DİL

DİL; Alm. Sprache (f), Fr. Langue (f), İng. Language.
İnsanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabiî
bir vâsıta, kendisine mahsus kânunları olan ve ancak
bu kânunlar çerçevesinde gelişen canlı bir
varlık, temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış bir
gizli anlaşmalar sistemi, seslerden örülmüş içtimâi
bir müessese. Dilin târihi ilk insan ve ilk peygamber
Adem aleyhisselâmla başlar. Hazret-i
Âdem’in evlâdı çeşitli dil ile konuşurdu. Kendisine
kitap gelip, fizik, kimyâ, tıp, eczâcılık, matematik
bilgileri öğretildi. Süryânî, İbrânî ve Arabî
dillerle kerpiç üstünde çok kitap yazıldı.
Dil, tabiî vâsıtadır. Ona hükmedilemez, onun
tabiatına uymak mecburiyeti vardır. Dil, canlı bir
varlıktır. Her canlı gibi onun hayâtında da bir takım
merhâleler, gelişmeler görülür. Ona müdâhale
yapılamaz, ancak tabiî gelişmesini önleyen bir
durum ortaya çıkarsa, kendi şartları içinde müdâhale
yapılabilir.
Dil, gizli anlaşmalar sistemidir. Bu anlaşmalar
târihin bilinmeyen zamanlarında aynı kavmin
fertleri arasında yapılmış ve böylece her kavmin
ayn bir dili olmuştur. Türklerin gök, deniz, dağ dedikleri
varlıklara, Araplar, Hintliler başka isimler
vererek âdetâ sözleşmişlerdir.
Dil, içtimâi bir müessesedir. Bir cemiyetin,
bir kavmin, bir milletin en büyük dayanağı dildir.
Millet kendi diliyle anlaşır, millî birliğini korur,
başkalaşmaktan, dağılıp yok olmaktan kurtulur.
O halde dil, millî değerlerimizin bütününü teşkil
eden “kültür”ün ilk ve temel unsurudur; bir milletin
ses dünyâsıdır; düşüncesinin aynasıdır; millî hâfızanın, hâtıraların, duygu ve düşüncenin, maddî
ve mânevî değerlerin, buluş ve keşiflerin ortak
bir hazînesidir; fertleri birbirine bağlayan, yaklaştıran
içtimâî akrabâlık bağıdır.
Dilin Mânâları
Dilin, İlmî mânâlı geniş târifleri yanında ifâde
kâbiliyetleri daha sınırlı diğer mânâlarını da
şöyle sıralayabiliriz:
Dilin meram mânâsı: Çeşitli hareketler, renkli
bayraklar, şekil verilmiş bâzı cisimler, kokular,
yakaya takılmış çiçekler meram anlatmak için dil
karşılığı olarak kullanılabilir.
Dilin ses mânâsı: Dilin, ses olarak muhtelif
mânâları vardır. Bir ırkın, cemiyetin anlaşma vâsıtası
(Türk dili); bir akımın, bir devrin kelime
hazînesi (Servet-i Fünûn dili, Divan dili); meslek
gruplarının konuşma, anlaşma tarzı (Özel dil: Doktor
dili, şoför dili, gemici dili, argo); bir yazarın veya
bir yazının ifâdesi, üslûbu (Yahyâ Kemâl’in dili,
sâde dil, süslü dil) gibi. Ayrıca; dili tutuldu,
dili kolay anlaşılmaz, çok acı konuştu, güç bir dil
gibi cümle gruplarındaki konuşma kâbiliyetini,
konuşmadaki düzgünlük ve grameri ifâdede kullanılan
ses mânâları da vardır.
Dilin yapısı, teşekkülü, târihî gelişimi, coğrafya
sahası, kullanış yeri ve çağı, kullanan zümreleri
bakımından mânâları: Alçak dil (aşağı dil),
amelî dil, ana dil, benimsenmiş dil, cârî dil, çocuk
dili, anormaller dili, arkaik dil, avam dili, bayağı
dil, devlet dili, dış dil, din dili, diplomatik dil, divan
dili, duygu dili, dünyâ dili, edebiyat dili, ergin
dili, eski dil, fakir dil, gazete dili, gepel dil, gizli
dil, halk dili, havandaki ıslık dili, insan dili, ibâdet
dili, iç dil, ihtisas dili, ilim dili, kakafon dil,
kardeş dil, karışık dil, klâsik dil, konferans dili, konuşma
dili, mahallî dil, meslek dili, millî dil, modem
dil, nazarî dil, ortofon dil, ölü dil, özel dil, resmî
dil, saf dil, sahne dili, şiir dili, tabiî dil, teklifsiz
dil, teknik dil, tiyatro dili, milletlerarası dil, yabancı
dil, yapma dil, yaşayan dil, yazı dili, yeni dil,
zengin dil.
Dilin dünyâ dilleri mânâsı: Dil ses, hece,
kelime ve cümlelerden meydana gelir. Dildeki
meram, kelimeleri meydana getiren unsurla ifâde
edilir. Dış yapı, kelimenin işitilen ses unsurudur;
iç yapı, kelimenin anlamıdır. İçle dış birbirini bütünler.
Kelimelere verilen ses yakıştırma olup iğretidir.
Yâni sesle, anlam arasındaki ilgi tam değildir.
Eğer sesle, anlam arasında tam bir alâka olsaydı,
dünyâ dilleri (lisanları) hep aynı sesle karşılanır
ve bugünkü dil çokluğu da olmazdı. Türkçe,
İngilizce, Çince gibi. Ayrıca kelimenin mânâsı
da zamanla değişir (yavuz, evlat), kısaltılır (vb.,
PTT), daraltılır veya genişletilir (kuşluk, salatalık,
dil, yüz gibi).
Dile Tesir Eden Sosyal Değişiklikler
Dile tesir eden içtimâî değişiklikleri de şöyle
sıralayabiliriz: İhtilâl, inkılâp, göç, komşuluk, aynı
kültür ve medeniyet dâiresinde bulunma. Sosyal
değişme dilde ses ve kelime kaybına sebeb
olduğu gibi, gramer kâidelerinde ve düşünme sisteminde
bile tesirli olmaktadır. Hattâ bu sebeplerden
yeni dil unsurları ortaya çıkmaktadır.
Dillerin Sınıflandırılması
Her kavmin dili (lisanı) ayrıdır. Dünyâda 2796
dilin varlığından söz edilir. Dil isimleri kavmin
isimlerinin sonuna -ca -ce, -ça, -çe eklerinin getirilmesiyle
yapılır: Türkçe, Almanca, Arapça, Çince
gibi.
Dil bilimcileri, yeryüzündeki dillerin yakınlıklarını
menşe ve yapı bakımından olmak üzere iki
kolda sınıflandırmışlardır:
1. Menşe Bakımından Yakınlık
Bu diller, bir dil âilesidir, aynı kaynaktan çıkmış,
akrabâ dillerdir. Ailedeki dillerin kaynağı,
bir ana dile dayanır. Ancak, bu ana dile âit metinler
elde pek bulunmaz, ama akrabâ diller eskiden
böyle bir dilin var olduğunu gösterir. Yeryüzünde
başlıca dil âileleri şunlardır:
Hint-Avrupa Dilleri Ailesi
A. Hint kolu: (1) Hint dilleri (Sanskritçe,
Hintçe, Avestçe), (2) İran dili (Farsça), (3) Afgan
dili (Afganca).
B. Avrupa kolu: (1) Germen dilleri (Almanca,
Felemenkçe, İngilizce, İskandinav dilleri), (2)
Roman dilleri (Fransızca, İspanyolca, Portekizce,
İtalyanca, Rumence), (3) Slav dilleri (Rusça,
Bulgarca, Sırpça, Lehçe, Çekçe, Litvanca, Slovakça,
Çingenece, Ermenice ve Yunanca).
Hâmi-Sami Dilleri Ailesi
Arapça, Aramca, Akkadca, Habeşçe, İbrânice.
Bantu Dilleri Ailesi
Sudan dilleri, Bantu dilleri, Çat dilleri.
Çin-Tibet Dilleri Ailesi
Çince, Siyamca, Birmanca, Tibetçe.Ural-Altay Dilleri Grubu (Âilesi)
Ural-Altay dilleri, yukarıda sıraladığımız diğer
dil âileleri gibi bir ana âileden geldiği kuvvetli
bir ihtimâlse de, sağlam bir âile meydana getirmezler.
Aralarındaki yakınlık aynı kaynaktan gelmekten
çok, bir yapı birliğine dayanır. O halde, bu
dilleri bir âileden çok, bir dil grubu saymak daha
doğru olur.
A. Ural kolu: (1) Fin-Ugur dilleri (Fin kısmı:
Fince, Estçe, Livce, Karelce, Lapça, Votyakça,
Züryence, Çeremisçe, Mordvince (Permce); Uğur
kısmı: Ostyakça, Vogulca, Macarca), (2) Semoyed
dilleri (Semoyedce).
B. Altay kolu: (1) Türk dili (Bütün Türk lehçeleri),
(2) Moğol dilleri (Buryatça, Oyratça, Kalmukça,
Kalkacca), (3) Mançu dilleri (Mançuca,
Lamutça, Tunguzca).
Şu halde Türkçe, Ural-Altay dillerinin Altay
koluna bağlı bir dildir. Türkçeye en yakın dil ise
Moğolcadır.
2. Yapı Bakımından Yakınlık
Bu dilde şekil ve mânâ olmak üzere iki kısım
bulunur. Bu kısımların birbirleriyle münâsebetleri
bakımından diller üçe ayrılırlar:
1) Tek heceli diller: Bu dillerde her kelime
tek hecelidir. Kelimelerin çekimli hâlleri yoktur.
Cümlelerdeki mânâ daha çok kelimelerin sırasından
veya vurgularından anlaşılır. Tek heceli
olduklarından birbirlerine çok benzeyen kelimeleri
ayırabilmek için zengin bir vurgu sistemi
vardır. Ana, paylamak, at gibi anlamları olan
“ma” kelimesinin hangi mânâsının kullanıldığı
vurgularla belirtilir. Çin-Tibet dilleri bu şekildedir.
2) Eklemeli diller: Kelime kökü ile eklerden
meydana gelen eklemeli dillerde, her değişik mânâlı
kelimeyi yapmak için köklere ekler eklenir. Bu
diller ön ekli veya son ekli olabilir. Bak-ı-ş-tık-ları-
n-da kelimesinde görüldüğü gibi eklemeler sırasında
kök değişmez. Türkçe, Macarca, Fince gibi
diller eklemeli dillerden olup, Türkçe son ekli
eklemeli bir dildir.
3) Çekimli diller: Bu dillerde de kök ve bâzı
ekler vardır. Ancak kökler, yeni bir kelime yaparken
çok defâ değişir. Yâni, bâzan az sayıdaki ekler
kullanılırsa da, daha çok, kök içinden kırılarak
değişik şekiller kazanır, hattâ kök tanınmaz hâle
gelir, kökten hiç bir iz kalmaz. Fransızcada allervais;
İngilizcede to go-went-gone olması gibi; veya
Sâmi dillerinden Arapçada olduğu gibi.
Konuşma Dili ve Yazı Dili
Dili, konuşmayla ve yazıyla olmak üzere iki
cephesiyle kullanırız. İnsanların karşı karşıva sesli
olarak görüşürken kullandıkları dile konuşma dili;
insanların söylemek istediklerini yazıyla anlatırken
kullandıkları dile yazı dili deriz.Konuşma Dili ve Husûsiyetleri
1) Tabiîdir; 2) Yazı dilinden önce vardır; 3)
Yazıda kullanılmaz; 4) Bu bakımdan yapısındaki değişme
ve gelişmeler hemen yazı diline aksetmez; 5)
Konuşulduğu gibi yazılmaz; 6 ) Aynı dil sâhası içinde
kelime, ses ve şekil ayrılıkları gösterir; 7) Bu sebeple
aynı dil sâhası içinde ayrı konuşma dilleri bulunabilir;
8 ) Aynı dil sâhasmdaki ayn konuşma dilleri
muhtelif şîveleri ve ağızları meydana getirir:
Lehçe, bir dilin bilinen târihinden önce karanlık bir
devirde kendisinden ayrılmış çok büyük ayrılıklar
gösteren kollardır. Çuvaşça ve Yakutça gibi. Şive,
bir dilin bilinen târihî seyri içinde ayrılmış ses ve şekil
ayrılıkları gösteren kolları, bir kavmin ayrı kabilelerinin
farklı konuşmalarıdır. Anadolu, Azerî,
Kazakça, Kırgızca, Özbekçe gibi. Ağız, bir şîvenin
içindeki söyleyiş farkından doğan küçük kollara
veya bir memleketin çeşitli bölge ve şehirlerinde kelimeleri
söyleyiş bakımından ayrılan konuşmalara
denir. Karadeniz, Trakya, Konya, İstanbul Türkçeleri
gibi. 9) Ancak içlerinden yalnız birisi yazı diline
esas teşkil edebilir; 10) Canlı dildir; 11) Seslidir,
can ve söyleniş hâlinde vazife görür; 12) Vurgulardan,
ses tonundan istifâde eder; 13) Yüz ve vücut
hareketlerinden, el ve baş işâretlerinden faydalanır;
14) Anlaşılmadığı zaman, tekrarlanabilir,
açıklanabilir; 15) İyi, kötü kullanıldığına fazla dikkat
edilmez; 16) Gelişi güzel bir dildir; 17) Evde, sokakta,
hergünkü hayatta kullanılan dildir; 18) Nesillere,
fertlere bağlıdır; nesillerle ortadan kalkar.
Yazı Dili ve Husûsiyetleri
.1) Eserde, kitaplarda, kısacası yazıda kullanılır;
2) Medeniyet ve kültür dilidir; 3) Edebî dildir;
4) Aynı dil sâhasmda tek yazı dili kullanılır,
halbuki aynı sâhada ayrı ayrı konuşma dilleri de
vardır; 5) Bütün bir ülkeyi içine alır; 6 ) Müşterektir;
7) Konuşulduğu gibi yazılır; yazıldığı gibi
konuşulur; 8 ) Uydurma bir dil değildir; 9) Yalnız
bir konuşma dilinden doğmuştur; 10) Yalnız bir konuşma
dilinden doğmuş olmakla birlikte; yazı dili
olarak yurdun diğer konuşma bölgelerine de
yerleşir; 11) Bu sebeple, diğer konuşma dilleri
için sun’îdir; 1 2 ) ’Ay m dil sâhasının çeşitli kaynakları
ile beslenir; 13) Yabancı dillerin ortak kültür
değerlerini alarak veya kuvvetini hissettiği yabancı
bir kültürün tesirinde kalarak sun’î bir dil hâline
gelir; 14) Ve bu hâkim kültürün tabiileştiği sürece
tabiileşir, hâkim kültürün dejenere edildiği zaman
da tekrar sun’îlik kazanır; 15) Muhâfazakârdır;
16) Tek taraflıdır, yüz-yüzelik yoktur, bir gıyâbîlik
vardır; 17) Husûsî bir dikkat gerektirir;
18) Ses, kelime ve cümle unsurlarının yerli yerine
konulmasını ister; 19) Dilin tam bir ifâde kâbiliyetine
sâhip olan cephesidir; 20) Dillerin târihî
gelişmesini, mâzisini tâkib edebilme imkânı
verir; 21) Dilin gerçek aynasıdır.Türk Yazı Dilinin Târihî Gelişmesi
Eski Türkçe: Eski Türkçe devresi, Türk dilinin
bilinen ilk devresidir, ana Türkçe devresidir.
Türkçenin bütün yapısı bu devre ile îzâh edilir. Öncesi,
Türkçenin karanlık devresi olup, Çuvaşça
ve Yakutça ile, daha ileride Moğolca ile birleşir.
Mîlâdî 8 , 12 ve 13. asırlar arasında kullanılmıştır.
Türk yazı dilinin ilk yazılı örnekleri olan Orhun
Kitâbeleri her ne kadar 8 . asra âit olsa da bu
kitâbelerde yazı dilinin çok işlenmiş bir yazı dili
olduğunu görmekteyiz. Bu sebeple Türk yazı dilinin
başlangıcını çok daha öncelere, belki de mîlâdî
ilk asırlara götürmek mümkündür.
Eski Türkçe devresi, Türklüğün müşterek bir
yazı dili devresidir. Bu müşterek yazı dili devresinde
kullanılan Türkçe, Kaşgâr Türkçesi (Hakaniye
Türkçesi) olup, Uygur yazısı ile yazıldığında
Uygurca ismini de almaktadır.
On ikinci ve on üçüncü asırlarda, Türkler büyük
kitleler hâlinde kuzeye ve batıya yayılmış; yeni
kültür merkezleri meydana gelmiş; İslâm kültür ve
medeniyeti Türkler arasında yeni kavramlarıyla,
yeni bir yazının kabûlüyle yerleşmiştir. Ayrılan
Türklük kolları, yeni kültür merkezleri etrâfında
kendi şîvelerine dayanan yeni yazı dillerini kullanır
olmuşlardır. Böylece bu asırlarda Kuzey Doğu
Türkçesi ve Batı Türkçesi meydana gelmiştir.
Kuzey Türkçesi, Doğu Türkçesi: On üçüncü ve
on dördüncü asırlarda da kullanılan Kuzey Doğu
Türkçesi, 15. asırda Kuzey Türkçesi ve Doğu Türkçesi
adıyla iki yazı diline ayrılır. Kuzey Türkçesi,
Kıpçak Türkçesidir. Doğu Türkçesi (Çağatayca) .de 15
ve 16. asırlarda en parlak devrini yaşayarak bugün modem
Özbekçe olarak yazı dilini sürdürmektedir.
Batı Türkçesi: On üçüncü asırda teşekkül etmeye
başlamıştır. Selçuklulardan îtibâren metinlerini
bugüne kadar tâkib edebildiğimiz bir yazı dili.
Hazar Denizinden Balkanlara kadar uzanan sâhada
yer alır. Esâsını Oğuz şîvesi teşkil ettiği için
Oğuz Türkçesi (Oğuzca) de denir.
Oğuzca, 17. asırda doğu ve batı Oğuzca dâirelerine
ayrılır. Doğu Oğuzcası Azerî ve Doğu Anadolu
sahasında, Batı Oğuzcası Osmanlı sahasında
yer alır; ancak aralarında iki yazı dili olacak kadar
bir fark mevcut değildir. Her ikisi de aynı şîveyi (konuşmayı)
kullanır, bir yazı dilinin kardeş iki dâiresidir.
Ayrılık sebeplerini, Doğu Oğuzcasına bilhassa
Kıpçak unsurlarının tesirinde ve bâzı Moğol
izlerinde aramalıdır. Kelime başında b- m, k-h, t-d,
ilk hecede e-i değişmeleri, bâzı fiil çekimleri gibi.
Batı Türkçesinin gelişmesi: Batı Türkçesi, altı-
yedi asırlık uzun hayâtı içinde safhalar geçirir.
İç yapısında kök ve eklerde bâzı ses ve şekil değişmelerine
uğrar. Bu, tabiî değişmesi ile ilgilidir.
Gelişme 13. asırdan günümüze kadar gelen
zaman boyunca, şu üç devreye ayrılabilir:1. Eski Anadolu Türkçesi,
2. Osmanlı Türkçesi,
3. Türkiye Türkçesi.
Eski Anadolu Türkçesi: Eski Anadolu Türkçesi,
13 ve 15. asırlar arasında kullanılan Türkçedir.
Bu devre, sonraki iki devreden oldukça farklıdır.
“Orta Asya kültür ve medeniyeti” tesirindeki
“Eski Türkçe” ile, “ortak İslâm kültür ve medeniyeti”
nin tesirindeki “Batı Türkçesi” arasında
yer alan ortak bağların hissedildiği bir devredir.
Yâni, Batı Türkçesini, Eski Anadolu Türkçesi ve
Osmanlıca-Türkiye Türkçesi diye ikiye ayırmak da
mümkündür. Osmanlıca ile Türkiye Türkçesi arasında
bâriz bir ayrılık yoktur.
Bu devrede Batı Türkçesine geçen Arapça ve
Farsça kelime ve terkipler fazla değildir, ancak
devrenin sonlarında yavaş yavaş artmıştır. Böylece
15. asrın sonlarında Osmanlı Türkçesinin doğuşu
hazırlanmış olur. Bu devrin Türkçesi daha
açık ve anlaşılır olarak karşımıza çıkar. Mevlid,
Yûnus Dîvânı bunun en güzel örnekleridir.
Eski Anadolu Türkçesinde cümle yapısı, Türkçenin
başlangıcından günümüze kadar hiç değişmeyen
normal cümle yapısını muhâfaza eder. Cümle
unsurları yerli yerindedir. Ancak Farsçanın tesiri
de nesirde “ki” li cümleler oldukça fazla görülür.
Ayrıca bu devir Türkçesi, Eski Türkiye Türkçesi
diye de adlandırılır. Daha çok bu isim Türklüğün Rumeli’ye
geçişinden sonraki devre için kullanılmıştır.
Osmanlı Türkçesi (Osmanlıca): Osmanlıca,
Batı Türkçesinin ikinci devresidir. 16-20. asırlar
arasında kullanılmış bir yazı dilidir. Dil bilgisi (gramer)
bakımından Osmanlıca ile Türkiye Türkçesi
arasında belirli ayrılıklar vardır. Aslında Türkçede,
Osmanlıcanın da içinde yer aldığı 16. asırdan günümüze
kadar, belirli bir gelişme görülmez.
Osmanlıcayı Türkiye Türkçesinden ayıran tek
şey, onun dış yapısındaki gelişmelerdir. OsmanlIca
dış yapısı ile hem Eski Anadolu Türkçesinden,
hem Türkiye Türkçesinden ayrılır.
Aydın kesim sanatkârları, hem yeni kültürü
kendi kavramlarıyla tanıtmak, hem de sanat yapmak
maksadıyla bu devir Türkçesi yabancı unsurlara
bir hayli açılmıştır.
Osmanlıcada nazım dili nesir diline göre daha
sâdedir. Nazım dili ile nesir dili arasında görülen
fark, cümle yapısı bakımındandır. Klâsik Türk şiirinde
(Divan şiirinde) mânâ bir beyitte biter. Beytin
dışına, diğer beyte taşılmadığmdan, divan nazmındaki
cümle en çok bir beyit uzunluğundadır. Bu sebeple
Osmanlıca şiirde cümleler dâimâ kısa, unsurları
yerli yerinde ve sâde Türk cümlesi (özne-tümleç-
yüklem sıralanışında) olarak yapısını muhâfaza
etmiştir. Nesirde ise belirli bir ölçüye sığmak mecbûriyeti
olmadığı için Osmanlıca nesir unsurları,
istenildiği kadar geniş, uzun tutulabilmiştir. AyrıcaArapça ve Farsçadan alman pekçok kelime metinleri
anlaşılamaz hâle getirmiştir. Bu durum daha ziyâde
Arapça ve Farsçanm yabancı dil sayılmamasından
kaynaklanmıştır. Hattâ her üç dilin unsurları birbirine
karışarak, hiç birinde görülmeyen mümtezic
(uyuşan, kaynaşmış) kelimeler ortaya çıktığı gibi, bir
hayli galat (yanlış) kelimeler de türemiştir.
Osmanlıcanın son devresinde uzun, bozuk
Türkçe nesir yapısı tekrar sâde ve kısa cümleli
biçimini kazanmıştır. Nazımda ise yeni edebiyâtla
birlikte mânânın bir beyitte tamamlanması mecbûriyeti
ortadan kalkınca, uzun cümleler ortaya
çıkmıştır. Bu hâl bilhassa Servet-i Fünûn edebiyâtında
görülmüştür. Osmanlıca, nesir ve nazım
cümleleri bakımından Türk cümlesini sağlam bir
yapı ile Türkiye Türkçesine devretmiştir.
Türkiye Türkçesi: Türkiye Türkçesi, Batı
Türkçesinin son ve bugün de devâm eden devresidir.
1908 Meşrûtiyetinden sonra başlar. Cumhûriyete
kadar süren ilk devrede Osmanlıca henüz
sahneden çekilmemiştir. Osmanlıca ile yeni dilin
cümleleri berâber kullanılır. Daha Tanzimatla girmeye
başlayan Batılı kültür unsurlan, Osmanlıcaya
hâkim olan İslâmî kültür unsurlarıyla yer değiştirme
mücâdelesine başlamıştır.
Bir dil, bir başka dile sâdece dil husûsiyetleriyle
doğrudan tesir etmez. Yeni kültür, dili kendi
kelimeleriyle, kavramlarıyla canlı tutmaya çalışır;
dilin cümle yapısına hemen karışmaz, belki hiç karışmaz.
Bâzan, Osmanlıcada olduğu gibi kültür, dilin
cümle yapısına da tesir eder.
İşte Türkiye Türkçesi de, İslâmî kültür unsurlarının
Türkçe üzerinde hâkimiyetinin zayıfladığı
devrede, Batılı kültür unsurlarının girmesiyle ortaya
çıkmıştır.Türkçe artık Batı dillerinden girecek olan
kelimelere, yeni kavramlara kapısını açmış olur.
Bu devrede Türk cümlesi kısalmış, cümle unsurları
yerli yerine oturmuştur. Osmanlıcadan Türkiye
Türkçesine geçiş, yazı dilinin konuşma diline
yaklaştırılmasıyla başlamıştır. Türkiye Türkçesinde
bugün kullandığımız Türk yazı dili temel
olarak İstanbul ağzına dayanmaktadır.
Osmanlıcanın son devresinde Arapça ve Farsçadan
giren unsurlarla meydana gelen uzun ve ağdalı
cümleler nasıl bir ifratsa, Türkiye Türkçesinin
son devresinde uydurma kelimelerle varılan dildeki
aşırılık da bir tefrittir.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*