gazâsında çok kahramanlık etdi. Bir gözü kör oldu. Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» buyurdu ki, (Yâ

Ebâ Süfyân! Hangisini istersin? Eğer dilersen, düâ edeyim, gözün yerine gelsin. Eğer dilersen Allahü teâlâ, Cennetde sana bir göz versin) buyurdu. Ebû Süfyân: Yâ Resûlallah! Cennetde göz verilmesini isterim dedi ve avucunda duran gözünü yere atdı. Ebû Süfyân hazretleri Yermük gazâsında da, çok kahramanlık etdi. İkinci gözü de çıkdı. Orada şehîd oldu.

(Kısas-ı Enbiyâ) 314.cü sahifesinde diyor ki, Mekkenin fethinden sonra, Ebû Süfyân ile oğlu Mu’âviye, Resûlullah ile birlikde Medîneye hicret etdiler. Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem», Ebû Süfyânı Necrân vilâyetine vâlî ta’yîn buyurdu. Hazret-i Mu’‘âviyeyi de vahy kâtibi yapdı.

Kısas-ı Enbiyâda 476.cı sahifesinde diyor ki, Yermük gazâsında müslimânlardan üçbin kişi şehîd oldu. İçlerinde Eshâb-ı kirâmdan çok zevât var idi. Ebû Süfyânın dahî bir gözüne ok gelerek kör oldu «radıyallahü anhüm ecma’în».

Abdülhak-ı Dehlevî hazretlerinin (Medâric-ün-nübüvve) kitâbı, ikinci cild, altıyüzseksendördüncü sahifesinde diyor ki:Şâm valîsi Yezîd bin Ebî Süfyân vefât edeceği zeman, yerine kardeşi Mu’âviyeyi vâlî yapdı. Halîfe Hazret-i Ömer, hazret-i Mu’âviyenin vâlîliğini tasdîk eyledi. Hazret-i Ömer vefât edin- ciye kadar dört sene ve hazret-i Osmân, hazret-i Ali ve hazret-i Hasen zemanlannda onaltı sene Şâmda Vâlî olarak kaldı. Hicretin kırkbirinci senesinde, hazret-i Hasenin halifeliği bırakması üzerine, meşrû’ halîfe oldu. Şâmda yirmi sene de halifelik yapıp, yetmişsekiz yaşında iken (lâkve) denilen hasta­lığa yakalanarak vefât etdi. Hazret-i Osmânı şehîd eden kâtille- rin yakalanarak cezâlarımn hemen.verilmesini isteyenlerden idi. Hazret-i Alî ise, hilâfet işlerinin karışmaması için, bu cezânın gecikdirilmesini istedi. Bunun üzerine hazret-i Alî Mu’âviyeyi vâlîlikden azl eyledi. İmâm-ı Süyûtînin, imâm-ı Ahmedin Müs- ned kitâbmdan alarak bildirdiği hadîs-i şerîfde, Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» (Yâ Rabbi! Mu’âviyeye yazı yaz­mağı ve hesâb öğret ve onu azâbdan koru!) buyurdu.

Kısas-ı Enbiyânın ve kıymetli din kitâblannın (radıyal- lahü anh) diyerek hayr düâ etdikleri ve medh-ü senâ eyledikleri ve son nefeslerine kadar islâmiyyete hizmet için çalışdıklanm bildirdikleri, Ebû Süfyâna ve oğlu Mu’âviyeye «radıyallahü teâlâ anhümâ» dil uzatanların ve Resülullahın bu iki sahâbîsini kötüli- yenlerin ne kadar yanlış yolda oldukları yukarıdaki yazılardan anlaşılmakdadır.

ESHÂB-I KİRAMIN ÜSTÜNLÜKLERİ

Nişâncızâde denmekle anılan Muhammed bin Ahmed efendinin «rahime-hullahü teâlâ» birçok kitâblardan toplıyarak hâzırladığı (Mirât-ı kâinât) adındaki türjcçe târih kitabı, Eshâb-ı kirâmın büyüklüğünü, kıymetlerini kısa ve açık anlatmakdadır. Biz de, bu kitâbdan, olduğu gibi aşağıya alıyoruz. Nişâncızâde, hicretin 962 yılında tevellüd, 1031 [m. 1622] yılında vefât etmişdir. Kitâbını ondördüncü Osmânlı padişahı olan birinci sultân Ahmed hân zemanında temâmlamışdır.

Sahâbî kime denir: Âlimlerin çoğuna göre, kadın veyâ erkek, çocuk veyâ büyük bir müslimân, Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» efendimizi çok az da olsa, bir kerre görürse, kör olan, bir kerre konuşursa ve îmân ile vefât ederse, buna sahâbî denir. Kâfir iken görüp, de, Resûlullahın vefâtından sonra îmâna gelen veyâ müslimân iken görüp, sonra mürted olan, sahâbî değildir. Sahâbî oldukdan sonra mürted olup, Resûlullahın vefâtından sonra, tekrâr îmâna gelen, sahâbî olur.. Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» Cin sınıfına da Pey­gamber olduğu için, Cin de, sahâbi olur. Birkaç sahâbîye (Eshâb-ı kirâm) veyâ (Sahâbe) denir.

. Eshâb-ı kirâmın üstünlüğü: (Mevâhib-i Ledünniyye) kita­bında deniliyor ki, Peygamberlerden ve meleklerin üstünlerin­den sonra, bütün yaradılmışların en üstünü, Eshâb-ı kirâmdır «aleyhimürrıdvân». Eshâb-ı kirâmın her biri, bu ümmetin hep­sinden dahâ üstündürler. Muhammed aleyhisselâmın Peygam­ber olduğuna inanan herkese, ya’nî her müslimâna, hangi ırkdan, hangi memleketden olursa olsun, Muhammed aleyhis- selâmın ümmeti denir. Biz müslimânlar, Muhammed aleyhis- selâmın ümmetiyiz. Her nekadar, bir hadîs-i şerîfde, (Ümmetim yağmur gib> hayrlıdır. Önce gelenler mi, sonra gelen­ler mi dahâ hayrlıdır bilinemez) büyütüldü ise de, sevâbın çok olması, dahâ üstün olmağı göstermez. Çünki, Resûlullahı «sal­lallahü aleyhi ve sellem» görmek gibi üstünlük olamaz. Eshâb-ı kirâm «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în», Şâmı feth etdikleri zeman, hıristiyanlar bunları görünce, güzel hâllerine şaşdılar ve bunlar îsâ aleyhisselâmın eshâbı olan Havârüerden dahâ üstün­dürler dediler ve bunu söylerken yemîn etdiler. Düşmanın da şâhîd olduğu bir üstünlüğe kim ne diyebilir?

îmrân sûresinin yüzonuncu âyet-i kerimesinin meâl-i şerifi, Siz ümmetlerin hayrlısısııuz) ve Tevbe sûresinin yüzüncü âyet-i erimesinin meâl-i şerifi, (Önce müslimân olanlardan, Muhâcirle- tn ve Ensânn önce gelenlerinden ve bunlann yolunda gidenlerden Lİlahü teâlâ râztdn* ve bunlar da, Allahü teâlâdan razıdırlar. Allahü eâlâ bunlar için, Cennetler hazırladı. Bu cennetlerin altından ehrler akmakdadır. Bunlar Cennetlerde sonsuz olarak kalacaklar­ın*) dir. Bir hadîs-i şerîfde, (Eshâbımı söğmeyiniz! Eshâbımdan onra gelenlerden bir kimse, dağ kadar altın sadaka verse, Eshâ- ıundan birinin bir avuç arpa vererek kazandığı sevâba veyâ yan­ına kavuşamaz) buyuruldu. Münâvînin ve Beyhekînin »ildirdikleri hadîs-i şerîfde, (Eshâbım gökdeki yıldızlar gibidir, ierhangi birisine uyarsanız, hidâyete kavuşursunuz!) buyu- uldu. Bir hadîs-i şerîfde (Eshâbıma düşmanlık etmekden sakını- ıız! Allahdan korkunuz. Onlan seven, beni sevdiği için sever. Dnlara düşmanlık eden, bana düşmanlık etmiş olur. Onlan ind­en, beni incitmiş olur. Beni inciten def elbette Allahü teâlâyı ncitir) buyuruldu. Bir hadîs-i şerîfde, (Insanlann en iyisi, benim :emanımda bulunan müslimânlardır. Onlardan sonra en iyisi, ınları görenlerdir. Onlardan sonra da en iyisi, onlan görenleri ‘örenlerdir. Onlardan sonra gelenlerde iyi olmıyanlar da vardır) >uyuruldu. Başka bir hadîs-i şerîfde, (Ümmetimin en iyisi, >enim bulunduğum zemanda olanlardır. Onlardan sonra en iyisi, mlardan sonra gelenlerdir. Onlardan sonra da en iyisi, dahâ ionra gelenlerdir) buyuruldu. Münâvînin ve Tirmüzînin bildir- likleri hadîs-i şerîfde, (Beni gören ve beni görenleri gören bir nüslimânı Cehennem ateşi yakmaz) buyuruldu. Bu âyet-i kerî- neler ve hadîs-i şerifler, Eshâb-ı kirâmm «radıyallahü teâlâ anhüm xma’în» üstünlüğünü açıkça göstermekdedirler.

Eshâb-ı kirâmm hepsini «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’ n» üstün bilmemiz, sevmemiz lâzımdır. Akâid kitâblannda, »z birliği ile deniliyor ki: (Eshâb-ı kirâmın herbirini büyük ve üstün îilmek, hepsine iyi gözle bakmak, herbirinin âdil ve sâlih olduğuna nanmak lâzımdır.Hiçbirine dil uzatmamak, la’net etmemek, düşman- ık etmemek ve bir kısmını sevmek için başka Sahâbîlere düş- nan olmakdan sakmmak lâzımdır. Bir kısmına düşmanlık “derek, söğerek, kötüliyerek, başka kısmm sevilmiş olacağını ianmakdan kaçınmalıdır. Böyle olduğu kesin vesikalarla, kuv­vetli senetlerle isbât edilmisdir).

Sahâbeden birini, ondan dahâ yüksek bir sahâbîden, dün­yâdaki işlerinden dolayı dahâ çok sevmek, fekat ötekinin dahâ üstün olduğuna inanmak günâh değildir. Meselâ bir kimse, hazret-i Alînin «radıyallahü teâlâ anh» evlâdından olsa, ya’nî seyyid olsa, bunun için hazret-i Alîyi hazret-i Ebû Bekrden dahâ çok sevse, fekat âhıret için, hazret-i Ebû Bekri hazret-i Alîden üstün tutsa, günâh olmaz. Çünki, dünyâ muhabbeti, insanın elinde değildir.

Ehl-i sünnetin temel kitâblarından biri olan (Şerh-i Akâid) kitâbmda, Sa’deddîn-i Teftâzânî buyuruyor ki, (Eshâb-ı kirâm arasındaki ayrılıkların, muhârebelerin iyi sebeblerle, güzel niy- yetlerle yapıldığına inanmamız lâzımdır. Eshâb-ı kirâmdan birini söğmek, kötülemek câiz değildir. Hazret-i Âişe gibi nass ile üstünlüğü bilinen bir sahâbîyi kötülemek küfrdür. Nass ile bildirilmemiş bir sahâbîyi kötülemek ise, bid’atdır ye büyük günâhdır). (Mevâhib-i ledünniyye) kitâbmda yazılı bir hadis-i şerîfde, (Eshâbun anıldığı zeman, dilinizi tutunuz! Onlann şânla- nna lâyık olmıyan birşey söylemeyiniz!) buyuruldu. Bir hadîs-i , şerîfde, (Eshâbımdan birini söğeni dövünüz) ve Taberânî ile Münâvînin bildirdikleri hadîs-i şerîfde, (Peygamberleri söğen öldürülür ve Eshâbımı söğen dövülür) buyuruldu. Celâleddîn-i Süyûti hazretlerinin (Çâmi’ussagü’) kitâbındaki.hadîs-i şerîfde, (Eshâbımın kusûrlan, yanlış hareketleri olacakdır. Allahü teâlâ, onları bana bağışlıyacak, kusûrlannı afv edecekdir) buyuruldu. (Hulâsa-tül-fetâvâ) kitâbmda diyor ki, (Hazret-i Ebû Bekri ve hazret-i Ömeri söğmek küfrdür. Fekat hazret-i Alîyi onlardaır” üstün sanmak, küfr değildir. Bid’atdir ve dalâletdir). İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe hazretlerine, (Ehl-i sünnet ve cemâ’at) mez­hebi nedir diye soruldukda, (Hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömerin en üstün olduklarına inanmak ve Resülullahın «sallal­lahü aleyhi ve sellem» iki dâmâdını sevmek ve abdest alırken ayaklardaki iki mest üzerine mesh etmek ve iyi, kötü her müslimâmn arkasında nemâz kılmakdır) cevâbını verdi. (Âdâb-ül-menâzil) kitâbında, bir sahâbîyi bir kerre söğmek küfr değildir, dalâletdir. Bir veyâ iki veyâ üç kerre söğen, döverek ta’zîr olunur. Üçden fazla söğen, kati olunur denilmekdedir.

Ehl-i sünnet âlimleri, Eshâb-ı kirâmın «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» üstünlük sırasını üçe ayırmışdır.

Metin Kutusu: İ
  1. — Muhacirler: Mekke şehri alınmadan önce, Mekke­den veyâ başka yerlerden, vatanlarım, memleketlerini terk ede-

rek, Medîne şehrine hicret edenlerdir. Bunlar, Resûlullahın «sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem» yanma îmân ile gelmiş veyâ gelince îmân etmişlerdir. Amr ibni As hazretleri bunlardandır.

  • — Ensâr: Medine şehrinde veyâ bu şehre yakın yer­lerde ve Evs ve Hazrec adındaki iki arab kabilesinde bulunan müslimânlara (Ensâr) denir «ndvânullahi teâlâ aleyhim ecma’ în». Çünki Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» efendimize her dürlü yardımda ve fedâkârlıkda bulunacaklarına söz ver­mişler ve sözlerinde durmuşlardır.
  • — Diğer Eshâb-ı kirâm «ndvânullahi teâlâ aleyhim ecma’ în»: Mekke şehri alındığı zeman ve dahâ sonra, Mekkede veyâ başka yerlerde îmâna gelenlerdir. Bunlara Muhâcir ve Ensâr denmez. Yalnız sahâbî denir. îbni Esîr îzzeddin Alî Cezrinin (Câmi’) kitâbında, Muhâcirler Ensârdan, Muhâcirlerin önce gelenleri, Ensârın önce îmâna gelenlerinden ve Ensânn önce gelen­leri, Muhâcirlerin sonra gelenlerinden dahâ üstün olduğu ve fekat, sonra îmâna gelen nice sahâbînin. önce îmâna gelenlerden üstün olduğu yazılıdır. Meselâ, hazret-i Ömer ve Bilâl-i Habeşî, kendile­rinden önce îmâna gelen nice Sâhâbîden dahâ üstündürler. İmâm-ı Süyûtînin (Târîh-ul-Hulefâ) kitâbında diyor ki: Ehl-i sünnet âlimleri, söz birliği ile bildirmişdir ki, Eshâb-ı kirâmm en üstünleri, Resûlullahın dört halîfesidir. Bunlardan sonra en üstünleri Aşere-i mübeşşereden, ya’nî Cennet ile müjdelenmiş olan on kişiden geri kalan altısı ile hazret-i Hasen ve hazret-i Hüseyn- dir. Bunlardan sonra en üstünleri bu oniki kişiden başka, Bedr gazâşında bulunan üçyüzonüç (313) Sahâbîdir. Bunlardan sonra üstün olan, Uhud gazâsmda bulunan yediyüz (700) kah­ramandır. Bunlardan sonra üstün olan hicretin altıncı sene­sinde, ağaç altında Resûlullaha, (Ölmek var, dönmek yok) diye söz veren bindörtyüz (1400) kişidir. Bu sözleşmeğe (Bi’at-ı Rıdvân) denir.

(Bahr-ül-Ulûm) adındaki tefsîrde bildirilen hadîs-i şerif­lerde, (Ümmetimin en merhametlisi Ebû Bekrdir. Dinde en kuv­vetli olan Ömerdir. Hayâsı en çok olan, Osmândır. Şeri’atde her süâli cevâblandıran Alîdir. Halâl ve harâm olanları en iyi bilen Mu’âzdır. Kur’ân-ı kerîmi en güzel okuyan Ebiy bin Kâ’bdır. Münâfıklan tanıyan, Huzeyfetibni Yemândır. Isâ aleyhisselâmın zühdünü görmek isteyen Ebû Zerin zühdüne baksın! Cennet, Selmân-ı Fârisîye âşıkdır. Hâlid bin Velid, Allahın kılıcıdır.

Hamza, Allahü teâlânın arslamdır. Hasen ve Hüseyn Cennet gençlerinin en üstünüdür. Ca’fer bin Ebi Tâlib, Cennetde melek­lerle berâber uçar. Cennet kapısını ilk açacak olan Bilâldir. Benim Kevser havuzumdan ilk içecek olan Süheyb-i Rûmidir. Kıyâmet günü melekler ilk önce Ebüddürdâ ile müsâfeha eder. Her Peygamberin bir arkadaşı vardır. Benim arkadaşım Sa’d bin Mu’âzdır. Her Peygamberin Eshâbından seçdikleri vardır. Benim seçdiklerim, Talha ve Zübeyrdir. Her Peygamberin mah­rem işlerini gören yardımcısı vardır. Benim yardımcım, Enes bin Mâlikdir. Her ümmetde hâkim vardır. Benim ümmetimde hik­meti çok söyliyen Ebû Hüreyredir. Hassân bin Sâbitin sözleri Allah tarafından te’sîrlidir. Ebû Talhanm harb meydânındaki sesi, bir fırka askerden dahâ kuvvetlidir) buyurdu. (Bahr-ul- ulûm) kitâbını yazân Alâüddîn Alî Semerkandîsekizyüzaltmış (860) senesinde, Anadoluda Lârende şehrinde vefât etıînşdir.

İmâm-ı Süyûtî hazretleri (Târîh-ul-Hulefâ) kitâbında diyor ki: Hadîs-i şeriflerde, (Ümmetimin en merhametlisi Ebû Bekrdir. Allahü teâlânın emrlerini yapmakda en şiddetlisi Ömer- dir. Hay âsi ençok olanı Osmândır. Şer f at deki zorlukları en çok çözen Alîdir. Ümmetimin eri emini Ebû Ubeyde bin Cerrâhdır. Ümmetimin en zâhidi Ebû Zerdir. İbâdeti en çok olan Ebüddür- dâdır. Ümmetimin en halimi ve cömerdi Mu’âviye bin EbîSiif- yândır) buyuruldu.

Resülullahın vâlileri: (Diyâr-ı Bekr) li kâdî Hüseynin dokuzyüzkırk (940) senesinde yazdığı (Hamiş) kitabında diyor ki, (Bâzân), Acem şâhı Husrev tarafından Yemen Vâlisi yapıl- mışdı. îmâna geldi. Resûl aleyhisselâm onu vâli olarak yerinde bırakdı. İlk İslâm vâlisi Bâzândır. Resûl aleyhisselâm, Hâlid bin Sa’idi, San’a şehrine, Ziyâd bin Esedi Hadremut şehrine, Ebû Mûsel Eş’ariyi Aden şehrine^Ebû Süfyân bin Harbi Nec- rân vilâyetine, Mu’âviyenin büyük kardeşi Yezidi Teymâ şeh­rine, Attâb bin Esyedi Mekke şehrine, Anır bin Âsi Ammân şehrine vâlî yapmışdır. Kâdî Hüseyn bin Muhammed, hicretin doku zyüzaltmış (960) yılında Mekkede vefât etmişdir.

Resülullahın kâtibleri: Hazret-i Ebû Bekr, Ömer, Osmân, Alî, Talha, Zübeyr, Sa’d bin Ebî Vakkâş, Muhammed bin Seleme, Erkam bin Ebî Erkam, Abdüllah bin Erkam, Mugîre bin Şu’be, Ebiy bin Kâ’b, Zeyd bin Sabit, Ebû Süfyân bin Harb ve oğlu Mu’âviye ve büyük kardeşi Yezîd bin Ebissüfyân, Hâlid bin Velîd, Amr ibni Âs, Huzeyfe bin Yemândır. Bunlar­

dan başka da kâtibleri vardı. Hepsi kırküç kişidir. İçlerinden en çok kâtiblik yapan, Zeyd bin Ebissâbit ile Mu’âviye bin Ebis- süfyân idi «radıyallahü teâlâ anhümâ».

Yabancı memleketlere gönderdiği elçileri ondört kişidir. Bunlardan biri Amr bin Âs hazretleridir. Bunu Ammâna elçi olarak göndermişdir. Sonra Ammâna vâlî yapmışdır.

(İstFâb) adındaki kitâbda, ikibinyediyüzyetmiş erkek ve üçyüzseksenbir aded kadın Sahâbînin hâl tercemesi yazılıdır. (İstfâb fi ma’rifetil Eshâb) kitâbını yazan hâfız Yûsüf bin Abdüllah Kurtubî 463 [m. 1071] de vefât etmişdir. (Mevâhib-i Lediinniyye) kitâbında diyor ki, Resûlullahın «sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem» vefâtma kadar îmâna gelenler sayısız ve hesâb- sızdır. Mekke fethinde onbin, Tebük gazâsında yetmişbin, vedâ’ haccında doksanbin ve Resûlullah vefât etdiği zeman yeryüzünde yüzyirmidörtbinden ziyâde Sahâbî mevcûd idi.

Resûlullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» akrabâsından birkaç kişiden başka, Eshâb-ı kirâmın hepsi «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» yaşça, Resûlullahdan küçük idiler.

(Fevâyıh-ı Miskiyye) kitâbında, imâm-ı Vâkıdîden alarak diyor ki, Sahâbe-i kirâmdan en son vefât edenler şunlardır:

Abdüllah bin Ebî Evfâ «radıyallahü teâlâ anh» hicretin seksenaltısında Küfe şehrinde vefât etdi.

Abdüllah bin Yesr, seksensekiz yılında Şâmda vefât etdi.

Sehl bin Sa’d «radıyallahü teâlâ anh» hicretin doksanbi- rinde yüz yaşında Medînede vefât etdi.

Enes bin Mâlik, doksanüç yılında Basrada vefât etdi.

Ebuttufeyl Âmir bin Vâsile, hicretin yüzüncü senesinde Mekkede vefât etdi. Sahâbe-i kirâmm en son vefât edeni budur.

Resûl aleyhisselâm, vefâtmdan sonra kimin halîfe olaca­ğını hiçbir zeman, hiçbir kimseye açıkça bildirmedi. Vefâtm­dan sekiz gün önce, hazret-i Ebû Bekri kendi yerine imâm ta’yîn buyurarak, halife olacağına işâret eyledi. Re’sûlullah «sal­lallahü aleyhi ve sellem» hasta olmadan çok evvel bir kerre mescide çıkmayıp, nemâzı kılsınlar diye emr buyurdu. Hazret-i Ebû Bekr bulunmadığı için, hazret-i Ömer imâm oldu. Resûl aleyhisselâm, hazret-i Ömer’in sesini işitince, (Hayır, hayır, Allahü teâlâ ve müslimânlar Ebû Bekrden râzıdırlar, Ebû Bekr nemâzı kıldırsın!) buyurdu. Bir kerre de, hazret-i Aliye karşı buyurdu ki: (Eshâbım arasında senin en üstün olmanı Allahü

-m- teâlâdan üç kerre istedim. Allahü teâlâ, Ebû Bekrin en üstün olmasından râzı oldu).Resûlullah, «sallallahü aleyhi ve sellem», kendisinden sonra hazret-i Ebû Bekrin halîfe olacağını, birçok zeman işâret buyurmuşdu. Meselâ, Medîneye hicret buyurup, Mescid-i şerîf yapılırken, mübârek eliyle temele bir taş koyup, hazret-i Ebû Bekre; taşını benim taşımın yanına koy, buyurdu. Sonra hazret-i Ömere; taşını Ebû Bekrin taşınm yanına koy buyurdu. Sonra hazret-i Osmâna; taşım Ömerin taşının yanma koy buyurdu. Hazret-i Osmân taşını Ömerin taşının yanına koyunca (Benden sonra, bunlar halîfelerimdir) buyurdu. İmâm-ı Âhmedin Müsnedinde ve Münâvînin (Künûz-üddekâık) kitâ- bında bildirilen İıadîs-i şerîfde, (Benden sonra, şu ikisine tâbi’ olunuz: Ebû Bekr ve Ömere) buyuruldu. Bir kerre bir kadın gelip bir şey istedi. Sonra gel buyurdu. Gelip sizi bulamazsam ne yapayım, deyince (Beni bulamazsan Ebû Bekre git! Benden sonra halîfem odur) buyurdu. Vefât edeceklerine yakın, (Bana kâğıd kalem getiriniz! Ebû Bekre birşeyler yazacağım) buyurdu ve sonra, (Allahü teâlâ ve müslimânlar Ebû Bekrden razıdırlar) dedi. Allâme İbnül Hemmâm (Müsâyere) adındaki kitâbında diyor ki: Allahü teâlâ, İıazret-i Ebû Bekrin halîfe olacağını Resûlüne «sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem» bildirmişdi. Fekat, ümmetine söylemesini emr etmemişdi.

Hazret-i Ebû Bekr, Resûlullahdan iki sene ve birkaç ay sonra dünyâya geldi. Babası, Ebû Kuhâfe Osmândır.. Yedinci babası olan Mürre, Resûlullahın da yedinci babasıdır. İsmi önceden Abdülkâ’be idi. Resûl aleyhisselâm Abdüllah olarak değişdirdi. Ebû Bekr, Bekrin babası demekdir. Bekr isminde oğlu yokdur. Fekat, Arabistândaki âdete göre, oğlu olmak için, bir erkek babası diye soyadı konulurdu. Bunun için, ken­disine Ebû Bekr demiş idi. Cehennemden âzâd olduğu, çeşidli hadis-i şeriflerde bildirildiği için, (Atîk), ya’nî (âzâd olmuş adam) da denir. Resûlullahın mi’râcım işitir işitmez, inanarak kâfirleri şaşkına çevirdiği için, Allahü teâlâ (Sıddîk) ismini yererek şereflendirdi. Beyaz yüzlü, za’if, nûrlu bir zât idi. îmâna gelmeden evvel Kureyş kâfirlerinin ileri gelenlerinden, büyüklerinden, sayılı olanlarından ve sözü tutulanlarından idi. îmâna gelmeden önce de, çok afif, ağırbaşlı, doğrulukla meş- hûr idi. Hiç şerâb içmemiş, şi’r söylememişdi.Mekkemn sayılı tüccârlanndan olup, pek zengin idi. Çok hayr yapar, iyiliği severdi. îmâna gelmeden evvel, Resûlullah ile gençlik arkadaşı

idi. Çok sevişirlerdi. Ticâret için gitdiği yerlerde, âhır zeman Peygamberinin geleceğini, kendisinin ona sahâbî olacağını, kâhinlerden ve din âlimlerinden çok işitmişdi. Resûlullah çağı­rınca, seve seve hemen îmâna geldi. Annesi Ümmülhayr da, ilk îmâna gelenlerdendir. Fekat babası Osmân, ancak Mekkenin fethinde, çok yaşlı iken îmâna geldi. Eshâb-ı kirâm arasında, babası, anası ve çocuklarının ve torunlarının hepsi îmâna gelen, Ebû Bekrden başka kimse yokdu.

Mekkede iken ve hicret ederken ve Medinede her gazâda ve harb olmıyan zemanlarda Resûlullahın yanından ayrılmadı. Bir iki defa izn ile ayrılmışdır. Resûlullahın sâdık dostu ve sır arkadaşı ve her işinde^ müsteşârı idL (Allahü teâlâ, beni dört vezir ile kuvvetlendirdi. İkisi melekdir. İsmjeri Cebrâil ve Mikâil- dir. İkisi de insandır. İsmleri Ebû Bekr ve Ömerdir) hadis-i şerîfı, şerefinin yüksek olduğunu göstermekdedir. Eshâb-ı kirâm, Resûlullahın yanmda, halka olarak otururlardı. Resûl aleyhis­selâm, sağ yanma Ebû Bekri, sol yanına Ömeri oturturdu. Ebû Bekrin üstüne ve yok iken onun yerine, kimseyi oturtmazdı. Yeri boş kalırdı. Güzel huylan, cesâreti, cömerdliği, ilmi, zekâsı ve hele takvâsı Sahabenin hepsinden fazla idi. Hazret-i Alî, (İçimizde en cesûr Ebû Bekrdir) buyurdu. Resûlullah vefât edince, Arabistândaki köylülerin çoğu dinden çıkdı, mürted oldular. Hazret-i Ebû Bekr, halîfe olunca, mürtedlerle harb etmeği emr buyurdu. Eshâb-ı kirâm, bütün Arabistâna karşı nasıl harb edebiliriz dediler. Kılmanı çekip ilerledi. Eshâb-ı kirâm arkasından yürüdüler. Velleyl sûresinin ony edinci âyet-i kerîmesi ile senâ buyuruldu. Resûl aleyhisselâmm (Ebû Bekrin malı gibi hiçbir kimsenin malı bana fâideli olmadı) buyurduğu, imâm-ı Ahmedin Müsnedinde ve Münâvîde yazılıdır. Ticâret- den bütün kazancmı Resûlullah için dağıtdı.

Halife iken, ağır bir süâl çıkınca, cevâbını Kur’ân-ı kerîmde, bundan sonra bildiği hadis-i şeriflerde arardı. Bula­mayınca, Sahâbeye sorardı. Hadîs-i şerîf ile çözemezler ise, birlikde araşdırırlar, söz birliği olursa, öylece yapardı. Söz birliği olmazsa, kendi ictihâd ederdi. Hazret-i Ömer «radıyal- lahü teâlâ anh» halîfe iken, Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şeriflerde bulumadığım, Ebû Bekrin «radıyallahü teâlâ anh» ictihâdında bulursa, ona uyardı. Bulamazsa, kendi ictihâd ederdi.

Zekâsı şaşılacak kadar çokdu. Birgün Resûl aleyhisselâm, (Allahü teâlâ, bir kuluna,dünyâ ile âhiretden hangisini istersin dedi. O kul, Rabbimin yanuıda olan ni’metleri isterim dedi) buyu­runca, Resûlullahm vefât edeceğini hemen anlayıp çok ağladı. Eshâb-ı kirâm, hazret-i Ebû Bekrin bu çabuk anlayışına şaşıp kaldılar. Resûl aleyhisselâm, (Kur’ân-ı kerîmi en çok bilen, ipıâm olur) buyurmuşdu. Vefât edeceği zeman, hazret-i Ebû Bekrin imâm olmasını emr edince, Eshâb-ı kirâm arasında, Kur’ân-ı kerîmi en çok anlıyamn kendisi olduğu haber verilmiş oldu. Hadis-i şerifleri ve Resûlullahın edeblerini en çok bilen o idi. Eshâb-ı kirâm, sıkışdıklan şeyleri ondan sorar, öğrenirlerdi. Kendisinden bizlere az sayıda hadis-i şerîf ulaşmasının sebebi, Resûlullahdan sonra az yaşadığı ve bu kısa zemanı, mürted- lerle ve âsîlerle savaşda geçirdiği içindir. Rü’yâ ta’bîrinde, Eshâb-ı kirâmm en üstünü idi. Tâbi’inin büyüklerinden olan ve rü’yâ ta’bîri ile meşhûr olan İbni Şîrîn, (Resûlullahdan sonra, rü’yâ ta’bîrinde en üstün olan Ebû Bekrdir) demişdir. Arab kabilelerinin ve hele Kureyş kabilesinde olanların soylarım say- makda en bilgili idi. İleriyi görüşü, buluşu, tedbîr alışı da, herkesden üstün idi. Resûl aleyhisselâm dünyâ işlerinin hepsini ona danışırdı. Bir hadîs-i şerîfde, (Cebrail bana dedi ki: Allahü teâlâ Ebû Bekr ile danışmayı sana emr ediyor) buyuruldu. İmrân sûresi yüzellidokuzuncu âyetinde, (İşlerinde onlara danış!) emri, hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ömer ile müşâvere etmek için geldi. Eshâb-ı kirâm arasında, Kur’ân-ı kerîmin hepsini ezberliyen birkaç kişiden biri, hazret-i Ebû Bekrdir.

Hazret-i Ebû Bekrin, Peygamberlerden sonra insanların en üstünü olduğunu gösteren âyet-i kerîmeler ve pek çok hadîs-i şerîf vardır. Bunlardan birkaçını bildirelim:

Tevbe sûresinin kırkbirinci âyetinin meâl-i âlîsi, (Mağara­daki iki kişinin İkincisi) dir. Bu âyet-i kerîme, hazret-i Ebû Bekri «radıyallahü teâlâ anh»’ medh etmekdedir. Velleyl sûresinin beşinci âyeti, hazret-i Ebû Bekrin şânını bildirmekde olduğu, söz birliği ile haber verilmişdir. Yine bu sûrenin onyedinci âyeti, hazret-i Ebû Bekr için nâzil oldu. Bekara sûresinin 274.cü âyeti, Ebû Bekr hakkında nâzil olduğu da bildirilmekdedir. Çünki, sadaka vermenin çeşidli sevâblarına kavuşmak için, geceleri onbin altunu gizli olarak, onbin ahunu da, gözönünde olarak ve gündüzleri de böyle onarbin altunu sadaka vermişdir.

Deylemînin bildirdiği ve Münâvîde yazılı olan hadîs-i şerifde, (Ebû Bekr-i Sıddîk, insanların en iyisi ve en üstünüdür. Yalnız Peygamber değildir) buyuruldu. Yine Deylemînin bildir­diği ve Münâvîde yazılı hadis-i şerîfde, (Ebû Bekrin ismi, gök ehli arasında atîkdir. Yeryüzünde de atikdir) buyuruldu.

Ebû Nu’aymın «rahime-hullahü teâlâ» bildirdiği ve Münâ­vîde yazılı hadîs-i şerîfde, (Ebû Bekr, Allahü teâlânın ateşden âzâd etdiği kimsedir) buyuruldu.

Bir hadîs-i şerîfde, (Peygamberlerden başka Ebû Bekrden dahâ üstün bir kimse üzerine güneş doğmadı) buyuruldu.

Bir hadîs-i şerîfde, (Hiçbir kimse, bana sohbeti ile ve malı ile Ebû Bekr kadar fâideli olmadı. Eğer Rabbimden başka dost edinseydim, Ebû Bekri dost edinirdim) buyuruldu.

Bir hadîs-i şerîfde, (Ümmetimden en önce Cennete gireçek olan, Ebû Bekrdir) buyuruldu.

Deylemînin «rahime-hullahü teâlâ» bildirdiği ve Münâvîde yazılı bir hadîs-i şerîfde, (Ebû Bekri sevmek ve ona şükr etmek, ümmetimin hepsi üzerine vâcibdir) buyuruldu.

Hatîb-i Bağdâdînin «rahime-hullahü teâlâ» bildirdiği ve Münâvîde yazılı hadîs-i şerîfde, (Kıyamet günü, insanların hepsi hesâb olunur. Yalnız Ebû Bekr olunmaz) buyuruldu.

Bir hadîs-i şerîfde, (İyi huylar üçyüzaltmış dânedir. Allahü teâlâ dilerse, bir kuluna bu huylardan birini verir. Bu huyundan dolayı, onu Cennete sokar) buyuruldukda, hazret-i Ebû Bekr, (Yâ Resûlallah! O huylardan birisi bende var mıdır?) dedikde, (Evet, sende o huyların hepsi vardır) buyuruldu.

Birgün, (Ey mutmainne olan nefs!..) âyet-i kerîmesi sonuna kadar okundu. Hazret-i Ebû Bekr «radıyallahü teâlâ anh», (Yâ Resûlallah! Bu ne güzel şeydir) dedikde, (Sen ölürken, melek, sana böyle söyliyecekdir) buyurdu.

Hazret-i Ebû Bekr, bir kerre Sahâbeden birine incindi. Resûl aleyhisselâm bunu işitince, Eshâb-ı kirâmı toplayıp, (Allahü teâlâ, beni size Peygamber gönderdi, inanmadınız. Yalnız Ebû Bekr inandı. Bana malı ile, canı ile yardım etdi. Benim hâtırım için, bu arkadaşımı incitmeyiniz!) buyurdu. O günden sonra hiç kimse, hazret-i Ebû Bekri incitecek bir şey söylemedi ve yapmadı «radıyallahü teâlâ anh».

Bir hadîs-i şerîfde, (Cebrâil aleyhisselâma, hazreti Ömerin üstünlüklerini sordum. Cebrâil bana, Ömerin üstünlüklerini, Nuh aleyhisselâmm peygamberlik zemanı kadar,(ya’nî 950 sene) anlatsam bitiremem. Bununla berâber, .Ömerin bütün iyilikleri Ebû Bekrin iyiliklerinden birisi kadardır dedi) buyurdu.

En çok kimi seviyorsun yâ Resûlallah «sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem» denildikde, (Âişeyi) buyurdu. Erkeklerden kimi dediklerinde, (Âişenin babasını) buyurdu. Ondan sonra kimi denildikde, (Ömer bin Hattâbı) buyurdu.

Birgün, hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömeri «radıyallahü teâlâ anhümâ» göstererek, (Bu ikisi Peygamberlerden başka, Cen- netdeki insanların en üstünüdür) buyurdu.

Birgün, Resûlullahın sağ yanma Ebû Bekr, sol yanma Ömer «radıyallahü teâlâ anhümâ» geldiler. Mubârek elleri ile herbirinin elinden tutup, mescid-i şerife girdi ve (Kıyâmet günü, üçümüz böyle geliriz) buyurdu.

Birgün hazret-i Ebû Bekrle hazret-i Ömeri görünce, (Bu ikisi benim gözüm ve kulağım yerindedir) buyurdu.

Birgün bu ikisine karşı, (Beni ikiniz ile kuvvetlendiren Allahü teâlâya hamd olsun!) buyurdu.,

Bir hadîsti şerîfde, ikisine İcarşı, (İkinizin uyuşduğunuz her şeyde, sizden ayrılmam) buyurdu.

Deylemînin «rahime-hullahü teâlâ» bildirdiği ve Münâvîde yazılı hadîs-i şerîfde, (Her Peygamberin halîli vardır. Benim halî- lim Ebû Bekrdir) buyurdu.

Bir hadis-i şerîfde, (Her Peygamberin ümmeti arasından çok sevdiği kimseler vardır. Benim seçdiğim, Ebû Bekr ve Ömer­dir) buyuruldu «radıyallahü teâlâ anhümâ».

Bir hadîs-i şerîfde, (Ümmetimden, lâ ilâhe illallah kelime­sini istediğim gibi, Ebû Bekr ile Ömeri sevmelerini de istiyorum) buyurdu «radıyallahü teâlâ anhümâ».

İbni Adînin «rahime-hullahü teâlâ» bildirdiği ve Münâvîde yazılı olan hadîs-i şerîfde, (Ebû Bekr ile Ömeri sevmek îmândır. Bunlara düşmanlık küfrdür) buyurdu. Bu hadîs-i şerifden,dblayı, Mimlerin hepsi, hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömere söğmek ve düşmanlık etmek küfr olduğunda söz birliğine varmışlardır ve Allahü teâlâ, Şî’îlere la’net etsin demişlerdir.

Bir hadîs-i şerîfde, (Ebû Bekrin îmânı, bütün insanların îmânları toplamı ile dartılsa, Ebû Bekrin îmânı dahâ ağır gelir) buyuruldu «radıyallahü teâlâ anh».

Hazret-i Alî buyuruyor ki, (Hangi iyilikde birinciliği kazanmak istedimse, Ebû Bekri hepsinde kendimden ilerde buldum). Yine buyuruyor ki, (Resûlullahdan sonra insanların en hayrlısı Ebû Bekr ile Ömerdir. Bir mü’minin kalbinde, benim sevgim ile Ebû Bekre ve Ömere düşmanlık birarada bulunamaz). Hazret-i Alî her hutbesinde, (Yâ Rabbî! Hulefâ-i râşidîni ıslâh eylediğin gibi, bizi de ıslâh eyle!) derdi. Hulefâ-i râşidîn kimlerdir denildikde, gözleri yaşla dolup, (Onlar, benim çok sevdiğim, Ebû Bekr ile Ömerdir) buyurdu.

Hazret-i Ömer «radıyallahü teâlâ anh» dâimâ (Ebû Bekr bizim seyyidimizdir) derdi. Yine o, (Keşki, Ebû Bekrin göğsünde bir kılı olsaydım) buyurdu. Yine o, (Cennetde, her ân Ebû Bekri görmek isterim) derdi. Yine hazret-i Ömer, (Hiçbir iyilikde, Ebû Bekre yetişemedim) buyurdu.

Hazret-i Ebû Bekrin «radıyallahü teâlâ anh», re’feti, mer­hameti pekçok olduğu için, ona (Evvâh) derlerdi «radıyallahü teâlâ anh».

Cebrâil aleyhisselâmın Resûlullah ile konuşduğunu, yal­nız hazret-i Ebû Bekr «radıyallahü teâlâ anh» işitirdi.

Büyük âlim Bedreddîn Mahmûd bin Ahmed Aynî «rahime- hullahü teâlâ» (Zeyniil-ınecâlis) kitâbında diyor ki, hazret-i Ebû Bekr Sıddîk «radıyallahü anh», (İnsana zarar dilinden gelir) ata sö­züne göre, Allahü teâlânın râzı olmadığı birşeyi söylememek için, oniki sene mubârek ağzına taş koyardı. Şerî’ate veyâ edebe uygun birşey söyliyeceği zeman, taşı çıkarırdı. Yaz günlerinde oruç tutar, kış günlerinde tutmazdı. Allahü teâlâdan o kadar çok korkardı ki, bir kuş görüp, (Ey kuş ne mutlu sana ki meyveleri yirsin. Yapraklar arasında gölgelenirsin. Kıyâmetde hesâba çekilmezsin. Keşki, Ebû Bekrde senin gibi olsa idi) demişdi. Bir kerre de, (Keşki bir yeşil ot olaydım. Hayvanlar beni yiyeydi. Böylece, kıyâmet günü yaratılıp hesâba çekilme- seydim) buyurdu.

Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» vefât edince, Ensâr biraraya toplanıp, bizden bir emîr, Muhâcirler- den de bir emîr olsun dediler. Hazret-i Ebû Bekr «radıyal- lahü teâlâ anh», bunu işitince, hazret-i Ömeri «radıyal- lahü teâlâ anh» yanına alıp, oraya geldi ve (Halîfeler Kureyşkabîle- sindendir) hadîs-i şerifini okudu. Hazret-i Ömer de (Ey Ensâr! Resülullahın hazret-i Ebû Bekri imâm yapdığını unutdunuz mu? Hanginiz Ebû Bekrden dahâ üstün olduğunu söyliyebilir?)

dedi. Ensârın hepsi birden (Ebû Bekrden dahâ üstün olmağı söylemekden Allahü teâlâya sığınırız) dediler. Hepsi Ebû Bekri «radıyallahü teâlâ anh» halîfe seçdiler. Hazret-i Alî ile Hazret-i Zübeyr «radıyallahü teâlâ anhümâ» orada yokdu. Ertesi gün bunlar da mescide gelip, Eshâb-ı kirâmın hepsi «radı- yallahü teâlâ anhüm ecma’în», hazret-i Ebû Bekri «radıyallahü teâlâ anh» sözbirliği ile halîfe yapdı. Tefsîr kitâblannda diyor ki: Feth sûresinin, (Arâbdan size uymıyanlara söyle…) meâÛndeki emri, hazret-i Ebû Bekrin hilâfetinin hak ve doğru olduğunu göstermekdedir. Çünki, bu âyet-i kerîme geldikden sonra, müsli- mânlan kâfirlere karşı gazâ etmeğe çağırmak, hazret-i Ebû Bek­rin «radıyallahü teâlâ anh» mürtedler ile gazâya çağırmasından sonra olduğu muhakkakdır. Bu âyet-i kerîmede meâlen (Ona itâ’at ederseniz, Allahü teâlâ size sevâb verir) buyuruluyor. Hazret-i Ebû.Bekrin hilâfeti «radıyallahü teâlâ anh.» haksız olsa idi, ona itâ’at edenlere sevâb verilir denilmezdi.

Emîr Cemâleddin Yûsüf Zâhirînin (Mevridil-letâfe) kitâ- bında diyor ki, Allahü teâlâ, bütün insanlar arasında üç kim­seye halîfe demişdir: Âdem aleyhisselâma, Dâvüd aleyhisselâma ve hazret-i Ebû Bekre «radıyallahü teâlâ anh».

Hazret-i Ebû Bekr, hazret-i Ömeri «radıyallahü teâlâ anhümâ» hâkim .yapdı, hazret-i Osmânı «radıyallahü teâlâ anh» kâtib yapdı, Ebû Ubeyde «radıyallahü teâlâ anh» de emniyyet âmiri idi. Resûlullahın «sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem» gümüş yüzüğünü parmağına takdı. Halîfe olunca da, ticâretini bırak­madı. Eshâb-ı kirâm «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în» ticâret yapmasını uygun görmeyip, kendisine Beyt-ül-maldan günde yanm koyun ve senede 2500 akçe gümüş ve yazlık ve kışlık birer kat elbise verildi.

Mir’ât-i kâinat kitâbından alman yazı burada temâm oldu.

HAZRET-İ MU’ÂVİYE «radıyallahü anh»

Hazret-i Mu’âviyenin büyüklüğünü, üstünlüğünü, İslâm âlimlerinin çoğu kitâblarında bildirmiş ve bu yazılarını âyet-i kerimelerle ve hadîs-i şeriflerle isbât etmişlerdir. Türkçe(İsIâmda İlk Fitne) ve (Hak Yolun Vesîkalan) kitâblarında bu yazılardan ve vesikalardan çoğu bildirilmişdir. Aşağıda birkaç satır dahâ yazmak uygun görüldü. Bu yazılar, büyük İslâm âlimi İbni Hacer-i Mekkî hazretlerinin (Tathîrülcenân vellisân) kitabından terceme edilmişdir. Bu kitâb, ikinci defa olarak 1385 (m.1965) yılında Mısrda basılmışdır. Beşinci sahifede buyuruyor ki:

Hazret-i Mu’âviyede «radıyallahü teâlâ anh», müslimânlık şe­refi ve Eshâbdan olmak şerefi ve hadîs-i şeriflerde övülmüş olan Ku­reyş kabilesinden olmak şerefi ve Resûlullaha «sallallahü aleyhi ve sellem» nikâh ile akrabâ olmak şerefi toplanmışdır. Bu akrabâ olmak şerefi, o kadar yüksek bir şerefdir ki, böyle akrabâ olanla­rın Cennetde Resûlullahın yanında bulunacakları bildirilmişdir. Saydığımız üstünlüklerden herhangi birisi, bir müslimânda bulunursa, onu sevmek lâzım gelir. Bu şereflerin hepsinin top­lanmış olduğu bir zâtın ise ne kadar çok sevileceğini, aklı ve insâfı olan herkes kolayca anlar.

Eshâb-ı kirâm arasındaki ayrılıklar, döğüşmeler, birbirle­rini sevmedikleri için değildi. Meselâ, Hâlid ibni Velîd ile Sa’d bin Ebî Vakkâs «radıyallahü teâlâ anhümâ» birşey üzerinde uyuşamamışlardı. Bir kimse, Şa’d ibni Ebî Vakkâsın yanında, Hâlid bin Velîdi kötülemeğe başladı. Sa’d ibni Ebî Vakkâs,bunu hemen susdurup,(Sus, ona birşey söyleme! Ara­mızdaki ayrılık, din kardeşliğimizi bozmaz) buyurdu. Bunun gibi, Hazret-i Alî, sokakda Zübeyr bin Avvâm ile karşılaşdı. Hazret-i Osmân için olan birşeyden dolayı, birbirleriyle sertçe söyleşdiler. Zübeyrin oğlu Abdüllah, bundan dolayı, hazret-i Alîyi sövmeğe başlarken, babası çök kızdı ve oğlunu döğdü.

Bir hadîs-i şerîfde buyuruldu ki, (Ümmetimin azâbı dün­yâda verilir.) Ya’nî dünyâda ümmetimin arasında olan fitneler, sıkıntılar, günâhlarının dökülmesine sebeb olur. Bunun gibi, dahâ nice hadîs-i şerifler bildiriyor ki, Eshâb-ı kirâm arasın­daki muhârebeler, yalnız dünyâda olan ayrılıkdır. Âhıretde, hepsine sevâb, ya’nî Cennet vardır. Eshâb-ı kirâmın her biri «radı-

vallahü teâlâ anhüm ecma’în» hf>r îeinH<» AllaVı«                                            —

sevgisini kazanmağa çalışır ve Onun emrine uymak zan etdikleri işe sarılırlardı. Ehl-i sünnet âlimleri «rahime-hümullahü teâlâ» söz bir­liği ile bildiriyor ki, bir müslimân, büyük günâh işleyince kâfir olmaz. O hâlde, hazret-i Alî ile muhârebe eden Eshâb-ı kirâma «radıyallahü teâlâ’ anhüm ecma’în» kâfir dernek, la’net etmek, onlan söğmek, hiç câiz olmaz.

Müslimâftlartn en krymetli ve temel iki kitâbından biri olan (Müslim) sahihinde ve başka kitâblarda diyor ki, hazret-i Mu’âviye «radıyallahü teâlâ anh», Resülullahın kâtibi idi. Yanında yazardı. Zeyd bin Sâbit «radıyallahü teâlâ anh» vahy yazardı. Mu’âviye, hem vahy hem de mektûb yazardı.

Abdüllah ibni Mubârek «rahime-hüllahü tfeâlâ» buyu­ruyor ki, (Hazret-i Mu’âviye «radıyallahü teâlâ anh», Resûlulla- hm «sallallahü aleyhi ve sellem» yanında giderken, atının burnuna giren toz, Ömer bin Abdül’azîzden bin kerre dahâ kıymetlidir). Buradan, hazret-i Mu’âviyenin ne kadar yüksek olduğu açıkça anlaşılmakdadır. Hazret-i Mu’âviyenin «radıyal- lahü anh» üstünlüğünü anlatmağa şu hadîs-i şerîf yetişir: Tir- müzî «rahime-hüllahü teâlâ» bildiriyor’ ki, Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» buyurdu: (Yâ Rabbî! Onu hâdî ve mühdî eyle.) Ya’nî, onu doğru yola ulaşdır ve doğru yola ulaşdı- rıcı evle!

y                                           NASİHAT

(Ehl-i sünnet) i’tikâdı, nazm üzere ey civân, oldu aşağıda şana, açık dil ile beyân:

Doğru olan i’tikâdı, ister isen kardeşim

gece gündüz, bu kitâbı oku hem de, pek candan!

Rûhuna rahmet eylesin, Hak, Ebû Hanîfenin,

Kur’ân yolunu gösterdi, bize o yüce Nu’mân.

İnsan bir şey yaratamaz, Şî’îye aldanma! Vehhâbîlik dahâ kötü, Ehl-i sünnete inan!

Cennet, Cehennem şimdi var, tevbe kabûl edilir, şefâ’atle kurtulucak, çok günâhları olan:

Atomdan güneşe kadar, canlı cansız her varlık, Yok iken yaratıldılar, hem de kktkat âsümân.

Dünyâya gönül bağlama, akar ömür su gibi,

İslâmiyyete uyan kimse, her dem olur şâdümân..

Önce ilmihâli öğren, çocuğuna da öğret, din bilgisi öğrenmezsen, olursun sonra pişmân!

Düşmanlarımız sinsice nasıl saldırıyor bak, sen de dini yaymak için, çalış gayb etme zeman!

Komünistler hep yalanla, gençleri aldatıyor, İslâmî yok edecelder, artık gafletden uyan!

Müslimânlar da şaşırmış, tuzağa düşmüş çoğu,

(Ehl-i kıble) sözde hepsi, ayrılmışlar hak yoldan,

İlm-i hâli öğrenmiyen, kendini koruyamaz,

Kâfir veyâ sapık olur, (Ehl-i sünnet) olmıyan!

Doğru olan bilgileri yayanlara yardım et!

Cihâd sevâbını kazan, olsun bunda mal revân.

Resûlullah hiç durdu mu, Eshâbı uyudu mu? dini yaymak için hepsi, olmuşdu bir kahraman!

Çalış boş durma sen dahî, din düşmanı pek kavı,

İçden dışdan ezecekler, gidecek, dinle îmân.

Eshâba çirkin söyleme, hepsinin kadrini bil, birbirini severlerdi, buna şâhiddir Kur’ân!

En üstün Ebû Bekrdir, Ömer, Osmân, Alî hem Muâviyeyi de çok sev, O’dur Kur’ân-ı yazan!

Rabbimiz cism değildir, zemanı, mekânı yok, maddeye hulûl eylemez, böyle olmalı îmân!

Mahlûka muhtâç değildir, ortağı, benzeri yok, herşeyi Odur yaratan, hem de varlıkda tutan.

İyi, kötü, îmân, küfr, madde, kuvvet, enerji, hepsini O var ediyor, yaratamaz hiç insan!

Herkese akl, irâde verdi, hem yol gösterdi.

Kim iyilik diler ise, yaratır hemen Rahmân.

Önce, i’tikâdı düzelt, emri, yasağı gözet, se’âdete kavuşamaz islâmiyyetden ayrılan!

Tâ önceden âdet oldu, kim ekerse, o biçer, pek aldandı, ziyân etdi, Ekmeden buğday uman!

Yetmişüç fırkadan ancak, (Ehl-i sünnet) kurtulan, Resûlullahın yolunu onlardır bize sunan!

ESHÂB-I KİRÂM KİTÂBINDA ADI GEÇENLERİ TANITMA

o

Kitâbda adı geçen ikiyuzaltmışiki ism, elifbâ sırası ile aşağı­dadır. Herbirinin kitâbda bulunduğu sahîfelerin numarası, hâl tercemelerinin sonuna yazılmışdır.

  1. — ABBÂS «radıyallahü anh»: Abdülmuttalibin en küçük oğlu, Resûlullahın «sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem» amcasıdır. Resûlullahdan üç yıl yaşlı idi. Bedr gazâsında, düş­man ordusunda idi. Esir oldu. Para verip kurtulanlardan idi. Mekkeye dönüşünde müslimân oldu. Mekkenin fethinden bir kaç ay önce Medîneye hicret etdi, Muhâcirlerin sonuncusudur. Mekkenin fethinde ve Huneyn gazasında bulundu. Hadîs-i şerîf ile medh olundu. Ömrü sonunda göremez oldu. Otuziki yılında Medînede vefât etdi. Seksen sekiz yaşında idi. Bakı’dedir. Uzun boylu, beyaz ve güzel idi. On oğlu vardı. Abbâsî halîfeleri, hazret-i Abbâsın soyundandır. Kerbelâdaki büyük türbede bulu­nan Abbâs, hazret-i Hüseynin babadan kardeşidir. 72,105,119,

ABBASİ HALİFELERİ

Sıra No. İsmi ve babası Teveilüd Cülûs Vefât
1 Abdüllah Seffâh Ebül ’Abfcâs bin Muham­med bin Ali bin Abdüllah bin Abbâs 104 132 [m. 749] 136
2 Ca’ffcr Mensûr bin Muhammed bin Alî 95 136 [m. 754] 158
3 Mehdî bin Mensûr 127 158 [m. 775] 169
4 Mûsâ Kâdî bin Mçhdî 145 169 {m. 785] 170
5 Hârun-ür Reşîd bin Mehdî 148 170 [m. 786] 193
6 Muhammed Emîn bin Hârun 171 193 [m. 809] 198
7 Me’mûn bin Hârûn 170 ?98 [m. 813] 218
8 Mu’tesem bin Hârûn 180 218 [m. 833] 227
9 Vâsık bin Mu’tesem 196 227 Im. 842] 232
10 Mütevekkil bin Mu’tesem 206 232 [m. 847] 247
11 Müstansır bin Mütevekkil 224 •247 [m. 861] 248
12 Müste’în bin Mu’tesem 221 248 [m. 862] 252
13 Mu’tez bin Mütevekkil 233 252 [m. 865] 255
14 Mühtedî bin Vâsık 220 255 [m. 869] 256
15 Mu’temid bin Mütevekkil 229 256 [m. 870] 279
16 Mu’tedid bin Muvaffak bin Mütevekkil 243 279 [m. 892] 289
17 Müktefı bin Mu’tedid 264 289 [m. 902] 295
18 Muktedir bin Mu’tedid 282 295 [m. 9081 320
19 Kâhir bin Mu’tedid 286 320 [m. 9321 339
20 Râdî bin Muktedir 297 322 [m. ‘934] 329
21 * * Müttekî bin Muktedîr 297 329 [m. 940] 333
22 Müstekfî bin Müktefî bin Mu’tedid 292 333 [m. 944] 338
23 Mutî’ bin Muktedir 301 334 [m. 946] 364
24 Tâyı’ bin Mutf 320 363 [m. 974] 393
25 Kâdir bin tshak bin Muktedîr ✓ 336 381 {m. 991] 422
26 Kâim bin Kâdir 391 422 [m. 1031] 467
27 Muktedî bin Ahmed bin Kâim 448 467 [m. 1075] 487
28 Müstazhir bin Muktedî 468 487 [m. 1094] 512
29 Milsterşîd bin Müstazhîr 484 512 [m. 1118] 529
30 Râşid bin Müsterşid 502 529 [m. 1135] 532
31 Müktefî bin Müstazhir 489 530 [m. 1136] 555
32 Müstencid bin Müktefî 518 555 [m. 1161] 566
33 Müstedî bin Müstencid 536 566 [m. 1172] 575
34 Nâsır bin Müstedî 553 575 [m. 1180] 622
35 Zâhir bin Nâsır 571 622 [m. 1225] 623
36 Müstensır bin Zâhir 588 623 [m. 1226] 640
37 Müsta’sım bin Müstensır 609 640 [m. 1242] 656
MISIRDAKİ ABBASÎ HALÎFELERİ Sıra No. İsmi ve babası Tevellüd Cülûs Vefât 1 Münteşir Ahmed bin Zâhir 656 [m. 1257] 660 2 Hâkim Ahmed bin Hasen bin Alî 660 [m. 1261] 701 3 Müstekfî bin Hâkim Ahmed 684 701 [m. 1301] 740 4 Vâsık bin Hâkim Muhammed 740, [m. 1338] 749 5 Hâkim Ahmed bin Müstekfî 741 [m. 1339] 754 6 Mu’tedid bin Müstekfî 754 [m. 1352] 768 7 Mütevekkil bin Mu’tedîd 763 [m. 1361] 808 8 Mu’tesim bin Hâkim 779 [m. 1377]   — Tekrâr Mütevekkil 779 [m. 1377] 808 9 Vâsik bin Hâkim 785 [m. 1383] 786 — Tekrâr Mu’tesim 788 [m. 1386]   — Tekrâr Mütevekkil 791 [m. 1389] 808 10 Müste’în bin Mütevekkil 794 808 [m. 1405] 833 11 Mu’tedıd bin Mütevekkil 782 815[m. 1412] 845 12 Müstekfî bin Mütevekkil 845 [m. 1441] 854 13 Kâim bin Mütevekkil 854 [m. 1450] 863 14 Müstencid bin Mütevekkil 794 859[m. 1455] 884 15 Mütevekkil Abdül’Azîz bin Yâ’kûb 819 884[m. 1479] 903 16 Müstemsik Ya’kûb bin Mütevekkil 903 [m. 1497]   17 Ya’kûb bin Müstemsik-billâh 923 [m. 1516]     2 — ABDÜL’AZÎZ HÂN: Osmânlı pâdişâhlarının otuz-

İkincisi ve İslâm halîfelerinin doksanyedincisidir. Sultân ikinci Mahmûdun ikinci oğludur. 1245 [m. 1830] de tevellüd edip 25 Haziran 1277 [1861] de halîfe oldu. 1293 [1876] de Dolma- bağçe serâyından alınıp, Topkapı serâyına habs edildi. Beş gün sonra Midhat pâşa ve serasker [savunma bakanı] Hüseyn Avnî

pâşa ve arkadaşları tarafından, Fer’ıyye serâymda Kur’ân-ı kerîm okurken bilek damarları kesdirilerek şehîd edildiği, sul-. tân Vahîdeddînin baş kâtibi, Alî Fuad beğin hâtıralarında yazılıdır «rahmetullahi teâlâ aleyh». Fer’ıyye serâyı, Beşiktaş ile Ortaköy arasında, Galata-serây lisesinin orta kısmı olan yalıdır. Sultân Mahmûd tür besindedir. Sultân Murâd, bu işkenceli ölümü işitince, korkudan aklı bozuldu.

(Belgelerle Türk târihi dergisi) nin 1967 Kasım ve 2 sayılı nüshasında diyor ki: İstanbul üniversitesine bağlı kıymetli eser­ler arasında, İbnül-Emîn Mahmûd Kemâl beğin [3310] numa- râlı defterinde, sultân AbdüPAzîz hânın annesi Pertevniyâİ vâlide sultânın söyleyip yazdırdığı (Sergüzeşt-nâme) vardır. Yıldız evrâkı arasında görülüp, İbnül-Emîn Ahmed Tevfîk beğin, 1336 [m. 1918] de sûretini çıkardığı bu sergüzeştnâmede Pertevniyâİ sultân diyor ki: 1293 [1876] senesi, Cemâzil-evvelin yedinci [30 Mayıs] günü, sabâha karşı sâ’at sekizde, vâlide sultânı yatakdan kaldırıyorlar. Sultân, oğlu AbdürAzîzhânı uyandınyor. Halîfe (Anne bunu bana kim yapdı? Beni sultân Selîme mi döndürecekler? Ben kime ne.etdim?) diyor. Vâlide sultân (Avnî pâşa etdi) diyor. (Yalnız Avnî etmedi. Rüşdü paşa ile Ahmed ve Midhat pâşalar da, bu işe dâhil. Ben btı felâketi otuz kırk defa rü’yâmda gördüm. Bundan sonra, Cebrâil gök- den inse, devlet reîsi olmam. Cenâb-ı Hakkın takdîri böyle imiş) diyor. 30 Mayıs 1876 Salı günü kayıkla Topkapı serâyına götürülüp, üçüncü Selîm hânın şehîd edildiği odada, habs olu­nuyor. Çorba gönderiyorlar. Kalfa (Kaşıksız, efendimizin önüne nasıl koyayım?) diyor. Bir kırık tahta kaşık veriyorlar. Halîfe, biraz içiyor. Abdest almak için, na’lın aratıyor. (İzn yok) diyerek vermiyorlar. Abdesthâneye yalın ayak giriyor. Üç gün kuru tahta üstünde aç, susuz bırakılıyor. Kayıkda yağmur­dan ıslanmış olan elbisesini çıkarmak için gecelik istiyor. (İrâde yokdur) diyerek vermiyorlar. Sultân Murâda tebrîknâme ve acıklı mektûblar gönderip yalvarıyor. Dördüncü gün, (2 Hazi­ran sabâhı) sultân Murâdın irâdesi ile diyerek, Fer’ıyye serâ- yına götürüyorlar. İçeri hızlı girdiği için, bir süngülü asker, göğsünden itiyor, (Annem nerede?) diyor. Annesi koşup gele­rek, yukarı çıkarıyor. Askerlerin saygısızca konuşduruldu- ğunu görünce, (Aman anneciğim. Bunlar beni öldürecekler) diyerek ağlıyor. İki gün sonra, eski, yırtık eşyâ gönderiyorlar. Askerler, ikide bir, kılıcım isteriz diye hücûm ediyor. Vermiyor

ise de, Vâlide sultân, gizlice vermek zorunda kalıyor. 4 Hazi­ran sabâhı Vâlide sultân içeri gelip, kapının açık olduğunu ve halîfenin kanlar içinde yatdığını görünce, feryâd ediyor. Halîfe, ellerini, annesinin göğsü üzerine koyup (Allah, Allah) diyor. Gelenler, Vâlide sultânı başka odaya götürüyor, kulağındaki küpeleri ve yüzüğünü çekip alıyorlar. Halîfeyi eski bir perdeye sarıp, Ortaköy karakoluna götürüyorlar. Cân çekişirken Rüşdü, Midhat ve Avnî pâşalar ve yardakçıları gelip, (Bizi azl et!) diyerek alay ediyorlar. Vâlide sultân, (Arslanım şehîd oldu. Beni de şehîd etsinler) diye feryâd ediyor. Asker gelip, (Sultân Murâd irâde etdi. Seni Beğlerbeği serâyına götüreceğiz) diyor­lar. Vâlide sultân, (Benim yerim, Yeni-serâydır) diyor. Vâlide sultânın kollanndan çekip yalın ayak, yaşmaksız ve ferâcesiz karakola götürüp, paşalara seyr etdiriyorlar. Halîfenin zevcele­rinden Tıryal hânım efendi gelip, (Cânım, Allah rızâsı için nâmûsu ile oynamayın. Hiç olmazsa araba ile götürünüz) diyor. Pâşalar, başarılarından pek keyfli kahkaha atmakdadır- lar, Tıryal hânımın arabasına bindirilerek yeni-serâya (Top- kapı serâyına) götürülüyor. Başka araba ile Tiryal hânımı da, zorla oraya götürüyorlar. Üç gün sonra kızlar ağası Topkapı serâyına geliyor. îki sultânın ayrı odalarda baygın yatdıklanm görüyor. Altı gece sonra, odalarına birer kandil gönderiliyor. Otuzsekiz gün sonra, Fer’ıyye serâyına götürülüyorlar. Kapı ve pencereleri çivileniyor. Sekiz gün Vâlide sultâna eziyyet ederek (Mallarının yerini bildir) diyorlar. Dokuzuncu gün, pencereler açılıyor. 31 Ağustos 1876 da beşinci Murâd tahtdan indirilip, Dolmabağçe serâymdan Çırağân serâyına götürülü­yor. Sultân Abdülhamîd hân tahta çıkınca, işkencelerden kur­tulup, râhata kavuşuyorlar. Sultânlara yapılan işkencelerin, sultân Murâdın emri ile olduğunu söylerlerdi. Hâlbuki sultân Murâdın birşeyden haberi yokdu. Sultan Abdül’Azîzin tebrik­lerini ve yalvarmalarını pâşalar sultân Murâda göstermiyor. Sultân adına kendileri cevâb yazıp aldatdıkları, [m. 1959] târihli askeri târih mecmû’asında uzun yazılıdır.

[m. 1967] de İstanbulda basılmış olan T. Yılmaz Öztuna- mn (Türkiye târihi) nin onikinci cildinde özetle diyor ki: (Sultân Abdül’azîzin hal’ edilmesi, birkaç ahlâksız veyâ safdil devlet adamının, şahsî ihtirâsları uğruna oldu. Bunların başında, eski sadr-ı a’zam Hüseyn Avnî pâşa geliyordu. Kurmaylıkdan yetiş­miş, üç defa serasker olmuşdu. Bir uşağın oğlu idi. (Kînim dinimdir) diyen kindâr adamlardan biri idi. Fuâd pâşanın yetiş-

dirmesi idi. Meziyyetsizliklerinden, kötülüklerinden dolayı azl olunur, sonra entrikalarla yine bir makam kapardı. Mahmûd Nedîm pâşa tarafından azl edilip sürüldüğü ve rütbesi ve nişân- lan alındığı için, pâdişâha kin bağladı. Sultânı tahtından indir­meğe ve öldürmeğe karâr verdi. Londraya gidip bu işi plânlaşdır- dı. Fâci’anın ikinci adamı Midhat pâşanuı batı kültürü olmadığı gibi, din bilgisi de yokdu. Tuna ve Bağdâd vâlîliklerinde yapdığı işler, Avrupa basınında alkışlanmış, bilhâssa İngilizler tarafın­dan şımartılmışdır. Hislerine kapılan, acele ve yanlış kararlar veren, bu yüzden iyi iş görmeğe müsâid olmıyan bir adamdı. Ali pâşa gibi, ölünciye kadar sadâretde kalacağını umarken, iki ay içinde azl edilmesini, gurûruna yidirememiş, hükümdâra düşman olmuşdur. İçki masalarında, devlete âid karârlar alırdı. İngilteredekrparlamento idâresini aynen alırsa, Türkiye- nin aynen İngiltere olacağını sanırdı. Böyle bir idâreyi yürüte­cek tek şahsın, kendisi olacağına inanırdı. Midhat pâşanın, meşrûtiyyeti te’sis edebilmek için hal’ işine karışdığını ileri sürmek, gerçeğe hiç de uymamakdadır. Avnî paşa, hal’ proje­sini Midhat ve Şirvânîzâde Muhammed Rüşdü pâşalara, sonra zemanm sadr-ı a’zamı mütercim Rüşdü pâşaya açdı. Şirvânîzâ- deden yüz bulamayınca, onu Tâife sürdürdü ve orada zehr- letdi. Midhat pâşa, sadr-ı a’zam Mahmûd Nedîm pâşanın, kendisini merkezden uzaklaşdıracağını Vehm ederek, hal’ işine karışmışdır denilebilir. Hal’ işine Midhat pâşanın emri ile, uydurma fetvâ veren şeyh-ul-islâm Hasen Hayrullah efendi de, bu makâmmdan, önce azl edilmiş, bu yüzden sultâna kin bağlamışdı. Sultân Abdül’Azîz, bunun için, (O, serâyda iken, müfsid imâm denirdi. Rüşdü pâşanın tevsıyesi ile şeyh-ul-islâm yapdık, Allah vere de, bir halt etmese) demişdir.

Sultân Abdül’Azîzin hal’inin bir vatanperverlik olacağına inanan tek adam, harb okulu nâzın [kumandanı] Süleymân pâşa idi. Yirmibeş Mayıs gecesi, Redîf ve Süleymân pâşalar, Avni pâşanın Kuzguncukdaki evinde toplanarak üçyüz (300) harbiye talebesinin Dolmabağçe serâyını kuşatmasına karâr verdiler. Talebeye ve erlere, Sultânı korumak için gidiyoruz denildi.

Avnî paşa sultânı öldürmeği çokdan plânlamış ve nihâyet bu cinâyeti işlemişdir. Uzun zeman serâyda câsûsu olan, ikinci mâbeynci Fahri beği bu işde kullandı. Cezâyirli Mustâfapehlü-

vânı ve Yozgadlı pehlüvân Mustafâ çavuşu ve Boyâbâdlı hacı Mehmed pehlüvânı Fer’iyye serâyına bağçıvan yapdılar. Fahri beyle bu pehlüvânlar, odaya girip, uzun döğüşmeden sonra bileklerini kesip pencereden bağçeye kaçdılar. Avnî pâşa, çığlık seslerini duyarduymaz, Kuzguncukdaki yalısından, kayıkla, hemen Fer’iyyeye geldi. Ölüm raporunu imzâlamak istemiyen iki doktordan birini, Avnî pâşa hemen Trablusgarba sürdü. İkincisi olan Ömer beğin apoletlerini [formalarını] hemen orada sökmüşdür. 1293

[m. 1876]

Haziranın 4.cü günüsabâhı, sultân Abdül’Azîz’in Ortaköy sâhilinde Fer’ıyye sarayındaki odasından garib sesler gelmeğe başladı. Sâ’at dokuz buçukda odaya girenler, eski hâkanı kanlar içinde buldular. Ertesi gün yayınlanan hükümet tebliği, şöyle diyordu: (Sultan Abdül’- Azîz sakalını düzeltmek üzere istediği küçük makasla her iki bileğinin damarlarını açarak intihâr etmişdir. Serasker Avni pâşa cesedi karakola nakl etdirmişdir.) Bu tebliğ ve ekli tabîb raporu, hiç kimseyi inandıramadı. Doktorlara yalnız bilekler gösterilmişdir. Avnî pâşa, birkaç sene önce de, sultân Abdül’- Azîzi zehrlemeğe teşebbüs etmişdi. Midhâd pâşa, ölümü işi- ‘ tince, (Hâkanın muhâfazası pek müşkil ve tehlükeli olduğundan, bu vech ile vefâtı pek iyi oldu) demişdir. Mâliye nâzın Yûsüf pâşa ise, (Mel’un herif [Avnî pâşa] pâdişâhın başını yidi. İnşâallah yakında o kâtil de kati edilir) demişdir. Sadr-ı a’zâm mütercim Rüşdü pâşa da (Na’şı karakola çıkar­dıkları zeman canlı imiş. Hekimler de, canlı olduğunu tasdîk eylediler) demişdir. Üç pehlüvana yüzer altın mâ’aş bağlana­rak, sırrı ifşâ etmeleri önlendi. Sultân Abdül’Azîzin na’şını yıkayan sekiz imâm, yıldız muhâkemesinde, sultânın iki dişi kmlmış, sakalının sol tarafı yolunmuş, sol memesi altında büyük bir çürük vardı demişlerdir. Pehlüvanlar da, yapdıkla- rım sonradan i’tirâf etmişlerdir. İntihâr edecek şahsın her iki bileğinin damarlarını birlikde kesemiyeceği de tıp ilminde mey­dândadır. Hüseyn Avnî pâşa, sultan AbdüFAzîzin hal’ edilece­ğini birkaç sene önce Londrada İngiliz nâzırlanna söylemek cesâret ve hiyânetinde de bulunmuşdu. Bunun için, (Encyclopaedia Britannica) intihar tezini ileri sürmekdedir. Son çıkan, (Grand Larousse) ise, öldürüldüğünü yazmakdadır. 1940 tarihli (Larousse illustre) de, (fut assassine en 1876=1876’ da kati edildi) yazılıdır. 5 Haziran günü cenâzesi büyük merâ- simle kaldırıldı. Topkapı serâymda yıkandı. Pederi sultan ikinci Mahmûd hânın Çenberlitaşdaki türbesine defn edildi.

Süleyman pâşa, bu inkılâbın meşrûtiyyet için yapıldığını söyleyince, Avnî pâşa, Sen sus! Asker siyâsete kanşmaz demişdir. Hâlbuki, kendisi, askeri çokdan siyâsete kanşdırmış, Balkanlarda felâketli hâdiselerin patlak vermesine sebeb olmuş- du. Nitekim, 2 Temmuzda Sırb ve Karadağ prenslikleri isyân etdi. Balkanlar kanşdı).

Abdül’Azîz hânı şehîd ettiren pâşalar, başarılarının zevki içinde, Midhat pâşanın Bâyeziddeki konağında, 15 Haziran gecesi toplanmışlardı. Odaya giren erkân-ı harb kolağası,26 yaşındaki, Hasen beğ, Avnî pâşayı ve sonra hâriciyye nâzın Râşid pâşayı vurup öldürüyor, Midhât pâşayı kovalıyor ise de, pâşa’mutbaha kaçıp, aşçının dolabına saklanıp, ölümden kur­tuluyor. Yaralı yakalanan Hasen beğ, ertesi gün Bâyezîd mey­dânında şehîd ediliyor. Edirnekapınm dışında, sağ köşede, demir parmaklıklı mezarının büyük taşında (Ümerâ ve güzât-ı çerâkiseden İsmâ’il beğin oğlu olup, Harb okulunu bitirip, kolağası rütbesinde iken, genç yaşında, velîni’meti uğrunda fedây-i cân eden, Çerkeş Hasen beğin kabridir) yazılıdır. Sul­tân Abdül’Âziz hân, Çerkeş Hasen beğin eniştesi idi. Halîfenin fecî’ şeklde şehîd edildiğini ve annesi Pertevniyâl sultâna çok çirkin işkenceler yapıldığını işiten sultan Murâdın üzüntüden ve bu felâket yolunun sonunu düşünmekden aklı bozuldu.

Sultân Abdül’Azîz hân, onbeş senelik saltanat zemânını Dolmabağçe serâyında geçirdi. Bu serâyda iken hal’ edildi. Beşinci Murâd da üç aylık saltanatını bu serâyda geçirdi, ikinci Abdülhamîd hân, bu serâyda yedi ay oturdukdan sonra, Yıldız kasrlarına yerleşdi. Sonra Yıldız serâyını yapdı. Sultân Muhammed Reşâd da, Dolmabağçe serâyında oturdu.

Sultân Abdül’Azîz hân, [1278] de yeni askerî elbiseleri kabûl etdi. r 1279] da posta pulu kullanıldı. [1286] da Süveyş kanalı açıldı. [1288] de İstanbulda tramvay işletilmeğe başladı. [1292] de Galata tüneli yapıldı ve askerî rüşdiyye mektebleri açıldı. [1279] da Osmanlı bankası açıldı. [1280] de sâhillere deniz feneri konuldu ve devlet şûrâsı [Danıştay] kuruldu. [1284] de sultânî mektebleri [liseler] açıldı. [1285] de Sanâyi mektebleri açıldı. [1286] da Fransa imperatöriçesi İsianbuîu ziyâret etdi. [1287] de Avusturya imperatörü, sultân Abdül’- Azîzi ziyârete geldi. [1287] de şark demir yolları yapıldı. [1287] de tıbbiyye-i mülkiyye açıldı ve orman ve ma’den mektebleri açıldı ve Eski serây dış kapısı, ya’nî Üniversitenin Bâyezîd

meydânına açılan giriş kapısı yapıldı. [1288] de itfâiyye alayı teşİcîl edildi. [1289] da seyyâr havz yapıldı ve Dârüşşefeka lisesi açıldı. [1290] da îrân şâhı, sultân Abdül’Azîzî ziyârete geldi ve İzmit demir yolu yapıldı.

Sultân Abdül’Azîz, Çırağan ve Beğlerbeği serâylarım yap- dırdı. Muhtelif yerlerde de kasrlar yapdırdı. Beykoz kasrı bunlardandır.

Çırâğân yalısını ilk olarak Nevşehrli Dâmâd İbrâhim pâşa yapdırdı. Sonra üçüncü Selîm hânın hemşiresi Beyhân sultân tarafından yeniden yapıldı. Ahşâb ve çok zînetli idi. Sultân, bunu, kardeşi sultân Selime satdı. Sonra, sultân ikinci Mah­mûd hân, 1252 [m. 1836] da bunu yıkdırarak büyük ahşâb serây yapdı. Sultân Abdülmecîd hân ilk seneler bu serâyda oturdu. 1271 [m. 1855]deyıkdırdı. 1288 [m. 1871] de AbdüF- Azîz hân, son muhteşem serâyı dört milyon liraya yapdırdı.

Beğlerbeği serâyının yerinde, tepede birinci Ahmed hânın (Şevk-âbâd) kasrı vardı. Sâhil serâyım ikinci Mahmûd hân ahşâb yapdırdı. Moltekeyi burada kabûl eylediği zeman, çubuk içiyordu. Abdülmecîd hân, 1249 [m. 1833] de bu serâyda merâsimle hatm-i şerîf indirmişdi. Sultân AbdüFAzîz hân, 1282 [m. 1865] de, bu ahşâb serâyı yıkdınp yerine mermerden muhteşem serâyı yapdırdı. Sultân, 1865 Nisânının yirmibirinci cum’a günü serâya yerleşdi. Yaz mevsimlerini burada geçirirdi. Balkan harbi bozgununda, Enver ve Talat paşalar, ikinci Abdül- hamîd hânı «rahime-hullahü teâlâ», Selânikden (Lorley) Alman vapuru ile İstanbula getirtip, Beğlerbeği serâyına koydular. Boğaziçi tarafında, alt katda, arka tarafda, bir odada yerleşip, yetmişaltı yaşında iken, zâtürrie hastalığından vefât etdiği, 10 Şubat 1336 [m. 1918] gününe kadar, burada yaşadı.

  • — ABDÜLBÂKİ EFENDİ: Mahmûd Bâkî «rahime- hullahü teâlâ» Osmânlı şâirlerinin büyüklerindendir. 933’de İstanbulda tevellüd, 1008 [m. 1600] de vefât etdi. Edimekapı kabristânındadır. Süleymâniyye medresesinde müderris idi. Reîsül-ulemâ oldu. Hâlid ibni Zeyd ebâ Eyyûb ensârînin haber verdiği hadîs-i şerifleri biraraya toplamışdır. (Mevâhib-i ledün- niyye) tercemesi meşhûrdur. 65.
  • ABDÜLCEBBÂR-İ HEMEDÂNÎ: Mu’tezilî âlimi idi. Kâdîidi. Üçyüzellidokuzda (359) tevelliid etdi. Dörtyüzon- beş 415 [m. 1024] de Rey şehrinde vefât etdi. Babası Ahmeddir. 92.
  • — ABDÜLGANÎ NABLÜSÎ: İsmâil Nablüsînin oğlu­dur. 1050 de Şamda tevelliid, 1143
[m. 1730]

de orada vefât etdi. Derin âlim ve kâmil bir velî idi. Fıkh, tefsîr ve hadîs âlimi idi. Yirmi yaşında ders vermeğe başladı. 1Ö75 de İştanbula geldi. Çok kitâb yazdı. İki cild (Hadîkat-ün-nediyye) kitâbı çok kıymetlidir. Tütünün günâh olmadığını bildiren kitâbı ve terce- mesi Nûr-i Osmâniyye kütübhânesinde vardır. 6.

  • — ABDÜLHAK-I DEHLEVÎ: Babası Seyfeddîndir. Hind âlimlerindendir. 958 [m. 1551] tevellüd, 1052 [m. 1642] de vefât etmişdinDehlîdedir. Kıymetli kitâblar yazdı. 132,153,155.
  • — ABDÜLHAKÎM EFENDİ: Büyük âlim idi. Van vilâyetinin Başkal’a kazâsında 1281 de tevellüd edip, 1362 [m. 1943] de Ankarada vefât.etdi. Komünistlerin, Masonların, Vehhâbîlerin, Mürtedlerin ve Şî’îlerin ve Yehûdîlerin ve Hıristi- yânların, yazılarla, propagandalarla, imperatorluk kuvvetleri ve servetleri ile islâmiyyeti yıkmağa saldırdıkları, müslimân yavrularını dinsiz, îmânsız bırakmağa uğraşdıkları bir zemanda, dersleri, va’zları ve yazıları ile Ehl-i sünneti yok olmakdan korumuş, gençliğe aşılanan zehrli yalanlan pek mâhir yol ile temizlemişdir. Bu uğurdâ çetin eziyyet ve cefâlara kadanmışdır «rahime-hullahü teâlâ».

/

Abdülhakîm Efendinin dedesinin dedesi olan seyyid Abdürrahman, seyyid Abdüllahın oğlu idi Seyyid Abdüllah, Arvâs- da, seyyid Fehîmin baş tarafındadır. Seyyid Abdüllah ölünce, Arvâsî

soyunun devâm edebilmesi için, seyyid Abdürrahmânı annesi genç iken zorla evlendirdi. Tâhir, Abdürrahîm, Lutfî, Abdülha- mid ve Muhammed isminde beş oğlu oldu. Seyyid Tâhir, Basra vâlîsi idi.

Seyyid Abdürrahîm 1200 [m. 1786] de vefât etdi. Oğlu hâcı İbrâhim ve torunu Abdül’Azîz ile birlikde Doğu Bâye- zidde Ahmed Hâni türbesindedirler. Abdül’Azîz efendinin üç çocuğu, Muhammed Emîn ve Ömer efendiler ve seyyidet Hadî- cedir. Her birinin çocuklan ve torunları diiı ve dünyâ bilgileri ile dolu birer hazînedirler. Muhammed Emîn efendinin dört

oğlu oldu. Bunlar, Abdül’Azîz, Abdülkâdir ve Abdülhakîm ve Mahmûd efendilerdir. Abdülhakîm efendinin oğlu Ahmed efendi, Kadıköy eğitim enstitüsü öğretmenliğinden emekli oldu.

Seyyid Abdürrahman, zemânının mürşid-i ekmeli idi. Binlerce Hak âşığı sohbetine gelir feyz alırlardı. Nasi­hat için, uzak memleketlere mektublar gönderirdi. îrisân beğlerinden emîr Şerefeddîn Abbâsîye yazdığı fârisî mek- tûblar çok kıymetlidir. Bu mektûblanndan birinde Mu­hammed Kerîm hân ve Mustafâ ve Feyzullah beğlere selâm ve düâ etmekdedir. Başka bir mektûbuna, emîr Şerefeddin beğ, şu satırları eklemişdir: (Mevlânâ, bu mektubu, bu fakîre 1192

[m. 1778]

de göndermişdir. Musibete sabr lâzım olduğunu ve sabrın kıymetini bildirmişdir. Birkaç ay sonra pederim Abdüllah hân beğ vefât etmişdir. Mevlânânın kerâmetini buradan anlamalı­dır). Seyyid Abdürrahman Hoşâb da medfûndur.

Seyyid Lütfî efendinin onbir oğlu vardır.

Seyyid Lütfî efendinin oğlu Abdülganînin oğlu Mîr hâc, bunun oğlu Abdürrahman, bunun oğlu Muhammed Saîd efen­dilerdir. Lütfullah efendinin ikinci oğlu Abdülgaffâr efendi, bunun oğlu Şerîf, bunun oğlu Muhammed Şefik efendilerdir. Lütfullah efendinin üçüncü oğlu, Muhammed, Seyyid Fehîm hazretlerinin üvey babasıdır. Bunun oğlu Tâhîr, bunun oğlu Resûl, bunun oğlu Abdüllah efendilerdir.

Lütfullah efendinin dördüncü oğlu, Resûl efendidir. Beşinci oğlu seyyid Sıbgatullah efendi, seyyid Tâhâ-i Hakkârî- nin talebesi idi. Bunun oğlu Celâleddîn, bunun oğlu Alî, bunun oğlu Selâhaddîn efendilerdir. Bunun iki oğlu Kâmüran İnan ve Zeynel’âbidin İnan, Bitlis senatörü ve meb’ûsü olmuşlardır.

Altıncı oğlu Cemâlüddîn, bunun oğlu Abdülmecîd, bunun oğlu Sa’dullah, bunun oğlu Muhyiddîn, bunun oğlu Abdürrah­man, bunun oğlu Lutfullah, bunun oğlu Nûrullah efendilerdir.

Abdülhamîd efendinin iki oğlu olup, biri molla Safî idi. Bunun torunu, Abdülhamîd efendidir. İkinci oğlu, seyyid Fehîm-i Arvâsî «kuddise sirruh» hazretleri idi.

Seyyid Muhammedin yedi oğlu ile Hamîde hânım isminde bir kızı vardı. Hamîde hânım, Timür oğullarından Hurrem beğin zevcesi idi. Sâlih, Memduh ve Sa’îd adında üç oğlu vardı. Sa’îd beğin iki çocuğu, Tevfîk beğ ile Emîne hânımdır. Emine hânım Mekkî efendinin birinci zevcesidir, ikinci zevcesi Afife hânımdır. Seyyid Muhammedin birinci oğlu Mahmûd efendi

  • 288 —

idi. Bunun,’ Zübeyde, Meryem ve Esmâ adında üç kızı vardı. Esmâ hâmm çok müttekî, sâliha olup; Abdülhakîm Efendi­nin birinci zevcesi idi. İkind zevcesi, seyyid Fehjm-i Arvâsînin «kuddise sirruh» torunu Âişe hânım idi. Ahmed Mekkî ve Münir efendilerin vâlidesidir. Üçüncü zevcesi Nine hânım deni­len ikinci Âişe hânım, dördüncü zevcesi Bedriye hânım idi. Beşinci zevcesi Mâide hânım, 1396 [m. 1976] senesi mayıs ayında, îstanbulda vefât etmişdir.

Seyyid Muhammedin ikinci oğlu, Muhyiddin efendi idi. Bunun iki oğlu ve iki kızı vardı. Kızları Beyâz hânım, Fârûk beğin, Zelîha hânım da, Abdürrahîm Zapsunun anne­anneleridir. Bir oğlu Hasen efendi, İkincisi Mustafâ efendi idi. Hasen efendinin yedi oğlu ile yedi kızı olup, dört oğlu çocuk iken vefât etdi. Beşincisi Mazhar efendi, Nesîbe hânımın zevci idi. Altıncı oğlu Muhyiddîn efendi Ankarada yefât etdi. Yedin- cisi Necmeddîn efendi temyiz mahkemesi a’zâsı idi. Na’îme hânımın zevci ve Ahmed efendinin dâmâdı idi. Kızlan, Nine Âişe hânım, Abdülhakim Efendinin, Dilber hâmm, Tâhâ efendi­nin, Fâtıma hânım, seyyid İbrâhim efendinin, Sabîha hânım da, Abdüllah beğin zevceleri idi.

Mustafâ efendinin dokuz oğlu ile iki kızı vardı. Birincisi, seyyid Abdülhakîm Efendi idi. îkincisi İbrâhim efendi, üçün- cüsü Tâhâ efendi, dördüncüsü Abdülkâdir efendi, beşincisi Şemseddîn efendi, altıncısı Ziyâeddin efendi, yedincisi Yûsuf efendi, sekizincisi Mahmûd efendi, dokuzuncusu Kâsım efen­didir. Abdülhakîm efendi en büyükleri idi ve en sonra vefât etdi. Abdülkâdir efendinin üç torunu Zeynel’âbidîn, Bedred- dîn ve Fahreddîn hâyâtdadır. Şemseddîn efendinin bir oğlu ile iki kızı vardı. Bir kızı Afife hânım, Mekkî efendinin zevcesi idi. İkinci kızı Nazîfe hânım 1986 Mart ayında vefât. etdk Oğlu faziletli Cemâl efendi, İstanbulda (Kirazlı mescid) imâmı ve hâtibi idi. Celâleddîn-i Rûmînin (Mesnevi) si üzerinde eşsiz, derin bilgisi vardı. 1396 [m. 1976] da İstanbulda vefât etdi. Yûsüf efendinin oğlu seyyid Fârûk Işık, eski sayıştay başkanlarından ve Van senatörlerindendir. 1972 sene­sinde Ankarada vefât etmişdir. Fârûk beğin iki oğlu seyyid Nevzâd ve seyyid Rüchân hayâtdadır ve oğulları yetişmekdedir. Seyyid Rüchân 1391 [m. 1971] de çalışma .bakanlığı müsteşân oldu. Mahmûd efendinin annesi Meryem hanım idi. Kardeşleri­nin hepsi Hano hanımın çocuklandır.

Mahmûd efendinin kızı, Rukâyye hanımdır. Mustafâ — 289— – Eshâb-ı Kirâm — -F: 19 ..

efendinin birinci kızı Mu’teber hânım, Timür oğullarından Saîd beğin zevcesi ve Ahmed Mekkî efendinin hem halası, hem kayın vâlidesidir. 1341 de vefât etdi. Edirne-kapı kabristânın- dadır. İkinci kızı Râbi’a hânımdır.

Seyyid Muhammedin üçüncü oğlu Nûreddin efendidir. Bunun Mecîd efendi ve Alî efendi adında iki oğlu vardı. Mecîd efendinin oğlu İzzet beğ, Nâfîye hânımın zevci olup 1981’de Van’da vefât etdi. Dört çocuğu vardır.

Seyyid Muhammedin dördüncü oğlu Ahmed efendidir. Bunun, Ubeyd, Şevket ve Şihâbüddîn adında üç oğlu vardı.

Seyyid Muhammedin beşinci oğlu, Hamîd pâşa idi. Bunun Ahmed, Abdüllah, Fehmî ve İbrâhîm adında dört oğlu ile Nâfîye, Nesîbe ve Âişe adında üç kızı vardı. Bunlardan seyyid İbrâhim Arvâs, Abdülhakîm Efendinin dâmâdı ve uzun yıllar Van meb’usu idi. [m. 1965] de Ankarada vefât etdi. Bunun oğlu Seyyid Sıddîk ile kızlan Gülsüm ve Hamiyyetdir. Seyyid Ahmed, Muhammed Sıddîk efendinin dâmâdı ve Na’îme hanımın babasıdır. Muhammed Sıddîk efendi, seyyid Tâhâ haz­retlerinin torunu, ya’nî seyyid Ubeydüllahm oğlu ve şehîd Abdülkâdir efendinin kardeşi idi. ^Nâfîye hânım İzzet beğin, Nesîbe hânım Mazhâr efendinin, Âişe hânım da Muhammed Ma’sûm efendinin zevceleri idi.

Seyyid Muhammedin altıncı oğlu Hüseyn efendidir. Bunun Celâl, Alâ’üddîn, seyyid Gâzî ve Behâeddîn adında dört oğlu vardı. Celâl efendinin oğlu Seyfeddîn beğ, Rukayye hânımın zevci ve Aydın ile Celâl efendilerin ve Leylâ hânımın babasıdır. Aydın beğ 1983 de Anavatan Partisinden Van milletve­kili seçildi. Oğullan Cüneyd, Melîh Rüchân ve Fâtih ve Murâd efendiler, hayr-ül-halef olarak yetişmekdedirler.

Seyid Muhammedin yedinci oğlu, Yûsüf efendidir.

Seyyid Abdülhakîm Efendinin üç oğlu ve iki kızı vardı. Bunlardan Enver ile Şefî’a, Esmâ hânımın çocuklarıdır. Şefi’a hânım, Sâlih beğin zevcesi iken, hicretde Mûsulda vefât etdi. Enver de, hicret ederken 1336 [m. 1918] de Eskişehrde vefât etdi. İkinci oğlu faziletli Ahmed Mekkî Üçışık efendi, arabî, fârisî kitâblardan ve pederinden din bilgilerini geniş olarak edin­miş olup, 1387 [m. 1967] de İstanbulda vefât etdi. Bağlum kabris- tanındadır. Fetvâlanna güvenilecek, yer yüzünde eşi az bulunan bir mubârek zât idi. Çok sayıda ve olgun, değerli din adamları yetişdirdi. İlm ve ma’nâ tâliblerinin derdlerine şifâ sunardı. Cenâb-ı Hak, mubârek vücûdu ile İstanbul şehrini ve bü­tün islâm âlemini şereflendirmiş ve fâidelendirmis idi. Seyyid

-2Şp-

Ahmed Mekkî efendinin Behik, JBehâ, Medenî ve Hikmet adında dört oğlu ile Zâhide isminde bir kızı vardır. Herbiri ahlâk ve fazîlet örneğidir. Torunları Tâhâ Üçışık, Fehim ve Muhammed efendiler ve Şefî’a hânım ise, birer cevher olarak yetişmekdedir. /Abdülhakîm Efendinin «kuddise sirruh» üçüncü oğlu, seyyid Münîr efendi, İstanbul belediyesinde satış me’mûrlüğunda uzun seneler çalışmış, doğruluğu, çalışkanlığı, güzel ahlâkı ile etrâfının saygısını ve sevgisini toplamışdır. 1399 [m. 1979] da vefât etdi. Bağlum kabristanındadır.

Seyyid Abdülhakîm efendi, 1332 [m. 1914] Recep ayında, Başkal’adan hicret ederek [1337] de Istanbula geldi. Eyyûb sultânda, önce yazılı medreseye, sonra Gümüşsüyü tepesindeki Murtezâ efendi mescidine yerleşdi. Çeşidli câmi’lerde va’z vere­rek, Vefâ lisesinde öğretmenlik, Sultân Selîm câmi-i şerifi, yanındaki Süleymâniyye medresesinde öğretmenlik yaparak, islâmiyyeti yaymağa* din düşmanlarını susdurmağa ve sindir­meğe başladı. Medreselerin en yüksek, üniversite kısmı olan, Süleymâniyye medresesine müderris, ya’nî ordinaryüs profe­sör olarak ta’yini, 8 Zilka’de 1337 ve 5 Ağustos 1335 [m. 1919] târihli fermân ile yapılmışdır, Fermân şöyle idi:

Dâr-ül-hilâfe-til’aliyye Süleymâniyye medresesinde mün­hal olan hadîs-i şerîf dersi müderrisliğine Debreli Vildân Fâik efendi ve tesavvuf dersi müderrisliğine Hakkâri ulemâsından Abdülhakîm efendi ve………………………………………………… ve fıkh-ı Şâfi’î dersi müderrisli­ğine Hakkâri meb’ûs-i esbakı seyyid Tâhâ efendi ta’yîn olun- muşdür. Bu irâde-i seniyyenin icrasına meşîhat-i islâmiyye me’mûrdür. Muhammed Vahîdeddîn.

Bu irâde-i seniyye, Cerîde-i ilmiyye mecmûasmın 48.ci sayısının, bindörtyüzseksendördüncü sahîfes.inden almdı.

Mürtezâ efendi, tersâne emânetinde baş rûznâmeci iken emekli olmuş ve Mekke-i mükerremede Ahmed Yekdestden feyz almışdı. [1158] de Gümüşsüyü, îdris köşküne yakın, denize karşı mescid yapdı. [1160] da vefât edip denize bakan dıvâr içinde, defn edildi. Oğulları da yanındadır. Bu mescidin ilk imâmı olan Abdullah-i Kaşgarîden sonra oğlu Ubeydullah efendi on sene imâm oldu. Sonça imâm olan îsâ efendi [1206] da vefât etdi. Selîm hân buna bir türbe yapdı. Sonra Abdullah efendinin dâmâdı çelebî Ubeydullah efendi [1208] de vefat etdi. Nihâyet, zâhîrî ve bâtmî ilmler hazînesi olan seyyid Abdülhakîm Efendi imâm, hatîb ta’yin edilip 1362 [m. 1943] senesinde vefât edinceye kadar burada ve birçok cami’Ierde ve mekteblerde islâ­miyyeti yaydı. Memleketin her tarafından ve yabancı milletden uyanık ve merâklı kimseler gelip, ilmden, fenden çok şeyler sorarlar ve cevâblarını alırlardı. Bu arada dünyâlık için ve hattâ düşmanlık için gelen aşağı alçaklar da bulunurdu. Keskin görüş­leriyle, karşısmdakilerin niyyetlerini hemen anlardı. Fekat, halîm ve şefkatli ve ileriyi görüşlü olduğu için, dostu düşmanı ayırmaz, hepsini tevâzu ve mudâra ile karşılardı. İslâm âlimle­rine Allah için, temiz kalb ile gidip feyz alanlar, onların yolunda gitmekde, islâmiyyetin ahkâmına uymakdadırlar. O kapıdan feyz aldığını söyleyip de, ibâdetlerden kaçınan, harâmlara, dalan kimselerin de, münâfık oldukları anlaşılmakdadır.

Adı geçen İdrîs köşkünü, İdrîs hakîm bin Hüsâmeddîn yapdırmışdır. Bâyezîd ve Yâvuz zemanmda derin âlim olan bu zât, îrân hûdudundaki yirmibeş kabilenin Osmânlılara itâ’at etmesine sebeb olmuş, böylece Çaldıran zaferine büyük hiz- metde bulunmuşdur. Bülbül deresi civârında yapdırdığı çeşme­nin yanında bir sed üzerinde medfûndur. [932] de vefât etmişdir. Zevcesi Zeyneb hatun, kendi adı ile, İdrîs köşkü yanında bir mescid yapdırmışdır. Mescidin yanında (Karyağdı tekkesi) vardır. Bunun yanında bir evde niyyet kuyusu vardır. Arkasında Gümüşsüyü çeşmesi vardır. Karyağdı tekkesine .(Çolak Hüseyn tekkesi) de denir: Üçüncü Mustafâ hân tarafın­dan yapdırılmışdır. Bu tekkenin arkasında [1230] senesinde Do- lancı dervîş Muhammed mevlevîhane yapdırmışdır.

Seyyid Abdülhakîm efendi din bilgilerinde ve tesavvufun ince ma’rifetlerinde derin deryâ idi. Üniversite mensûblan, fen ve devlet adamları, çözülemez sandıkları güç bilgileri sormağa gelir, sohbetinde, dersinde, bir sâ’at kadar oturunca, cevâbını alır, sormağa lüzûm kalmadan, o bilgi ile doymuş olarak geri dönerdi. Teveccühünü, sevgisini kazananlar, sayısız kerâmet- ler görürdü. Çok mütevâzı’, pek alçak gönüllü idi. Ben dediği işitilmemişdi. (Bizler hesâba dâhil değiliz. O büyüklerin yazıla­rını anlıyamayız. Ancak bereketlenmek için okuruz) buyu­rurdu. Hâlbuki, kendisi, bu bilgilerin mütehassısı idi. Yakınlarından birine (Burada birkaç velî yetişiyordu) buyur- muşdu. Yakınlarından Karamürsel kumaş fabrikası müdîri, Yûsüf Ziyâ Akışık demişdi ki, rü’yâda, Abdülhakîm efendinin

elinin ayasını öpmüşdüm. Ertesi gün, Eyyûb sultândaki evine giderek, rü’yâmı anlatmak istedim. Gitdim. Her zeman olduğu gibi, elini öpmek için eğildiğimde, mubârek elini, ayası yukarı doğru olarak uzatdı ve (Akşam rü’yâda öptüğün gibi öp) dedi ve iltifat buyurarak çok şey anlatdı. 164. cü sahîfeye bakınız!

  • — ABDÜLHAKÎM ŞİYALKÛTÎ: Babası Şemseddîn Muhamhıeddir. Hindistanın büyük hanefî âliinidir. Fakîhdir. Beydâvî tefsirine ve Teftâzânînin Akâid-i Nesefi şerhine ve Ahmed Hayâlıııin şerh-i akâid hâşiyesine ve Devânînin Akâid-i Adûd şerhine ve Mutavvel kitâbına hâişiyeler yazmış^ dır. (İsbât-ülvâcib) kitâbı da meşhûrdur. 1067 [m. 1657] de vefât etdi «rahime-hullahü teâlâ». 154.
  • — ABDÜLHAMÎD HÂN II: Osmânlı pâdişâhlannm . otuzdördüılcüsü ve en yüksekleri idi. İslâm halîfelerinin doksan- dokuzuncusu idi. 1258 [m. 1842] de’tevellüd etdi. 1293 de halîfe oldu. 1336 [m. .1918] de vefât etdi. Çemberlitaşda, dedesi sultân Mahmûdun türbesindedir. İslâmiyyete hizmeti, saymakla bitiri- lemez. Abaül’azîz hân, düşmanlara âlet olanlar tarafından şehîd edilip, sonra 5.ci Murâd da hal’ edilip, kendisi kukla olarak halîfe yapıldı. Avrupada belirli ocakların islâmiyyeti yok etmek için hâzırladığı yıkıcı plânları, kıyasıya hortlatmağa başlarken önle­rine dikildi. Aklı, zekâsı ve ilmi fevkalâde üstün olduğu için, memlekete karşı asrlar boyunca hâzırlanmış olan sinsi, alçak ve vahşî su’îkasdı hemen sezdi. Hâzırlıyanlan ve maşa olarak kul-, landıkları sahte kahramanlan, iş başından uzaklaşdırdı. İslâm bilgilerini, ya’nî din ve fen ve ahlâk bilgilerini memleketin her yerine yaydı. Çok sayıda kültürlü din adamı yetişdirdi. Milleti otuzbir sene adâlet ile idâre etdi. Bilgili, temiz bir gençlik yetiş­tirdi. Haksızlığın, kötülüğün, ahlâksızlığın kökünü kazıdı. Bu yüzden ba’zı kimselerin hedefi oldu. Yıllarca kötülendi. İftira­lara uğradı. Sonra gelen gençliğe, büsbütün yanlış olarajc tanı­tıldı. Fekat, insâflı yazılan târihleri okuyanlar ve onun ilme, fenne, sanâyı’a, ticârete, ahlâka, kısaca insanlığa bırakdrğıeserle- rini görenler, bu iftirâlara aldanmadı. Ona dil uzatan yalancılar­dan, ilm adamı, yazar maskesi altmda çalışan düşmanlarından ve bunların söyledikleri yalanlardan nefret etdiler. Onun büyük­lüğü karşısında hayrân kaldılar.

Önce, bir sene beş ay devlet idâresine karışdırılmadı. Memleketi sadrı a’zam Midhat pâşa ve arkadaşları idâre etdi. Bunlar, 24 Nisan 1295 [m. 1877] günü Rus harbine sebeb oldular.. Mâlî 1293 senesine rastladığı için (93 harbi) denilmekdedir. 93 harbi Edime mütârekesine kadar dokuz ay sürdü. Müşîr [Mare­şal] yapdıklan Süleyman pâşa, Şıpka geçidinde büyük gaflet ya­parak en seçkin Türk birliklerinin harcanmasına sebeb oldu. Bu hezimete kahramanlık denilerek, başkumandan yapıldı. Fekat, Filibeye ve oradan Edirneye kaçdı. Edirnede de tutana- mayıp mütâreke istedi. Mütâreke Abdülhamîd .hânın, kraliçe Viktoryaya çekdiği telgraf üzerine mümkin olabildi. Ruslar ve Bulgarlar, onbinlerce Türk kadın ve çocuğunu kesdiler. Bir milyondan fazla Türk, Bulgarisıandan, îstanbula hicret etdi. O zeman Rusyanın nüfûsu doksan, OsmanlIların ise altmışdört milyondu. Sultân Abdülhamîd hân, fâci’alan görünce, Edirne mütârekesinden onüçgün ^onra, 13 Şubat 1296 [m. 1878] da Meclis-i meb’ûsânı kapatdı. Devlet idâresini eline aldı. Meb’- ûsların ancak yüzde kırkı Türkdü. Bu parlamento devâm etseydi, Osmânlı devleti, dahâ o zeman parçalanacakdı. Sultân Abdülhamîd hânın ilk ve büyük başarısı, bu felâketi görmesi ve önlemesi oldu.

Osmanlılara imzâlatdırılan 3 Mart 1878 Ayastefanos [Yeşilköy] mu’âhedesini sultân Abdülhamîd hân bir dürlü hazm edemedi. Dâhiyâne bir kurnazlıkla 4 Haziran 1878 de İngiltere ile gizlice anlaşdı. Kıbrıs adasının idâresini İngiltereye bırakdı. Adanın gelirleri her yıl İstanbula yollanacak, ada Osmanlı İmperatorluğunun bir parçası kalacakdı. Buna karşı­lık, İngiltere Ayastefanos mu’âhedesinin Türkiye lehine değiş- dirilmesine yardım edecekdi. Böylece, Berlin mu’âhedesi, 13 Temmuz 1878 de imzâlanarak, topraklarımızın çoğu geri alındı. Bu harbde, para tazmînâtı pek ağır oldu. Sultân Abdül­hamîd, buna da pek dâhiyâne çâre buldu, [m. 1881] de Düyûn-i umûmiyye idâresi kurarak, borçları, ikiyüzelliiki milyondan, yüzaltı milyona indirdi. Bu büyük başarısı, memlekete unutul­maz bir hizmet oldu. Büyük devletlerin bütün baskılarına rağmen, Abdülhamîd hân, Berlin mu’âhedesinin, Anadolunun şarkında ermenilere muhtâriyyet veren maddesini hiç tatbîk etmedi. Midhat pâşa ve arkadaşları, Rusyanın harb açmasına sebeb oldu. Bütün Rumeli ve Anadolunun büyük kısmı Rusya- nın eline geçdi. Dâhilî işler, masonların elinde kaldı. İslâmiy- yeti yıkmak, dinde reformlar yapılmak isteniyordu. Bunun için, din adamları câhil yetişdiriliyordu. Alman târihçisi, Hans Kramer, (Ondokuzuncu asr) adındaki büyük târih kitabının üçüncü cildi, yirmialtmcı sahîfesinde (desseri-klugen Bruder Abdülhamîd II) beşinci Murâdm akili kardeşi, diye övdüğü sultân ikinci Abdülhamîd, memleketin felâkete götürüldü­ğünü, paşaların, mason uşağı olduklarını görerek, meclisi kapatdı. İrâde-i seniyye ve meclis-i vükelâ [Bakanlar- kurulu] kârarı ile mecİis-i meb’ûsan ta’tîl edildi. Meşrûtıyyet ve bunu sağlıyan doksanüç (93) kânûn-i esâsîsi [anayasası] ilgâ edil­medi. Bu anayasa 1908 de ikinci meşrûtıyyetin i’lânına kadar devâm. etmişdir. Sultân Abdülhamîd hân, a’yân üyelerinin: [senatörlerin] vazifelerine de son vermedi. Yaşıyanları, 1908 millet meclisine dâhil oldular. Sultân Abdülhamîd hân, devleti, milleti, otuzbir sene, Allahü teâlânın.emrlerine göre, âdâletle idâre etdi. Millet, sulh, bolluk, ucuzluk, râhat ve huzûr içinde yaşadı.

Her vilâyetde mektebler, hastahâneler, yollar, çeşmeler, Viyanadan başka bir yerde eşi bulunmıyan modern bir tıp fakültesi yapdırdı. [1293] de Mekteb-i Mülkiyyeyi yapdırdı; [1296] da bir müze yapdırdı. [1297] de hukûk mektebi ve dîvân-ı muhâsebâtı [sayıştay] kurdu ve Beyoğlu kadın hastahâ- nesini yapdırdı. [1299] da güzel san’atlar akademisi, [1300] de yüksek ticâret mektebi, [1301] de yüksek mühendis mektebi ve yatılı kız lisesi açıldı. [1303] de Terkös suyunu İstanbula getirtdi ve mülkiye lisesini açdı. [1305] de Alman imperatörü İstanbula gelip, sultân Ahmed meydânında Alman çeşmesi yapıldı. [1307] de Bursada ipekçilik-mektebini yapdırdı. [1308] de Halkalı zirâ’at ve baytar mektebi ve Kâğıthânede bir poli­gon kurdurdu. [1309] da Bursa demiryolunu ve Aşîret mekte­bini yapdırdı. [1310] da Üsküdar lisesi ve Rüşdiyye mektebleri ve yeni postahâne binâsı ve Osmânlı bankası ile Reji binâlarım ve (Yafa-Kudüs) demiryolu ile Ankara demiryolu yapıldı. Yine [1310] da Hamidiyye kâğıd fabrikası, Kadıköy havagazı fabri­kası ve Beyrut limanı rıhtımını yapdırdı. [1311] de Osmânlı sigorta şirketi ve Küçüksu barajı ve (Manastır-Sel^nik) demir­yolu yapıldı. [1312] de (Şam-Horan) demiryolu ve (Eskişehir- Kütahya) demiryolu yapıldı. Yine [1312] de Hamîdiyye yüksek ticâret mektebi ve (Galatâ-Tophâne) rıhtımı, Dolmabahçesâ- at kulesi yapıldı. [1313] de (Beyrut-Şâm) demiryolu, Dâr-ül-

  • 295 —

aceze binâsı, mum fabrikası, (Afyon-Konya) demiryolu, Sakız limanı rıhtımı, şimdiki İstanbul lisesi binâsı, (İstanbul- Selânik) demiryolu yapıldı. Ereğli kömür ocakları çalışdırıldı. [1314] de Tuna nehrinde Demirkapı kanalını, kapalıçarşı ta’- mîrini yapdırdı. [1313] Yunan zaferini kazandı. Akl hastahâ- nesi yapdırdı. [1316] da Şişlide Hamîdiyye Etfâl hastahânesini yapdırdı. [1318] de Medîne-i münevvereye kadar telgraf hattı yapdırdı. [1320] de Hamîdiyye Hicâz demiryolu Zerkaya kadar işledi. Kâğıthânedeki Hamîdiyye suyu yapıldı. Yeni balıkhâne, Haydarpâşa rıhtımı, ma’den arama mektebi, Şâmde tıbbiyye-i mülkiyye yapıldı. Haydarpâşada askerî tıbbiyye mekteb-i şâhâ- nesi 24 Teşrîn-i evvel 1321 de açıldı. [1322] de dilsiz ve sağırlar mektebi açıldı. [1322] de Bingâzîye telgraf hattı yapıldı. [1323] de (İstanbul-Köstence) kablosu döşendi. Haydarpâşa istas­yonu binâsı yapıldı. Beşiktaş tepesindeki Yıldız serâyını ve önündeki câmi’i yapdırdı. Velhâsıl Avrupada yapılan yenilikle­rin hepsini en modern sekide yurdumuzda yapdırdı. Ne yazık ki, [1327] de tahtdan indirilince, bütün bu ilerlemeler durdu ve memleket kana boyandı. Abdülhamîd hân, (İstanbul- Eskişehir-Ankara) ve (Eskişehir-Adana-Bağdâd) ve (Adana- Şâm-Medîne) demiryollarını yapdırdığı zeman, başka memleketlerde bu kadar demiryolu yokdu. Din bilgileri, fen ve edebiyyât üzerinde çok kitâb basdırdı. Köylere kadar kurslar açdırdı. Parasız kitâblar gönderdi. Harb gücünü gayb etmiş olan eski gemileri Halice çekip, Avrupada yeni yapılan üstün evsâflı kruvazörler, zırhlılar ile donanmayı kuvvetlendirdi. Askeri, subayı öyle şerefli olmuşdu ki, bir kahve önünden bir binbaşı geçerken, kahvede oturanlar ayağa kalkarak saygı gös­terirlerdi. Öyle bereket vardı ki, bir binbaşının evinde pişen yemekden, bir mahalle fakirlerinin karnı doyardı. Bütün mil­let, sivil, asker, herkes birbirini çok severdi. Yalnız [1313] yılında, Yunan isyânı oldu. Edhem pâşa «rahime-hullahü teâlâ» kumandasında gönderdiği askeri, kendisi serâydan idâre edi­yordu. Askeri yirmidört sâ’atde Termopil geçidini aşıp, Atinaya girdi. Bütün Avrupa kumandanları buna şaşırdı. Çünki, Alman kurmayları, Osmanlı ordusu, Termopili altı ayda geçemez diye rapor vermişdi.

İkinci Abdülhamîd hânın güzel ahlâkını, dîne olan bağlılı­ğını, edeb ve hayâsmın derecesini, akimı, ilmini, adâletini, mil­

let için durmadan çalışdığını, hiç cân yakmadığını, düşmanlarına bile iyilik etdiğini, masonların aldatdıkları ve maşa olarak kullandıkları satılmışları bile afv etdiğini anlamak istiyenlere, (Mâbeyn baş kâtibi) Es’ad beğin (Hâtırât-ı Abdülhamîd-i hân-ı sân!) kitâbını okumalarını teVsıye ederiz. Ermeni komitecilerin hâzırladıklan ve 21 Temmuz 1323 [M. 1905] günü cum’a nemâzını kılıp, Yıldız câmi’inden çıkarken patlatı­lan bir arabadaki sâ’atli bombadan kurtulunca, binlerce seyirci ve ecnebi diplomatlara karşı, düşünmeden, hemen söylediği şu kelimeler, kalbinin temizliğini, milletin olgun, şefkatli bir babası olduğunu göstermeğe yetişir sanırız: (Kendimce en büyük emel, ehâlînin râhat ve mes’ûd olmasıdır. Bu uğurda, gece-gündüz nasıl çalışıldığı ve gayret gösterildiği ma’lûmdur. Gayret ve hüsn-ü niyyetiniin min tarafîllah mükâfatı, şu hâdi­seden, hıfz-ı Hudâ ile, emîn olmaklığımdır. Onun için, cenâb-ı Hakka şükr ve hamd ederim. Müte’essir olduğum birşey varsa, asker evlâdlanmdan ve ehâlîden ba’zılannın telef ve mecrûh olmalarıdır. Buna, ilelebed teessüf ederim. Tebe’amın, hak­kımda göstermiş oldukları hissiyâta an-samîmilkalb memnûni- yetimi beyân eyler, âfât-i semâviyye ve erdiyyeden masüniyyetleri için düâ ederim).

Merkezi Selânikde bulunan üçüncü ordunun genç subay­ları, ittihâdçılar tarafından aldatıldı. 7 Temmuzda Şemsî pâşa, teğmen Âtıf tarafından vuruldu. Kardeş kanı dökülmemesi için sultân Hamîd hân, 27 Cemâzil-âhır 1326 ve 23 Temmuz 1908 de ikinci meşrûtıyyeti açdı. Silah baskısı altında seçim yapıldı. 17 Birinci kânûn [Aralık] da meclis açıldı. Bununla, devletin idâresi, ehliyyetsiz, tecribesiz ellere geçdi. Otuz yıl durmuş olan fâci’alar tekrâr başladı. 5 Ekim 1908’de, Bulgaristan prensliği, krallığını i’lân ederek, Osmânlılardan ayrıldı. Yine o târihde, Avusturya, Bosna Herseki ilhâketdi. Yunanistan da baş kaldırıp, beş .sene sonra Giridi ilhâk eyledi. 14 Nisan 1909 da, Adanada ermeni ihtilâli oldu. Müslimânların mallarına, cânla- rına, ırzlarına saldırdılar. 1850 Türkü öldürdüler. İttihâdçılar buna seyirci kaldılar. Halk, onyedibin ermeniyi öldürüp isyân basdırıldı. İttihâdçılar, AvrupalIlara şirin görünmek için, yüz­lerce müslimânı kesdiler, asdılar. Bu zulmleri, o zeman Adana vâlîsi olan meşhûr Cemal pâşa yapdı. Dâhiliyye nâzın Tal’at pâşanın takdirine mazhar oldu. Bu hâdiseler dolayısıyle itti- hâdcılar da [1914] de meclisi kapatdı. Sultân Hamîde hak vermek zorunda kaldılar.

31 Mart vak’ası adı ile meşhûr olan 13 Nisân 1327 [m. 1909] hareketi ile sultân Abdülhamîdin hiçbir alâkası olma­dığı, kat’î olarak anlaşılmışdır. îttihâdcıların, pâdişâha sâdık birinci orduya güvenmiyerek, Selânikdeki üçüncü ordudan getirdikleri avcı taburlarının çıkardığı tesbit edilmiştir. Ya’nî ittihâdcıların bir tertîbi olmuşdur. İttihâdcılar, böylece Selâ- nikden Bulgar, Sırb, Yunan, Arnavud yağmacılarının mey­dana getirdikleri hareket ordusunu İstanbula gönderdi. Tal’at beğin baskısı ile Sultân, 27 Nisan 1327 [m. 1909] da tahtdan indirildi. Son meşrûtıyyet zemanmda hükümdârlığı dokuz ay, beş gündür. Selânikden gelen, toplama ve frenk silâhlarını taşıyan hareket ordusuna karşı koymak istiyen kumandanlara, çarpışılmamasını, müslimân kanı dökülmemesini sıkı emr verdi. İsteseydi yalnız Taksim ve Taş kışladaki ta’lîmli asker ve sâdık subaylar, gelen çapulcu alaylarını darmadağınık edebi­lirdi. Fekat, kardeş kanının dökülmesini istemedi. İstanbula giren hareket ordusu kumandanları, doğru Yıldız serâyma geldiler. Hazîneyi, asrlardan beri toplanmış olan kıymetli yâdi- gârları ve dünyânın en zengin kütübhânelerinden olan serây kitâblığının bir kısmını yağma etdiler. Pâdişâhın altın arabası bile parçalanıp paylaşıldı. Bu barbarca saldıranlar, birer kahramân, kurtarıcı i’lân edildi. O yıl, ittihâdcılar, Sultândan iki yaş küçük olan kardeşi Muhammed Reşâdı yerine geçirdiler. Sultân Reşâd, ihtiyâr, sessizdi. Ortalığı kana boyıyanlann, günülden müslümân olmadıklarını görüyordu. Bu canavarlar karşısında âciz, zevallı bir kukla hâlinde idi. İttihâdcılar, sultân Hamîdi lekeliyecek bir suç bulamadılar. Milletin onu çok sevdiğini, saydığını görerek, öldürmeğe de cesâret edemediler. Hemen o gece, kurmay binbaşı Fethi Okyar’m emrinde olarak, trenle Selâniğe götürdüler. Orada Alâtini köşkünde habs edildi. Ömrünü okumakla ve ibâdet ile geçirdi. Hükümeti ele geçiren ittihâdcıların çoğu, hattâ din işleri başkanı olan şeyh-ul İslâm efendileri dahî mason idi. Sultân Hamîd hânın kansız ve huzûr içinde geçen idâresinden sonra memleket, siyasî i’dâmlar, sû’i kasdler ülkesi oldu. Çok kimsele­ri i’dâm etdiler. Birbirlerini, hattâ kendi başkumandanları olan Mahmûd Şevket pâşayı da dört aylık sadr-ı a’zam iken

  1. Haziran 1331 f19131 de kendileri öldürdü. Yerine getirilen

Mısr prensi Sa’îd Halîm pâşanın 3 sene, 7 ay ve 23 günlük ve tmnun yerine gelen Tal’at paşanın birbuçuk senelik sadâret zemanlannda, memleket karma karışık oldu. Herkes, ölüm, habs korkusu içinde idi. Cân, mal ve nâmûs emniyyeti kalmadı. İslâm düşmanlığı, küfr ve irtidâd moda olmağa başladı. Her vılâyetde zâlimler türedi. 1329 [m. 1911] de Amavud isyâm oldu. Mahmûd Şevket pâşa büyük kuvvetle önliyemedi. Sultân Reşâd 16 Haziranda Kosovaya gitdi. Beşyüzyirmiiki sene önce, dedesinin zafer kazandığı yerde, yüzbin Amayud ile cum’a nemâzı kıldı. Huzûru te’mîn etdi. Mahmûd Şevket pâşanm sekseniki taburla yapamadığını, sultân Muhammed Reşâd, bir gövde gösterisi ile te’mîn eyledi. Ebüzziyâ takviminin 19 Şubat 1945 pazartesi yap­rağında diyor ki:

(Meşrûtıyyetin başlangıcı, memleketimiz için büyük felâ­ket ve ziyânlara sebeb oldu. Çünki 1329 [m. 1911] da Trablus- garb İtalyanlara bırakıldı. 1331 [m. 1912] de Balkan harbi bozgunu oldu. İki büyük kıt’a ile ilişiğimiz kesildi. Afrikada birmilyonikiyüzbin kilometre kare, Rumelide ikiyüzelli bin kilometre kare yerimiz elden gitdi. Birinci cihân harbinde de birmilyon kilometre kareden fazla toprak gayb oldu. Koca imparatorluk yağma edildi. Bu felâketlere, ittihâd ye terâkki­nin, gâfıl, câhil, fırkacı, inâdcı, bölücü idâresi sebeb oldu.) Birinci Cihân harbine Osmânlılar üç milyon askerle katıldı. Bir milyon zâyi’ eyledi. Bunun dörtyüzbini cebhede şehîd oldu. Müttefik­lerimizin mevcûdü yirmiüç milyon olup, onbeşbuçuk milyon zayı’âtımız oldu. Bunun üçbuçukmilyonü cephede öldü. Düşman orduları mevcûdü, kırküç milyon idi. Bunların yirmiüç mil­yonu zâyı’ oldu. Yalnız beşbuçuk milyonu cebhede öldü.

Sultân Hamîdî tahtından indirenler, sonunda memleketi düşman çizmelerinin altında bırakarak kaçdılar. İlk olarak Enver pâşa, Tal’at pâşa, doktor Behâeddm Şâkir, doktor Nâzım, 30 Ekim 1918’de Mondros mütârekesini imzâ etdikden bir gün sonra, gece yarısı kaçdılar. Tal’ât paşa [m. 1921] de kırkdokuz yaşında Berlin’de, Enver pâşa kırk yaşında [m. 1922] de Türkistânda, Cemâl pâşa da [m. 1922] de elli yaşında Tifîisde öldürüldüler. Avrupadaki mason lotaları, bu başarıla­rını uzakdan keyf ile seyr ediyorlar. İslâmiyyeti yok etmek için, yeni plânlar hâzırlıyorlardı. Masonlar, ittihâdcılara yapdırdık- ları bu cinâyetleri Midhât pâşa ve arkadaşları gibi maşalarla,

dahâ otuzbir yıl önce ve pek kıyasıya yapdıracaklardı. Fekat, çok akili* zekî, ileriyi görüşü keskin ve tâm müslimân olan, ikinci Abdülhamîd hân, bunu anlamış, bu felâketleri önlemiş, İslâm âlemine se’âdet, huzûr sağlamışdı. Bunun için, bu yüce hâkana, kızıl sultân,’korkak,zâlim gibi ismler takdılar. Böylece gençleri aldatmağa, onun sevgisini, büyüklüğünü gönüllerden çıkarmağa uğraşdılar.

(Türkiye târihi)nde diyor ki, (İkinci meşrûtıyyetden sonra gelen yeni rejim, ikinci Abdülhamîdi mahkûm etmiş, hattâ bugüne kadar, bu hükümdânn lehinde, hattâ tarafsız yazmak ve konuşmak, tehlükeli sayılmışdır. Bunun bir sebebi, ikiııci Abdülhamîdin, asla mürteci’, gerici olmamak şartı ile, muhafa­zakâr olması ve imperatörlüğü otuz yıl şahsen adâlet ile idâre etmesidir. İkinci Abdülhamîdi düşürenler birbirinden inkılâbcı oldukları için, tabîatiyle bu hükümdânn muhafazakârlığını beğenmemek durumunda kalmışlardır. Ancak târîh, siyâset değildir. Günün modasına göre söyliyen, yazan kimse, târîhci değildir. Çünki, siyâsî rejimler ve fikr modaları dâima değişir. Yakm mâzîyi halka fenâ tanıtmak gibi hissî görüş, İlmî tedkîk yapılmasına mâni’ olmakdadır. Ba’zı sathî görüşlü kimseler, günlük oluşları küçültür, gölgede bırakır diye, eski kahramân- ları küçültürler. Târihî realiteden korkmak ma’nâsızdır. Türki- yede, yine de, ikinci Abdülhamîd aleyhindeki yalanları nakl etmek modası yürürlükdedir.

13 Şubat 1295

[m. 1878]

gününe kadar, ikinci Abdülhamî­din saltanatının ilk bir yıl, beş ay ve onüç günü, bu hükümdânn şahsî idâreşi ile ilgisizdir. Şahsî idâresi, 13 Şubatda başlar. 7 Zilhicce 1293 ve 23 Kânûn-i evvel [Aralık ayı] 1876 günü birinci meşrûtıyyet i’lân edildi. İlk millet meclisi 19 Mart 1877 de açıldı. Anayasayı hâzırlıyanlardan Midhat pâşa, bir hukukçu değildi. İkinci Abdülhamîd hân hâtırâtında diyor ki:

Midhat pâşa, öteden beri meşrûtıyyet tarafdârı idi. Lâkin ismini ve ba’zı kitâblarda medhini işitmekle hâsıl olmuş bir tarafdardı. Hiçbir devletin Kanûn-i esâsîsini tedkîk etmiş ve bu bâbda esâslı fikr edinmiş değildi. Rehberi, nâfi’a vekâletinin müsteşân, Odyan efendi idi. Odyan efendi ise, o zeman bile bizde mümtâz hukûkculardân değildi. Hele memleketi hiç bilmezdi. Zan ederim bu vukûfsuzluk, Midhat pâşa ile Tâif kal’asına kadar berâber gitdi.

Midhat pâşanın başkanlığında, Ziyâ beğ [pâşa] ile Nâmık Kemâlin de katıldığı bir hey’etin hâzırladığı Anayasanın 113.CÜ maddesi, hükümdâra bir şahsı sürmek hakkını ver- mişdi. Bu maddeyi Midhat pâşa, mahsûs koydurdu. Çünki, ölünciye kadar iktidârda kalmağı umuyordu. Bu madde ile, muhâliflerini sürmek istemişdir. Nitekim birkaç devlet ada­mını sürdü. îkinci Abdülhamîd hân, muhâkemesiz sürülmenin tanzimâta aykırı olduğuna dikkati çekdi ise de, Midhat pâşayı iknâ’ edememişdi. Midhat pâşa, Anayasaya, herkesin kendi dili ile konuşabileceğini koydurmak istemiş, fekat Sultân, bu maddeyi kaldırmışdır. Midhat pâşa, Sultânın bütün selâhiyyetini yok etmek için, Anayasayı büyük devletlerin kefâletleri altına koy­mak istemişdir. Türk devletinin istiklâlini yok edecek bu feci’ madde de kabûl edilmemişdir. Rusya ile harb etmek için, Bâb-ı âlide nutklar çekdi. Medrese talebesini ayaklandırarak, harb lehine nümâyiş,yapdırdı. Bunlar, Sultânın penceresi altında bile harb diye bağırdılar. Harb olursa, İngilterenin yardım edece­ğine inanıyordu. îçki sofralarında, Cumhûriyyet i’lân edip, üçüncü Napolyon gibi, Cumhûrbaşkanı, sonra imperatör olaca­ğını söyledi ve (niçin Al-i Osman olur da, Al-i Midhat olmaz) dedi, işi dahâ ileri götürerek, husûsi asker yazmağa kalkışdı., Bu yeni asker, Millet askeri nâmı ile yeni bir ordu teşkil edecek ve Midhat pâşanın emrinde olacakdı. Hıristiyân ve Müslimânlar­dan gönüllü yazılanlar, başkumandanları Midhat pâşa lehine yürüyüşler yapıyorlar. İstanbulda huzûru bozuyorlardı. Yeni­çeri ocağı hortluyordu. Midhâd pâşa, milliyetçiliğe uymıyan hareketlerde de bulundu. Bosnada, Türk bayrağındaki ayyıldız yanına bir haç eklenmesini emr etdi. Devlet bayrağının, bir eyâletde olsa bile, sadr-ı a’zam emri ile değiştirilmesi de, onun demokrasi anlayışına parlak bir örnekdir. Bu haçlı Türk bayrağını taşıyan bir tabura İstanbulda geçid resmi bile yapdırdı. Bütün bu sapıklıkları, ikinci Abdülhamîd hânın sabrını taşıra­rak, 5 Şubat 1877’de, onu sadr-ı a’zamlıkdan azl etdi. Kendi arzû- su üzerine İzzeddîn vapuruna bildirilerek İtalyaya gönderildi. Eline de beşyüz altın verildi. Bir sene, sekiz ay çeşidli şehrleri gez­di. İngilizlerle halîfeye karşı anlaşmalar yapması üzerine, yurda çağrıldı. İki ay Giritde, Hanyada oturdukdan sonra 1295 [m. 1878 son ayında Sııriye vâlîsi, 4 Ağustos 1297 [m. 1880] de Aydın vâlîsi yapıldı. Burada iken, 16 Mayıs 1298 [m. 1881] de, Yıldızda muhakeme edilmek için tevkif emri verildi. Fransız konsoloslu-

  • 301 —

ğuna sığınarak kendisini lekeledi. Fransız sefirinin emri ile halîfeye teslim edildi. Mahkemenin i’dam karârını iıalîfe, müebbed habse çevirip, 28 Temmuzda Izzeddîn vapuru ile Rüşdü, Mahmûd ve Nûri pâşalarla ve Hasen Hayrullah efendi ile birlikde Tâife götürülüp habs edildiler. 6 Mayıs 1301 [m. 1883] de Mahmûd Celâleddin pâşa ile, askerler tarafından boğulup öldürüldüler. İngiltere onu kurtarmağa karâr verdi. Kızıldenizdeki bir harb gemisine bu vazifeyi verdi. Pâşalann, İngilizler tarafından kaçırılacağını anlıyan hicâz vâlîsi müşîr Osmân Nûri Pâşanm emri ile öldürüldüğü sanılmakdadır). (Yeni Türkiye Târîhi)nin yazısı temâm oldu.

  1. — ABDÜLKÂDİR GEYLÂNÎ: Muhyiddîn Ebû Muham­med bin Ebû Sâlih Mûsâ, 471 [m. 1079] de Iranda tevellüd, 561 [m. 1167] de Bağdadda vefât etmişdir. Babası, Hazret-i Hasenin torunu Abdüllah bin Hasen-i müsennâ soyundandır. Abdüllahm annesi Fâtıma, hazret-i Hüseynin kızıdır. Bunun için hem sey­yid, hem şerîfdir. Hanbelîdir. Kadiri tarikatinin reîsi ve bütün tarîkatlerin menba-ı feyzidir. Mürşid, müderris ve müftî idi. Pek büyük âlimdir. 31, 62, 121, 162, 165.
  2. — ABDÜLLAH BİN ABBÂS: Resülullahın amcası Abbâsm oğlu olup, çok âlim idi. Annesi Lübâde, Hâlid bin Velîdin teyzesi idi. Hicretden üç yıl önce Mekkede doğdu. Çok hadîs-i şerîf bilirdi. Halîfe Ömerin müşkillerini çözerdi. Sıf- finde İmâm-ı Alînin kumandanlarından idi. Abdüllah bin Zübeyrin hilâfetini kabûl etmedi. Tefsîrde çok ileri idi. Müfes- sirlerin şâhıdır. 68 yılında, Tâifde vefât etdi. Uzun boylu, beyaz, güzel idi. Ömrünün sonlarında göremez oldu. Abbâsî halîfeleri, bunun soyundandır. 39, 60, 72, 76, 87, 126, 130.
  3. — ABDÜLLAH BİN CA’FER: Resülullahın amcası Ebû Tâlibin torunudur. Habeşistanda dünyâya geldi. 80 yılında Medînede vefât etdi. Çok cömerd idi. Hazret-i Mu’­âviye buna çok ikrâm ederdi. Muhammed bin Ebî Bekr-i Sıd- dîk ile Yahyâ bin Alî ibni ebî Tâlib ile ana bir kardeş idi. Hazret-i Alî ile Fâtıma-tüzzehrânın kızı olan Zeynebin zevci idi «radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în». 68.
  4. — ABDÜLLAH BİN EBÎ BEKR-İ SIDDÎK: Önce İslâm olanlardandır. Hicretde, kâfirlerden mağaraya haber getirir, gece mağarada yatardı. Mekkenin fethinde, Huneyn ve Tâif gazâlarında bulundu. Tâifde yaralandı. 11.ci yılda vefât etdi «radıyallahü teâlâ anh». 101.
  5. 302 —
  1. — ABDÜLLAH BİN EBÎ EVFÂ: Eshâb-ı kirâmdan Küfe şehrinde en son vefât edendir. 86 yılında vefât etdi. 16.
  2. — ABDÜLLAH BİN MES’ÛD: İlk müslimân olanla­rın akıncısıdır. Resûlullahın yanından, hizmetinden ayrıl­mazdı. Kur’ân-ı kerimi çok iyi öğrendi. Pekçok hadîs-i şerîf ezberledi. Mekke kâfirleri arasında açıkça okurdu. Çok eziyyet çekerdi. İki kerre Habeşistana ve Medîne-i münevvereye hicret etdi. Bütün gazâlarda ve Yermük muhârebesinde bulundu. Cennetle müjdelendi. Halîfe Ömerülfârûk, kendisini Küfeye müftî olarak gönderdi. Otuziki yılında, altmış yaşmdan sonra vefât etdi. BakıMe medfûndur «radıyallahü teâlâ anh». 108.
  3. — ABDÜLLAH BİN MUBÂREK: Teba’i tâbi’înin büyük­lerinden olup hadîs ve,fıkh âlimi idi. 118 de Horasanda doğup, 181 [m. 797] de vefât etdi «rahime-hullahü teâlâ» Kitâblançokdur. Bir yıl Hac, bir yıl cihâd ve bir yıl ticâret ederdi Kazancının hepsini fakirlere verindi. Şamda birisinden istediği kalemi vermeden Merv’e gelmişdi. Kalemi vermek için Mervden Şama geldi. Sehl Alî bin Abdüllah Merûzî, Abdüllah bin Mubârekin derslerine devâm ederdi. Birgün, (Artık senin dersine gelmiyeçeğim. Çünki, bugün gelirken senin kızların dama çıkmış beni çağırı­yorlardı. Benim Sehlim, benim Sehlim diyorlardı. Bunların terbiyesini vermiyor musun?) dedi. Abdüllah Mubârek, o gece, talebesini toplayıp; (Sehlin cenâze nemâzına gidelim) dedi. Gidip, vefât etmiş buldular. (Vefâtmı nerden anladın?) dedikler rinde, (Benim hiç câriyem yok. O gördükleri, Cennet hûrîleri idi. Onu Cennete çağırıyorlardı) dedi. Buyururdu ki, (Edeb nedir? Âlimler çeşidli ta’rif etmiş. Bence edeb, kişinin nefsini tanımasıdır.) (Birinin, bir lira hakkını ödemek, bin lira sadaka

>               vermekden dahâ iyidir.) (Çalışıp kazanmak tevekkülü boz­

maz) derdi. (Tevâzû, zenginlere karşı kibrli olmak, fakirlere ^           karşı alçak gönüllü olmakdır) derdi. (Eğer gıybet etseydim,

anamı, babamı gıybet ederdim. Çünki sevâblanmın onlara verilmesi dahâ iyi olur) derdi. 6, 28.

  1. — ABDÜLLAH BİN ÖMER: Hicretden on dört sene önce tevellüd ve 73’de Mekkede vefât etdi. Babası ile birlikte îmân etdi. Küçük olduğundan Bedr ve Uhud gazâlarına götü­rülmedi. Diğer gazâlarda ve Mûte gazâsında ve Yermükde Mısr ve Afrika fethlerinde bulundu. Resûlullahın nemâz kıldığı

her yerde nemâz kılardı. Çok müttekî, cömerd ve halîm idi. Hilâfet işlerine hiç karışmadı. Hicrî 73 senesinde, Haccac bin Yûsüf, Mekkede, Abdüllah bin Zübeyri şehîd etdikten üç ay sonra, bunun ayağına zehrli kılıç ile vurdurarak şehîd etdi «radıyal- lahü teâlâ anh» 39, 67, 74, 121, 128.

  1. — ABDÜLLAH BİN SA’D: Hazret-i Osmânın süt kardeşi idi. Vahy kâtibi iken mürted oldu. Mekkenin fethinde katli emr olundu ise de, tekrâr imâna gelip afv edildi. Mısr fethinde bulundu. 25 de Mısr vâlîsi olup Tunusu feth etdi. Halîfenin şehâdetinde Medîneye yardıma gelirken, Mısrda yerinin yağma edildiğini anlıyarak, Remleye yerleşdi. 36 da vefât etdi. 124.
  2. — ABDÜLLAH BİN SEBE’: Müslimânlar arasına ilk alarak, Eshâb düşmanlığı fitnesini sokan bir yehûdî dönmesidir. Hazret-i Osmân zeırtanında Yemenden gelip, müslimân oldu­ğunu söyledi. Halîfenin yanma sokulmak istedi. Fitne, fesâd çıkaracağı anlaşılarak, Medîne-i münevvereden dışarı atıldı. Mısra giderek, câhiller arasında, halîfeyi kötülemeğe, Eshâb-ı kirâmın büyükleri için atıp tutmağa, kardeşi kardeşe düşür­meğe başladı. Küfeye de giderek hazret-i Alîye yaltaklandı. Hattâ, sen tanrısın dedi. Alî «radıyallahü anh» da, bunu Medayn şehrine sürdü. Hazret-i Alî şehîd olunca (O ölmedi. Bulutlarda yerleşdi. Şimşek, yıldırım onun emri ile olmakda- iır) dedi. Dahâ nice, düzme sözleri ile, câhilleri aldatıp, Ehl-i iünneti parçalamağa, içeriden yıkmağa koyuldu. Fekat, Ehl-i sünnet âlimleri «rahime-hümullahü teâlâ», âyet-i kerîmeye ve iadîs-i şeriflere sarılarak ve akla, ilme dayanarak bunun bozuk ve jürük sözlerine, çok sağlam cevâblar verdi. Onları her yerde rezîl ‘e perîşân eyledi. Onlar ancak, kitâb okumıyan, va’z, nasîhât iinîemeğe gitmiyen câhilleri aldatabildi. 4, 35, 124, 141.
  3. — ABDÜLLAH BİN UREYKIT: Benî Veyl kabîlesin- ien bir kâfir idi. Emîn idi. Sır saklayıcı idi. 101.
  4. — ABDÜLLAH BİN YESR: Şamda en son vefât ;den sahâbîdir. Seksensekiz senesinde vefât etdi. 16.
  5. — ABDÜLLAH BİN ZÜBEYR: Zübeyr bin Avvâmın oğludur. Annesi Esmâ binti Ebî Bekr Sıddîkdır. Hicretden Ârmi ay sonra tevellüd etdi. İsmini Resûlullah «sallallahü

aleyhi ve sellem» koydu ve-düâ etdi. Cesûr, kuvvetli, kahraman idi. Geceleri ibâdet etler, gündüzleri oruç tutardı. Tunus har­binde, yüzyirmibin düşman askeri ile yirmi bin islâm mücâhidi savaşırken, düşman kumandanı Cercîri öldürerek zafere sebeb oldu. Cemel vak’asmda, Alîye «radıyallahü anh» karşı idi. Yezîde bî’at etmedi. Dokuz sene Mekkede halîfe oldu. Yemen, Irak ve Horasan elinde idi. Abdülmelikin kumandanı Haccâc bin Yûsüf, 72 yılında Mekkeyi muhâsara ve mancınık ile şehri tahrîb etdi. Abdüllah, 73’de alnına gelen mancınık taşı ile yaralandı ve şehîd edildi «radıyallahü teâlâ anh». Vâlidesi Haccâ- cın karşısına çıkıp acı ve doğru sözler söyledi. Harâb olan Kâ’beyi ve ayrıca türbe-i nebeviyi ta’mîr etdi. Şehîd edildikden sonra, Abdülmelik bin Mervân, Kâ’benin bir dıvânnı yıkdınp, Hacer-i esvedi eski yerine koydurdu. Bugünkü Kâ’benin üç divân Abdül­lah , bir divân Abdülmelik yapısıdır. 6, 7, 109. .

  • — ABDÜLLAH-I CENGİZÎ HÂN: Mâverâünnehr- deki Özbek hânlarındandır. İskender hânm oğludur. 939 da tevellüd, 1005 [m. 1595] de vefât etdi. 990 da Hükmdar oldu. 993’de Hiratı aldı «rahime-hullahü teâlâ». 157.
  • — ABDÜLLAH-I ENSÂRÎ: Babası Ebû Mensûr Muhammed bin Alîdir. 396 da Hiratda tevellüd, 481 [m. 1088] de orada vefât etdi. Şeyhül-islâm idi. Hanbelî idi. Evliyânm büyüklerinden idi. Hadîs âlimi idi. (Menâzilüssâ’irîn) ve tefsir kitâbları meşhûrdur. Tesavvufda (Te’arrüf) kitâbını şerh etmiş­dir. (Münâcât) ı Istanbiılda basılmışdır. 85, 152.
  • — ABDÜLMECÎD HÂN: Osmânlı pâdişâhlarının – otuzbirincisi ve islâm halîfelerinin doksanaltıncısıdır. Sultân ikinci Mahmûdun oğludur. Sekiz oğlundan dördü pâdişâh oldu. 1237 [m. 1823] de tevellüd etdi. 1255 de pâdişâh oldu. 24 Haziran 1277 [m. 1861] de vefât etdi. Sultân Selîm çâmi’i bağçesindedir. Abdülmecîd hânın büyük bir hatâsı, memlekete ve bütün islâmiyyete çok ağır zararı dokunan afv edilmez bir kabâhati olmuşdur. Öyle bir hatâ ki, Osmânlı târihinde kor­kunç bir dönüm noktası yapmış, bu koca islâm devletinde bir (yok olma devri) nin başlamasına sebeb olmuşdur. Masonlann, islâm düşmanlarının örtbas etmek istedikleri, gençlerden sakla­mağa çalışdıkları bu hâta, sâf, temiz kalbli hâkânın, azılı ve sinsî islâm düşmanı olan İngilizlerin tatlı dillerine aldanarak,

iskoç masonlarının yetişdirdikleri câhilleri işbaşına getirmesi, bunların devleti içerden yıkmak siyâsetlerini hemen anlıyama- masıdır. İngilizlerin Osmânlı devletine karşı korkunç saldırı­ları ve başarıları sultân Abdülmecîd hânı aldatmakla başladı. İslâmiyyeti yıkmak için İngilterede kurulmuş olan (İskoç mason teşkilâtı) nın kurnaz üyesi Lord Rading İstanbula İngiliz sefiri olarak gönderildi. 1250 [m. 1834] senesinde Pârisde ve sonra Londrada Osmânlı sefiri bulunan Mustafa Reşîd pâşa, aldatıl­mış, mason yapılmışdı. Otuzsekiz yaşındaki bu vezirin sadr- ı a’zam yapılması için, Lord Rading sultâna çok dil dökdü. (Bu aydın, kültürlü ve başarılı veziri sadr-ı a’zam yaparsanız, İngil­tere imperatörlüğü ile Devlet-i aliyye arasındaki bütün anlaş­mazlıklar kalkar. Devlet-i aliyye ekonomik, sosyal ve askerî sâhalarda ilerler) diyerek halîfeyi aldatdı. Zevâllı pâşa, iş başına gelir gelmez, Rading ile el ele verip, büyük vilâyetlerde mason locaları açdılar. Câsusluk ve hiyânet ocakları çalışmağa başladı. Gençler, din câhili olarak yetişdirildi. Londradan alman plânlarla bir yândan idârî, zirâ’î, askerî değişiklikler yapdılar. Bunlarla gözleri boyadılar. Öte yandan da, islâm ahlâkını, ecdâd sevgisini, millî birliği parçalamağa başladılar. Yetişdirdik­leri kimseleri işbaşına getirdiler. Bu senelerde Avrupada, fizik, kimyâ üzerinde dev adımlar atılıyor. Yeni buluşlar, ilerlemeler oluyor. Büyük fabrikalar, teknik üniversiteler kuruluyordu. OsmanlIlarda bunların hiçbiri yapılmadı. Hattâ, Fâtih devrinden beri medreselerde ökutulmakda olan fen, matematik dersle­rini büsbütün kaldırdılar. Din adamlarına fen bilgisi lâzım değildir diyerek, kültürlü, bilgili âlimlerin yetişmelerine mâni’ oldular. Sultan Abdülmecîd hân zemânındâ dünyada iki büyük islâm devleti vardı. Biri Osmânlı devleti, İkincisi Hindistânda- ki Gürgâniyye hükümdârlığı idi. Her iki devletin sultânları, islâm dîninin bekçisi idiler. İslâm düşmanı olan İngilizler, bu iki bekçiyi yok etmek iğin, çok kurnaz plânlar hazırlamışdı. Önce, Gürgâ­niyye devletini parçalamağa karâr verdiler. Böylece, Asyadaki müslimânları başsız bırakacak, hem de Hindistânm hazînelerine, ticâretine hâkim olacaklardı. Fekat, Osmânlılann buna mâni’ ol­masından korkuyorlardı. Bunun için, Osmanlılan Ruslarla sa- vaşdırmağa çalışdılar. Avusturya ve Prusya, Osmânlı-Rus sava­şının önlenmesini istediler. Rusya da bunu kabûl etdi. Fekat

îngilizler, Reşîd pâşayı harb etmeğe teşvik etdiler. Yardım edeceklerine, zafer kazanacağına, böylece Osmânlılann bir numaralı adamı olacağına inandırdılar. Reşîd pâşa, Osmânlı devletinin başına geçeceğinin çılgınlığı içinde, îngilizlere maşa oldu. 26 Eylül 1269 [m. 1853] de, Bâb-ı âlîde yüzaltmışüç (163) kişi topladı. Rusyaya harb açılmasına karâr verdi. Sultân Abdül- mecîd hânı da, tuzağa düşürüp, tasdik etdirdi. Rusyaya harb i’lân edildi. Osmânlı devletinin başını derde sokan îngilizler, Hindis- tandaki fâci’a ve felâketlere başladılar. 1274 [m. 1858] de, Delhî- de, büyük ihtilâl çıkardılar. İkinci Behâdir şahı, oğullan ile bir- likde Kalküteye götürüp habs etdiler. Gürgâniyye devleti yıkıldı. Hindistanın ilerde, İngiliz imperatörlüğüne katılması için, birinci adım atılmış oldu; îngilizler, Rus çarı birincLNiko- lanrn Kudüsde katoliklere karşı ortcidokslan ayaklandırdığını ileri sürerek, Rusların Akdenize inmesini hiç istemiyen Fransa imperatörü üçüncü Bonapartı da, Türk-Rus Kırım Harbine sürüklediler. Kendi çıkarları için yapdıkları bu işbirliği* Türk milletine Reşîd pâşanın diplomatik zaferleri olarak, tanıtıldı. Düşmanlann bu yaldızlı reklâmlar ve sahte dostluklarla ört­meğe çalışdıklan imhâ hareketlerini, herkesderi önce anlıyan sultân, çok zeman serâyında hüngür hüngür âğlardı. Memleketi, milleti kemiren düşmanlara karşı koymak için tedbirler arar ve Âllahü teâlâya yalvarırdı. Bu sebeble, Reşîd pâşayı, birkaç kerre sadrı a’zamlıkdan uzaklaşdırdı ise de, kendisine (koca), (büyük) gibi ismler takan bu kurnaz adam, rakîblerini devirip, tekrar iş başına gelmesini becerirdi. Ne yazık ki, sultân kaderinden tüber­küloza yakalanıp genç yaşında öldü. Sonraki senelerde devlet koltuklarını kapışan, üniversite öğretim üyeliklerine, mahkeme başkanlıklarına getirilenler, hep Mustafâ Reşîd pâşanın yetişdir- meleridir. Böylece (Kaht-ı ricâl) devri açılmasına ve O.smânlılara (Hasta adam) denilmesine sebeb olmuşdur.

Abdülmecîd hân çok başarılı işler yapdı, [1256] da ilk olarak kâğıd para çıkarıldı.,[1260] da (MeĞîdiyye) köprüsü yapıldı. Mecîdiyye köprüsüne şimdi. Galata köprüsü deniliyor. – [1265] de, Beşiktaşla Ortaköy arasında (Küçük Mecîdiyye) câmi’ini ve Ortaköy iskelesi yanında (Büyük Mecîdiyye) câmi’ ini yapdırdı. [1276] da Maçka ile Nişantaş arasındaki (Teşvi-

kiyye câmi’i) ni yapdırdı. [1268] de (Şirket-i Hayriyye) denilen buğaziçi vapurları işletilmeğe başlandı. [1277] de Aydın demir yolu yapıldı. [1270] de deniz altı telgraf hattı döşetdi. [1272] de erâzi kanûnu çıkardı. [1274] de belediye teşkilâtı kurdu. [1276] da ticâret kanûnu yapdı. Abdülmecîd hânın vâlidesi (Bezm-i Âlem) sultân, 1261 [m. 1845] de Yenibağçede Gurabâ hastaha- nesi ve Dolmabağçe serâyı önünde deniz kenârında (Valide câmi’i) ve Bakırcılarda Bâyezîd kulesi önünde büyük sultânî lisesi ve dahâ birçok mescid, çeşme yapmışdır. Dolmabağçe denilen yer, [1023] de, birinci Ahmed hânın emri ile doldu­ruldu. Bir tepeyi denize doldurdular. Dolmabağçe iskelesini birinci Abdülhamîd hân yapdı. Dolmabağçe serâyım birinci ve ikinci Mahmûd hânlar ahşâb olarak yapmışlardı. 1269 [m. 1853] senesinde Abdülmecîd hân, bunların yerine, şimdiki muhteşem serâyı yapdırdı. Beşmilyon altın liraya mâl oldu. Bu kadar çok para, milletin cebine girmiş oldu. Binlerce âilenin yüzü güldü. Ayrıca, memlekete, çok kıymetli ve târihî bir san’at eseri kazandırmış oldu. Sulh ve terakkî sağladı. Hicâzda ve Anadoluda çok eserler yapdı.

İslâm düşmanları, Osmânlı halîfelerine çirkin iftiralar yap- dıkları gibi, bu mubârek zâta da, leke sürmeğe çalışıyorlar. Mem­leketin her tarafında ve hele Mekkede, Medînede yapdırdığı, gö­rülmemiş güzel san’at eserlerine, isrâf yapdı diyorlar. Allahü teâ- lânın mubâh etdiği, izn verdiği câriye kullanmasını, ya’nî meşrû’ hakkını suç olarak gösteriyorlar. İçki içerdi diyorlar. Sultân ikin­ci Selîm hâna ve Yıldırım sultân Bâyezîde de böyle iftirâ etdiler. Hiçbir vesikaya dayanmıyan bu sözlere sâf Müslimânlar da inanı­yor. Yeni târih kitâblarına bile yazıyorlar. Hâlbuki Osmânlı pâdi­şâhlarının hepsi, her işlerinde islâmiyyete uyar, yüksek âlimlerin fetvâlan ile hareket ederlerdi. Hepsi sâlih, dindâr, mubârek insan­lardı. Herbiri islâmiyyete çok hizmet etdi. İkinci Selîm hânın Edimede yapdırdığı büyük Selîmiyye câmi’i, düşmanlarına açık cevâb vermekde, iftirâlarını yalanlamakdadır. Din düşmanlan, iyileri kötülemekde, kötüleri, dinsizleri övmekdedir.

Abdülmecîd hân, türbesinin yüksekliğinin, Yavuz Sultân Selîm türbesinden aşağı olmasını vasıyyet etmiş ve öyle yapılmış- dır. Türbesinde oğulları Burhâneddîn efendi [1265-1293] ve Muhammed Abdüssamed efendi [1269-1271] ve Osman Safi- yüddîn efendi de [1271] vardır. Ortadaki üçüncü türbede sul­tân Süleymân hânın vâlidesi Hafsa sultân ile sultân Süleymân

  • 308 —

şâhzadelerinden Murâd, Mahmûd, ve Abdüllah efendiler ve bir hanım efendi vardır «rahime-hümullahü teâlâ».

  • — ABD ÜLVEHHÂB-I ŞA’RÂNÎ: Abdülvehhâb bin Ahmed, kutb-i Şa’rânî adı ile meşhûrdür. Şâzilî idi. Alî Hava­sın talebesi idi. Ârif ve kutb-i zeman idi. 898
[m. 1493]

de tevellüd, 973 [m. 1565] de Kâhirede vefât etdi. Tefsir, fıkh, tesavvuf, târih, nahv ve tıb üzerinde çok kitâb yazmışdır. (Dürre-rülgavâs fî fetâvâ Alî Havâs), (Fethulvehhâb fi fedâil-il-âl vel-eshâb), (Kibrit-ül-ahmer fî ulûm-il-şeyhil ekber), (Kitâbül- minen vel ahlâk), (Mizân-üş-şa’râniyye) ve (Yevâkit velcevâhir fî beyân-ı âkâidil-ekâbir) kitâbları meşhurdur. 59.

  • — ABDÜRRAHMAN BİN AVF: Eshâb-ı kirâmın büyüklerindendir. Âşere-i mübeşşeredendir. Önce îmâna gelen sekiz kişiden biridir. Habeşistana ve Medîne-i münevvereye hicret etdi. Bütün gazâlarda bulundu. Uhud gazâsında yirmi- bir yerinden yaralandı. Ayağından atdığı yaradan, hafif topal kaldı. O muhârebede on iki dişi de kırıldı. Çok sadaka verirdi. Bir günde, Allah rızâsı için, otuz köle âzâd etmişdir. Çok zengin idi. Büyük tüccâr idi. Hazret-i Ömerden sonra, halîfe namzedi olan altı kişiden biri idi. Halîfe olmak istemedi. Çekildi. Hazret-i Osmânm halîfe olmasını ilk istiyen budur. Otuzbir senesinde, yetmişbeş yaşında iken vefât etdi. İri, beyaz, yakışıldı idi «radıyallahü teâlâ anh». 134.
  • 28 — ABDÜRRAHMAN BİN SÜMER: Mekkenin fet­hinde islâma geldi. Basrada yerleşdi. Efganistan fâtihidir. Hasen-i Basrî de, askeri arasında idi. 45 de azl edildi. 50 senesinde Basrada vefât etdi. 63.

.29 — ABDÜRREZZÂK LÂHİCÎ: Babası Alîdir. Kum şehrinde müderris idi. Şî’î âlimi olup çok kitap yazmışdır. 1051 [m. 1642] de vefât etdi. 15, 19.

30 — AHMED ÂŞIM EFENDİ: Âlim idi. Ayntabhdır. Arabî (Kâmus), fârisî(Burhân-ı kâtı’) lügat kitâblarını türkçeye çevirmişdir. (Emâlî kasidesi) ni türkçe şerh etmişdir. Târih de yazmışdır. 1235 [m. 1820] de vefât etdi. Üsküdarda Nuh kuyusu kabristanındadır. Fâtihde, Yavuz Selîm durağından Eski Alîye inen caddeye bunun ismi verilmişdir. 88, 111.

3İ — AHMED BİN ALÎ NESÂÎ: 215 [m. 831] de Hora­sanda tevellüd, 303 [m. 915] de Şamda vefât etdi. Hadîs âlimi­dir. Mısırda şöhret bulmuşdu «rahime-hullahü teâlâ». 132.

  • — AHMED BİN HANBEL: Hanbelî mezhebinin rei­sidir. Babası Mervlidir. 164 [m. 780] de Bağdadda tevellüd, 241 [m. 915] de orada vefât etdi. Hayâtını anlatan çok kitâb yazıl- mışdır. Hadîs ye fıkhda zemanının bir dânesi idi. Kur’ân-ı kerîm ıtıahlûkdur demediği için habsde döğülürdü. Cenâzesini yüzkırk bin kişi taşıdı. Vera’ ve takvâsı, ilmi ve kemâli çok idi. Üçyüzbin hadîs-i şerîf ezberlemişdi. Zühd nedir dediklerinde, (Zühd üç dürlüdür: Câhillerin zühdü, harâmları terk etmekdir. Alimlerin zühdü, halâl olanların fazlasından sakınmakdır. Ariflerin zühdü, Allahü teâlâyı unutduran şeyleri terkdir) buyurdu «rahime-hullahü teâlâ». 23, 42, 58, 65, 85, 132.
  • — AHMED BİN MUSTAFÂ: Taşköprü zâde adı ile meşhûrdur. 901 de Bursada tevellüd, 968 [m. 1560] de vefât etdi. Âşıkpâşamahallesindedir. Çeşidli medreselerde müderris­lik yapdı. Son zemanlarında göremez oldu. Çok kitâb yazmış- dır «rahime-hullahü teâlâ». 108.
  • — ÂİŞE-İ SIDDÎKA «radıyallahü anhâ»: Resûlulla- hm «sallallahü aleyhi ve sellem» zevce-i mutahherası ve Ebû Bekr Sıddîkm kerîmesidir. Vâlidesi, ümmü Rûmandır. Hicret- den sçkiz sene önce tevellüd ve 57.ci yılda, 65 yaşında Medî- nede vefât etdi. Bakî’dedir. Evlâdı olmadı. Hadîce-i kübrânın vefâtından bir yıl sonra ve hicretden iki yıl önce, nikâh edildi. Üç sene sonra, Medînede, hücre-i se’âdete getirilmekle şeref­lendi. Aklı, zekâsı, iffeti ve takvâsı, şaşılacak kadar çok idi. Resûlullah tarafından çok sevilir ve çok öğülürdü. Nikâhı Allahü teâlânın emri ile yapıldı. Âyet-i kerîme ile medh edilmiş­dir. Eshâb-ı kirâm müşkillerini çözmek için kendisine başvu­rurdu. Resûlullahın «sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem» vefatında onsekiz yaşında idi. 9, 10, 22, 27, 47, 72, 76, 78.
  • — ALÎ BİN EMRULLAH: Alî Çelebi, Anadolu kadı askeri idi. Ya’nî askerî mahkeme reîsi idi. 916 da tevellüd ve 979 [m. 1571] de Edirnede vefât etdi. (Ahlâk-ı Alâî) kitâbı türkçe olup iki cilddir. Mısrda basılmışdır. Beydâvî tefsirine hâşiyesi, (Dürer) ve (Gurer) kitâbına hâşiyesi, (Keşşaf) tefsirine hâşiyesi, türkçe şi’rlerinin divânı, (Kasîde-i bürde) şerhi ve dahâ nice eserleri vardır «rahime-hullahü teâlâ». 68.
  • — ALÎ BİN OSMÂN: Sirâceddîn-i Uşî, 557 [m. 1163] de tâ’ûn, ya’nî vebâ hastalığmdan öldii «rahime-hullahü teâlâ». (Fetâvâ-yı sirâciyye) ve (Meşârikul-envâr)ve (Emâlî kasidesi) meş­hurdur. Buna (Lâmiyye) kasidesi de denir. 88i
  • — ALÎ MÜRTEPÂ «radıyallahü anh»: Resûlullahın amcası Ebû Tâlibin dördüncü oğludur. Huİefâ-i râşidîn ve Aşere-i mübeşşerenin de dördüncüsüdür. Resülulladhm «sallal­lahü aleyhi ve sellem» dâmâdı idi ve çok sevgilisi idi. Ehl-i beytin, Ehl-i abânm birincisi idi. Allahü teâlânm arslanı idi. Çeşidli hadîs-i şeriflerde medh edildi. Ehl-i sünnetin gözbebeği­dir. Evliyânm reisidir. Kerâmetler hazînesidir. Hicretden 23 yıl önce Mekkede tevellüd etdi. Annesi, Fâtıma binti Esed biti Hâşim idi. On yaşında iken, bi’setin ikinci günü îmâna geldi. Yürüyerek hicret edip, mubârek ayaklan şişdi. Bütün gazâ- larda arslan gibi döğüşdü ve çok yara aldı. Uhud’da on altı yerinden yaralanmışdı. Tebük gazâsında, Medînede muhâfız olarak bırakılmışdı. Âyet-i kerîme ile medh ve senâ buyurul- muşdur. Üç halîfeye de bî’at etmiş, seve seve tasdîk etmişdir. Her üçüne de çok yardım etmişdir. 35 yılında halîfe oldu. 36 yılındaki Cemel vak’âsında Âişe-i Sıddîkayı esîr alınca hürmet ve ikrâm etmiş ve kendi askeri arasında bulunan Muhammed bin Ebî Bekr ile Medîneye göndermişdir. 37 de Sıffîn denilen yerde hazret-i Mu’âviyenin askeri ile yüz günde doksan kerre meydan savaşı yapmış, askerinden yirmibeşbin, karşı tarafdan kırkbeşbin kişi şehîd olmuşdu. Karşı tarafın sulh teklifini kabûl edince, ordusundan yedi bin kişi ayrıldı. Bunlara hârici denildi. Hâlid bin Zeydi, bunlara nasihat için gönderdi ise de, faidesi olmadı. Bunların üzerine yürüyüp, perişan etdi. Hâricîler,. kendisine çok iftirâ ediyorlar. Şamdaki islâm âlimlerinden Ebû Hâmid bin Merzûk, 1387 [m. 1967] baskılı (En-nakd-ül-muhkem) kitâ- bında diyor ki (İmâmı Hayder Alîye «kerremallahü vecheh» dil uzatanlardan biri de İbni Teymiyye Harânîdir. (Minhâc-üs- sünne) kitâbında Eshâb düşmanlarına karşı hâricî kitâblarmdan vesikalar nakl ederken, hazret-i Alîye ve Ehl-i beyte çirkin iftirâlar yapmakdadır). Hazret-i Alî “radıyallahü anh”, hâricîlerden Abdürrahman ibni Mülcjm tarafından kırkıncı yıl Ramezânın onyedinci günü, sabâh nemâzını kıldmrken,. kılında başından yaralandı, iki gün sonra şehîd oldu. Necefdedir. Üçü Fâtjma- dan olmak üzere onsekiz oğlu ve on sekiz kızı vardı. Orta boylu, buğday renkli, ak ve uzun, sakallı idi. 9, 11, .13.

&

14, 15, 20, 21, 22, 25, 26, 31, 33, 34, 36, 37, 38, 39, 43, 44, 47, 48„ 59, 61, 67, 69, 70, 71, 72, 73, 76, 77, 81, 84, 86, 87, 98, 100, 104, 105, 107, 116, 122, 127, 136, 137, 138, 139.

  • — ALÎ RIZÂ: Muhammed Cevâd Takî hazretlerinin babası ve Mûsâ Kâzım hazretlerinin oğludur. Oniki imâmın sekizincisidir. 153 de Medînede tevellüd, 203 [m. 818] de Tûs şehrinde vefât etmişdir. Hârunürreşîdin kabri yanındadır. Bu şehre bugün Meşhed denilmekdedir. Halîfe Me’mûtv kendisini çok sever ve sayardı ve kendine dâmâd yapmışdı. İmâm önce vefât etmeseydi, kendinden sonra imâmı halîfe yapacakdı. 165.
  • — ÂMİDÎ: Seyfeddîn Alî bin Muhammed, İslâm âlimlerinin büyüklerindendir. Âmid şehrinde ya’nî Diyâr- bekrde 551 de tevellüd , 631 [m. 1234] de Şam’da vefât etdi. Şâfi’î idi. Mısırda, Şamda yıllarca müderrislik yapdı. Kelâm, fıkh, mantık ve hikmetde, kıymetli eserleri vardır. 76.
  • — AMMÂR BİN YÂSER: Anası ve babası ile en önce islâma gelenlerdendir. Kâfirlerden çok işkence çekdi. Annesi Sümeyye hanım, işkence edilirken şehîd oldu. İlk İslâm şehîdi Sümeyyedir. Ebû Cehlin süngüsü ile şehîd oldu. Ammâr «radı- yallahü anh» hadîs-i şerîf ile medh olunmuşdur. Her gazâda bulundu. (Mescid-i Kubâ) nın yapıcısıdır. Müseyleme- tülkezzâb ile muhârebede bir kulağı kesildi. Halîfe Ömer zemanında Küfe vâlîsi oldu. 37 de Sıffîn muhârebesinde, 94 yaşında şehîd oldu. Uzun boylu, buğday renkli, ak sakallı idi. «radıyallahü teâlâ anh». 45, 107, 117.
  • — AMR İBNİ ÂS: Eshâb-ı kirâmın meşhûrlarından- dır. Hicretin sekizinci yılı, Mekkenin fethinden, altı ay önce Hâlid bin Velîd ile Medîneye gelerek müslimân olmuşlardır. Resülullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» Ammânda vâlîsi olup, hiç azl buyurmadı. Ebû Bekr tarafından Şamın fethine gönderildi. Halîfe Ömer tarafından Filistin vâlîsi oldu. Mısırı feth etdi. Mısıra vâlî yapıldı. Sıffîn muhârebesinde, ictihâdı, hazret-i Mu’âviyenin ictihâdına uygun oldu. Yeniden Mısıra vâlî olup, ölünceye kadar bu vazifede kaldı. 43 de vefât etdi. Çok zekî, meşhûr dâhilerden idi. Kısa boylu, cesûr, edîb ve belîğ idi «radıyallahü teâlâ anh». 16, 63, 67, 77, 78, 107.
  • — AZAD: Emîr Gulâm-ı Alî bin seyyid Nûh, Hindista- mn meşhûr şâirlerindendir. Dört kasidesi çok meşhûrdur. 1200 [m. 1786] de vefât etdi. 158.
  • — BABÜR ŞÂH: Timûr Gürgân şâhın oğlu meşhûr Asterâbâd fâtihi Nİîrân şâhln torunu olan sultân Ebû Sa’îdin torunudur. 888 [m. 1482] de tevellüd etdi. [933] de Hindistam alıp, büyük bir islâm devleti kurdu. Bu devlet, 1274 [m. 1858] senesinde İngilizlerin işgaline kadar, 342 sene hükm sürdü. 937 [m. 1530] da vefât etdi. Kâbildedir. Âlim, âdil ve edîb idi. Hayâtını kendi yazdı, (tüzük Bâbiirî) dediği bu kitâbı, Ekber şâh zemanında Çağatay dilinden fârisîye, sonra İngilizceye ter­ceme ve neşr edildi. Bâbtirün kurduğu (Timûr oğullan) veyâ (Gürgâniyye) devletinin onyedi hükümdân şunlardır:
Sıra No. İsmi ve babası • Tevellüdü Cülusu
1 Bâbür bin Ömer bin Ebî Saîd 888 933 [m. 1526]
2 Hümâyûn bin Bâbür 913 937 [m. 1530]
3 Ekber bin Hümâyûn 949 963 [m. 1556]
4 Selîm Cihângîr bin Ekber 977 1012 [m. 1604]
5 Şâh-cihân bin Cihângîr 1000 1037 [m. 1628]
6 Evrenkzîb Âlemgîr bin Şâh-cihân 1028 1068 [m. 1658]
7 Şâh-ı Âlem Behâdir bin Âlemgîr 1053 1118 [m. 1706]
8 Cihândâr İskender bin Şâh-ı âlem <• — 1124 [m.Ü712]
9 Ferrûh bin Azîm-üş-şân bin Şâh-ı âlem 1098 1125 [m. 1713]
10 Refî’udderecât bin Refî’üşşân bin Şâh-ı âlem 1131 [m. 1719]
11 Şâh-cihân-i sân! bin Şâh-ı âlem 1131 [m. 1719]
12 Muhammed bin Şâh-cihân-ı sânî 1114 1131 [m. 1719]
13 Ahmed Behâdir bin Muhammed şâh 1161 [m. 1747]
14 Âlemgîr-i sânî bin Cihândâr 1099 1167 [m. 1753]
15 Şâh-i âlem-i sânî bin Âlemgîr 1140 1173 [m. 1759]
16 Ekber şâh-ı sânî Muhammed bin Şâh-ı âlem 1173 1221 [m. 1806]
17 Behâdir şâh-ı sânî bin Muhammed 1189 1253 [m. 1837]

Yukarıda yazılı Gürgâniyye hükümdârlarının son zemân- lannda İngilizler Hindistâna yerleşmeğe başladı. El altından Hindû kâfirlerini Müslimânlara karşı kışkırtdılar. Sürekli fitne­ler çıkardılar. Önce, Felemenk, Portekiz, Fransız ve İngiliz tüccârlan ve büyük şirketleri sâhil şehrlerine yerleşdiler. İlk olarak Ferruh Sîr Şâh, bir İngiliz şirketine imtiyâz hakkı tanıdı. – İkinci Şâh-i âlem, Bingale kıt’asmı senede yirmidörtbin Ruble karşılığı İngiliz şirketine kirâya verdi. 1221 [m. 1806] de Şâh-i âlem vefât edince, İngiliz hükümeti, şirketin haklarını korumak bahânesi ile işe karışdı. 1274 [m. 1858], de Delhîde ihtilâl

çıkarıp, Behâdır şâhı Kalküte şehrine nakl ve habs ederek, Gürgâniyye devletine son verdi. 1294 [m. 1877] de, Osmânlı- Rus harbi sırasında, Hindistânı, İngiltere krallığına bağlı bir imperatörlük i’lân etdi. Midhat pâşanın islâmiyyete yapdığı zararların en büyüğü bu oldu. îngilizler, girdikleri bütün İslâm memleketlerinde yapdıklan gibi, İslâm âlimlerini, İslâm kitâb- larını, İslâm mekteblerini yok etdiler. Tâm din câhili bir gençlik yetişdirdiler. Hindûlarla Müslimânlan çarpışdınp, milyon­larca müslimânın kılıncdan geçmesine sebeb oldular. Çıkardık­ları fitnelerden en kanlısı 1274

[m. 1858]

ve 1366 [m. 1947] de Pakistan kurulurken oldu. Pakistâna devlet başkanı yapdıklan Alî Cinnâh, şî’î idi. [m. 1948] de ölünce, yerine geçen Eyyûb hân mason idi. İslâmiyyeti yıkmak yolunda idi. Bunun yerine gelen general Yahyâ hân, koyu kızılbaş idi. 1392 [m. 1972] başında Hind harbinde mağlûb olup, doğu Pâkistân elinden gidince, habs edildi. 1947’de, şî’î bir Pâkistân devletinin kurulma­sı, Hindistânda milyonlarca Ehl-i sünnetin ölümüne sebeb oldu. Bir türk, 1391 [m. 1971] sonunda Hind ve Pâkistân seyâhatinde (Panipüt) şehrinde kapısı kilitli bir Kur’ân mektebi görüp, niçin kapalı olduğunu sorunca, 1947’den beri kapalıdır. Bütün talebeyi ve şehrdeki binlerle Müslimânın hepsini

[m. 1947]

de Hindûlar öldürdü. Bir Ehl-i sünnet sağ kalmadı. Biz sonradan buraya geldik demişlerdir.,

Seyyid Abdülhakîm Efendi buyurdu ki, (İslâmın büyük düşmanı İngilizlerdir. İslâmiyyeti bir ağacabenzetirsek, başka kâfirler fırsat bulunca, bu ağacı dibinden keser. Müslimânlar da bunlara düşman olur. Fekat, bu ağaç birgün filiz verebilir. İngiliz böyle değildir. Bu ağaca hizmet eder. Besler. Müslimân­lar da onu sever. Fekat gece, kimse anlamadan köküne zehr sıkar. Ağaç öyle kurur ki, bir dahâ süremez. Vah vah çok üzüldüm, diyerek Müslimânlan aldatır. İngilizin, islâma böyle zehr salması demek, para, mevki’ ve kadın gibi nefsânî arzûlar karşılığında satın aldığı yerli münâfıkların, soysuzların elleri ile, İslâm âlimlerini, İslâm bilgilerini ortadan kaldırmasıdır). 8.

  • — BÂKÎ BİLLAH: Muhammed Bâkî billah, Hindis- tânın büyük velîsi idi. 971 de tevellüd, 1013 [m. 1604] de vefât etdi. Dehlidedir. Zühd ve takvâsı ve kerâmetleri meşhûrdur. Kâbilden Semerkanda gelip ilm tahsîl etdi. Orada Emkenk

kasabasında, Hâcegî Emkengî Ahmed Kâşânîden feyz alarak; tesavvufda kemâle geldi. Kur’ân-ı kerîmi her gece iki kerre hatm ederdi. (Hadarât-ül-kuds) ve (Berekât) kıtâblarmda hâl tereemesi fârisî olarak, yazılıdır.

İstanbolda Süleymâniyye kütübhânesinde, Reşîd efendi kısmında 474 numaradaki, (Menhec-üs-sâlikîn) kitâbını hicre­tin 993 [m. 1585] senesinde Mustafâ bin Hüseyn Rûmî Ahrârî Mekke-i mükerremede yazmışdır. Bunun üstâdı, hâce Ahmed Sâdık Ahrârî Kâbilî, mevlânâ Hâcegî Ahmed Kâşânîden ve bundan sonra talebesi hâce Muhammed İslâm Cûybârîden, Buhârada feyz aldı. Cûybârînin talebesi oldu ise de, mevlânâ Hâcegî Kâşânînin oğlu mevlânâ hâce İshak, Belhden Taşkende gelince, ilm ve feyz verme vazifesini mevlânâya bırakdı. Mev­lânâ hâce İshak babasının talebesi olan mevlânâ Lutfullahın talebesi idi. Hâce Ahmed Sâdık efendi, Mâ-verâ^ün-nehrden İstanbola geldi. Üçüncü sultân Murâd hân, bunu büyük bir saygı ile karşıladı. Kendisi ve vezirleri hizmet yarışı yapdılar. Talebesi oldular. Sonra Hiçaza hareket eyledi. Mısr vâlîsi İbrâ- him paşa, misli görülmemiş hizmet eyledi. Mekkede sultânın tahsîs etdiği büyük serayda müsâfir olundu. Burada iki sene kalıp, dokuzyüzdoksanüç 993 [m. 1585] de Medîne-i münevve- reyi ziyâret etdi. Şam yolu ile İstanbula geldi. 150,151,152,155.

  • — BÂYEZÎD-İ BİSTÂMÎ: Adı Tayfurdur. Babası Isâdır. Evliyânın büyüklerinden olup hanefî idi. 160 da Bis- tâmda tevellüd, 231 [m. 846] de vefât etdi. Bistâmdadır. Bis- tâm, Hazer denizinin cenub sâhilindedir. İmâm-ı Ca’fer Sâdıkm rûhâniyyeti ile yetişerek tesavvufda yükselmişdir. Otuz sene Şamda dolaşmış, yüz on üç üstâddan ders almışdır. Aşk-ı İlâhîde o kadar ileri ve ibâdetde o derecede idi ki, nemâz kılarken, Allah korkusundan ve islâmiyyete saygısından göğüs kemikleri gıcırdardı. Son derece âlim ve fâdıl ve edîb idi. Şi’rleri meşhurdur «kaddesallahü teâlâ sirrehul ’azîz» 157.
  • — BEGAVÎ HÜSEYN: Babası Mes’ûddur. Muhyis- sünne ismi ile meşhûrdur. Hadîs âlimidir. Şâfî’îdir. 436 {m. 1044] senesinde Horasanda Bag şehrinde tevellüd, 516 [m. 1117] de vefât etmişdir. Meşhûr (Mesâbîh) kitâbının sâhibidir. Bu kitâbda 4719 hadîs-i şerîf vardır. Fıkhda (Kifâye), tefsirde de (Me’alimüttenzü) ve dahâ birçok kıymetli eserleri vardır, «rahime-hullahü teâlâ» 109.
  • — BEHLÛL DÂNÂ: Babası Ömerdir. Küfeli bir mec- zûbdur. Hârûnürreşîd ile olan sözleri meşhûrdur. İlmi yok ise de, Hârûna nasihat verirdi. 190 [m. 806] da vefât etdi. 89.
  • — BERÂ’ BİN ÂZİB : Ensâr-ı kirâmın büyüklerin­dendir. Küçük olduğundan Bedr gazâsına götürülmedi. On dört gazâda, Resûlullahın önünde harb etdi. Çok cesûr idi. Rey şehri alınırken çok kahramanlık gösterdi. Basrada vefât etdi «radıyallahü teâlâ anh». 69.
  • — BEŞÎR BİN SA’D ENSÂRÎ: Eshâb-ı kirâmdandır. Hazret-i Ebû Bekre, Ensârdan, en önce bî’at eden, budur. İkinci Akabe anlaşmasında ve bütün gazâlarda bulundu. Yemâme muhârebesinden dönüşde, Aynüttemer vak’asmda şehîd oldu «radıyallahü teâlâ anh». 117.
  • — BEYDÂVÎ : Abdüllah bin Ömer, kâdî Beydâvî, müfessirlerin baş tâcıdır. Şîrâzm Beydâ kasabasında tevellüd, 685 [m. 1285] de Tebrîzde vefat etdi. Şâfi’î mezhebinde derin âlim idi. (Envârüttenzîl) adındaki tefsiri çok kıymetli olup, bütün âlimlerce kuvvetli sened olmuşdur. Kelâm, fıkh, lügat ve nahvde çok kıymetli kitâblan vardır. Tefsirini çok kimseler şerh etmişdir. Bunlardan (Şeyhzâde şerhi), en kıymetlisidir «rahime-hullahü teâlâ»; 99, 129, 135.
  • — BEYHEKÎ : Ahmed bin Hüseyn Beyhekî, hadîs âlimidir. Şâfi’î mezhebinde derin âlim idi. 384 [m. 994] de Nişâpûrun Beyhek kazâsmda tevellüd, 458 [m. 1066] de Nişâ- pûrda vefat etdi. (Sünen-i kebîr) ve (Sünen-i sagîr) hadîs kitâbları meşhûrdur «rahime-hullahü teâlâ». 134.
  • — BİLÂL BİNREBÂHHABEŞÎ:Eshâb-ıkirâmdan- dır. Resûlullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» müezzini idi. Önce müslimân olanlardandır. Ümmiyetebni Halfin kölesi idi. Kâfirler ve efendisi, kendisine çok eziyyet ve cefâ ederlerdi. Boynuna ip takıp, çocukların ellerine verir, Mekke sokakla­rında dolaşdırırlardı. Bilâl ise, Allah birdir, Allah birdir der, dîninden vazgeçmezdi. Birgün, Bilâli soyup, bir don ile, sıcak kum üzerine yatırdılar. Üstüne büyük taş koydular. Ya, Muhammedin dîninden çıkarsın, yâhud ölünciye kadar, burada böyle kalırsın dediler. Bilâl hazretleri, bu taşın altında (Allah birdir, Allah birdir) derdi. Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» oradan geçerken, bunu gördü. (Allahü teâlânm ismini söylemek, seni kurtarır) buyurdu. Evine geldi. Ebû Bekr gelince, Bilâlin çekdiğini söyledi. (Çok üzüldüm) buyurdu. JEbû Bekr «radıyallahü anh» kâfirlerin yanma gitdi. (Bilâl’e böyle yapmakla elinize ne geçer? Bana salınız!) dedi. Dünyâ dolusu altın versen satmayız. Fekat, senin kölen Âmir ile değişiriz dediler. Âmir, Ebû Bekrin ticâret işlerini yapardı. Çok para kazanırdı. Yanında maldan başka, onbin altın vardı. Ebû Bek­rin, eli-ayağı yerinde idi. Fekat, kâfir idi. îmân etmiyordu. Ebû Bekr, Âmiri, bütün malı ve paraları ile, Bilâl için size verdim buyurdu. Çok sevindiler. Ebû Bekri aldatdık dediler. Bilâli taş altından çıkarıp, elinden tutup, Resûlullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» huzûruna getirdi. (Yâ Resûlallah! Bilâli bugün, Allah için âzad eyledim) dedi. Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» çok sevindi. Ebû Bekre çok düâ buyurdu. O anda, Cebrâil aleyhisselâm gelip, doksan ikinci sûre olan (Velleyl) sûresinin, onyedinci âyetini getirdi. Cenâb-ı Hak, Ebû Bekrin Cehennemden uzak olduğunu müjdeledi.

En önce ezân okuyan budur. Bütün gazâlarda bulundu. Resûlullahın «sallallahü aleyhi v.e sellem» vefâtından sonra, cihâd için Şama gitdi. Yirmi senesinde Şamda vefât etdi. Bâbüssagîr’de medfûndur. Sesi çok güzel ve pek te’sîrli idi. Ezân okurken herkesi ağlatırdı. Ömer «radıyallahü anh» Şama gelince, ezân okuyup, bütün askeri ağlatmışdı. Bundan sonra, Medîne-ı münevvereye geldiğinde, hazret-i Hüseynin «radıyal lahü teâlâ anhümâ» zorlaması ile bir sabâh ezânı okuyarak, bütün Medîne ehâlisi şaşkına dönmüşdü.

  • — BİRGİVÎ : Muhammed bin Alî 928 de Balıkesirde tevellüd ve ‘981 [m. 1573] de Aydının Birgi kasabasında tâ’ ûndan vefât etdi. Türkçe (Vasiyyetnâme) kitâbı çok kıymetli olup, bunun (Kâdî-zâde şerhi) pek istifadelidir. Arabî (Tarîkat-i Muhammediyye) kitâbmı çok âlimler şerh etmiş ve türkçeye terceme edilmişdir. Çok kerre basılmışdır. Türk âlimlerinin baş tâcıdır. «rahime-hullahü teâlâ» 91.
  • — BUHÂRÎ : Muhammed bin İsmâil 194 [m. 809] de Buhârâda tevellüd, 256 [m. 869] yılı fıtr günü Semerkandda vefât etdi. (Sahîh-i Buhârî) adı ile meşhûr olan (Câmi’üssahîh) hadîs kitâbı, Kur’ân-ı kerîmden sonra islâm dîninin en kıy­metli, en sağlam kitâbıdır. Başka eserleri de çokdur. Buhâriyyi şerîfde yedibin ikiyüz yetmişbeş hadîs-i şerîf vardır. Bunları altıyüzbin hadîs arasından seçmişdir. Her hadîsi yazacağı

zeman, gusl abdesti alır, iki rek’at nemâz kılar, istihâre yapardı. Buhâriyyi şerifi on altı senede yazdı. 13, 18, 39, 81.

  • — BURHÂNEDDİN MERGINÂNÎ : Alî bin Ebû Bekr, büyük âlim olup, Buhârâda müderris idi. Şeyhülislâm adı ile meşhûrdur. Ferganenin Merginân kasabasında tevellüd ve 593 [m. 1198] de Buhârâda Cengiz hücûmunda şehîd oldu. Eserleri arasında (Hidâye) ya’nî (Şerh-i Bidâye) ve (Tecnîs) ve (Kunye-tül-fetâvâ) kitâblan meşhûrdur «rahime-hullahü teâlâ». Hidâye iki cild olarak basılmış, İngilizceye terceme edilmişdir. Çok âlimler tarafından şerh edilmişdir. İbni Hümâmın şerhi olan (Feth-ul-kadîr) yeniden basdmışdır. 129.
  • — BÜREYDE – TÜBNÜ HASÎB ESLEMÎ : Eshâb-ı kirâmdandır. Hicretde, kavmi ile birlikde gelip müslimân oldu. Uhud gazâsmdan sonra Medîne-i münevvereye geldi. Bundan sonraki gazâların hepsinde bulundu. Bir müddet Basrada kaldı. Horasana cihâda gitdi. Mervde yerleşdi ve orada vefât etdi. Çocukları, torunları, orada kaldı. Oğlu Abdüllah vâsıtası ile birkaç hadîs-i şerîf bildirmişdir. 117.
  • — CÂBİR BİN ABDÜLLAH : Ensâr-ı kirâmm büyüklerindendir. İkinci Akabe anlaşmasında babası ile idi «radı- yallahü teâlâ anhümâ». Bedr ve Uhudda küçük idi. Diğer onsekiz gazâda butundu. Ömrü sonunda gözlerine perde geldi. Yezîdin kumandasındaki ordu ile İstanbul muhâsarasında bulundu. 77 yılında 95 yaşmda vefât etdi. Medînede medfûn olduğu (Mevdû’âtül-ulûm) 648. ci sahîfede yazılıdır. Koca Mus­tafa pâşanın yapdırdığı câmi’ ve türbe, başka Câbir için olsa gerekdir. 39, 109.
  • — CÂBİR BİN ZEYD: Basrada, Tâbi’îndendir. Âlim ve fakîh idi. Abdüllah İbni Abbâsın talebesinden idi. 103 de vefât etdi. 130.
  • — CA’FER TAYYÂR: Resûlullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» amcası olan Ebû Tâlibin oğlu ve hazret-i Alînin büyük kardeşidir. îmân edenlerin otuzikincisidir. Habeşe hic­ret edip, Hayberin fethinde gelmişdi. Şama yakın Mu’te deni­len yerde, hicretin sekizinci yılı Cemâzil-ülâ ayında, rum ordusu ile harb eden üçbin askerin kumandanı Zeyd bin Hârise şehîd olunca, yerine emîr olmuş, sancağı sağ eline alıp hücûm etmişdi. Sağ eli kesilince, sol eline almış, sol eli de kesilince, dişi ile tutarak hücûm etmiş ve nihâyet şehîd olmuşdur. Vefatında

kırk bir yaşında idi. O gün yetmişden ziyâde yara almışdı. Resûlullaha (Ca’fer Tayyâra, iki kolu yerine iki kanad verilip Cennetde uçmakda olduğu) vahy olundu. Bu müjdeyi Eshâba haber verdi. Bunun için (Tayyâr) denildi. 68.

  • — CA’FER SÂDIK : Babası, Muhammed Bâkır bin Zeynel’âbidîndir. Oniki imâmın altıncısıdr. Vâlidesi, Ebû Bekr Sıddîkin torunu olan Kasımın kızıdır. 83 yılında Medînede tevellüd, 1.48 [m. 765] de orada vefât eyledi. Babası ve dedesinin’
Î

 anındadır «rahime-hümullahü teâlâ». İlmi ve kemâli eşsiz idi. mâm-ı a’zam Ebû Hanîfe, dersine devâm ederek ârif-i billah oldu. Kimyâ ilminde, zemânının bir dânesi idi. Meşhûr kimyâger Câbir, bunun derslerinde yetişdi. İkinci Abbâşî halifesi olan Ebû Ca’fer Mensûr, kendisine düşman idi. Bir kerre öldürtmek istedi ise de, (Tezkire-i evliya) da yazılı kerâmeti görünce korkdu. Tevbe etdi. Çok hürmet eder, nasihatlerini dinler oldu. Yedi erkek, üç kız evlâdı olup, büyük oğlu îsmâil, kendisinden önce vefât etdi- ğinden, yedinci imâm, ikinci oğlu Mûsâ Kâzım hazretleri olmuş- dur. Bid’at ehlinden bir kısmı, oğlu İsmâîli ve evlâdını imâm tanıyor. Bunlara İsmâ’îliyye denir. ŞTîlerin çoğu, kendilerine (Ca’ feri) demekde ise de, bu sözleri, Ebû Ca’fer Muhammed Tûsınin mezhebinde olduklarını bildirmekdedir. 88, 98j 111, 129, 140.

  • — CÂMÎ «MOLLA» : Abdürrahman bin Ahmed Nûreddîn mevlânâ Câmî, Hiratda şeyhülislâm idi. Âlim ve veliyyi kâmiİ ve edîb ve şâir idi. Horasanda, Cam kasabasında 817 de tevellüd ve 898 [m. 1492] de Hiratda vefât etdi «rahime- hullahü teâlâ». Reşehat kitâbında, uzun hâl tercemesi vardır. Behâeddîn Buhârî hazretlerinin halifelerinden Sa’deddîn-i Kâş- gârî meclisinde kemâle geldi. Sultânlardan ve hele vezir Ali şîr Nevâîden çok saygı görürdü. Fâtih sultân Muhammed hazretleri ile de mektûblaşırdı. Fatihin da’veti ile Konyaya teşrif etdi ise de, pâdişâh vefât etdiğindeh görüşemediler. (Şevâhid-ün-nübüvve) ve (Nefehât-iil-üns) ve (Behâristân) kitâbları tekrâr tekrâr basılmış- dır. Her üçü de fârisidir. Yüze yakın kıymetli eseri çeşidli dillere terceme edilmişdir. 29, 127, 149.
  • — CÂMÎ NÂMIKÎ : Ahmed Alî bin Muhammed Nâmıkî Câmî, Evliyânın büyüklerindendir. Şeyhülislâm-ı mut­lak idi. Nefehât kitâbının fârisî Hind başkısı, 322.d sahîfesin- den başlıyarak Ahmed Câıiıîyi uzun anlatmakdadır. Eshâb-ı kirâmdan Cerîr bin Abdüllah soyundandır. Cerîr beyaz, uzun boylu, çok yakışıklı idi. Ömer «radıyallahü anhümâ»/Cerîr, bu ümmetin Yûsüfüdür) buyururdu, Ahmed Câmînin otuz dokuz oğlu ve üç kızı vardı. On dört oğlu kalıp, hepsi âlim, âmil, kâmil ve veliyyi kâmil oldu. Hepsinin kitâblan, eserleri vardı. Kendisi ümmî idi. Okumadı, Yirmiiki yaşında tevbe edip, onse- kiz yıl tenhâda nefsini terbiye ile uğraşdı. İlm-i ledünnîye kavuşdu. Bu arada, kendisine ilm-i zâhir de ihsân edildi. İlm-i zâhirin böyle ihsân olunması, Eshâb-ı kirâmdan sonra pek az Evliyâya nasîb olmuşdur. Tevhîd, ma’rifet-i ilâhiyye, siyer, hikmet, tesavvuf, hakîkat sırları üzerinde, üçyüzden fazla kitâb yazdı. (Miftâh-ün-necât) adındaki fârisî yazma eseri İstanbulda Süleymâniyye kütübhânesi, Es’ad efendi kısmında 1728 numarada vardır. Bunu 522 de yazmışdı. 441 de tevellüd ve 536 [m. 1142] da vefât eyledi. (Sirâcüssâirîn) kitâbında kendi hayâtını anlatmakda, Hak teâlânın verdiği ni’metleri saymak- dadır. Bu kitâbını altmışiki yaşında yazmış idi. O zemâna kadar yüzseksenbin kâfirin îmâna gelmesine, tevbe etmelerine sebeb olmuşdur. Oğlu Zahîreddîn (Rumûzü-hakâyık) kitâbında diyor ki, (Babam Ahmed, hayâtı müddetince altıyüzbin kişinin tevbe etmesine sebeb oldu). Uzun zeman Hiratda, Abdüllah-i Ensârî hanâsinde kalarak neşr-i hakâyık eyledi. 149.
  • — CENGİZ HÂN : [Dschingis – chan] Cengiz veyâ Timoçin denir. Türk değildir. Moğul olduğu, bütün dillerdeki târihlerde yazılıdır. En büyük ve en zâlim moğul hükümdârı idi. Kâfir idi. İslâm düşmanı idi. 549 [m. 1155] da tevellüd, 624 [m. 1227] de vefât etdi. Büyük târîhci Şemseddin Sâmi beğ, (Kâmûs-ül-a’lâm) da diyor ki, (Cengiz dünyânın en büyük cihângirlerinden ve en meşhûr zâlim ve kan dökücülerdendir. Moğoldur. İslâmiyyete çok zararı dokunmuş olan bu adam, bir kabîle reîsi iken, 599 [m. 1202] da (Kara-kurum) da moğol ve tatâr hânlarının başı, ya’nî hâkânı oldu. Câhil ve vahşî moğol- lardan ve tatârlardan büyük bir ordu, dahâ doğrusu yağmacı­lar gürûhu toplayıp, doğuTürkistâmve Çini aldı. 616
[m. 1219]

da, sultân Muhammed Hârezm şâhm memleketine saldırdı. Horâsân, Kandihar, Mültan gibi medeniyyet merkezlerini yakdı, yıkdı. Milyonlarca müslimâm öldürdü. Çoğunu câmi’ lerde kılmçdan geçirdi. Kendi askerlerinden de yüz binlerce telef oldu. Buhârâ, Semerkand, Hirât gibi ilm kaynağı büyük şehrleri harâbeye çevirdi. Kadınlarını esîr diye askerine dağıtdı. Çok çirkin şeyler yapâılar. İslâm medeniyyetine, yerine getirile-

miyecek darbeler indirdi. Kafkasyaya, Rusyaya, Anadoluya yayıldı. 621 [.n. 1224] de Kara-Kuruma çekildi. Suçsuzların, kadın ve çocukların kanlarını dökmek en büyük zevki ve eğlen­cesi idi. Askerleri de keyfi için adam öldürürlerdi. Girdiği şehrlerdeki sivil halkın hepsinin öldürülmesini emr ederdi. Âltı- yüz senede, nice emeklerle elde edilmiş, hattâ islâmiyyetden önce de yapılmış nice medeniyyet eserlerini, kütübhâneleri, mektebleri, rasathâneleri [kıymetli kitâbları, târihin önemli kaynaklarını, vesikalarını] yok etdi. İslâm âlimlerinin birçok eserlerinin bugün elde bulunamaması, başlıca Cengiz ile torun­larının ve bunların emri ile Saldıran vahşî moğol yağmacıları­nın yapdıkları tahrîblerin neticesidir. Taşkınlık ve azgınlık zemânı kısa sürdü ise de, yıkdığı medeniyyetler bir dahâ eski hâlini bulamamışdır).

(Mir’at-i kâinât) da, bütün dünyâca tanınan ve güvenilen büyük âlim imâm-ı Süyûtînin (Târih-ul-hulefâ) kitâbından ala­rak diyor ki, (Cengiz moğol idi. Dilleri Hind dili ile karışık idi. [Ya’nî türkçe bilmezlerdi. Hiçbir bakımdan türklükle ilgileri yokdu. Hattâ, türklerle harb etdiler. Çok zarar yapdılar]. Çin çöllerinde yaşarlardı. Şehr, hattâ köy bile kuramamışlardı. Şehrlere saldırırlar. Yağmacılıkla geçinirlerdi. Kan dökmeği, kötülük yapmağı severlerdi. Baskınlarında ok kullanırlardı. Kadınları da harb ederdi. Hepsi kâfir ve azılı islâm ve medeniy­yet düşmanı idiler. Güneşe tapınırlardı. Hiçbir kötülük onlarca harâm ve yasak değildi. Çoklan insan eti de yirlerdi. Askerle­rinde nikâh ve âile duygusu olmayıp, bir kadım nice erkek kullanırdı. Çok aldatıcı, pek cân yakıcı idiler. Şehrleri yakar, yıkarlar, çoluk, çocuk, kadın, ihtiyar demeyip, kendilerinden olmıyan her insanı öldürürlerdi. Moğol pâdişâhı Düş hânın kadını Cengizin hâlası idi. Düş ölünce oğlu olmadığı için, Cengiz bunun yerine geçdi. Çinin her yerini alıp hâkan oldu. 616 [m. 1212] da Türkistâna saldırdı). Çok türk öldürdü. Cen­gizin, vahşî, barbar bir kavmden türediğini, heryeri yakıp yık- dığını târihler bildiriyor. Teşkilâtlı, eğitimli bir ordusu olmadığı, asker değil, canavar gürûhu oldukları meydandadır. Şehrleri yıkarak, ma’sûm insanları kana bulayarak yıldırım hızı ile saldırmağa cengâverlik demek, barbarlarda disiplin aramak ve h^ele yirminci asrda meydana çıkan stratejik bilgileri Cengize ve onun çapulcu sürüsüne mal etmeğe kalkışmak, târîh kitâblarına uygun değildir.

Cevdet pâşa, (Târîh-i hulefâ) da diyor ki, (Cengiz hân yediyüzbin süvârî ile Harzemşâh üzerine yürüdü. Cengizin süvârîlerini zemânımızdaki ta’lîmli süvariye benzetmek doğru değildir. Evet şimdi yüzbin süvârîyi sevk etmek mümkin değil­dir. Onun süvârîleri, kendi çadırları ile ve hayvânları ile, kadın­ları ile bir ordu gibi giderdi. Hayvânlannın etleri ve sütleri ile beslenirlerdi. Hayvânları da, yerleri eşip, ot kökleri yirlerdi. Silâhlarını kendileri yapar, eğerlerini kendileri dikerlerdi. San’ at bölükleri, idâre, kumanda teşkilâtları yokdu. İl ve aşiret beğleri ve kabile hânları kendilerini idâre ederdi. Cengiz hânın bu işlerden haberi olmazdı).

  • — CEVDET PÂŞA : 1238 de Lofcada tevellüd, 1312 [m. 1894] de İstanbulda vefât etdi. Arabi, fârisî ve türkçe kitâbları çokdur. Babasının adı İsmâ’îldir. Osmânlı vezirlerin­den idi. Âlim, fâdıl, edîb ve târîhci idi. Türkçe oniki cild (Târîh-i Osmânî) kitâbı çok kıymetlidir. Sultân Aziz hân zemanında, Allahü teâlânın emrlerini kanûn şekline sokmak için kurulan (Mecelle) komisyonunun reîsi idi. Mecelle, çok kıymetli bir kitâbdır. Âdem aleyhisselâmdan, Fâtih sultân Muhammed zemanma kadar, ya’nî 843 hicrî yılına kadar olan peygamberle­rin ve halîfelerin ve âlimlerin vak’a ve hayâtlarını anlatan (Kısas-ı enbiyâ) târîhi oniki cüz’ olup, açık türkçe ile yazılmış- dır. 1331 baskısı çok güzeldir. Lâtin harfi ile basılanlarda yanlışlar görülmekdedir. (Ma’lûmât-ı nâfi’a) risâlesi çok kıy­metli din bilgilerini hâvî olup, 1983 de İstanbulda basılan (Fâideli Bilgiler) kitâbında hepsi mevcûddur. (Tam ilmihâl – Se’âdet-i ebediyye) kitâbında (Mecelle) hakkında geniş bilgi vardır. 66,131.
  • — CİHÂN ŞÂH : Karakoyunlu hükümetinin üçüncü hükümdârıdır. 842 de tahta çıkıp, îrânın bir kısmını ele geçirdi. Akkoyunlu devletine harb i’lân etdi ise de, Uzun Hasen tarafın­dan, 872 [m. 1487] de öldürüldü. 35.
  • — CÜNEYD-İ BAĞDÂDÎ : Babası Muhammed, camcı idi. Evliyânın büyüklerindendir. 207 de Nihâvendde tevellüd, 298 [m. 911] de Bağdadda vefât etdi. Süfyân-ı Sevrî- nin derslerinde yetişdi. Dayısı Sırrı Sekatîden tesavvufu aldı. Binlerle velî yetişdirdi. Asrının kutbu idi. Otuz kerre yaya hacca gitdi. Kerâmetleri, nasihatleri ve hakîkatden sözleri çok­dur. Hocasının yanındadır. Şükr demek, Allahü teâlânın ver­diği ni’meti, ona karşı isyânda kullanmamak demekdir, derdi. Şeblî dedi ki, (Allahü teâlâ, kıyâmetde, Cennete veyâ Çehen- neme gitmek arasında beni serbest bıraksa, Cehenneme git­meği isterim. Çünki, Cennete girmek benim arzûmdur, Cehenneme sokmak Onun murâdıdır. Dostun arzûsunu. bıra­kıp, kendi dilediğini yapan kimsenin seviyorum demesi doğra olmaz). Bu sözü Cüneyd işitince, (Şeblî, çocukca konuşmuş. Rabbim beni serbest bıraksa, bir dilekde bulunmam. Kulun dilemesi olmaz. Dilediğin yere giderim. Senin dilediğini yapa­rım derim) buyurdu. Cüneyde biri gelip, (Bir dakika benimle ol. Sana birşey söyliyeceğim) dedikde, (Ey arslanım, benden öyle birşey istedin ki, ben senelerce, onu aramakdayım. Bir ân Rabbimle olmak için, yıllarca uğraşıyorum, olamıyorum. Şimdi, nasıl seninle olabilirim), buyurdu. 157, 162.
  • — DÂVÛD-İ TÂÎ : Babası, Nasîr-i Küfîdir. Zühd ve takvâsı ile meşhûrdur. İmâm-ı a’zamla sohbet ederdi. Hârû- nürreşîd ve diğer rütbe sâhiblerinin hediyyelerini kabûl etmezdi. Üstâdı, Habîb-i Râ’îdir. Gençliğinde bir şarkıcıdan:

Hangi güzel yanak ki, toprak olmadı,

Hangi tatlı gözdür ki, yere akmadı?

beytini işiterek kalbine bir ateş düşdü. Şaşkın^ döndü. Derdine devâ bulmak için dolaşdı. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfenin kapı­sına geldi. İmâm, bunun yüzünün renginin değişdiğini görünce sebebini sordu. Hâlini anlatdı. (Dünyâdan soğudum) dedi. İmâmın gösterdiği yolda zühd ve takvâ eyledi ve imâmın ders­lerine devâm etdi. Sonra Hahîb-i Râ’îden feyz alarak kemâle geldi. 165 [m. 781] de Bağdadda vefât etdi. 42.

  • — EBÛ AMR BİN SALÂH : İbni Salâh denilen bu- zâtın adı, Osmân bin Abdürrahmandır. Şâfi’î mezhebinde âlim idi. Tefsir, hadîs, lügat ve edebiyyâtda da derin bilgisi vardı. 577 de Zûr şehrinde tevellüd, 643 [m. 1245] de vefât etdi. Şamda, Kudsde müderris idi. 108.
  • — EBÛ BEKR «KÂDλ : Muhammed bin Tayyib Bâkıllânî, büyük ilm-i kelâm âlimidir. Es’arî mezhebinde idi. 338 [m. 949] da Basrada tevellüd, 4Q3 [m. 1012] de, Bağdadda vefât etdi «rahime-hullahü teâlâ». Bilgisi, zekâsı çok olduğundan herkesi iknâ’ ederdi. Sultân Adudüddevle tarafından İstanbula sefîr olarak gönderilmişdi. 91.
  • — EBÛ BEKR SIDDÎK : Abdüllah bin Ebû Kuhâfe Osman bin Âmir bin Kâ’b bin Sa’d bin Teym bin Mürre bin Kâ’b Kureyşî, Eshâb-ı kirâmın en üstünü, Aşere-i mübeşşere- nin birincisidir. Resûlullahın mağara arkadaşı ve ilk halîfesidir. Annesinin adı Ümmülhayrdır. Atîk ve Sıddîk ismleri meşhûr­dur. Manifatura tüccârı olup çok zengin idi. Kureyşin ileri gelenlerinden idi. Hadîce, Alî ve Zeyd bin Hâriseden sonra, dördüncü olarak îmâna gelmişdir. Resûlullaha fevkal’âde sıdkı ve sevgisi vardı. Herkesi îmâna çağırırdı. Osmân, Zübeyr, Abdürrahman, Sa’d bin Ebî Vakkâs, Talha gibi üstün Sahâbî- ler, Ebû Bekrin çağırması ile îmâna geldi. Malının hepsini, Resûlullahın uğrunda hare etdi. Çok hadîs-i şerîf ile ve âyet-i kerîme ile medh olundu. Bütün gazâlarda bulundu. Kendini Resûlullaha siper ederdi. Resûlullah vefat etdiği gün, hazret-i Ömerin aklı gidip (Resûlullah göke çıkdı. Kim ona öldü derse boynunu vururum) diyerek kılıcını çekdi. Herkes, üzüntüden ve Ömerin bu hâlinden korkduğu hâlde, Ebû Bekr büyük cesâret ile arslan gibi ortaya çıkıp (Resûlullahın her insan gibi öleceğini) bildiren âyet-i kerîmeyi okudu. Te’sîrli sözleri ile, nasîhat ederek, halkı sükûna ve huzûra getirdi. Mü’minlere teselli verdi. Eshâb-ı kirâmın sözbirliği ile halîfe seçilip, önce, mürted olanlarla ve peygamber olduklarını söyliyerek câhil köylüleri aldatan Esved-i anesî ve Müseylemetülkezzâb ve Sicah hâtûn ve Tuleyhat ibni Hüveylid ile ayrı ayrı harb edip, hepsini kahr ve mahv eyledi. Hîre ve Enbâr şehrlerini feth eyledi. Hâlidi ve Ebû Ubeydeyi büyük ordu ile Şama gönderdi. Dîn-i islâmı yeniden düzene koydu ve kuvvetlendirdi. İki sene, üç ay ve on gün hilâfetden sonra, hicretin onüçüncü yılı, Cemâzil-âhır ayı yirmiikinci sah günü, akşamdan sonra, 63 yaşında vefât etdi. Vasıyyeti üzere zevcesi Esmâ yıkadı. Resû- lullahın tabutuna konup, nemâzını hazret-i Ömer kıldırıp, gece, hucre-i se’âdete defn edildi. Zevceleri Katilden, Abdüllah ve Esmâ, Ümm-i Rûmandan, Abdürrahman ve Âişe isminde çocukları olmuşdur. Ca’fer tayyârdan dul kalan Esmâ ve Habî- beyi alıp, birincisinden Muhammed, İkincisinden, kendisinin vefatından sonra Ümm-i Gülsüm dünyâya gelmişdir.

Menkıbeleri, tevâzu’u ve cömerdliği dillerde destan olmuşdur. 142 hadîs-i şerîf bildirmişdir. Kur’ân-ı kerîmi toplı- yarak, İslâmiyyete en büyük hizmeti yapmışdır. Ensâb ilminde çok ileri olup eşi yok idi «radıyallahü teâlâ anh».

Ebû Bekr Sıddîk, beyaz, za’îf, seyrek sakallı,güzel bir zât idi. 9, 14, 18, 19, 20, 22, 26, 36, 37, 39, 43, 44, 50; 54, 55, 60, 61, 62, 65, 70, 73, 75, 77, 78, 81, 86, 87, 99, 100, 101,102,103, 104,105, 108,110,111,112,113,114,115,116,117,118,119,120, 121, 122, 123, 127, 128, 129, 132, 133, 134, 135, 136, 137, 139.

  • — EBÛ CEHL : Adı Amr bin Hişâm bin Mugîre bin Abdüllah bin Amr bin Mahzûmdur. Mahzûm, Resûlullahın dedelerinden Mürrenin torunudur. Kureyş reislerinden idi. Resûlullahın en büyük düşmanı idi. Dîn-i islâma karşı kini ve inâdı pek fazla idi. Amcası Velîd bin Mugîre de islâmın azılı düşmanlarından idi. Hicretin ikinci yılında olan Bedr gazâ- smda Afrâ hâtunun iki oğlu Mu’âz ile Mu’avvez kendisini ağır yaralayıp yıkdılar. Sonra Abdüllah ibni Mes’ûd hazretleri gelip can çekişirken öldürdü. Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sel­lem» kellesini görünce, Allahü teâlâya şükr etdi ve (Bu ümmetin Fir’avnı işte budur!) buyurdu. Ebû Cehlin kardeşi olan Âs biri Hişâm da o sırada kati olundu. Ebû Cehl ölürken yetmiş yaşında idi. 11, 37, 94, 97, 112.
  • — EBÛ DÂVUD : Süleyman bin Eş’asSicistânî, hadîs âlimidir. (Sünen), kitâbı çok kıymetli olup, içinde dörtbinsekiz- yüz hadîs-i şerîf vardır. Ahmed ibni Hanbelin talebesidir. 202 [m. 817] de Iranın Efgân hudûdundâ Sicistan (Sistan) şehrinde tevellüd, 275 [m. 888] de Basrada vefât etdi. 75.
  • — EBÛ HANÎFE : îmâm-ı a’zam Nu’mân bin Sabit, ‘ Ehl-i sünnetin reisidir. Dîn-i islâmın bir direğimi. Soyu, îran

şâhlarından birine ulaşmakdadır. Dedesi müslimân olmuşdu.

  • yılında Küfede tevellüd, 150 [rfîTTöî^de Bağdadda şehîd çldu. Tâbi’înin büyüklerindendir. Fıkhı Haîrrmâd^an öğrendi. İmâm-ı Ca’fer Sâdıkın sohbetinde kemale jgeîdiTnıkhın kuru­cusudur. Tesavvufda çok yüksek, büyük velî idi. Emevîlerin Irak vâlîsi olan Yezîd bin Ömer tarafından Küfe kâdîsı yapıldı ise de, kabûl etmediğinden, zindanda kamçı vuruldu. Abbâsî halîfesi Ebû Ca’fer Mensûr da kâdî yapmak istedi. Kabûl buyurmadı. Derin ilmi, keskin zekâsı, aklı, zühdü, takvâsı, hilmi, salâhı ve cömerdliği yüzlerle kitâbda yazılıdır. Talebesi pek çok olup, büyük müctehidler, âlimler yetişdirdi. Alb arsla- nın oğlu, Selçuk sultânı Melik şâhın [447 – 485] vezirlerinden Ebû Sa’d Muhammed bin Mensûr [494] tarafından mükeriımel

bir türbe yapdırılmışdır. Bugün yer yüzünde bulunan Ehl-i islâmm yandan ziyâdesi ve Ehl-i sünnetin yüzde sekseni hanefî mezhebindedir. 14, 23, 42, 45, 50, 59, 78, 89, 107, 109.

  • — EBÛ HÜREYRE : Adı Abdurrahmandır. Hayber gazâsında müslimân oldu. Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sel­lem» birgün eteğinde kedi yavrusunu severken görerek, bu ismi vermişdi. Kediciğin babası demekdir. Çok fakır idi. Harbde, sulhda Resûlullahın yanından ayrılmazdı. Hâfızası çok kuv­vetli olduğundan, çok hadîs-i şerîf ezberlemişdi. Eshâb-ı kirâmdan ve Tâbi’înden sekizyüzden fazla kimsenin, kendisin­den hadîs öğrendiğini Buhârî bildiriyor. Halîfe Ömer zema- nında Bahreyn vâlîsi idi. Hazret-i Osmân zemanmda Mekke kâdîsı oldu. Hazret-i Mu’âviye, kendisini Medîne vâlîsi yapdı.
  • de, 78 yaşında iken, Medînede vefât etdi. 39, 72, 86.
  • — EBÛ İSHAK İSFERÂÎNÎ : Rûkneddîn İbrâhim bin Muhammed, Şâfi’î mezhebinde büyük âlimdir. Zemanının en büyük üstâdı idi. Beş cild fıkh kitâbı meşhûrdur. 418 [m. 1027] de Nişâpûrda vefât etdi. İsferâindedir. 92.
  • — EBÛ KATÂDE: Ensâr-ı kirâmdan olup, Resûlulla- hm «sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem» suvârilerinden idi. 4 yılında yetmiş yaşında vefât etdi. Medîne-i münevverededir. 120.
  • — EBÛ KUHÂFE : İsmi Osmândır. Halîfe-i müsli- mîn hazret-i Ebû Bekr sıddîkin babası idi. Mekkenin feth günü îmân etdi. 99 yaşında iken, onüç yılında vefât etdi. 87.
  • — EBÛ LEHEB : Adı Abdül-Uzâ idi. Resûlullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» amcası olduğu hâlde, müslimân olmadı. Müslimânlann büyük düşmânı idi. Resûlullaha «sallal­lahü aleyhi ve sellem» çok eziyyet ve cefâ ederdi. Kimsenin müslimân olmaması için, gece gündüz çalışırdı. Her sabah, Resûlullahın kapısı önüne çok diken yığardı. Resûlullah «sal- tallahü aleyhi ve sellem» dünyâya geldiği sabâh, bunun câriyesi Süveybe, (Kardeşin Abdüllahın oğlu oldu), diyerek kendisine müjde getirince, sevinmişdi. (Ona süt vermek şartı ile, seni âzâd etdim) demişdi. Resûlullahın ilk süt annesi, Süveybe oldu. Bunun için, Ebû Lehebin, her mevlid gecesinde, azâbı biraz haflflemekdedir. Mevlid gecesi sevinen, o geceye kıymet veren mü’minlerin pekçok sevâb kazanacağı buradan anlaşılır.

Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» Kur’ân-ı kerîm okuyarak rast geldiğini müslimân olm,ağa çağırırken, Ebû Leheb arkasında dolaşır, (Sakın ona aldanmayınız, sözüne inanmayınız) derdi. Karısı (Ümm-i Cemîl), Ebû Süfyânın kız kardeşi idi. Kocası gibi, o dahî, eli ve dili ile çok eziyyet ederdi. Resûl-i ekremin kızlarından Rukayye, Ebû Lehebin oğlu (Utbe) de idi. İkinci kızı Ümm-i Gülsüm, öteki oğlu (Uteybe) de idi. Bunlar da, babaları ve anaları gibi, kâfir ve büyük düşman oldular.

Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» akrabâsını, Cehennem ateşi ile korkutarak, dîne çağırmağa me’mûr olunca, Safâ tepesine çıkdı. Akrabâsını dîne da’vet buyurdu. Akrabâsı toplanıp dinlediler. (Şu dağın arkasında düşman var. Size hücum edecek desem, inanır mısınız?) buyurdu. Hepsi, (evet) dedi. (Öyle ise, sizi başınıza gelecek olan kıyamet gününün azâbı ile korkutmak için, Rabbimden emr aldım. îmân ediniz!) buyurdu. Ebû Leheb çok kızdı. Ağzını bozdu. (Bizi bu söz için mi çağırdın?) dedi. Azarladı. Çirkin şeyler söyledi. Azâb gpre- ceğini bildiren âyet geldi. Zevcesine, odun, diken hammalı denildi. Buna da çok içerledi. Hemen oğullarına, eşlerini boşa­mağı emr etdi. Uteybe hâini, yalnız boşamakla kalmayıp, gelip (Senin dînine inanmıyorum. Seni sevmiyorum. Sen de beni sevmezsin. Onun için, kızını boşadım) diyerek, Resülullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» üzerine hücûm etdi. Mubârek yakasından çekdi. Gömleğini yırtdı. Hâtemül-enbiyâ efendi­miz «sallallahü aleyhi ve sellem» (Ya Rabbî! Buna, canavarların­dan bir yırtıcı hayvan ile cezâ ver!) diye düâ buyurdu. Cenâb-ı Hak, Habîb-i ekreminin düâsmı kabûl etdi. Nice zeman sonra, Uteybe Şama giderken, Zerka denilen yerde, bir arslan gelip, onu parçaladı..Rukayyeyi «radıyallahü anhâ», sonra Osmân ibni Affân «radıyallahü anh» aldı. Çok zengin idi. Çok düâ kazandı. Se’âdet-i ebediyyeye kavuşdu.

Ebû Leheb, bütün ömrünü kin ve düşmanlık ile geçirdi. Hicretin ikinci yılı, Bedr gazâsmdaki fâci’ayı görüp çok üzüldü. Dünyâ başına zindan oldu. Yedi gün sonra (adese) denilen bulaşıcı kara hasbe (çiçek) deri hastalığından öldü. Kokdu. Ebû Lehebin kız kardeşi Âtike, Bedr gazâsından bir­kaç gün önce, korkunç bir rü’yâ görüp, kardeşi Abbâsa söyle- mişdi. Kureyşin başma büyük felâket gelecek demişlerdi. Ebû Leheb, bu yüzden Bedr muhârebesine katılmadı. Ebû Cehlin kardeşi Âs bin Hişâmı, para ile kendi yerine göndermişdi. 79

  • — EBÜL HASEN-İ EŞ’ARÎ: Adı Alî bin İsmâil olup, Ebû Mûsel Eş’arî soyundandır. Ehl-i sünnetin iki mezhebin­den, Eş’arî mezhebinin imâmıdır. 260 [m. 873] da Basrada tevellüd, 324 [m. 936] da Bağdadda vefât etdi. Üvey babası Ebû Cibâîden okuyup, bunun gibi, mu’te zile âlimi oldu ise de, sonra tevbe etdi. Kelâm âlimlerinden Ebû Bekr Bâkıllânî, ibni Fûrek [Muhammed bin Hasen], Ebû İshâk İsferâînî, Ebû İshak Şîrâzî [İbrâhîm bin Alî], İmâm-ı Gazâli, Ebülfeth Şihris- tânî [(Milel ve Nihal) kitâbmın sâhibı Muhammed bin Abdül- kerîm] ve Fahreddîn-i Râzî ve dahâ niceleri Eş’arî oldu. Mezhebi dünyâya yayıldı. Ellibeş kadar kitâbı vardır. Tefsîri yetmiş cilddir. Mu’tezileye, Hâricîlere ve Şî’îlere karşı kitâbları vardır «rahime-hullahü teâlâ». 14, 18, 81, 91.
  • — EBÜL HASEN-İ HARKÂNÎ : Alî bin Ca fer, zemamnın kutbu idi. Bâyezîd-i Bistâmînin rûhâniyyeti ile kemâle geldi. Harkandan Bistâma, hocasının türbesini ziyârete gelirken, yolda bir hatm okurdu. Ebû Alî ibni Sînâ, üstâdını ziyâret için Harkana gelir. Ebül-Hasen ormana gitdiğinden, hâtûnundan sorar. Hâtûnu üstâdın büyüklüğüne inanmadığı için, uygunsuz sözler söyler. İbni Sînâ ormana giderken, üstâ- dın bir arslana odun yüklemiş, gelmekde olduğunu görür. (Bu ne hâldir?) diye sorunca, (Evimdeki kurdun belâ yükünü taşıdı­ğım için, bu arslan da, bizim yükümüzü çekiyor) buyurur. (Kalblerin en nûrlusu, içinde mahlûk tasası olmıyandır. Ni’ metlerin en iyisi, çalışarak kazanılandır. Arkadaşların en iyisi, Allahü teâlâyı hâtırlatandır) buyururdu. Tesavvufu anlatan (Esrâr-ı sülük) kitâbı vardır. Cesed-i şerifinin, üstadının cism-i pâkinden yukarda bulunması edebsizlik olur diye, kabrinin dahâ derin kazılmasını vasıyyet etmişdi. 425 [m. 1034] yılı, muharremin onuncu salı günü vefât etdi. (Tezkiret-ül-evliyâ) ve (Reşehât) kitâblarında sözleri ve kerâmetleri uzun anlatılmak­ladır «rahime-hullahü teâlâ» 152.
  • — EBÛ MANSUR MÂ-TÜRÎDÎ : Muhammed bin Mahmûd Mâ-türîdî, Ehl-i sünnetin iki i’tikâd imâmlarından birincisidir. Ehl-i sünneti, mu’tezileye karşı pek mükemmel müdâfe’a etmişdir. Mâveraünnehrde yaşadı. 333 [m. 944] de Semerkandda vefât etdi. îmân üzerinde çok kitâbı vardır «rahime-hullahü teâlâ». 91, 94.
  • — EBÛ NU’AYM : Ahmed bin Abdüllah Îsfehânî, hadîs ve fıkh âlimi idi. Tesavvufda yüksek derecede bir velî idi; Hâfız-ı Îsfehânî de denir. [Hâfız, hadîs âlimi demekdir],’ Çok kitâb yazdı. En meşhûru (Hilye-tül-evUyâ) kitâbıdır. Berjjnde basılmışdır. 336 da Isfehânda tevellüd, 430 [m. 1039] da vefât etdi «rahime-hullahü teâlâ» 28.
  • — EBÛ SAÎD RÂZÎ : İsmâ’îl bin Alî bin Hüseyn Râzî, Rey şehrinde, mu’tezile âlimi idi. Râzî, Rey şehrinden demekdir. Çok kitâb yazmışdır. (Elmuvâfekatü beyne ehlibeyti vessehâbe) kitâbı meşhûrdur. Keşşâf tefsirinin sâhibi allâme Mahmûd bin Ömer Zemahşerî, bu kitâbı kısaltmışdır. 445 [m. 1054] de vefât etdi. 134.
  • — EBÛ SAÎD HUDRÎ: Eshâb-ı kirâmın büyüklerin­dendir. Babası Mâlik bin Sinân da Sahâbeden idi ve Uhud gazâsmda şehîd olmuşdur. 13 yaşında olduğundan Uhud gazâ- sma götürülrriedi. Diğer on iki gazâda Resûlullahın önünde düşmana arslan gibi saldırdı. Âlim ve fakîh idi. Binyüz yetmiş hadîs-i şerîf haber vermişdir. 74 de vefât etdi. İstanbulda, Ka’ riye câmi’i yanında sanılmakdadır. 25, 109.
  • — EBÛ SEVR : İbrâhim bin Hâlid Kelebidir. Mücte- hidlerden, büyük âlimlerdendir. Şâfi’î mezhebindendir. Bağ- dadda tevellüd ve 246 [m. 859] da vefât etdi. Fıkh, hadîs, usûl ve hilâf ilmlerinde çok kitâb yazmışdır. 59.
  • — EBÛ SÜFYÂN BİN HARB : Dedesi Ümeyye bin Abd-i Şems bin Abd-i Menâfdır. Abd-ül-menâf, Resûlullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» dedesinin dedesidir. Kureyşinreîs- lerindendir. Resûlullahın büyük düşmanı idi. Bedr gazâsına bunun ticâret kervânı sebeb oldu. Uhud gazâsmda, düşman ordusunun başkumandanı idi. Mekke feth olunurken, islâm ordusuna gelip Resûlullahın zevce-i mutahherası olan kızı Ümm-i Habîbeye sığınmak istedi ise de, kızı kabûl etmedi. O gün îmâna geldi. Mekkeye dönerek, halkı islâma da’vet etdi. Zevcesi Hind, sakalından tutarak (Ey kureyş, bu ahmak ihti- yân öldürün!) demişdi. Estesi gün, Hind de îmâna gelip, Kureyş kadınlan adına Resûlullahla «sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem» sözleşdi ve hayr düâlannı almakla şereflendi.

Ebû Süfyân hâlis müslimân olup, Tâif gazâsmda çok kahramanlık gösterdi ve bir gözü kör oldu. Hazret-i Ebû Bekr halîfe iken, on üç yılındaki.Yermük muhârebesinde öbür gözü de çıkdı. 88 yâşındariken vefât etdi.’ 9, 63, 65.

  • — EBÛ ŞEKÛR SÜLEMÎ: Muhammed bin Abdüsseyyid bin Şu’ayb Keşî olup (Temhîd fî beyân-it- tevhîd) kitâbının sâhibidir. Hanefî kelâm âlimidir. (EI-Hakâık) tefsir kitâbının sâhibi Muhammed bin Hüseyn Sülemî başkadır. 76, 79.
  • — EBÛ TALHA ENSÂRÎ : Zeyd bin Sehl, gazâlarda bulundu. 92 hadîs-i şerîf haber vermişdir. 34 senesinde, 70 yaşında vefât etdi «radıyallahü teâlâ anh». 119.
  • — EBÛ TÂLİB : Abdülmuttalibin oğlu, Resülullahın amcası, hazret-i Aiî ile Ca’fer tayyârın babasıdır. Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» yetîm olduğundan, dedesi Abdül­muttalibin yanında büyüdü. Sekiz yaşında iken, dedesi vefât ederken, kendisini Ebû Tâlibe ısmarladı. Ebû Tâlib, Fahr-i âlemi pekçok sever ve sayardı. Resûlullahı Kureyş kâfirlerinin hücûmlarına karşı son derece korurdu. Fekat, öleceği zeman, kadınların, (ölüm korkusundan, dedelerinin dînini bırakdı) demelerinden çekinerek islâma gelmedi. Resûlullah, Ebû Tâli- bin müslimân olmasını çok istiyordu. Son nefesinde de, islâma da’vet etdi ise de, kabûl etmedi. Ölürken dudakları oynadı. Yanında bulunan kardeşi Abbâs (Yâ Muhammed! Kardeşim, istediğini söyledi) dedi ise de, (Hayır. Ben işitmedim) buyurdu. Hicretden üç yıl önce, seksen yasını geçmiş olarak vefât etdi. 138.
  • — EBÜTTUFEYL : Adı Âmir bin Vâsiledir. Sahâbe- dendir. Hazret-i Alînin sohbetinde bulunurdu. Hazret-i Hüseynin kanını da’vâ eden Muhtarla birlikde döğüşmüşdür. Muhtar tutuldukdan sonra, yaşayıp, Mekke’de, hicretin yüzüncü yılında, bir düğünde, oğlunun vefâtında söylemiş olduğu bir kasîde okunurken, üzüntüden vefât etdi. Eshâb-ı kirâmdan yer yüzünde en son vefât eden budur. 16.
  • — EBÛ UBEYDE BİN CERRÂH : Adı Âmir bin Abdüllahdır. Eshâb-ı kirâmın büyüklerindendir. Bedr gazâ- smda, kâfir ordusunda bulunan babasını kati etmişdir. Her gazâda bulunup, fevkal’âde cesâret göstermişdir. Hazret-i Ebû Bekr ve Ömer zemanlarında Samdaki orduda çok kahraman­lık gösterdi. Bu ordunun kumandanı olup, Şamı aldı. Adâleti, rumları hayretde bırakdı. Aşere-i mübeşşereden idi. 18 de 58 yaşında iken Remle ile Kuds arasında, tâ’ûndan vefât etdi. 118.
  • — EBÛ YÛSÜF : Ya’kûb bin Îbrâhîm-i ensârî, Hanefi mezhebindeki müctehidlerin en büyüğüdür. Hanefî mezhebinde ilk kitâb yazan budur. 113 [m. 731] yılında Küfede tevellüd ve 182 [m. 798] de Bağdadda vefât etdi. Halîfe Mehdî, Hâdî ve Hârûnürreşîd zemanlarında, onsekiz sene Bağdadda kâdılkudât ya’nî temyiz reisliği yapdı. Derin hadîs âlimi idi. Çok zekî, keskin görüşlü idi. Oğlu Yûsüf de âlim idi. Hârûn zemanında vâlî idi Ebû Yûsüf yetim olup, anası çok fakır idi İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe «rahmetullahi aleyh» bunun keskin zekâsını görüp, kendine talebe yapdı. Evinin bütün ihtiyâcını, yıllarca bolbol İmâm-ı a’zam te’mîn etdi. Annesi yine mâni’ olmak istedi. İmâm-ı a’zam buyurdu ki (Oğlun burada aç değildir. Burada, tereyağı, fıstık, bâdem ezmesi yimesini öğreniyor). İmâm-ı Ebû Yûsüf, kâdî iken, serâyda Halîfe ile oturuyordu. Tereyağı, fıstık ve bâdem ezmesi getirdiler. Hârûn, (Bundan yiyiniz! Her zeman gelmez) dedi. Ebû Yûsüf güldü. Hârûn sebebini sordu. Çocuk iken, îmâm-ı a’zamm sözünü anlatdı. İmâma rahmetle düâ etdiler «rahime-hümullahü teâlâ». 45, 50, 53, 59, 84, 107.
  • — EBÛ ZER GIFÂRÎ : Eshâb-ı kirâmın büyüklerin­den ve ilk îmâna gelenlerdendir. Kavmini islâma da’vete gitdiği için, hiçretde ve Bedr, Uhud ve Hendek gazvelerinde buluna­madı. Sonra Medîneye geldi. Hazret-i Ebû Bekr vefât edince Şama yerleşdi. Hazret-i Osmân zemainında Rebdeye gitdi. 32 yılında, orada vefât etdi. Abdüllah bin Mes’ûd hazretleri, arka­daşları ile oradan geçiyordu. Cenâze hizmetini yapdılar. Zühdü ve sıdkî hadîs-i şerîf ile medh edilmişdir «radıyallahü teâlâ,anh». 25, 70, 102, 107, 117.
  • — EBÛ ZUR’AT-ÜR-RÂZÎ: Abdüllah Râzî, İmâm-ı Müslimin üstâdlanndandır. 264 [m. 878] de vefât etdi. İL
  • — ENES BİN MALİK: Ensâr-ı kirâmın büyüklerin­dendir. Resülullahın hizmetçisi idi. Dokuz yaşında hizmete başladı. On sene hizmet etdi. İkibinikiyüzotuz hadîs-i şerîf bildirdi. Yüzden çok çocuk ve torunlannı gördü. Yüz yaşım geçmiş iken 93 yılında vefât etdi. Nemâz kılması, Resülullahın nemâz kılmasına ççk benzerdi. 16, 39, 64, 76, 107.
  • — ESMÂ BİNT-İ EBÛ BEKR : Hazret-i Ebû Bekrin büyük kızıdır. Aşere-i mübeşşereden Zübeyr bin Avvâmın zev­cesidir. Abdüllah bin Zübeyrin annesidir. Oğlunun şehâdetin- den az sönrâ, yüz yaşında, Medînede vefât etdi. İÖİ.

97—EŞREF TATAR: Mısırda 652 [m. 1253] yılında kuru­lan Türkmen hükümetinin yirmiiki sultânından çoğuna Eşref denir. Bunlardan Melik Nâsır Eşref Muhammed bin Kalâvun, dokuzuncu sultândır. Babası Eşref Seyfeddîn Kalâvun, Kap- çakdan Mısra getirilip, bin altuna, köle olarak, Eyyûbî sultânı Melik Necmeddîne satılmış idi. Vezîr olunca, iyi idâresi, güzel ahlâkı ile kendisini sevdirmişdi. 678 de sultân olmuşdu. 689 da ölüp, yerine oğlu, Eşref Salâhaddîn Halîl geçdi ise de, 693 de öldürüldü. Kardeşi Eşref Muhammed Nâsır, dokuz yaşında tahta çıkdı. Onbeş ay sonra, habs edildi. 699 da, sultân Lâçin öldürülünce, ikinci olarak tahta çıkarıldı. Âdil ve çok cömerd idi. Hıristiyânların mâvi, Yehûdîlerin sarı sarık sararak Müsli­mânlardan ayırd edilmesini emr etdi. Birecikde, Gazân hânın askeri ile harb edip, tatar askerleri kaçdı. Yediyüzsekiz yılında Hacca gidince tahtını, kumandanlarından Beybers Rükneddîn aldı ise de, Şamlılar Eşref Muhammed Nâsırı yediyüzdokuzda, üçüncü defa tahta geçirdi. Beybersi yakalayıp kati etdi. 728 de harem-i şerîfi ta’mîr ve Kâ’beye abanosdan gümüşlü kapı yapdı. Bu sene Kıbrıs adasını feth etdi. 741 [m. 1339]’de vefât etdi. Mısır yediyüzdoksanüçde, Türkmenlerden çıkıp, Çerkes- lerin eline geçdi. Dokuzyüzyirmiüç senesinin birinci günü de, Yavuz Sultân hân zemanmda, OsmanlIların eline geçdi. Osmânlı pâdişâhtan, halîfe olmağa başladı. 64.

  • — EYYÛB BİN SIDDÎK : Seyyîd Eyyûb Ürmevî, îranın garbında Ürmiye gölü sâhilindeki Ürmiye şehrinde büyük âlim idi. Sa’deddîtı-i Kâşgarî yolundan feyz alanlardandır. Türkçe (Menâkıb-i çihâr yâri güzîn) kitâbı çok kıymetli olup, İs­tanbulda çeşidli târihlerde basılmışdır. 26, 102, 111, 121, 136.
  • — FADL BİN ABBÂS : Eshâb-ı Kirâmdandır. Hazret-i Abbâsın büyük oğludur. Annesi, Ezvâc-ı tâhirâtdan olan Meymûne bint-il-Hârisin kız kardeşi Lübâbe hânım idî. Mekke-i mükerremenin fethinde ve Huneyn gazâsmda ve vedâ’ haccında, Resûlullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» yanında idi. Huneyn gazâsmda, babası ile birlikde, Resûlulla- hm yanından hiç ayrılmadılar. Geri dönenleri çağırıp, toplan- malannı sağladılar. Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» yıkanırken su dökdü. Onbeş senesinde yapılan Yermük gazâ- smda şehîd oldu. Beyaz ve çok güzel idi. Hüsn-ü cemâli ile meşhûr idi. Bir kızı kaldı «radıyallahü teâlâ anh». 119.

1Q0 — FÂTIMA – TÜZ ZEHRÂ : Resûlullahın dört kızından en sevgilisi idi. Aklı, zekâsı, hüsn-ü cemâli, zühd ve takvâsı ve ahlâk-ı hasenesi pek ziyâde idi. Hadîce-tül-kübrânm kızı idi. Hicretden onüç yıl önce Mekkede tevellüd etdi. Hicre­tin ikinci yılında, hazret-i Alîye verildi. O zeman, Hazret-i Alî yirmi beş yaşına gelmiş idi. Hazret-i Fâtımaıjıri kardeşlerinin çocuğu olmadı, olanı da küçük iken vefât etdi. Resûlullahın soyu, yalnız hazret-i Fâtımadan hâsıl oldu. Üç oğlu, iki kızı oldu. Muhsin küçük’ yaşda iken vefât etdi. Hazret-i Alî, Fâtıma, Hasen ve Hüseyne (Ehl-i beyt) veyâ (Âl-i abâ) denir. Hazret-i Meryemden sonra, bütün kadınların en üstünüdür. Yüzü pek beyaz ve parlak olduğundan (Zehrâ) denildi. Âyet-i kerîme ve hadîs-i şerifler ile medh olundu. Resûlullahın vefâtın- dan sonra güldüğü hiç görülmedi. Altı ay dahâ yaşayıp, onbi­rinci yılda, Ramezân-ı şerifin üçüncü günü, vefât eyledi. 25, 26, 47, 7|. 72, 76, 113, 122, 127, 133, 135.

  1. — FEHÎM-İ ARVÂSÎ : Seyyid Muhammed Fehîm bin Abdülhamîd Efendi, 1241 de tevellüd 1313 [m. 4895] de vefât etdi. Vâlidesi Âmine hanımdır. Van vilâyetinin, Müks kazâsınm Arvâs köyünderidir. Zaîf idi. Uzun boylu idi. Sakalı ne uzun, ne kısa-idi. Burnunun ortası yüksekçe idi. Alnı geniş idi. Buğday renginde idi. Dişleri noksan değil idi. Sarığı büyük idi. Elbîsesi, beyaz basmadan, üç etekli bir entâri idi. Mâvi veyâ yeşil cübbe giyerdi. Çörabları yünden idi. Deriden papuçlan vardı. Son zemanlarında gözlükle okurdu. Gözleri siyâh idi. Saçlarının çoğu beyaz idi. Kaşları orta idi. Ömrünün sonuna kadar hayvana binerdi. Son zemanlarında sarığını taşıyanjıyacak kadar zaif idi. Nemâzda âbânî sarardı. Şevvalin ondördüncü günü vefât etdi. Uzun boylu olduğundan mezâr taşı uzun yapılmışdı. Ermeniler, taşının ikisini de kırmışlar. Heybetli idi. insan, gölgesinden korkardı. Gölgesini gören, Allahın sevgili kulu olduğunu anlardı. Zemanında ve Van vilâyetinde benzeri yok idi. Her nev’ ilmi hattâ zırâ’ati ve san’atlan, siyâsal bilgileri pek iyi bilirdi İlmi, Allahü teâlânın vergisi idi. Van vâlîsi çözemediği işlerini, gelip sorar ve çözerdi. .Ömründe bir nemâzı cemâ’atsız geçmedi. Bir teheccüdü kaçırinamışdır.

Din ve dünyâ bilgilerini medresede okurken, bir yandan da, Doğu Anadolunun kutbu olan, insân-ı kâmil seyyid Tâhâ-i Hakkârînin tevveccühünü kazanmakla şereflenmişdi.

Mutavvel okumak için, Şemdinandaki Rehberinin yanın­dan ayrılarak, Muşda Bulanık kazâsınm Âbirî köyüne gitdi. Rehberi, ayrılırken kendisine (Ders okurken anlıyamadığın birşey olursa, bana râbıta et! Beni gözünün önüne getir!) buyurmuşdu. Hocası molla Resûl-i Sıbkîden Mutavveli okur­ken, bir yeri anlıyamadı. Hocası tekrâr anlatdı. Anlıyamadığı yerin açıklanmasını diledi. Molla Resûl, cümleyi birkaç kerre okudu. (Bugün yoruldum, yarın anlatırım) dedi. Ertesi gün okuyup yine açıklıyamadı. Hocası, tekrâr tekrâr okumakda iken, seyyid Fehîm «rahmetullahi aleyh» gözlerini kapayıp, Rehberini gözünün önüne getirdi. Seyyid Tâhâ, elinde bir kitâb ile göründü. Kitâbı, seyyid Fehîmin önüne açdı. Mutavvelin o sahîfesi idi. O satırları açık olarak okudu. Seyyid Fehîm, merakla dikkat ediyordu. O cümlenin arasında biç vav-ı âtıfa [ve] fazla okumuşdu. Seyyid Tâhâ gayb olunca, seyyid Fehîm gözlerini açdı. Molla Resûlün o satırları okuyup düşünmekde olduğunu gördü. İzn isteyip, bir de kendi okudu. Üstâdından duyduğu gibi bir [ve] ekliyerek okudu. Hocası bunu işitince, (Ma’nâ şimdi belli oldu) dedi. Her ikisi de iyi anlamışdı. (Bu satırları, yirmi senedir okudum. Anlatdım. Fekat, hep anlama­dan anlatırdım. Şimdi iyi anladım. Şimdi söyle bakalım. Bunu doğru okumak, senin işin değil. Ben senelerle bunu anlıyama- dım. Sen, nasıl anladın? Bu [ve] yi okudun, ma’nâ düzeldi) , dedi. Seyyid Fehîm, râbıta ettiğini, nasıl öğrendiğini anlatdı. Molla Resûl, Muşda Alâ’eddîn pâşa câmi’i kapısı yanındadır.

Seyyid^Fehîm her yıl bir kerre, Müksden Vana gelir, bir iki ay kalırdı. Aşıklan toplanır, feyz alırlardı. Çok defa, kendisini çok seven, mahkeme baş kâtibi Ahmed beğin evinde müsâfır olurdu. Bir sene, Ahmed beğ haccp. gitmişdi. Fekat, yine onun evinde kaldı. Bir gece yarısı, yakınlarından birini çağırdı. (Arkadaşlarını uyandır! Şimdi buradan çıkıp, falan eve gidece­ğiz) buyurdu. (Efendim. Gece yarısı gitmek ayb olur. Yarm gitsek olmaz mı?) dedi. (Hayır, şimdi gideceğiz. Hem, Ahmed beğin oğullanna da haber ver!) buyurdu. Oğulları gelip yalvar­dılar. (Efendim, bir kusûr yapdıksa afv buyurun! Bizden ayrıl­mayın. Babamız işitince yüreğine iner. Biz de ona ne yüzle cevâb verebiliriz. Lutf ediniz, ihsân ediniz! Kabâhatimizi bağışlayınız!) dediler. Çok göz yaşı dökdüler. (Hayır. Sizden çok râzıyım. Bize her hizmeti, fazlası ile yapıyorsunuz. Sizlere düâ etmekdeyim. Fekât, şimdi gitmemiz lâzım) buyurdu.

Çocuklar, (emr buyurduğunuz gibi olsun) dediler. Gece yarısı, sevdiklerinden bir başkasının evine göç etdiler. Ertesi gün, oğlu Muhammed Emîn efendi, Ahmed beğin oğullarının pekçok üzüldüklerini söyledi ve (Babacığım, o evde sabâha kadar kalsaydık ne olurdu?) dedi. Seyyid Fehîm hazretleri de (Oğlum, şimdi kimseye söyleme! Bu gece, Ahmedbeğ, Mekke-i mükerremede vefât etdi. Ev, yetîm evi oldu. Mal, mirâsçılara kaldı. Evvelce herşeyi kullanıyor, yiyip, içiyorduk. Çüriki, Ahmed beğin seve seve halâl edeceğini biliyordum. Şimdi ise, tanışmadığımız > mirâscılanmn hakkı olduğundan birşeyi kul­lanmak câiz olmaz. Kul hakkından kaçınmak için acele ayrıl­dım) buyurdu. Bir ay sonra hâcılar döndü. Herkes geldi. Ahmed beğ gelmedi. (Bir gece yansı, Mekkede öldü) dediler. Hesâb etdiler. Tâm o gece yansı idi.

Seyyid Fehîm talebesi ile Van gölü kıyısında giderken gölde bulunan (Ahtamar) adasındaki ermeni kilisesinden bir papas çıkarak su üstünde yürümeğe başlar. Talebe bunu görünce, birkaçının hâtınna gelir ki, (Allahın düşmânı dediği­miz papas, su üzerinde yürüyor da, Evliyânm büyüğü, Allahü teâlânm sevdiği, seçdiği kulu bildiğimiz, seyyid hazretleri, acabâ neden yürümeyip kıyıdan dolaşıyoı?) Seyyid Fehîm, bu dü­şünceyi anlayıp, mubârek ayaklarındaki na’lınlan ellerine alıp, birbirlerine çarpar. Na’lmlar birbirine çarpdıkça papas suya batar. Boğazına kadar gelince, bir dahâ çarpar. Batar ve boğu­lur. Sonra, bpyle düşünene dönerek (O, sihr yaparak, su üstünde gidiyordu. Böylece, sizin îmânınızı bozmak istiyordu. Na’lınlan çarpınca sihri bozularak batdı. Müslimânlar sihr yapmaz. Allahü teâlâdan kerâmet istemekden de hayâ ederler) buyurdu. Kerâmeti ile, papasm sihrim bozdu.

İstanbulda, Kağıthânede sabun fabrikası olan Rıfat beyin pederi Abdülvehhâb efendi, 1963 de vefât etdi. Vefatından birkaç sene evvel dedi ki: Erzurumda medrese tahsilini bitir- mişdim. Dahâ okumak istedim. Aralığım büyük âlimin Bit- lisde Abdülcelîl efendi olduğunu söylediler. Bitlise gitdim. Kendisini aradım. Vana gitdi. Yine gelir, bekle dediler, Sabr edemedim. Vana gitdim. Sordum. Müks âlimi, seyyid Fehîm Vana geldi. Şa’bâniyye câmi’inde, onun yanındadır dediler. Oraya gitdim. Hem de (Büyük âlim Abdülcelîl efendi, kürsiye çıkmış. Herkes onu dinleyip istifâde etmekdedir) diye düşünü­yordum. Câmi’e girdim. Herkes başını eğmiş, edeble oturu­yordu. Karşıda nûr gibi, tatlı bakışlı bir zât.vardı. Herkes buna karşı saygı ile dönmüşdü. (Abdülcelîl efendi, her hâlde karşı­daki heybetli, te’sîrli zâtdır) diyordum. Fekat, soracak kimse yokdu. Herkes, boynunu bükmüş önüne bakıyordu. Ansızın, önüme bir genç geldi. (Ne arıyorsunuz?) dedi. (Abdülcelîl efendi hazretlerini arıyorum) dedim. (îşte budur) diyerek, en geri sırada buynunu bükmüş edeble oturan birini gösterdi. (İstersen sen de otur!) dedi. (Karşıda oturan kimdir) dedim. (Seyyid Fehîm hazretleridir) dedi. Nice zeman sonra, bu gen­cin, seyyid Abdülhakîm efendi olduğunu anladım. Biraz sonra ezân okundu. Sünnetler kılındı. Seyyid Fehîm imâm oldu. Safları düzeltdik. İmâmla birlikde tekbîr getirirken, bütün cemâ’at, elektrik çarpan kimse gibi titremeğe başladık. Şimdi altmış sene oluyor, imâmın ö tekbir sesi hâtırıma geldikçe, titriyorum. Kalbimde, o gün olduğu gibi, bir hâl oluyor.

Seyyid Fehîmin kerâmetleri, Allahü teâlânın yanındaki derecesinin yüksekliği anlatılmakla bitmez. Kerâmetlerinin en büyüğü ve en açığı, Abdülhakîm efendi gibi bir ârif-i Kâmil ve veliyyi mükemmil yetişdirmesidir. Eserdeki nizâm müessirin kemâlini gösterir.

Seyyid Fehîm Efendi, İslâm âlimlerinin büyüklerinden ve Sofiyye-i aliyyedendir. Silsile-i aliyyenin otuzüçüncüsüdür. Tâhâ-i Hakkârînin sohbetinde kemâle geldi. Seyyid Tâhâ 1269, [m. 1853] da vefât edince, kardeşi olan seyyid Muhammed Sâlihi ziyâret ederdi. Muhammed Sâlih 1281 [m. 1865] de vefât etdi. Fazla bilgi almak için 7. ci sırada (Abdülhakîm Efendi) ve 233. cü sırada (Tâhâ-yı Hakkâri) ismlerini okuyunuz! Babası molla Abdülhamîd efendidir. Dedesi Seyyid Abdürrahman, seyyid Abdülhakim Efendinin dedesinin dedesidir. Seyyid Fehîm Efendinin kardeşi Molla Safiyüddînin torunu Abdül­hamîd efendi [m. 1967] de vefât etdi.

Seyyîd Fehîm efendinin dokuz oğlu ile dört kızı var idi. Bunlardan:

  1. Reşîd efendinin, Muhammed Bâkır isminde bir oğlu ile Âişe hânım adında kızı vardı. Bu Âişe hâmm seyyid Abdül­hakîm efendinin ikinci zevcesi idi.
  2. Muhammed Emîn efendi, kardeşlerinin en üstünü idi. Âlim, fâdıl ve edîb idi. Hicâz dönüşü Tûr-i Sînâda vefât etdi. Fâtıma isminde bir kızı vardır.
  • *-       Muhammed Ma’sûm efendi. Ârif-i kâmil idi. Abdülhakîm Efendiden önce Arvâsda vefât etdi. Sekiz oğlun­dan Abdülhakîm efendi; siyâsete kanşdı [m. 1957] de meb’ûs oldu. Meclise girmeden istanbulda vefât etdi. Edimekapı kab- ristâmndadır. ikinci oğlu, Tâhâ efendi, kâmil, sâlih bir zât olup, Çatakda ticâretle, meşgûl iken 1400 haccında Mekkede vefât etdi. Oğullan, Ercümend, Atâullah, Ubeydullah ve Ender efendilerdir. Üç de km vardır. Üçüncü oğlu, Muhammed Emîn Garbî efendi, îbrâhim Arvâs beğin dâmâdıdır. Bunun oğlu Murâd efendi îstanbuldadır. Bâkır efendi 1399’da Konyada vefât etdi. Dört çocuğu vardır. Selîm efendi, 1392’de Arvasda vefât etdi. Salâhuddîn efendi, Mer’aşda mâliye memuru iken [m. 1939] da vefât etdi. Oğlu Yahya ve kızlan Sabâhat ve Müzeyyen hayatda- dırlar. İbrâhim efendi hayâtdadır. Bedreddin efendinin oğullan Habîb, Muhib ve İrfan efendiler, birer cevher olarak yetişmekde- dirler.
  • Muhammed Sıddîk efendi. Van müftîsi iken harbde ç îhîd oldu. Oğlu Fehmî efendi ile torunu Ma’şûk efendi (Gür- pmâr) kazâsında imânıdırlar.
  • Seyyid Hasen efendi, 1388 [m. 1968] senesinde kadr gecesinde, Medîne-i münevverede vefât etdi. İki oğlundan Sıddîk efendi 1982’de vefât etdi.MuhammedReşîd efendi Hicret hanımın zevcidir.

6 — Molla Hüseyn efendi, sâbık Van müftîsi olan faziletli Kâsım efendinin ve Şemseddîn ve İhsân efendilerin babasıdır.

7— Mazhar efendidir. Oğlu Mazhar ve bunun oğlu Abdülehad efendilerdir. 8 — Muhammed Sâlih efendi. Bunun oğlu Mazhar efendi Vandadır.

9— Nizâmeddîn efendi. Bir zevcesinden olan iki çocuğu, Sadreddîn efendi ile Hicret hânımdır. Sadreddîn efendi, Diyâr-ı Bekrde 1393 de vefât etmiş, Vanda defn edilmişdir.Dört çocuğu vardır. İkinci zevcesinden dört çocuğu olmuşdur. Bun­lardan Vehbî efendi Vanda teknik zirâ’at me’mûrudur. Nesîbe hânım mâliyye müfettişlerinden Hayâtî Çiftlik beğin zevcesidir. Asiye hanımm zevci Abdürrahman Ekinci islâmiyyeti yaymak- dadır. Sâriye hânım Vandadır. Hicret hânımın oğlu Saîd ile dört dâmâdından birincisi, faziletli Kâsım. efendidir. İkincisi, seyyid Abdülhakîm Efendi hazretlerinin yeğeni Rukiye hânımın oğlu Aydın beğdir. Üçüncü dâmâdı eczâçı Fâtih Yılmaz beğ Fâtihde (Kumrulu eczâhânesi) nin sâhibidir.

Dördüncü dâmâdı Habîb efendidir. Seyyîd Fehîm efendi­nin iki dâmâdı Hüseyn ve Emîn paşalardır. Üçüncü kız Esmâ hanımın üç oğlu Şevki, Fâruk ve Nâbidir.

Seyyid Fehîm Efendi «kuddise sirruh» insân-ı kâmil idi. Talebesinin en üstünü, veliyyi kâmil seyyid Abdülhakîm- Efendidir. 1300 yılı 17 Cemâzil âhırda yazdıkları mektûbda buyuruyor ki:

Sevdiğim, kıymetli seyyid İbrâhim ve seyyid Tâhâ! Allahü teâlâ, ikinize de selâmet versin! Size çok düâ etdikden sonra, bildiğiniz gibi, kardeşiniz seyyid molla Abdülhakîm geçen son- behârda buraya gelmişdi. Ders okumağa başlamışdı. Bu fakir de, onun dersini gâyet dikkatle, tahkîk ederek anlatdım. O da, gerek dersde, gerek kendi çalışmalarında, öylece dikkat ve tahkîk eyledi. İlmden başka birşeye bakmasına vakt bırakma­dım. Şimdi, zemânımızdaki üsûle göre kitâbları bitirdi. Bu fakîr, âlet ilmlerini ve fıkh ve hadîs bilgilerini okutmak için, üstâdlanmdan nasıl me’zûn oldu isem, onu da ben, öylece me’zûn eyledim. Sizler, artık ona kardeş gözü ile bakmayınız. İlmin şerefini gözetmek için, ona karşı çok tevâzû’ gösteriniz! Bunları, sizin iyiliğiniz ve yükselmeniz için yazıyorum. Bun­dan başka, ilme karşı tevâzû’ göstermek, Allahü teâlâya tevâzû’ etmek demekdir. Bu kısa yazımdan, çok şeyler anlayı­nız! Esseyyid Fehîm «rahime-hullahü teâlâ».

İkinci mektûbda buyuruyor ki: Sevgili oğlum, gözümün nûru seyyid molla Abdülhakîm! Size, sonsuz düâlarımı bildir- dikden sonra arz edeyim ki, uzun zemândan beri sizden haber almadığım için, gönlüm çok üzülüyor. Allahü teâlâ her gizli şeyleri bilir. O şâhiddir ki, kalbim hemen her zeman seninledir diyebilirim. Beni bu üzüntüden kurtarmak için, görünür görünmez hâllerinizi sıksık bildirmelisiniz! Böylece sevgi bağ­ları oynatılmış olur. Eğer o, gözümün nûru, buradaki fakirler­den soracak olursa, Allahü teâlâya hamd ve şükrler olsun! Bedenimizin ve etrâfımızın râhatı ve selâmeti günden güne artmakdadır. Hak teâlâ, biz fakirlerin ye bütün kardeşlerimi­zin kalblerine selâmet ihsân buyursun! Âmîn. Abdülhamîde ve Hasene ve seyyid İbrâhîme bu fakîrin düâlarmı bildiriniz! Tâhâ efendiye ve Mazhar efendiye düâ ederim. Her kime uygun görürseniz, bu fakîrin düâlarmı bildirmek için, vekîlim- siniz. Bundan başka, Nehride olanların, doğru iğri hepsinin hâllerini yazınız. Ayrıca, Nastûrîlerin taşkınlık yapdıklarım, dörtyüz müslimân öldürdüklerini işitdik. Bunların neler yap- dıldarım ve ne için yapdıklarını da bildirmenizi istiyorum. Vesselâm, 3 Ocak 1301. Düâcınız, günâhkâr Seyyid Fehîm.

Seyyid Abdülhakîm efendinin biraderi seyyid Tâhâ efen­diye yazdığı bir mektûb şudur:

Mubârek bostanın tâze fidânı Tâhâ efendi! Güzel yazıl­mış olan mektûbunuz geldi. O sevgili oğlumun ve yakınlarının selâmetde olduğunu bildirdikden sonra, hakîkî matlûbun şev­kini, arzûsunu da duyurmakda olduğundan çok hoşumuza gitdi. Mısra’:

Bu âb-ı hayâtı bırakmak, baina yakışmaz.

Allahü teâlâ bu susuzluğunu her ân artdırsm! (Rabıtada, Rehberin sûretinin, tâm kendisi olması lâzım mıdır?) diyorsunuz.

Sevgili yavrum, tâm kendisi olması lâzım değildir. Râbita- dan maksad, sûrete teyeccühdür. Sûreti düşünmekdir. Ondan yardım beklemekdir. Belli olan sûreti teşhîs etmek, tanımak lâzım değildir.Hakîkatde, rûhun belli bir sûreti yokdur. Hayâl edilen, düşünülen bir sûretde, şeklde görünebilir. Rûh, te’alluk etmiş, bağlanmış olduğu cesede, bedene alışmış olduğu için, çok kerre, o cesed şeklinde ve muhtelif hâllerde görünür. Hangi sûretde ve hangi hâlde görünürse görünsün, eğer güzel, tatlı, sevinçli görünür ve muhabbeti ve huzûru artdırırsa, rahmânî olduğu anlaşılır. Elinden geldiği .kadar o sûrete arzûnu ve sevgini artdırmağa çalış! Onda, kendini yok et! Sûret, eğer çirkin ise, korkunç ve korkutucu ise, bu şeytânı bir görünüş- dür. Ona bakma! Def olsun, gitsin. Zikr ederken, hâtıra gelen başka şeylerden kurtulmak için ne yapmalı diyorsunuz. Azi­zim, öyle düşünceler, iki şey ile, bi-iznillahi teâlâ yok olur, giderler. Râbıtada görünen sûrete tâm teveccüh etmekle yâhud zikre çok ikbâl etmekle, hevesle yapmakla ve bütün kuvvetle­rini ve duygularını yürek tarafında toplamakla giden 18 Ekim 1308. 4.

  1. — FENÂRÎ : Molla Şemseddîn Muhammed bin Hamza, Osmânlı devletinin en büyük âlimlerindendir. İlk şey­hülislâmdır. 751 de tevellüd, 834 [m. 1431] de vefât etdi. Bursada, Maksemdedir. Mısırda Kemâleddînden okudu. Matematik Ve astronomi de öğrendi. Yıldırım Bâyezid ve çelebi sultân Muhammed zemanlarında Bursada binlerle âlim yetiş- dirdı. 822 de hacdan dönerken Mısır sultânı melik Müeyyid, Mısırda kalarak ders vermesini ricâ etdi. Bir müddet kaldı. Sonra, çelebi sultân Muhammed da’vet edince, Bursaya geldi.

Sultân ikinci Murâd hân kendisini ilk olarak şeyhülislâm yapdı. Bu vazifeyi adâlet ve hak üzere altı sene yapdı. Vefâ- tında, çok para ve onbinden çok kitâb bırakdı. Tefsir, fıkh ve mantık üzerinde çeşidli eserleri ve fetvâlan vardır. 91.

103^— FERÎDEDDÎN-İ ATTÂR : Muhammed bin İbrâ- hîmdir. Alim ve tesavvufda kâmil idi. 513 de Nişâpûrda tevel­lüd, 627 [m. 1230] de Cengiz askeri tarafından şehîd edildi. Nişâpûrdadır. Babası attâr idi. Ya’nî parfüm satardı. Tesavvuf büyüklerine gider, sohbetlerinden istifâde ederdi. Zühd, takvâ ve ibâdetle uğraşırdı. Şi’rleri çok tatlı, nasihatleri çok te’sîrlidir. Yüzbin beyti vardır. Celâleddîn-i rûmî, kendisini medh etmek- dedir. Kitâbları çokdur. Bunlardan fârisî (Tezkiret-ül-evliyâ) meşhûrdur «rahime-hullahü teâlâ». 84, 140.

  1. — FIDDA : Fâtımat-üz-Zehrânın «radıyallahü anhâ» câriyesi idi. Kendisine candan hizmet ederdi. 27.
  2. — FİRÛZ ŞÂH : Delhide hükümet süren sultânlar­dandır. Sultân Gıyâseddînin kardeşi Recebin oğludur._752 de tahta çıkdı. Memleketi adâlet ve dirâyetle idâre etdi. Birçok şehrler, kal’a ve su kanalları yapdı. 790 [m. 1388] da seksen yaşında vefât etdi. Kitâb da yazmışdır. 150.
  3. — FUDAYL BİN İYÂD :Evliyânın büyüklerinden­dir. Zühd ve takvası ve va’zlan ve irşâdı meşhûrdur. 187 [m. 803] de Mekkede vefât etdi. Hârûn Reşîdle çok sohbet etmişdi. Bişr-i Hâfînin ve Sırrî-yi Sekatînin Rehberidir. Semerkandda tevellüd etdi. Bâverdde büyüdü. Küfede yerleşdi. 29.
  4. — GAZÂLÎ : îmâm-ı Muhammed bin Muhammed Gazâlî, Huccetül-islâm adı ile meşhûrdur. İslâm âlimlerinin büyüklerindendir. Müctehid idi. İctihâdı, Şâfi’î mezhebine yakın olduğundan, Şâfi’î mezhebinde sanılır. 450 [m. 1058] de Tûs [ya’nî Meşhed] şehrinin Gazâl kasabasında tevellüd, 505 [m. 1111] de yine orada vefât etdi. Vezir Nizâmülmülk huzû- rundaki, âlimler meclisindeki konuşmalarında, hepsini hay- retde bırakmışdı. 484 de Bağdadda Nizâmiye üniversitesine profesör oldu. Hacdan sonra Şamda profesör yapıldı. Mısırda da ders okutdu. Mükemmel rumca öğrendi. Yunan felesofları- nın kitâblarına cevâblar yazdı. (Elmünkızü aniddalâl) kita­bında, kendi hâl tercemesini ve fikrlerini uzun yazmakdadır. O kadar çok kitâb yazdı ki, sahîfelerini ömrüne bölmüşler. Gününe onsekiz sahîfe düşmüşdür. Arabî beş cild (İhyâ-ül-

ulûm) kitâbı ve bunun muhtasarı farisî (Kimyâ-yı se’âdet) kitâbı yeniden basılmışdır. (Tam ilmihâl – Se’adet-i ebediyye) kitâbın- da, kendisi dahâ geniş bildirilmişdir. 53, 68, 74, 77, 78, 109.

  1. — GELENBEVÎ : Adı İsmâ’îl bin Mustafâdır. Osmânlı âlimlerindendir. Yenişehr kâdîsı idi; 1205 [m. 1791] de vefât etdi. Geometri ve trigonometri üzerinde kıymetli kitâb- ları vardır. Çeşidli kitâblar yazdı. Fâtihde, bir orta mektebe (Gelenbevî) adı verilmişdir «rahime-hullahü teâlâ». 91.
  2. — HAGCAC BİN YÛSÜF; Tâifde Benî Sakîf kabi­lesinden olup, 41 yılında doğdu.’ Halîfe Abdülmelik, bunu kumandan yapdı. İlk vazifesi, Mekke-i mükerremede Abdül­lah bin Zübeyr ile harb etmek oldu. Bunu şehîd etdi. 75 de Hicaz ve Irak vâlîsi oldu. Hindistâna kadar hâkim oldu. Çok müslimâm şehîd etdi. Hâricîlerle cihâd ederek, bunları kahr etdi. Böylece, Ehl-i sünnete büyük hizmeti oldu. 86 da Velîd halîfe olunca, hükmü bir kat dahâ artdı. 95 [m. 714] de vâlî iken öldü. Çok zekî ve siyâseti kuvvetli idi. Keremi, ihsânı da, zulmü gibi, pek fazla idi. Afvı da çok olurdu. Hindistan tarafla­rında birçok yerler feth etdi. Kur’ân-ı kerîme hareke koyup doğru okunmasını sağhyan budur. 24.
  3. — HADÎCET – ÜL – KÜBRÂ : Kureyşin asilzâde, kibâr âilesindendir. Resülullahın ilk zevcesitlir. Babası Hüvey- lid, anası Fâtımadır. Kirk yaşında ve dul iken Resûlullahla evlendi. Resûlullah o zeman yirmibeş yaşında idi. Bundan dört kızı ve üç oğlu oldu. Dul iken, ticâret yapardı. Çok zengindi. Me’mûrları, kâtibleri ve köleleri vardı. Cebrâil «aleyhisselâm» Resûlullaha ilk göründüğü zeman korkmuşdu. Bu hâli Hadı- ceye söyledi. İlk önce, Hadîce îmân etdi. Kâfirler heykele tapar, Resûlullaha inanmaz, alay ederlerdi. • Çok eziyyet, ederlerdi. ‘

■ Hadîce, Resûlullaha tesellî ve gayret verirdi. Bütün malını, mülkünü onun uğruna fedâ etdi. Resûlullaha yirmibeş sene sadâkatle “hizmet etdi. Bir kerre incitmedi. Hicretden üç sene önce, Ebû Tâlibin ölümünden üç gün sonra, altmışbeş yaşında, Mekke-i mükerremede vefât etdi. Resûlullah, vefâtına kadar, her zeman kendisini medh buyururdu; Hattâ, birgün, evde medh ederken, Âişe vâldemiz dayanamayıp (Cenâb-ı Hak size ondan dahâ iyisini yerdi) dedi. (Hayır! Ondan iyisi verilmedi. Herkes bana yalancı dediği günlerde, obana inandı. Herkes bana eziyyet verirken, o bana yâr oldu. Üzüntülerimi giderdi)

buyurdu. Hazret-i Hadîce ile kerîmesi Fâtıma-tüz-zehrâ, dün­yâdaki bütün kadınların en üstünü oldukları hadîs-i şerîfde bildirilen dört kadından İkincisidir. Üçüncüsü, Fir’avnm zev­cesi hazret-i Âsiye, dördüncüsü, hazret-i Meryemdir «radıyallahü teâlâ anhünne». 10, 72, 139.

  1. — HAFSA: Resûlullahın zevcesi ve hazret-i Ömerin kızıdır. Birinci zevci, Bedr gazâsmda bulunan Huneys idi. Huneys ile birlikde Medîneye hicret etmişdi. Genç yaşında dul kaldı. Babası, hazret-i Ebû Bekre ve sonra Osmâna teklîf etdi. O sırada, Resûlullahın kızı yeni vefât etmişdi. Her ikisi özr dilemişdi. Hazret-i Ömer üzüldü. Resûlullah, bunu anlıyarak (Yâ Ömer! Kızını, Osmândan dahâ iyisi alacak ve Osmân, Haf- sadan iyisini zevce edinecekdir) buyurdu. Hicretin üçünden sonra Hafsa vâldemizi nikâh etmekle şereflendirdi. Kerîmesi Ümm-i Gülsümü de hazret-i Osmâna verdi. Bir müddet sonra, Hafsayı boşadı. Sonra, Cebrâil aleyhisselâmın işâreti ile tekrâr nikâh buyurdu. Çok oruç tutar, çok nemâz kılardı. Altmış hadîs-i şerîf bildirmişdir. Hicretin 41 .ti yılı vefât eyledi «radıyal- lahü teâlâ anha» 9, 71.
  2. — HÂLİD BİN VELİD : İslâmın büyük düşmanla­rından Velîd bin Mugayrenin oğludur. Ebû Cehl ile kardeş gocuklarıdır. Sahâbe-i kirâmm büyüklerinden, islâm gâzîleri- tıin kahramanlarından idi. Annesi Lubâbe, Resûlullahın bal­dızı idi. Uhud gazâsmda, düşman birliklerinden birinin kumandanı idi. Kırka yakın Sahâbenin şehîd olmasına sebeb almuşdu. Hudeybiyede de düşman tarafında idi. Altıncı yıl sonlarında Amr İbni Âs ile birlikde Medîneye gelip müslimân aldu. Mekke fethinde, islâm ordusunda birlik kumandanı idi. Mûte gazâsmda Ca’fer Tayyâr şehîd olunca, kumandayı ele ılıp, üçbin kişi ile, Herakliüsün yüzbin kişilik ordusuna gâlib »eldi. Resûlullahdan (Seyfullah) adını alarak şereflendi. Hazret-i Ebû Bekr ve Omer zemanlarında da çeşidli zaferler hazandı. 21 yılında Humsda vefât etdi. Fekat Yâkût-i Hame- vîye göre, Medînede medfûndur. 57, 117, 120, 121.
  3. — HÂLİD BİN ZEYD : Ebû Eyyûb ensârî, Eshâb-ı drâmdandır. Eyyûb sultân denilmekle meşhûrdur. Resûlullah, Vîedîneye hicret edince, deve bunun kapısında çökdü. Mescid yapılıncaya kadar, yedi ay bu evde müsâfir kaldı. Medîne îhâlîsi hazret-i Hâlidin evine gelip Resûl-i ekremi ziyâret etdi. Bu arada, yehûdî âlimlerinden (Abdüllah bin Selâm) da gelip,

dikkatle Resûlullaha bakdı. (Bu y\iz, yalancı yüzü değildir) diyerek, hemen müslimân oldu. Hazret-i Hâlid, Bedr, Uhud, Hendek ye başka gazâlarda bulundu. Yüzelli hadîs-i şerîf haber vermişdif. İhtiyâr olduğu hâlde Hazret-i Mu’âviye zema- nında, Süfyân bin Avf-ı, Ezdî kumandasındaki ordu ile îstan- bulu almağa geldi. Yezîd de bu orduda idi. 50 senesinde sur dışında, otuzbin mücâhid ile, şehîd oldular. Hâcı Bayrâm-ı Velînin yetişdirdiği Evliyâdan Âk Şemseddîn tarafından kabri keşf edilip, Fâtih Sultân Muhammed hân, türbe yapdırdı. Osmânlı pâdişâhları, bu türbeye saygı gösterildi. Hükümdarlar bu türbe önünde kılınç kuşanırlardı «radıyallahü teâlâ anh». İstanbul şehri, Yezîd ve Süleyman bin Abdülmelik zemanla- rında da muhâsara edilmişdir. 9, 16, 64, 117, 125.

  1. — HÂLİD-İ BAĞDÂDÎ: Ziyâeddîn Mevlânâ Hâlid-i Osmânînin babası Ahmed bin Hüseyn, Bağdadın Zûr kazâ- sındandır. Osman bin Affân «radıyallahü anh» soyundandır. Mevlâna Hâlid, fıkh, hadîs, tefsîr, tesavvuf, kelâm, sarf, nahv, bedî, meânî, beyân, belâgat, vad’, bahs, âdâb’ arûz, lügat, mantık, fizik, matematik, geometri, astronomi ve benzericim­lerde zemanının bir dânesi idi. Firuzâbâdînin koca kâmus lügatini ezberlemişdi. Zemanındaki Bağdâd âlimlerinin ve tesavvufculannın, belki, asrındaki bütün âlimlerin üstünde idi. Kur’ân-ı kerîmin esrârma vâkıf idi. Bütün ömrü zühd ve verâ’ ile geçmişdi. Gören, işiten her âlim, yüksekliğini, üstünlüğünü söylerdi. Her ilmden, her kitâbdan sorulan her süâle, düşünme­den, hemen doğru, aslına uygun cevâb verirdi. Herkesi hay- retde bırakırdı. Adı her tarafa yayıldı. Süleymâniyye mütesarrıfı Abdürrahman pâşa, bir medresede ders vermesini, her ihtiyâcını bol vereceğini çok diledi ise de, kabûl etmedi. Bu işi beceremem dedi. 1203 yılında üstâdı seyyid Abdülkerîm Berzencî tâ’ûndan vefât edince, onun talebesi boş kalmasın diye, bunlara ders verdi. Her tarafdan âlimler dersine üşüşdü. Her müşkili çözer, her derde devâ olurdu. Kendisi hiç kimseye ehemmiyyet vermeyip, gece gündüz ibâdet ederdi, Cezbe hâlinde olup, hep ağlardı. Çok düşünceli idi. 1220 de hacca gitdi. Yolda Şam âlimlerinden çok saygı gördü. Verdiği cevâb- larla, âlimleri şaşkına çevirdi. Alçak gönüllü olduğundan, orada allâme Muhammed Küzberîden hadîs rivâyeti icâzeti âldı. Mustafâ Kürdiden hadîs ve Kâdirî icâzeti aldı. Yollarda söylediği fârisî beytler, çok nazik rûhunun terennümleridir. Dîvânını gören hayrân olur. Medînede Yemenli bir âlimden

nasîhat istedikde, (Mekkede dîne uymıyan bir iş görünce, hemen red etme!) der. Mekkede, bir Cum’a günü, Kâbe-i şerî- feye karşı (Delâil-i şerîf) okuyordu. Câhil kılıklı, siyah sakallı birinin Kâ’beye arka çevirip kendine bakdığını gördü. (Utan­madan, Kâ’beye arkasını çevirmiş) diye düşünürken, (Mü’ mine hürmet, Kâ’beye hurmetden dahâ öncedir. Bunun için yüzümü sana çevirdim. Niçin beni kötiılüyorsun, Medînedeki zâtın nasihatim unutdun mu?) dedi. Bunun büyük velîlerden olduğunu anladı. Afv diledi. Beni irşâd et diye yalvardı. (Sen burada olgunlaşamazsın) dedi, eli ile Hindistanı gösterdi. (Senin işin orada temam olur) dedi ve gitdi. Hacdan, memleke­tine gelip ders vermeğe başladı. Fekat, gece gündüz Hindistanı düşünüyordu. Birgün, Hindistanın kutbu Abdüllah-ı Dehlevî- nin talebesinden biri geldi. îkisi biryere kapandı. Derse gelmez oldu. Talebe, Hindliye kızmağa başladı. İkisi Hind yolculu­ğuna çıkdılar. Herkes,talebe, âlimler ağlayıp, yalvarıp yoldan çevirmek için çok uğraşdı. Fâide vermedi. Tahrânda şî’î âlimi İsmâil Kâşîyi, talebesi arasındaki konuşmalarda rezîl etdi. Vaktîle şî’î tefsirlerinde (Bedr esirlerini saldığın için, Allahü teâlâ seni afv etdi âyeti, Ebû Bekri azarlamakdadır) diye, oku- muşdu. Kâşîye (Peygamberler günâh işler mi?) dedi. Kâşî, (Hayır, işlemezler) dedi. (Allahü teâlâ seni afv etdi âyeti, pey­gamberlerin günâh işlediğini gösteriyor) buyurdu. Kâşî, (Bu âyet, Peygambere karşı değildir. Ebû Bekri azarlamakdadır) dedi. (O hâlde, Allahü teâlâ Ebû Bekri afv etdim buyuruyor da, siz niçin afv etmiyorsunuz?) dedi. Kâşî cevâb veremeyip mah- cûb oldu. Sonra, Bistam, Harkan, Semnân ve Nişâpûrdan geçdi. Uğradığı yerlerdeki Evliyâyı, şî’rleri ile medh eyledi. Tûs şehrinde imâm-ı Alî Rızânın türbesini ziyâretinde çok güzel kasîde okuyarak medh eyledi. Câm ve Hıratdan geçdi. Her şehrden ayrılırken, âlimler, ehâli âşık olup sâatlerce yola uğur- luyorlardı. Kandihâr, Kâbil, Pişâver âlimlerinin süâllerine ver­diği cevâblarla, hepsini hayrân bırakdı. Lâhora ve tâm bir senede Dehlîye geldi. Orada vâris-i ulûm-i rabbânî, câmi’i kemâl-i sûrî ve ma’nevî seyyid Abdüllah-ı Dehlevî [1158 – 1240] hazretlerinin kalbine yerleşdirdiği zikre devâm ve beş ay çalışıp, huzûr ve müşâhede makâmma erişdi. Vilâyet-i kübrâ hâsıl oldu. Müceddidiyye, Kâdiriyye, Sührever- diyye ve Kübreviyye ve Çeştiyyede kemâle geldi. Abdül- lah-ı Dehlevînin mubârek kalbindeki bütün esrara maz- har oldu. 1226 da kendi vatanı olan Süleymâniyeye geldi.

Oradan, Bağdaddaki Abdülkâdir-i Geylânî hânesine yerleşdi- ler. Sa’îd pâşa bin Süleyman pâşa, Bağdâd vâlîsi idi.

Mevlânâ Hâlid, Mâ-türîdî i’tikâdmda ve Şâfi’î mezhe­binde idi. Çok âlim, çok velî yetişdirdi. Sayısız kerâmetleri görüldü. Bunlardan çoğu türkçe (Şems-üş-şümûs) ve (Mecd-i tâlid) kitâblannda yazılıdır. Meselâ, sultân Mahmûdun serây nâzırlanndan Hâlet efendi, meVlevî idi. Mevlânâ Hâlidin şöh­ret ve i’tibârmı çekemiyerek; kendisini halîfeye çekişdirdi ve (Onbinlerle adamı vardır. Devlet ve saltanat için tehlükelidir. Ortadan kaldırılması lâzımdır) dedi. Sultân Mahmûd da (Din adamlanndan devlete zarar gelmez) diyerek sözüne kıymet vermedi. Mevlânâ Hâlid hazretleri bunu işitince, halîfeye hayr ve selâmetle düâ eyledi ve Hâlet efendinin işi, pîri Celâleddîn-i rûmî hazretlerine havâle olundu. Onu huzûruna çekip, cezâ- sını verecekdir) buyurdu. Az zeman sonra sultân Mahmûd hân, Mora ısyânma sebeb olduğu için, onu Konyaya sürdü. Orada i’dâm olundu.

Mevlânâ Hâlid 1192 de Zûr kazâsında tevellüd ve 1242 [m. 1826] de Şamda tâ’ûndan vefât etdi «kaddesallahü teâlâ sirrehul ’azlz». (Câliyet-iil-ekdâr) salevât kitâbı her hafta oku­nur. Çok fâidelidir. Nahvde, kelâmda, fıkhda, tesavvufda kıy­metli kitâbları vardır. Fârisî olan(Ftikâdnâme) adındaki âmentü şerhinin ve râbıta risâlesinin tercemeleri basılmışdır. (İ’ tikâdnâme) nin türkçe, fransızca, almanca ve İngilizce terceme- leri (İhlâs Vakfı) tarafından basdırılmışdır, 90, 161.

Metin Kutusu: L_
  1. — HAMZA BÎN ABDÜL-MUTTALİB: Eshâb-ı kirâmın büyüklerindendir. Resülullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» amcasıdır. Hem de süt kardeşidir. Annesi Hâle, Resû- lullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» annesi olan hazret-i Âmi- nenin amcasının kızı idi. Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» kırkaltı yaşında iken, birgün Safâ tepesinde oturu­yordu. Ebû Cehl, yanından geçerken, Resûlullaha «sallallahü aleyhi ve sellem» küfr etdi. Mubârek ağzını açmadı. Birşey demedi. Fekat, bir hizmetçi kız, bunu işitdi. Hamza «radıyal- lahü anh», o gün avdan geliyordu. Âdeti üzere, tavâf yapmak
    için, Harem-i şerîfe uğradı. Hizmetçi kız, yanma gelip, (Ebû Cehl, kardeşin oğluna, şöyle şöyle söyledi) dedi. Hamza dahâ müslimân olmamışdı. Fekat, kardeşinin oğluna küfr edildiğini işitince, akrabâlık damarları hareket etdi. Silâhlan üstünde olarak, Kureyş kâfirlerinin yanma geldi. (Kardeşim oğluna kötü söz söyliyen, kalbini inciten, sen misin?) diyerek, boynun­daki ok atan yay ile, Ebû Cehlin başını yardı. Orada bulunan kâfirler,. Hamzaya saldıracak oldular. Büyük çarpışma çıka- cakdı. Fekat, Ebû Cehl (Dokunmayınız! Hamza haklıdır! Onun kardeşi oğluna, bilerek, kötü şeyler söyledim) dedi. Böy­lece, Hamzayı başından savdı. (Aman, ona ilişmeyiniz! Bize kızar da, müslimân olur. Bununla, Muhammed kuvvetlenir) dedi. Hamza müslimân olmasın diye,-kafasının yarılmasına râzı oldu. Çünki, Hamza, hâtırı sayılır, kıymetli ve kuvvetli idi. Hamza, Resûlullahın yanma gelip, (Yâ Muhammed «sallal­lahü aleyhi ve sellem» Ebû Cehlden intikâmını aldım. Onu kana boyadım. Üzülme, sevin) dedi. (Ben böyle şeylerle sevin­mem) buyurdu. (Seni sevindirmek, üzüntüden kurtarmak için, ne istersen yapayım) dedi. (Ben ancak senin îmân etmen ile, kıymetli bedenini Cehennem ateşinden kurtarman ile sevinirim) buyurdu. Hamza «radıyallahü anh», hemen müslimân oldu. Kureyşin yanma gidip, müslimân olduğunu ve Allahın pey­gamberini her sûretle koruyacağını güzel bir kaside okuyarak bildirdi. Bunun müslimân olması ile, Muhammed «aleyhisse­lâm» çok sevindi. Müslimânlar, pek çok kuvvet buldu.

Medîneye hicret etdi. Bedr gazasında, fevkal’âde kahra­manlık gösterdi. Uhud gazâsmda da, otuzbir kâfiri Cehen­neme gönderdikden sonra, Vahşî tarafından şehîd edildi «radı- yallahü teâlâ anh» Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem», buna çok üzüldü. Çok ağladı. Cenâze nemâzını kıldı. Şehîd olduğu zeman elliyedi yaşında idi. Vahşî de «radıyallahü anh» sonra müslimân oldu. 139.

  1. — HÂRÛN REŞÎD : Abbâsî halîfelerinin beşincisi­dir. Muhammed Mehdinin oğlu, Ca’fer Mensûrun torunudur.
  2. de tevellül, 193 [m. 809] de Tûs şehrinde vefât etdi. Tûsda- dır. 170 de kardeşi Mûsâ Hâdî vefât edince, halîfe oldu. Babası zemanmda, iki defa rumlarla harb etmişdi. Kahramanlık gös- termişdı. Üsküdara kadar gelmişdi. Halîfe iken, Ereğliye kadar aldı. Dokuz defa hac edip Medine, Mekke halkına çok

ihsânda bulundu. İlm ve sân’at sâhiblerine çok yardım ederdi. Çok âdil idi. Fekat veziri, Bermekîlere sert cezâ verdi. İmpera- tör Şarlman ile dostluk kurdu. Ona hediyyeler gönderdi. Bu arada gönderdiği su ile işliyen bir sâat, AvrupalIlara hayret vermişdi. Zevcesi Zübeyde, Mekke-i mükerremenin her yerine (ayn-ı Zübeyde) denilen çeşmeler ve havzlar yapdırdı. 84, 89.

  1. — HASEN BİN ALÎ : Hazret-i Alînin büyük pğlu, Resûlullahın torunudur. Oniki imâmın İkincisi, islâm halîfeleri­nin beşincisidir. Hicretin üçüncü yılı, Ramezân ortasında, Medînede tevellüd, 49 da, Medînede vefât etdi. Mir’ât-i kâi- nâtda diyor ki, (Hazret-i Mu’âvıye, kendinden sonra yerine Hazret-i Haseni «radıyallahü anhümâ» halîfe yapmağa karar verdi. Bunu millete i’lân etdi. Yezîd, babasının bu. kararını anlayınca, kendisi halîfe olmak için, Şamdan hazret-i Hasenin zevcesine zehr gönderdi. Seni ben alacağım. Tepeden tırnağa kadar mal, süs eşyâsı içine koyacağım diye, onu aldatdı. Bu da, kendisini boşıyacak diye, zâten hazret-i Hasene kin besle- mekde idi ve onu zehrledi). Yüzü Resûlullaha çok benzerdi. Hilm, rızâ, sabr ve kerem sâhibi idi. Halîfe Osmânın evi sarıl­dığı zeman, babası tarafından, kardeşi ye birlikde imdâda gönderilmişdi. Kırk senesinde Küfede halîfe oldu. Yedi ay sonra hazret-i Mu’âviye ile harb etmeği doğru görmeyip, hilâ­feti kendi rızâsı ile ona bırakdı. Hazret-i Âişe, imâmın Resûlul- lahın yanma defn edilmesine izn verdi ve çok istedi ise de, Mervan, Bakî’ kabristânına defn etdirdi. Çocuklarına şerîf denir. 27, 47, 68, 70, 76, 104, 107, 108, 113, 122.
  2. — HASEN ÇELEBİ : Babası Muhammed şâhdır. Molla Fenârî soyundan olup, âlim ve kâmil idi. 840 da tevellüd, 886 [m. 1481] da vefât etdi «rahime-hullahü teâlâ». (Beydâvi) ve (Teçrîd)e, (Telvih)a, (Mutavvel) e, (Mevâkıf) a, (Vikâye) ye hâşiye- ler yapmışdır. Başka eserleri de vardır. 91.
  3. — HİND BİNT-İ UTBE : İslâmın büyük düşmanla­rından Utbe bin Rebî’a bin Abd-i Şems bin Abd-i Menâf kızı, Ebû Süfyânın zevcesi ve hazret-i Mu’âviyenin annesidir; Dahâ önce, Fâkih bin Mugîre Mahzûmînin zevcesi idi. Uhud gazâ- sında bülundu. Düşman askerlerini harbe teşvîk ederdi. Mek­kenin fethinde, zevcinden bir gün- sonra, müslimân oldu. Resûlullahın hayr düâsını aldı. Yermük gazâsmda, zevci ile birlikde İslâm ordusunda bulunup, İslâm askerini ramlara karşı harbe teşvik etdi. 13 yılında Ebû Kuhâfe ile bir günde vefât etdi «radıyallahü teâlâ anhümâ» 9, 65.
  4. — HÜMÂYÛN ŞÂH : Mirzâ Muhammeddir. Hin- distândaki Gürgâniyye devletinin ikinci sultânıdır. Mirzâ Bâbür şâhın oğludur. 913’de Kâbilde tevellüd, 963 de vefât etdi. 937 de Hükmdâr oldu. 946 ve 947 de Efganistanda Şîr hâna mağlûb oldu. Irana sığındı. 962 de Efgân askerini mağlûb ederek tekrâr hükmdâr oldu. 963 [m. 1556] da vefât etdi. Dehlideki türbesi pek san’atlı ve zînetlidir. 8.
  5. — HÜSEYN BİN ALÎ: Resülullahın torunu, hazret-i Alînin ikinci oğludur. Oniki imâmın üçüncüsü ve Ehl-i beytin beşincisidir. Hicretin altıncı yılında tevellüd, 61 [m. 681] muharremin onuncu günü Kerbelâda şehîd oldu. Çeşidli hadîs-i şeriflerle medh edildi. Hep babasının yanında idi. Babası şehîd olunca, Medîneye geldi. Hazret-i Mu’âviyenin vefâtında Yezîde bî’at etmedi. Kûfeliler kendisini çağırıp halîfe yapmak istedi. Kardeşi Muhammed bin Hanefîyye, ibni Ömer, ibni Abbâs ve dahâ nice Eshâb-ı Resûl mânî oldular ise de, nasihatlerini dinlemeyip, yetmişiki kişi ile Mekkeden, Irâka yola çıkdı. Yezîd, Şamdan bunu haber alınca, Irâk vâlîsi, Ubey- düllah bin Ziyâde emr gönderip, Küfeye sokma dedi. Bu da, Sa’d ibni Ebî Vakkâsm oğlu Ömerin kumandasında bir ordu gönderdi. Ömer, geri dönmesini bildirdi ise de, îmâm kabûl etmeyip harb etdi. Yanında bulunanlara da tekrâr tekrâr teslîm olun denildi ise de, 72 si de şehîd oluncıya kadar dövüşdü. Sinan bin Enes Nehâî, hazret-i imâmı şehîd etdi. Mubârek oğlu, imâm-ı Zeynel’âbidîn on yaşında ve hasta yatmakda olduğu için öldürülmedi. Kadınlarla ve imâmın mubârek başı ile Şama gönderildi, fyjubârek başı, Mısrda Karâfe kabristanında medfûndur. 27, 47, 67, 71, 76,’l22, 142, 143, 145.
  6. — HÜSEYN BİN ALÎ VÂ’İZ-İ KÂŞİFİ : Sultân Hüseyn Baykıra zemanında Hiratda vâ’iz idi. (Mevâhib-i aliyye) adındaki fârisî tefsîri çok kıymetlidir. Muhammed bin İdris-i Bitlisî [982] ve serây hocalarından İsmâ’îl Ferruh efendi tarafından 1246 da türkçeye terceme edilmiş, İkincisi (Mevâkıb) tefsîri ismi ile basılmışdır. Dahâ birçok eseri vardır. 910 [m. 1504] da vefat etdi «rahime-hullahü teâlâ» 53, 103.
  1. — HÜSEYN BUHÂRÎ: Hüseyn bin Yahyâ Buhârî, Hanefi âlimlerindendir. 400 [m. 1010] yılında vefât etdi. İmâm-ı Muhammedin Câmi’ulkebîrini şerh etmişdir. 109.
  2. — HÜSEYN HİLMÎ IŞIK : Binüçyüzyirmidokuz r 1329] hicri yılına rastlıyan bindokuzyüzonbir [1911] senesinde Mart aymm Sekizinci günü, güzel bir behâr sabâhı, İstanbulda, Eyyüb sultânda, Servi Mahallesi,Vezktekke sokağı Şifâ yoku­şunda y] numaralı evde tevellüd etdi. Babası Saîd efendi ve dedesi Ibrâhîm pehlivan, Plevnenin Löfca kasabası, Tepova köyünden, annesi Âişe hanım ve annesinin babası Hüseyin ağa da, Lofca kasabasından idiler. Saîd efendi, doksanüç [hicri 1295, milâdî 1878] Rus harbinde muhâcir olarak İstanbula gelmiş, Vezirtekkesinde yerleşip evlenmişdi. Harb ve’Muhâcir- lik sıkıntıları sebebi ile, hiçbir mektebe gidememiş, belediyyede kantar me’mûru olmuş, kırk seneden fazla, bu vazifeyi yap- mışdı. İstanbulun büyük câmi’lerinde, meşhûr hocaların ders­lerine aralıksız devâm ederek din bilgilerinde çok derinleşnıişdi. Vazifesi îcâbı matematiğin dört işlemini zihn ile yapmakda, o kadar mâhir olmuşdu ki, görenler şaşardı.

Beş yaşında, Eyyüb câmi’i ile Bostan iskelesi arasındaki Mihri Şâh’ Sultân ilk mektebine başladı. Burada iki senede Kur’ân-ı kerîmi hatm eyledi. Yedi yaşında Sultân Reşâd hânın türbesine bitişik (Reşâdiyye nümûne mektebi)nde ilk tahsilini yaparken, babası ta’tîl aylarında (Hakîm Kutbüddîn), (Kalender- hâne) ve (Ebüssü’ûd) din mekteblerine de gönderir oğlunun iyi yetişmesi için çok gayret ederdi. Hüseyn Hilmî efendi [1924] senesinde ilk mektebi birincilikle bitirdi. İlk okulda, her dersden aldığı afltm yaldızlı mükâfatlan büyük bir albümü doldurmak- dadır. O sene, Konyadan İstanbula getirilmiş olan (Halıcıoğlu askerî lisesi) giriş imtihanlannı pekiyi olarak kazanıp, o sene orta kısmı ikinci sınıfa birincilikle geçdi. Her sene takdirler alarak [1929] da askerî liseyi birincilikle bitirip, askeri tıbbiyye mektebine seçildi. Tıbbiyye mektebinde ikinci sınıfa birincilikle geçdi. Eczâcı mektebini ve sonra Gülhâne hastahânesinde bir senelik stajını hep birincilikle bitirip, ilk önce, üsteğmen olarak, askerî tıbbiyye mektebine müzâkereci ta’yîn edildi. Eczâcı tale­besi iken, Abdülhakîm efendinin emri ile, Parisde çıkan (Le Matin) gazetesine abone olup, fransızcasını ilerletdi. Müzâke­reci iken yine hocasının emri üzerine, Kimyâ yüksek mühendis­liğini okumağa başladı. Yüksek matematikçi Von Misesden, mekanik profesörü Pragerden, fizikçi Demberden, teknik kim- yâyı Gossdan okudu. Kimyâ profesörü Arndm yanında çalışdı. Takdirlerini kazandı. Arndın yanında altı ay travay yapıp, (Phenylciyan-nitromethan-methyl esteri) cisminin sentezini yapdı ve formülünü tesbit etdi. Dünyâda ilk olan bu başarılı travayı, fen fakültesi mecmû’asmda ve Almanyada çıkan (Zent- ral Blatt) kimyâ kitâbının

[m. 1937]

târih ve [2519] sayısında (H.Hilmî Işık) isminde yazılıdır. Hüseyn Hilmî Işık, 1936 senesi sonunda l/l sayılı Kimyâ yüksek mühendisliği diplomasını aldı. O sene Türkiyede ilk ve tek olarak kimyâ yüksek mühen­disi olduğu, günlük gazetelerde yazıldı. Bu başarısından dolayı, askeri kimyâ sınıfına geçirilerek, Ankarada, Mamakda zehrli gazlar kimyâgeri yapıldı. Burada onbir sene kalıp, Auver fabri­kası genel direktörü Merzbacher ve kimyâ doktoru Goldstein ve optik mütehassısı Neumann ile yıllarca çalışdı. Onlardan almanca da öğrendi. Harb gazlan mütehassısı oldu. 1947 de Bursa askerî lisesinde kimyâ mu’allimi, sonra öğretim müdîri olmuş, burada ve sonra Kuleli ve Erzincan askerî liselerinde uzun seneler kimyâ dersi okutarak, yüzlerce subaya hocalık yapmış, kıdemli albay iken, 1960 ihtilâlinde emekli yapılmışdır. Son­ra, Vefâ lisesinde ve imâm hatîb okulunda ve Cağaloğlu, Bakırköy san’at enstitülerinde matematik, kimyâ hocalıkları yapıp, çok sayıda îmânlı genç yetişdirmişdir. 1962 senesinde Yeşilköyde Merkez eczâhânesini satın almış, sâhib ve mes’ûl müdîri olarak, uzun seneler halkın sıhhatine hizmet etmişdir. Siyâsete hiç kanşma- mış, hiçbir partiye bağlanmamışdır. Bölücülüğe, tarikatçılığa karşı olduğunu eserlerinde açıkça bildirmekdedir. İslâm dîninin doğru olarak anlaşılması, İslâm ahlâkının yayılması için çalışırdı. Bunun için, dîni dünyâ çıkarlarına âlet edenlerin ve mezhebsizle- rin iftira oklarına hedef oldu. 1391 [m. 1971] sonbeharında Delhiyi, Diyobend ve Serhendi ve sonra Karaşiyi ziyâret etmiş, Pani-püt şehrinde, Senâ-ullah hazretleri ile Mazhar-ı Cân-ı cânânm zevcesinin kabrlerinin ayak altında kaldıklarını göre­rek çok üzülmüş, beşyüz dolar vererek, her iki kabrin ta’mîr ve muhâfazasmı te’mîn etmişdir «rahime-hullahü teâlâ».

  1. — HÜSEYN TAYYİBÎ : Şerefeddin Hüseyn bin Muhammed Tayyibî, büyük âlimlerdendir. Hadîs, tefsîr ve edebivvâtda cok meshûrdur. 743 fm. 13431 de vefât etdi. 121.
  2. — İBNİ HACER-İ MEKKÎ : Ahmed bin Muham­med Şihâbüddîn Heytemî, Mekke-i mükerreme âlimi idi. 899 [m. 1494] da tevellüd, 974 [m. 1566] de vefât etdi. Şâfi’î mezhe­binde derin âlim idi. Yalnız fıkh üzerinde yetmiş kitâb yazmış- dır. Dört cild (Minhâc şerhi), Şâfi’î mezhebinin en kıymetli kitâbıdır. Eshâb-ı kirâm içip yazdığı (Tathîr-ül cenân vellisân) ve (Savâık-ı muhrika) kitâblan birer şaheserdir. (Hayrâtülhisân fi menâkıbil-imâm-ı Ebî Hanîfetinnu’ mân) kitâbı, İmâm-ı a’ zamın üstünlüğünü gösteren çok kıymetli bir vesikadır. Büyük günâhları bildiren (Zevâcir) kitâbı ile imâm-ı Neveyînin, şâfi’î fıkhındaki (Minhâc) kitâbma yapdığı (Tuhfet-ül ttıuhtâc) ismin­deki şerhi pek kıymetlidir. Fetvâ kitâblan ve dahânice eserleri vardır «rahime-hullahü teâlâ». 8, 17, 23, 60, 77.
  3. — İBNİ HALDUN : Büyük târîhçidir. Dedesi Hal­dun Hadremutludur. Kendi adı Abdurrahman bin Muham­med ^Hadremîdir. Dedeleri Endülüsde yerleşmişdi. 732 [m. 1332] de Tunusda tevellüd etdi. 755 c}e Fas sultânı Ebû İnapın başkâtibi oldu. Çocuklarını Cezâire gönderip kendisi 764 de Gırnataya gitdi. Sultân ibni Ahmer husûsi gemi göndererek çoluk çocuğu Cezâirden Gırnataya getirildi. Birçok yerlerde, sultânlara kâtiblik, vezirlik edip, 780 de ders vermeğe başladı. 784 de İskenderiyeye, sonra Kahireye gidip, Câmi’ulezherde ders verdi. Mısırda mâliki kâdîsı oldu. Şamda Timür Hân’dan çök saygı ve yardım gördü. 789 da hac etdi. 808 [m. 1406] de vefât etdi «rahime-hullahü teâlâ». Yedi büyük cild târihinden başka, eserleri ve şi’rleri de. vardır. Târihi, türkçeye ve Avrupa dillerine terceme edilmiş ve basılmışdır. 17.
  4. —’ İBNİ HAZM: Alî bin Ahmed bin Sa’îd bin Hazm, Endülüsün büyük âlimlerinden idi. Devletin vezîri idi. Ceddi, Ebû Süfyânm oğlu Yezîdin âzâdlısı idi. 384 [m. 994] de Kurtu- bada tevellüd, 456 [m. 1064] de vefât etdi. Kelâm, fıkh âlimi, tabîb, şâir ve felesof idi. Her fende çok kitâbı vardır. (Kitâbiil imâmeti velhilafe fî siyerilhulefâ) kitâbı kıymetlidir. Ne yazık ki, felsefeye dalarak, âyet-i kerîme ve hadîs-i şeriflere, kendi akima göre ma’nâ vermiş, EhM sünnetden ayrılmış, sapıtmışdır. Selef-i sâlihînin, kemâlini kavnyamamış, din büyüklerine say­gısızlık göstermişdir. Bu sebeble, memleketinden sürülerek, çölde vefât etmişdir.
  5. — İBNİ HÜMÂM : Kemâleddîn Muhammed bin Abdülvâhid Sivâsî, hanefî fıkh âlimlerindendir. (Tahrîr-ül-üsûl) kitâbı ve (Fethulkadîr) ismindeki (Hidâye) şerhi meşhûrdur.

Birkaç cild olup, Hindistanda, Mısırda, İstanbulda basılmışdır. 790 [m. 1388] de tevellüd, 861 [m. 1457] de vefât etdi. 91.

  1. — İBNİ HİLLİKÂN : Şemseddîn Ahmed bin Muhammed bin İbrâhim, İrbilde, 608 de tevellüd etdi. Bermek oğullarındandır. Büyük âlim ve meşhûr târihcidir. Halebde, Mısırda ders verdi. 651 de Şamda Kâdıl-kudât [temyiz reîsi] oldu. 660 da Mısıra gitdi. 676 da tekrâr Şamda Kâdıl-kudât oldu. 681 [m. 1281] de Şamda vefât etdi. (Vefiyyâtül-a’yân) târih kitâbı çok kıymetli olup, şerhleri, ilâveleri ve çeşidli dillere tercemelen yapılmışdır. Şâfi’î idi «rahime-hullahü teâlâ». 17.
  2. — İBNİ MELEK: AbdüIIatîf bin Abdül’âzîz Hanefî fıkh âlimidir. İzmir Tirede ders verirdi. İbnissâ’âtînin (Mecma- ulbahreyn) kitâbını ve Neşetinin (Menâr) kitâbını ve (Vikâye) yi ve (Meşârikul-envâr) ı şerh etmişdir. 801 [m. İ399] de Anadoluda Tirede vefât etdi «rahime-hullahü teâlâ». 46.
  3. — İBNİ MÜNZİR: Ebû Bekr Muhammed bin İbrâ- hîm, babası gibi Nişâpûr âlimlerindendir. Şâfi’î mezhebinde idi. Üçyüzonsekiz 318 [m. 930] yılında Mekke-i mükerremede vefât etdi. Çok kitâb yazdı «rahime-hullahü teâlâ». 122.
  4. — İBNİ NÜCEYM : Zeynel’âbidîn bin İbrâhîm, hanefi fıkh âlimlerindendir. 926 da tevellüd, 970 [m. 1562] de vefât etdi. Fıkhda (Eşbâh) kitâbı çok kıymetlidir. Çeşidli şerh­leri vardır. (Bahrurrâık fî şerh-i Kenz-iddekâık), (Zeyniyye) risâ- leleri ve fetvâları meşhûrdur. Çeşidli şerhleri vardır.

Ömer bin İbrâhim ibni Nüceym,Zeynel’âbidîn ibni Nüceymin kardeşi ve talebesidir. 1005 de vefât etdi. Mısırda büyük kardeşinin yanındadır «rahime-hullahü teâlâ». (Nehriil- fâık fi şerh-i Kenz-iddekâık) kitâbı çok kıymetlidir. 45, 53.

  1. — İBNİ SA’D: Muhammed bin Sa’d, Basralıdır. Vâkıdînin kâtibi idi. 230 [m. 845] da vefât etdi. (Tabakat-us- Sahâbe) kitâbı onbeş cilddir. Sonra bunu kısaltmışdır. 16.
  2. — İBNİ SEMMÂK: EbüFAbbâs Muhammed bin Subh, nasihat ve va’zlan ile meşhûrdur. Hârûnürreşîd, kendi­sini çok sayardı. 183 [m. 799] de Küfede vefât etdi. 29.
  3. — İBNİ ZİYÂD: Ubeydüllah bin Ziyâd bin Ebû, Süfyân bin Harbdır. Hazret-i Mu’âviye, 53 yılında Ziyâd bin Ebû Süfyân vefât edince, bunun oğlu Ubeydüllahı Horasan vâlîsi yapdı. Ubeydüllah o zeman yirmibeş yaşında idi. 54 senesinde bunu kumandan yapdı. Ceyhun nehrini develerle geçip Buhârâyı aldı. 55 de, Basrâ vâlîsi oldu. 58 de Hâricîler Basrada isyân edince, bunlan perîşân etdi. Yezîd zemanında, Küfe vâlisi oldu. Kerbelâ vak’asına sebeb oldu.Yezîdin vefâ- tında Irakda halîfe olmak istedi. Halk kabûl etmedi. Şama

^kaçdı. Mervân, Abdüllah bin Zübeyre bî’at etmek istiyordu. Mervânın zihnini çeldi. Mervânın ve oğlu Abdülmelikin zemanlarmda Şamda kumandan idi. Küfedeki isyânı basdırdı. 67 de âsîler Küfede tekrâr toplanıp (Muhtâr) bunlara reîs olup, İbrâ- hîm ibni Üştür kumandasında ordu kurup, Şamlılan mağlûb etdi ve İbni Ziyâdı öldürdü. Abdüllah bin, Zübeyr, kardeşi Mus’âb bin Zübeyri Basra vâlîsi yapdı. Basralılar, Küfelilerleharb edip, gâlib geldi. 67 deki bu savaşdâ, Muhtar öldürüldü. 64.

  1. — İBRÂHİM HÂLİD: İbrâhim bin Hâlid için^Ebû Sevr maddesine mürâceat buyurula. 89.
  2. — İKRİME: Ebû Cehlin oğludur. Önce, İslâmın büyük düşmânı idi. Mekkenin feth günü, öldürülmesi emr buyurulan altı kişiden biri idi. Ö gün Mekkeden kaçıp, gemiye bindi. Yolda şiddetli fırtına oldu. Batmak üzere iken, kurtu­lursa, Resülullahın ayaklarına kapanmağı adadı. Fırtına durdu. Yemene çıkınca müslimân oldu. Dahâ önce îmân etmiş olan amcasının kızı zevcesi ile Medîneye geldi. Afv buyuruldu. İslâma çok hizmet etdi. Hazret-i Ebû Bekr zemanında, mür- tedlerle savaşda, son gayreti ile çalışdı. Kumandan olarak Umman ve Yemene gönderildi. Şam fethinde de bulundu. Yermük gazâsında çok kahramanlık gösterdi ve şehîd oldu «radı- yallahü teâlâ anh».97.
  3. — İMÂM-I RABBÂNÎ: Adı Ahmeddir. Hindis­tanda yetişen en büyük İslâm âlimidir. Âlimlerin üstüiıü, vâsıl­ların reîsi, hârikaların, kerâmetleriri mazharı, sonsuz derecelerin câmi’i, hakîkat ehlinin öncüsü idi. Hazret-i Ömerin yirmisekizinci torunudur. Hicretin 971.ci ve mîlâdın 1563.cü senesi aşûre günü, Serhend şehrijıde tevellüd etdi. Yüksek dere-

cesinin en büyük şâhidî (Mektûbât) kitâbıdır. Muhammed Ma’ sûmun talebesinden Muhammed Bâkır Lâhorî, (Mektûbât) ı fârisî olarak kısaltıp, (Kenz-ül-hidâyât) ismini vermişdir. Yüz- yirmi sahîfe olup, 1376 [m. 1957] de Lâhorda basılmışdır. Mektûbâtm birinci cildinin türkçe tercemesi, (Müjdeci mektûb- lar tercemesi) ismi ile 1402 [m. 1982] de İstanbulda basılmışdır. Müceddidiyye, Kâdiriyye, Sühreverdiyye, Kübreviyye ve Çeş- tiyye büküklerinin bütün kemâlâtına mazhar idi. Bedreddîn-i Serhendînin fârisî (Hadarâtülkuds) kitâbında ve Muhammed Hâşim-i Kişmînin fârisî (Berekât) kitâbında ve Mektûbâtm arabî tercemesi olan (Dürerülmeknûnât) kitâbının hâşiyesinde ve arabî (Hadâık-ul-verdiyye) de kerâmetleri, hâl tercemeleri geniş yazılıdır. (Mektûbât) m farscasınm temâmı ve (Berekât) kitâbı, 1977 de İstanbulda basdınlmışdır. Urveiülvüskâ Muhammed Ma’sûm-i Fârûkînin torunu olan, Gülâm Muhammed Ma’sûmun talebesi, hâce Muhammed Fadlüllah «kaddesallahü teâlâ esrârehüm-ül’azîz» yazmış olduğu (Umdetül-makâmât) kitâbında, İmâm-ı Rabbânînin ve üstâdla- rmın ve talebesinin hayâtlarını uzun bildirmekdedir. Bu kitâb, fârisîdir. Hindistanda basılmışdır. Muhammed Fadlüllah 1238 [m. 1823] de Kandihârda vefât etdi. Hâce zâde Ahmed Hilmi Efendinin, İstanbulda 1318 de basılan türkçe (Hadîka-tül- Evliyâ) kitâbı da imâm-ı Rabbânînin ve üstâdlarının hayâtını ve kerametlerini bildirmekdedir. (Mektûbât) ın fârisî aslı ve arabî tercemesi kısaltılarak (Miintehabât) ismi ile, İstanbulda ayrı ayrı basdınlmışdır. İmâm-ı Rabbânî hicretin binotuzdört [1034] ve milâdın [1624] cü senesi safer ayının yirmi dokuzuncu salı günü vefât eyledi. Serhendde, aile kabristanındadır «kadde­sallahü teâlâ sırrehül ’azîz». 18, 30, 56, 70, 73, 107, 147.

  1. — İMRÂN BİN HASÎN: Eshâbı kirâmdandır. Hay- berin fethi senesi [yedinci yılda, Hudeybiyeden sonra feth edil­mişdir] îmâna geldi. Ondan sonraki gazâlarda bulundu. Hazret-i Ömer, fıkh öğretmek için Basraya gönderdi. Abdül­lah bin Âmir tarafından Basra kâdîsı yapıldı. 52 de Basrada vefât etdi «radıyallahü teâlâ anh». 109.
  2. — İZZEDDÎN ALÎ: Alî bin Muhammed ibni Esîr Cizrî, târih kitâblan ile meşhûr olmuş bir âlimdir. 555 de, Cezire-i ibni Ömerde tevellüd, 620 [m. 1223] de Mûsulda vefât etdi. (Kâmil) adındaki târih kitâbı, Adem aleyhisselâmdan, 628 yılına kadar olan olayları anlatmakdadır. Bu kitâb Milâdın 1866 yılında Hollandada (Laiden) şehrinde oniki büyük cild olarak basıldı. Sonra, Mısırda basıldı. Eshâb-ı kirâmdan yedi- binbeşyüz sahâbînin hayâtını anlatan (Üsüd-ül gâbe) kitâbı, târîh kitâblarının şâheseridir. Beş cild olup, Mısırda Vehbiyye matbaasında, 1280 de basılmışdır. Kuds âlimlerinden Bedred- dîn Muhammed bin Yahyâ ve Muhammed bin Muhammed Kaşgârî [709] bu kitâbı ayrı ayrı kısaltmışlardır. Sem’ânînin (Kitâbül-ensâb) eserini kısaltarak ve düzelterek, üç cild bir eseri dahâ vardır. Her üç eser de türkçeye çevrilmemişdir. 16.
  3. — KÂDÎ EBÜLHASEN: Alî bin Nu’mân Mağribî, 329 da Magribde tevellüd 374 [m. 985] de vefât etdi. Mısırda, Fâtımîler zemanmda, dokuz sene Kâdılkudât oldü. Âlim idi. 86.
  4. — KÂDÎ İYÂD: Ebülfadl İyâd bin Mûsâ, hadîs âlimi idi. 476 da Septede tevellüd, 544 [m. 1150] de Merâkişde vefât etdi. Endülüsde tahsil etdi. Septede, Gırnatada kâdî oldu. Çok kitâb yazmışdır. (Meşârikul-envâr) ve (Şifâ) kitâblan meşhûr- dur «rahime-hullahü teâlâ». 77. .
  5. — KÂDÎ ŞÜREYH: Ebû Ümeyye bin Hars, Tâbi’ înin büyüklerindendir. Hazret-i Ömer zemanmda Küfe kâdîsı idi. Hazret-i Alî halîfe iken, bunun huzûrunda, bir zimmî jle mürâfea olunmuşdu. Çok âdil idi. Fıkh âlimi idi. 87 [m. 706] da
  6. yaşmda vefât etdi «rahime-hullahü teâlâ» 47.
  7. — KÂDÎ ZÂDE AHMED EFENDİ: Ahmed Emîn bin Abdullah, 1133 de tevellüd, 1197 [m. 1783] de vefât etdi. Kâdî idi. (Tarîkat-i Muhammediyye) kitâbını ve (Birgivî vasiy- yetnâmesi) ni şerh etmişdir. (Ferâid-ül-fevâid) adındaki âmentü şerhi pek fâidelidir. Çok baskısı vardır. 91, 95.
  8. — KARAMÂNÎ KEMALEDDÎN: İsmâil Kemâled- dîn, müderris idi. Kemâl-i Rûmî ve Kara Kemâl denir. 920 [m. 1514] de vefât etdi. (Akâid-i Nesef!) şerhine ve (Mevâkıf),şerhine ve (Vikâye) kitâbına ve (Beydâvî tefsiri) ne ve (Keşşaf) a haşiye­leri [açıklamaları] vardır «rahime-hullahü teâlâ» 70.
  9. — KASTALÂNÎ: Şıhâbüddîn Ahmed bin Muham­med, Mısır âlimlerinin büyüklerindendir. Resûlullahın hayâ­tını anlatan (Mevâhib-i ledünniyye) kitâbını, câmi’.ul-ezher müderrislerinden allâme Muhammed Zerkânî Mâliki şerh etmiş, sekiz cild olarak, 1329 da Mısırda ve 1393 de Beyrutda

tab’ edilmişdir. Şâ’îr Bâkî efendi türkçeye çevirmişdir. İki cild üzere basılmışdır. Yûsüf-i Nebhânî tarafından kısaltılarak, 1312 senesinde harekeli olarak Lübnanda basılmış, 1401 [m. 1981] de İstanbulda ofset baskısı yapılmışdır. Çok istifâdelidir. 851 [m. 1448] de tevellüd, 923 [m. 1517] de vefât etdi «rahime- hullahü teâlâ» 65, 105, 121, 132.

  1. — KİNÂNE BİN BEŞÎR: Resülullahın üçüncü halî­fesi olan hazret-i Osmân bin Affânı Kur’ân-ı kerîm okurken şehîd eden Mısır çingenesidir. Fir’avna tapınan ahmakların soyundandır. 125.
  2. — KONSTAN: İkinci Konstan, ikinci Herakliusun oğludur. Hicretin yirminci yılında, oniki yaşında kral oldu. Hazret-i Mu’âviyenin ordularına hep mağlûb olduğundan, İstanbuldan ayrılıp Sicilyeye gitdi. 47 [m. 668] de burada vefât etdi. 11.
  3. — KURTUBÎ: Ebû Abdüllah Muhammed bin Ahmed Şemseddîn Ensârî olup, ibni Ebû Bekr Ferecdir. Endü- lüsün en büyük âlimlerindendir. 671 [m. 1272] de vefât etdi. Mâlikî idi. (Esmâ’ülhüsnâ) şerhi, (İ’lâm-ı dîn-i Nasârâ) ve (Tez­kire fî ahvâl-i âhıra) ve başka kitâbları vardır. 59.
  4. — MÂLİK BİN ENES: Ehl-i sünnetin amelde, ibâ- detde ayrıldığı dört mezhebden biri olan Mâlikî mezhebinin imâmıdır. 95 [m. 714] de Medînede tevellüd etdi. Tâbi’înden olduğu şübhelidir. Fıkhda, hadîsde ve tefsirde çok derin bilgisi vardır. Hocaları da, kendisinden istifâdeye gelirdi. Bir hadîs-i şerîfı okuyacağı zeman, yeniden abdest alır. Diz çökerdi. Medî­nede hiç hayvana binmedi. Yaya yürüdü. Çok saygılı idi. 147 de istenilen haksız bir fetvâyı vermediği için 70 kırbaç (cop) vuruldu. Yine vermedi. 179 [m. 795] yılında Medînede vefât etdi «rahime-hullahü teâlâ». (Muvatta*) adındaki hadîs kitâbı, ilk hadîs kitâbıdır. Çok âlimler, bunu şerh etmişdir. Afrikanın kuze­yindeki müslimânlann çoğu mâlikî mezhebindedir. Mâlikî mez­hebinde en meşhûr fıkh kitâbı, (Ettefri’) ve (El-ihkâm) kitâblarıdır. 23, 41, 42, 78, 91, 148.
  5. — MÂLİK BİN NUVEYRE: Benî Temîm kabilesi­nin reîsi idi. Kabilesi ile müslimân olmuşdu. Resûlullah, bunu kabilesinden zekâtını toplayıp Medîneye getirmeğe me’mûr etmişdi. (Medâricünnübüvve) 690.cı sahîfede diyor ki, Mâlik, Resülullahın vefâtını haber alınca, zekâtları göndermedi ve

sâhiblerine dağıtdr. Hâlid ibni Velîd ile konuşurken, Resûlullah için (Sizin efendiniz yalnız kendi söylediğini sanıyor) ve (İşit- dim ki, efendiniz böyle söyledi…) dedi. Bu söz Halide çok ağır geldi. Eshâb-ı kirâmdan Dırâr bin Mâlik-il-Ezver-i Esedîye emr eyledi. Dırâr bunu kati eyledi. Dırâr, Resûlullahın elçisi idi. Yermük, Şâm ve Yemâme gazâlannda çok kahramanlık gösterdi ve şehîd oldu. Mâlik bin Nüveyrenin kardeşi şâir idi. Kardeşi için mersiye okudu. Halîfe Ebû Bekr «radıyallahü anh” Hâlidin özrünü kabûl buyurdu. 117, 120.

  1. — MEHDÎ: Fâtıma-tüz-zehrâ soyundan, kıyâmete yakın gelecek bir zâtdır. Adı Muhammed, babası Abdüllah olacakdır. Âlim ve velî olacak, yer yüzünün halîfesi olacakdır. îsâ «aleyhisselâm» gökden Şama inince, hazret-i Mehdî ile buluşacakdır. Mehdî, Müctehid olup, başka mezhebleri kaldı­racak, bütün dünyâda, bunun mezhebi küllamlacakdır. Çok âdil olacak, hiçbir mahlûk arasında düşmanlık kalmıyacakdır. Eshâb-ı Kehf uyanıp, mağaradan çıkacak, Mehdîye hizmet edecekdir. Hadîs-i şerifler, bunları ve dahâ başka, çok alâmet­lerini haber vermekdedir. İbni Hacer-i Mekkî (Kavl-ül- muhtasar fî alâmât-il-Mehdiyyil muntazır) kitâbında uzun anlatmakdadır «rahime-hullahü teâlâ». 75.
  2. — MENÂVÎ: Abdürraûf bin Alî, hadîs ve fıkh âlimidir. Şâfi’î idi. 924 de Mısırda tevellüd, 1031 [m. 1622] de vefât etdi «rahime-hullahü teâlâ». Tefsîr, hadîs, fıkh, tesavvuf, târîh ve ahlâk ve tıb üzerinde yüze yakın şerhleri ve te’lîfleri vardır. (Künûz-üd-dekâık) kitâbında onbin hadîs-i şerîf vardır. 1281’de İstanbulda basılmışdır. 132.
  3. — MERVAN BİN HAKEM: Bin EbilJÂs bin umeyye, dördüncü Emevî halîfesidir. Hicretin ikinci yılında tevellüd etdi. Hazret-i Osmânın amcası oğludur. Babası Tâife sürüldüğü için, Tâifde büyüdü. Hazret-i’Qsmân, bunuTaifden Medîneye getirip, kendisine kâtib yapdı. Hazret-i. Osmânın şehâdetinde Mısırdan gelen çingene ordusu ile serâym bağçe- sinde döğüşürken boynundan yaralandı.. Boynu iğri kaldı. Hazret-i Mu’âviye zemaıımda Medîne ve Hicaz vâlîsi oldu. 49 da azl edildi. Abdüllah bin Zübeyrin halifeliğini kabûl ede- cekdi. Fekat ibni Ziyâdın sözlerine aldanarak, 64 de hak üze­rine halîfe olan Abdüllaha isyân etdi. Şamda kendi halîfe oldu. 65’de 63 yaşında iken zevcesi tarafından uyurken öldürüldü.

Ba’zı kitâblar, tâ’ûn hastalığından öldüğünü yazmakdadır. Âlim idi. Fakîh idi. Çok zekî ve akili idi. Çok güzel Kur’ân-ı kerîm okurdu. Günâhlardan çok sakınırdı. Babası Hakem bin Âs, Mekkenin fethi günü îmâna geldi ise de münâfık idi. Cemel vak’asında Mervânın atdığı bir ok hazret-i Talhâyı şehîd etdi. Hâlbuki her ikisi de, hazret-i Âişenin askeri idi. Bu muhâre- bede çok yaralandı. Hazret-i Alî, bunu afv edip Medîneye gönderdi. Mührü üzerinde (Allaha sığınırım, ona güveniyo­rum) yazılı idi. Siyâsî hayâtı, karışık ve karanlık ise de, Abbâsî târîhcileri, halîfelere yaranmak için, hatâlarım şişirmiş, hattâ, bunu kötülemek için, hadîs bile uydurmuşlardır. Düşman tara­fından yazılan kitâblar elbet böyle olur. Hazret-i Osmânın hilâfet işlerinde kullandığı ve hazret-i Alînin afv etdiği bir zâtı, mel’ûn diyecek kadar kötülediler. Osmânlı târihleri, zeman yakınlığı ve sınır komşuluğu bakımından Abbâsî târihlerinden terceme edilmiş, onlann te’sîri altında kalmış olduğundan, eldeki kitâblanmızda, yanlış bilgiler vardır. Şurası muhakkak- dır ki, Abbâsîler, Ehl-i beyte karşı düşmanlıkda, Emevîleri kat kat geçmişdir. 125.

  1. — MEYMÛN BİN MUHAMMED NESEFÎ: Hanefi âlimlerindendir. 508 [m. 1114] de vefât etdi. Kelâm âlimidir. (Temhîd) kitâbı meşhûrdur. Başka eserleri de vardır. 122.
  2. — MERZÛK: Muhammed bin Ahmed bin hatîb Muhammed olup, ibni Merzûk adı ile meşhûrdur. Cezâyirde Telemsanda 766 da tevellüd, 842 [m. 1438] de Kahirede vefât etdi «rahime-hullahü teâlâ». Çok kitâbları vardır. 29. .
  3. — MİKDÂD: Mikdâd bin Amr bin Sa’lebe Kendî, Mikdâd bin Evsed ismi ile meşhûrdur. Eshâb-ı kirâmın büyük­lerindendir. Önce îmâna gelenlerden ve Habeşe hicret edenler­dendir. Medîneye _ hicret edemeyip, islâmını saklıyarak Mekkede kalmışdı. İkrime kumandasında, Müslimânlara karşı gönderilen Kureyş ordusunda iken, harb başlayınca İslâm tara­fına geçmişdi. Bedrde ve bütün gazâlarda bulundu. Mısırın fethinde bulundu. Otuzüç [33] de, Hazret-i Osmân zemanında Medînede, 70 yaşında vefât etdi. Hadîs-i şerifle medh edildi, «radıyallahü teâlâ anh». 25, 70, 107, 117.
  4. — MU’ÂVİYE: Ebû Süfyân bin Harb bin Ümeyye bin Abd-i Şems bin Abd-i Menâf oğludur. Anası Hinddir. Eshâb-ı kirâmın büyüklerindendir. Babası, anası ve kardeşi Yezîd ile birlikde, Mekkenin fethinde îmâna geldi. Kendisi

dahâ önce îmâna geldi^işe âe, babasının korkusundan belli etmemişdi. Huneyn gazââuma baba oğul, Resûlullah önünde kahramanca çarpışdılat. Resûlullahın kâtibliğini yapmakla da şereflendi. Hazret-i Ebû Bekrin Şama gönderdiği orduda, kar­deşi Yezîd ile birlikde bulundu. Yezîd,Şam vâlîsi yapıldı. Yezîd ondokuzuncu yılda vefât edinöe, hazret-i Ömer, Mu’âviyeyi Şam vâlîsi yapdı. Hazret-i Osmân, bütün Sûriyeyi bunun emrine verdi. Şamda, yirmi sene altı ay vâlî idi. 41 de Küfede halîfe oldu. Şamda yirmi sene de halifelik yapdı. Altmış 60 [m. 680] târihinde, yetmişdokuz yaşında Şamda vefât etdi. Çok akili, zeki, güzel konuşur, çok sabrlı, halim ve çok cömerd bir zât idi. Dîn-i islâmm yayılıftasına ve yükselmesine çok hizmet etdi. Çok memleketler aldı. İslâm âlimleri kendisinden birçok hadîs-i şerîf almış, kitâblarına yazımşdir. Bu da, büyüklüğünü ve âlimlerin, din imâmlarmın kendisine ihirtç ve i’timâdını göstermekdedir. Abdüllah ibni Abbâs VeEbüddürdâ ve birçok Sahâbe ve Tâbi’în kendisinden hadîs dinlemiş ve bunları din imâmlarına bildirmişlerdir. Öleceği zeman, Fahr-i âlemin «sal­lallahü aleyhi ve sellem» kendisine hediyye etdiği bir gömleğe sarılıp, hazînesinde saklamış olduğu, Resûlullahın saç ve timak kesintilerinin de gözlerine ve ağzına konularak defn edilmesini vasiyyet etmişdi. Hazret-i Alî ile birbirlerine bed düâ etdikle- rini, Kısas-ı enbiyâ yazıyor ise’de bunu, bid’at ehlinin uydurmuş olduğu, kıymetli kitâblarda yazılıdır.

(Medâricünnübüvve), 661.ci sahifede diyor ki, imâm-ı Ahmedin (Müsned) kitâbından, imâm-ı Süyûtînin çıkardığı hadîs-i şerîfde, İrbad bin Sâriye diyor ki, Resûlullahın yanında idim. Buyurdu ki: (Yâ Rabbî, Mu’âviyeye yazı ve kitâb öğret ve onu azâbından koru!) İmâm-ı Alî «radıyallahü anh» buyurdu ki, (Mu’âviyenin halîfe olmasmı istemiyorsunuz. Fekat o olma­saydı, çok kelleler bedenlerinden ayrılırdı). Emevî halîfelerinin birincisidir «radıyallahü teâlâ anh».

Metin Kutusu: Sıra No. İsmi ve babası

ŞAMDAKİ EMEVÎ HALİFELERİ

Tevellüdü Cülftsn Vefâtı

Metin Kutusu: 1 . Mu’âviye bin Ebî Süfyân bin Harb [Hicret-

den önce]

  • Yezîd bin Mu’âviye
  • Mu’âviye bir Yezîd
  • Mervân bin Hakem bin Ebfl’âs
  • ‘ Abdülmelik bin Mervan 19            41 [m. 662]             60

26  60 [m. 680]        64

44  64 [m. 683]        65

2  65 [m. 683]         65

26  65 [m. 684]        86

-A5,9

6 Velîd bin Abdülmelik 46 86 [m. 705] 96
7 Süleyman bin Abdülmelik 60 96 [m. 715] 99
8 Ömer bin AbdtiTAzîz bin Mervân 61. 99 [m. 717] 101
9 Yezîd bin Abdülmelik 71 101 [m. 720] 105
10 Hişâm bin Abdülmelik 71 105 [m. 724] 124
11 Velîd bin Yezîd 90 124 [m. 741] 126
12 Yezîd bin Velîd 91 126 [m. 744] 126
13 İbrâhim bin Velîd ^   126 [m. 744] 127
14 Mervân bin Muhammed bin Mervân bin Hakem 72 127 [m. 745] 132

ENDÜLÜSDEKİ EMEVÎ SULTANLARI Sıra No. fenni ve babası_______________________ Tevellüdü Cülfeü Vefat»

1 Abdürrahman bin Mu’âviye Hişâm bin      
  Abdülmelik 110 138 [m. 756] 170
2 Hişâm bin Abdürrahman 142 170 [m. 787] 180
3 Hakem bin Hişâm 154 180 im. 796] 239
4 Abdürrahman bin Hakem 176 206 [m. 821] 239
5 Muhammed bin Abdürrahman 208 239 [m. 852] 273
6 Münzir bin Muhammed   273 [m. 886] 295
7 Abdüllah bin Muhammed 258 295 \m. 908] 300
8 AbdürrahmanlNâsırlbinfMuhammed bin Abdullah 277 300 [m. 912] 350
9 Hakem bin Abdürrahman   350 [m. 961] 366
10 Hişâm bin Hakem 351| 366 [m. 977] 403
11 Muhammed Mehdî bin Hişâm bin    
Abdülcebbâr bin Abdürrahman Nâsır   399 [m. 1009]  
12 Hişâm bin Hakem tekrâr   399 [m. 1009] 403
Süleyman bin Hakem bin Süleyman bin Ab­      
  dürrahman Nâsır   403 [m. 1013] 407
13 Ali bin Hamûd bin imâm-ı Hasen   407 [m. 1017] 408
14 Kâsım bin Hamûd   408 [m. 1018] 412
15 Yahya bin Alî   412 [m. 1021] 413
16 Abdürrahman bin Hişâm bin Abdülcebbâr   413 [m. 1022] 413
17 Muhammed bin Abdürrahman bin Abdüllah    
  bin Abdürrahman Nâsır   413 [m. 1022] 414
18 Hişâm bin Abdülmelik bin Abdürrahman      
  Nâsır   418 [m. 1027] 422

479 [m. 1087] de Merâkişdeki (Murâbitin) veyâ (Mülessi- mîn) denilen devlet Endülüsü işgâl etdi. Avrupalılar bu devlete (Almoravides) diyorlar. 541 den 668 [m. 1268] senesine kadar (Muvahhidîn) devletinin eline geçdi. Sonra (Benî Ahmer) devle­tinin merkezi olan (Gırnata), 898 [m. 1493] de gayb edilmekle, Endülüsdeki İslâm hâkimiyyeti nihâyet buldu. 6, 9, 11, 13, 16, 21, 24, 27, 28, 36, 46, 59, 60, 61, 62, 63, 64, 65, 67, 69, 76, 77, 78.

  1. — MU’ÂVİYE «ikinci»: Hazret-i Mu’âviyenin torunu ve Yezidin oğludur. Emevî halîfelerinin üçüncüsüdür. Dîni, kanâ’ati, takvası, insâfı çok idi. 42 de tevellüd, 644e vefât etdi. 64 de babası vefât edince, halîfe oldu ise de, kırkıncı günü minbere çıkarak, (Halîfe olmakdan âcizim. Size Ömer gibi bir halîfe aradım. Bulamadım. Siz beğendiğinizi halîfe yapımz) diyerek hilâfeti bırakdı. İbâdetle meşgül oldu. Kırk gün sonra vefât etdi «rahime-hullahü teâlâ». Yerine Mervan geçdi. 36.
  2. — MUGÎRE-TEBNİ ŞU’BE: Eshâb-ı kirâmdandır. Arabistamn meşhûr dâhilerinden biridir. Yemâme ve Şam gazâlarında bulundu. Yermük muhârebesinde bir gözü yara­landı. Kadsiye, Nihâvend ye Hemedân zaferlerinde bulundu. ‘ Hazret-i Mu’âviye, Amr ibni Âsi Mısıra ve oğlu Abdüllah bin Amri Küfeye vâlî yapınca, Mugîre halîfeye, (Bir arslanın iki

-çenesi arasına nasıl giriyorsun?) dedi. Bu söz üzerine Abdüllahı azl edip yerine Mugîreyi Küfe vâlîsi yapdı. Vâlî iken, ellinci yılda vefât etdi «radıyallahü teâlâ anh». 63, 118.

  1. — MUHAMMED BÂKIR: İmâm-ı Hüseynin torunu, İmâm-ı Zeynel’âbidîn Alînin oğludur. Oniki imâmın beşincisidir. İmâm-ı Ca’fer Sâdıkın babasıdır. Elli yedide, Medînede tevellüd, 113 [m. 732] de vefât etdi. Medînede, Bakî’ dedir. İlmi, irfânı, takvâsı pekçok idi. 69, 113.

. 163 — MUHAMMED BİN AHMED KEMÂLEDDİN:

Taşköprü zâde Muhammed bin Ahmed 959 da tevellüd ve 1030

[m. 1621]

de vefât etdi. Âşık pâşa câmi’î avlısında, babası yanındadır. Babasının (Miftâh-üsseâde) kitâbını türkçeye ter­ceme ederek (Mevdû’ât-ül-ulûm) adını vermişdir. 108.

  1. — MUHAMMED BİN CERÎR: Taberî ismiyle meş­hûr olan târihcidir. Adı Muhammed ibni Cerîrdir. Tefsir, hadîs, fıkh ve târih bilgisi pek fazla idi. 224 [m. 839] de İranın şimâlindeki Taberistanın Amül şehrinde tevellüd, 310 [m. 923] de Bağdadda vefât etdi «rahime-hullahü teâlâ». Büyük tefsiri ve büyük târihi meşhûrdur ve çok kıymetlidir. Elde bulunan türkçe târihi, küçük kitâbının tercemesidir. 117.
  2. — MUHAMMED BİN EBÎ BEKR SIDDÎK:

Hazret-i Ebû Bekrin oğludur. Annesi Esmâ idi. Çemel ve Sıffînde imâm-ı Alî tarafında idi. Hâzret-i Alî zemanında Mısır vâlîsi oldu. 38 yılında, Amr ibni Âs ile harb ederken, 28

yaşında, Mısırda şehîd oldu. Hazret-i Âişe «radıyallahü teâlâ anhâ» haber alınca çok üzüldü ve (O benim kardeşim ve âhıret oğlum idi) buyurdu. 125.

  1. — MUHAMMED BİN EBÎ ŞERÎF KUDSİ:

Muhammed bin Muhammed bin Ebî Bekr, Şâfi’î âlimlerinden­dir. 822 de tevellüd, 905 [m. 1499] da vefât etdi. Çok kitâblan vardır «rahime-hullahü teâlâ» 91.

  1. — MUHAMMED BİN HANEFİYYE: Hazret-i Alî­nin oğludur. Annesi Havledir. Hicretin yirmi birinde tevellüd, 71,ci yılda Medînede vefât etdi. Tâbi’înin büyüklerindendir. Fıkh âlimi, vera’ ve takvâ sâhibi idi. Babasının çok sevgisini kazanmışdı. Cemel vak’asına karışmak istemedi ise de (Baba­nın bulunduğu tarafın haklı olduğunda şübhen mi var?) sözü üzerine babası yanında harb etdi. Abdüllah ibni Abbâs ile birlikde, ibni Zübeyre bî’at etmedi. 19, 129.
  2. — MUHAMMED BİN MAHMÛD BÂBERTÎ: Ekmelüddîn-i Mısrî, Erzurum civârında Bayburdda 712 de tevellüd, 786 [m. 1384] de vefât etdi «rahime-hullahü teâlâ». (Fıkh-ı ekber)i, Nesefinin (Mennâr) mı, (Meşârikulenvir) ı ve dahâ nice kitâblan şerh etmişdir. Hidâyeye (İnâye) admda şerh yazmışdır. Çeşidli kitâblar da yazmışdır. 129.
  3. — MUHAMMED BİN YÛSÜF SİNNÛSÎ: İmâhı-ı Hasen soyundandır. Şerîfdir. 895 [m. 1510] de vefât eyledi. Kelâm ve akâ’ıd üzerinde çeşidli kitâblan vardır.

Cezâirde Şâzilînin bir kolu olan (Sinnûsî) yi kuran Muhammed bin Alî Sinnûsî başka olup, 1260 da Cezâirde tevellüd ve 1276 da Bingâzî çölünde vefât etmişdir. 91.

  1. — MUHAMMED CEVÂD: Muhammed Takî, on iki imâmın dokuzuncusudur. İmâm-ı Alî Rızânın oğludur. 195 de Medînede tevellüd, 220 [m. 833] de Bağdadda vefât etdi. «rahime-hullahü teâlâ». Halîfe Me’mûnun dâmâdı idi.
  2. — MUHAMMED PÂRİSÂ: Muhammed bin Muhammed bin Mahmûd hâfız Buhârî, Behâüddîn-i Buhârî- nin eshâbınm büyüklerindendir. 756 da tevellüd, 822 [m. 1419] de vefât etdi. 822’de hacca gitmek üzere Buhârâdan çıkdı. Bir senede Mekkeye gelip, haccı îfâ etdi. Hasta oldu. Tavâf-ı vedâ’ı güç yapdı. Medîneye geldi. Ertesi gün vefât etdi. Bursada şey­hülislâm olan Şemseddîn-i fenârî, nemâzında bulundu. Hazret-i Abbâsın türbesi yanına defn edildi. Zeyneddîn-i Hâfi

Mısırda taş yapdırıp getirdi.(Tesavvuf nasıl elde edilir?) dedik­lerinde (İslâmiyyete uymakla) buyurmuşdur. Fârisî (Risâle-i kudsiyye) ve (Tuhfet-üs-sâlikîn) kitâblan basılmışdır. 128.

  1. — MUHAMMED ŞEYBÂNÎ: Ebû Abdüllah Muhammed bin Hasen, Hanefi mezhebi imâmlarmdan olup, büyük müctehiddir. Babası, Şamlı olduğu, hâlde Iraka gidip, Vâsıtda yerleşmiş ve İmâm, 135 [m. 752] de orada tevellüd etmişdir. Bağdadda imâm-ı a’zam Ebû Hanîfenin derslerine senelerce devâm etmiş, Ebû Yûsüfün derslerinden de istifâde etmişdir. Birçok kitâb yazmışdır. Hârûn Reşîd kendisine çok hürmet ederdi. Halîfe Horasana giderken, kendisini de berâber götürdü. 189 [m. 805] yılında, Rey şehrinde vefât etdi «rahime* hullahü teâlâ». Nemâzını Halîfe kıldırdı. İmâm-ı Şâfi’î Bağdada geldiğinde, halîfenin huzûrunda İmâmla sohbet etdi. İlminin ve zekâsının çokluğuna hayran kaldı. 45, 53, 59.
  2. — MÜHELLEB: Tâbi’înin büyüklerindendir. Bas- rada idi. Aklı ve cesâreti meşhûr idi. Hâricîlerle çok muhârebe etdi. Basrayı bunlardan korudu. 79 da Horasan vâlîsi oldu. 83 [m. 702] de orada vefât etdi «rahime-hullahü teâlâ». Hazret-i Mu’âviye zemanında, Semerkand fethinde, Sa’îd bin Osmân ibni Affânın kumandasındaki orduda çok kahramanlık göster­miş, bir gözü yaralanmışdı. 63.
  3. — MUHYİDDÎN-İ ARABÎ: Şeyh-i ekber Muham­med bin Ali, tesavvuf büyüklerindendir. 560 senesinde, Endü- ltisde tevellüd, 638 [m. 1240] de Şamda vefât etdi. Zâhir ve bâtın ilmlerinde kâmil idi. Fıkh ve kelâm ilmlerinde müctehid idi. Konyaya gelip, Sadreddîn Konevînin dul bulunan vâldesini tezevvüc etmiş idi. Zekâsı pekçok, hâfızası hârikul’âde idi. Sultânlardan, vâlîleıden, beylerden çok saygı görür, pekçok hediyye gelirdi. Hepsini muhtâçlara dağıtırdı. Çok kitâb yazdı. Yazılarını anlıyabilmek için, âlim olmak lâzımdır. (Fütûhât-ı mekkiyye) kitâbı yirmi cilddir. (Füsûs) kitâbı çok meşhûrdur. (Müsâmerat) ı beş cilddir. Beşyüze yakın kitâb yazmışdır «kadde- sallahü teâlâ sirrehül ’azîz». 160, 162.
  4. — MURÂD-İ MÜNZÂVÎ: Eyyüb sultân ile Edime- kapı arasında Nişâncı Mustafâ paşa caddesindeki (Şeyh Murâd) tekkesinde ilm neşr ediyor, halkı irşâd ediyordu. Bu tekkeyi, şeyhül-islâm minkâri zâde Yahyâ efendinin dâmâdı Kengırılı Mustafa efendi, medrese olarak yapdırmış ve oğlu Ebülhayr efendi 1144 senesinde şeyhül-islâm olup, 1154 [m.

1741] de vefât ile tekkede babasının yanına defn edilmişdir. Muhammed Murâd «kuddise sirruh» 1055 de Kâbilde tevellüd edip yüksek ilmleri öğrendikden sonra hacca gitdi. Sonra Hin- distana gelerek Müceddîdî Muhammed Ma’sûm-i Fârûkînin [1009 – 1080] «kuddise sirruh» kalbleri cilâlıyan sohbet ve teveccühleri altında yükselerek tekrâr hacca ve üç sene sonra Bağdâd, İsfehan, Buhârâ, Belh, Semerkand, Mısır, Şam ve 1092 de İstanbola gelip, hazret-i Hâlid «radıyallahü anh» civâ- rında beş sene neşr-i ulûm ve tenvîr-i kulûb eyledi. Şam yolu ile dördüncü haccını yapmış, 1120’de tekrâr İstanbula gelip, Sul­tân Selîm «rahmetullahi aleyh» civârında, Bacaklı efendi men­zilinde yerleşmişdir. 1132

[m. 1719]

de vefât ederek Ebülhayr efendi tarafından medresesinin dershânesine defn edilmişdir «kaddesallahü teâlâ sirrehül ’azîz». Murâd-ı Münzâvî «kuddise sirruh» hakkındaki bilgiyi, (Kâdirî hâne) ismi ile tanınan hânekah-ı İsmâil Rûmî «kuddise sirruh» meşâyih-i kirâmından ve Sultan Abdülhamîd hân-ı sânînin [1258-1336 hicri, Çemberli- taşda Sultân Mahmûd türbesinde] meclis-i meşâyih reîsi, şerîf Ahmed Muhyiddînin [1327] (İstanbul tekâyâsı) risâlesinden aldık. Büyük zahmet ve fedâkârlıkla hâzırlanmış olan bu risâle, İstanbul halkına asrlar boyunca feyz ve irfan saçan yüzlerle ahlâk ve fazîlet yuvasını ve bunlarda parlıyan binlerle ilm ve nûr kaynaklarını ve bunların kalblerini aydınlatdıkları zemanları güzel bir san’atla göstermekde olup, cidden kıymetli bir târih hazînesidir. Murâd-ı Münzâvînin «kuddise sirruh» ilmin ve târihin kıymetli bir âbidesi olan mubârek türbesi yıkılmak üzere iken, 1402 [m. 1982] senesinde, askerî hükümet tarafından ta’mîr ve tezyîn edilmişdir.

  1. — MÜRRE BİN KÂ’B: Eshâb-ı kirâmdandır. ‘ Şamda yerleşdi. Elliyedi [57] senesinde vefât etdi. Resûlullahın «sallallahü aleyhi ve sellem» yedinci babasının ismi de, Mürre bin Kâ’b idi. Bunun bir oğlundan (Benî Mahzûm), İkincisinden (BenîTeym),üçüncüsünden (Benî Hâşim) kabileleri hâsıl oldu. Resûlullah üçüncü, Ebû Bekr ikinci, Ebû Cehl birinci kabile­dendir «rahime-hullahü teâlâ». 126.
  2. — MÛSÂ KÂZIM: İmâm-ı Ca’fer Sâdıkm oğludur. On iki imâmın yedincisidir. 129 yılında Medînede tevellüd, 186 [m. 839] da Bağdadda vefât etdi. Kâzımiyye denilen mahallede­dir. Zühd ve takvâsı, kerem ve cömerdliği ile meşhûrdur. Siyâ­sete hiç karışmadığı hâlde, halîfe Muhammed Mehdî, kendisini

Medîneden Bağdada getirip habs etdi. Sonra, halîfe Hârûn da habs etdi ve zindanda vefât etdi. Kâzımiyye mahallesi, Bağda­dın on kilometre şimâi garbında, Dicle nehrinden beş kilo­metre içerdedir. Türbesi çok süslü olup, yanında büyük «âmi’ var­dır. Dicle kenârında, İmâm-ı a’zamın türbesi vardır. 165.

‘ 178 — MÜSEYLEME-TÜL-KEZZÂB: Vakt-i se’âdetde Yemâme tarafında’peygamberlik iddi’a eden bir adam olup, önce islâma gelmiş iken, sonra mürted olup, çok kimseleri kendine bağladı. Resûlullah efendimize bir mektûb gönderip, kendilerine inandığını, fekat kendisinin de peygamber oldu­ğunu bildirdi. Arabistamn yarısı senin, yarısı benim olsun dedi. O sırada Resûlullah vefât edince, hazret-i Ebû Bekr, hilâfetinin ikinci yılında, Hâlid bin Velîd kumandasında asker gönderip, şiddetli harb oldu. İki tarafdan, yirmibin kişi öldü. Mürtedler mağlub ve mahv olup, Müseyleme, Vahşî «radıyallahü anh» tarafından öldürüldü. 120.

  1. — MÜSLİM: Ebülhüseyn Müslim bin Haccâc Kuşeyrîdir. Hadîs imâmıdır. (Sahîh-i Müslim) kitâbı, Buhârî- den sonra, en kıymetli hadîs kitâbıdır. 206 [m. 821] de Nişâ- pûrda tevellüd, 261 [m. 875] de yine orada vefât etdi. Ahmed ibni Hanbelin talebesi idi. Kitâbında yedibinikiyüzyetmişbeş hadîs-i şerîf vardır. Bunları, üçyüzbin hadîs arasından seçmiş- dir. İmâm-ı Buhârî ile Nişâpurda bulundu-. Çok sevişdiler. Buhârî-i şerîfde de yedibinikiyüzyetmişbeş hadîs-i şerîf vardır «rahime-hullahü teâlâ». 11.
  2. — MÜSTAĞFİRÎ: Ebül’ Abbâs (Kitâbülvefâ) yaza­rıdır «rahime-hullahü teâlâ». 133.
  3. — MÜZENÎ: Ebû İbrâhîm İsmâil bin Yahyâ, Şâfi’î mezhebi fıkh âlimlerindendir. İmâm-ı Şâfî’înin talebesi idi. Fıkh, kelâm ve hadîs ilmlerinde çok üstün idi.. Vera’ ve takvâ sâhibi idi. 175 de Mısrda tevellüd ve 264 {m. 878] de Mısrda vefât etdi.. Karâfe-tüs^sugrâ kabristanında imâm-ı Şâfi’înin yanındadır. Şâfi’î mezhebi fıkhını toplıyan ve kitâblara geçiren budur. Çeşidli kitâblan vardır, (El-muhtasar) kitâbı meşhûr­dur «rahime-hullahü teâlâ». 59.
  4. — NECCÂRZÂDE: Mustafa Rıdâüddin efendi, İbrâhîm efendinin oğludur. 1090 senesinde Şebin Karahisârda tevellüd etdi. Küçük iken, pederi vefât etdi. Onyedi yaşında

iken, Beşiktaşda Sinan Paşa Câmi’i yanındaki medresede müderris oldu. Bu esnâda Üsküdarda Azîz Mahmûd Hudâyî mescidi imâmı Ya’kûb efendinin babası olan odabaşı Fenâyı efendinin derslerinden feyz alarak cilvetiyye icâzetini ihrâz eyledi. Beşiktaş mevlevihânesi imâmı Memiş efendiden Mes­nevi okudu. Moskof gazâsına iştirâk edip, zaferden dönerken Edirnede Arabzâde hâcı Muhammed İlmî efendiden’1123 de Müceddidiyye icâzetnâmesi aldı. Arabzâde Muhammed efendi, Ebû Abdüllah Muhammed Semerkandînin talebesi olup 1130 da Edirnede vefât eyledi. Semerkandî de, Ahmed Yekdest Cüryânînin, bu da, Urvet-ül-vüska Muhammed Ma’ sûm-i müceddidî Serhendînin talebesidir. Bir sene sonra Beşik­taşda Sinan paşa Cami’i yanmda satın aldığı arsaya bir mescid yapdırarak, burada müceddidiyye ma’rifetlerini neşr ve (Tuhfet-ül-irşâd) kitâbını telîf eyledi. 1153 de hac ve ziyâret-i haremeyn ile şereflendi. Ahmed Yekdestin talebesinden, Eğri- kapıda Karamânî mescidi imâmı tatar Ahmed efendi ile soh­betleri meşhûrdur. Sadr-ı a’zam Hakîmbaşı Nuh efendinin oğlu Alî Paşanın altı-mermerde Cerrahpaşa hastahânesi karşısın­daki câmi’i 1147’de yapılınca, buranın ilk vâ’izi oldu. 1159 [m. 1745] de vefât etdi. Yukardaki bilgiler, talebesinden Ömer Nüzhed efendinin (Menkıbe-f Evliyâiyye fi-ahvâl-i Ridâiyye) kitâbmdan alındı. Yerinde, oğlu Muhammed Sıddîk efendi ilm ve feyz vermeğe başladı. Bunun talebesinden biri Muhammed Agâh efendidir. Bundan, Muhammed Emîn Kerkütî, bundan da, Alî Behçet Konevî, bundan da, hâfız Feyzullah efendi feyz alarak kemâle ermişlerdir. Feyzullah efendi, Murâdiyye mescidi imâmı ve kurrâ hâfızlarının reîsi idi. Çarşanbada (Dâr-ül- mesnevî) de mesnevi okuturdu. Bunun da talebesinin meşhûru, Seyyid Muhammed Niyâzi bin Mustafa efendidir. Bu da, Sey­yid Mahmûd Lütfullah bin Muhammede icâzet vermişdir.

Muhammed Sıddîk Efendide onbir yaşında iken zûhur eden fıtık illeti, vefâtma kadar devâm etmişdir’. Pederi gibi hârika ve kerâmetleri meşhûr oldu. Rumeli-bisârdaki yalısında va’z ve nasîhât eder. Haftada bir gün Beşiktaşa gelir hatm okurdu. Onbir ay, Azîz Mahmûd Hudayı mescidinde de vazife ifâ eyledi. Eyübdeki Kaşgarî mescidinden biri gelip,. Hocaları Isâ efendinin şifâ bulması için düâ istedikde (Selamet-i hâtimesi için fâtiha okuyalım!) dedi. îsâ efendinin o sâ’atda vefât etdiği sonra anlaşıldı. Kendisi 1208 [m. 1794] senesinde Rumeli- hisârında vefât edip, Sinan paşa câmi’i şimâl dîvan önündeki

mescidinde, pederinin yanına defn edildi «rahime-hümullahü teâlâ». Dâmâdı İsmâil Hakkı efendi kâim-i makamı oldu. Bu bilgiler, (Makalât-i Sıddîkıyye) kitâbından almdı.

Ebû Abdüllah Semerkandînin (Muhtasar-iü-vilâye) kitâ- bını Ridâüddîn efendi, fârisîden fürkçeye terceme etmişdir. Bu terceme ve (Ahvâl-i Rıdâiyye) risalesi ve mevlânâ Câmînin gazelinin Arabzâde tarafından türkçeye tercemeisi ve Muham­med Sıddîk efendinin (Esfâr-ı erbe’a) risâlesi ve Fâik Ömer efendinin (Makalât-i Sıddîkıyye) kitâbı, bir arada olarak matba’a-i âmirede 1272 [m. 1856] senesinde tab’ olurtmuşdur.

  1. — NESEFÎ: Meymun bin Muhammed Nesefî keli­mesine bakınız. 122.
  2. — NEVEVÎ: Yahyâ bin Şeref Mühyiddîn Nevevî büyük âlimlerdendir. Şâfi’î mezhebindendir. Hadîs-i şerifleri toplaması ve açıklaması ile tanmmışdır. 631
[m. 1233]

de tevel­lüd ve 676 [m. 1277] de Cezâirde Belîde şehrinde vefât etdi. «rahime-hullahü teâlâ». Şam kâdılkudâtı olan büyük âlim imâm-ı Subkî [683 – 756] imâm-ı Nevevînin evini ziyâret etdiği zeman, basmışdır diyerek, yerlere sakallarını sürmüşdür. Çok kitâb yazdı. Hadîs âlimlerinin hâl tercemelerini bildiren (Tehzîb-ül- esmâ), (Uyûn-ül-mesâil), (Hadîs-i erba’în) ve Şâfi’î fıkhım bildi­ren (Minhâc) kitâbları meşhûrdur. (Minhâc), İmâm-ı Râfi’înin (Muharrer) kitâbının muhtasarıdır. 53.

  1. — NİŞANCI-ZÂDE: Muhammed bin Ahmed bin Muhammed bin Ramezân, meşhûr (Mir’ât-i kâinât) kitâbının sâhibidir. Ramezân zâde emîr Muhammedin torunudur. 962 de tevelüd, 1031 [m.. 1622] de Edime yolunda vefât etdi. Edirne kâdîsı idi. Kitâbları vardır «rahime-hullahü teâlâ». 5, 134.
  2. — NUH ALEYHİSSELÂM: Elli yaşında peygamber oldu. Küfr ve şirke dalmış olan kavmini dokuzyüzelli sene doğru yola çağırdı, nasîhat etdi ise de kabûl etmediler. Beşyüz yaşında iken, çoluk çocuğunu ve hayvanlardan birer çift alacak büyük- lükde gemi yapması emr oldu. Zâten marangozluk yapardı. Gemiyi yapdı. O zemanın mü’minleri olan zevcesini ve Hâm, Sâm ve Yâfes adındaki üç oğlunu ve bunların zevcelerim vğ her hayvandan birer çift alarak gemiye bindi «sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem».

Allahü teâlâ, tûfân geleceğini, herkesin boğulacağını, yal­nız Nuh «aleyhisselâm» ile çoluk çocuğunun kurtulacağını haber vermişdi. Ken’an adındaki dinsiz ol^n, inanmıyan oğlunu da gemiye çağırdı. (Gemiye binmiyenler boğulacak) buyurdu. Binmedi. (Ben dağlara çıkar kurtulurum) dedi. Nasi­hat ederken, sular kabardı. Bir dalga gelip, Ken’anı götürdü. Boğuldu. Nuh «aleyhisselâm»: (Yâ Rabbî! Çocuklarımı kurta­racağım bildirmişdin. Oğlumu boğdun) dedi. Allahü teâlâ (Onu sana oğul kabûl etmiyorum. O, inanmadı. Kâfir olan, miislimâmn çocuğu sayılmaz!) buyurdu. Yer yüzünü su kapladı. Her canlı boğuldu. Yer yüzü, yüzelli gün su altında kaldı. Geminin ateşi yanıyor, kazanı kaynıyor, dalgalar arasında yüzüyordu. Sular çekilince, gemi Cûdî dağının tepesine oturdu. Karaya çıkdılar. İnsanlar, yeniden bu üç oğlundan türemeğe başladı. Sâmın evlâdından Arablar, Süryânîler, İbrâ- nîler ve Sâmî ırklar. Hâmdan Zenciler, Habeşler, Ken’ânîler, Nemrud kavmi (Âsûrîler). Yâfesden, Acem, Rum, Türk ve Asyalılar meydana geldi. Amerika ve diğer adalar ehâlisi, hep bunların hicret etmesinden, yayılmasından hâsıl oldu. Bu husûsda yeni edinilen fennî bilgiler, Tam ilmihâl (Se’âdet-i ebediyye) kitâbında yazılıdır. Lütfen okuyunuz. 97.

  1. — OSMAN BİN AFFÂN: Affân bin Ebil’âs bin Ümeyye bin Abd-i Şems, Eshâb-ı kirâmm büyüklerinden, Cen­net ile müjdelenen on kişinin üçüncüsü ve Resûlullahın «sallal­lahü teâlâ aleyhi ve sellem» dâmâdı ve halîfelerin üçüncüsüdür. Talha ve Zübeyrden önce îmâna geldi. îmâna gelenlerin beşinci­sidir. Zevcesi hazret-i Rukayye ile Habeşistana iki kerre hicret etdi. Medîneye de hicret etdi. Rukayye ağır hasta olduğundan, Bedr gazâsına götürülmedi. Zafer haberi geldiği gün, Rukayye vefât etdi. Resûlullah, ikinci kızı Ümm-i Gülsümü Osmâna verdi. Bunun için, hazret-i Osmâna, zinnûreyn (iki nûr sâhibi) denildi. Rukayyeden, Abdüllah adında bir oğlu olup, hicretin dördüncü yılı altı yaşında vefat etdi.

Hazret-i Osmân tüccâr idi. Çok zengin idi. Bütün malını ve mülkünü Resûlullah için fedâ etdi. Hadîs-i şerifler ile medh olundu. Hilmi ve hayâsı pek fazla idi. 24.cü senesinin birinci günü halîfe oldu. Zemanmda Horasan, Hindistan, Mâverâün- nehr, Semerkand, Kıbrıs, Kafkasya, Afrikanın birçok yerleri ve Endülüs feth edildi. Acem devletini târîhden sildi. Amcası oğlu Mervan bin Hakemi vezîr yapdı. Abdüllah bin Sebe’ adın­daki yemenli bir yehûdî, müslimân şekline girerek, islâmiyyeti içer-

  • 368 —

den parçalamağa, yıkmağa uğraşdı. Medînede çok çalışdı ise de, ba- şaramıyacağını anlayıp Mısırda, fitne, fesâd yaymağa başladı. Cahil ve serseri Mısır çingenelerini aldatarak bir çapulcu alayı Medî­neye gelip, 35. ci yılda halîfeyi şehîd etdiler. 82 yaşında, Kur’ân- ı kerîm okurken şehîd oldu. Baki’dedir «radıyallahü teâlâ anh». Vehhâbîler, türbesini yıkdı. Orta boylu, kaba sakallı, buğday benizli, şanlı bir zât idi. Hazret-i Ebû Bekrin topladiğı Kur’ân-ı kerîmi çoğaltarak vilâyetlere dağıtdı. 9,15,18,19,21,26,43,44, 48, 62, 63, 65, 75, 77, 78, 81, 114, 124.

  1. — OSMÂN BİN ALÎ: Tâc-ül-islâm denir. 128.
  2. — OSMÂNLI SULTÂNLARI «rahime-hümullahü teâlâ»: Osmânlı devleti- Osmân gâzî tarafından 699 [m. 1299] da Spğüd kasabasında kuruldu. Yeni şehri paytaht yapdı. Oğlu Sultan Orhan tarafından Bursa şehri 726’da rumlardan alınarak paytaht yapıldı. Birinci Murâd hân tarafından 767 [m. 1364] de Edime ve Fâtih Sultan Muhammed tarafından 857 [m. 1453] de İstanbul pay­taht yapıldı. Dîn-i islâm ile idâre edildi. Osmânlı sultânları 923 [m. 1516] den itibâren bütün Müslimânların halîfeleri oldular. Her işlerinde islâmiyyete uydular. Altıyüzyirmiüçsene islâmiy­yete hizmet etdiler. Âlûsî, (Gâliye) nin doksanbeşinci sahîfe­sinde diyor ki, (Yeryüzünü sâlih kullarıma mîrâs bırakırım) âyet-i kerîmesinin Osmânlı sultânlarını övdüğünü, Abdülganî Nablüsî bildirmekdedir. (Burhân) kitâbı da bunuyazmakda- dır. 1326 [m. 1908] de halîfelerin salâhiyyetleri sınırlandı. 1340 [m. 1922] Devletin ve 3 Mart 1342 fm. 1924] de hilâfetin sonu oldu. Azgın islâm düşmanı, İngiliz câsûsu Lavvrence ile bulgar ye- hûdîsi Josef Yovanofun Osmânlı devletinin yıkılmasında çok te­sirleri oldu. Osmânlı topraklan üzerinde kurulan küçük arab dev­letleri, AvrupalIların kontrolü altında kaldı. İkinci cihân harbin­den , sonra da, başlarına geçen din câhili, sosyalist siyâset adamla­rı, islâmiyyeti içerden yıkdılar.

Mülkiyye-i şâhâne, ya’nî siyasal bilgiler mektebinin müdîri Abdürrahman Şerefüddîn bey 1309 [m. 1891] da İstan- bolda basılmış olan (Târih-i devlet-i Osmâniyye) kitâbında diyor ki, (Osmânlı devletinin müessisi -elan sultân Osmân, Yeni şehrde son günlerini yaşarken, oğlu Sultân Orhân gelip, Bursa şehrinin feth edildiğini müjdeledi ve babasının hayr düâsına ve aşağıdaki nasîhatlarma kavuşdu.

Âkıbet-i kâr budur herkese, Bâd-i fena pîr ve civana ese,

Azm-i beka eylersem ben bu dem, Devlet-ü ikbâl ile ol muhterem!

Çünki, senin gibi halef koymuşam, Rıhlet edersem bu cihândan ne gam.

Lîk vasıyyet ederim gûş kıl! Gayrı gam-ı denî ferâmûş kıl!

Dilerim ey sâhib-i ikbâl-ü câh! İtmeyesin cânib-i zulme nigâh!

Adi ile bu âlemi âbâd kıl! Resm-i cihâd ile beni şâd kıl!

Râh-ı cihâd içre edip ictihâd, Memleket-i Rûmda kıl adl-ü

dâd!

Eyle ri’âyet ulemâya temâm. Tâ-ki bula, emr-i Şerî’at nizâm!

Her nerede işidesin ehl-i ilim. Göster ona rağbet-ü ikbâl ve hilim!

Asker ve mal ile gurûr eyleme! Şer’ı şerîf ehlini dûr eyleme!

Şer’dir mâye-i şâhî ve bes! Şer’a muhâlif işe etme heves!

Matlabımız dîn-i Hudâdır bizim! Mesleğimiz râh-i hüdâ- dır bizim!

Yoksa, kuru mihnet ve gavga değil, Şâh-ı cihân olmağı da’vâ değil!

Nusrat-i dîn oldu çü maksad bana, Maksadıma kasd yara­şır sana!

Aleme in’âmım âm ide-gör, Memleket emrini temâm ide-

gör!

Şâh ki, ihsân ile bî-gânedir, Saltanat ismi ona efsânedir!

Hıfz-ı ri’âyâya çalış rûz-ü seb! Tâ-ki karîn ola sana lutf-i

Rab!

(Tâc-üt-tevârîh)

Osmân gâzînin bu nasihati, Osmânlı devletinin Anayasa­sının çekirdeği oldu. Osmânlı sultânları, tervîc-i ulûmu, teshîr-i memâlikden aşağı tutmadılar. Erbâb-ı ilm-ü kemâli dâima takdîr ve tergîb eylediler. Hattâ, bunlan şâir devlet erkânına takdîm eylediler. Devletin hâl ve mesleği icâbı olarak, en evvel ve en ziyâde mazhar-ı rağbet ve teşvik olan ulûm-i arabiyye ve Şer’ıyye idi. Pâdişâhlar, gerek umûr-i harbiyyede ve gerek masâlih-i kanûniyyede ahkâm-ı şer’ı şerîfe tevessül ile yükseldi­ler ve kuvvetlendiler. Bütün işlerinde ulemâ ile istişâre eyledi­ler. Nizâmât-i devletin vad’ ve tanzimini onlara havâle eylediler. İdârî mesûliyyetlere onları da teşrik eylediler. Bunun için, Osmânlı devletinde ulemâ sınıfı bir mevkı’i muhterem ihrâz eyledi. Böylece, korkutmağa dayanmakdan ziyâde, adâ- leti yerleşdiren kanunlar yapıldı. İlk olarak Orhân gâzînin

büyük kardeşi Alâüddîn pâşa Bursa kadısı ve büyük âlim Çende- reli kara Halil efendi (Osmânlı devleti Kanûn-i esâsîsi) ni hâzırladılar. 729 [m. 1329] senesinde, sultân Orhân ismi ile para basıldı. Askerlik kanunları yapıldı. Devletin binâsı kuv­vetli temeller üzerine kuruldu. Fâtih Sultân Muhammed hân altı dil biliyordu. Molla Gürânî hazretleri, Bursa kâdîsı iken Evkafa dâir bir fermâna (Şerî’ate mugâyirdir) diyerek isti’fâ etdiğinde, Fâtih Sultân Muhamnıed hân, özr diİemişdir. Fâtih âlimlerle istişâre ederek, ahkâm-ı şer’i şerife uygun kanunlar hazırladı. Bu kanunlar, Kanûnî sultân Süleyman tarafından ikmâl olunarak, devletin anayasası son şeklini aldı.) Abdürrah­man Şerefuddîn beyin yazısı temâm oldu.

1253 [m. 1837] de hâriciyye nâzırı olan Mustafa Reşîd pâşa, Londrada elçi iken mason olmuşdu. Mason arkadaşı olan İstanbuldaki İngiliz sefiri Lord Rading ile yeni kanunlar hâzırladı. Bir kahraman ve başarılı diplomat tanınarak nüfuz sağlamak için, batılı devletlerle sulh ve sükûn havası kurdular. Rus harbleririden ve vehhâbî eşkiyâsımn işkencelerinden usan­mış olan millet, batıdan esen bu sulh dalgalarına aldandı. (Gülhâne hatt-ı hümâyûnu) nun yaldızlı kelimelerine inatldılar. 26 Şa’bân 1255 [m. 1839] de Gülhâne meydanında Reşîd pâşanın i’lân etdiği bu yeni Anayasa, din kardeşliği yerine başka kardeş­liklerin teşekkülüne yol açdı. İslâmm güzel ahlâkı yerine, batının kötü âdetlerini getirdi, istanbulda ve sonra Selânikde İngiliz, fran- sız mason locaları açıldı. Buralarda aldatılanların tatlı, yaldızlı sözleri ve bol va’dleri ile milletin aklı, idrâki uyuşduruldu. Böylece, Osmânlılara bâtının ilk zehrli hançeri saplandı. Koca Osmânlı İmperatorluğuhun içerden yıkılması, parçalanması plânlarının birinci ve en te’sîrli adımı atılmış oldu. Yeni cülûs etmiş olan, oiısekiz yaşındaki sultân Abdülmecîd hân da, bu mason oyununun içyüzünü anlıyamadı.

1967 senesinde basılmış ölan (Yeni Türkiye Târihi) nin onikinci cildinde, özet olarak diyor ki (Tanzimat Hattı Hümâ­yûnu) Reşîd pâşanın eseri olduğu gibi, 1272 [m. 1856] de yayın­lanan (İslâhât Hattı Hümâyûnû) da Âlî pâşanın eseridir. Bu yeni fermanı için, çok kimse tarafından tenkîd edildi. Bu târîhe kadar aslâ askere almmıyan hıristiyan tebe?a da asker olmak hakkını aldı. Zimmîlerden alınmakda olan (Cizye) ismindeki İslâmî vergi kaldırıldı. Müslimân millet, bunlan fikren kabı”’ etmemişdir. Âlî, Füâd, Cevdet, Safvet ve Vefîk pâşaları, Mustafa Reşîd pâşa yetişdirdi. Âlî ve Füâd paşalar da, kıskançlık veya uzağı jgörememezlik yüzünden [millet hayrına] birşey yapma­dılar. împeratorluğu yıkıma götürdüler. 1284 [m. 1868] Mayıs ayında (Şûrayı Devlet) ya’nî Danıştay açılırken sultân Abdül’azîz hânın okuduğu nutku Âlî paşa hazırlamışdı. Sadr-ı a’zam Âlî pâşanın 1287 [m. 1871] de Bebekdeki yalısında verem­den ölmesine, Nâmık Kemâl, Ziyâ pâşa ve Alî Suâvî gibi fikr adamlan sevindiler. Ziyâ pâşa, onu hayatta iken de çok hicv ederdi. Çünki, Ziyâ pâşa sadr-ı a’zam olmak, Nâmık Kemâl de, hâriciyye nâzın olmak, Âlî ve Füâd pâşalar ekibi yerine impera- torluğu idâre etmek istiyorlardı. (Türkiye târihi) nden yapılan özetleme temâm oldu.

Âlî pâşanın (İslâhat kanunu) ve (Şûrâyı devlet) in basma Vlidhat pâşayı getirmesi, Osmânlı devletinin islâmiyyetden bir nikdar dahâ uzaklaşmasına sebeb olarak, fıkrlerin ve nihâyet mperatorluğun bölünmesine yol açdı. 1288 [m. 1872] de Sadr-ı ı’zam olan Midhat pâşa, devlet idâresini, hele dış siyâseti hiç Dilmiyordu. Üstelik yabancı dile de vâkıf değildi. İngilterede nason yapıldı. Mısır hidivi Îsmâîl pâşadan yüzelli altın rüşvet alarak, ona Avrupadan borç alabilme hakkını veren bir ferman çıkarması ve açığı olan büdçeyi vâridâtı fazla göstererek pâdi­şâhı aldatmak istemesi sebebi ile iki buçuk ay sonra azl olundu. 1293 [m. 1876] son ayında tekrâr Sadârete getirildi. Şûrâyı devlet reîsi iken Abdülhamîd hân ile anlaşarak hâzırlamış olduğu (Birinci Meşrûtiyyet Kanûn-i esâsîsi) rii, sadâretinin dör­düncü günü i’lân eyledi. Midhat pâşanın başkanlığında, Ziyâ pâşanın ve şâir Nâmık Kemâlin de katıldığı bir heyetin hâzırla-

iığı bu anayasanın ba’zı maddelerini, insan haklarına, Türki- yenin hâkimiyyetine uymadığını söyliyerek Abdülhamîd hân laklı olarak, değişdirmişdir.

Hicretin 1293 senesi Zilhicce ayında ve milâdın 1876 sene­dinin son ayında, sultân Abdülhamîd hânın ta’dîl ve tasdîk îtdiği (Devlet-i Osmâniyye kanûn-i esâsîsi) ya’nî anayasası, 1334 [m. 1916] senesi (tlmiyye sâlnâmesi), ya’nî diyânet takvîmi maşında yazılıdır. Bu Osmânlı anayasası 121 madde olup, bun- ardan ba’zısı şöyledir:

Madde: 1 — Devlet-i Osmâniyye, Memâlik ve Kıta’ât-i lâdırayı ve Eyâlât-i mümtâzeyi muhtevî ve yek-vücûd olmakla,

hiçbir zemanda, hiçbir sebeble tefrik kabûl etmez.

Madde: 3 — Saltanat-i seniyye-i Osmâniyye, hilâfet-i kübrâ-yı islâmiyyeyi hâiz olarak, sülâle-i Âl-i Osmândan üsûl-i kadîmesi vech ile ekber-i evlâda âiddir. Zât-i hazret-i pâdişâhî hîn-i cülûslarında meclis-i umûmîde ve meclis müctemi’ değilse, ilk ictimâ’mda şer’ı şerîf ve kanûn-i esâsî ahkâmına ri’âyet ve vatan ve millete sadâkat edeceğine yemîn eder.

Madde: 4 — Zât-i hazret-i pâdişâhî haseb-ül-hilâfe, dîn-i islâmın hâmîsi ve bil-cümle tebe’a-yı Osmâniyyenin hükümdâr ve pâdişâhıdır.

Madde: 5 — Zât-i hazret-i pâdişâhînin nefs-i humâyûnu mukaddes ve gayr-i mes’ûldür.

Madde 8 — Devlet-i Osmâniyye tabi’ıyyetinde bulunan efrâdın cümlesine, herhangi din ve mezhebden olursa olsun, bilâ-istisnâ (Osmânlı) tâbir olunur. Osmânlı sıfâtı, kanunen mu’ayyen olan ahvâle göre istihsâl ve idâ’a edilir.

Madde 10 — Hürriyet-i şahsiyye her dürlü te’arruzdan, masûndur. Hiç kimse, şer’ ve kanunun ta’yîn etdiği sebeb Ve sûretden mâ’adâ bir behâne ile tevkîf ve mücâzât olunamaz.

Madde: 11 — Devlet-i Osmâniyyenin dîni, Dîn-i islâm- dır. Bu esâsı vikâye ile berâber, âsâyiş-i halkı ve âdâb-i umû- miyyeyi ihlâl etmemek şartı ile memâlik-i Ösmâniyyede ma’rûf olan bil-cümle edyânın serbestîyi icrâsı ve cemâ’ât-i muhteli- feye verilmiş olan imtiyâzât-i mezhebiyyenin kemâ-kân cer- yânı devletin taht-i himâyetindedir.

Madde: 21 — Herkes üsûlen mütesarrıf olduğü mal ve mülkden emîndir. Menâfi’i umûmiyye için lüzûmu sâbit olma­dıkça ve kanûnu mûcibince değer-i behası peşin verilmedikçe, kimsenin tesarrufunda olan mülk alınamaz.

Madde:118 — Kavânîn ve nizâmâtm tanziminde, mu’ âmelât-i nâsa evfak ve ihtiyâcât-i zemâna evfak ahkâm-i fık- hiyye ve hukûkıyye ile âdâb ve mu’âmelât esâs ittihâz kılınmalıdır.

Madde: 120 — DeVlet-i Osmâniyyenin temâmiyyet-i mülkiyyesini ihlâl ve şekl-i meşrûtiyyet ve hükümeti tagyîr ve kanûn-i esâsî ahkâmı hilâfatında hareket ve anâsır-i Osmâniy- yeyi siyâseten tefrik etmek maksadlarından birine hâdim veyâ

ahlâk ve âdâb-i umûmiyyeye mugâyır cem’ıyyetler teşkili memnûdur.

Midhat pâşa şımarık sözlerle sultâna ve devlet adamlarına hakaret etdiği için ve içki meclislerinde devlet esrârını fâş etdiği için ve şahsına bağlı (Millet askeri) nâmı ile husûsî asker topla­ması gibi kanun dışı hareketlerinden dolayı, 1294

[m. 1877]

Şubat ayında sadâretden azl ve İtalyaya nefy olundu. 1295 [m. 1878] Şubât ayında da (Meclis-i Meb’ûsân) kapatılarak birinci meşrûtiyyete son verildi. Hakîkatda, Abdülhamîd hân, irâde-i seniyye ve Meclis-i vükelâ (Bakanlar kurulu) karârı ile meclisi ta’tîle sevk etdi. Meşrûtiyyeti ve Anayasayı ilgâ etmedi. Mecli­si ve bu Anayasayı ilgâ etmiş olsaydı belkide haklı ve isâbetli iş yapmış olurdu. Çünki, bü Anayasa, Amavud, çerkes, ram, ermeni ve yahudileri meclise şokmuş, türk meb’ûslann sayısı yarıyı bulmamışdı. Ba’zı meb’ûslar, kendi dillerinin de resmî dil olmasını istemiş, muhtâriyyet, bağımsızlık isteyenleri de olmuş- du. Alman büyük devlet adamı Bismark, müşîr (Mareşal) Alî Nizâmî pâşaya: (Bir devlet, millet-i vâhideden mürekkeb olma­dıkça, parlamentosunun faidesinden ziyâde mazarratı olur) demiş, millet meclisinin dağıtılmasını yerinde bulmuşdur.

Rus orduları, Yeşilköyde iken, 1295 [m. 1878] Mayıs ayında, şu’ûru avdet etmiş olan beşinci Muradı tekrar tahta çıkararak kendi de Sadr-ı a’zam olmak sevdâsı ile, gazeteci Alî Suâvî, Çırağan sarayını basdı. Beşiktaş muhâfızı Haşan pâşa, asâsmı Alî Süâvînin kafasına vurarak, onu ve sonra ihtilâlci Balkan göçmenlerinden 23’ünü öldürdü. Darbe hareketi iki sâatda basdırıldı.

Osmânlı sultânları otuzaltı aded olup, onüçüncüsünde ta- vakkuf [duraklama], yirmincisinde inhitât [gerileme] devrleri başlamışdır. Otuzaltı sultânın ismleri aşağıdadır:

Sıra No. İsmi ve babası__________ Tevellüdü Cttlûsn____ Veffttı

Metin Kutusu: 656	699 [1299]	726 [1326]
687	726 [1326]	761 [13591
726	761 [1359]	791 [1389]
761	791 [1389]	805 [1403]
790	816 [1413]	824 [1421]
806	824 [1421]	855 [1451]
833	855 [1451]	886 [1481]
851	886 [1481]	918 [1512]
  1. Sultân Osman bin Ertuğrul gâzi
  2. ”     Orhan bin Osmân hân
  3. ”     Murâd bin Orhân hân
  4. ”     Bâyezid bin Murâd hân Saitanatda onbir sene fasıla olmuşdur.
  5. ”     Muhammed bin Bâyezid hân
  6. ”     Murâd bin Muhammed hân
  7. ”     Fâtih Muhammed bin Murâd hân
  8. ”     Bâyezid bin Muhammed hân
9 Selîm bin Bâyezid hân 872 918 [1512] 926 [1520]
10 »» Süleyman bin Selîm hân 900 926 [1520] 974 [1566]
11 >>  Selîm bin Süleymân hân 929 974 [1566] 982 [1574]
12 99 Murad bin Selîm hân 953 982 [1574] 1003 [1595]
13 tt Muhammed bin Murâd hân 974 1003 [1595] 1012 [1603]
14 it Ahmed bin Muhammed hân 998 İ012 [1603] 1026 [1617]
15 »» Mustafa bin Muhammed Hân 1000 1026 [1617]  
16   Osman bin Ahmed Han 1013 1027 [1618J 1031 [1622]
• > Mustafa bin Muhammed hân   ro3i [1622] 1048 [1639]
17 »» Murâd bin Ahmed hân 1020 1032 [1<?23] 1049 [1640]
18 »> îbrâhim bin Ahmed hân 1024 1049 [1640] 1058 [1648]
19 Muhammed bin îbrâhim hân 1051 1058 [1648] 1103 [1691]
20 tt Süleymân bin îbrâhim hân 1052 1099 [1687] 1102 [1691]
21 tt Ahmed bin îbrâhim hân 1053 1102 [169« 1106 [1695]
22   Mustafâ bin,Muhammed hân 1074 1106 [1695] 1115 [1703]
23 ■91 Ahmed bin Muhammed hân 1084 1115 [1703] 1149 [1736]
24 ti Mahmûd bin Mustafâ hân 1108 1143 [1730] 1168 [1754]
25 »» Osman bin Mustafâ hân 1112 1168 [1754] 1171 [1757]
26 tt Mustafâ bin Ahmed hân 1129 1171 [1757] 1187 [1773]
27 tt Abdülhamîd bin Ahmed hân’ 1137 1187 [1773] 1203 [1789]
28 19 Selîm bin Mustafâ hân 1175 1203 [1789] 1223 [1808]
29 tt Mustafâ bin Abdülhamîd hân 1193 1222 [18Ö7] 1223 [1808]
30 tt Mahmûd bin Abdülhamîd hân 1199 1223 [1808] 1255 [1839]
31 tt Abdülmecîd bin Mahmûd hân 1237 1255 [1839] 1277 [1861]
32 tt Abdül’azîz bin Mahmûd hân 1245 îtll [1861] 1293 [1876]
33 tt Murâd bin Abdülmecîd hân 1256 30 Mayıs 1876 1322 [1904]
34 tt Abdülhamîd bin Abdülmecîd hân 1258 [m. 1842] 1293 11 Şa*bân    
      [1876 1 Eylül] 1336 [1918]
35 tt Reşâd bin. Abdülmecîd hân 1260 1327 [1909] 1336 İ1918]
36 tt Vahîdeddîn bin Abdülmecîd hân 1277 1336 [1918] 1344 [1926]

Osmânlı devleti Avrupada Viyanaya ve Kârpat dağlarına kadar yayıldı. Macaristan* Romanya, Basarabya, Kırım ve Asyada Hemedan ve Tebriz ve Basra.Körfezi, Ummân denizi sâhilleri ve Afrikada Sûdan, Büyük sahra, Libya, Tunus, Cezâ* yir ele geçdi.

Devletin kurulması ve genişlemesi harb ile olduğu için, harb sanâyi’inde çok ileri gidildi. Avrupada ateşli silahlan ilk olarak Osmânlılar kullandı. Hicretin dokuzuncu ve onuncu asrlarmda Osmânlı fen adamlarının yapdıklan toplar ve koru- ganlar, Avrupada harb tekniğinin başlamasında numûne oldu. Şimdi, Midilli, İstanbul buğazı ve Van istihkâmlarında (Mus­tafa ustanın yapısıdır) ve (Ali ustanın yâdıgândır) damgalan bu|unan büyük toplar turistleri hayrete düşürüyorlar. Bu top­ların İstanbuldan Bağdad, Van gibi uzak yerlere nasıl götürül­düklerine akl erdirilememekdedk. Fâtih Sultân Muhammedin

İstanbulu almak için dökdürdüğü büyük toplan (Urban) isminde bir Macar mühendisi ile (Sanca) isminde bir türk döküm ustası yapmışdır. Dinamit de ilk olarak Fâtih tarafın­dan kullanılmışdır. Gedik Ahmed Pâşa, İtalyada Otrantoyu almca güzel kal’a yapdırdı. İtalyanlar bu .kal’ayı gördükleri zeman hayrân oldular. Harblerde böyle istihkâmlar yapmağa başladılar. Iran seferlerinde yüzellibin kişilik orduların sevk ve İdâresinin büyük bilgi ve mehârete muhtâc olduğu şübhesizdir. Böylece Osmânlı imparatorluğu, o zeman, Avrupada en ileri devlet olmuşdu. Mi’marlıkdaki üstünlüğün şâhidleri, büyük câmi’ler ve medreselerdir. Fâtih câmi’ini yapan Mi’mar îlyâ- sın, Bâyezîd câmi’ini yapan Mi’mar Kemâleddinin ve Süleymâ- niye ve Şâhzâde câmi’lerini yapan Mi’mar Sinânın ve dahâ nice mi’marların büyük üstad olduklannı eserleri göstermekde­dir. Bursada Çelebî Sultân Muhammed câmi’inde ve türbe­sinde olan çok kıymetli çinileri (Deli Mehmet usta) yapmışdır. Bunların ba’zılarmda (Ameli Muhammed Mecnûn) imzâsı hâlâ görülmekdedir. Hindistân pâdişâhı Hümâyûn şâh, sultân Süleymandan inşâ’ât ustaları istemiş, Mi’mar Sinânın şâkirdle- rinden Mûsa usta gönderilerek Hindistanda Osmânlı inşâ’âtı üzere büyük ve mükemmel binâlar yapılmışdır. Osmânlı med­reselerinde okutulmuş olan fizik, matematik ve astronomi derslerinin kitâblan ve harb sanayi’ine âid yazılar Süleymâniye kitâblığmda hâlâ mevcuddur.

Osmânlılarda zirâ’at ve ticâret de çok ilerlemişdi. Her konuda iş bölümü yapılmış, bütün millet kendi işinde arı gibi çalışıyordu. Millet servet ve refâh içinde yaşıyor, din kardeşi olarak sevişiliyor, devlet reîsi ya’nî pâdişahlar, Peygamber vekîli olarak biliniyor, Ona itâ’at etmek büyük ibâdet sayılıyordu.

Osmânlılarda isyân, ihtilâl, devrim gibi şeyler kimsenin aklına gelmiyordu. Din düşmanlarının, haçlıların, yahudilerin, masonlann, şî’î ve vehhâbî gibi ehl-i sünnet düşmanlarının, yurt dışından yapdıkları kışkırtmalarla çıkardıkları Samavneli oğlu Bedreddin, Celâlî, Hurûfî ayaklanmaları, milletin güç birliği ile az zemanda basdınlmışdır. Fâtih Sultân Muham­med, Uzun Hasen isyânım basdırmağa giden askere yüz yük akça hediye etmişdi ki, altı milyon altın lira demekdir. Sultân Süleymân zemanında bir dirhem, ya’nî yaklaşık üçbuçuk gram gümüşden üç akça basılırdı. Bir akçada yaklaşık bir gram gümüş vardı. Sonraları gümüş mikdârı azaltıldı. Sultân Süley-

man zemanmda Mekke kadılığı ihdâs edildi. Sinân Pâşanın Yemen seferinden sonra, Cidde gümrüğü gelirlerinin yansı Mekke şeriflerine bağışlandı. Daha sonra, (Hicaz beyler beyi) isminde vâlîlik yapıldı. Her sene hac zemanmda, halîfeler tarafından Mekke şeriflerine ve oradaki ilm adamlarına (Surre-i Hümâyûn) denilen hediyyeler gönderilirdi. Kınm hân­ları kendileri para basdırır ve cum’a hutbelerinde Osmânlı halîfelerine düâ ederdi. Kırkbin askerleri olup Moskovaya kadar ilerlemişler, Ruslardan vergi almışlardı. 728 senesinde Bursada altun para basıldı. Hicretin 797 senesinde Anadolu hisân kal’ası yapıldı.

Hicretin 922 senesinde İstanbulda tersâne kuruldu. O zemanın en büyük gemileri yapıldı. 932 de Sultan Süleyman, Fransayı, himâyesi altına aldı. Haliçde yapılan Osmânlı donan­ması 945 de Avrupa devletleri birleşik donanmasına gâlib geldi. 967 de Malta açıklarında haçlı donanması yok edildi. 987 de Takıyyüddîn efendinin başkanlığındaki heyet, yıldızlan tet­kik ve Logaritma cedvelleri ile hesab yapdı. 1067 de Osmânlı donanması Venedik donanmasını mağlub etdi. 1135 de Üskü- darda Osmânlı matba’ası kuruldu. 1205 de deniz harb okulu kuruldu. 1242 de Osmânlı tıb fakültesi kuruldu. 1253 de Unka- panında Mahmûdiyye köprüsü, 1254 de karantina yapıldı. 1260 da Karaköy ile Eminönü arasında ^lecîdiyye köprüsü yapıldı. 1268 de, (Şirket-i Hayriyye) isminde boğaziçi vapurları işletmesi kuruldu. 1272’de İstanbul ile Varna arasında deniz altı telgraf hattı yapıldı. 1279 da Basra ile Karaşi arasında telgraf hattı yapıldı. 1284 de Sultânı liseleri, 1285 de san’at okulları, 1287 de Orman ve ma’denler mektebi, 1288 de İstan­bul tramvay ve itfâiyye alayı, 1290 da İzmid demiryolu ve Galata tüneli yapıldı. İkinci Abdülhamîd hânın yapdığı sayısız hizmetlerinden bir kısmı 9.cu maddedeki isminde yazılıdır. Bu arada Osmânlı donanmasını en modern vasıtalarla yeniledi. İngiltereden sonra Avrupada ikinci derecede oldu.

1310

[m. 1892]

senesi sâlnâme-i Bahrî, ya’nî takvimi, OsmanlI donanmasını uzun anlatmakdadır. 175.cisahîfesinde, 18 aded zırhlı harb gemisinden herbirinin ismi, tonilatosu, tülü, arzı, zırh kalınlığı, çekdiği su mikdârı, pervâne adedi, makina- nın beygir kuvveti, ateşli silâhları, torjaido kovanı, vazifeye başladığı târih, sür’ati ve aldığı kömür mikdarları yazılıdır. Meselâ, Hamîdiyye firkateyn harb gemisi için bunların: 6700,292 kadem, 9 fus ve 55 kadem, 7 fus, 10 fus ve 24 kadem. 1

pervâne, 6800 beygir kuvveti, 10 ve 15 cm.lik 4 Krup ve bir 300 librelik ağızdan dolma ve 6 Armstrong ve 7 küçük top ve 1 Nordenfeld ve 1 Roket, 2 torpido kovanı bulunduğu, 1301 [m. 1883] de vazifeye başladığı, sür’atinin 13 mil olduğu ,600 ton kömür aldığı bildirilmekdedir. Zırhsız harb gemisi 40 adet, torpido stimbotu, birinci sınıf 13, ikinci sınıf 7, üçüncü sınıf 1, tahtelbahr [deniz altı] 2 dir. Bunlarda çalışan yüzlerce deniz subayının rütbeleri ve ismleri de yazılıdır.

Haydar Paşa tıb fakültesi, Viyana tıb fakültesinden sonra Avrupada en ileri idi. Her bölümün laboratuvarları en yeni âlet ve makinalaria techîz edilmişdi. 1931 senesinde, bu fakültede oku­yanlar, Histoloji laboratuvannda her talebe için birer mikroskop bulunduğunu, her mikroskop üzerinde sultan Abdülhamîd hânın tuğrası, ya’nî ismi oyma olarak yazılı olduğunu söylemişlerdir. Avrupadan getirilen seçme profesörlerin yetişdirdikleri asistan ve doçentler ve hocalar, gençlere en modern tıb bilgilerini veriyorlar. Değerli mütehassıslar yetişiyordu.

Kolağası kimyâger Cevad Tahsin beğin 1321 de (Mekteb-i tıbbiyyeyi şâhâne matbaası) nda bastırdığı kimya kitâbı, bugünkü yeni bilgileri ve analiz usullerini bütün incelikleriyle yazmakdadır. Miralay Mehmed Şâkir beğin 1319 da basılan (Dürûs-i Hayât-i Beşerriyye) kitâbmdaki, modern tıb bilgile­rini görenler ve tıB fakültesinde hijyen profesörü Muhammed Fahri beğin 1324 de basılan (ît’âm ve Tağdiyye) kitâbmdaki tıb bilgilerini okuyanlar ve tıb fakültesinde kimyâ muallimi olan tabib kolağası Vasil Neum beğin 1312 de basılan (İlm-i Kimyâyı Tıbbî) kitâbmı ve yine o sene Mısırda basılan (Hulâsatül Kavlfî tahlîlil-bevl) kitâbını okuyanlar ve mekteb-i tıbbiyeyi şâhâne botanik muallimi tabib Şerefeddin beğin 1305 senesinden beri talebenin ellerinden düşmeyen (ilm-i nebâtât) kitâbını okuyan­lar ve mekteb-i mülkiyeyi şâhâne ve hendese-hane fizik mual­limi Sâlih Zeki beğin (Hikmet-i tâbi’iyye) kitâbını ve bunlar gibi nice kıymetli kitâblan görenler, Sultan ikinci Abdülhamîd Han zemanında çok değerli mütehassıs doktorların ve fen adamlarının yetişdirildiğini tasdîka mecbûr kalmakdadır.

Osmânlı sultanları, ilme, fenne bu kadar ehemmiyyet vere­rek, kıymetli mütehassıslar yetişdirdikleri ve eserler meydana gelmesine vesîle oldukları gibi, islâmiyyete hizmetde de, Abbâsî ve Emevî ve diğer islâm devletlerini geçmiş, bu çalışma­ları ile de târîhde şan ve şöhret bırakmışlardır. Yavuz Sultan

Selîm hân, Kâ’benin içini süpürmeğe mahsus olan süpürgeler­den birisi getirildikde, süpürgeyi bir taç gibi kaldırarak başına koymuşdur. Kendinden sonra gelen sultanların taçlarına koy­dukları süpürge işâreti buradan gelmekdedir. Kânûnî Sultan Süleyman, Arafat meydanındaki tıkanmış olan su yollarını açarak Arafatı ve Mekkeyr suya kavuşdurdu. İkinci Abdülha­mîd Han, bu su yollarını yenideıi temizleyerek ve genişleterek İlâcıları suya doyurdu. Medînedeki Ayn-ı zerkayı Abdülmecîd hân ta’mîr ve tevsi’ eyledi. Vehhâbîler, Mekkede, Medînede, hiçbir kâfirin ve zâlimin yapamayacağı vahşet ile ehl-i sünnet müslimânlan kılıçdan geçirip, Selefden yâdigâr kalmış olan bütün türbeleri, câmi’leri, ziyâret mahallerini yıkdılar. Mukad­des makamları ve kabristanlan çöle çevirdiler. İkinci Sultan Mahmûd hân, Vehhâbî eşkiyasını def ve tard etdikdçn sonra, bütün bu eserleri yeniden inşâ ve ihyâ eyledi. 1235 senesinde Hücre-i Sa’âdete hediyye etdiği şamdanla birlikde gönderdiği aşağıdaki yazı, Osmânlı sultanlarının Resûlullaha olan hürmet ve muhabbetlerinin bir vesikasıdır:

Şamdan ihdâya eyledim cüret yâ Resûlallah!

Murâdımdır Ulyâya hizmet, yâ Resûlallah!

Değildir ravdaya şâyeste, destâviz-i nâçizim,

. Kabûl eyle, kıl ihsân ve inâyet, yâ Resûlallah!

Kimim var hazretinden gayrı, hâlim eyleyeni i’lâm,

Cenâbmdandır ihsân ve mürüvvet, yâ Resûlallah!

Dahîlek, el-emân, sad el-emân, dergâhına düşdüm,

Terahhüm kıl, bana eyle şefâ’at yâ Resûlallah!

DU-âlemde kıl istishâb hân-ı Mahmûd-i adlîyi,

Şenindir evvel ve âhırda devlet yâ Resûlallah!

Mısır ve Yanya ve Mora gibi vilâyetlerin isyânı ve yeni­çerilerin kazan kaldırmaları ve yok edilmeleri ve Rus ordulan- nın saldırmaları sırasında Sultan Mahmûd hân, Mekke ve Medîneyj ancak ta’mir edebilmiş, kendisinden sonra oğlu Abdülmecîd hân, bunları tezyîn için şaşılacak bir himmet ve gayret göstermişdir. Hucre-i Nebeviyyeye döşenmek üzere gönderdiği Kâşî tuğlalar altına kendi el yazısı ile kendi ismini zelîlâne ve hakîrâne yazmışdır. Hele Bâbüsselâm kemerine yazılmak üzere hâzırlanan yazıdaki şâhâne kelimeleri kabûl etmeyerek, iki cihânın saltanatı Resûlullaha mahsûsdur, demişdir.

— 3.7R—

İkinci Sultan Abdülhamîd hânm bu mübârek beldelere ve bunların şefâ’at sâhibi efendisine yapdığı hürmet ve hizmetler, öncekilerin hizmetlerini kat-kat aşmışdır. İhsanları ve hizmet­leri yalnız Ümerâya ve Ulemâya ve makamlara mahsûs kalma­mış, ehâlînin ve fakirlerin hepsine ulaşmışdır. Mes’cid-i harâmı gözleri kamaşdıracak derecede ta’mir ve tezyin etmiş. Hadîce- tül Kübrânın türbesini ve Mevlidin-Nebî ile Mevlid-i Fâtıma olan binâları, benzeri olmayacak şeklde ihyâ etmiş, Minâ şehrini su şebekeleri ile doldurmuşdur. Seyyid Ahmed Rıfâînin ve diğer Velî­lerin türbelerini fevkal’âde bir himmet ile ta’mîr etmişdir. Mekkede Gayretiyye ve Hamîdiyye piyade kışlalarıyla, topçu kışlası ve hükümet konağı yapdırmışdır. Osmanh halîfelerinin herbirinm (Hâdimül-haremeyn) olduklarını, eserleri bütün dünyâya i’-lân etmekdedir. Vehhâbî eşkiyâları, Haremeyn-iA şerîfeyni tekrâr ele geçirdikden sonra, bu behâ biçilemiyen târîhî eserleri, güzel san’atları, sinsice yok etmekde, böylece bozuk inançları ile ve barbarca saldırıları ile islâmiyyeti içerden yıkmakdadırlar.

İkinci sultan Abdülhamîd hân memleketin her köşesinde aynı seki ve değerde liseler yapdırdı. 1950 senesinde Bursa askerî lisesinin kumandanı, Bursa erkek lisesini ziyârete git- mişdi. Lise müdîri kimyâger Rıfat beğe, (okulun en iyi odasını kendinize ayırmışsınız. Böyle haksızlık olurmu?) dedi. Rıfat beğ, (Bu mektebin her odası böyle güzel, havadar ve hoşdur. Ben Manastırda bu binâda okudum. Sultan Abdülhamîd hân, büyük şehrlerde hep aynı binâları, aynı güzellikle ve aynı metâ- net ile yapdırmışdır. Bu binânın ia’mıre ihtiyâcı hiç olmadı. Hâlbuki, karşımızda geçen sene yapılan ticâret lisesinin bu sene duvarları çatladı. Şimdi ta’mir ediliyor) dedi ve târîhî birçok bilgiler verdi. Ankara’da, Yenişehr istasyonundaki kayaların üstünde (Ankara lisesi) de Bursadaki lisenin aynı idi.

Ankara vâlîlerinden Âbidîn paşa, Elmadağından Anka- raya tatlı su getirmek için halkdan para toplamışdı. İşe başla­mak için halîfeden izn istedi. İkinci Abdülhamîd hân, vâİîye gönderdiği cevâbda (susuzlara su vermek çok sevâbdır. Dîni­mizin enirlerinden biridir. Bu vazîfe ve şeref bana âiddir. Top­ladığın paraların hepsini sâhiblerine geri ver. Bütün masrafı hazîne-i şâhânemden olmak üzere hemen işe başla. Milletimi iyi suya kavuşdur!) dedi. Az zeman içinde AnkaralIlar tatlı suya kavuşduruldu.

îkinci Sultan Abdülhamîd hânın Osmânlı devletini her bakımdan ilerletmesi, güçlendirmesi, islâm düşmanlarının ve en başta İngilizlerin harekete geçmesine sebeb oldu. 1308 [m. 1890] senesinde politik ve masonik faaliyete geçdiler. Birkaç harbiye ve tıbbiye talebesi tarafından (İttihat ve terakki cem’ iyyeti). kuruldu. Yedi sene sonra, haber alınarak dağıtıldı. Bir­kaç üyesi Parisde çalışmalarına devâm etdi. Halîfe, mit başkanı Orgeneral Ahmed Celâleddîn paşayı Parise gönderdi. Nasihat­leri tesîr ederek üyelerden çoğu tevbe etdiler. Ancak Ahmed Rıza beğ ve birkaç arkadaşı nasihat dinlemediler. Haçlı kuvvet­ler tarafından yağdırılan paralarla daldıkları liiks hayâtdan, kadınlı, içkili sefâhet âleminden ayrılmak istemediler. Hele Ahmed Rıza beğ, parlamento başkanlığına getirileceği va’dinin sevinci ve serhoşluğu. içinde, türk düşmanlarının kuklası hâline gel- mişdi. Halîfeye karşı basın propagandasına başladılar. 1326 [m. 1908] senesinde ikinci meşrûtiyyetin i’lânma ve bir sene sonra da, Halîfenin tahtdan indirilmesine sebeb oldular. Sonra­dan arkadaşları, bunu kıskanarak kendisini Millet meclisi baş­kanlığından atdılar. Onların düşmanı hâline geldi. Cumhuriyet gazetesinde, yayınlanan hâtırâtmda, vaktiyle küfürler etdiği ikinci Abdülhamîd hânı, överek ve pişman olduğunu bildirerek öldü.

Aynı hâl, Sultan ikinci Abdülhamîd hânı, tahtdan indiren Talat, Enver ve Cemal paşalarda da tecellî etdi. Onun büyüklü­ğünü anlayamadıklarını i’tirâf edip, hayatlarını hüsrânla bitirdi­ler. 1326 [m. 1908] senesinde devlet idâresini ellerine geçiren gençler, câhil, tecrübesiz, dünya ve memleket şartlarından gâfil gözü kapalı adamlardı. Kimi, telgraf memûru iken başbakan oldu. Kimi yarbay iken otuzüç yaşında harbiyâ nâzın ve baş­kumandan vekili, kimi jandarma teğmeni iken dâhiliye nâzın oldu. İttihâd ve terakkîdlerin zulm ve işkencelerinin ve bunun kan­lı olmasının, sultan Abdülhamîd devrini aratmış olduğunda bütün târîhciler birleşmekdedirler. İttihâd ve terakki cem’- iyyeti, Türkiye’de kötü bir particilik hayâtının başlamasına, bölücülüğe yol açdı. Particiler, birbirlerine düşman gibi oldular. Bu yüzden balkan harbi ve birinci cıhân harbi gayb edildi. Nihâ- yet imparatorluk parçalandı.

Sultan ikinci Abdülhamîd hânın tahtdan indirilmesi ile din işlerine de fesâd karışdı. İttihâd ve terakki fırkasına kaydlı

olan câhiller, hattâ masonlar, din işlerinde yüksek mevki’lere getirildi. İlk iş olarak, sultan Abdülhamîd hânın son şeyh-ül- islâmı Muhammed Ziyâ-üd-dîn efendi, vazifesinden alındı. Bu yüksek makama 1328 [m. 1910] da Mûsa Kâzım efendi geti­rildi. Bu zât, koyu ittihatçı ve mason idi. Bunun gibi, islâmiy- yete uymıyan hareketlerinden ve sapık yazılarından dolayı ikinci Abdülhamîd hân tarafından nefy edilmiş, Iraka ve Fizana sürülmüş olan bölücü kimseler, İstanbula getirilip, ken­dilerine din işlerinde vazifeler verildi. Bu câhil ve partizan kimseler, bozuk, sapık, din kitâblanmn yazılmasına, yayılma­sına, önayak oldular. Abdülhamîd hân zemanmda yazılan din kitâblan, bir ilm heyeti tarafından tedkîk edilirdi. Tasdîk edi­lip, izn verilenler basdınlırdı. Böylece, o târihlerde basılan din kitâblarına güvenilir. 1327 [m. 1909] den sonra din kitâblan salâhiyyetli âlimler tarafından kontrol edilmez oldu. Bu kitâb- lardan, ancak vesikalar vererek, yazılanlara güvenilir. Ne oldukları belirsiz kimselerin ve şî’îlere, vehhâbîlere satılmış olan mezhebsiz din adamlannm yazdıktan bozuk kitablan okuyan müslimân yavrulan, temiz gençler, dîni yanlış öğrendiler. Böyle câhil yetişdirilen müslimânlardan ba’zılan, siyâset canbazla- nnın tutaklarına düşdüler. Kendi partilerinden olmıyanlara kâfir diyecek kadar taşkınlık yapanları oldu. Müslimânlar ara­sındaki bu fitne, islâm düşmanlarının, işlerine yaradı. İslâmiyye­ti yok etmek planlannın gerçekleşmesini kolaylaşdırdı. İşte bunun için, Allahü teâlâ, müslimânlann bölünmelerini yasak etmiş, kardeş olduklarını bildirmiş, sevişmelerini, vatan düş­manlarına karşı birleşerek kuvvetli olmalarını emr etmişdir. (Birleşmemiz kâfirleri korkutur ve Allahın yardım etmesine sebeb olur. Tefrikaya düşmemiz kâfirleri sevindirir ve Allahın gadabma uğramamıza sebeb olur) nasihati, her müslimâmn kalbine işlenmiş olmalıdır.

  1. — ÖMER BİN ABDÜL’AZÎZ : Emevî halîfelerinin sekizincisidir. Mervanm torunudur. Valdesi Ümmü Asım bint-i Âsim bin Ömer-ül Hattâbdır. 60 da ya’nî hazret-i Mu’ âviyenin vefâtı yılında Medînede tevellüd etdi. Babası Mısır vâlisi olunca, Mısıra gitdiler. Oğlunu Medîneye tahsile gön­derdi. Enes bin Mâlik, Abdüllah bin Ca’fer Tayyâr ve Sa’îd bin Müseyyeb ve başka zâtlardan ders aldı. Babası ölünce amcası olan halîfe Abdülmelik bunu Şama getirdi. Kızı Fâtımayı buna verdi. 99 da amcası oğlu Süleyman vefât edince halîfe oldu.

Çok âdil idi. İkinci Ömer denmeğe lâyık idi. Hazret-i Mu’ âviyenin vefâtından sonra hutbelerde Ehl-i beyte la’net oku­mak âdet olmuşdu. Halîfe olunca, ilk iş olarak bu âdeti kaldırdı. Ehl-i beyte çok saygı gösterir ve yardım yapardı. 101

[m. 720]

de kırkbir yaşında iken kölesi tarafından zehrlendi. Beyaz, ince ve nazik yüzlü, za’if, güzel sakallı, tatlı ve sevimli idi. Biniciliğe çok meraklı idi. Enes bin Mâlik «radıyallahü anh» buyurdu ki, imâmlık yapmakda, Resûlullah efendimize Ömer bin Abdjü’azîzden dahâ çok benziyeri kimse görmedim. Malatya şehrini rumlardan, yüzbin esîr karşılığı satm aldı. İbnülcevzî, bunun hayâtını, büyük bir dld hâlinde yazmışdır «rahime-hullahü teâlâ». 6, 32, 36, 87.

  1. — ÖMER BİN HATTÂB : Eshâb-ı kirâmın en büyüklerinden, Aşere-i mübeşşeredendir. Resûlullahın ikinci halîfesidir. Dokuzuncu dedesi olan Kâ’b, Resûlullahın yedinci babasıdır. Annesi Hanteme bint-i Hişâm, Ebû Cehliıi laz kar­deşi idi. Hicretden kırk sene önce tevellüd etdi. Kureyşin büyük­lerinden idi. Çok güzel konüşurdu. Önce Resûlullaha düşman idi. Bi’setin ya’ni Resûlullaha, peygamber olduğu bildirildiği günün altıncı yılında, Resûlullahın amcası hazret-i Hamza îmâna gelince, müslimânlar çok kuvvetlendi. Çok sevindiler. Bu iş Kureyş kâfirlerine güç geldi. İleri gelenleri toplandılar. (Muhammedin adamları çoğalıyor. Bunu önlemeğe çâre bula­lım) dediler. Herbiri birşey söyledi. Ebû Cehl (Muhammedi öldürmekden başka çâre yokdur. Bunu yapana, şu kadar deve, bu kadar da altun veririm) dedi. Ömer bin Hattâb yerinden fırladı. (Bu işi, Hattâb oğlundan başka yapacak yokdur) dedi. Ömeri alkışladılar. (Haydi Hattâb oğlu! Görelim serti) dediler. Ömer kılınanı çekerek yola düşdü. Nu’aym bin Abdüllaha rastladî.(Bu şiddet, bu hiddetle nereye yâ Omer?) dedi. O da, (Millet arasına ikilik sokan, kardeşi kardeşe düşman eden Muhammedi öldürmeğe gidiyorum) dedi. (Yâ Ömer! Güç bir işe gidiyorsun. Onun Eshâbı, çevresinde, pervâne gibi dolaşı­yor. Ona bir şey olmasın diye titreşiyorlar. Ona yaklaşmak çok zordur. Onu öldürsen bile Abdulmuttalib oğullarının elinden yakanı nasıl kurtarabilirsin?) dedi. Ömer, bu sözlere çok kızdı. (Yoksa, sende mi onlardan oldun? Önce senin işini bitireyim) diye, kılınca sarıldı. (Yâ Ömer! Beni Bırak! Kardeşin Fâtıma ile, zevci Sa’îd bin Zeyde git ki, ikisi de müslimân oldu), dedi. Ömer, onlann müslimân olduğuna inanmadı. (Eğer inanmaz­san, git sor! Anlarsın) dedi. Ömer şaşaladı. Bu işi başarırsa, din

ayrılığı ortadan kalkacak, fekat arabların âdeti olan kan da’ vâsi hâsıl olacakdı. Kureyş ikiye bölünecek. Birbiri ile çarpışa- cakdı. Böylece, değil yalnız Ömer, bütün Hattâb oğullan öldürülecekti. Fekat Ömer, çok kuvvetli,cesûr ve öfkeli oldu­ğundan bunları düşünememişdi. Kardeşini merak edip hemen evlerine gitdi. O anlarda (Tâhâ) sûresi yeni gelmiş, Sa’îd ile Fâtıma, bunu yazdırıp, Habbab bin Eret adındaki sahâbîyi evlerine getirmiş, okuyorlardı. Ömer, kapıdan bunların sesini duydu. Kapıyı çok sert çaldı. Ömeri, kiline belinde, kızgın görünce,t yazıyı sakladılar. Habbâbı gizlediler. Sonra kapıyı açdılar. İçeri girince (Ne okuyordunuz?) dedi. Sa’îd (Birşey yok) dedi. Ömerin kızması artarak, (İşitdiğim doğru imiş. Siz de, onun sihrine aldanmışsınız), dedi. Sa’îdi yakasından tutup, yere atdı. Fâtıma kurtarayım derken, onun yüzüne de öfkeli bir tokat indirdi. Yüzünden kan akdi. Ömer kanı görünce, karde­şine acıdı. Biraz sendeledi. Fâtımanın canı yandı. Kana boyandı ise de, îmân kuvveti, kendisini harekete getirip, Allahü teâlâya sığınarak, (Yâ Ömer! Niçin Allahdan utanmazsın? Ayetler ve mu’cizeler ile gönderdiği Peygambere inanmazsın? İşte ben ve zevcim, müslimân olmakla şereflendik. Başımızı kessen, bundan dönmeyiz) dedi ve kelime-i şehâdeti okudu. Ömer, ne yapacağını şaşırdı. Yere oturdu. Yumuşak sesle, (Hele şu okuduğunuz kitâbı çıkarınız) dedi, Fâtıma getirdi. Ömere verdi. Ömer, güzel okuma bilirdi. Tâhâ sûresini oku­mağa başladı. Kur’ân-ı kerîmin fesâhatı, belâgatı, ma’nâları ve üstünlükleri kalbini çok yumuşatdı. (Göklerde ve yer yüzünde ve bunların arasında ve toprağın altındaki şeyler hep Onundur) âyetini okuyunca, derin düşünceye daldı. (Yâ Fâtıma! Bu bit­mez tükenmez varlıklar, hep sizin tapdığınız Allahın mıdır?) dedi. Kardeşi (Evet, öyle ya! Şübhe mi var?) dedi. (Yâ Fâtıma! Bizim binbeşyüz kadar altundan, gümüşden, tunçdan, taşdan oymalı, süslü heykellerimiz var. Hiçbirinin, yeryüzünde birşeyi yok!) diyerek, şaşkınlığı artdı. Biraz dahâ okudu. (Ondan baş­kasına tapılmaz, bel bağlanmaz. Herşey, ancak Ondan beklenir. En güzel ismler Onundur) âyetini düşündü. (Hakîkaten, ne kadar doğru) dedi. Habbâb bu sözü işitince^yerinden fırladı. Tekbîr getirdikten sonra, (Müjde yâ Ömer! Resûlullah Allahü teâlâya düâ ederek,(Yâ Rabbî! Bu dîni, Ebû Cehl ile yâhud Ömer ile kuvvetlendir) buyurdu. İşte bu devlet, bu se’âdet sana nasîb oldu) dedi. Bu âyet-i kerime ve bu düâ, Ömerin kalbindeki düşmanlığı sildi, süpürdü. Hemen, (Resûlullah nerede?) dedi.

Kalbinde, Resûlullah sevgisi yanmağa başladı. O gün, Resûl-i ekrem «sallallahü aleyhi ve sellem» Safâ tepesiyanında, Erka­nım evinde Eshâbına nasihat veriyordu. Eshâb-ı kirâm toplan­mış, onun nûrlu cemâlini görmekle, tatlı te’sîrli sözlerini işitmekle kalblerini cilâlıyor, rûhlarmı ferahlatıyorlardı. Son­suz lezzet, zevk ve neş’e içinde hâlden hâle dönüyorlardı. Ömeri buraya getirdiler. Ömerin kılında geldiği görüldü. Ömer heybetli, kuvvetli olduğundan, Eshâb-ı kirâm, Resûlulla- hın etrâfını sardı. Hazret-i Hamza (Ömerden çekinecek ne var, iyilik ile geldi ise, hoş geldi. Yoksa o kılmcını çekmeden, ben onun başını yere düşürürüm) derken, Resûlullah (Yol verin, içeri gelsin!) buyurdu. Biri sağında, biri solunda, ötekiler tetikte olarak içeri girdi. Cebrâil «aleyhisselâm», dahâ önce, Ömerin îmân etdiğini, yolda olduğunu haber vermişdi. Resû­lullah, Ömeri tebessüm buyurarak karşıladı ve (Bırakınız, yanından ayrılınız) buyurdu. Bırakdılar. Resûlullahın önünde diz çöktü. Resûlullah, Ömerin kolundan tutup (İmâna gel yâ Ömer!) buyurdu. O da temiz kalb ile kelime-i şehâdeti söyledi. Eshâb-ı kirâm, sevinçlerinden yüksek sesle tekbîr getirdi. O zemana kadar gizli îmâna gelirlerdi. Hazret-i Hamzanın ve üç gün sonra hazret-i Ömerin müslimân olması ile, Müslimânlar kuvvetlendi. Ömer «radıyallahü anh» (Kardeşlerimiz ne kadar­dır?) dedi. (Seninle kırk olduk) dediler. (Öyle ise, ne duruyo­ruz? Haydi çıkalım, Harem-i şerife gidelim. Açıkça okuyalım!) dedi. Resûlullah kabûl buyurdu. Önde Ömer, sonra Alî, ondan sonra Resûlullah, sağında Ebû Bekr, solunda Hamza, arka­sında öteki Sahâbîler yürüyerek Harem-i şerife gitdiler. Kurey- şin ileri gelenleri, orada Ömerden müjde bekliyorlardı. Ömer Muhammedîleri toplamış getiriyor dediler. Sevindiler. Ebû Cehl, zekî, cin fikrli olduğundan, bu gelişi beğenmedi. İleri vanp (Yâ Ömer! Bu ne?) dedi. Hazret-i Ömer hiç aldırış etme­den (Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden resûlullah) dedi. Ebû Cehl, ne diyeceğini şaşırdı. Dona kaldı. Hazret-i Ömer «radıyallahü anh» bunlara dönerek,(Beni bilen bilir. Bilmiyen bilsin ki, Hattâb oğlu Ömerim. Karısını dul, çocuklarını yetim bırakmak istiyen, yerinden kıpırdasın!) dedi. Hepsi geriye çekilip dağıldılar. Ehl-i islâm, Harem-i şerîfde saf olup, yüksek sesle tekbîr aldı. İlk olarak meydânda nemâz kıldılar. Hazret-i Ömer, o günden sonra, dayısı Ebû Cehle ve kâfirlerin ileri gelenlerine meydân okudu.

Eshâb-ı kirâm, Medîneye gizli hicret etmişdi. Ömer «radı- yallahü anh» silahlarını kuşanarak, açıkça hicret etdi. Medî­neye daha önce varıp, Resülullahın teşrif etmekde olduğunu müjdeledi. Bütün gazâlarda bulundu. Arslan gibi döğüşdü. Uhudda Resülullahın yanından ayrılmadı. Dâimâ doğru söyle­diği için (Fârûk) buyuruldu. Resülullahın vefâtında karışıklık çıkmasını önledi. Halîfeye, her işinde yardım etdi. Halîfe Ebû Bekr, vefât edeceği zeman, Eshâb-ı kirâmın ileri gelenlerini çağırıp, görüşdükten sonra, hazret-i Ömeri halîfe ta’yîn etdi. Onüçüncü yılda halîfe oldu. Emîrülmü’minîn ismini aldı. Az zemanda o kadar çok yer aldı ki, târihcileri şaşırtdı. Kudüse gidip, adâleti ile ramları hayrân bırakdı. Kadsiye zaferini kaza­narak, orduları Azak denizine kadar ilerledi. Tunusa kadar feth olundu.

Dörtbinden ziyâde câmi’, mescid yapıldı. Hazret-i Mu’ âviyeyi «radıyallahü teâlâ anh» Şam vâlîsi yapdı. Kendi de Şama geldi. Her sene hac yapdı. On buçuk sene ve yedi gün, dünyâda hiç görülmemiş bir adâlet ile halifelik yapdı. 23.cü yıl zilhiccesinde, bir sabâh nemâzma giderken, Mugîre-tebni Şu’be hazretlerinin kölesi Ebû Lü’lü’ Firuz tarafından bıçakla kamına vurularak yirmidört sâat sonra, 63 yaşında şehîd oldu. Hucre-i se’âdete defti edildi «radıyallahü teâlâ anh».

Çok âdil, âbid, çok merhametli, aşağı gönüllü, fakirlikle yaşar bir zât idi. Kudüse giderken deveye, kölesi ile nöbetleşe biniyordu. Şehre girerken deveye binme sırası kölesine geldiği için devenin önünde yürüyordu. Kuvveti, adli, askerleri, üç kıt’ayı titreten islâm halîfesini görmeğe gelenleri hayretde bırakmışdı. O derece âdil idi ki, kendi oğlu günâh işleyince Allahü teâlânın emri kadar sopa vurulmasını emr etdi. Eshâb-ı kirâm yalvardıklan hâlde, bir değnek eksik vurulmasına râzı olmadı ve oğlu bu yüzden öldü. Çok acıdı ve üzüldüğünü bildirdi ise de, pişmân olmadı. Ölünciye kadar, bütün âlem-i islâm, Resûlullah zemanındaki huzûr, safâ ve râhatlık içinde yaşadı. Çeşidli hadîs-i şeriflerle medh olundu. (Benden sonra peygamber gelseydi, Ömer peygamber olurdu) hadîs-i şerîfî, yüksekliğini anlatmağa yetişir. Faziletini, kıymetini bildirmek için, din âlimleri ve dinsizler tarafından cildlerle kitâb yazıldı. Eshâb-ı kirâma derecelerine göre saygı gösterirdi. Bedr gazâ- sında bulunanlara dahâ çok kıymet verirdi. Hâşimîleri hepsin­den üstün tutardı. Hazret-i Alîyi hepsinden yüksek bulundurur, işlerinde ona danışırdı. Hazret-i Ömeri medh eden

hadîs-i şeriflerin çoğunu hazret-i Alî bildirmişdir. 9, 10, 14, 19, 26, 36,44, 49, 52, 53, 54, 5i, 62, 63,64,65,73,74,75,77,78, 81, 102, 105, 116, 128, 129, 131, 134, 148.

  1. — RÂFİ’Î: Ebiilkâsım Abdülkerîm bin Muhammed büyük âlimlerdendir. 623 [m. 1226] da Kazvmde vefât etdi. «rahime-hullahü teâlâ». İmâm-ı Şâfi’înin «rahime-hullahü teâlâ» (Müsned) kitâbını şerh etdi. Tefsîr ve hadîs ve fıkh kitâblan vardır. Şâfi’î mezhebinde çok kitâb yazdı. Bunlar arasında (Muharrer) kitâbı çok kıymetlidir. Bunu çok âlimler şerh veyâ ihtisâr etmişdir. İmâm-ı Nevevînin «rahime-hullahü teâlâ» ihtisâr ederek (Minhâc) adını verdiği kitâb çok kullanılmakdadır. Minhâcın şerhleri arasında en kıymetlisi; Ahmed ibni Hacer Heytemî Mekkînın «rahime- hullahü teâlâ» şerhidir. (Tuhfe) adındaki bu şerh dört cilddir. 53.
  2. — REBİ’ BİN HAYSEM: Tâbi’îndendir, Küfe şeh­rinde zühd ve takvâsı ile meşhûrdur. Son zemanında felç has­tası oldu. 63 de vefât etdi «rahime-hullahü teâlâ». 85.
  3. — REBİ’ BİN MEYSERE: Eshâb-ı kirâmdandır. Bedrde bulunmadı. Hayberde bulundu. Resûlullahın, müt’a nikâhım yasak etdiğini bildirenlerden biridir. 130.
  4. — RUKAYYE: Resûlullahın ikinci kızıdır. Anası, Hadîce-tül-kübrâdır. Hazret-i Osmânın zevcesidir. Önce, Ebû Lehebin oğlu Utbeye nişanlı idi. Sonra Ebû Leheb ile zevcesi, Resûlullaha eziyyet vermek için, oğlunu vaz geçirdi. Hazret-i Osmân ile Habeşe hicret etmişdir. Orada Abdüllah adında bir oğlu oldu. Abdüllah, hazret-i Rukayyeden sonra, dördüncü yılda, altı yaşında vefât etdi. Hazret-i Rukayye, hicretin ikinci yılında hastalanıp Bedr gazâsının zafer müjdesi Medîneye gel­diği gün vefât etdi «radıyallahü teâlâ anhâ». 127.
  5. — SA’D BİN EBÎ VAKKÂS: Eshâb-ı kirâmm büyük­lerindendir. Aşere-i mübeşşeredendir. İlk müslimân olanların yedinçisidir. Onyedi yaşında iken müslimân oldu. Bütün gazâ­larda bulundu. Kahramanca döğüşdü. İlik ok atan budur. Çok nişancı idi. Uhud gazâsmda, Resûlullah «sallallahü aleyhi ve’ sellem» düşmandan gelen okları yerden toplayıp buna verirdi. (Ât yâ Sa’d at! Anam babam sana fedâ olsun) buyururdu. Halîfe Ömer-ül-fârûk zemanında, îrana gönderilen islâm ordusunun başkumandanı idi. Meşhûr Kadsiye zaferini kazandı. îran dev­letinin başşehri olan Medayn şehrini alıp, acem hazîneleri, müslimânlann eline geçdi. Sonra Irak vâlîsi oldu. Küfe şehrini kurdu. Hazret-i Osmân zemanmda Küfe vâlîsi oldu. Cemel ve Sıffîn muhârebelerine karışmadı. Ellibeş yılında vefât etdi. «radıyallahü teâlâ anh». Medîne-i münevverededir. 102, 125.
  6. — SA’D BİN MU’ÂZ: Ensârdan Evs kabilesinin reîsi idi. Medîneye, hicretden önce gönderilen Mus’ab bin Ami­rin sözleri ile îmâna geldi. Kavmini de îmâna getirdi. Bedr, Uhud ve Hendek gazâlannda bulundu. Hendekde aldığı yara­dan vefat etdi. Resûlullah «sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem» buna çok ağlayıp, cenâze nemâzını kıldırdı. Hadîs-i şeriflerle medh edil­mişdir «radıyallahü teâlâ anh». 50.
  7. — SA’D BİN UBÂDE: Ensâr-ı kirâmdan, Benî Sâ’ idenin reislerinden idi. Cömerdlikde eşi yok idi. Gazâlarda Ensârın bayrağını taşırdı. Resûlullahın vefatında halîfe olmak istedi. Herkes Ebû Bekre bî’at edince, Havrana gitdi. On beşinci yılda orada vefât etdi «radıyallahü teâlâ anh». Havran, Şâmın cenûbundadır. 116, 118.
  8. — SA’DÜDDÎN-İ TEFTÂZÂNÎ: Mes’ûd bin Ömer, islâmiyyetin en büyük âlimlerindendir. 722 de Horasanda Tef- tâzânda tevellüd, 792 [m. 1390] de Semerkandda ,vefât etdi. «rahimehuDahü teâlâ». Timür hân, kendisini çok sever, pek sayardı. Tefsir, fıkh ve akâid bilgilerinde zemanının bir dânesi idi. Pek kıymetli, çok sayıda kitâblan vardır. Beyân ve me’ânî ilmlerinde, Şam müftîsi Celâleddîn Muhammed bin Abdürrahmanın [739] yazmış olduğu (TeDus-ühniftâh) kitâbını şerh etmiş (Mutavvel) adım vermişdir. Bu kitâbı ve (Akâid-i Nesefiyye) şerhi çok kıymetlidir. 12, 91.
  9. — SA’DÎ ŞİRÂZÎ : Müslihuddîn bin Abdüllah, 589 yılında Şirâzda tevellüd, 691 [m. 1291] de orada vefât etdi. Otuz sene ilm öğrendi, otuz yıl seyâhat ve askerlik yapdı. Otuz yılı inzivâ ve ibâdetle geçirdi. Şi’rleripek kıymetlidir. Kitâblan, kendi zemanmda, her tarafa yayıldı. Çok şöhret buldu. Pek saygı gördü. Bağdadda, Nizâmiyye medresesinde ders verdi. Ehl-i sünnet idi. Ehl-i sünnet âlimlerinden Ebül-Ferec ibni Cevzînin [508- 597] talebesi idi. Tesavvufda, kâdirî olup, Şihâbüddîn-i Sühreverdînin sohbetinde kemâle geldi. Ondört kene hacca gitdi. Bağdad, Şam, Mısır, Anadolu, Horasan, Hindistan ve Türkistanda bulundu. Haçlı seferlerinde Avrupa­lIların eline esîr düşdü. (Gülistan) ve (Bostan) kitâblan, fârisî dilden Avrupa dillerine terceme edilmişdir. Türkçe çeşidli ter-

cerçıe ve şerhleri de vardır «rahime-hullahü teâlâ» 30.

  • — SAFÎYYE : Abdülmuttalibin kızı, Resülullahın halası idi. Aşere-i mübeşşereden Zübeyr bin Avvâmın annesi idi. Câhillikde, Ebû Süfyânm kardeşi Hârisin zevcesi idi. Hazret-i Hamzanın anadan da kardeşi idi. Müslimân oldu, «radıyallahü teâlâ anhâ» 10.
  • — SAFÎYYE BİNT-İ HUYEY: Yehûdî kızı idi Hayberde Kenânenin zevcesi iken hicretin yedinci yılında esîr alındı. Resûlullah efendimiz alıp âzâd etdL Seve seve îmâna gelince; Resûlullah, nikâh eyledi Çok akıllı idi. Ellinci yılda vefât eyledi «radıyallahü teâlâ anhâ». 71.
  • — SAFİYEDDÎN-İ ERDEBÎLÎ : Erdebîlde mescid imâmı idi. 735 [m. 1335] de vefât etdi. Oğlu Sadreddîn ve torunu Alî ve dahâ sonra bunun oğlu Cüneydx sıra ile imâm olup, Karakoyunlü hükmdârlarından mirza Cihân şâh, bunu hudût dışına çıkajrdı. Diyâr-ı Bekre gelip, Akkoyunlu hükm- dâirı Uzun Hasene sığındı. Uzun Hasen, Azerbaycanı alınca, yine Erdebîle yerleşdi. Torunlarından îsmâil, velî-i ni’metleri olan Akkoyunlulara isyân edip, hükümeti eline aldı. 908 de Tebrîzde (Safevî) devletini kurdu. 1135 [m. 1722] de Efganlılar îram istilâ edinceye kadar sürdü. Nâdir şâh, 1142 de Efganlıları çıkarınca, Hindistana kadar aldı ise de, 1160 da şehîd edilince, ifanda huzûr devâm edemedi. Reyde bulunan Kaçar adındaki bir Türkmen aşiretinin reislerinden Mehmed ağa, 1210 [m. 1796] da îranı istilâ ederek Kaçar devletini kurdu. 1343 [m. 1925] de Rızâ Şâh, kanlı bir darbe ile, Pehlevî hükümetini kurdu. 1360 [m. 1941] de vefât etdi. Yerine geçen, oğlu Muham­med Rızâ şâh pehlevî, îrandaki sünnî müslimânlara da hak ve hürriyyet tanıdı. Hanefî mezhebinde medreseler açıldı. Buna tahammül edemiyen müteassıblar, reisleri olan, Âyetullah Hu- meynînin teşvîki ile isyân etdiler. İranda çok kan döküldü. Şâh Amerikaya, sonra Mısra kaçdı. 1400 [m. 1980] de, Mısrda,, kede­rinden öldü. îrânda şî’î Cumhûriyyet kuruldu. Binlerce devlet adamı, subaylar, talebeler öldürüldü. Irak ile harb açıldı. Satfaş senelerce sürüp, sanâyı merkezleri harâb oldu. 35.
  • — SAFVET PÂŞA :■ Adı Muhammed Es’addır.

İkinci Abdülhamîd hân zemanında sadr-ı a’zam idi. 1230 da istan­bulda tevellüd, 1301 [m. 1884] de vefât etdi. Sultan Mahmûd türbesi­nin bağçesindedir «rahime-hullahü teâlâ» 90.

  • — SÂHİB BİN İBÂD : İsmâil bin Ebilhasen Tal- kânî, Bûye oğullarından Müeyyedin ve sonra kardeşi Fahrüd- devlenin veziri idi. Devletin idâresi bunun elinde idi. Çok cömerd idi. Âlimlerle, edîblerle görüşmeği çok severdi. 326 da Kazvinin Talkan kasabasında tevellüd, 385 [m. 995] de Reyde vefât etdi «rahime-hullahü teâlâ». îsfehânda defn edildi. Devlet reîsi, tabutu önünde yürüdü. Çok kitâb yazdı. 92.
  • — SA’ÎD BİN ZEYD ; Eshâb-ı kirâmın büyüklerin­den idi. Aşere-i mübeşşereden idi. Ömerülfârûkun «radıyal- lahü anhümâ» amcası oğludur. Yine bunun kayın birâderi ve eniştesi idi. Ya’nî, hazret-i Ömerin kızkardeşi olan Fâtımanın «radıyallahü anhâ» zevci idi. Zevcesi ile birlikde Habeşistana hicret etmişdi. Hazret-i Talha ile birlikde, Şâm yolunda vazi­fede olduğundan, Bedr gazâsmda bulunamamışdı. Diğergazâ- Iarın hepsinde bulundu. Yermük muhârebesinde ve Şâmın fethinde de bulundu. Ellibirde vefât etdi «radıyallahü teâlâ anh». 125.
  • — SEHL BİN HANÎF-İ EVSÎ : Ensâr-ı kirâmdan- dır. Bütün gazâlarda bulundu. Uhud gazâsmda, Resûlullahın yanından ayrılmadı. Geri dönmedi. Hazret-i Alîye en önce bî’at edenlerdendir. Hazret-i Alî Basraya giderken, kendisini, Medîne-i münevverede, yerine vekîl bırakmışdı. Sonra, Hora­sana vâlî yapdı. Ehâlî şikâyet ettiğinden azl eyledi. Yerine Ziyâd bin Ebîhi ta’yîn buyurdu. Sıffîn muhârebesinde hazret-i Alînin yanında idi. Otuz sekiz yılında Küfede vefât etdi. Nemâ-

‘ zmı imâm-ı Alî «radıyallahü anhümâ» kıldırdı. 117.

  • — SEHL BİN SA’D: Ensâr-ı kirâmdandır. Resûlul- lahın «sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem» vefatında onbeş yaşında idi Doksanbir91 [m. 710] yılında, doksanbeş yaşında vefât etdi. Eshâb-ı kirâmdan, Medînede en son vefât eden budur. Çök hadîs-i şerîf rivâyet etdi. 16.
  • — SELİM CİHÂNGİR HÂN : Hindistan hükmdâr- lanndan Ekber şâhın oğludur. 977 de tevellüd, 1037 [m. 1628]

de vefât etdi. Lâhordadır. Türbesi çok san’atlı ve çok süslüdür. 1015 de hükmdâr oldu. İngilizlere Hiridistanda ticâret yerlerini ilk veren budur. Yerine, oğlu Şâh Cihân geçdi. 157, 159.

  • — SELMÂN-İ FÂRİSÎ : Eshâb-ı kirâmın büyükle­rindendir. îranlıdır. İsfehânda tevellüd etdi. Mecûsî idi. Ateşe tapardı. Bir kilise önünden geçerken içeri girip, nasrânî oldu. Arkadaşları işkence yapdıklan için, Anadoluya kaçdı. Şimdi Emirdağı denilen, Amûriye şehrinde kilisede yıllarla iş yapdı. Papasa kendini sevdirdi. İhtiyâr papasdan nasihat istedi. Onun sözü üzerine Şama geldi. Şamdan Hicâza gelerek, yeni gelecek peygambere hizmet etmek istedi. Bunu köle yapdılar. Resûlul- lahın Medîneye teşrif etdiği gün îmâna geldi. Resûlullah, bunu satın alıp azâd etdi. Hendek gazâsmda, hendek, bunun sözü ile kazıldı. Sonraki gazâlarda, hep bulundu. Hazret-i Ömer zema­nmda Medayn vâlîsi oldu. Otuzbeşde Medaynda vefât etdi. Hadîs-i şerif ile medh olundu. Abdürrahman Câmî (Şevâhidün- nübüvve) kitâbmda buyuruyor ki, Sa’id bin Müseyyeb diyor ki, Abdüllah bin Selâmdan işitdim; Abdüllah bin Selâm bana dedi ki, Selmân-ı Fârisî birgün bana dedi ki, (Kardeşim Abdüllah! İkimizden hangimiz önce ölürse, kendini, arkada kalana rü’ yâda göstersin olur mu?) Abdüllah dedi ki, (Böyle şey olur mu? Ölen kimse, kendisini rü’yâda başkasına gösterebilir mi?) Sel- mân buyurdu ki, (Gösterebilir. Mü’min öldükden sopra, rûhu serbest kalır. Yer yüzünde dilediği yerde bulunabilir. Kâfirlerin rûhları ise, serbest kalmaz. Siccîn denilen Cehennem çuku­runda habs olunur). Abdüllah dedi ki, (Selmân «radıyallahü anh» vefât edince, bir gün ortasında Kaylûle uykusuna yatmış- dım. Rü’yâda Selmân geldi. Bana selâm verdi. Selâmını aidim. Hâlin nasıl, yerin nasıl? dedim. Çok râhatım, çok iyiyim. Sana nasihatim olsun ki, tevekkülü elden bırakma. En iyi şey, tevek­küldür dedi. Bu sözünü üç kerre tekrârladı). 25, 70, 117, 123.
  • — ŞEVDE : Resûlullahın zevce-i mütahherâsıdır. Mekkede tezvîc buyurmuşdu. Hazret-i Ömer zemanmda vefât etdi. Önceden zevci ile îmân edip, Habeşistana hicret etmiş­lerdi. Mekkeye geldikleri zeman, zevci vefât etdi. Kendi sırasını hazret-i Âişeye bağışlamışdı. Beş hadîs-i şerîf haber vermişdir. «radıyallahü teâlâ anhâ». 71.
  • — SEYYİD EYYÛB ÜRMEVÎ «rahime-hullahü teâlâ»: Iranın Türkiye yakînindeki Ürmiye şehrindendir. Türkçe (Menâkıb-ı çflıâr yân güzîn) kitâbının sâhibidir. 1264 de İstanbulda yapılan baskısı pek güzeldir. Bu kitâbm 477.d sahîfesinde, kendini tanıtmak- dadır. 26, 111.
  • — SEYYİD KUTUB : Seyyid Kutub için (Se’âdet-i ebediyye) kitâbmda geniş bilgi verilmişdir.
  • — SİCÂH BİNT-İ HÂRİS : Benî Temîm kabilesin­den bir kadın idi. Peygamber olduğunu söyliyerek, yeni bir din çıkarmağa çalışdı. Çok kimseyi aldatdı. Malik bin Nuveyre de, buna uydu. Önce hıristiyan idi. Müseylemeye yardıma hâzırla- nırken, Müseyleme kati edilince, Sicâh korkdu. Iraka kaçdı. Bir zeman sonra, müslimân oldu. Tevbe etdi. Hazret-i Mu’ âviye zemanında vefât etdi. 120.
  • — SIRRI PAŞA : Giridlidir. Bağdad vâlîsi idi. 1260 [m. 1844] de tevellüd, 1312
[m. 1895]

de İstanbulda vefât etdi. «rahime-hullahü teâlâ». Muhammed Sim paşanın (Sırr-ıl-Kur’âıı), (SırMİ-Fürkân), (Nakd-iM-kelâm fi akâidil-islâm), (Terceme-i şerh-i akâid) kitâbları meşhûrdur. Çeşidli ahlâk ve târîh risâleleri ve hıristi- yanlarla sohbetleri vardır. 111.

  • — SÜFYÂN BİN UYEYNE: Fıkh ve hadîs âlimi idi. Müctehid idi. Vera’ ve takvâsı çok idi. 107 yılında Küfede tevellüd, 198 [m. 813] de Mekke-i mükerremede vefât etdi. Yetmiş kerre hac etdi. İmâm-ı a’zam ve imâm-ı Şâfi’î ile görüşdü «rahime-hümullahü teâlâ». Hadîs ve tefsir risâleleri vardır. Uyeyne, Necdde bir kasabadır. Vehhâbîliği ortaya çıkaran Muham­med bin Abdülvehhâb, buradan çıkmışdır. 29, 42.
  • — SÜFYÂN-I SEVRÎ : Babasının adı Sa’îddir. Hadîs ve fıkh âlimidir. Müctehiddir. Zühd ve takvâsı, nasihat­leri meşhûrdur. 95 [m. 713] yılında Küfede tevellüd, 161 [m. 788] de Basrada vefât etdi «rahime-hullahü teâlâ». İstanbulda, Yeraltı Câmfi şerifinde bulunan Süfyân, bu değildir. Başkasıdır. Cüneyd-i Bağdâdî, bunun mezhebinde idi Zemanında, halâlı ondan dahâ iyi bilen yok idi. (Camfulkebîr), (CamfiBsagîr) ve (Ferâiz) khâbları vardır. 28, 42, 85.
  • — SÜYÛTÎ : Celâleddîn Abdürrahman bin Ebî Bekr bin Muhammed Süyutî, islâm âlimlerinin en büyüklerin­dendir. Almanca (Meyer Lexicon) kitâbında,(Yorulmadan, yıl­madan yazan Süyûtînin üç yüzden fazla eseri vardır) diyor ve birkaçını bildiriyor. Tefsir, hadîs, fıkh, târih, ahlâk ve tıb kitâb- ları çok kıymetlidir. Mısırda, Süyût şehrinde 849 [m. 1445] da tevellüd, 911
[m. 1505]

de Mısırda vefât etdi «rahime-hullahü teâlâ». Kitâblannın çoğu, Avrupada basılmışdır. Dahâ yirmiiki yaşında iken (Celâleyn) tefsirini temâmladı. İmâm-ı Gazâlînin (İhyâiü- ulûm) kitâbını kısaltmışdır. Kitâblan, okumakla bitmez. 14.

  • _ ŞA’BÎ :Tâbi’înin büyüklerindendir. Adı Âmirdir. Yirminci yılda Basrada tevellüd, 104 [m. 723] de Küfede ansı­zın vefât etdi «rahime-hullahü teâlâ». Ecdâdı Yemenli olduğu hâlde, Hemedanda yerleşmişlerdi. Kendisi Küfeye yerleşdi. İbnil- museyyeb, Medînede, Hasen-i Basrî Basrada, Mekhûl Şamda islâ- mın o asrda dört direği gibi idi. Eshâb-ı kirâmdan beşyüz Sahâbîyi gördü. Abdülmelik tarafından rum kayserine sefir olarak gön- derilmişdi. 78, 133.
  • — ŞÂFİ’Î ; Muhammed bin İdrîs Kureyşîdir. Dört mezheb imâmlanndan biridir. Büyük müctehiddir. 150 [m. 767] yılında, Küds civârında Gazze kasabasmda tevellüd, 204 [m. 820] de Mısırda vefât etdi. Karâfe kabristanındadır. «rahime-hullahü teâlâ». Medîne-i münevverede imâm-ı Mâlikden okudu. Bütün ilmlerde zemanının bir dânesi oldu. Vera’ ve takvâsı da herkesden ziyâde idi. Imâm-ı Ahmed bin Hanbelin üstâdıdır. 195 de Bağdada gelip, iki sene kaldı. Mekkeye döndü. 199 da Mısırda yerleşdi. Büyük âlimler tarafından hayâtı yazılmış, hepsi tara­fından medh-u senâ olunmuşdur. Usûl-i fıkh ilminde ilk kitâb yazan budur. Hadîsde, (Sünen) ve (Müsned) adında iki büyük kitâbı vardır. (İsbâtünnübüvve ve reddi alelberâhime) ve fıkhda (Emâli-i kebîr) ve (Fıkhul-ekber) ve (Kitâbül-üm) ve (Mebsût) ve (Muhtasar) kitâblan çok kıymetlidir. 14, 18, 23, 27, 32, 41, 42, 50, 81, 85, 140, 148.
  • — ŞÂH ABBÂS-I SAFEVÎ : Şâh İsmâ’îlin kurduğu şi’î Şafevî devletinin reislerinden beşincisi ve üç şâh Abbâsın- dan birincisidir. 978 de tevellüd etdi. 995 de şâh oldu. İsfehânı başkend yapdı. îranı yabancılardan temizledi. 1038 [m. 1629] de vefât etdi. Özbek sultânı Abdüllaha mağlûb olarak, Hora­sanda özbeklerden aldığı yerleri ve Hirâtı tekrâr elinden çıkardı. Ehl-i sünnete karşı, müfrit bir kimse idi. 1033 de Bağdâdı Osmânlılardan alıp, ehâlîsini kati ve vâlî Bekr pâşayı petrola batırıp yakdı. On sene sonra Osmânlılar Bağdadı geri aldı.

îranda islâmiyyetden evvel, Pîşdâniyyân, Kiyâniyyân, İşkâniyyan ve Sâsâniyyân devletleri vardı. Birincileri yıldızlara ve güneşe taparlardı. Kiyâniyyândan Keştâsib zemanıiıda, Zer­düşt (Zoroastre) isminde biri, milâddan 100 sene evvel, Mecûs dînini îcâd etdi. Hazret-i Ömer zemanmda müslimân yapıldı­lar. Me’mûn halîfeye isyân eden Tâhir, Horasanda bir hükü­met kurdu. 46 sene sonra 253 [m. 866] de bunun yerine (Benî Leys) devleti, 287 de Sâmâniyyân devleti kuruldu. Sâmânîler zemanmda fârisî lisânı kuvvetlenip arabî harflerle yazılmağa başladı. 386 da, Gaznevîlerin bir kolu olan Âl-i Sübüktekin, 448 de de Selçûkî devleti kuruldu. Cengizden sonra, Hasen Sabbâhm bâtıniyye devleti, îranda Şî’îliğin yayılmasına sebeb oldu. 653 de Cengiz oğulları İlhâniyyân devletini kurdu. Bu devlet, 783 de Timûr hân ve oğullarının ve 873 [m. 1488] de Akkoyunlu Uzun Hasenin eline geçdi. 908 [m. 1502] de şâh İsmâil, Safevî devletini kurarak, şî’î mezhebini resmî din yapdı. Emrlerini kabûl etmiyen müslimânları görülmedik işkencelerle öldürtdü. 1360 [m. 1941] da, babasının yerine geçen Muham­med Rızâ şâh Pehlevî,sünnî müslimânlara da hak ve hürriyet tanıdığı için, Âyetullah Humeynî, buna karşı kanlı bir ihtilâl yap- dı. Şâh 1399 [m. 1979] da Irandan Amerikaya kaçdı. 1400 [m. 1980] Ramezan ayında Mısrda vefât etdi. Iranda Şî’î Cumhûriyeti kuruldu. Onbinlerce devlet adamı ve generaller öldürüldü. 157.

  • — ŞÂH CİHAN : Muhammed sâhib krân-ı sânîdir. Hindistandaki Timür oğullan devletinin hükmdârlarındandır. Cihângir Selîm şâhın oğludur. Bin târihinde Lâhorda tevellüd, 1037 [m. 1628] de hükmdâr oldu. 1068 de, oğlu Evrengzîb Âlemgîr tarafından tahtdan indirildi. Agra şehrinde sekiz sene habsde kalıp, 1076 [m. 1666] da vefât etdi. Tac mahal içindedir. Fevkal’âde debdebe ve safâ içinde saltanat sürdü. Delhi şehrini i’mâr etdi ve genişletdi. Tahtı cevherler içinde idi. Zevcelerin­

den birinin Egre şehrindeki mezarı üstüne (Tacmahal) denilen pek san’atlı, çok süslü bir türbe yapdırdı. Oğlu Âlemgir, 1118 yılına kadar sultân olup, pek dindâr, mubârek idi. 158.

  • —ŞÂH İSMÂİL-İ SAFEVÎ : Safiyeddînin torunla­rından olduğu için Safevî denir. Safevî hükümetini kurdu. İmâm-ı Mûsâ Kâzım soyundan olduğunu söylerdi. Fekat, Türklerin Hatay kabilesinden idi.

Ceddi, Safiyeddîn Erdebîlî, seyyidlik iddiâsında bulunmâ- mışdı. Sonradan uydurmuşlardır. Ayasofya kütübhanesinde 3099 numarada, Safiyeddîn Erdebîlînin menâkıbinin iki nüs­hası vardır. Bunların ilki, Şâh İsmâilin cülusundan on sene evvel, İkincisi de 212 numarada olup şâh oldukdan altı sene sonra yazılmışdır. İlk nüshada büyük babasının menâkıbı yazılmışdır. Burada şâh İsmâilin altıncı ceddi olarak Fîruzdan bahs edilir ki, bunun ahfâdından olan Safiyeddîn Erdebîlî ve muâsırı olan Hoca Alî bu husûsda fazla gayret göstermişlerdir. Kürdistandan Giyara ve oradan şimâle kayarak, Erdebîle gel- mişdir. Burada Türkler arasında 100.000 kadar talebe kazan­mışlardır. Safiyeddînin türkçe bildiği muhâkkakdır. Ancak ağzından çıkan sözler, menâkıbinde yâ fârisî, veyâ âzerî şive­sinde kayd edilmişdir. Oğlu Sadreddin zemanında, hayâllerine seyyidlik gelmişdir. Güyâ anneleri, bu yolda bir rü’yâ görmüş. O zeman buna ehemmiyyet verilmemiş ise de, şâh İsmâil buna dört el ile sarılmışdır. Şâh İsmâilin seyyid olmayıp Hatay kabi­lesinden Türk olduğunu gösteren vesikalar, (Se’âdet-î ebe- diyye) kitâbının sonundaki hâl tercemesinde yazılıdır. Lütfen oradan okuyunuz!

Safînin talebeleri ve şöhreti çok idi. Timürhan bile ziyâre- tine gelmişdi. İsmâilin dedesi Cüneydi, Karakoyunlu sultânı Cihân şâh, Azerbaycandaki Erdebîlden çıkarıp hudût dışı etdi. Diyâr-ı Bekre gidip Akkoyunlu Üzün Hasene sığındı. Gözüne girip hemşiresini aldı. Uzun Hasen, Azerbaycanı alınca, Cüneyd, Erdebîle döndü. Talebesi ile Gürcistana saldırdı. Şir­van şâhı olan sultan Halîl tarafından kati olundu. Oğlu Hay­dar, dayısı Uzun Hasenin kızını aldı. Bu da Şirvana saldırdı ise de, kati olundu. İşte bu Haydarın oğlu İsmâil 892 de tevellüd etdi. 905 de talebesi ile Şirvana saldırıp, babasını öldüren (Fer- ruh) sultânı öldürdü. 908 [m. 1502] de Tebrizde Safevî devletini

kurdu. Bağdadı, Baküyü, Horasanı aldı. Şî’îliği i’lân etdi. Sün- nîleri sürdü, öldürdü. Bunu işiten Yavuz Selîm hân, bü­yük ordu ile üzerine yürüdü. 920 senesinde, Çaldıran mey­dân muhârebesinde, şâh İsmâilin askerleri, talebesi dağıldı, kaçdı, çoğu kılınçdan geçdi. Şâh da yaralandı, kaçdı. 930 [m. 1524] da Serab şehrinde öldü. Erdebîldedir. Cesûr, intikamcı, zevkine düşkün ve sefih idi. 35.

  • — ŞA’RÂNÎ : 26. cı sırada Abdülvehhâb ismine bakınız!…
  • — ŞEMSEDDÎN MAHMÛD : Muhammed bin Abdürrahman İsfehânî, Şâfi’î mezhebi âlimlerindendir. 674 de Tebrîzde tevellüd, 749 [m. 1347] da Mısırda vefât etdi. Ebüs- senâ denir. Üsûl, bedi’, beyân, akâid, meânî, mantık ve hikmet ve tefsir kitâblan yazmışdır. İlm-i kelâmdan, kâdî Beydâvînin yazdığı (Tavâli’) kitâbını serh ederek (Metâli’) adını vermisdir. 88.
  • — ŞEMSEDDÎN SÂMÎ: Şemseddîn Sâmı bey, 1266 da Amavutlukda tevellüd ve 1322 [m. 1904] de İstanbulda vefât etdi. Erenköy kabristanındadır «rahime-hullahü teâlâ». Fransızcadan türkçeye lügat kitâbı çok fâidelidir. Bir târih ve coğrafya lügati olan (Kâmûs-ül-a’lâın) kitâbı altı cilddir. Her cildi sekiz yüz sahîfeden fazladır. Bunu yazmağa 1306 yılında baş­ladı. 1316 da temâmladı. Çok kıymetli bir ansiklopedidir. Gel­miş olan her dinden, her milletden meşhûr insan­ları ve memleketleri, târih olaylarını, doyurucu bilgi vererek anlatmakdadır. İslâmî kültürü de olsaydı te’assub ve siyâset ile yazılan kitâblan sezebilir, Kâmûsuna yanlış bilgi sokmazdı. Kıymeti dahâ çok olurdu. Zemanımızda çıkan târih, coğrafya kitâblan, mecmûaları, gazete yazıları, ansiklopediler hep bu Kâmûsdan fâidelenmekdedir. 31, 65.
  • — ŞEYHZÂDE : Muhammed bin Muslihiddîn Mus­tafâ, müderris [profesör] idi. 951 [m. 1543] de vefât etdi «rahime- hullahü teâlâ». Beydâvî tefsirine yapdığı hâşiyesi, tefsir kitâblannın en kıymetlilerindendir. (Şeyhzâde tefsiri) denilmekdedir. İki büyük cilddir. Bekara sûresinin tefsiri altıyüz sahîfe olup, İstan­bulda ofset yolu ile basdınlmışdır. Vikâye şerhi ve başka şerhleri de vardır. 88, 129.
  • — ŞİHÂBÜDDÎN-İ ŞÜHREVERDÎ : Ömer bin Muhammed, şâfi’î fıkh âlimi ve evliyânın büyüklerindendir. Onbeşinci dedesi, hazret-i Ebû Bekr sıddîkdır. 539 da Sühre- verde doğup 632 [m. 1234] de Bağdadda vefât etdi «rahime- hullahü teâlâ». Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinden feyz aldı. Çok hac yapdı. Kitâblarının en meşhûru (Avârifülme’ ârif) dir. Bu kitâbını Mekke-i mükerremede yazdı. 31.
  • — ŞİHRİSTÂNÎ : Muhammed bin Abdülkerîm 479 da, Horasandaki Şihristan kasabasında tevellüd, 548 [m. 1154] de Bağdadda vefât etdi. Fıkh ve kelâm âlimi idi. Dersleri ve va’zları Bağdadda meşhûr oldu. Eş’arî mezhebinde idi. Felsefe ve fizik bilgisi de çokdu. Müslimân, yehûdî ve hıristiyân dinle­rini ve mezheplerini anlatan (Milel ve nihai) adındaki arabî kitâbı çok kıymetlidir. Lâtinceye, İngilizceye ve birçok Avrupa dillerine ve türkçeye terceme edilmişdir. Arabî şerhi, 1395 [m. 1975] de Berutda basdırıİmışdır. Başka kitâbları da vardır. 89.
  • — ŞİRVÂNŞÂH : Şirvanda hükümet süren Dirben- diyye oğullarının üçüncüsü idi. Halil sultânın oğlu idi. Devleti kuran İbrâhîmin torunu idi. 893 de Haydarın hücûmunu püs­kürterek Haydarı kati etdi. Şâh İsmâil, babasının intikamını almak için, 906 [m. 1500] da Şirvâna girdi. Şirvan şâhı, insan­lığa sığmıyan bir işkence ile öldürdü. Ehl-i sünneti, çoluk çocuk demeyip kılınçdan geçirdi «rahime-hümullahü teâlâ» 35.
  • — TABERÎ : İbni Cerîr adı ile meşhûrdur. Muham­med bin Cerîr ismine bakınız. 117.
  • — TABERÎ : Ebû Ca’fer Ahmed bin Muhaıprfıed, şâfi’î âlimlerindendir. 694 [m. 1294] de vefât etdi/«rahime- hümullahü teâlâ». Çok kitâb yazdı. 133. f
  • — TÂHÂ-Î HAKKÂRİ : Evliyâ-i kirâr/ın büyükle­rinden olan seyyid Tâhâ «kuddise sirruh» Abdülkâdir-i Gey­lânî evlâdındandır. Mevlânâ Hâlid-i Bağdadînin ekmel talebesi, rabbânî ilmlerinin hazînesi idi. Soyu çŞe’âdet-i ebe- diyye) kitâbının sqnunda, Tâhâ isminde yazındır. Torunu Muhammed Sıddîk ’^fendi, seyyid Mustafa Efendinin vefâtm- dan sonra, onun zevcfeş Meryem hanımı almış/ bundan Tâhâ efendi olmuşdur. Bu seyyid Tâhâ’nın oğullarından Muham­med Sıddîk efendi, Irak hükümetinde Mûsul pıebusu iken Bağdadda vefât etdi. Diğer iki ogulIinMnhamnıed Sâlih Dârû

ve Mazhar efendiler, Osmânlı devleti parçalandığı zeman, emlâki ile Irakda kalmış iken, 1400 [Milâdi 1980] senesinde Türkiyeye yerleşdiler.

Onüçüncü asrın kutbu olan mevlânâ Hâlid, Hindistana giderek, Gulâm-ı Alî Abdüllah-i Dehlevînin huzûru ile şerefle­nip, lâyık ve müstehak oldukları fadl ve kemâlâtı aldıkdan sonra, Allahü teâlânm kullarına ilm sunmak için vatanına avdet buyurdu. Her taraf, Mevlânânm kalbinden saçılan envâr ile aydınlandığı gibi, ilm öğrenmekde iken arkadaşı olan seyyid Abdüllah da, Süleymâniyede bulunan Mevlânâyı ziyârete gitdi. Sohbetinde kemâle gelip, talebe-i ekmeli oldu. Mevlâ- nâya, birâderi oğlu seyyid Tâhânın hârikul’âde ve yüksek isti’ dâdını söyledi. Mevlânâ, ikinci defa gelirken, berâber getirmesini emr buyurdu. îkinci defa ziyâretlerinde, seyyid Tâhâyı da götürdü. Mevlânâ, Bağdadda, seyyid Tâhâyı görür görmez hemen Abdülkâdir-i Geylânînin kabr-i şerifine gidip, istihâre etmesini emr eyledi. Abdülkâdir-i Geylânî «kuddise sirruh», kendi yolu büyük ise de, şimdi ehli bulunmadığını, Mevlânânm ise, zemamnın ekmeli olduğunu bildirdi ve hemen ona gitmesini emr buyurdu. Bu ma’nevî emr ve izn üzerine, seyyid Tâhâ, Mevlânâ Hâlidin yanında iki sülük, ya’nî seksen gün çalışarak mübarek kalbinden fışkıran, feyzlere, ma’rifetlere ka­vuşup, kemâle geldikden sonra (Berdesur) kasabasına geldi. Sey­yid Abdüllah vefât edince, Seyyid Tâhâ, (Nehrî) kasabasına gelip kırkiki sene talebe yetişdirdi. Âşıklar, her tarafdan, pervâne gibi, ışık kaynağının etrâfına toplanıyordu. Neh- rîdeki babadan kalma küçük evinde ibâdetlerini yapar. Di­ğer zemanlarında, mescidde aklî ve naklî ilmleri öğretmeğe ve islâmın güzel ahlâkını yaymağa çalışırdı. Ağalarla, beğlerle ve siyâset adamları ile görüşmez, huzûrunda siyâsetden ve dünya işlerinden konuşulmazdı. Her gün (Mektûbât) kitâbını okur. Bu kitâbdaki, (herkese iyilik etmek, yapılan kötülüklere sabr edip, karşılık yapmamak, hattâ iyilikle karşılamak, büyüklere, hükümete hürmet ve yardım etmek) gibi nasîhatları gönüllere aşılardı. Binikiyüz seneden beri gelip geçmiş hocalarının hepsi de, bu güzel islâm ahlâkını bildirmişler, hepsi devlete, kanun­lara saygılı olmuşlardır. İçlerinden hiçbirisiniahükümete isyân etdiği işitilmemiş, târihlerde böyle çirkin bir hâdiseleri görül- memişdir. Bu ilm ve güzel ahlâk kaynaklarından uzak kalan dere beğlerinin, dünyâya, şöhrete düşkün kimselerin, hükü­

metlere karşı ısyânlarını ve ölümlerinden sonra başkalarının câhilce, taşkınca, ahmakça davranışlarım, ba’zı muhâlifleri ve hasedcileri, bu mubârek zâtlara da bulaşdırmak istemişler, hattâ bir kısmını zindanlara düşürmüşler ise de, kanunlar ve adâlet karşısında, hepsinin ma’sûm, günâhşız oldukları anlaşı­lıp, serbest bırakılmışlar, kendilerinden afv ve özr dilenerek, büyük ikrâmlar, mükâfâtlar yapılarak, mubârek kalbleri ve teveccühleri kazanılmağa çalışılmışdır. Târîh ve menâkıb kîtâblannda çok görülen böyle iftirâ okları, Seyyid Tâhâ haz­retlerine de saplanmak istenmiş, hayâlî, çirkin iftirâlar uydura­rak, bu ilm, ahlâk güneşini de lekelemeğe çalışan, zevallı bedbahtlar zuhûr etmişdir. Fekat, güneş balçıkla sıvanamaya- cağı için, bu fazîlet güneşini gören, anlıyan uyanık ve bahtiyâr kimseler, böyle iftirâlara aldanmayıp, kendisine âşık ve hâyrân olmakda, mubârek kalbinden saçılan nurlarla aydınlanarak, râhata,- huzura ve sonsuz seâdete kavüşmakda, vatana, millete ve devlete fâideli birer, cevher olmakdadırlar. Seyyid Abdül­hakîm Efendinin babasının dedesi olan seyyid Muhammed, o zeman Vandan gelip,bu kaynakdan feyz almışdı. Seyyid Tâ­hâ, Vanı teşrîf edince, seyyid Muhammedin evinde müsafir olurdu. Seyyid Muhammedin birâderi Lutfinin oğlu Sıbga- tullah efendi de, Hizandan Vana gelince, seyyid Tâhâya m- tisâb etdi. Hizana babasının yanma gidip, meşhûr oldu. Yüz­lerce talebesi ile» her yıl Nehriye ziyârete giderdi. Bir yıl, amcası molla Abdülhamîd efendinin mahdûmu, seyyid Fe- hîmi, pek genç yaşında iken berâber götürdü. Seyyid Fehîm, bir gece, müsâfir kaldıkları ev sâhibine, Hakkâri vâlîsinin nasıl olduğunu sorar. O da, gece gündüz serhoş olduğunu söyle­yince, vâlîsi serhoş olan bir memleketde nasıl durabileceklerini sabâha kadar düşünür. Ertesi gün Resûlan köyüne gelirler. Sıbgatullah efendi, buradakilere vâlînin nasıl olduğunu sorar. İyi adam olduğunu söylerler. Seyyid Fehîm, hemen (Amcam oğlu! O, serhoşdur. Nasıl iyi denilir?) der.

Nehrîye gitmek için Başkal’adan ayrılırken, seyyid Muhammed efendi, seyyid Fehîmi bir kenara çekerek/Yavrum Fehîm! Huzûruna çıkacağın seyyid Tâhâ, çok büyük zâtdır. Vilâyet derecelerinin eh yükseğindedir. Feyz almadıkça, kemâle ermedikçe, ondan sakın ayrılma!) der. Nehrîden ayrılır­ken, seyyid Tâhâ, câmi’ önünde ayakda duruyor. Herkes elini öpdükderi sonra, Sıbgatullah efendi, seyyid Fehîmin geride kaldığını görüyor. Seyyid Tâhâdan bunun da geri dönmesi için izn istiyor. Seyyid Tâhâ, izn vermiyor. O burada kalsın diyor. Yolcular ayrılınca, hemen orada, ayakda iken, seyyid Fehîme vazife verip, ta’lîm buyuruyor. Sıcak bir günde, anlatdıklanm tekrâr etdiriyor. Hepsini, olduğu gibi söyleyip, yalnız (hatt-ı tûlânî) yerine (hattn tûlî) diyor. Seyyid Tâhâ, hemen düzeltmiş- dir. O zeman, seyyid Fehim pek genç idi. Medrese derslerini, henüz bitirmemişdi. Seyyid Tâhâ, birgün, câmi’ dıvanna daya­narak otururken, seyyid Fehîm gelir. Mubârek eli ile işâret ederek, yanma çağırır. Yanına gelir. (Sen zekî bir talebesin. Mutavveli okumalısın!) der. Efendim kitâbım yok. Hem de, memleketimizde okunan bir kitâb değildir, diyor. Seyyid Tâhâ, kendi kitâbını veriyor. Seyyid Fehîm tahsilini bitirmek için, Muş’un Bulanık kazâsı, Âbiri köyünde, molla Resûl-i Sübkî- nin yanma gidiyor. Mutavelli bunun huzûrunda okuyup, bitiri­yor. Vilâyet derecelerinde yükselmek için de her yıl iki kerre Nehriye ya’nî Şemdinana geliyor. Her gelişinde, seyyid Tâhâ­dan çeşidli iltifatlarla şerefleniyor. Meselâ, birgün câmi’ sofa­sında (Mektûbât) okuyordu. Çok kalabalıkdı. Seyyid Fehîm uzakda, ayakda dinliyordu. Seyyid Tâhâ, kitâbdan başını kal­dırarak,(Molla Fehîm! Acaba şimdi, hiç üstâd yokmu?) diyor. Seyyid Fehîm, cevab vererek (Şimdi bulunan üstâd gibi, hiç gelmemişdir) diyor. Seyyid Tâhâ, hemen Mektûbâtı kapayıp, odasına gidiyor.

Seyyid Fehîm, kemâl ve tekmîle erip mutlak izn verilince, bu işi görmeğe lâyık olmadığını bildiriyor. Seyyid Tâhâ, ısrârla kabûl etdirmişdir. Memleketi olan Arvâsa teşrîf etmesini emr buyurmuşdur. Seyyid Fehîm Nehrideki dağın tepesine çıkarak giderken, tekrâr çağırıyor. Kitâbların içindeki mektûblarını kendisine göstererek, (Bu ihlâs ve sevgi, sizin değil midir? Niçin bu işden kaçmıyorsun?) buyuruyor. İcâzet ile şereflendikden sonra da, eskisi gibi, her yıl Nehrîye giderdi.

Seyyid Tâhâ «kuddise sirruh», 1269 [m. 1853] da Nehri kasabasında vefât etdi. Birgün ikindiden önce, ağaçlar ara­sında otururken, kendilerine iki mektûb veriliyor. Dâmâdı Abdül-ehad efendiye okutuyor. (Artık bizim dünyâdan gitmek zemanımız geldi) buyuruyor. Dâmâdı, (Aman efendim! Şam­dan gelen bu iki mektûb ne olacak?) diyor. O gün Hatm okundukdan sonra, odasına gidiyor. Oniki gün hasta yatıp, ikindi vakti, mubârek rûhu Refik-i a’layâ yükseliyor. Ağlamak seslerini duyan binlerce âşık, şaşırıp kalıyorlar. Hasta iken (Berdesur) köyünde bulunan kardeşi Sâlihi istetiyor. Hatm ve teveccühleri yapmasmı, birâder-i ekmeli, seyyid Sâlihe emr buyuruyor. (Kardeşim Sâlih, kâmildir. Herkesin başı, onun eteği altındadır) buyuruyor. Seyyid Fehîm, Seyyid Sâlihi, üstâd-ı sohbet yapdı. Sâlihden sonra da, bu âdetim bozmadı. Vefâtı olan 1313 senesine kadar, her yıl iki kerre, Nehrîye giderdi.

Seyyid Tâhâ-i Hakkârînin «kuddise sirruh» talebesi ara­sında,”seyyid Muhammed Sâlihden sönra tesarrufu en kuvvet­lisi, seyyid Sıbgatullah Arvâsî idi. Bundan sonraT^tCüfrevî Muhammed idi. Seyyid Sıbgatullah, talebesi arasında (Gavs-ül a’zam) ve (Gavs-i Hizânî) ismleri ile meşhûr oldu. [1287] de vefât etdi. Bunun talebesi arasında Abdürrahman Tâhî Nurşînî de, (Üstâd-ı a’zam) ve (Seydâ) ismleri ile meşhûrdur. Bunun da ondokuz talebesi: Feth-ullah Verkanisî ve Abdullah Nurşînî ve molla Reşîd Nurşînî ve allâme molla Halîl Sî’ridînin torunu Abdulkahhâr ve Âbdülkâdir Hizânî ve seyyid İbrâhim Es’irdî ve Abdülhakîm Fersâfi ve İbrâhim Ninkî ve Tâhir Âberî ve Abdülhâdî ve Abdullah Hurûsî ve İbrâhim Cukruşî ve Halîl Cukruşî ve Ahmed Taşkesânî ve Muhammed Sâmî Erzincânî ve Mustafa ve Süleyman ve Yûsüf Bidlisîdir. Abdürrahman Tâhî, [1304] de vefât etdi. F’ethullah-ı Verkânisî 1317 de vefât etdi. Talebesi Muhammed Ziyâüddîn Nurşînî, Abdürrahmân-ıTâhî- nin oğlu olup 1342 [m. 1924] de Bitlisde vefât etdi. (Mektûbât) ında yözondört mektûb vardır. Onüç talebesinden birincisi Muhammed Alâüddîn-i Uhînî olup, mektûbatım toplamışdır. İkincisi, babası Ahmed haznevîdir. Muhammed Ma’sûm-i sânî ve Seyyid Muhammed Şerîf Arabkendî ve Adı-yamanlı Abdül­hakîm efendi, bunun talebesidirler. Muhammed Râşid efendi sonuncunun oğludur. 161.

  • — TALHA BİN ABDÜLLAH : İlk îmâna gidenler­dendir. Aşere-i mübeşşeredendir. Kâfirlerden çok işkence gördü. İpe bağlayıp çekerlerdi. Mekkede iken Zübeyr ile, Medî­nede iken de Ebû Eyyûb-i Ensârî ile âhıret kardeşi olması emr buyuruldu. Vazifeli olduğundan Bedrde bulunamadı. Diğer gazâlarda bulundu. Uhud muhârebesinde, Resûlullahı kılınç darbesinden kurtarmak için, kolunu uzatıp siper etdi. EH yara­lanıp çolâk kaldı. Resûlullah, ok yağmuru altında çukura yuvarlandı. Talha sırtına alarak çukurdan bir kaya üstüne çıkardı. Hazret-i Alî buyuruyor ki, Resûlullahdan işitdim : (Talha İle Zübeyr, Cennetde benim komşularundır) buyurdu. Hicretin 36.cı yılında, Cemel vak’asında, hazret-i Alîye karşı

harb edenler arasında idi. Bu muhârebede şehîd olunca, hazret-i Alî çok üzüldü. Ağlıyarak yanma gitdi. Mubârek elleri ile, toprağı yüzünden sildi. Cenâze nemâzını kendi kıldırdı, «radıyallahü teâlâ anhümâ». 9, 16, 17, 22, 28, 49, 77, 78, 125.

  • — TAYYIBÎ : Şerefeddîn Hüseyn bin Muhammed, hadîs ve tefsîr âlimidir. 743 [m. 1343] de vefât etdi «rahime- hullahü teâlâ». Tefsiri, Me’ânî ve Beyân üzerine yazmış olduğu (Tibyân) kitâbı ve (Keşşâf şerhi) meşhûrdur. 88, 121.
  • — TİRMÜZÎ : Muhammed bin îsâ, 209 [m. 824] da Buhârâda Tirmüz kasabasında tevellüd 279 [m. 892] da (Bog) da vefât etdi «rahime-hümullahü teâlâ». Hadîs imâmlanndan- dır. (Sahîh-i Tirmüzî) çok kıymetli hadîs kitâbıdır. Bu kitâbın çeşidli şerhleri arasında, Karaşideki (Medrese-i arabiyye-i islâ- miyye) in müdîri Yûsüf Binûrînin hâzırladığı (Meârif-üs-sünen) çok kıymetlidir. Arabîdir. Altı cild olup, basılması binüçyüzdok- san 1390 [m. 1970] de temâm olmuşdur. 16.
  • — ÜMM-İ HABÎBE: Resûlullahın «sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem» zevcelerindendir. Ebû Süfyân ile Hindin kızı ve hazret-i Mu’âviyenin kardeşidir. Önce Übeydüllah bin Cahşın zevcesi idi. İkisi de önce müslimân olup, Habeşistan^,hicret etdier. Zevci orada papaslara aldanarak, dünyâ malına kavuşmak için mürted oldu. Ümm-i Habîbeyi de dinden çıkararak zengin olmağa zorladı. O da (Muhammed aleyhisselâmın dînini ve sevgisini, bütün dünyâya değişmem) buyurdu. Übeydüllah, işkence etmek için, sürünmesi için, bunu boşadı. Fekat, kendisi öldü. Resûlullah Ümm-i Habîbenin, bu sözlerini ve başına geleni işitince, Habeş pâdişâhı Necâşîye mektûb yazdı. Necâşînin serâyında, Resûlul­laha nikâhı yapıldı. Bunun sâyesinde Habeşistandaki Müsli­mânlar çok râhat yaşadı.

Dîninin kuvveti ve Resûlullaha sevgisi o kadar çok idi ki, Mekke feth edilmeden önce, sözleşmek için Resûlullahın huzû- runa gelen, kâfirlerin elçisi, babası Ebû Süfyânı, Resûlullahın yatağına oturtmadı. (Sen, bu mubârek yere oturmağa lâyık değilsin) dedi «radıyallahü teâlâ anhâ». 9, 60.

  • — ÜMM-İ HIRÂM : Enes bin Mâlikin teyzesidir. Sahâbe-i kirâmdandır. Resûlullah «sallallahü aleyhi ve sellem» birgün bunun evinde uyumundu. Gülerek uyandı. (Yâ Resûlal­lah, niçin güldün?) dedi. (Ümmetimden bir kısmını gemilere binip, kâfirlerle gazâya giderler gördüm) buyurdu. Ümm-i Hirâm, (Yâ Resûlallah! Düâ et, ben de onlardan olayım! dedi.

(Yâ Rabbî! Bunu da, onlardan eyle!) buyurdu. Mu’ âviye zemanmda Ümm-i Hirâm, zevci ile, gemilere binip, Kıb- rısa cihâd etmeğe gitdi. Orada atdan düşüp şehîd oldu. Kibrisin ilk fâtihi hazret-i Mu’âviyedir «radıyallahü teâlâ anhümâ». 64.

  • — ÜMM-İ SELEME: Resûlullahın zevcelerinden- dir. Fasîh, belîğ idi. Dul idi. 378 hadîs-i şerîf haber vçrmişdir. Hazret-i Osmân zemanuıdaki fitne sırasında, halîfeye nasîhat olarak söylediği nutk meşhûrdur. 59 da vefât etdi. 71.
  • — ÜSÂME BİN ZEYD: Resûlullahın hizmetçisi olan Zeyd bin Hârisenin oğludur. Resûlullahın sevgilisi diye meşhûrdur. Mekkeye giderken Resûlullahın devesinde, arka­sında oturmuşdu. Birlikde Kâ’beye girmişdi. Huneyn gazâ- sında, çocuk olduğu hâlde kahramanca çarpışdı. Çök cesûr idi. Onsekiz yaşında iken ordu kumandanı yapıldı. Esmer idi. Çok hadîs-i şerîf haber vermişdir. 59 da vefât etdi. 71, 119.
  • — UZUN HASEN : Akkoyunlu devletinin hükm- dârı idi. 871 de hükmdâr oldu. Diyâr-ı Bekrde idi. Birçok yerleri alarak, Tebrîze yerleşdı. 877 de Osmânlı devletine sal­dırdı. Fâtih sultân Muhammed hâna mağlûb ve perîşân oldu. 882 [m. 1477] de vefât etdi. Tebrîzdedir. Trabzon İmperatoru (Davîd Komnus) uri dâmâdı idi. Hüseyn Hilmi Işık’ın kayın pederi olan Yûsüf Ziyâ Akışık, Akkoyunlu soyundan olup, Bosnalı Zülfikâr pâşanın torunu Ahmed beğin oğludur. 35.
  • — VAHİDEDDÎN HÂN : Altıncı sultân Muham­med, sultân Abdülmecîdin oğludur. Pâdişâh olan dört kardeş- den en küçüğüdür. Osmânlı pâdişâhlarını^ otuzaltıncısı ve sonuncusudur. İslâm halîfelerinin sonuncusudur. 1277 [m. 1861] de tevellüd etdi. 1336 [m. 1918] Ramezân-ı şerifinin yirmibeşinci, temmuzun dördüncü perşembe günü hükmdâr oldu. 1344 [m. 1926] da İtalyada vefât etdi. Şamda medfûndur.
  • — VAHŞÎ : Hazret-i Hamzamn Bedr gazâsmda öldürdüğü Tu’aymenin biraderinin oğlu olan Cübeyr bin Mut’ -imin kölesi idi. Habeşli olduğıi için, el ile ok atmakda usta idi. Uhud gazâsmda, Cübeyr buna, (Hamzâyı öldürürsen âzâdol!) demişdi. Hind de, babasının ve amcasının intikamı için, Vah­şîye mükâfat va’d etmişdi. Vahşî, taş arkasına pusuya girip, yalnız hazret-i Hamzayı gözetirdi. Hazret-i Hamza sekiz kâfiri öldürüp, saldırırken, Vahşî okunu atarak şehîd etdi. Sonra, ciğerini çıkarıp Hinde götürdü. Hind sevinip ciğeri çiğnedi. Üzerindeki zînetlerin hepsini Vahşîye verdi. Dahâ da

vereceğini söz verdi. Hindin bu çirkin, canavarca işi, islâm dînine olan düşmanlığından değil idi. Hazret-i Hamza, Bedrde bunun babası Utbe ile amcası Şîbeyi öldürmüşdü. Bunların ve kardeşi Velîdin intikâmım almak için, bu işi yapdı. Vahşî de, âzâd olmasını, altunlara kavuşmasını düşünüyordu. İslâmiy­yete hücûm düşüncesinde değildi.

Hicretin sekizinci yılında Mekke feth edildiği gün, Resû­lullah, Kureyşin hepsini afv buyurdu. Yalnız on kişinin adını söyleyip, bunları gören öldürsün buyurdu. Hind ile Vahşî, bunlar arasında idi. Vahşî, Mekkeden kaçdı. Bir zeman uzak yerlerde kaldı. Sonra pişmân olup, Medînede mescide gelip selâm verdi. Resûlullah, selâmım aldı. Vahşî, (Yâ Resûlallah! Bir kimse Allaha ve Resûlüne düşmanlık yapsa, en kötü, en çirkin günâh işlese, sonra pişmân olup temiz imân etse, Resû- lullahı canından çok sevici olarak, huzûruna gelse, bunun cezâsı nedir?) dedi. Resûlullah (îmân eden, pişman olan afv olur. Bizim kardeşimiz olur) buyurdu. (Yâ Resûlallah! Ben îmân etdim. Pişman oldum. Allahü teâlâyı ve onun Resûlünü herşey- den çok seviyorum. Ben Vahşîyim) dedi. Resûlullah, Vahşî adını işitince, hazret-i Hamzanın parçalanmış hâli gözü önüne geldi. Ağlamağa başladı. (Git, seni gözüm görmesin!) buyurdu. Vahşî, öldürüleceğini anlıyarak kapıya yürüdü. Eshâb-ı kirâm kılınca sarılmış işâret bekliyordu. Vahşî, son nefesimi alıyorum derken, Cebrâil aleyhisselâm geldi. Allahü teâlâ buyurdu ki, (Ey sevgili peygamberim! Bütün ömrünü puta tapmakla, kulla­rımı bana düşman etmeğe uğraşmakla geçiren bir kâfir, bir kelime-i tevhîd okuyunca, ben onu afv ediyorum. Sen, amcanı öldürdü diye Vahşîyi niçin afv etmiyorsun? O pişmân oldu. Şimdi sana inandı. Ben afv etdim. Sen de afv et!) Herkes, öldürün emrini beklerken,(Kardeşinizi çağırınız!) buyurdu. Kardeş sözünü işitince, saygı ile çağırdılar. Vahşîye (afv olduğunu) müjde eyledi. (Fekat, seni görünce dayanamıyorum. Üzülüyo­rum. Bana görünme!) buyurdu. Resûlullahı üzmemek için, bir dahâ yanına gelmedi. Mahcûb, başı önünde yaşadı. 5, 60.

  • — VÂKIDÎ : Muhammed bin Ömer, târîhcidir. 130 yılında Medînede tevellüd, 207 [m. 822] de Bağdadda vefât etdi «rahime-hullahü teâlâ». İmâm-ı Mâlikden ders aldı. Çok târihler yazdı. (Tânh-i kebîr) kitâbı meşhûrdur. Hârûn Reşîde hacda delîl olmuşdu. 16.
  • — VÂSIL BİN ATÂ : Mu’tezile mezhebinin kurucu­sudur. Hicretin 80.ci yılında Medînede tevellüd, 131 [m. 748]

de vefât etdi. Hasen-i Basrînin talebesi idi. Hasenin bir sözüne karşı geldiğinden (Vâsıl i’tizâl etdi. Ya’nî bizden ayrıldı) buyurdu. Ehl-i sünnetden ayrıldı. Çeşidli kitâblar yazdı. 89.

. 246 — VEYSEL KARÂNÎ : Tâbi’înin büyüklerindendir. Resûlullah efendimizin zemanında bulundu ise de göremedi. Yemenlidir. Hazret-i Ömer zemanında Medîneye gelip, çok hürmet gördü. Hazret-i Ömer, düâsmı istedi. Basraya gitdi. Sıffîn muhârebesinde, hazret-i Alînin askeri arasında iken, 37 yılında şehîd oldu «rahime-hullahü teâlâ». Anadolu’ya gelme- mişdir. Hadîs-i şerîf ile medh edildi. Ferîdüddîn-i Attârın, fârîsî (Tezkiret-ül-evliyâ) kitâbmda, hayâtı yazılıdır. 6.

  • — YAHYÂ «aleyhisselâm» : Zekeriyyâ aleyhisselâ- mm oğludur. Annesi Elîsâdır. Hıristiyânlar Elizâbeth diyor. Hazret-i Meryemin baba bir kız kardeşidir. Dâvüd aleyhisselâ- mın soyundandır. (Tevrat) da yazılı olan îsâ aleyhisselâm göke çıkarıldıkdan bir buçuk sene sonra‘{İncil)e uyduğu için, zâlim yehûdî hükmdârı Herod tarafından, otuzdörtbuçuk yaşında iken, şehîd edildi. Mubârek bedeninin parçaları’başka şehrler- dedir. İbni Âbidîn, önsüzünde diyor ki, (Mubârek başı, Şamda Ümeyye câmi’indedir).