DİVAN EDEBİYÂTI

DİVAN EDEBİYÂTI; Alm. Die klassich-osm.
Versliteratur, Fr. Littérature de poésies de la période
class, ottom, İng. hist, of Ott. literatüre, calassical
school ofpoetry. Divan Edebiyâtı, Türklerin
İslâmiyeti kabul etmeleriyle 1 1 . yüzyılda
Karahanlılar devrinde Mâverâünnehr’de ve 13.
yüzyılda bilhassa Anadolu’da ortak İslâm kültür ve
medeniyetinin tesirinde ortaya koydukları edebiyâta
verilen isimdir.
Divan Edebiyâtı; başlangıçta, belki “dîvân”
kelimesinin taşıdığı mânâlar içinde değerlendirilmiş
ve gelişmiştir (Bkz. Dîvân). Ancak “Dîvân”
kelimesinin lügat (sözlük) mânâlarına ilâve
olarak, edebiyâtımızın bir devresine adını verecek
kadar gelişmiş, kendine has, husûsî bir hüviyet
kazanmıştır.
Klâsik Türk Edebiyâtı
Şâirlerin, şiirlerini dîvânlar içinde toplaması
sebebiyle “Divan Edebiyâtı” olarak isimlendirdiğimiz
bu edebiyâtta şiir en mühim unsur sayılır.
Ancak dîvânlar dışında aynı sanatkâra âit başkaca
pekçok şiirin ve nesrin de bulunduğu düşünülürse
“Divan Edebiyâtı” isminin dar mânâda kaldığı,
bu edebiyâtın bütününü ifâde etmediği görülür.
Bu bakımdan; “Divan Edebiyâtı” diye isimlendirdiğimiz
bu edebiyâta belli hükümlere ve kurallara
bağlılığı ifâde eden “Klâsik Türk Edebiyâtı”
isminin verilmesi daha anlamlıdır.
Taklit ve Orijinallik
“Kuş”a bakıp “uçak” yapmak gibi, her yeni,
bir taklidin eseridir. Fakat artık o uçak kuş değildir,
taklitten uzak orijinal bir şeydir. Klâsik
Türk Edebiyâtı (Divan Edebiyâtı) da ortak İslâm
kültür ve medeniyetinin tesiri altında kalmış,
gelişmiş ve sonradan kendine has, orijinalözelliğine kavuşmuştur. Klâsik Türk Edebiyâtı,
Türkün bir medeniyet dâiresinden diğer bir medeniyet
dâiresine geçişte önceleri taklid ederek aldıklarını
yeni bir tarz, yeni bir üslup içinde kendine
benzettiği, mahallîleştirdiği, millîleştirdiği
bir edebiyâttır.
Medeniyet, Kültür ve Lisan
İran ve Arap edebiyâtları ile lisanlarının taklid
edildiği ve kullanıldığı, Divan Edebiyâtında
sık sık tenkid edilen bir konudur. Halbuki taklid
etme ve bir yabancı lisanı kullanma önce edebiyâtta
değil kültür ve medeniyette görülen bir hâdisedir.
Her medeniyet ve kültür önce “lisan” ile
kabul edilir. Medeniyet unsurları olan bilim, teknik
ve metodu almak için, önce o medenî milletlerin
lisanını öğrenmek lâzımdır. Aynı şekilde
kültür unsurları olan örf ve âdetlerde, lisanda,
dinde, ahlâkta, sanatta ve edebiyâtta değişme yine,
hâkim olan kültürün lisanını öğrenmekle olur.
İslâm medeniyetinin temel çizgilerinden biri ilimdir.
İlim, İslâmda ibâdet sayılır. İlim yalnız medeniyetin
değil, edebiyâtın yükselmesine de hizmet
eder. Bu bakımdan Türklerin, İslâmiyeti kabul
edince medeniyet, kültür ve edebiyâtlarmın
yükselmesinde Arapça ve Farsçayı öğrenip kullanmaları
tabiî bir hâdisedir. Tanzimattan sonra da
Batı medeniyeti, hattâ kültürü taklid edildi. Fransızca,
İngilizce ve Almanca lisanları öğrenildi
ve yeni edebiyâtımızda, yeni türlerle birlikte kullanıldı.
Dünyâ görüşü: Klâsik Türk Edebiyâtı (Divan
Edebiyâtı) Türk Edebiyâtının yazılı, en çok
ve en uzun ömürlü edebiyâtıdır. Divan Edebiyâtı,
Türkler İslâm medeniyeti dâiresine girdikten
sonra meydana gelmiş olduğu için, dünyâ görüşü
bakımından, bu medeniyetin kaynağı olan kitâbî
(Kur’ân-ı kerîme âit) hükümlere (âyetlere,
nasslara) ve onun ortaya koyduğu hayat anlayışına
bağlıdır. Divan Edebiyâtında, tasavvuf inancı
ve buna bağlı aşk anlayışı hâkim unsurdur
(Bkz. Tasavvuf). Divan Edebiyâtındaki tasavvuf,
olayların gönülle anlaşılmasını, Yaratan’dan
ötürü yaratılanı hoş görmeyi, ferdi insân-ı kâmil
mertebesine ulaştırıp, Rabbine kavuşma (fenâ
ve bekâ) yollarını gösterip teşvik eder ve dile getirir.
Klâsik Türk Edebiyâtında tabiat, klişe motifler
hâlinde anlatılmıştır. Her seferinde bir kere
daha en güzel üslûpla anlatılmak istenmiştir. Ancak
mahallî âdetler ve sosyal hâdiseler de devirlerine
göre ihmâl edilmemiş ve pekçok esere aksetmiştir.
Hattâ Âlî ve Veysî gibi şâir ve müellifler,
başlı basma bir devri eserlerinde tenkid etmekten
geri kalmamışlardır.
Ayrıca Cem Sultan ve Sevâdî gibi şâirler eserlerinde
bizzat kendi hayatlarına yer vermişler, azhemen her şâirin kasîde ve şiirlerinde de görülmektedir.
Kaynaklan
Klâsik Türk Edebiyâtı şiir ve nesir sâhasında
dînî ve içtimâî şu kaynak eserlerden faydalanmıştır.
Kur’ân-ı kerîm: İslâmiyetin ana kaynağı
Kur’ân-ı kerîm âyetlerinde yer alan bilhassa îmân,
ibâdet esasları, beşerî-ahlâkî hükümler, önceki
peygamber ve ümmetleriyle ilgili kıssalar, Klâsik
Türk Edebiyâtında çeşitli edebî şekil ve türlerde
kullanılmıştır. Bu sâhada yazılmış başlıca edebî şekil
ve türler şunlardır:
Terceme (manzum, mensur, kısmî, tam); tefsir
(kısmî, tam); kırâat, tecvid, lügat, Esmâü’l-
Hüsnâ, sebeb-i nüzûl (sûrelerin iniş sebebi); ilmi
kelâm; havâss-ı Kur’ân (sûrelerin niçin, nerede
okunacağı); fıkıh, akâid gibi.
Hadîs-i Nebevî: İslâmî edebiyâtın ikinci temel
kaynağı hadîslerdir. Peygamberimizin hadîs-i kavlî
ve hadîs-i fi’lî olarak toplanan hadîslerinin tamâmına
Sünnet de denir. Belli bir mevzuda toplanmış,
tercüme edilmiş müstakil hadîsler de vardır:
Kırk Hadîs (Hadîs-i Erbâin), Yüz Hadîs,
Binbir Hadîs Tercümeleri gibi.
Kısas-ı Enbiyâ: Peygamber efendimiz başta
olmak üzere Kur’ân-ı kerîmde zikredilen bütün
peygamberlerin kıssaları Klâsik Türk Edebiyâtı
(Divan Edebiyâtı)nda yer almıştır. Peygamberimizin
veya diğer bütün peygamberlerin hayatından
bahseden kıssalar, siyer (sîret) adıyla daha çok
nesir olarak müstakilen yazılmıştır. Ayrıca Hilye
veya Şemâil-i Şerîf (Peygamberimizin fizyonomisi;
Hilye-i Hâkânî gibi); Mi’râciye; Hicriye veya
Hicretnâme; Mucizât-ı Nebî gibi müstakilMenâkıb-ı Evliya, velîlerin hayatından, kerâmet
ve nasîhatlarından bahseden menkıbelerdir.
Bir velîye âit olanları Menâkıbnâme, birçok velînin
hayâtından bahsedenleri ise Tezkiretü’l-Evliyâ
ismini alır. Menkıbelerinden çok sık bahsedilen
velîler arasında İbrâhim Edhem, Hallâc-ı
Mansûr, Bâyezîd-i Bistâmî, Cüneyd-i Bağdâdî hatırlanabilir.
Tasavvuf: Divan Edebiy âtında tasavvufun
te’siri geniştir ve önemli bir yeri vardır. İnsanın iki
âlemde saâdetine mâni olacak her şeyi saf dışı bırakmış
olan tasavvuf inancı, maddeden mânâya geçişin
gayreti içinde yaradılışın sırrını çözmeye
çalışmıştır. (Bkz. Tasavvuf)
Diğer İslâmî Edebiy ât türleri: Menâsikü’l-
Hac (Hac farizesi ile ilgili hususlar; coğrafî, târihî
vs. yönden yol üzerindeki yerlerin tasviri, Bahtî’nin,
Sinan-ı Mekkî’nin eserleri), Salavât Mecmuaları,
Duâlar (Mecmuâlar), Fetâvâ, Mevâiz
(vâzlar), Evrâd (virdler, zikirler), Vakfiyeler, Vasiyetnâmeler,
Fazîletnâmeler (din ulularının, şehirlerin,
ayların, günlerin faziletlerinden bahis;
15. asırda Mehmed Yemînî’nin eseri), Tarîkâtler,
Yüz Sözler (Sad Kelimât-i Âli).
Yerli malzeme: Dîvân şiirinde; yukarıda sayılan
ortak İslâmî kaynak eser ve türlere ilâveten
şâirlerin kendi devirlerini, çevrelerini, örf ve âdetlerini
târihî hâdiselerin tesir ve neticelerini malzeme
olarak kullandıkları da görülmüştür. Bilhassa
18. yüzyıldan sonra yerli unsurlar daha çok
kullanılmıştır. Ramazaniyye veya Iydiyye (Ramazan,
bayram eğlenceleri), Gazevatnâme ve Fetihnâme
örnek olarak gösterilebilir.
İslâmî Edebiyâtta Kullanılan
Deyimler (Istılahlar) ve Terimler
Tefsir: Lügatte “örtülü şeyi açmak”tır ve deyim
olarak Kur’ân-ı kerîmin açıklanmasıdır. Peygamber
efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem,
Kur’ân-ı kerîmin hepsinin tefsirini Eshâbına bildirmiştir.
Kur’ân-ı kerîmden başka metinlerin açıklanması
için “şerh” tâbiri kullanılır. Kur’ân-ı kerîmin
şerhi denmez; Kur’ân-ı kerîmin tefsiri, Mesnevi
şerhi denir. Hadîslerin açıklanması da şerhtir.
Bunlar halk edebiyâtımızın da kaynaklarını teşkil
eder. (Bkz. Halk Edebiyâtı)
İktibas: Deyim olarak iktibas, konuşmada,
nesirde veya şiirde âyet veya hadîsten aynen veya
bir ibâre alınarak yapılır. Başka bir şâirden, eserden
de iktibas yapılabilir.
Mifrâc: Vuslat, kemâl (mi’râc-ı kemâl) diye de
geçer.
Tahşîye (Tahşî etmek, Ta’lik): Kitapta kenara,
yana yazılan ilâve yazıdır, der-kenar da denir. Meselâ
“Beyitte tahşîye (ta’lik) edilmiştir.” veya “derkenârdır”
diye geçer.Zeyl: Lügatte “eteğin ucu” olup, bir eseri tamamlayacak
mâhiyette eserdir. Keşf-uz-Zünûn
Zeyli, Zeyl-i Siyer-i Veysî gibi.
Müntehâbât: Lügatte “intihâb edilmiş, seçilmiş”
olarak geçen kelime için eski gazetelerde
“Millet vekili intihâbına başlandı.” denilmektedir.
Nazire (Tanzîr): Bir şâirin manzum bir eserine,
daha çok gazeline başka bir şâir tarafından aynı
vezin ve kâfiyede yazılan benzer eser, şiir.
Te’lif: “Eser yazma, yazılmış eser.” On beşinci
asra kadar tercüme eserlere de te’lif denirdi.
Tasnif: Tasnif yapana musannif denir. Musannif,
önceleri mütercim ve müellif, sonraları
antoloji hazırlayan mânâsına kullanıldı.
Tahrir: “Yazma, yazılma” daha ziyâde “istinsah
etme” olarak kullanılırdı.
Tebyiz etme: “Beyaza çekme” mânâsiyle müellifin
müsvedde eserini yeniden temiz kağıda
yazmasıdır. Bu müellif hattı olabilir.
Nakil: Tam tercüme değil de adapte mânâsına
kullanılır.
Câmü’l-Hurûf: Eski yazmalarda bir kitabı
cem eden, derleyip toplayan veya bizzat müellifin
kendisi olabilir.
Kâtibü’l-Hurüf: Müstensih, eserin yeni bir
nüshasını yazan.
İcmâl: “Özetleme, sâdeleştirme”. Mücmel:
“Özetlenmiş, hulâsa, muhtasar”; Bibliyografikicmâl: Mevzû ile ilgili bütün eserlerin tenkitli değerlendirilmesi.
Telhis: “Hulâsa etme, özetleme”; İcmâle benzer,
bir eserin kısaltılmışı, Telhîs-i Muhammediye.
İhtisâr: “Kısaltma, sâdeleştirme.”
Târihî Gelişmesi, Sanatkârları ve Eserleri
Klâsik Türk Edebiyâtı dediğimiz Divan Edebiyâtının
13. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar devâm
eden altı asırlık târihî seyri içinde ortaya çıkan
sanatkârlar ve yazılan başlıca eserleri şöyle ifâde
edilebilir.
On üçüncü yüzyıldan önce Anadolu’da Divan
Edebiyâtı örneklerine rastlanmaz. Bu bakımdan
Anadolu Divan Edebiyâtı 13. yüzyıldan îtibâren
başlamaktadır denilebilir. Bu asırda, Selçuklular
devrinde bilinen ilk eserler Mevlânâ Celâleddîni
Rûmî’nin (1207-1273) Farsça yazdığı Dîvân-ı
Kebîr, Mesnevî, Fîhî mâ fih gibi eserlerdir. Eski
Anadolu Türkçesinin bilinen ilk şâiri Ahmed
Fakih’tir (ölm.1221; Çarhnâme, Kitâb-ı Evsâfı
Mesâcid-iş-Şerîfe). Asrın ikinci yarısında dînîtasavvufî
ve ahlâkî manzûmeleriyle Şeyyâd Hamzâ
(Yûsuf u Züleyhâ); Mevlânâ’nın oğlu Sultan
Veled (1226-1312; Farsça İbtidânâme, Rebâbnâme
ve içlerinde 238 Türkçe beyit; ayrıca 20 kadar
Türkçe manzûme); tasavvufun en karışık meselelerini
bütün inceliğiyle samîmî ve sâde Türkçesiyle
gösteren Yûnus Emre (1240-41/1320-21:
Dîvân, didaktik Risâletü’n-Nushiyye) vardır.
Divan şiirinin ilk büyük temsilcisi, dînî olmayan
mevzularda eserler veren ve ele geçmeyen
20.000 beyitlik Selçuklu Şehnâmesi bulunan
Hoca Dehhânî bu asırda yer alan mühim şahsiyetlerdir.
On dördüncü yüzyılda Türkçe, Anadolu’da tamâmen
yerleşmiş; Osmanlı Devletinin kuruluş
dönemi olması sebebiyle de daha çok dînî- tasavvufî,
hamâsî, târihî ve ahlâkî eserler görülmüştür.
Âşık Paşa (1272-1333; sâde dille, tasavvufî
akîdeye uygun Garibnâme, Fakrnâme, Vasf-ı
Hâl); Divan Edebiyâtının temelini atanlardan biri
sayılan, mutasavvıf, nazım tekniği kuvvetli, dile
ve aruza hâkim Gülşehrî (Mantıku’t Tayr); dînî
olmayan mesnevileriyle şöhret kazanmış Hoca
Mesûd (Süheyl ü Nevbahar, Ferhengnâme-i Sâdi);
Süli Fakih (Kıssa-yı Yûsuf Mesnevisi); -Klâsik
Edebiyâtın kurulmasında büyük rolü olan, çok
eser veren, Türkçe ilk Osmanlı Târihi müellifi,
lisana hâkim Ahmedî (ölm. 1413; Dîvân, İskendernâme,
Cemşîd ü Hurşîd, Tevârih-i Mülûk-i
Âli-i Osman); Şeyhoğlu Mustafa, Hurşidnâme
mesnevisi ve Kenzü’l-Küberâ adlı mensur eseri
ile önde gelirler. Âzerî Türkçesiyle tanınmış Kâdı
Burhâneddîn (1344-1399); sâde nesir dili ile
halk için yazan Mustafa Darîr (Siyer-i Nebî, Fütûh’uş-Şam Tercümesi, Kıssa-yı Yûsuf); Azerî
Türkçesiyle eserler veren heyecanlı, coşkun, lirik
şâir Nesîmî (ölm.1404) asrın ileri gelen temsilcileridir.
On beşinci yüzyılda Divan Edebiyâtı tam anlamıyla
yerleşmiş ve klâsik husûsiyetini kazanmıştır.
Osmanlı Devleti bu asırda gelişme ve yükselme
göstermiş, siyâsî başarı edebiyâta da aksetmiştir.
Nazım ve nesirde Ahmed-i Dâî (Dîvân,
Çenknâme, Câmasbnâme); asrın ilk yarısının
en büyük ve Şeyhü’ş Şuarâ ünvanlı şâiri Şeyhî
(1371-1431; Dîvân, Harnâme, Hüsrev ü Şîrin);
kasîdeleri ve söyleyişi ile ünlü diğer büyük şâir
Ahmed Paşa (ölm. 1479); bilhassa gazelleriyle
ve sâde dille mahâret kazanan, Türkçe deyimleri
ve atasözlerini çok kullanan Necâti (ölm. 1509; Dîvân);
Pâdişâh ve Şehzâdeler arasında Murâdî
(İkinci Murâd), Avnî (Fâtih), Adlî (İkinci Bâyezîd),
Cem Sultan, ayrıca şehrengiz türünün ilk
örneğini veren Mesihî (1470-1512; Şehrengîz);
kadın şâirlerden Mihrî Hâtûn (ölm. 1506) ve Zeynep
Hâtûn; mesnevî yazarları arasında Anadolu sâhasında
ilk hamse sâhibi Hamdullah Hamdi (1449-
1503; Hamse, Yûsuf u Züleyhâ) ve diğer mesnevî
şâirleri Tâcizâde Câfer Çelebi (ölm. 1515; Hevesnâme);
Behiştî ve Revânî bu asrın belli başlı
sanatkârlarıdır.
On beşinci yüzyılda süslü (secili, sanatkârâne)
nesir örneğini Sinan Paşa (1440-1486; Tazarrunâme)
ile Neşrî (Cihannümâ) vermiştir.
Sâde nesir temsilcileri olarak Mercimek Ahmed,
Ahmed Bîcân, Uzun Firdevsî sayılabilir. Devrin
mühim târihlerinden olarak Âşıkpaşazâde’nin
(1393-1481) Tevârîh-i Âl-i Osman’ı ile Oruç
Beğ Târihi ve Dursun Beğ Târihifni gösterebiliriz.On altıncı yüzyıl Klâsik Türk Edebiyâtı
nazım ve nesir alanında sanatkâr ve eser yönünden
büyük gelişme gösterir. Hele Fuzûlî ve
Bâkî, asrın olduğu gibi Divan Edebiyâtının da
yetiştirdiği büyük şâirlerdendir. Fuzûlî (ölm.
1556) Azerî lisanını kullanmış lirik bir şâirdir.
15 kadar eserlerinden bâzıları Dîvân, Leylâ
ve Mecnûn Mesnevisi, Hadîkatü’s-Süedâ
isimli Maktel-i Hüseyn’dir (Bkz. Fuzûlî). Bâkî
(1526-1600) “Sultanü’ş-Şuara” diye anılır
ve âlimdir. İstanbul Türkçesinin en güzel örneklerini
vermiştir. Divan şiirini İran şiiri seviyesine
çıkarmıştır. Eserlerinden bâzıları Dîvân,
Mısır’daki İslâm âlimlerinden İmâm-ı Kastalânî’nin
Mevâhibü’l-Ledünniye tercümesi
olan Meâlimü’l-Yakîn ve Fezâilü’l-Cihâd tercümeleriyle
Hadîs-i Erbaîn tercümesidir. (Bkz.
Bâkî)
Devrin diğer sanatkârları arasında; devrinde
diğer sanatçılara üstâdlık yapmış, zengin hayâlleri
olan, Dîvân, Siyer-i Nebî, Sem ü Pervâne,
Şehrengiz gibi eserleriyle tanınan Zâtî (1471 –
1546); Dîvân şiirinin inceliklerini bilen, rindliği
terennüm eden Hayâlî (ölm. 1557); sâde ve
yapmacıksız anlatımıyla Fusûsu’l-Hikem’i tercüme
eden Nev’î (1533-1599); sâde bir üslûbu,
akıcı bir dili olan, mesnevî yazmadaki ustalığıyle
şöhret bulan Taşlıcalı Yahyâ Bey (ölm.
1582); “Terkib-i bend” denilince ilk akla gelen
Bağdatlı Rûhî (ölm. 1605); ve ayrıca Emrî, Figânî,
Kara Fazlı (ölm. 1563), Lâmiî Çelebi
(1472-1532), Hâkânî (ölm. 1606; Hilye) zikredilebilecek
isimlerdir.
On altıncı yüzyıl, nesir türleri bakımından da
zengin bir asırdır. Osmanlı sâhasında ilk tezkire yazarı
olarak Sehî Bey’i (ölm. 1586; Heşt Behişttezkiresi ile) tanırız. Diğer tezkire müellifleri Kastamonulu
Lâtifî (ölm. 1582; Lâtifi Tezkiresi);
Âşık Çelebi (ölm. 1571; Meşâriü’ş-Şuarâ^ir.
Târih türünde Tevârîh-i Âl-i Osman ve Âsafnâme
eserleriyle Lütfi Paşa (ölm. 1562); Tâcü’t-
Tevârîh isimli eseriyle Hoca Sâdeddîn (1536-
1599); Künhü’l-Ahbâr, Kavâid-ül-Mecâlis, Nasîhatüfs-
Selâtin gibi eserleriyle Gelibolulu Mustafa
Âli (1541-1599) ve Tevârîh-i Âl-i Osman
isimli eseriyle Kemâl Paşazâde 16. asnn başlıca târih
müellifleridir.
Seyâhatnâme türünde eser veren Seydî Ali
Reis (ölm. 1562; Mir’atüT- Memâlik) ve coğrafya
dalında mâlûmat veren Pîrî Reis (ölm. 1544;
Kitâb-ı Bahriye) devrin diğer önemli şahsiyetleridir.
On yedinci yüzyıl Klâsik Türk şiirinde kaside
ve hiciv vâdisinde büyük yeri olan Nefî (1582-
1636; Dîvân, Sihâm-ı Kazâ); gazel tarzında üstat
kabul edilen İstanbul Türkçesini güzel kullanan,
hoş nükteli Şeyhülislâm Yahyâ Efendi (1552-
1643) ile Şeyhülislâm Behâî ve “Hikemî” şiir türünü
başlatan, akıcı bir dil kullanan Nâbî (1640-
1712; Dîvân, Hayriye, Hayrâbâd, Sürnâme,
Hadîs-i Erbaîn Tercümesi, manzum; Tuhfetü’l-
Haremeyn, Münşeât mensur) ilk hatırlanan isimlerdir.
Nâilî (ölm. 1666) asrın büyük şâiri olup, gazel
tarzını yeni bir edâ ile kullanmış ve “Sebk-i
Hindî” uslûbunu şiirimize ilk defâ tanıtmıştır. Diğer
mühim şahsiyetler Nev’îzâde Atâî (1582-
1634; Hamse, Hadâikü’l-Hakâik fî Tekmileti’ş-
Şakâyik); Şeyhülislâm Behâî (1601-1653);
Neşâtî (ölm. 1674); Fehim (ölm. 1648); Nedim-i
Kadîm (ölm. 1670); Azmizâde Hâletî (1569-
1630); mahallî mevzuları, halk tâbir ve atasözlerini
manzûmelerinde çokça kullanan Sâbit (ölm.
1712); Ganîzâde Nâdirî (1572-1624; Mirâciye
mesnevisidir.
On altıncı yüzyılda nesir sâhasında hayli yenilikler
görülür. Bilhassa dildeki klâsikleşme,
konularda çeşitlilik, eserlerin çokluğu, secili
(süslü, sanatkârâne) nesir örnekleri dikkati çekici
husûsiyetlerdir. Devrinin Türk edebiyâtının
en şöhretli seyâhat yazarı Evliyâ Çelebi (1611-
1681; Seyâhatnâme); İlmî sâhada ciddî eserler
vermiş ilk defâ Osmanlı ülkeleri coğrafyasını
yazmış ilim adamı ve geniş bilgili bir yazar olan
Kâtib Çelebi (1608-1657; Keşfüz-Ziinûn, Cihannümâ,
Tuhfetüfl-Kibâr, Takvîmü’t-Tevârih,
Mizânü’l-Hak, Düstûru’l-Amel); hâdiseleri
tahlil ve tenkid ederek yazan Nâimâ (1652-
1715; Nâimâ Târihi); yine hâdiseleri canlı bir üslûpla,
orijinal tarzda veren Peçevî İbrâhim Efendi
(1574-1650 Peçevî Târihi); Dördüncü Murad’a
devlet İdâresinin ıslahı için bir risâle yazan
Koçi Bey; süslü nesir temsilcileri Nergisî (ölm.
1634; Hamse, Münşeât) ve Veysî (1561-1628;
Siyer-i Veysî, Hâbnâme, Münşeât) önde gelen
şahsiyetlerdir.Devrin, tezkire vâdisinde eser veren sanatkârların
başında Riyâzî (ölm. 1644; Riyâzü’ş-Şuarâ) gelir ve
diğer tezkirecileri; Güftî(ölm. 1677; Teşrifâtüfş-Şuarâ,
manzum); Rızâ (ölm. 1671) ve şâirler hakkında
kısa bilgi veren güldeste nev’inden (Zübdetü’l-
Eş’ar) eseriyle tanınan Kafzâde Fâizî’dir.
On sekizinci yüzyılda Divan Edebiyâtı mahallîleşme
konuları ve dil sâdeleşme hareketleri ile
İran edebiyâtından kopma ve uzaklaşma noktasına
gelir. Mahallîleşme cereyanı ile şarkı türünün
kullanılması ve İstanbul Türkçesinin şiir dili olarak
benimsenmesi faaliyetleri bu asra canlılık kazandırmış
ve bilhassa Nedim’le (ölm. 1730) gerçekleştirmiştir.
Nedim, gazel ve şarkılarında orijinaldir.
Dîvân şiirinin son büyük üstâdı Şeyh Gâlib
(1757-1798; Dîvân, Hüsnü Aşk) bu asrın ikinci
yarısında yetişmiştir. Zengin ve geniş hayalleri
ile “Sebk-i Hindî” üslûbunun en kuvvetli temsilcisidir.
Yüzyılın diğer önemli şâirleri arasında Sünbülzâde
Vehbî (ölm. 1809); Enderunlu Fâzıl (ölm.
1810); Koca Râgıb Paşa (ölm. 1762); târih düşürmede
Sürûrî (ölm. 1813); Fıtnat Hanım (ölm.
1780); hiciv ve mizah yönü kuvvetli Haşmet (ölm.
1761) zikredilebilir.
On sekizinci asrın nesir alanındaki târihçileri
Râşid (ölm. 1735); Silahdâr Fındıklı Mehmed
Ağa (1658-1727); şuarâ tezkirecileri Safâyî (ölm.
1715), Sâlim (ölm. 1743); Râmiz ve sâdece Mevlevî
şâirlerinden bahseden Esrâr Dede (ölm.
1735); hal tercümesi müellifleri Şeyhî (1667-
1732; Şakâyık Zeyli’ne yeni bir zeyl ilâve etmiştir),
kendi zamânına kadar gelen müftü, şeyhülislâm
ve hattâtlarından bahseden Süleymân
Sâdeddîn Efendi (1718-1787; Devhatü’l-Meşâyîh, Tuhfe-i Hattâtîn); sefâretnâme yazarları
Yirmisekiz Çelebi Mehmed (ölm. 1732), Ahmed
Resmî Efendi (1700-1783); nâşirleri Tokatlı Kânî
(1711-1791), İbrâhim Müteferrika (1674-
1745) ve Muhayyelât isimli, eski masal ile Batılı
hikâye arasına yazılmış, orijinal eserin sâhibi
Giritli Aziz Ali Efendi (ölm. 1789) belli başlı
isimlerdir.
On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından sonra
Tanzimât hareketleri günlük hayatta olduğu
gibi edebî hayatta da büyük değişmelere sebeb oldu.
Batılı medeniyetlerin tesiri altında gelişen bu
edebiyât cereyânına “Batı Tesirinde Türk Edebiyâtı”
adı verilir. Ortak İslâm kültür ve medeniyeti
tesirindeki Klâsik Türk Edebiyâtı (Divan
Edebiyâtı) yanında, Batı tesirindeki Türk Edebiyâtı
da kendi şekil ve muhtevâsı içinde gelişmiş ve
yeni kültür, medeniyet ve lisanları (Fransızca)nm
îcâblarını alıp kullanmıştır. Böylece daha 19. asrın
başlarında çözülmeye başlayan Divan Edebiyâtı
asrın sonlarında yerini yeni cereyan (akımlara
bırakmış ve “klâsik” oluş hüviyetini kaybetmiştir.
On dokuzuncu yüzyıl sanatkârları arasında
mahallîleşme akımının temsilcisi Enderunlu
Vâsıf (ölm. 1824); üslûb nazım tekniği ve mesnevileri
ile tanınan Keçecizâde İzzet Molla
(1785-1829; Mihnet-Keşân, Gülşen-i Aşk);
Tanzimât nesir dilinin öncüsü sayılan ve Adem
Kasîdesi’yle meşhur Âkif Paşa (1787-1845);
dil ve tekniği kuvvetli Şeyhülislâm Ârif Hikmet
Bey (1786-1859) ve nihâyet “Encümen-i Şuarâ”
adıyla bilinen Klâsik Türk şiiri geleneğinin son
temsilcileri Leskofçalı Gâlib (1828-1867); Yenişehirli Avni (1826- 1884) ve Hersekli Ârif
Hikmet (1840-1903) ve Recâizâde Celâl zikredilebilir.
Nesir alanında tıp ve târih yazarı Şânizâde
Atâullah (1711-1826) lügatlarıyla tanınan Mütercim
Âsim (1755-1819; Arapça-Türkçe Kâmus
Tercümesi ve Farsça-Türkçe Burhân-ı Kâtîf);
antolojik mâhiyette eser müellifi Mehmed
Emîn (Silâhdârzâde Tezkiresi) ve son tezkireci
Fatin (Hatîmetüi-Eş’âr) hatırlanan ilk isimlerdir.
On dokuzuncu yüzyılın ikinci yansından sonra
Batılı eğitimi görmüş “Aydın Kesimi Türk Edebiyâtı”
temsilcileri, klâsik-gelenekçi edebiyât ve
kültürümüzle bağlarını kopardılar ve hattâ cephe
alarak “Klâsik Türk Edebiyâtını” Batı ölçüleriyle
tenkid ettiler. Nâmık Kemâl, Divan Edebiyâtını
“realiteyle ilgisiz, sun’î ve boş” sayar (1866; Tasvîr-
i Efkâr’da makâle). Ziya Paşa, Şiir ve İnşâ makâlesinde
Divan Edebiyâtını millî olmamakla suçlar;
ancak bir süre sonra yazdığı Harabât isimli
Dîvân şiiri antolojisiyle Divan şiirini över. Tanzimâtçılarda
bu “ikilikli tavır” şekil ve muhtevâda
devâm etmiştir. Daha ileri zamanlarda aruz-hece
tartışması, millî edebiyât akımının ortaya çıkması
ve dilde sâdeleşme hareketleri Klâsik Türk Şiiri
(Divan Şiiri)ni maddî sâhada artık kullanılmaz
hâle getirmiştir. Ancak, ”klâsik”in sonralara kalıcılığı,
tesir güzelliği ve çarpıcılığı 20. asır Türk
edebiyâtmın büyük şâirlerini zaman zaman cezbetmiştir.
Dîvân şiirinin tür ve nazım şekillerini çok
başarılı kullanmasından dolayı, Yahyâ Kemâl’i
(ölm. 1958) Klâsik Türk şiirinin son temsilcisi
sayanlar olmuştur.
Edebî Türler
Divan Edebiyâtında tür ve nazım şekli hep
birbiriyle karıştırılmıştır. Tür denilince, yazılan
manzûmenin veya nesrin hangi konuda yazıldığı
anlaşılmalıdır. Yâni tür, “konu”dur, “mevzu”dur.
Şekil ise şiirin dış yapısına hâkim olan fizîkî husûsiyetlerdir.
Klâsik Türk Edebiyâtı (Divan Edebiyâtı)nda
kullanılan dînî tasavvufî ve ahlâkî nazım eserlerinin
türlerini şöyle sıralayabiliriz:
Tevhid, münâcât, nât (kasîde şeklinde); mevlid,
hilye, tercüme ve tefsirler, yüz ve kırk hadis
tercümeleri, siyerler, Muhammediye, maktel,
mev’ize, Esmâül-Hüsnâ şerhleri, kasîde-i bürde
tercümeleri ve fıkıh, kelâm akâid, tecvid.
Bunlardan başka, münferit hikâyeler, dînî, tasavvufî,
ahlâkî ve “nâme” başlığı altında toplanan
değişik konulu, mesnevî nazım şekliyle yazılmış
eser ve türler de şunlardır:
Gazavatnâme, sumâme, sâkinâme, maârifnâme,
kıyâfetnâme, siyâsetnâme, sefâretnâme, sergüzeştnâme,
nasîhatnâme, pendnâme, mîrâcnâme(mirâciye) menâkıbnâme; münâzara tarzında rind
ü zâhid, beng ü bâde, beng ü çağır, gül ü mül, bahar
ü şifâ; bir şehrin güzelliğini tasvir eden şehrengizler,
makam sâhibi şahısları anlatan târifâtlar
(târifnâmeler); çeşitli konularda (aşk, dînî, târihî,
hayâlî vb.) yazılmış Leylâ vü Mecnûn, Hüsrev ü
Şirin, Yûsuf ü Zelîha, Hüsn ü Aşk, Cemşid ü
Hurşîd, Süheyl ü Nevbehâr, Vâmık u Azrâ, Cân
u Cânân; beş mesnevinin bir araya gelmesi ile
meydana gelen hamseler.
Kasîde nazım şekliyle yazılan diğer türler:
Hicviye, mersiye, hezl (tenzil; mîzâh, güldürmece
tarzında).
Divan Edebiyâtında nesir eser türlerinin başlıcaları
da şunlardır:
Münşeât (resmî yazılar ve mektuplardan toplanmış
eserler; Münşeâtü’s-Selâtin, Feridun Beyin,
16. asır gibi), târihler, vak’anüvis târihler, nesir
hamseler, tezkireler (çeşitli meslek sâhiplerinin
hayatlarını ve eserlerini anlatır; tezkîretü’l-evliyâ,
tezkîretü’l-meşâyih, tezkîretü’ş-şuarâ, tezkîretü’lhattatîn
gibi), dînî ve tasavvufî nesir eser türleri de
manzum türlerle müşterektir: Tazarrunâme (Sinan
Paşanın), tefsirler, şerhler, siyerler, evliyâ
menkıbeleri, evliyâ tezkireleri, peygamberler kıssaları,
makteller.
Ahlâkî nesir türleri: Kelile ve Dimne Tercümesi
(Kul Mes’ud’un), Kâbusnâme Tercümesi
(Mercimek Ahmed’in), Ahlâk-ı Alâî (Kınalızâde
Ali’nin).
Seyâhatnâme türleri: Seyâhatnâme (Evliyâ
Çelebi’nin), Sefâretnâme (Yirmisekiz Mehmed
Çelebi’nin) gibi.
İlmî nesir türleri: Konuları çeşitli olup Cihannümâ
(Kâtib Çelebi’nin) bir örnek verilebilir.
Nazım Şekilleri
Nazım şekli; bir manzûmenin şekil yönünden,
dış yapısı bakımından incelenmesidir. Muhtevâ
(konu, mevzu, nesre çevirme, açıklama, edebî
sanatlar) bu incelemenin dışında bırakılır. Bir şiirin
nazım şekli yönünden incelenmesinde sırayla
şu hususlara uyulur:
1) Nazım şekli (mesnevî, koşma gibi), 2) Nazım
birimi (beyit, dörtlük), 3) Kâfiye dizilişi
(AA,BA, CA; aaba, çcca), 4) Kafiye çeşidi (-artam
kafiye, -1ar gibi rediftir.), 5) Vezni (aruz veya
hece oluşuna göre).
Türk, İran ve Arap edebiyâtlarında müşterek
olan nazım şekillerinde nazım birimi beyittir. Nazım
şekilleri beyitlere göre kurulur. Başlıca nazım
şekilleri şunlardır:
Kasîde, gazel, mesnevî, rubâî, tuyuğ, kıt’a
müstezâd, şarkı, musammatlar (murabba, muhammes,
müseddes gibi), tardiyye, terkib-i bend ve
tecri’-i bend gibi. (Bkz. Nazım Şekilleri)vezin aruzdur. Arap şiirinin
vezni olan aruz; tranlılar yoluyla bize geçmiştir.
Uzun (kapalı) ve kısa (açık) hece esâsına dayalı
cüzlerin yanyana kullanılmasıyla meydana gelen
kalıplara aruz kalıpları denir.
Divan şiirinin ilk devrinde aruzun Türkçeye
uygulanmasında aruz kusurları olan imâle ve zihaflar
fazla yer almıştır. Bu zamanda daha ziyâde
hece ölçüsüne yakınlık gösteren vezinler kullanılmıştır.
Klâsik Türk şiirinde en çok kullanılan aruz
kalıplan; recez, remel, serî’, hafif, muzârî, müctes,
mütekârib’dir. (Bkz. Arûz) I
Dil ve Üslûb
Divan Edebiyâtının dili, 15. yüzyıla kadar
Arap ve Acem dillerinin tesirinden uzak kalmış, bu
asırla birlikte Arapça ve Farsça kelimeler Türkçeye
önemli miktarda girmiş ve kullanılmıştır. Sonralan
şiir ve nesirde kullanılan bu kelimelerin belâgat kâidelerine
bağlı bir edebî sanat anlayışı içinde kullanılmasıyla
üslûbun esâsı meydana getirilmiştir.
Üslûba tesir eden başlıca edebî sanatlar şunlardır:
Cinas, tenâsüb, mecâz, mecâz-ı mürsel, telmih,
tevriye, hüsn-i ta’lil, tecâhül-i ârif, mübalağa, teşbih,
istiâre, teşhis ve intak, telmih, tezat, seci’,
aks, rücû’ vs. (Bkz. Edebî Sanatlar)
Klâsik Türk Edebiyâtında rastgele benzetme ve
hayal kullanılmaz. Şâirler, insanın iç ve dış dünyâsındaki
güzelliklerini ve tabiatı belli bir benzetme
ve tasavvurla çizerler. Şiirin özünü, çekirdeğini,
esâsını mazmunlar teşkil eder. Mazmun,
“beyitlerdeki gizli mânâ” demektir. Mazmun, değişmez
kalıp hâlinde vardır, hükümdür; bütün mesele,
mazmundaki gizli mânâyı, hükmü çözmektir.
Bu sebeple her şâir, kendine has üslûbu (aklı, malzemesi)
ile bir mazmunu (hükmü) sanatlı biçimde
ortaya koymaya çalışır. Bir bakıma yaradılışın sırrını,
maddeye bakarak çözmeye uğraşır. Mazmunu
“çözmek” demek “maddeye bakıp mânâyı anlamak”
demektir. Meselâ; yanak ve yüz, şekli ve
rengi göz önünde tutularak sabah, güneş, mum, gül,
ateş, ayna, ay sûretindedir; saç kokusu, rengi ve
şekli ile misk, anber, ud, sünbül, ejder, zincir, perişan,
kâfir, kemend, bulut, tuzak ve dar ağacıdır.
Şarab İlâhî aşktır. Sâkî, vahdet şarabını sunan pirdir.
Bu mazmunlar Divan Şiirinde kalıplaşmıştır.
Tamâmen mecâzî mânâya bürünmüşlerdir. (Bkz.
Ebedî Türler)

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*