Oops! It appears that you have disabled your Javascript. In order for you to see this page as it is meant to appear, we ask that you please re-enable your Javascript!

DİL

DİL

DİL

DİL

DİL i. (esk. türk. ii/’den). Ağız boşluğunda yer alan ve^ tatmağa, yutkunmağa, sesleri boğumlamağa.yarayan etli, uzun, hareketli organ. (Bk. ansîkL. ve karşılaştırmalı ana/.) J Bir gramer sistemi halinde örgütlenmiş, düğünce ve duyguları bildirmeğe yarayan boğumlu sesler bütünü. |]Belli bir toplulukta kullanılan özel dilbilim işaretleri sistemi: Türk dili. Eski diller. Üç dil bilmek, konuşmak. (Bk. Leng, bölümü ve ANSİKL.) || Bir millî tîiün gramer kuralları ve terimleri; D ilini bilmek. || Bir çağa, bir yazara özgü kelime hâzinesi ve söz dizimi: Tanzimat dili. Tevfik Fikret’in dili. ¡| Belli durumlara, mesleklere, konulara özgü dil: Hukuk dili ve mec. Aşk dili. || Teşnt, yol. Düşünce ve duyguları bildirmeğe yarayan herhangi bir anlatını aracı: Yazılı dil. Müzik dili. (Bk. ANSİKL., leng).
— ÇEŞ. DEY. Dil ağız vermemek, çok ağır hasta olmak. || Dil avcısı. Esk. Casus. || Dil belâsı, gevezelik yüzünden başa gelen kötü durum. || Dil çıkarmak, alay etmek. [] Dil dökmek, razı etmek ve inandırmak için tatlı sözler söylemek: O kadar dil döktü, o kadar yalvardı ki, dayanamadım, arzusunu kabul ettim (R.N. Güntekin). |; Dil (ağız) dalası. (Bk. AĞIZ.) DU (İâf) ebesi. (Bk. EBE.) j| Dil kay ur (sürçmesi), kelimeleri yerli yerinde ve ı/.gün söyleyemem«; yanlış bir şey söyk : Bir gim Kara Medrese’de coşup taşmıy. ders verirken, dili sürçtü, söylemek istediğini söyleyemedi (N. Araz). ¡| Dil otu mu yedin?, çok konuşkan kimselere söylenir: Hacı Kalfa’-mn ellerini dizlerine vurarak: — Dil otu mu yedin be kızım diye bir gülmesi vardı ki (R.N. Güntekin). j| Dil pelesengi (persen-gi), durmadan tekrarlanan söz: Kâhyam Davut ağa bunu işitti idi; dil pelesengi haline soktuğu: Fesubhanallah! (R.H, Karay). Esk. Vird-i zeban. || Dil satmak, karşısındakini bos sözlerle oyalamak. ]| Dil uzatmak, birine iftira etmek, birinin aleyhinde bulunmak: Erkeklerimiz hakkında söylemedik söz bırakmayıp şimdi karılarımıza da dil uzatmağa başladı (Cevdet Pasa). j| Dil üşürmek. Esk. Aleyhte konuşmak. j| Dile düşmek (dillerde dolaşmak, dilden dile dolaşmak, dillere destan olmak), çok sözü edilmek, herkesin konuştuğu konu olmak: Sevdiğim dillere destan I Sevdiğim meyil verdiğim (O. V. Kanık), Saray Mısır Hidiv’inin bu dillere destan olan saltanatını mı çekeme-mişti? (A.Ş. Hisar). || Dile gelmek, konuşmağa başlamak; İnsan duyar yerin dile gelmiş sükûtunu (Yahya Kemal). || Dile gelmez., (çok güzel veya çirkin bir seyi belirtmek için) anlatılmaz, | Dile getirmek, anlatmak: İçinde, kendi kendine başladığı bir konuşmayı ansızın dile getirir, karşısındakini şaşırtırdı (Y.Z. Ortaç). Divan ede-bitayıtımızdan seçme mısraları, seçme beyitleri, çizgi, ışık ve gölge oyunları ile dile getirdi (Y.Z. Ortaç). ¡1 Dile kolay, yapılması güç şeyler anlatılırken söylenir: Daha iki yıl dokuz ay cezamız var. Dile kolay beyefendi, iki yıl dokuz ay (K. Tahir).
[| Dile perhiz etmek, susmak, fazla konuşmamak. || Dile vermek, bildiği bir şeyi herkese söylemek, yaymak. || Dili açılmak (çözülmek), [hep, susan kimse içini birden bire konuşmağa başlamak: İşte bunun üzerine dili çözüldü ve söylenmez şiirler söylemeğe başladı (N. Araz). || Dili ağır (ağır dilli), konuşması veya yazısı açık ve akıcı olmayan. || Dili ağırlaşmak, güçlükle konuşmak: Sabahleyin dili, baktım, biraz ağırlaşıyor (M. Â. Ersoy). || Dili (dil, ağzı) alışmak, bit kelimeyi çok kullanmaktan dolayı o kelimeye karşı alışkanlık edinmek.
|| Dili bağlı, susmuş. || Dili bir kartş (pa-pıtç kadar), çok vc arsızca konuşan kimseler için söylenir. || Dili çalmak, telaffuzu başka bir söyleyişi andırmak: Dilleri Fars-çaya çalsın diye uğraşmışlar (N. Ataç), |[ Dili damağına yapışmak (veya dili kurumak), çok susamak. || Dili (bir karış) dışart çıkmak, sıcak, soğuk v.b. durumlardan meydana gelen yorgunluğu anlatmak için kullanılır. || Dili dolaşmak (sürçmek), heyecan veya korkudan dolayı kelimeleri yanlış söylemek, düzgün konuşamamak: Fakat Pe-regrini’nin arkasında, Vehbi dedenin kendini dinlediğinin farkına varır varmaz dili dolaştı, dudakları titredi (H. E. Adı-var). || Dili dönmek (dönmemek), düzgün konuşmak (konuşamamak), amacını güzel bir şekilde anlatmak (anlatamamak): Hiç
söyler miyim? istesem de hiç burulan sonra dilim döner mi? (H.R. Gürpınar). | Dili her şeye dönmek, her konuda rahatça konuşabilmek. J| Dili kılıçtan keskin (zifir), kırıcı ve ağır konuşanlar için kullanılır. || Dili kurtlu, dedikoducu. || Dili tutulmak, korkudan, sevinç veya şaşkınlıktan konuşamamak: Gördüğü şeyin dehşetinden dili tutulmuş (A.H. Tanpmar). Sevinçten dilim tutulmuştu (Y. Z. Ortaç). | Dili uzamak, haddini bilmeden konuşmak. f[ Dili uzun, küstah, saygısız ” Dili varmamak, bir sözü söylemeğe gönlü razı olmamak: Bir başka lâf daha var ki, söylenıeğe adamın dili varmıyor (K. Tahir). jj Dili yatkın, düzgün konuşabilen. || Dilimin (dilin, dilinin) döndüğü (yettiği) kadar, anlatabildiği kadar: —* Merak etme, dilimin döndüğü kadar anlatırım (H.E. Adıvar). || Dilin kemiği yok, «insan başkası hakkında iyi veya kötü konuşabilir» anlamında kullanılır. || Dilinde tüy bitmek, bir sözün çok tekrarlandığını anlatmak için kullanılır. || (Bir şeyin) Dilinden anlamak, söz konusu olan şeyin özelliğini bilmek: Makineli tüfeğin dilinden anlayan var mı Kumkuyucakta (K. Tahir).
| Diline dolamak (diline vird etmek veya dilinden düşürmemek), bellediği bir sözü veya bir konuyu durmadan tekrarlamak, hep ondan söz etmek: Büyük annemin diline doladığı sözlerden biri de buydu (R. N. Güntekin). Beni takdir ettiğini gördükten sonradır ki, hakkımdaki görüşü değişti ve bir daha methimi dilinden düşürmedi (A.
H. Tanpınar). || Diline sağlam olmak, kötü konuşmaktan sakınmak. || Diline yörük (yavuz), çok konuşan, lâfazan. [| Dilini değdirmemek, hiç yememek. j| Dilini eşek arısı soksun (veya dili kurusun), «konuşamasın» anlamında beddua olarak kullanılan söz: Hay dilini eşek arıst soksun … Çitlembik de suna (B. Felek). j| Dilini kedi (fare, kuş) mi yedi?, konuşmayan, soruları cevapsız bırakanlara yöneltilen soru. j| Dilini kesmek (kesip oturmak), susmak, konuşmamak. j Dilini (sıkı) tutmak, ağzına her geleni söylemekten kaçınmak. || fKüçük) Dilini yutmak, korku, sevinç ve benzeri durumlardan dolayı konuşamayacak kadar heyecanlanmak, jj Dilinin altında bir şey olmak, söylemekten çekindiği bir şeyi olmak. ;| Dilinin altındaki baklayı çıkarmak, gizli tutulması gereken bir şeyi söylemek. || Dilinin ucuna (kadar) gelmek, hatırladığı bir şeyi söylemek istediği halde söylememek veya söyleyememek: — Keşke gelme-yeydik! Temennisi Pakize’nin dili ucuna gelmişti (Ahmed Rasim). || Dilini/t (dilimin) ucunda olmak, hatırlanacak gibi olup hatırlanmayan şeyler için söylenir: Dilimin ucunda bir eski arkadaş adı (O.V. Kanık). |[ D/-liyle sokmak, ağır ve kırıcı bir şekilde konuşmak. î| Diliyle tutulmak, suçunu kendi konuşması ile açığa vurmak. || Dillere des~ tan olmak, bir olay veya kimsenin sözü halk arasında yayılmak. || Ağır dil kullanmak (veya ağır bir dille konuşmak). [Bk. AGIK.J || Ağzı var dili yok. (Bk. Aöiz.) || Kuş dili, bölünen hecelerin arasına başka heceler katılarak konuşulan dil. || Tatlı dil, iyi, ruh okşayıcı konuşma.
— Anat. Dil atardamarı, dış şahdamarm yan dalı. (Boyun iç toplardamarına dökülen dil toplardamarına eslik eder,) |! Dil-bademcik kası, bademciklerin üzerinde bulunan, dile ait küçük kas demeti. [| Dil-damak kan, damak eteğinden çıkan ve dilin içinde son bulan küçük kas. || Dil bölmesi, dil kası zarı ile birleşerek dilin iskeletini meydana getiren telsel levha. || Dil kemiği, gırtlağın üst tarafında orta çizgide bulunan at nalı şeklinde küçük kemik. || Dil siniri, altçene sinirinden ayrılan dil duyu siniri || Alt dil kası, dilin yapısıan giren bir çift küçük kas. j| Dişlerin dil yüzü, dişlerin dile değen yüzü. || üst dil kası, dilin ortasında bulunan tek kas.
— Ask, Esk. Savaş zamanında düşmanın durumunu öğrenmek amacıyle, akın ve baskın yaparak, ele geçirilen esirlere verilen ad.
— Avc. ve Binic. Dil şaklatmak, dili ağızda şaklatarak atı veya köpeği çağırma veya yüreklendirme harekeli.
— Bilgiişlem. Programlama alanında kullanılan harf ve sembollerin tümü. (Bk. AN-SiKL.) Makineye emir vermek için bu harf ve sembolleri düzenleme tarzı. || Bireşimli dil, yapısı hiçbir belli gerek tipine bağlı ol-
mayan saymaca dil. || Çıkış dili, ortaya çıkan programın anlatılmasında kullanılan dil.
Gerçekleştirme dili, kompüter tarafından gerçekleştirildiği sırada programın anlatıldığı dil. | işlem dili, otomatik hesaplarda çeşitli yargılama dönemlerinin tasvirine uyarlanan kaynak dil. [| Kaynak dil, program yazılırken kullanılan dil. Sentbollü dil, hafıza ünitesine yardımcı şirfelerin makinelere yöneltilen emirler, makro emirler, yalancı emirler, veriler ve madde şifrelerini aktarırken kullanılan dil.
— Böcek bil. Böceklerde çenenin üstünde bulunan ağız parçası. (Böceklerde dil, çoğu zaman yan lopları [dilcik] bulunan tek bir parçadan ibarettir. Çeşitli takımdan böceklerin beslenme tarzına göre önemli değişikliğe uğrar, arılarda olduğu gibi asıl dilin önemli bir parçası haline gelebilir.)
— Coğ. İki akarsu arasında bileştikleri yere doğru uzanan kara çıkıntısı, || Denize uzanan kara çıkıntısı. || Çok dar toprak şeridi. || Dar kıstak, Dil atlası. Bk. ATLAS,
— Denize. Makara ve tornaların içine yerleştirilmiş bulunan ve üzerinden geçirilen halatı, istenen yöne çevirmeğe yarayan sağlam, döner tekerlek. (Bk. Makara.) || Dil oluğu, bir makaradaki dilin üzerine halatın oturması için açılmış oluk.
— Din. Dinî tören (veya ibadet) dili, âyinlerde veya ibadet sırasında kullanılan dil. (Bk. ANsiKL) [I Kilise dili, hıristiyan kiliselerinde geçerli sayılan dil. (Bunlar beş tanedir: latince [Batı kilisesinin dili], Yunanca [Doğu kilisesinin dili], Süryanice, Kıptice, Ermenice, Habeşçe, Hırvatça, Gürcüce, Rumence. Arapça. Papa Pius X. 22 kasım 1903 tarihli Motu Proprio Ansikliki ile kiliselerde halk dillerinin kullanılmasını yasaklamıştı. 1947’de papa Pius XII, Fransa piskoposluklarına da latince ve fransızca âyin yapılmasına ve bu dillerden biriyle yazılmış âyin kitaplarının kullanılmasına izin verdi.)
— ed. telm. Ai&opoti’un dili. Bk. aIso-POS.
— Fonet. Dil sesi, dilin bir hareketiyle le-laffuz edilen fonem (d, t, l gibi).
— Hayvan p&ikofizyol. Hayvan dili, hayvanlar arasındaki bildirişimlerle ilgili işaret sistemlerinin bütünü. (Bazı edebiyatçılar veya filozoflar bu kavramı insan dili kavramlarına benzeterek kullanırlar; daha pragmatik olan bilim çevreleriyse sözde-dil terimini teklif eder [Boutan, 1913 ve Van-del, 1958]. Zoosemiyotik kelimesi de, bildirişim işaretleriyle bu işaretlere bağlanan hayvan davranışları bilimini belirtir [Sebe-ok, 1965], Zoosemiyotik, etholoji ile psiko-fizyolojinin dallarından biridir ve bazı yönleriyle bildirişim teorisiyle birleşir.) [Bk. ANSİKL.] — Huk. Dil hukuku, bir iç hukuk veya devletler hukuku tasarrufu ile etnik bir azınlığa veya çeşitli etnik topluluklara tanınan kendi dillerini kullanma hakkı. (Meselâ Belçika ve İsviçre’de bu hak anayasa tarafından teminat altına alınmıştır. Lozan antlaşması da azınlıklara aynı hakkı tanımıştır.)
— lnş. Dil malası, sıvacıların kullandığı yassı âlet.
— Jeomorfoloji. Vâdi buzulunun aşağı kıs* mı; buzul bu kısımda iyice şekillenmiş bir ırmak meydana getirir.
— Leng. Z>ii’in lehçe veya dillere ayrılmadan önceki biçimi: Ortak Hint-Avrupa dili. || önceleri farklı lehçeler konuşan öbekler tarafından yazılan veya konuşulan birleşmiş bir dil için de kullanılır (Yunan koinesi).
!| Üretici gramerde, belli bir dildeki gramer kurallarına uygun çok sayıda cümleler bütünü; bu cümleler, sayılan sınırlı kurallar bütünü aracılığıyle en az sayıdaki unsurlardan (morfem veya oluşturucu) hareket edilerek zincirlemeyle meydana getirilir. (Bıı terim, mantık veya kompüterlerin yapma dillerine olduğu kadar doğal dillere de uygulanır.) [Bk. ANSİKL] \\ Dil devrimi, bir dilin yabancı kelimelerden kurtulup kendi ana kaynaklarına dönme, gerekli kavramları, deyimleri kendi kelime-köklerinden türetme akımı. (Dile, çağın kültürüne ayak uyduracak bir kavrayış ve anlatım gücü verme, dili yenileştirme eylemi.) [Bk, ANSİKL.] ı Ana dil. (Bk. ANADİL.) || Analitik dil, her gramer ilişkisini ayrı bir kelimeyle
DİL
328
gırtlak
boğaz küçük dil kapağı sademcik
damak eteğinin ön kıvrımı
son çizgi
çanaksı memecikler (dil V’si)
makas-
kılıç
diller (teknol.)
belirten dil. || Bireşimli veya somut dil, çeşitli gramer işaretlerini değişken bitimlerle veren dil. || Canlı dil, bugün konuşulmakta olan dil. || ölü dil, artık konuşulmayan dil: Latince ölü bir dildir. || Kardeş dil (akraba dil), aynı anadilden gelen dil: Yeni latin dilleri kardeş dillerdir. || Yazı dili, yazı yazarken kullanılan dil; konuşma diliyle zıtlaşır.
— Mutf. Dil haşlaması, suyuna soğan, havuç, maydanoz kökü, tane karabiber, defne yaprağı atılarak kaynatılan dana dili. || Dil salatası, katı pişmiş yumurta sarıları ile tuz, biber, hardal ve sirke içine ince dilimler halindeki haşlanmış dana dili ile yapılan salata. || Dil salamurası, güherçile ve tuz karışımıyle oğulduktan sonra toprak bir çanağa yerleştirilen ve aralarına defne yaprağı, kekik, karanfil ve karabiber serpilen sığır dili salamurası. (10-15 Gün sonra pişirilir, hazır sığır bağırsağına doldurulur. İki ucu bağlanır ve ocak üzerinde tütsüye asılır.) || Dil peyniri, halis koyun sütünden yapılan, yağlı ve lezzetli tuzsuz peynir. (3 kgr sütten 1 kgr peynir elde edilir.)
— Patol. Dil-ağız pası, ağır intanı hastalıklarda, özellikle tifoda dil ve dudaklarda, diş etlerinde meydana gelen koyu kahverenginde mukoza tabakası. || Dil ağrısı, dilde batma veya yanma duygusu şeklinde beliren ağrı. || Dil büyüklüğü, dilin aşırı derecede gelişmesi (makroglossi). [Doğuştan veya sonradan olabilir.] || Dil düşüklüğü, dilin arkaya doğru düşmesi. Düşük^ dil omurga düzlemine dayanarak gırtlağın üst deliğini kapar ve solunumu güçleştirir. (Dil düşüklüğü yeni doğmuş çocuklarda veya genel anestezi sırasında görülür.) || Dil felci, dilin aşırı derecede küçük olması (mikro-glossi). || Dil iltihabı, dilin üzerinde veya içinde olan iltihap. (Bk. ANSiKL.) || Çizgili dil, dilde uzunlamasına çukur çizgiler şeklinde beliren bozukluk. || Kıllı kara dil, dilin üstündeki ipliksi memeciklerin aşırı derecede büyüyerek siyah bir renk alması şeklinde beliren dil hastalığı. || Dil tutukluğu. Bk. ANARTRİ.
— Psikopatol. Bk. ansikl.
— Semiyotoloji. Hareket dili, hareketlerle iletilen anlamlı ifadeler bütünü. Bk. ANSİKL.
— Teknol. Terazi, anahtar, nefesli çalgı v.b gibi âletlerde bulunan ince, yassı ve bazılarında hareketli olan kısmı: Anahtar dili. || Bir çark veya bir döner mil üzerine tespit edilen ve başka bir sabit parça ile karşılaştığı zaman kilit vazifesi görecek olan çıkıntılı kısım. (ÇENE de denir.) || Sustalı çakılarda, bıçak kapatıldığı zaman kesici kısmın veya dokunarak bozulmasını önlemek için, korkuluğun arkasına yerleştirilen bir çeşit zıvana. || Bir kesici silâh, bir bıçak, bir âlette, sapın içine doğru uzanan sivri demir kısım: Bir eğenin dili. (KUYRUK da denir.) || Bir krank milinin, biyel^ bağlanan kısmı. (Bu anlamda kullanıldığı zaman KRANK PİMİ de denir.)
— Teşk. tar. Dil oğlanı, Tanzimat’tan önce elçilerin devlet erkânı ile görüşmelerinde tercümanlık yapan genç. (Türkçe, Arapça, Farsça öğretilen bu gençler sefarethane binalarında, elçilerce bakılarak özel eğitimle yetiştirilirlerdi. Tercüman karşılığı olarak Osmanlılarm kullandığı dil oğlanı sözü, Fransızca’ya da Jeunes* de langue diye geçmiştir.)
— Vet. Dil iltihabı. (Bk. ANSİKL.) || Kara dil. (Bk. kara dil.) || Kütük dil, aktino-mikoz ve antinobasiloz hallerinde, özellikle sığırlarda görülen müzmin dil irileşmesi. (Hacmi büyüyen dil katılaşır ve özellikle yan taraflarında, sarımtırak beyaz renkte ve üzeri yaralı düğümler bulunur.) || Mavi dil (Bk. MAVİ dil.) || Sarkık dil, adinami hallerinde (at) ve organ felçlerinde görülen dil sarkması. || Yılan dili, bazı atların durmadan dilini ağzından çıkarması şeklinde bir çeşit tike verilen ad.
— Zool. Dil dişleri, bazı balıkların dillerinde bulunan dişler. Bunların yapısı balığın çenelerinde veya damağmda bulunan dişlerden farklı değildir. || Dil kemiği halkası, basit yapılı omurgalılarda alt çene yayının hemen arkasında bulunan ve iç organları baştan ayıran ikinci halka. Bk. ANSİKL.
— ANSİKL. Anat. Dil, yassı ve oval biçimin-
dedir. Üst yüzünde V şeklinde, «son oluk» denilen çukur bir çizgi vardır; bu oluğun önünde iplik, mantar ve çanak şeklinde pütürler bulunur; çanaksı pütürler son oluğun hemen önünde yer alır; bunların meydana getirdiği şekle dil V’si denir. Dilin alt yüzünde de boylamasına bir oluk bulunur ve bir mukoza kıvrımı olan dilaltı bağı ile ileriye doğru uzar; dilin alt yüzü dilaltı toplardamarları ile kaplıdır. Dilin iki yüzü iki yanda ve önde birbiriyle birleşir. Dilin ucu önde bulunur. Dil, arkadan kaslar ve telsel bağlarla dil kemiğine ve alt çene kemiğine bağlanır. Dilin çatısı, biri enlemesine, diğeri dikine yaygın iki telsel levhadan oluşur; enine olana dil zarı, dikine olana dil bölmesi denir. Dilde sekizi çift olmak üzere on yedi kas vardır. Bütün bu kasların sinirleri büyük dilaltı sinirlerinden gelir. Dilin, üzeri ağız mukozasının devamı olan bir mukoza ile örtülüdür. Bu mukozanın sinirleri dil ve dil-yutak sinir tellerinden gelir ve her ikisi tat alma sinirleridir. Mukozanın altında tükürük bezleri vardır. Bu itibarla dil aynı zamanda hem tatma organı, hem de önemli bir ses, yutma, çiğneme ve emme organıdır. Dil gırtlağın üstünde bulunan ses organlarındandır. Karmaşık kas sistemi sayesinde her çeşit hareketi yapabilir; havanın geçişini ayarlayarak ve ağız boşluğunun biçimini ve hacmini değiştirerek hecelemeye imkân verir. Sesleri meydana getirir.
— Bilgiişlem. Programcıyle kompüter arasında kullanılan birçok dil tipleri vardır; biri (makine-dili), kompüter tarafından hemen kullanılabilecek eksiksiz emirler dizisi hazırlar; diğerleri (sembollü diller) sembol-lü emirleri, genel emirleri veya makro emirleri ve yazılan programları makine diline dönüştüren birleştirici veya derleyicilerdir.
— Din. Roma kilisesi törenlerinde halk la-tincesinin kullanılmasına II. Vatikan kon-silinden beri geniş yer verildi. Klasik Latince, yalnız kutsal törenlerde (vaftiz, evlenme değil, baş âyin dua ve formüllerinde de gitgide halk dili önünde geriledi. Dinî törenlerde konuşulan dillere daha geniş yer ayırmanın amacı topluluğun âyinlere daha dolaysız yoldan ve daha bilinçli katılmasını sağlamaktır. Bununla birlikte papa Paulus VI, 27 eylül 1966 tarihli kararıyle bazı koro dualarında Latincenin korunmasını istedi.
• t bade t dili, bazen, o din mensuplarının ana dilinden gayrı bir dil olabilir. Meselâ İslâm dininde müçtehitler, namaz dilinin Arapça olmasını oybirliği ile savunagelmiş-lerdir. İbadette dil birliğinin, dindaşları yakınlaştırdığı gerekçesine dayanırlar. Türkiye’de ibadet dilinin Türkçe olması fikri de zaman zaman savunulmuştur. «Bir ülke ki camiinde türkçe ezan okunur / Köylü anlar mânâsını namazdaki duanın / Bir ülke ki mektebinde türkçe Kur’an okunur / Büyük küçük herkes bilir buyruğunu Hüdâ-nın / Ey Türkoğlu işte senin orasıdır vatanın» diye, kendi devrinde Ziya Gökalp’ın dile getirdiği bu fikir, Cumhuriyet devrinde güç kazandı ve ezanın arapça okunması kanunla yasaklandı (T. Cz. kn. md. 526). 1950’-de Demokrat parti iktidarı alınca bu uygulamadan vaz geçilerek, tekrar arapça ezana dönüldü (T. Cz. kn. 526. md.si 14 haziran 1950’de bu amaçla değiştirildi).
Namazın türkçe kılınması ise, tartışma konusu olmakla kaldı. Türkçe namaz taraftarları, sahabeden Selman-ı Farsî’nin Fatiha suresini, Müslümanlığı yeni kabul etmiş olan iranlılar için ve Hz. Muhammed’in izniyle Farsça’ya çevirdiğini, İmam Ebu Hanife’nin namazın farsça kılınmasını caiz gördüğünü delil olarak ileri sürerler. Karşı fikirde olanlar ise, sözü geçen iznin geçiciliğinde ısrar ederler.
Kur’an-ı Kerim’in Türkçeye çevrilmesi ise, ibadet dilinin türkçeleştirilmesinden ayrı bir konu sayılır.
— Hayvan psikofizyolojisi. Hayvan dili. Bütün sosyal hayvanlarda bireyler arasında, düzenli işaretler yardımıyle, bilgi alışverişi vardır; hayvan, heyecanlarını veya psikofiz-yolojik durumlarını, hareketler, tavırlar, mimikler, bağırışlar v.b. ile belirtebilir. Bu çeşitli duygusal belirtiler, aynı biyoloji ailesinin bütün üyeleri tarafından anlaşılır ve bu belirtilerin bütünü bir bildirişim sistemi meydana getirir.
Bildirişim, ortak kalıplara sahip iki birey arasında aktarılan işaretler aracılığıyle ikili ilişkileri karşılar. Bildirişim, aynı türden bir vericiden çıkan dış uyarma unsurunun alıcıda yol açtığı davranışa dayanır. Bu uyarıcının alıcı bireyin verilen bir davranış cevabına tekabül eden bir anlam taşıdığı tespit edilebilirse bu uyarıcı bir işaret sayılabilir; bu işaretin ilettiği bilgilerin tümüne de mesaj denir.
Sözde hayvan dilinin işaretleri, duygusal, hatırlatıcı durumlar ifade eder ve arı ile yunus balığınkiler dışında pek seyrek olarak tasvir edicidir.
Bunların sembol sistemi doğuştan gelen vericilik, yorumlayıcılık yeteneklerine bağlıdır. Bu işaretler genellikle yalnız yakın gelecek ve “yakın geçmişteki eylemleri anlatır ve insan dilinin tersine, uzak geçmişi tasvir etmek imkânından yoksundur. (Haldane, 1954.) Hayvanlarda bildirişim işaretleri kimya, optik, akustik, elektrik v.b. ile ilgili çok değişik fizikî niteliklere sahiptir: bu işaretler, ya genellikle özel organlarla verilir (iç salgı bezleri, ses veya gürültü organları), ya bazı organların (kılların dikilmesi, Primatlarda yüz mimikleri, tavus kuşunun kabarması) veya gövdenin (çiftleşme dansları ve gösterileri) belli şekiller alma-sıyle belirlenir, ya da hayvan gövdesindeki yüzeylerdeki bazı renklerle ortaya çıkar (skorpit balıklarının çiftleşme sırasında aldığı renkler). Bildirişim, aynı anda birçok duyu sistemini (koku alma, işitme, görme) ilgilendiren, çoğunlukla karmaşık bilgi alışverişlerine dayanır; bilgi alışverişleri, genellikle bir türe has, tamamlayıcı bilgi veren kronolojik bir sürece göre yapılır. Çağdaş bilim, ileri seviyeye ulaşan teknoloji sayesinde ancak akustik bildirişimi inceleyebil-miştir. Hayvanlardaki akustik bildirişimleri ele alan özel inceleme iki terimle belirtilir: biyoakustik (yani akustik biyoloji) ve davranış fonolojisi. Biyoakustik, alıcı ve verici uzuvların fizikî ve fizyolojik işleyişlerini ve verilen işaretleri inceler. Davranış fonolojisi bilgi aktarımı ile işaretin psikofizyolojik yönlerini, semantik yapı kurallarını, sentaksı, bildirim unsurlarını ele alır.
Birçok hayvan türünde işaretler, çoğunlukla doğuştandır ve kalıplaşmıştır; bu işaretler, kalıtımla kuşaktan kuşağa aktarılır ve taşıdığı fizikî ve psikofizyolojik nitelikler mendel kanunlarına uyar.
Doğuştan mevcut işaretler, özel beyin merkezlerinin sinirsel faaliyetinin kontrolü altındadır; bu merkezleri, ayrı ayrı, istenilen biçimde uyarmak mümkündür. İşaretler, ilişki hayatının bütün görevlerini kapsar; ana babanın çağırışı, ana-baba-yavru ve yavru-ana-baba ilişkileri, yemeğe davet, tehlike işareti, yaşama bölgesinin korunması, cinsî çağırı, rekabet v.b. Bazı hayvan gruplarında (domuz, tilki) 40’a yakın ayrı işaret görülür. Bu işaretlerde ses şekli bakımından bölgesel lehçe farkları olabilir (bazı böcek ve kuşlarda). Doğuştan mevcut işaretler, çoğunlukla, ancak ait oldukları semantik tipi ifade ederler; bu işaretler arasında genellikle herhangi bir düzenleme, bir birleştirme yoktur, özellikleri her zaman objektif olmaları ve alıcılar açısından o andaki veya kısa vadeli bir duygusal durumu ifade etmeleridir. Kimyasal işaretler sürekli olduklarından geçmiş hakkında bir dereceye kadar bilgi verebilirler. Bazı kuşların, öteki kuşların sesini duymayacak şekilde yetiştirilmesi («Kaspar Hauser» metodu) doğuştan mevcut işaret stoklarının yanı sıra ana babadan öğrenme olgular bulunduğunu da gösterdi. Çoğunlukla belleme süreci küçük yaşlarda başlar ve belirli bir süre geçince sona erer. Bu öğrenme eylemi çoğunlukla doğuştan gelen işaretlerin (özellikle eş seçimi) tamamlayıcısı olan bazı fizikî biçimlerden (bazen bu biçimler yirmiyi bulur) öteye gidemez. Bir öğrenme eylemi olduğuna göre ancak bu açıdan ve bu düzeyde hayvanların dili kavramından söz edilebilir. Papağan konuşması, bazı ses, gürültü veya başka canlı seslerinin özel öğrenme biçimidir; bu durum kuşlarda (papağan, sığırcık v.b.) kafese kondukları zaman görülür. Bazı hür kuşlar da başka türlerin işaretlerini sesle taklit ederler. Ama her iki durumda da bu taklitler hiç bir zaman temel belirtinin karşılığı olan anlamı aktarmak amacıyle verici tarafından kullanılmaz.
Bazı kuşların bildirilerinin ses örgüsü, temel fonetik unsurların kullanım kurallarına uyar ve bu düzenlenir bir «sentaks» olarak kabul edilebilir. Her ne kadar bu düzenleniş büyük bir tekrara ve alıcının özelleşmesine yo! açıyorsa da, gelişmiş bir yapıya dayanan anlam zenginliğini karşılamaz. Bazı üstün hayvan türlerinin ses bildirişim sisteminde, insan dilinin temel ölçütleriyle ortak bazı noktalara rastlanırsa da temel ayrılıklar gene de çok büyüktür. Bununla bjrlikte İki hayvan türünün bu kurala uymadığı sanılır: arı ve yunus balığı. Arılar, kimyasal bildirimler ve sesli işaretler eşliğinde danslardan meydana gelen karmaşık bir bildirişim sistemine sahiptir; işaretlerin toplamı, yiyecek araması (uzaklık, şeker yoğunluğu, kovana oranla açı) veya kovan halkının sığındığı bir yerin nitelikleriyle ilgili öznel ve keyfî bildirişimleri aktarır. Bu sembolizmin daha neleri içine aldığı henüz bilinmemektedir. (Von Frisck, 1960; Esch, 1965; Wenner, 1965-1967). insan «dili»nirı sosyokültürel öğrenim temeliyle arı toplulukları arasında bazı yakınlıklar bulunduğu sanılır.
<cTursiops truncatus» denen yunus balığı çeşitli ıslık ve tıkırtı biçimindeki birtakım işaretlerden meydana gelen sesli bir bildirişim sistemi kullanır.
Ayrıca bu hayvan insan diline has fonemleri çok çabuk ezberler ve bu fonemleri fil ve diğer türler gibi eğitim sayesinde eylemlere bağlayabilir ve taklit edebilir; hattâ bu hayvanın fonemlerle bireşimler yaptığı bile sanılmaktadır (Batteau, 1967). Bugün yunus balığının herhangi bir durumun değerlendirilmesini ses işaretleriyle arkadaşına aktarabildiği ve arkadaşından istenen işi doğru olarak yaptığı anlaşılmıştır (Bas ti an, 1967). Türe has bir şifre sistemine göre biçimlenen ve öğrenmeyle gelişebilen ses işaretleri aracılığıyle bir karmaşık haberin böylesine hesaplı bir şekilde aktarılması yunus balığından başka üst omurgalılarda görülmez. Şu halde yunus balığı insan mkine yakın çok ileri sesli bir bildirişim sistemine sahiptir. Bu konuda yapılan araştırmalar daha ileriye götürüldüğü gün belki de yunusların bu bildirişim sistemini bir dil olarak kabul etmek mümkün olacaktır.
— Karşılaştırmalı anat. Dil, hayvanlarda şekil ve fonksiyon bakımından çok çeşitlidir. Birdenbire uzayarak ileriye doğru fırlaya-bilen diller, yapışkan bir tükürük ile de kaplı ise çeşitli böcekleri yakalayıp ağıza götürebilir.
(Karınca yiyen, gagalı kirpi, bukalemun, ağaçkakan ve kurbağa gibi çeşitli hayvanlarda durum budur; bunlarda dilin fırlama şekli de çok değişiktir: çözülme, çöğünme, şekil değiştirme, şişme, büzük dudaklar arasından fırlama v.b. gibi.) Kedilerde ve iki çenetli olmayan yumuşakçalarda dil, besini parçalayan veya öğüten pürtüklü kabartılarla örtülüdür. (Bk. DİŞLİ dil.) Balina kocaman dilini ağzına aldığı suyu çubuklardan ibaret ızgaraya doğru itelemek için kullanır. Kolibrilerin boru şeklindeki dilleri çiçeklerdeki bal özünü emmeğe yarar. Taşe-ınen yuvarlak ağzıyle avına yapışır, dilini geri çekince meydana gelen boşluk bu yapışmayı perçinler. Yılanlarda dil yegâne dokunma organıdır; belki koku da alır. Dilinin çatal uçlarını sağa sola değdiren hayvan bu yoklamalar sonucunda gideceği yönü seçer. Emici yalayıcı böceklerde (arı) ağız parçalarının birleşmesinden meydana gelen uzun ve kıllı bir dil çiçeklerin bal özünü toplar. Kertenkele gibi sürüngenlerle önden solungaçlı karından bacaklılar da dillerinin şekline göre sınırlandırılabilir.
• Dil kemiği iskeletin öteki kısımlarından ayrıdır; iskelete sadece kas ve kirişlerle bağlanır. Dil kemiğinin orta kısmına gövde, iki tarafındaki biri küçük diğeri büyük İki uzantıya ise boynuz denir.
•„ kerr*HÎi halkası birinci solungaç yarığı hizasında bulunur, üst parçası (kemik veya kıkırdak) genellikle kafatasıyle eklemlenir; alt parçası Jkemİk veya kıkırdak) karın tarafıyle doğrudan doğruya veya bir dil kemiği aracılığıyle gövdenin bakışım düzleminde yer alır, İlkel omurgalılarda (çenesizler) dil kemiği halkası, kendisinden sonra gelen solungaç yaylarından hiç de farklı değildir. Memelilerdeki üzengi kemiği, milsi çıkıntı (stiloid) ve dil kemiği, dil ke-
miği halkasının kalıntılarıdır.
— Leng. insandaki, düşünce içeriklerini sözlü belirtilere bağlama yetisini ve bu bildirişim biçiminin dayandığı mekanizmalar bütününü belirtmek için «dil» kelimesi bir genel anlatım aracı olarak ele alınır. Yani, «dil» kelimesi, geniş anlamıyle, her özel dilin dayandığı sistemli ve uyumlu düzenlenmeyi belirtir. Bu anlamıyle dil, dilbilimci F. de Saussure’ün yaptığı bir ayrıma göre, çoğunlukla «söz» ile zıtlaşır: dil, sosyal bir grubun kullandığı saymaca işaretler sisteminden meydana gelir (dilbilgisi sistemi dile girer). Söz, konuşanların kişisel eylemleridir (üslûp olguları söze bağlıdır).
Bilinen diller yığınında (yalayan diller yani günümüzde kullanılan diller veya ölü diller: çok sınırlı kullanımlar için yazılı biçimler altında varlığını sürdürebilenler) önemli kültür araçları olan uygarlık dilleri de görülür.
Aynı dilde^ çeşitli bildirişim biçimlerini karşılayan değişik anlatım düzeyleri vardır. Bu bakımdan diller şu şekillerde ayrılabilir: günlük bildirişim İhtiyaçlarına cevap veren günlük dil, konuşanlar kitlesinin kullandığı halk dili Ve bilim dillerinin çeşitli biçimleri (edebiyat, şiir dili; teknik dif v.b.). Daha genel olarak diller konuşma dili ve yazı dili diye ayrılır; aralarındaki fark toplum şartlarına, kültür derecesine, edebiyat geleneğinin etkisine v.b. göre az veya çok değişir. Dilin iç özellikleri belli bir ses elemanları sisteminden, belli bir dilbilgisi ve bir de lek-sikten meydana gelir. Dillerin yapı özellikleri tipoloji yönünden yapılan sınıflamalara temel olmuştur, önce, genel dilbilgisinin esinlendiği mantık ilkelerine dayandırılan bu sınıflamada özellikle iki bölüm vardır: benzer diller (fransızca ve İspanyolca), devrik diller. Benzer dillerde «söylevin akışı, fikirlerin tabiî sıralanışına» uyar; oysa sözdizi-mindeki bu paralellik devriklemeli dillerde görülmez. Bir çeşit düşünce çözümlenmesini yapan (fiillere bağlanan zamirleri, Öntakılar, tanım edatları gibi özel unsurların kullanılması) analitik diller (fransızca) ve kelimelerdeki iç değişikliklerle (isim çekim ekleri, sonekler) gramer ilişkilerini belirten sentetik diller (latince, türkçe) diye bir ayrım da yapılmıştır: meselâ fransızca «j’ai lu un livre» cümlesi türkçe karşılığı «bir kitap okudum» cümlesine göre analitiktir. Bu yapma ayırımlar bugün artık kullanılmamaktadır. Morfoloji metotlarına dayanan başka bir sınıflama ilkesine göre de diller şu şekilde ayrılır: ayrımlı diller (iç değişiklikler yapmadan genellikle tek heceli basit unsurları art arda sıralar, ama kelime sırasını değiştirme gibi başka metotlar da kullanır [çince]); bitişken diller köklerine birçok ek alır (Fin-Ugıır dilleri, macarca); katmalı veya çokbireşimli diller (kelimeler genellikle karmaşık öğe yığınlarıdır ve çoğunlukla cümlelerle eşdeğerlidir Ibazı Amerika yerlilerinin dillerîj); bükünlü diller (kelimeler bükünlüdür, yani son bölümlerinde değişiklikler veya ekler bulunur [latince, türkçe]). Üstünkörü ve yaklaşık sonuçlar veren bu sınıflama ilkesi bütünüyle terkedilmemiştir, Çağdaş dilbilimciler, dillerin tipolojisini daha ilmî temeller üzerine oturtmağa çalışmaktadır. Dilleri sınıflamada en çok uygulanan tarihî ilkedir. Akraba denilen diller aileler halinde öbeklendirilir (Hint-Avrupa, Hami-Sami dil aileleri v.b*); akraba diller aynı ortak dilden türemişlerdir (latinceden türeyen fransızca ve diğer roman dilleri gibi). Bu yüzden ilk kar-şılaştırmacılar ana diller, kardeş diller gibi terimler kullanırlardı; bugün bunların hepsi terkedilmiştir. Dünya dillerinin istatistiğini yapmak çok güçtür. İleri sürülen değerlendirmeler nispıdir: 2 500-3 500 kadar dilden hem yayılım, hem de yazılı ürünleri bakımından yaklaşık olarak 25M önemlidir. Bilinen en eski yazısı olan en eski dil sümercedir (M.ö. 3500’e doğru); akkadca ve eski mısır dillerinin ilk yazıtları IV. binyıldan kalmadır. Çincenin tarihi M.ö.
II. binyılından günümüze kadar uzanır.
• Dilin öğrenilmesi. 1. SESLERİN ööKE-Nilmesi. Dillenme devresinden hemen önce çocukların çok çeşitli ses çıkartma yeteneğine sahip oldukları dikkati çeker (örnek: kuru sesler, yumuşak, akıcı, yarı ka-pantılt, ıslıklı sesler); çocuklar bu istidatlarını konuşmağa başladıkları zaman (yani
«ilk anlam değerlerini edinmeye» başlamalarından itibaren) sanki seslere anlam verme zorunluğunun ortaya çıkması ses üretimini engelliyor veya yasaklıyormuş gibi kaybederler. Başka bir deyişle fonemlerin (ayırıcı birimler) ortaya çıkmasıyle ses (tek başlarına anlam taşımayan fizikî unsur) üretimi çok fakirleşir. Bu dönemde çocuklar art damaksı, ıslıklı ve küçük dilsi ünsüzleri telaffuz etmede çok güçlük çeker; bu sesleri fonem değerine yaklaşan bir biçimde telaffuz edebilmeleri için birkaç aya, bazen bir yıldan çok zamana ihtiyaçları olur. Art damaksı ve küçük dilsi (kr gibi) ünsüzleri bileştirmeyi çok geç başarırlar. Bununla birlikte söylemeyle anlamayı birbirine karıştırmamak gerekir: çocukların, çok iyi farkettikleri ses ayrımlarını telaffuz edemedikleri sık sık görülür. Bu bakımdan, Pas-sy’nin bir çocuk üstünde yaptığı deney çok ilgi çekicidir: aralarında ses benzerlikleri bulunan iki kelimeyi (meselâ «davul» ve «bavul») bir tek fonetik şekilde (meselâ «avul») söyleyen bir çocuk, annesinin de bu iki ayrı nesne için aynı «avul» seklini kullanmasına şiddetle itiraz etmiştir.
Telaffuz istîdadıyle anlama istidadı arasındaki bu tutarsızlık Diderot’nun da dikkatini çekmişti; Körler üstüne Mektup (Lei-tre Sur Les Aveugles) adlı eserinde şöyle der: iki buçuk yaşındaki çocuklar arasında bazıları bir dildeki kelimelerin çoğunu bilirler; fakat onlara zor gelen bu kelimeleri akılda tutmak değil telaffuz etmektir. Dildeki fonemlerin çocuklar tarafından öğrenilme sırası meselesi üzerine birçok çalışma yapıldı; bu çalışmaların en ünlüsü R. Jakobson’un çalışmasıdır. Jakobson, fonem öğrenme sırasının evrenselliğini savunur. Telaffuz edilen ilk ünlü a’dır; ilk ünsüzler kapantılı dudaksılardır. ilk ünsüz karşıtlaşması genizsilerle ağızsılar arasındadır; bundan sonra dudaksı dişsi (p/t. m/n) karşıtlaşması gelir. Daralmalıların öğrenilmesi kapantıların öğrenilmesini de öngörür (Jakobson’a göre kapantılı ünsüzleri olmayan dil yoktur, ama karakalpak ve tamul gibi daralmalı ünsüzleri olmayan bazı diller vardır). İlk ünlü karşıtlaşması. İlk ünsüz karşı flamalarından sonra gelir. Meselâ p ve t fonemlerinin karşıtlaşması «kromatik» ünlü a’dan hemen sonra, tavan harfi k olan ünlülerden ve «akromatik» u ile i’den önce gelir. Jakobson meşhur bir kitabında dili öğrenme süreçleriyle söz yitimindeki bozulma süreçleri araımda ilişkiler kurar; söz yitiminde önce genizsi ünlüler silindir, akıcı karşıtlaşmaları zayıflar, daralmafılar ve yarı kapantılılar ka-pantılılaşır; artdamaksılar ön ünsüzlerden önce yok olur; dudaksılar ve a ünlüsü bozulmaya en dayanıklı fonemlerdir: afazide fonemlerin kaybolma sırasını tersinden ele alırsak çocuklarda fonemleri öğrenme sırasını elde ederiz. Jakobson’a göre, fonetik öğrenmelerin sırası, söz yitirenlerde, yalnız kaybolan fonemlerin sırasına değil, genel fonoloji olgularına da bağlıdır. Jacobson, genizsi ünlüler ve çift kapantılı ünsüzlerin dünya dillerinde pek seyrek, bu dilleri konuşan çocuklarda da çok geç ortaya çıktığım söyler. Daha genel olarak, «her fonoloji sistemi katman bir yapıdır; yani üst üste gelen tabakalar halindedir. Tabakaların aşama sırası hemen hemen evrensel ve sabittir. Bu aşama sırası dillerin senkroni ve diyakronisinde de görülür; şu halde düzeni bunun bir pankroni düzeni olduğunu söyleyebiliriz. Demek ki dilin öğrenilmesinde de söz yitiminde de görülen bu düzendir. Bu düzen Jakobson’un yorumu özellikle A. Martinet ve Ruth Weir (1962) tarafından tenkit edildi. Ruth Weir, Jakobson’daki önemli bir eksikliğe İşaret eder: Jakobson, afazide birçok fonem kaybolduktan sonra da ses perdesinin kaldığını belirttiği halde çocukların ses perdesini kullanmayı nasıl öğrendiklerini belirtmemiştir. Daha buna benzer birçok eksikliği sayabiliriz; yalnız araştırmaların bugünkü durumunu gözönünde tutarak fonem Öğrenmede evrensel kurallar ileri sürmenin henüz vakitsiz olduğunu söylemekle yetinelim.
2. GRAMERİN (İĞRENİLMESİ. A. Korpus’-lar üstüne istatistik ve dağıtımsal inceleme-ler. Çocuk dilinin korpus’larından çıkan anlam birimleri çeşitli Ölçütlere göre sınıflandırılır: kullanım sıklığı, dağılım (yani
DİL
329
DÜNYA DİLLERİ
HİTİTÇE H İ NT- İRAN DİLİ
İRAN DİLİ ESKİ FARSÇA
Lehlevi
HİNT-ARÎ
SANSKRİTÇE
ve
PRAKRİT
r
_L
1. BATI
FARSÇA SİNDHÎ
HAZER LEHÇELERİ GUCRATİ
KÜRTÇE MARATHÎ
OSETÇE LAHNDA
BÜLUÇ DİLİ RACASTHANÎ AFGANCA (veya PEŞTU)
2. MERKEZ PENCABÏ PAHARÎ HİNDÎ
(HINDUSTANI)
TOKARCA
AGNÎ
KUÇAR
ERMENİCE
BATI
(TÜRKİYE)
DOĞU
(S.S.C.B.)
3. DOĞU BENGALÎ BIHARÎ ORİYA ASSAM
4. GÜNEY SEYLAN DİLİ
5. ÇİNGENECE
TRAKYA
FRIGCESİ
TRAKÇA
FRIGCE
MAKEDONYA
HELEN

I LLYRIA ARNAVUTÇA
DOR LEHÇESİ, AKA DİLİ veya ARKADİA-KIBRIS, A i OL İS, lONIA-ATTİKE DİLİ
MİNOS veya M İKEN LEHÇESİ KOINE (ortak dil)
MODERN YUNANCA
TOSKÇA GEG LEHÇESİ
DOĞU SAMİ
BATI SAMt
HABEŞ DİLLERİ GEZ, AMHARCA, TIGRE (v.b.)
ARAPÇA GÜNEY ARAPÇA
konuşulan LEHÇELER
1. ARAPÇA (Yemen, Hicaz)
2. IRAK
3. SURİYE
4. MISIR
5. MAGRIP
(MALTA DİLİ, LİBYA DİLİ, TUNUS DİLİ, CEZAYİR DİLİ, FAS DİLİ, HASSANÎ)
6. HİSPANİK
EDEBİYAT DİLİ
ARAMCA
YENİ BATI ARAMCASI YENİ DOĞU ARAMCASI
1
KENAN DİLİ
İBRANÎCE FENİKE DİLİ (☆) MURABIT (☆) UGARİTÇE
SAMÎ OLMAYANLAR
J_
r
MISIR
KIPTÎ DİLİ (☆)
LİBYA BERBERÎCESİ KUŞÎ
LİBİK (☆)
GUANŞ(☆)
BERBER?
(TUAREG
ZENET
KABİLİYE
ŞLÖH
ŞAVYA)
1. SAHOLA AFAR
2. SOMALİ
3. GALLA
4. AGAV
5. BELA
SUDAN DİLLERİ
PÖLCE EHUE MOSS i
v.b.
BANTU DİLLERİ
SUAHELİ
v.b.
ÇAT DİLLERİ HAUSSA
v.b.
SAHRA DİLLERİ
KANURÎ
TEDA
ZAGHAVA
NİLOT DİLLERİ
ŞARİ-VADAY DİLİ
NİL-KONGO
SARA
BARMA
BONGO
KREC
MORU
MANGBETU
LOGBUARÎ
BOŞ İ MAN HOTANTO
TAMUL
MALAYALAM
KANARA
TELUGU
TULUCA
GONDÎ
BRAHMÎ
v.b.
HERVARİ
KORKU
KHARİ A
CUANK
SAVARA
GADABA
LAOSCA
ÇAM
ÇAN
DİOİCE
K HAMT İ
NUNG
VİETNAM DİLİ AK TAY KARA TAY SİYAM DİLİ
KAMBOÇ
TALAİNG
KHASİ
NİCOBAR adaları dili
KHA
MO İ
tek heceliler
BIRMAN LOLO T i BETÇE
çok heceliler KAÇ İN BODO NAGA
yakın diller HIMALAYA DİLLERİ KAREN MİAO-DZI
DÜNYA DİLLERİ
İTAIIK-KELT
KELTÇE
ADA
KELTÇESI
I-1
BRİTON Dili GAEICE
BRETONCA
GALCE
KERNVAK
İRLANDA Dili İSKOÇYA GAELCESİ MANCA
GERMEN Dili
BALTIK-İSLAV DİLİ
İTALİK
BATI ÖBEĞİ KUZEY ÖBEĞİ DOĞU ÖBEĞİ İSIAV DİLİ
BALTIK

KITA
KELTÇESI
(GALYA DİLİ [ir])
LATİNCE
OSKÇA
UMBRÍA LEHÇESİ VENETÇE
ROMAN AĞIZLARI
loMAN DİLLERİ
İSPANYOLCA
PORTEKİZCE
PROVENCE Dili
KATALANYA DİLİ
FRANSIZCA
RUMENCE
İTALYANCA
ŞARDCA
DALMAÇYA DİLİ RETO-ROMAN
I-
İNGİLİZCE
AMERİ-
KANCA
1
ALMANCA YUKARI ALMANCA AŞAĞI ALMANCA FELEMENKÇE YAHUDİ-ALMAN LEHÇESİ
VİZİGOT-
ÇA (☆)
İZLANDA DİLİ NORVEÇÇE İSVEÇÇE DAWCA
GÜNEY
DOĞU
BEYAZ RUSÇA İLOVENCE RUSÇA SIRP-HIRVAT
UKRAYNA BULGARCA
BATI
ÇEKÇE SLOVAKÇA POLCA (LEHÇE) LEKHIT SORAB POLABCA KAŞUBCA
LETÇE
IITVANYA DİLİ ESKİ PRUSYA Dili (-¿r)
URAICA
ALTAV DİLİ
FIN-UGUR
1. BALTIK FİNCESİ (FİNCE. KARJALA VEPS, VOT, LIVE. LUDE, ESTONYA DİLİ)
2. LAPONCA
3. MORDV
4. ÇEREMIS
5. Z1RYAN
6. VOTYAK
7. VOGUL
8. OSTÇA
9. MACARCA
YURAK
“1 I-1
SAMOYETÇE TURK-MOĞOL ve TUNGUZ
KORE DİLİ AYNU DİLİ JAPONCA ESKIMO-ALEUT
ESKİMO ALEUT
I–
TÜRKÇE
1. AVRUPA TÜRKÇESI
2. ASYA TÜRK LEHÇELERİ
ÇUVAŞÇA
YAKUTÇA
ÖZBEKÇE
KIRGIZCA
KAZAK
AZERİ DİLİ v.b.
MOĞOL DİLİ
BATI
AĞIZLARI
KALKA-BURYAT
1 . TUNGUZ
MANÇURYA GOLDE LAMUT asıl TUNGUZ
KUZEY DİLLERİ
1. ÇEÇEN-LEZGİ DİLLERİ AVARCA
AND!
ÇEÇENCE
INGUŞ
v.b.
2. ABASG-KERKET ÇERKEŞ
UB1K
GÜNEY BASKÇA
GÜRCÜCE
MİNGRELİA
SVANET
LAZCA
. İNDONEZYA ÖBEĞİ İNDONEZYA DİLİ CAVA DİLİ, MALEZYA Dili, BATAK. MADAGASKAR Dili v.b.
POLİNEZYA ÖBEĞİ HAWAIİ, SAMOA LEHÇESİ, MAROUİSE ADALARI LEHÇESİ, cemiyet adası TAHITİ lehçesi
MİKRONEZYA DİLLERİ
AVUSTRALYA-
MEIANEZYA
TASMANYA DİLİ (XIX. yy.a kadar ya$adı) ayrı bir öbek meydana getirir
KUZEY AMERİKA
ALGONKİN-VAKAŞ
HOKA-SİYUKS
NADENE (ATABASKA öbeğiyle)
PENUTİA
UTO-AZTEK-TANO
MEKSİKA ve ORTA AMERİKA
bu bölgeye özgü başlıca aileler: MAYA-KIŞE OTOMANG (OTOM I ve MUSTEK öbeğiyle)
GÜNEY AMERİKA VE ANTILLER
başlıca aileler:
ARAUKAN
ARAVAK
AYMARA
SİPÇA
KARAYİP Dili KEÇUA
TUPI-GUARANİ
Akrabalıklar, bütün dünya dilleri için aynı kesinlikle belirlenemez.
Bazı aileler kesin olarak bilinir (Hint – Avrupa, Hamî-Samî); diğerleri şüphelidir (geniş anlamıyle yukarıda gosterıldıgı gibi Ural-Altay dilleri); Amerika yerlilerinin dilleri gibi Zenci Afrika dillerinin sınıflaması da tartışmalı olarak kalmaktadır. (Burada, Amerika yerlilerinin dilleriyle Asya ve Okyanusya dillen arasındaki henüz iyi belirlenemeyen ilişkiler hesaba katılmamıştır.) Güney Amerika ve Antıller için obekleşmeler az gelişmiştir; henüz yüzden fazla farklı dil öbeği bilinmektedir. Bazı diller ise hiç bir obege girmez, meselâ: Andaman adalarındaki ağızlar, Hindistan’daki Buruças-kı, önasya dakı ve Akdeniz havzasındaki çeşitli eski diller.
Bugün konuşulmayan diller (#) işaretiyle gösterilmiştir.
birleşme imkânları.; bu durumda. Bellugi, Braine, Brown ve McNeiirin anlattığı biçimde kapalı ve açık sınıflar ortaya çıkar), gösterilen nesneyle ilgili referanslı semantik değerler ve nihayet çocuk dilinde yetişkin dilinin gramer kategorilerini aramaya dayanan ölçüt.
Gramer kategorileri belirlendikten sonra bu kategorilerin cümleler meydana getirmek için uydukları kurallar bir formüle bağlanır. Kurallar gramer kategorilerinin farklılaşmasına göre değişir, olgular ayrıntılarıyla” incelendiğinde bu kategorilerin ortaya çıkma sırasının mutlaka sabit olmadığı görülür, ama kaba taslak bir düzen belirir. Meselâ İngilizcede belirsizlik bildiren^ any, do yardımcı fiili ile olumsuz halin öğrenilmesi arasındaki tarih sırası ilişkisi oldukçiı karmaşıktır ve bu ilişkinin incelenen kor-pus’lara göre değiştiği sanılır (bu öğrenme sırasında daha önce öğrenilen bir kategorinin yeni öğrenilen bir kategori karsısında bir süre için unutulması anlamına gelen gerilemeler görülür); ama üç kategorinin tam öğrenilmesi ve bunların bildirine ve soru cümlelerinde birleşmeleri her insanda aynı süre içinde meydana gelir.
• önermelerde yapılış kuralları. Yukarıdaki örnekte gramer kategorileri ve önerme yapılış kurallarının aslında birbirinden ayrı olarak ele alınamayacaklarını gördük; yapı kurallarının bir formüle^ sokulması gramer kategorilerine dayandığı gibi bunların oluşma evrimleri de yapı kuralların m etkisinde kalır. Kural ve kategorilerin karşılıklı etkisi any, do, not’ı (ve soru halinde do’-nun yer değiştirmesi) biraraya getiren cümlelerde açıkça ortaya çıkar; ama bu etki daha başka durumlarda da görülür. Gramer kategorilerinin öğrenilme sırasıyle cümle tiplerinin düzeniyle atbaşı gider. Paula Menyuk yaptığı araştırmada iki ile sekiz yaslan arasındaki çocuk gruplarında görülen hatalı yapı ve biçimlerin yok olma olayının yeni biçimler öğrenme veya «değişmelerle» ilişkili olduğunu gösterdi.
• Gramer öğreniminin aşamaları. Belli bir dilin gramerini öğrenme süreçlerini şemalaştırmak için incelenecek özel evrimler arasında bir çeşit ortalamaya vararak genel bir kronolojik modele varılabilir. Böyle bîr tasarıyı gerçekleştirmek için birçok deneme yapıldı. Fakat hepsinde görülen ortak aksaklık meselenin ancak bir cephesini ele almaları, metotlu olmamalarıdır.
Güvenilir bir sonuca varmak için özel cümle tipleri ve gramer kategorilerinin gelişmesi hakkında daha birçok monografinin yayımlanmasını beklemek gerekir; ayrı gelişme modelini belirleyecek elemanları tanımlayabilmek için, ampirik verilere dayanarak, bu kategorilerin ve bu tiplerin önemini ortaya koymak şarttır.
Meselâ, çocuğun yanlışlarını dört grupta toplamak mümkün olmuştur; atlama, ikame, tumturak, kelime sırasında hatalar; ama hata sınıfları arasında bir sıralama yapmak ve bu sınıflar içinde çe§itli belirgin unsurlar (bu unsurlar, modelin oluşmasına yararlı olanlar dışındaki çeşitli korpus’lar üzerinde kalıbı denemeğe yarar) seçmek için henüz yeterli verilere sahip değiliz.
0 3. DİL ÖĞRENME KALIPLARI. Dil Öğrenmenin kesin kalıpları henüz yoktur. Gramer ve fonetik öğrenme için tanımlanan özel kalıpların semantik öğrenme süreçleriyle ilişkili olarak (çocukların yaşı küçük olduğu oranda sık rastlanan es seslilerin düşmesi) birleştirilmesi gerekir.
Bu gtbi kalıplar uzun ayrıntılı araştırmalar yapılmadan Chomsky’nin «dili öğrenme mekanizması» (Language acquisition device) gibi doğuştancı veya hiç değilse «olgunlas-macı» (McNeilPe göre dil istidatları, tümel kurucular beyinin içinde gelişecek ve ancak cümleler ve algılanan durumlarla uyandırılabilecektir) varsayımları ele alan nazariyeler ancak dil Öğrenmenin tam ve doğrulanabilen kalıplarının yer aldığı genel bir çerçeve vazifesi görebilir; bu çerçevede dili öğrenmenin tam ve doğrulanabilen modelleri yer alır.
« ANLATIM ARACI OLARAK DİL. D İl, İnsanin sembolik faaliyetinin belirtilerinden biridir; insanın sesler, jestler, davranışlar, tavırlar, işaretler veya onların yerini tutan nesneler araç iliğiyle düşünceleri, olayları
ve somut gerçekleri gösterme yeteneğine dayanır. Bu yetenek yalnız insana has değildir; profesör K. von Frisch arıların da bu yeteneğe doğuştan sahip olduklarını gösterdi; anlar, bal petekleri üzerindeki uçuşlarının türü, ritmi ve doğrultusuyle bal özüne varmak için gerekli uçuşun süresini ve güneşe göre yönünü anlatırlar. Daha birçok hayvan topluluğunda benzer bildirişim biçimleri bulunabilir; insan dili, sesli niteliklerinden çok karmaşık yapısıyle hayvan dilinden ayrılır: İnsanın kullandığı sembollerin her biri daha küçük birimler halinde incelenebilir ve bu birimler başka biçimlerde bileşerek yeni semboller meydana getirebilir. Ayrıca, yeryüzündeki çeşitli insan topluluklarında kullanılan birimler farklıdır; birimlerin bileşimleri çeşitli topluluklarda özel kurallara uyar. Bu dil, öğrenilen bir dil olduğuna ve hayvanların dili gibi kalıtım yoluyle nesilden nesle geçmediğine göre insan toplulukları bildirişim sistemlerini değiştirebilirler (bu olaya tarihte sık rastlanır). Ayrıca bu sistemler birbirlerini etkiler ve kendi özel düzenlerinin belirlediği usullere göre değişirler. Bütün bu özellikler insan dilini, bazı hayvan türlerini belirleyen, etkisi ancak dar bîr alanda duyulan ve hemen hemen hiç değişmeyen işaretler şifresi halindeki hayvan dilinden ayırır; bu bakımdan bu işaretler şifresini tıpkı beslenme rejimi veya hareket szkYt gibi hayvan türünün bir özelliği sayabiliriz.
• Dilin görevleri. Bir nesneyi isimlendirmek, onu kimliğine kavuşturmak, yani aynı zamanda ona bir ayırıcı özellik tanımak ve onu konuşan kişinin bağlı olduğu toplulukta kabul edilen kavram kategorilerinden biri içine sokmaktır. Şu halde İsimlendirmek, sözü geçen nesne hakkında bir hüküm yürütmektir: isimlendirme ve yüklemleme aynı dilbilim faaliyetinin iki görünümüdür; öte yandan, bu faaliyet aynı yargıya sahip konuşucu ve dinleyicilerin varlığını kabul eder. Böylece en basit belirtisinde Jbile dilin düzenleyici görevi ve sosyal niteliği birara-da ortaya çıkar.
Nesnelere isim vermek gerçekte ayrı kendilikleri etiketlemek değil, bize kesiksiz gibi görünen dış gerçekte bir bölümleme yapmaktır. İnsan ve kedi aynı dünyada yaşıyorlar; bununla birlikte, kedi türünün, içinde bulunduğu kokular, gürültüler, biçimler, hareketler ve ısı dünyası şüphesiz bizimkinden pek farklıdır. Gökkuşağındaki renk sayısı üzerinde bile insanlar arasında tam bir anlaşma yoktur; bir şehirlinin ot deyip geçtiği bitki için bir çiftçi on ayrı görünüme bağlanan on kelime sıralar, isimlendirme eylemi, verinin bir parçasını sınırlamak ve ona anlam vermektir. Aynı tutum, silâh veya âlet yapmak için sopayı kullanan ilk insanda da, yeni uygulamalar için fiziksel veya kimyasal özellikleri baştan yorumlayan herhangi bir teknisyende de görülür. Konuşan tek yaratık olan insanın aynı zamanda âlet yapan tek yaratık olması şaşırtıcı değildir ve ne kadar ustaca eğitilirse eğitilsin dilden yoksun hayvanlara meslek öğretilememiştir.
Teknik faaliyetle dil arasındaki yakın ilişkiyi en küçük işlemlerini bite seve seve yorumlayan çocuklar ve eski ilkel toplum-ların üyeleri benliklerinde olanca gücüyle hissederler. Bir mitosun ahenkli söylenişi girişilen eylemin bir çegit «güftesi» veya programı niteliğindedir ve zanaatçının birbiri ardınca yaptığı hareketleri destekler, yöneltir. Giderek sözün kendisi de başlı başına etkileyici bir güç sayılmış ve bu da «sözle büyü» dediğimiz bir faaliyet alanını doğurmuştur. Bütün toplumlarda birine isim konulması (vaftiz veya bir dine kabul töreniyle) bu adı alanın yeni bir kişilik kazandığı anlamına gelir. Gene aynı sebeple birinin ismini söylemek ya onu çağırmak veya onun üzerinde etki yapmaktır. Onun içindir ki pek çok insan topluluğunda kişilerin gerçek adlarını açıklamamak, takma ad veya dolaylama («…………………’-
nın oğlu», «………………’nın babası») yoluna başvurmak ve korkunç varlıkları anmamak en basit ihtiyat tedbiri sayılır^ dil tabularının pek çok çeşidi vardır; küfürün yasak edilmesi buna bir örnektir.
Dilin düzenleyici bir görevi olduğunu olumsuz yoldan gösteren delillerden bîri de afazi
yani söz yitimidir. Bazı kelimeleri kullanamayan kişilerde bu kelimelerin karşıladığı tasarımlar da kaybolur. Çeşitli deneylerle de anlaşıldığı gibi, renkleri isimlen-diremeyen bir hasta, çeşitli renklerdeki iplikleri sınıflayamaz veya küçük ayrıntıları çok iyi algılamasına rağmen yerilen bir nü-muneye uygun renkteki bir ipliği seçemez, sınıflama onda bütünüyle yok olmuştur. Oysa bu ilke ve benzerleri nesnelerin tabiatına bağlı değildir; bunlar, kültür olgularıdır; yani kişiye toplum tarafından kabul ettirilir ve toplumdan topluma değişir. Bu bakımdan her dilin insanla dış dünya arasında bir çeşit perde veya süzgeç meydana getirdiği ve insanoğlunun, bağlı bulunduğu toplumca anlamlı sayılan gerçek görünümleri dışında kalan şeyleri algılamasına imkân bırakmadığı ileri sürülmüştür. Bununla birlikte düşünce kategorileriyle dil kategorileri arasında sıkı bir İlişki bulunduğu ve düşüncemizi düzene sokan çerçeve ve ilişkileri dile oorçlu olduğumuz kabul edilir.
Sosyal hayatın ifadesi olan dil aynı zamanda toplum hayatının şartıdır. Kişi, çevre-dindeki insanları bir av veya rakip gibi görmeğe (ki, objektif olarak öyledir) ve onları algıladığı uyarıcılara aynı şekilde karşılık veren, kendisiyle aynı özden bir kimse olarak görmeğe başladığı andan itibaren dilin ortaya çıkması için gerekli şart meydana gelmiş demektir. Ayrıca anlaşmanın olabilmesi için tarafların, tamamen keyfî olarak, aynı nesneler için aynı sembolleri kullanması ve bu sembolleri aynı kurallara göre sıralaması gerekir. Başka bir deyimle, dil her zaman bir kuralın benimsenmesini gerektirir; zaten insan toplumlarıyle özel bir davranışın basit belirtisi olan hayvan toplumlannı kesinlikle birbirinden ayıran bu kuralların varlığıdır. Dilin bu temel şartları ortak yasamın düzenlenmesine ve iş bölümüne sağladığı kolaylıklardan daha önemlidir; bazı hayvan toplulukları bu sorunları dilin yardımı olmadan çözer. Ama, insan türünün Özelliği olan teknik ve sosyal faaliyetlere dilin sıkı sıkıya bağlı olması ilgi çekicidir: hayvanlardaki irsî davranışların yerini insanda dil tutar; ^ bu bakımdan insanın dilsiz varolabileceğim düşünmek terimler arasında çelişkiye düşmek demektir. Dilin ortaya çıkışı insanlıkla yaşıttır.
• İç ve dış yapı. Dil, bir^ kavramla (fgös-terilen», buna «anlam içeriği» de denir) bir ses imgesinin («gösteren» veya «anlatım») birleşmesine dayanır; bu birleşme keyfîdir, zira «köpek» adı verilen hayvanın (fran-sızcada «chien», İngilizcede «dog», almanca-da «hund», ispanyolcada «perro») bu ismi taşıması için hiç bir zorunluk yoktur, ama aynı toplulukta yasayanlar için gereklidir; çünkü, bu toplulukta yasayanlar, başkalarını anlamamayı veya başkaları tarafından anlaşılmamayı göze almaksızın bu kelimeden vaz geçemezler, kelimeyi kaldırıp atamazlar. Bu birleşmeden çıkan birime dil işareti denir.
Her dilin kendine has bir dil işaretleri hâzinesi vardır; ama bilinen bütün millî dillerdeki düzenlenme ilkesi aynıdır. Bu İşaretlerin (meselâ «şarkıcı» kelimesi) ortaya koyduğu anlamlı biçimler çoğunlukla daha küçük anlamlı birimlere bölünebilir; örneği ele alalım; kök «şarkı», şarkı söyleme eylemini, «cı» sonekiyse eylemi yapanı belirtir. Bu anlamlı birimler biçimleriyle ve birleşme sınırlarıyle birbirinden ayrılır: bazı sonekler ancak fiil sayılan kökler kategorisinden, bazı sonekler ise isim sayılan köklerden sonra kullanılır. Anlamlı birimlerin kendileri de daha küçük birimlere bölünerek incelenebilir; ama artık elde edilen birimlerin anlamlan yoktur, yalnız farklı biçimleri ayırmağa yararlar; bu yüzden bunlara ayırıcı birimler denir. Türkçedeki «bak» ve «pak», «but» ve «put», «boz» ve «poz» kelimelerinin birbiriyle karışmasını Önleyen p ve b bu cins birimlerdir; bunlara dil seslerine dayandıklarından ötiîrü fonem (yun. phomo, ses) denir; ama bir sesin telaffuz tonu, şiddet derecesi veya süresi de aynı görevi yapabilir. Ayrıca her fonem, sayısı sınırlı ses özellikleriyle nitelenir; J)u özelliklerin bütünü onu aynı dildeki diğer fonemlerden ayırır: meselâ b fonemi türk-çede aynı zamanda hem kapantılı hem dudaklarla söylenen hem de gırtlaktan titre-
§İmli olan lek fonemdir; bu ayırıcı özelliklere belirgin özellik denir. Bunlar, türkçe konuşan kimsenin tanıması ve doğru olarak kullanması gereken tek Özelliklerdir; diğer özellikler, büyük ölçüde, konuşan kim* senin kişisel kullanımına bırakılır.
Bu karşıtlaşma ve ayrımlaşma ilkesi yalnız biçimlere ve seslere uygulanmaz; anlam alanına da yayılır. Kelimenin anlam içeriği, belirttiği nesnenin tam karşılığı olmasıyle tanımlanmaz; bu içerik, dildeki diğer kelimelerin içeriğiyle sınırlanır: «davar» kelimesi boy ve görünüş bakımından çok farklı hayvanlar için kullanılır; ama bu kelimenin içerdiği hayvanların kümeste yetiştirilmeye, koşum veya çekim hayvanı olarak kullanılmaya elverişli olmamak ve ehli saymak gibi ortak yönleri vardır. Dilin bütün öğeleri buna benzer karşıtlıklar ağında yer aldığı için dil genellikle bîr i istem, daha doğrusu bir sistemler bireşimi olarak tanımlanır. Zaten farklı diller arasındaki benzerlik de sadece bu yapı ortaklığında-dır: her dil kendine has kurallara göre düzene giren özel birimler kullanır; dil sistemlerinin birbirine tam alkımaması, birbirini tam karşılamaması tercümede karşılaşılan en büyük güçlüktür. İnsan dilleri iç yapılarına göre sınıflandırılabilir; dilbilimin başlıca uğraşlarından biri budur; ama bu sıralama dillerin dış özelliklerine göre de dil yapısının bir tek gerçekleşme şekli vardır; buna da dil denir. Bununla birlikte çoğunlukla, bu yapı, aynı toplumun çeşitli kesimlerinde farklı biçimlerde ortaya çıkar. Ayrılıklar, telaffuz, kelime hâzinesi, bazı ikinci derecedeki gramer kullanımlanndadır; hattâ bu ayrılıklar anlaşmayı güçleştirecek kadar büyük olabilir. Bu durumda lehçeler ortaya çıkar; merkezileştirici gücün yönetim, öğretim ve kültürde özel bir lehçenin kullanılmasını kabul ettirdiği toplumlarda bu lehçe «dil» adını alır ve aynı toplumdaki diğer lehçeler bu dilin değişik biçimleri sayılır (meselâ İtalyanca ve Almanca). Merkezileştirici gücün bulunmadığı durumlarda bir lehçeler bütünü (dialect culuster) meydana getirerek birarada yaşarlar (meselâ zenci Afrikasında olduğu gibi). Yeni iktisadı veya sosyal şartlar karşılıklı etki imkânlarını artırarak bu lehçelerin tek bir dil halinde kaynaşmalarını sağlayabilir; meselâ M.ö. IV. yy.da Atina etkisinin hâkim olduğu İskenderiye Hellas’ında yunan koinesi bu şe* kilde olmuştu. Tersine, belli bir dil konuşan topluluğun dağılması veya başka diller konuşan milletlere yayılması dil birliğini bozabilir; böylece bağımsız olarak evrim geçiren lehçeler ortaya çıkar ve sonunda bu lehçeler arasında ancak belli belirsiz yapı benzerlikleri kalır. Meselâ bugün çeşitli roman dilleriyle (fransızca, İtalyanca, İspanyolca, portekizce, provence dili, reto-roman, rumence) temsil edilen latince böyle bir değişime uğramıştır. Aynı kökten gelen dilleri belirtmek için dil ailesi terimi kullanılır. Aynca, lehçeler de genellikle birçok yerel ağızlara bölünür. Diller tarihi, büyük Ölçüde, bu ikili birleşme ve ayrımlaşma hareketleridir. Bununla birlikte, geniş ülkelerin dil haritalarını uzun süre değişmeden tutabilecek ortalama bir çözüm yolu da vardır: lehçeler arası anlaşmayı sağlamak için özel dillerle birlikte yaşayan bir taşıt dilin kullanılması (Zenci Afrika’da bambara, havsa ve svaili’nin, tndonezya’da malezya dilinin, hemen her yerde İngilizcenin, sömürge dillerinin, sabir ve lingua franca’mn oynadıkları rol). Geriye dil haritalarında gösterilmeyen ağızlar kategorisi kalır, bir toplumda insanlar kapalı kast halinde teşkilâtlandığı zaman ortaya çıkar. İlmî diller (genellikle milletlerarası bir kişiliği olan ilmî diller bu kategoriye girer), meslekî özel terimler> arıtmacılığı da içine sokabileceğimiz kapalı çevre dilleri ve yukarıdaki her iki tipe de giren argolar bu şekilde oluşmuştur. Bununla birlikte, ağızlar türedikleri dilden ancak en sathî görünüşleriyle ayrılırlar: telaffuz alışkanlıkları ve kelime seçimi. Bu ağızlar değişkendirler ve yukarıda anlatılanlarla aynı düzleme yerleştirilemezler; ama bu ağızlarda dil olguları ile sosyal olgular arasındaki sıkı bağımlılık açıkça belirir (zaten dil ve toplu yaşama ilkelerinin analizi bu bağımlılığı daha önceden ortaya koymuştur).
• Dil devrimi. Tarihte kendi ana dilinin
kaynaklarına dönme görüşünü ilk ortaya atan latin filozofu Cicero’dur. Cicero, latin dilinde bulunan yunanca kavramları atarak onların yerine latince köklerden yaptığı türetmeleri koydu. Yunancada görülen bütün felsefe ve mantık havramlarına latince karşılıklar buldu. Onun yanı sıra latin şairi Lucretius De Rerum Natura (Yarlığın Yapısı) adlı manzum eserinde yunanca sözlere latin kaynaklı karşılıklar buldu. Bu tutum kısa bir süre içinde bütün latin aydınları tarafından benimsendi. Bunun sonucu olarak, başlangıçta pek sınırlı bir alanı olan latince bütün Ortaçağ boyunca bilim dili olma niteliği kazandı.
Doğuda ana dili yabancı sözlerin baskısından kurtarma, kendi diliyle eser yazma çığırını açan iran şairi Firdevsî’dir. Otuz bin beyitlik Şehname7sinde eski farsçanın unutulmuş sözlerini yeniden işledi. BÖylece üç yüz kadar yabancı söz dışında farsça olmayan bir deyim veya kavram kullanmadı.
Rönesans’tan sonra Avrupa’da başlayan ana dile dönme akımının önderi Dante’dir (12651321). Divina Commedia’sında halk dilinde yaşayan eski İtalyanca sözlere geniş yer verdi. Ondan sonra Avrupada özellikle XVI. yy.da Fransa’da, başında Ronsard’ın bulunduğu Pleİade okulu fransız dilini geliştirme, yabancı kaynaklı sözlerden arıtma çabasını gösterdi. Bu akım XVII, yy.da dilin arınması adını aldı. Bu akıma özenilerek Ingiltere’de Arı İngilizce derneği kuruldu.
Luther ile başlayan ve ilk ürününü Incil’in almancaya çevrilmesiyle veren yeni dil akımı kısa bir süre içinde bütün Almanya’ya yayıldı. Din, felsefe ve edebiyat kavramlarını almanca köklerden türetme eylemi İlmî bir nitelik kazandı. Başta Wolf olmak üzere birçok alman aydını, düşünürü ana dili işlemeyi, yabancı kaynaklı sözleri kullanmamayı, onları karşılayacak yeni kelimeler türetmeyi amaç edindiler. XVI. yy.da bir edebiyat akımı olarak başlayan dilde yenileşme, yerli kaynaklara dönme eylemi
XVII, yy.dan sonra bir özel bilim dalı oldu.
XVIII. yy.da ana dile yönelme milliyetçilikle yan yana gelişen bir kültür akımıydı. Bulgar, Rus, Sırp, Macar, Çek, Fin, Yunan, Arnavut devletlerinde yabancı kaynaklı sözlerin ana dilden çıkarılması, yerli halkın dilinde yaşayan sözlerin bulunması için akademiler kuruldu. Ana dilin kaynaklarına inme, yabancı buluşları yerli söz köklerinden türetilmiş kavramlarla karşılama anlayışı çağımızın başlarında İran’a, Arap yarımadasına sıçradı. İsrail eski İbrani dilinin unutulmuş sözlerini yeniden işlemeğe, ondan türetmeler yapmağa başladı. Her devlet, kendi ana dilinin arınması, yabancı sözlerden kurtulması yolunda gerekli çalışmalar yapmak için kurumlar açtı. Böylece, dil devrimi toplumun kendini bulması, kendi ana varlığının temellerini kavraması için gerekli bir kültür eylemi olarak benimsendi.
— Mant. Bu terimi çağdaş kural koyucular kullanır (özellikle Viyana grubu yeni-olgucular). Bir dilden söz etmenin, onu çözümlemenin, meselâ ilmî verilerin mantıklı sözdizimini incelemenin ve bütün bunları, o dili aşan, çevreleyen terimlere göre denetleyip doğrulamanın mümkün olduğunu anlatmak için bu terimden yararlanırlar.
— Patol. Dil iltihabı, yüzeydeki dil iltihabı bir ağız iltihabı, derindeki dil iltihabı ise bir kas iltihabıdır. Derin dil iltihabı cerrahî yoldan tedavi edilir. Düzensiz çıkmış veya kırılmış dişlerden ileri gelen dil iltihapları bulunduğu gibi, frengiden, vitaminsizlikten ileri gelen dil iltihapları da vardır.
— Psikopatol. Birçok akıl hastalığında çeşitli dil bozuklukları, daha doğrusu dille ifade ve meram anlatma bakımından bozukluklar ortaya çıkar. Bu bozukluklar, dilde, içinden konuşma ve yazılı dil olmak üzere üç şekilde belirir. Bu bozukluklar afazi veya sağırlık-dilsizlik gibi organik bir kusurdan İleri gelen bozukluklardan farklıdır.
1. Yazılı dilde görülen bozukluklar. Çoğu zaman konuşma bozukluğuyle birlikte olur. Yazıda ve anlamda görülebileceği gibi yaz-
ma hızında da kendini gösterir.
2. İçinden konuşma bozuklukları. Düşünürken zihnî otomatizm sendromunda düşüncenin tekrarı, eylemlerin yorumlanması şeklinde görünür. Hastanın davranışında birtakım seslere kulak kabartma, bu seslerle konuşma, dudak hareketleri, monologlar ve ifadede mimikler şeklinde belirir.
3. Konuşma bozukluktan. Semiyoloji bakımından şu çeşitlere ayrılır: a) komışma şeklinin bozuklukları (çok, çabuk ve aşırı konuşma ElogoreJ, sözleri birbirine ulayarak konuşma [verbijerasyon], susma); b) konuşma eylemi bozuklukları (söz akışında ritim bozuklukları; kekeleme, eidedik barajlar, bradifemi, takifemi, aşırı hızlı konuşma); c) sementik bozuklukları, meselâ şizo-fazi.
— Semiyotoloji. Hareket dili, hareketten daha sınırlı bir kavramdır; bu terime dil kelimesinin eklenmesi, vücudun hareket ve davranışlarının genel olarak değil de görünümlerinden yalnız birinin gözönünde tutulduğunu belirtir; bu görünüm, anlamlt iiadeler bütünü halinde düzenlenir: gözlüklerini düzeltmek için elini kaldırmak her şeyden önce bir harekettir; bir dosta günaydın demek için el kaldırmak her şeyden önce bir işarettir (yani anlamlı ifade), insan davranışı duruma göre az veya çok anlamlı, az veya çok sembolik olduğuna göre hareket ve işaret arasındaki sının çizmek oldukça nazik bir meseledir. Türkçe-de alışılagelen kullanımları bakımından hareket kelimesi, yukarıda sözü edilen ayırımın düştüğünü kendi başına ortaya koyacak kadar karmaşık bir kelimedir: hareket diye hem kısmen eylem sayılabilecek (meselâ: «düğmeyi çevirme hareketini yaptı» hem de sadece «işaret» sayılamayacak (meselâ: «düşmek üzereydim beni tutmak için bir hareket yaptı») vücut hareketlerini anlatır. Demek ki eylemle anlamlı ifade arasındaki ayırım, aynı vücut hareketinde incelenen düzlemlerin metotlu bir bölünmesinden çok bu vücut hareketlerinin kendiliklerinden iki kategoriye ayrılmasıdır (Roland Barthes’ın «görev-işaret» teorisi bu fikre dayanır). Bu ayırım, çağdaş bilimde ayrı dallarda uzmanlaşmış araştırmacıları gerektirir. Psikologlar hareket üzerine yaptıkları çalışmalarda hareket eylemleri çerçevesinde dil olgularını (lisan anlamında) ayırmaya ve çözümlemeye yönelmez. Tersine Ferdinand de Saussure’e olduğu kadar dilbilim metodolojisine de dayandırılan semiyoloji araştırmaları bu düzeyde yapılır. Çeşitli toplumlarda, hareketin sembol değerini tanımlamağa uğraşan sosyoloji ve etnoloji çalışmaları bu iki düzey arasında yer alır. Psikolengüistik ve nörolengüistik araştırma da hareket dilinin incelenmesini yapmağa elverişlidir. Semiyoloji bakımından hareketin ilk niteliği bir kelime, bir morfem (monem) değil, eylem halindeki bir lengüistik önerme (meselâ bir cümle) olması, yani dillerde «birinci eklemlememden kurtulmasıdır: meselâ «buraya gelin» anlamını taşıyan bir hareket bu anlamı taşımakla beraber «gelmek» anlamıyle «emir» anlamını ayrı ayrı belirtmez; «kabul etmiyorum» anlamına gelen diğer bir kabul etmemeyi «şimdiki zaman», «birinci şahsı» ayrı ayrı anlatmaz, özetle denilebilir ki «hareketlerle konuşmak» çoğunlukla «kelimelere» bölüne-meyecek cümlelerle konuşmak demektir. Bununla birlikte, tanımları bakımından dillerle aynı semiyoloji yapısına sahip olan bazı hareket dillerini (sağır-dilsizlerîn parmak işaretleriyle konuşma şifresi) ayırmalıdır. Çünkü hareket dilleri dilin belirli bir durumuna dayanarak («y» dönemindeki X dili) ve bu dili örnek alarak bilinçli olarak yapılmışlardır; parmak işaretleriyle konuşma şifresi dit imlâsının bir kopyasıdır (her grafeme yani «harfe» bir hareket tekabül eder). Semiyoloji açısından hareket dilleri dilin yerine kullanılan ve ikinci dereceden bir şifredir: her parmak işareti biriminin göstereni hareket, gösterileniyse grafemdir; yani ikinci bir şifreye bağlı (yazı) bir gösteren unsurudur; bu grafemin de gösteren olarak belli bir yazı biçimi, gösterilen olarak da bir fonemi (yani üçüncü bir şifrenin gösteren unsuru [konuşma dilij) vardır. Bu türden olgulara semiyolojide şifrelerin ikamesidir ismi verilir; bunun sonucunda, parmak işaretleri şifresi (örnek: kolların v.b.
DİL
334
hareketleriyle aktarılan mors) gibi hareket dillerinin, hiç değilse bir oranda, kendine has semiyotik yapıdan yoksun olduğu ortaya çıkar.
Doğrudan doğruya hareketlerle düzenlenen hareket dillerine gelince, kelime ve morfem kullanmamaları her çeşit gizli birimlerden yoksun olduklarını göstermez. Gerçekten bu dillerin gerek tam hareket düzeyinde gerekse çözümlemeyle meydana çıkan daha gizli bir düzeyde dökümü yapılabilecek kendi birimleri vardır (bu birimler değiştirimle ayrılabilir). Tam hareketler birer ifadedir; yani Eric Buyssens (Les Langages Et Le Discours [Diller ve Söylev], 1943) ve Luis J. Prieto’nun (Messages Et Signaux [Bildiri ve İşaretler], 1966) kullandığı anlamda semler*’dit (yeterli ve nispeten tamam bildirişim birimleri). Meselâ toplumumuzda gösterileni «kabul etme» veya «doğrulama» olan bir hareket semi vardır; bir semin göstereni başın öne doğru eğilmesidir; bunun yanı sıra, gösterileni «ret» veya «inkâr» olan başka bir hareket semi de vardır; bu semin göstereni başın yukarı doğru kaldırılmasıdır (başka toplumlarda bu gösterenler değişik olabilir). Günlük hayatta hareketin her somut gerçekleşmesi (dilbilimde kullanım kavramı) sırasında hareketi yapan bu başı indirmeye ve kaldırmaya kişisel denil ¡un pasa ^işik biçimler katar; buradaki değişik biçimler anlamlı unsurların ayırıcı özellikleridir; anlamlı unsurlar, hareketler ve davranışlar söz konusu olduğunda, hareketli ve hareketsiz belli bir somatik biçimler bütününden meydana gelir. Bu değişikliklere, «evet» veya «hayır»ı birbiriyle karıştırmamıza imkân verdikleri müddetçe anlamlı unsurların ayırıcı olmayan özellikleri denir. Görüldüğü gibi bu metot, fonolojiden aktarılan değiştirim metodudur; söz konusu metot ayırıcı olan ile ayırıcı olmayan özellikleri birbirinden ayırmağa yarar; yeterki bu değiştirim sistemleşmiş bir hareketler bütünü içinde olsun (sistemleşmiş hareketler bütünü diye belli bir toplulukta ve belli bir devirde kullanılan ve tıpkı bir dilin elemanları gibi ancak birbirlerine göre anlam kazanan hareketlere denir).
Belediye kütüphanesi, İstanbul
dil balığı
Ayırıcı unsurlar (yani bağımsız durumda görülmeyenler; çünkü tam hareketten daha küçüktürler, ama birleştiklerinde tam hareketleri birbirinden ayırmağa yararlar) hareket dili değiştirimle tecrit edilebilen ve dökümleri yapılabilen birimlere sahiptir: hareketle selâmlaşma sosyal sistemi içinde değiştirim, gösterenle gösterilenin kısmî unsurlarının birbirini karşılamasını sağlar; bu birbirini karşılama, gösterendeki bir değişikliğin gösterilende de kısmî bir değişiklik meydana getirmesine bağlıdır. Bu durumda gösterilenin değişen eski unsurunun yerini yeni bir unsur alır.
Hareket davranışında hiç bir zaman tek başlarına bulunmayan özellikler (yani hareket olmayan hareket unsurları) ve asıl hareketin bir şey göstermesine imkân verir. Buna dayanarak, insanların hiç bir zaman yapmadıkları hareketlerle anlaştıkları fikrini bir varsayım olarak ileri sürebiliriz (Roman Jakobson bu varsayıma karşı cephe almıştır). Ne olursa olsun, ayırıcı hareket unsurları Louis Hjelmslev dilbiliminin de tanımladığı gibi birer figür’dür, gösterilen yönünden ele alındığında figürler, birer sem sayılabilir; bu semin anlamı Buyssens ve Prieto’nun anladığı anlamda değil, Bernard Pottier (Recherches Sur V-Analyse Sémantique En Linguistique Et En Traduction Mécanique, 1963) [Dilbilim ve Mekanik Tercümede Anlambilim incelemesi üstüne Araştırmalar] ve A. Julien Grei-mas’ın (Sémantique Structurale, 1966) [Yapısal Anlambilim] anladığı anlamdadır, hareketin bütün bu iç çözümleme meseleleri semiyotik hareket araştırmalarının ana meselesidir ve gelişmesini etkiler. Bu arada daha dış bir çözümleme olan Tipoloji sınıflamalarına da yer verilmiştir. Meselâ, tabiî hareketlerle (anlatımlı hareketler, söze eşlik eden hareketler v.b.) yapma veya saymaca hareketleri (sağır-dilsizlerin parmak işaretleri, haç işareti, askerî selâm v.b.) birbirinden ayıran sınıflama; tabiî hareketler İkinciler kadar kesin ve katı bir biçimde olmamakla beraber gene de sosyal ve kültürel bir değer taşır. Bunların da şifreleri vardır, ama bu şifrelet gizlidir.
Charles Sanders Peirce’in çalışmalarından çıkan ve Roman Jakobson tarafından ele alınan diğer bir sınıflama sembol hareketlerle (kabaca yukarıdaki «yapma» ve «saymaca» hareketleri karşılar) resmedici hareketleri (yani örneksemeli; duygusal ve ifade hareketleri gibi) ve belirti hareketlerini (yani işaret hareketleri; meselâ nesneleri kullanmadaki değişmez hareketler: bir sigara yakmak v.b.) birbirinden ayırır, üçüncü bir sınıflama, hareket dilinin başka bir şifrenin (sağır-dilsiz) yerini aldığı durumlarla hareketin başka bir dille (konuşma sırasında yapılan hareketler v.b.) işbirliği yaptığı durumlar arasında bir ayırım yapar. Bütün bu sınıflamaların ancak metot olarak ve geçici bir değeri vardır: hareketlerin sınıflandırılması ancak hareket daha iyi bilindiği zaman mümkün olacaktır. (Meselâ zooloji ve botanikte karşılaşılan sınıflandırma güçlükleri.) _
— Vet. Dil mukozasındaki iltihaplar çoğu zaman ağız iltihaplarıyle birlikte görülür ve onun bütün özelliklerini taşır. Aynı zamanda hem mukozayı hem de kasları ilgilendiren derin dil iltihapları dilin şişmesi şeklinde belirir, yiyecekleri yakalamaya ve çiğnemeye engel olur, özellikle sığırlarda had veya müzmin şekilde görülebilir ve müzminleştiği takdirde çoğu zaman aktinomi-koz veya aktinobasiloz belirtilerine yol açar.
— Zool. Balıklarda gırtlak hizasından başlayarak dilin tabanına kadar ilerleyen dil kemiği, büyük ölçüde gelişerek dil kemiği halkası denen aygıtın önemli bir kısmını teşkil eder.
+ Dilbaz sıf. Konuşkan. || Dili ile kandıran.
+ Dilcik i. Küçük dil.
— Anat. Diş arası dilciği, birbirine bitişik iki dişin arasında bulunan diş etinin telsel mukozadan ibaret üçgenimsi kısmı.
— Bot. Buğdaygillerde olduğu gibi, yaprak ayası ile yaprak kınının birbirinden ayrıldığı yerde yaprağın üst yüzünde bulunan sivri uçlu, yassı küçük çıkıntı.
— Böcek bil. Böceklerin ağzında küçük dilin önünde bulunan kısım.
— Müz. İnsan nefesiyle öttürülen çalgılarda veya org borularında kamıştan, tahtadan veya madenden yassı parça. (Titreşimlerinin frekansı ne kadar fazla olursa o kadar tiz ses çıkarır.) |i Org borusunun dilini örtmeğe yarayan oynak ve bükülebilen pirinçten küçük bir parça; havanın titreşimini sağlar. || Çifte dilcik, karşılıklı iki yassı parçanın birbirine çarpmasıyle ses veren dilcik (zurna, obua, fagot). || Keçeli dilcik, telli ve klavyeli çalgıların keçelerine uydurulan eğik olarak yontulmuş oynak tahta parçası. || Serbest dilcik, havanın bir delikten içeri ve dışarı geçmesiyle titreşen dilcik (armonyum, akordeon). || Vuruşlu dilcik, titreşimli ucu katı bir cisme sürtünen dilcik (klarnet).
+ Dilli sıf. Konuşkan, tatlı ve güzel konuşan.
— <;KŞ i»EY. Dilli düdük, çok konuşan, geveze: ötüyor her taşın üstünde birer dilli düdük (M.Â. Ersoy). || Dilli düdük etmek, bir haberi herkese yaymak. || Kötü dilli, her şeyi kötüleyip dedikodu yapan: Bu hadise üzerine kötü dilliler kendisine «Mürekkep Hanım» diye ad takıyorlar (B. Felek).
— Bot. Dil biçiminde olan veya üzerinde dil bulunan. || Bileşikgillerden taçları bir bakışımlı olan bazı çiçeklere de denir (meselâ hindiba).
+ Dilsi sıf. Dil şeklinde olan.
+ Dilsiz sıf. ve i. Hiç işitmediği için konuşamayan ve söylemek istediklerini işaretlerle anlatan (kimse): Sağır ve dilsiz bir hizmetçiyle oturmanın sebebi de budıtr (A.H. Tanpınar). || Tef m. yol. Susmuş, sessiz, konuşmayan: Sessiz, dilsiz kimseleri kestiriyor gözüne (Behçet Necatigil). Gözlerinin içinde dilsiz bir dua ondan af dilenen bir bakış (H.E. Adıvar).
— Coğ. Dilsiz harita, üzerinde hiç bir isim yazılı olmayan coğrafya haritası.
— Teşk. tar. Dilsiz cariyeler, saray hareminde görevli dilsiz cariyeler. (Dilsiz ustanın yönetiminde sır tutmayı gerektiren işlerde çalıştırılırlardı.)
+ Dilsizlik i. Dilsiz olma hali. || Konuş-
ma sinir merkezlerinin veya konuşma organlarının bozukluğu yüzünden meydana gelen konuşamama hali.
— Huk. Bk. ANSİKL.
— ANSİKL. Dilsizliğin sebepleri şunlardır:
1. doğuştan (agenezi, aplazi) veya sonradan olma (yara veya urların konuşma organlarını harap etmesi) gırtlak hastalıkları;
2. gırtlağın ve soluk borusunun çıkarılması; 3. gırtlağı hareket ettiren sinir yollarında (üst ve alt gırtlak sinirleri) veya bu yollarla ilgili sinir merkezlerinde meydana gelen yapı veya çalışma bouzuklukları. Bu merkezler soğanilikten beyin kabuğuna kadar kat kat yer almış durumdadır. Doğuştan sağır olanların, yani sağır dilsizler’in dilsizliği, bu sonuncu sebepten ileri gelir.
(Bk. SAĞIR DİLSİZLİK.)
— Huk. Sağır dilsizlik ceza hukukunda cezaî ehliyete etki yapan bir haldir. Türk Cz. kn. sağır dilsizliğin cezaî ehliyeti ne şekilde etkileyeceğini açık hükümlerle tayin yoluna gitmiştir. Kanun sağır dilsizliği yaş küçüklüğüne benzeterek, devrelerde bazı deişikliklerle, sağır dilsizleri küçüklerin ceza ehliyeti rejimine tabi tutmuştur. Suç işlediği zaman 15 yaşını bitirmemiş olan sağır dilsizlere ceza verilmez. Ancak işle-dişi suç, kanunen bir yıldan fazla hapis veya daha ağır cezayı gerektiren bir cürüm ise 24 yaşma kadar sürmek üzere hakkında emniyet tedbiri alınır. Suçu işlediği sırada 15 yaşını bitirmiş olan, fakat yaptığı işin sonucunu fark ve temyiz ettiği anlaşılamayan sağır dilsize de ceza verilmez. Ancak fiil cürüm olduğu ve bir seneden fazla hapis cezasını veya daha ağır bir cezayı gerektirdiği hallerde hakkında 24 vaşını bitirmiş olup olmamasına göre kanunen değişen emniyet tedbirleri alınır. 15 Yaşını bitirmiş olan ve yaptığı işin sonucunu fark ve temyiz ettiği anlaşılan sağır dilsize ceza verilir; ancak 18 yaşını doldurmamışsa yaşı 11-15 arasında olan çocukların, 18-21 yaş arasında ise, 15-18 yaş arasındaki çocukların, 21 yaşını doldurmuşsa, 65 yaşından büyük ihtiyarların cezalarında kanunen yapılan indirimler bunların cezalarına da uygulanır. Sağır dilsizler için Cz. Muhakemesi Usulü kn.da da özel hükümler vardır. Sanık sağır dilsizlerin, hâkim önünde sorguya çekilmesi yazı ile yapılır. Eğer okuyup yazmaları yoksa işaretlerinden anlayan biri aracılığıyle sorguya çekilirler. Mahkemede savcının ve müdafiin son sözleri de kendisine aynı şekillerle anlatılır. Şahitlik yapan sağır dilsizler yemini sözle tekrarlamak yerine, yazı ile yazıp altına imza ederler. Okuyup yazması yoksa yine işaretlerinden anlayan birinin aracılı-ğıyle ve işaretle yemin ederler. Kendine müdafi tayin etmeyen sağır dilsiz sanıklar da himayeye muhtaç görülerek, mahkemece re’sen kendilerine bir müdafi tayin edilir. (-> Bibliyo.) [lm] DİL i. (fars. dil). Esk. Gönül, yürek, kalp: Uslan ey dil, uslan artık, ihtiyar olmaktasın (Şarkı). Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge (Fuzuli). Uyduk dil-i divaneye, dil uydu hevâya (Ruhî).
— Esk. Dil bağlamak, âşık olmak. || Dil-âgâh, kalbi uyanık, akıllı. || Dil-ârâ, gönül bezeyici, gönlün sevdiği güzel: Bir mâh-ı dil-ârâ-yı cihân oldu bedıdâr (Manastırlı Nailî). Dil uyur mest olarak yâr-ı dll-ârâ söyler (Yahya Kemal). || Dil-ârâm, kalbe huzur verici: Neye lâzım bana sâki-i dil-ârâm-ı ¡arab (Şinasi). || Dil-âsâ, gönlü rahatlatan. ]| Dil-âsûde, gönlü rahat. || Dil-âşûb, gönlü karıştıran, elem veren (güzel): Cez-be-i hüsn-i dil-âşûb-ı kemâli ma’rii / Şİve-i sun’ı kemâli kerem-i rabbi kerîm (Üsküdarlı Hakkı). II Dil-âşüfte, gönülden vurgun ve meftun olan: Avrupa oldu dil-âfüfte-i hüsn-i rakamı (Ziya Paşa). || Dil-âvîz, gönüle ası lan, gönül çeken, güzel. II Dil-âzâd, serbest gönüllü, gönlü bir yere bağlı olmayan. || Dil-âzâr, gönül inciten, kalp kıran. || Dil-âzurde, kalbi kırık. || Dil-bend, gönül bağlayan. || Dil-beste, gönül bağlamış, âşık: Dil-beste olma âleme sultan isen dahi (Ziya Paşa). II Dil-cû (veya dil-cûy), gönlün aradığı, güzel, cazip: Cisr-i dil-cu yaptı bahre pâdişâh-ı… (Şinasi). || Dil-çâlâk, heyecanlı. || Dil-dâde, gönül vermiş, âşık: Gördüğüm günden beri dil-dâdesi oldum… (B. Felek). Sana dil-dâdelik ey kaşı keman müşkil imiş (Selim III). || Dil-dâr,
Foto. N. Brkıltc IMEYDAS’)
D GRUBU
Zekî Faik İZ£R, (kompozisyon)
Efif NACİ, (kompozisyon)
Nuru ilâh BERK,
‘natürmort)
Sabrî BfrRKEl, ?kompozisyon;
Kesim \e Heykel müzesi, İstanbul
Fota. V Kftıhr : MKVfiAS
Uric*
almanta i ran:f ; zea
ilahanca
rowanj
ılıkların ¡ Hier :
spanyotı’a
İngilizce
taxai
Farsea
POŞU;
hindi terli tüller
„ itamızın », doKttskar <
DEVLET DİLLERİ
macarca
yunanca
iki veya birçok re ser»» dilli ülkeler
İtalyanca
monoica
beyaz rusça
romence
erme, ice
gürcüce
İspanyolca
taponca
dravîd dili konu şan Hindistan
t «betçe
polca
çekçe
ve Slovakça »¡rp-hırvaf Slovence ve makedonva dili bulgurca
indonezya dili
ibran tce
İngilizce
feiemenkçe
türkçe
arnavutça
almanca
habeşçe
vietnam
arapvd
siyam dili
baltık diller«
suaheli
AFRİKA YERLİ DİLLERİ
indonezy
eskimo-aleut
arapça
pima-payagc
berberce
Btonwnq ai¡esi
maya-zok aile:
tuareg
‘ 5 I habe’î _…….dilleri
xer»ci-ofriko dilleri
lahnda
orta sudan dilleri
aravak ailesi
sindht
|orman dilleri İKru] kamerun dili;
mossi
typi-guarani ailesi
pencabi
ehue vp yoruba
poke susu
$a<t-vaday öbeğinden dtğer d»Uer
çarrua ailesi
guaykufu a>lesi
mandingce
bantu
nepalce
araukan aüesı
suaheli
haoussa
bengali
alakaiuí;:j|í*l*< diğer diller
güney nil dilleri
AMERİKA YERLİ DİLLERİ
kuon dilleri
boşiman
hottantoca
a rusça
indo i diller«
ermenice
runguz
tamuî
türkçe
tatarca
sibiryo dilleri
çuvvîşça
filler»
% fince, estonya
mence
.alpakça
moroovanc.
eskimoca
!apo*ca
uygur {ostyak-vogulî permiakça (votyak-*.trydn)
koryak
çeremişçe
kamçatkaca
DOĞU ASYA
HİNT DIILERi
OKYANUSYA DİLLERİ
drovtd dili
malto
brahui
santali-mundar»
kanara
kharia
khurukh
tamu)
buruko dili
indonezya
pollneıya
malanezya dili
avustraiya
tasmanya dili
papy ve çeşitli diller
rafcasîhani
oriya
seylan diii
gucrati
andama n
v. mm* \mrï
Resim re Heykel müzesi, İstanbul
birinin gönlünü almış, sevgili: Geldim sana dil-dâr Tanrım (Z. Gökaip). Dii-dârt mı pür-şitâb gördüm (Muallim Naci). || Dil-dûz, gönül delici, elem veren sevgili. j| Dil-düzd, gönül çalan. |[ Dil-efgâr (veya dil-figâr), gönlü yaralı olan. || Dil-efrûz (veya dil-fürûz), gönlü şenlendiren: Gitse olur âteş-i cihansûz I Durdukta bir âfet-i dil-efrûz (Ziya Pasa). Toprak içinde şimdi çeşmân-ı dil-fürûz (Muallim Naci) || Dil-efza, iç açıcı. || Dil-ferâh, gönlü geniş, sevinçli. ¡| Dil-firîb, gönül aldatıcı, alımlı: N( tabiî, ne dil-firîb duruş (M. Naci). Etmişti beni o ince gözler / Meftûn o zekâ-yı dil-firîbe (Abdülhak Hâmid). ]| Dil-germ, gönlü coşmuş, âşık, öfkeli. || Dil-gîr, kalbi incinmiş: Abdül-Melik ise oralara yanaşmadığından Amr İbni Saîd ziyâde dil-gîr idi (Cevdet Paşa). Ey pîr, bu sözden olma dil-gîr (Abdülhak Hâmid). || Dil-güdâz, yürek eriten, acıklı (durum). j| Dil-güşâ, gönlü açan, iç açıcı. j| Dil-hâh (veya dil-hâste), gönlün arzu ettiği, arzu edilen, sevilen kimse veya nesne: Dil- hâhım üzre bir işe baş olmadım, diriğ! (Ziya Paşa). || Dil-harâb, gönlü yıkık, kederli, üzüntülü: Bir kuş, u-zakda muhteriz, âvâre, dil-harâb (Tevfik Fikret), || Dil-haste, hasta gönüllü, üzüntülü: Ben
o dil-haste-i derhim ki hekîm-i aşkın bana ! Eylemiş zehr-i gamı mâye-i tiryâk bana (Leskofçalı Galip), |j Dil-htrâş, gönlü hırpalayan, ıstırap verici, korkunç: O dil-hırâş azâb-ı cahım-i hicrânım / Ki ârzû-yı be-hişte safâ nedir bilmem (Hersekli Arif). || Dil-hoş, gönlü rahat, sevinçli. I| Dil-hûn, içi kan ağlayan, dertli, üzgün: Ujukta görünce
o kan rengini / Felekler ben gibi dil-hun-dur sandım (Rıza Tevfik). Dediler ki gülün hasretiyle dil-hunsun (Y. K. Karaosman-oğlu). || D il-keş, gönül çekici: Kim safâ bulmaz bu dil-keş nağme-i mestâneden (Muallim Naci). || Dil-kûb, gönül zedeleyen. || Dil-küşte (veya dil-miirde), gönlü, kalbi ölmüş, duygusuz, jj Dil-nişın, gönülde yer tutan, gönül okşayıcı, hoş: Sulhiyyesi na’t-i dil-nişîndir / Azliyyesi bir güzel zemindir (Ziya Pa|a). Bu kadar dil-nişîn olur ancak (M. Â. Ersoy). jj Dil-nüvâz, gönül okşayan, sevgili: Serbestine dil- niivâz olurdu (Muallim Naci). || Dil- nüvâzane, gönül okşayacak bir şekilde. || Dil-pesend (veya dil-pezîr), gönlün beğendiği: Sevimli dostunun pend-i dil-pesendini tasvip ederek… (Recaizade Ekrem), Sarây-ı dil-pesend ü pertev-efzâsm edip âbad (Şinasi). || Dil-rîş, gönlü yaralı, dertli, ıztıraplı. || Dil-rübâ (veya dil-sitân), gönül kapan sevgili; güzel: Eyvâh o da sizin gibi bir dil-rübâ idî (Abdülhak Hâmid). Gezerler dil- rübâlar el ele bir özge seyrandır (Ziya Paşa). Ne demler geçti, bak. hâlâ o tıfl-ı dil-sitânsın sen? (Tevfik Fikret). j| Dil-rübayî, gönül alıcılık. j| Dil-rübûde, gönlü kapılmış, âşık: Rıfk-ı nazarınla-dil-rübûde i Geldim yine âlem-i vücuda (Ab-düJhak Hâmid). || Dil-sâz, gönül yapan, samimî. || Dİl-sîr, gözü tok: Ben olmadım amma yine dil-sîr-i visâli (Ziya Paşa). || Lokma-i hân-ı huşk ile dil-sîr (Abdülhak Hâmid). || Dil-suhte, yüreği yanık. || Dıl-sûz, yürek yakan. ]| Dil-şâd, gönlü hoş, sevinçli.
İt Dil-şikâf, gönlü delen, acıklı. || Dil-şikâr, gönül avlayıcı, sevgili: Tevlid eder o lânede eşfâr-j dil-şikâr (Tevfik Fikret), [| Dil-şiken, gönül kırıcı: Olmasın şâd hasm-ı dit-şikenim (Muallim Naci). || Dil-şikeste, gönlü kırık: Hazin fakat bahtiyarâne, dil-şikeste fakat mesudâne (H. Z. Uşaklıgil). !| Dil-şüde, gönlü gitmiş, âşık: Bülbül-i dil-şüdenin bir gülüne göz dikenin / Sahn-ı gülzâr-ı ümidinde dikenler bitsin (Müverrih Raşid). J| Dil-şükûfte, gönlü açılmış, sevinçli. [î Dil-teng, yüreği dar, sıkıntılı. || Dil-tengî, iç sıkıntısı: Dil-tengî-i hasret I Mutlak beni dikkatsiz eder… (Tevfik Fikret). |J Dil-teşne, gönlü susamış, istekli. Jf Dil-zede, vurgun, âşık: ¡1 Dil-ztnde, gönlü uyanık, canlı, akıllı. || Dil-i âşüfte, perişan, âşık olan gönül. || Dil-i âvâre, avare gönül, ne yapacağını bilmeyen gönül. || Dil-i bî-karâr, huzuru olmayan, kararsız gönül. |1 Dil-i bî-mâr, hasta gönül. || Dil-i deryâ, denizin ortaları veya derinlikleri. || Dil-i dîvâne (veya dil-i şeydâ), deli gönül: Geh güle, geh Şem’a benzettim ruh-ı cânâneyi / Bülbül-i pervâne-hâl ettim dil-i divâneyi (Esat Muhlis Paşa). II Dil-i enhâr, ırmakların derinlikleri. î| Dil-i hâk, toprağın altı, mezar. \\ Dil-i mecrûh, yarah kalp. || Dil-i nâ-mihri-bân, merhametsiz gönül. || Dil-i nâlân. inle-
yen, dertli gönül. || Dil-i nâşâd, kederli gönül. Bir safa bahşedelim gel şu dil-i nâ-şâde / Gidelim serv-i revânım yürü Sadâbad’e (Nedim), || Dil-i pâk, temiz gönül. }| Dil-i pür-âteş, ateşli, heyecanlı gönül. ]| Dil-i Pâre-pâre (dil-i sad-çâk veya dil-i sâd pâre), parça parça olmuş gönül. || Dil-i sengîn, taş yürekli. || Dil-i sevdâ-nihâd (veya dil-i sevdâ-nişân), sevdalı gönül. j| Dil-i sûzân, yanan gönül. |] Dil-i şeb, gece yansı. || Dil-i vîrân, yıkık gönül. |] Dil-i yek-vücud, tek parçadan yapılı yürek. [| Dil-i zâr (veya dil-i nizâr), zavallı gönül, kederli gönül: Gamzesi bir yara açtı bu dil-i zârımda kim… (Üsküdarlı Hakkı). || Dil-i zinde, diri ve uyanık gönül. || Dil ü can, gönül ve ruh. || Lerze-bahş-ı dil, gönlü titreten, heyecanlandırıcı. || Maraz-< dil, kalp rahatsızlığı.
— Tasav. Tanrının büyüklüğünün sembolü, Tanrının tecellisi. || Ehl-i dil, Tanrı’yı tanıyan, arif. (M)
DtLAÇAR (Agop). türk dil bilgini ve ansiklopedicisi ( 189f>-avv 1979), İstanbul’daki Robert koleji bitirdikten sonra Birinci Dünya savaşma yedek subay olarak katıldı. Savaştan sonra Robert kolejde öğretmenlik ve idarecilik görevinde bulundu. Bir süre Avrupa’da kaldı. 1932’de Atatürk tarafından Birinci Türk Dil kurultayına çağrıldı, kurultaydan sonra Türk Dil kurumu başuzmanlığına getirildi. İstanbul üniversitesi Yabancı Diller okulunda İngilizce okutmanlığı ve liselerde öğretmenlik yaptı. 1935’te Atatürk tarafından kendisine Dilâçar soyadı verildi. 1936’dan başlayarak Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya fakültesinde 15 yıl süre ile dilbilim tarihi ve genel dilbilim okuttu; «Türk Ansiklopedisinde ilkin teknik danışman olarak bulundu. Sonra da baş redaktörü oldu.
Dilâçar’ın türk diliyle ilgili çeşitli yazılan Türk Dili ve Varlık dergileriyle Türk Dili Araştırmaları Yıllığı*nda yayımlandı. Başlıca eserleri: Azefî Türkçesi (1950); Batı Türkçesi (1953); Lehçelerin Yayılma Tarzı ve Türk Dil ve Lehçelerinin Tasnifi Meselesi (1954); Türk Lehçelerinin Meydana Gelişinde Genel Temayüllerin Koyulaşması ve Körlenmesi (1957); Devlet Dili olarak Türkçe (1962); Wilhelm Thomsen ve Orhon Yazıtlarının Çözülüşü (1963); Türk Diline Genel Bir Bakış (1964); Dil, Diller ve Dilcilik (1968); Türkiye’de Dil özleşmesi-Lan-guage Reform in Turkey (1969). «Türk Ansiklopedisinde dillerle ve çeşitli konularla ilgili pek çok yazısı vardır. (M)
Di LAKTI LiK sıf. (fr. dilactylique). Kalsiyum laktat’ın 280c’C’a doğru ısıtılmasıyle elde edilen, COaH—CH(CH3>—O—CH(CH3>— COüH formülündeki bir dioksit için kullanılır. (L)
DİLALTI blş. sıf. Anat. Dilaltı atardamarı, dil atardamarının iki uç dalından biri, || Dilaltı bağı, dilin alt ortasında bulunan ve dil altı mukozasını alt çene mukozasına bağlayan ince mukoza kıvrımı.
|| Dilaltı bezi, ağız tabanının ön tarafında bulunan küçük tükürük bezi. || Dilaltı sinir düğüm, dilaltı tükürük bezinin arka tarafında bulunan küçük sempatik sinir düğümü. || Büyük dilaltı siniri, on ikinci çift kafa siniri de denen büyük sinir, (Dilaltı bölgesine ulaşmak üzere boynun üst ve yan kısmından geçer. Büyük dilaltı siniri, sırf hareket siniridir; dil kaslarına kumanda eder. Geçtiği yerde kafa sinir ağıyle bir ağızlaşma yapar: büyük dilaltı sinirinin inişli dalı buradan doğar.)
— Patol. Dilaltı iltihabı, dilaltı bağı üzerinde oluşan küçük yara. (Alt kesici dişlerin dilaltı bağına sürtünmesinden ileri gelir; boğmacalılar gibi, çok öksüren çocuklarda görülür.) IL] DİLALTI blş. i. Vet. Kümes hayvanlarında görülen kurbağacık ve dilcik de denilen hastalık tM)
DtLARAM, Behrâm Gûr’un (420-438) sevgilisi ve cariyesi. İran edebiyatında Behrâm Gûr ile birlikte Farsça’nın ilk şairlerinden sayılır. Zekâsı ve güzelliğiyle tanınır. (M)

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.