Oops! It appears that you have disabled your Javascript. In order for you to see this page as it is meant to appear, we ask that you please re-enable your Javascript!

DÜŞÜNMEYİ ÖĞRENMEK DAHA ZEKİ OLMAKTIR

DÜŞÜNMEYİ ÖĞRENMEK DAHA ZEKİ OLMAKTIR

Kevin Mc KEAN
Kırkbir yaşında bir psikolog olan Baron, zekâ niteliğini “doğuştan değil de, öğrenilerek elde edilen rasyonel düşünme sanatı” diye tanımlıyor ve şöyle söylüyor: “Birçok kişi iyi düşünemez. Çünkü önemli şeyler üstünde yeterince uzun süre düşünmezler, daha fazla kanıt araştırmazlar ya da neyin doğru olduğunu söyleyen bir otoriteye güvenirler. Oysa kafalarına ilk anda geliveren bir fikir üzerinde daha eleştirici olmalıdırlar.” Baron ve öğrencisi Susan Nolen Hoekse-ma, dünyayı siyah-beyaz diye ikiye ayıran, sonra da kendisini çitin siyah yanına oturtan, depresif hastalara (Psikiyatrik hasta tanımlarından biri) rasyonel düşünmeyi öğretecek bir program üzerinde çalışıyorlar. Önerileri şöyle:
• Düşünmekten kaçınıyorsanız, kendi kendinize sorun,
• Aksi yöndeki kanıtları mutlaka araştırın,
• Asla bir düşünce ya da planın yola girmeyeceğinden emin olmayın,
• inandığınız şeylere niçin inanıyorsunuz, verdiğiniz kararları niçin veriyorsunuz bilin,
• Sezgilerinizi, kararlarınızı alırken değil, delil olarak kullanın,
• Bir kararı ya da inancı asla son olarak görmeyin,
• Hata yapmaktan korkmayın.
• Birşeyin doğru ya da yanlış olmasını neden istediğinizi, kendi kendinize mutlaka sorun.
Bu kuralların yalnızca depresiflere değil, herhangi bir İnsana da yararlı olacağı inancını taşıyan Baron, ‘‘İnsanlara rasyonel düşünmeyi öğretmek, onları daha zeki kılacaktır.” diyor.
Arthur Jensen’e göre ise, Sternberg’in ya da Baron’un-ki gibi, zekâyı artırmaya yönelik programlar, yalnızca hüsnü kuruntu. Kendisi, zekâyı kültür ve çevrenin değil, genlerin oluşturduğuna inanıyor. Jensen, zekânın beyinin fiziksel bir özelliği, lû’nun bu özelliğin çok iyi bir ölçüsü; zekillğin de kalıtımsal olduğunu tartışarak, sonuçta bireyin zekâ kapasitesinde keskin biyolojik sınırların rol oynadığını öne sürüyor. Ona göre, çeşitli ulusların insanları arasında ortalama zekâ potansiyelinde açık farklılıklar söz konusu.
Bu, o kadar çok yandaş toplayan bir görüş değil. Baron 1969’da bir makalesinde, siyahların okulda beyazlar kadar başarı gösterememesini kapasitelerinin yetersizliği ile açıkladığında ılımlı eleştirmenlerce saflıkla, saldırgan olanlarca ise ırkçılıkla suçlandı.
Haziranda yayımladığı bir makalesinde Jenen, bir dizi
standart IQ testini çözümledi. Irklar arası farklılık 15 puandı. Yani bir ailenin çocukları arasındaki farklılıktan bile azdı.
Jensen’e göre zekâ farklılıklarının yüzde 70 kadarlık bir bölümü, genetik olabilir. Jensen’i eleştirenler bunu anlamsız buluyorlar. Virginia Üniversitesi’nin Psikoloji Ana Bilim Dalı Başkanı Sandra Scarr, “siyah çocukların IQ testlerini beceremedikleri için iyi yapamadıklarını söylemek olağanüstü cahilliktir” diyor: “Bizim çalışmalarımız, beyazlar tarafından geride bırakılan siyahların, IQ derecelerinin 110 civarında olduğunu gösteriyor, bu da aynı çevreden seçilen evlatlık alınmış beyaz çocukların dereceleri ile eşit.” Berkeley Üniversitesi antropologlarından (insanbilimci) NijeryalI John Ogbu, batılı okullarda okuyan üçüncü dünya ülkeleri çocuklarının, IQ testlerinde batılılar kadar yüksek dereceler tutturduklarını gösteren çalışmalara dikkati çekiyor. Ogbu ve arkadaşları, tek bir kültüre özgü hazırlanmış testlerin diğerine uygulandığında apaçık yanlış çıktığını da ekliyorlar.
Stephan Jay Gould, zekâ % 70 kalıtımsal varsayılsa bile, bunun kültürel ve ırksal farklılıklarının genetik olduğunu ispatlamayacağını savunuyor. Gould, “Kuzey Amerikalılardan 5-10 cm daha kısa olan bir grup İyi besleneme-miş Afrikalıyı düşünün diyor ve ekliyor: “Boy % 95 kalıtımsaldır, fakat bu gerçek iyi beslenmiş olsalardı, sözü edilen Afrikalıların, Kuzey Amerikalılardan yine daha kısa kalacaklarını ispatlamaz, ikinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Japon ırkının ortalama boyu da 5-10 cm. yükseldi; fakat kimse gen havuzlarının değiştiğini ileri süremez.”
Kalıtım zekâ için anlamlı ya da değildir, ama Julian Stanley ve Camilla Benbow’un çalışmalarında gösterdikleri gibi, zekânın bazan biyolojik olarak etkilendiği kesinlikle doğrudur.
Stanley ve Benbovv’un oldukça şaşırtıcı bir bulgusu var. Bu da matematik testlerinde yüksek puan tutturan onüç yaşında 292 çocuktan erkeklerin kızlara oranının oniklye bir olması. Sonuç yalnızca matematiğe özgü görünüyor; çünkü sözcük testlerinde cinsiyet oranı % 50-% 50. Stanley’in sözleri şöyle: “Önceleri çok şaşırdık. Bildiğimiz bir şey vardı. Onse-kiz yaşındaki erkekler, matematikte kızlardan daha başarılıydılar. Ama bu yaşlarda erkekler matematikle daha çok ilgilenmiş oluyorlardı. Her iki cinsin de aynı miktarda matematik okudukları oniki-onüç yaşlarında çok küçük bir fark bekliyorduk.” Soruna kültürel bir açıklama bulmaya yönelik anketler de boşa çıktı, çünkü kendilerine matematikle uğraşıp uğraşmadıkları, onu sevip sevmedikleri ve meslek yaşantıları İçin matematiği önemli bulup bulmadıkları sorulduğunda, her iki cins te benzer cevaplar verdiler.
Bu sonuçları yorumlarken önemli sosyal faktörleri göz ardı ettiklerini öne sürenlere karşı Stanley ve Benbovv tek neden biyolojidir demediklerini, yalnızca biyolojinin kulak arkası edilemeyeceğini savunduklarını belirtiyorlar.
Geçen yıl ölen Geschwind’e göre, rahimdeki hormonal etkiler, erkek bebeklerin beyinlerinin sağ yarısının, sola oranla daha çok gelişmesine neden oluyordu. Benbovv da matematiksel düşünüşün sağ yarıyla ilişkili göründüğüne işaret ediyor.
Büyük matematik yeteneğiyle doğmuş bir çocuk, klasik devirlerde yaşasaydı ne olurdu? Pisagor’u geride bırakır mıydı? Stanley, öyle olmayacağını düşünüyor ve şöyle söylü-
HAZİRAN 1986
35

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.