Ebu Zerr’in Oğlunun Şehid,Hanımının Esir Edildiği (Gabe Gazası)

GÄBE, Medine’ye yakın Şam yolu üzerinde ağaçlık bir
otlağın adıdır. Resûlüllah’ın hâzineye âit develeri burada
otlar, sağılan bu develerin sütü alınıp Medine’ye getirilir.
Resûlüllah’a, diğer ihtiyaç sahiplerine taksim edilirdi.
Bahsinde bulunacağımız hâdise sırasında da, Resû-
lüllah’ın hazine develerinden yirmi kadarı yine burada otlatılıyordu.
Çobanlığı Ebû Zerr’in oğlu ile Abdurrahman
bin Avfın hizmetçisi Rebah yapıyordu.
Hicretin altıncı yılının Rebiülevvel ayında bir gün Ebû
Zerr şöyle bir müracaatta bulundu:
– Ya Resûlâllah, ben âilemle birlikte oğlumun çobanlık
ettiği develerin yanma gideceğim. Bana izin verin.
Resûlüllah Hazretleri, zatına mahsus bir sezişle âkı-
beti görür gibi olmuştu. İzin vermek istemedi. Hattâ, kaderin
yazısını okur gibi şöyle buyurdu:
– Ey Ebâ Zerr, ben senin Gâbe’ye gitmeni istemiyorum.
Sen oraya gittikten hemen sonra bir baskına uğrayıp
da oğlunun öldürülüp, âilenin de esir edileceğini gö­
rür gibi oluyorum. Biliyorsun, orası Uyeyne bin Hısn’m
te’siri altında olan bölgedir. Ben o kabilelere hiç güvenemiyorum.
Ne var ki Ebû Zerr, oğlunun çobanlık ettiği develerin
yanına gidecek, orada yayla havası teneffüs edecekti. Aklına
koymuştu bir defa. Hem ayrıca kader de hükmünüicra edecek, yazılmış yazı varsa yaşanacaktı.
Ebû Zerr gitmekte ısrar edince Efendimiz izin verdi. O
da âilesiyle birlikte Gâbe’ye gitti.
Nitekim daha sonraları Ebû Zerr bu ısrarına şaşıp kalacak
ve şöyle diyecektir:
– Resûlüllah bana olacakları haber verdiği halde gitmekte
ısrar edişim şaşılacak şey doğrusu!…
Ebû Zerr gittikten birkaç gün sonra bir şafak vakti
Medine’de süvarilerin atlarına bir şeyler oldu. Bâzı süvarilerin
atlan ahırlannda eşiniyor, kişniyor, acaib sesler çı­
karıyorlardı.
Bunlardan kimi kalkıp atma yem, su verdi: açlıktan,
susuzluktan kişnediğini sandı. Ama atlar yine susmuyor,
sanki Müslümanlara baskın yapılıyor, çöle çıkmalı, düş­
manın peşine düşmeliyiz, der gibi bir huzursuzluğun içine
girmiş görünüyorlardı.
Şüphelenen süvariler, mescide gittiler. Resûlüllah’ın
arkasında sabah namazı kıldılar, ama bir şey görmediler.
Bir taraftan düşman baskınından söz edilmiyordu.
Ancak, bu sessizlik çok sürmedi. Namazdan dağılıp
da evlerine döndükten sonra sokaklarda dellâllar bağırmaya
başladı.
– Resûlüllah’ın Gâbe’deki develerine düşman baskın
yapmış, Ebû Zerr’in karşı koyan oğlunu şehid etmiş, hanımıyla
develeri de alıp götürmüşler. Eli kılıç, kolu kalkan
tutan derhal meydanlığa toplansın!
Meğer sabahın erken saatinde Seleme bin Ekva, Gâ­
be’ye süt getirmeye giderken yolda develere bakan Rebah’ı
telâşlı şekilde görünce sormuş:
– Rebah ne var, halinde bir tuhaflık görüyorum?
– Ne olsun, felâket! Gatafan ve Fezâra kabilelerinden
kırk kadar atlı şafak vakti baskın yapıp, develeri ganimet,
Ebû Zerr’in yaşlı hanımını da esir aldılar. Oğlunu ise şehid
ettiler!Seleme hemen cevap vermiş:
– Öyle ise zaman kaybetmeden doğruca Medine’ye
git, herkese durumu duyur. Ben bunların peşine takılıp
mesafe almalarını önleyeyim. Siz arkamdan bana erişirsiniz.
Seleme bununla da yetinmez. Hemen Seniyye tepesine
tırmanır. Medine’ye doğru yönelip gücü yettiği kadarıyla
bağırır:
– Resûlüllah’m develerini sürüp götüren düşmanı
takibe çıkıyorum. Peşimden zaman kaybetmeden geliniz.
Seleme, şöyle bakınca tozu dumana katan atlıların
çölde ilerleyişini görür, peşlerine düşerek onlara erişir.
Ancak, onlarda sayı çok fazla… Bir’e kırk kişiler. Seleme’de
ise Allah’ın ihsan ettiği ayn bâzı hususiyetler var.
Özü şu:
– Kaçarsa kurtulur, koşarsa erişir, atarsa vurur!
İşte Seleme’nin münakaşa götürmez-üç meziyeti.
Bundan dolayıdır ki. Seleme onların önüne geçiyor.
Develeri dağıüp, toparlanmalarını zorlaşünyor, kolayca
yol almalarını önlüyordu. Hattâ zaman zaman onları kendi
üzerine çekiyor, yaklaşınca bir okla atlarından aşağı
düşürüyor, çevrilirse hemen sarp dağa kaçarak kendini
emniyete alıyordu.
Kuşluk vakti olmuştu. Baskıncıların geriden imdadı­
na koşan bir atlı erişti. Bu adam aynı kabileden meşhur
(Uyeyne bin Hısn)’dı. Uyeyne, kırk atlının perişan halini
görünce ağaçların gölgesine inip biraz dinlenmelerini söyledi.
Hep birlikte orada istirahate çekilip, yemek yemeye
başladılar. Perişanlıklarının sebebini sordu. Onlar da biraz
ötedeki tepede kendilerini bir kartal gibi bekleyen Seleme’yi
gösterdiler:
– Şu adam canımıza tak dedirtti. Vallahi şafaktan bu
yana peşimizde. Elimizde, avumuzda bir şey bıraktırmadı.
Hepsini de, atlarımızın üzerinden yerlere fırlattık. Yine
de peşimizden geldi, bizi ok yağmuruna tuttu.Meğer Seleme’den kurtulmak için sırtlarındaki kıymetli
kürklerini, maşlahlarım atıyorlarmış. Seleme ise,
her birini belli aralıklarla gittiği yerin kenarına bırakıyor,
üzerine de birer taş koyarak işaretliyormuş. Böylece peş­
lerinden gelecek imdat kuvvetine yol gösteriyormuş!
Uyeyne bir şeyler sezer gibi oldu.
– Sakın sizin onu aldatmak için attığınız eşyaları o da
yol kenarına bırakıp da arkanızdan geleceklere işaretler
koymuş olmasın?
– Yapar mı bunu diyorsun?
– Elbette. Bunlarda mal hırsı pek bulunmaz. İsterseniz
birkaç kişi şu adama doğru yaklaşsın. Bakalım kimdir,
ne demek istiyor, bir sorun.
Dört kişi kalkıp dağa yukan tırmandılar. Bir ok atımı
kadar yaklaşınca sordular:
– Sen kimsin, bizden ne istiyorsun?
– Ben Seleme bin Ekva’yım. Resûlüllah’ın develerini
bırakmadıkça peşinizi bırakmayacağım. Biliyorsunuz,
ben attığını vuran, koştuğuna eren, kaçtığından da kurtulan
biriyim. Daha fazla yaklaşacak olursanız, bu söylediklerimin
doğru olup olmadığını da gösteririm!
Seleme bu sözleriyle birlikte okunu yayına geçirmeye
başlamıştı bile.
Müşriklerden biri söylendi:
– Vallahi, ben de Seleme’yi böyle bilirim, fazla yaklaş­
maya gelmez, birer okla yere yapıştırır bizi.
Beri taraftan Medine’de ise durum çok hareketliydi.
Ensar ve Muhacir toplanmış, sekiz kişilik bir çevik kuvvetle
derhal yola çıkmışlardı. Resûlüllah Hazretleri bunlara
Saad bin Zeyd’i kumandan tayin etmiş:
– Siz baskıncı katillerin peşine düşüp, onların mesafe
almalarını önleyin. Ben size çölde büyük kafile ile iltihak
eder, destek olurum, buyurmuştu.
Bu çevik kuvvetin içinde Ayyâş adında bir zat da vardı. Atı Cülva, çabuk kaçan bir attı. Resûlüllah Hazretleri
Ayyâş’a:
– Keşke bu ata iyi binen biri olsaydı da bir anda baskıncıların
peşinden erişseydi, dedi. Ayyâş hemen cevap
verdi:
– Ben kavmimin en iyi ata bineniyim. Benden iyi ata
bineni pek bilmiyorum.
Ne var ki, Ayyâş henüz sözünü bitirmemişti ki, at birkaç
defa zıplayarak ilerleyince Ayyâş üzerinde duramayıp
yere düşmekle kalmadı, ayağının birini de incitti. Utancından
bir şey söyleyemeyen Ayyâş, amcasmın oğlu Muâz’ı
çağırarak şöyle diyebildi:
– Muâz, al bu ata sen bin. Benim binecek takatim kalmadı,
ayağımın birinin kırıldığını sanıyorum.
Öncü kuvvet hızla Medine dışına çıkıp, uçar gibi çöle
açıldı. Tozu dumana katarak ilerliyorlardı. Seleme ise
beklediği dağın tepesinde bunları görmüştü. İlk önce erişen
Muhriz, ağaçların altında dinlenmekte olan müşriklerin
üzerine atını sürmek istedi. Tepeden inen Seleme ise
atın gemini tutup Muhriz’e mani olurken kendisini şöyle
ikaz etti:
– Ey Muhriz, şu adamların peşinden giderken yaklaş­
ma. Vallahi onların seni kalbinden okla vuracaklarından
korkarım.
Muhriz’in cevabı ise pek cesurca idi:
– Ey Seleme, Allah’a ve âhirete inanıyor. Cenneti ve
Cehennemi de hak ve gerçek olarak tanıyorsan, benimle
şehidlik arasında perde olma. O, dediğin şey olursa ben
şehid olurum, olmazsa gaziyim. Her iki halde de ben kârlıyım.
Bunu söyleyen Muhriz daha fazla beklemedi, atını tepip
peşlerine düştü. Onlar hızla uzaklaşmak istiyorlardı.
Muhriz, peşlerinden gittiği müşriklere iyice yaklaşınca,
Resûlüllah’m hazine develerini nereye götürüyorsunuz, diye feryad edip, çığlıklar atıyordu. İçlerinden Abdurrahman
bin Uyeyne geriye döndü. Karşılıklı mızraklaşmaya
başladılar. Muhriz, Uyeyne oğlunun bir mızrak darbesine
mâruz kalmıştı. Atından düşerken hasmı da Muhriz’den
aldığı bir ok saplanmasıyla yaralanmış, kanlar
akarak kaçmaya devam etmişti. Muhriz atından düşünce
şahlanan at bir daha durmadı, ta Medine’ye gelip de ahı­
rına girinceye kadar kimse yakalayamadı. Ahırda onun
üzerindeki kanı görenler Muhriz’in şehid olduğunu hemen
anladılar.
Bu sırada yetişen Ebû Katâde:
– Ben Muhriz’i şehid edenin vücudunu ortadan kaldırmadıktan
sonra geri dönmem, diyordu.
Ebû Katâde atını tepip ilerleyerek o da baskıncılara
yaklaştı. Onlardan birine dikkatlice baktığında daha önce
de söz münakaşası yaptığı Mes’ade olduğunu anladı.
Mes’ade, Ebû Katâde’nin aldığı bir atı görünce kendisiyle
alay etmiş, bu at sana çoktur, ne yapacaksın, demişti.
Ebû Katâde de bununla senin peşine düşüp lâyığını vereceğim,
demişti. İşte şimdi o söz münâkaşasının isbatı zamanı
gelmişti.
Ne var ki, Mes’ade çok kuvvetli, aynı zamanda da çok
oyunbaz bir adamdı. O da geri kalmadı:
– Seninle çarpışarak mı, yoksa vuruşarak mı, yahud
da güreşerek mi hesaplaşalım? diye teklifte bulundu.
Ebû Katâde:
– Bunu sana bırakıyorum, sen hangisini istersen, deyince:
– Hazır ol öyle ise, güreşerek, kucak kucağa geleceğiz!
diyerek atından atlayıp kumların üzerine dikildi. Kılıcını
da bir ağaca astı. Onu gören Ebû Katâde de kılıcını çıkarıp
öteki ağaca asarak birbirine girdiler. Allah, Ebû Katâ-
de’ye öyle bir kuvvet ve azim ihsan eyledi ki, koskoca izbandut
gibi Mes’ade’yi ikinci hücumda yere yatırıp göğsü
üzerine çıktı, yanında asılı bulunan kılıcı alarak şehidin intikamını hemen aldı. O sırada Ebû Katâde’nin atı da ürküp
kaçtı. Doğruca Medine’ye gelen atı görenler
– İnnâ lillâh… Ebû Katâde de şehid olmuş, dediler.
Bundan sonra Ebû Katâde hücumunu tekrar edince
kafile iyice dağıldı. Gasbettikleri develerden sadece birkaçını
önlerinde götürüyorlar, zaman zaman da onlara binip
kaçıyorlardı. Diğer on deveyi bırakmak zorunda kalmış­
lardı. Develerin yanında eşyalarını, yiyeceklerini de birer
birer terkederek kurtulmaya çalışıyorlardı.
O sıralarda Medine’de üçyüz kişilik bir muhafız bölü­
ğü bırakan Resûlüllah Hazretleri beşyüz kişilik bir kuvvetle
hareket ederek Zukared’e gelmişti. Yolda Ebû Katâ­
de’nin kaftanını ashab bir cesed üzerinde görünce tanıdı­
lar:
– İnnâ lillâh… Ebû Katâde’nin şehid oluşu buradaymış,
dediler.
Fakat Resûlüllah hemen müdahale etti:
– Hayır. Ebû Katâde öldürülmemiştir. O kaftan, Ebû
Katâde’nin, öldürdüğü müşrikin üzerine örttüğü kaftandır,
açın bakın, buyurdu. Koşup gelenler kaftanı kaldırınca
altında gerçekten Ebû Katâde’nin öldürdüğü müşrikin
ölüsünü görüp “sadaka Resûlüllah” dediler.
Resûlüllah Hazretleri sözünü şöyle bitirdi:
– Beni Resûl olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki,
Ebû Katâde şimdi baskıncı müşriklerin peşinden recez
okuyarak devam ediyor. Allah onu rahmetiyle esirgesin.
O, onları târümar etti.
Gerçekten de Ebû Katâde kırk kişilik baskıncı gurubun
dağılarak kaçmasında büyük rol oynamıştı.
Zu-Kared’de istirahatte olan Resûlüllah’ın huzuruna
ansızın çıkageldiğinde Efendimiz ona:
– Ya Rab, onun saçına, derisine sıhhat nasip et. Onu
zinde yaşat, diyerek el açıp dua etti. Sonraları görüldü ki,
Ebû Katâde tam yetmiş yaşında vefat ederken bile üzümgibi siyah saçlı, onbeş yaşındaki genç gibi de zinde ve
kuvvetliydi…
Zu-Kared’de Resûlüllah’ın etrafında mücahidler bir
araya gelmiş, durum hakkında bilgi vermeye başlamışlardı.
Hemen hepsi de açlıktan muztariptiler. İhtiyacın şiddetlendiği
o anda on devenin birbiri arkasına dizilmiş vaziyette
kendilerine doğru geldiğini gördüler. Hayretle bekleşmeye
başladılar. Bu ne devesiydi, kim, ne gönderiyordu?
Ancak deve katarı yaklaşınca durum belli oldu.
Medine’de bulunan Saad bin Ubâde on deve yükü
hurma yüklemiş, şahsî servetinden gazilere azık yolluyordu.
Bunu gören Resûlüllah ellerini açıp Saad bin Ubâ-
de’ye şöyle dua etti:
-A lla h ’ım, Saad’ı ve Saad hanedanını rahmetinle esirge!
Saad’ın kabilesinden olanlar:
– Ya Resûlüllah, Saad bizim kabilemizin hanedanlarındandır.
Onlar açlan doyururlar, yoksullara yardım
ederler, misafirleri ağırlar, yolda kalanlan da yurtlarına
ulaştırırlar., dediler.
Resûlüllah Hazretleri şöyle cevap verdi:
– İnsanlann cahiliyyet çağında hayırlısı, İslâm’ın zamanında
da hayırlısıdır. İyi insan her zaman iyidir.
Ne var ki, mücahidlerin hepsi de bir araya toplandıklan
halde Seleme bin Ekvâ’dan hâlâ haber yoktu. Resû­
lüllah Hazretleri onun için bir tulum dolusu sütle, bir tulum
dolusu suyu bir sahabîsine verip peşinden gönderdi.
Giden yardımcı Seleme’yi buldu. Seleme sütü içti, karnı­
nı doyurdu, suyla da hararetini giderdi. Baskıncıların
analarından emdiklerini burunlanndan getirmişti. Onların
iki atlarını da ellerinden almıştı. Seleme dönüp geldiğinde
Bilâl’in müşriklerden alınan bir deveyi kesip orduya
kebap yaptığını gördü. Birlikte sevindiler, şükürler
edip tehlike devam ettiğinden namazlannı birer rekat sı­
rayla korku namazı halinde kıldılar.Bundan sonra ganimet malından Ebu Seleme’ye iki
hisse ayıran Resûlüllah:
– Şu süvarilik hakkı, şu da yayalık hakkı… buyurdu.
Gerçekten de Ebû Seleme yaya olarak yürüyor, süvari gibi
de koşuyordu. Yani her iki hali de nefsinde birleştirebiliyordu.
Buradaki su kuyusunu satın alıp yolcular için vakfeden
Talha’nın vakfını duyan Resûlüllah Hazretleri, Talha’yı
medhetti:
– Sen Talhatülfeyyazsm, bu hayrınla feyizli iş yaptın,
buyurdu.
Bir gün bir gece bu Gâbe’ye yakın yerde kaldıktan
sonra Medine’ye dönerken yolda Seleme’yi terkisine alan
Resûlüllah, onun yorgunluğunu düşünüyor, iltifat etmek
istiyordu. Halbuki o sırada Ensâr’dan koşuda geçilmeyen
bir zat da:
– Haydi benimle Medine’ye kadar koşmaya cesaret
eden var mı? diye bağırıyordu. Seleme, Resûlüllah’m terkisinden
sordu:
– Ya Resûlâllah, ne buyurursunuz, şu kardeşim ile
koşuya çıkayım mı?
Tebessüm eden Resûlüllah:
– Kendinde bu kuvveti görebiliyor musun?
Seleme:
– Elbette, diyerek atlayıp yanyana geldiği Ensârî ile
(Bismillâh) deyip fırladılar. Ancak, Seleme Ensâri’yi hemen
geçmiş, Medine’ye ondan önce girmiş, böylece Allah’ın
kendisine lütfettiği gençlik ve dinçliği bir daha göstermişti.
Medine’de hâdisenin bir diğer kısmı cereyan edecekti
artık. Nitekim yorgun ve üzgün Ebû Zerr’in geldiği görüldü.
Ebû Zerr hayret eder halde Resûlüllah’a vaktiyle verdiği
haberin aynıyla vaki olduğunu ifade ediyordu. İşte bu
anda müthiş bir vak’a daha cereyan etti. Üzerinde bir kadınla
(Gadba geliyor) diye bağnşanlar oldu.
Gadba, Resûlüllah’ın sürülüp götürülen develeri içinde
bulunan meşhur devesiydi. Üzerindeki yaşlı kadın da
Ebû Zerr’in hanımı Leylâ idi. Toz toprak içinde halsiz halde
bulunan kadın gelen deveden indirildi. Götürülüp üstübaşı
temizlendi, yedirilip içirildikten sonra Resûlüllah’ın
huzuruna getirildi, esir edildiği halde nasıl olup da
geldiği soruldu. Kadın ibretli halini şöyle anlattı:
– Beni bindirdikleri devenin üzerinde kabilelerine kadar
götürdüler. Kabile halkı onlara deve kesti, yedirdi, ikramda
bulundu. Benim ise elimi ayağımı bağlayıp develerin
yanında bıraktılar. Yeyip içtikten sonra yorgunluktan
yığılıp kalmışlardı. Gece hepsi de uyumuş, kimsecikler
kalmamıştdı. Ben karanlıkta uğraşırken elimin ayağımın
çözüldüğünü anladım. Yavaşça kalkıp bir devenin yanına
gittim. Yaklaştığım deve böğürdü, bir diğerine yaklaştım,
o da böğürdü; bir diğerine yaklaştım, o da böğürdü. Daha
bir başkasına yaklaştım, o da böğürdü. Ancak bu bindiğim
deve böğürmedi, üstelik ben üzerine atlayınca kalktı.
Ben de yönünü Medine çevirdim, beni sür’atle alıp getirdi.
Ebû Zerr’in hanımı, kurtuluşunu böylece anlattıktan
sonra sözünü şöyle bağladı:
– Ben bu deveyi hemen kestireceğim!
– Neden?
– Çünkü ben yolda adakta bulundum. Dedim ki, şayet
bu deve beni Medine’ye iletirse onu kesip etini fakir fukaraya
yedireceğim. Böyle adakta bulundum.
Resûlüllah Hazretleri tebessüm ederek sordu:
– Bu nasıl adak böyle ey Allah’ın kulu? Deve seni Medine’ye
kadar getirecek, sana bu iyiliği yapacak, sen degelir gelmez onu KeseceK, eunı aagııacaKsın.. yapugı iyiliğin
karşılığı bu mu?
– İyi ama, ben deveyi adadım. Adağın yerine gelmesi
lâzımdır.
– Sen ancak kendine âit olan şeyi adayabilirsin. Deve
senin mi?
– Hayır, benim değil!
– Öyle ise başkasının devesini nasıl adayabilirsin? İki
yerde, adak muteber olmaz. Biri günah olan şeyde, biri de
başkasına âit olan malda adak olmaz.
Gâbe gazasında ashab tan üç şehid verilmişti. Ancak
bundan sonra müşriklerin cesareti kırılmış, Müslümanlara
ve mallarına hücum fikri iyice yok olmuştu. Bundan
böyle hücumdan vaz geçip, müdafaaya başlayacaklardı.
Müdafaadan da vazgeçip, Müslüman olacaklardı. Ancak
hepsi de basamak basamak cereyan edecekti. Nitekim çok
sürmedi, bunların hepsi de birer birer İslâm’a girip imanla
müşerref oldular. Savaş verdikleri Resûlüllah’ı müdafaa
için savaşa çıktılar

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*