Dökme-demir mimari.

Önemli bir gelişme de, çok miktarda demir kullanımı gerektiren sinaî ve ticari yapının çoğalmasıydı. Önceleri, ileri teknolojide bir planlama Williamsburg Kapitolü (Virginia), Sir Christopher Wren’den esinlenen Amerikan sömürge üslubunun bir örneğidir (1701-05). Günümüzdeki bina, ilk binanın 1927’de yeniden-yapılmış biçimidir. gerektiren binalardan, mimarlardan çok mühendisler sorumluydu. Dökme ve dövme demir sütunlar, daha ağır duvar yapımının yerini alınca daha hafif bir iskelet bina etmek, prefabrike modüller kullanmak ve cepheye daha fazla cam koymak mümkün oldu. Bir makine mucidi ve imalatçısı olan James Bogardus, New York’taki “Dökme Demir Bina”sından (Laing Mağazaları; 1848) da anlaşılacağı üzere, çoğunlukla dökmedemir mimarisinin gelişmesini sağlayan kişiolarakkabul edilmektedir. New York Dünya Fuarı (1853) için önerdiği, aynı zamanda New York Kristal sarayı da denen Sanayi sarayı planında ve New York’taki Wanamaker adlı süpermarkette (1859; yıkıldı) bu tür bir mühendislikle inşa edilen bina tipini, o zaman var olan sınırlarına kadar ilerletmiştir. Her ikisi de bina yapımını geçici olarak durduran 1857’deki borsa bunalımı ve İç Savaş’tan sonra, Amerikalılar ülkenin hızla artan nüfusunu gözle görünür bi­ çimde simgeleyen bir üsluba yöneldiler. Konaklar, hü­ kümet binaları ve belediye binaları, kendi imparatorluk emellerini desteklemek için Fransa’da Napoléon lll’ün ortaya attığı ve John Mc Arthur’un heybetli Philadelphia Kent binasının (1874-1901) bir örneğini oluşturduğu ikinci imparatorluk üslubuna göre tasarlanıyordu. Gotik canlandırmacılığın Victoria dönemine uzatılması da büyük önem taşır. John Ruskin’in yazılarının esin verdi­ ği bu akım, zanaatkârlığı vurguluyor ve yeni cüretkâr etkiler yaratmak için mimari ayrıntıların kullanılmasına izin veriyordu. Victoria gotik üslubunda yapıtlar veren iki büyük mimar yetişti: Frank Furness ve| Henry Hobson Richardson. Furness tamamen kendine has bir özgünlükte yapıtlar yaratırken, Richardson da canlandırmacılık üslubunun çerçevesi içinde yeni bir imgelem yarattı. Latrobe’dan sonra gelen en bağımsız ve hayal gücü en kuvvetli mimar olan Richardson, Boston’un Trinity kilisesine (1872-77) yeni bir Roman biçimi verince üne kavuştu. Kiliseler dışında, çok sayıda konut, kütüphane, tren istasyonu, belediye binası ve ticaret binası, ve hattâ bir hapishane bile yaptı ve bunların her biri için kendine özgü modeller yarattı. Roman üslubunun, Amerika’ya özgü her yana yayılan enerji ve dinamizmi ifade ettiğine inandığı için, onu tercih ediyordu. Ama aslı yeni ufuklar açan yapıtı, Chicago’daki Marshall Field Toptan Satış Mağazası (1885-87) oldu. Hem Roman üslubunu hatırlatan, hem de Richardson’un büyük boyda kütleleri üstüste sıralama duygusunu dile getiren rüstik duvar işçiliği ve kat kat kemer düzenlemesi, daha sonraları mimarın izinde yürüyen Chicagolu mimarlarca gökdelen tasarımı sorunlarına uygulandı

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

bool(false)