değer felsefesi

aksîyolojİ (Yunanca aksios:
“değer”, “değerli” ve logos: “bilim”)
olarak da bilinir, değer kavramını en geniş
anlamıyla inceleyen felsefe dalı. Bir yandan
değer teriminin anlam içeriğinin genişlemesine,
bir yandan da önceleri ayrı ayrı ele
alman ekonomik, ahlaki, estetik ve hatta
mantık sorunlarının araştırılmasında bir birlik
sağlanmasına katkıda bulunmuştur.
Değer terimi başlangıçta ekonomik anlamda,
18. yüzyıl iktisatçısı Adam Smith’te
görüldüğü gibi herhangi bir nesnenin değişim
değeri için kullanıldı. 19. yüzyıl boyunca
anlamı genişleyerek birçok düşünür ve
okurun görüşlerinde yer aldı. Terimi bir
felsefe görüşü içinde ilk kullanan Hermann
Lotze oldu. Görüşüne “ereksel idealizm”
adını veren Lotze, insanın dünyanın en son
ilişkilerini ancak kendi açısından tasarımlayabileceğim
savundu; değerlerin insanın
yöneldiği, amaçladığı anlamlılıklardan oluştuğunu
ileri sürdü. Grundriss der Axiologie’
de (1909; Değer Felsefesinin Anahatları)
terimi ilk kez bir başlık içinde kullanan ve
bilinç altı sorunlara yönelen felsefeci Eduard
von Hartmann da değer ve değer
felsefesi terimlerini yaygınlaştıran düşünürlerdendi.
Kara Avrupa’sında “değer” terimine en
temelli anlamı veren ise Friedrich Nietzsche
oldu. Ona göre değerleri oluşturan “istenebilirlik”
ti ve insan dünyaya hep belli değerler,
belli değerlendirmelerle bakardı. İnsan
topluluklarının güçlü olmak için geliştirdikleri
ahlaklar içinde belirli değer sıralamaları
vardı. Çeşitli kültür alanlarında yapıt veren
yaratıcı kişiler ise bu değerleri yeniden
değerlendirerek, insan topluluklarının gelecekte
neleri “değer” sayacağını belirlerdi.
Nietzsche’den de etkilenen Max Scheler Kant’ın etik görüşünün biçimciliğini eleştirerek
maddesel bir değer-etiği savundu;
değerlerin kendilerine özgü “içerik”leri
olan düşünsel, ama gerçek varlıklar olduğunu
söyledi. Gene Nietzsche’den etkilenen
Albert Camus, “değerlerin değersizleşmesi”
nden yola çıkarak 20. yüzyılın siyasal
olayları bağlamında “başkaldırma” olgusu
ile “değerler” arasında ilişki kurdu.
Değer felsefesi görüşleri Anglosakson geleneğinde
farklı bir gelişme gösterdi. Wilbur
Marshall Urban, bu konudaki ilk İngilizce
çalışma olan Valuation, Its Nature and
Laws (1909; Değerlendirme, Doğası ve
Yasaları) adlı kitabıyla hareketin ABD’de
yayılmasına öncülük etti. Ralph Barton
Perry’nin General Theory o f Value’su
(1926; Genel Değer Kuramı) ise yeni yaklaşımın
başyapıtı olarak kabul edildi. Değeri
“herhangi bir çıkar nesnesi” olarak tanımlayan
Perry ahlak, din, sanat, bilim, iktisat,
siyaset, hukuk ve gelenek olmak üzere sekiz
değer “alanı” belirledi. Genellikle değer
kavramında araç ve amaç temelinde bir
ayrım yapılır; araç olarak iyi bulunan ya da
değer taşıyanla amaç olarak iyi bulunan ya
da kendi içinde değer taşıyan ayrıştırılır.
John Dewey, Human Nature and Conduct
(1922; İnsan Doğası ve Davranışı) ve Theory
o f Valuation’da (1939; Değerlendirme
Kuramı) pragmatik bir yorumla bu ayrımı
yıkmayı denedi. Ama asıl yaptığı sağlıkbilgi ve erdem gibi insan yaşamında gerçekliği
olan birçok şeyin iki anlamda da iyi
olduğunu vurgulamaktı. C. I. Lewis, Georg
Henrik von Wright ve W. K. Frankena gibi
bazı felsefeciler ise ayrımları çoğalttılar.
Örneğin araçsal değer (bir amaca göre iyi
olma) ile teknik değer (bir şeyi yapabilmekte
iyi olma) arasında ya da katkı değeri (bir
bütünün parçası olarak iyi olma) ile sonul
değer (bir bütün olarak iyi olma) arasında
ayrımlar yaptılar.
“Kendi içinde iyi olan nedir?” sorusuna
birçok değişik yanıt verildi. Hazcılar (hedonistsler)
zevk; pragmatistler doyum, büyüme
ya da uyum; Kantçılar iyiyi isteme;
Hümanistler uyum içinde kendini gerçekleştirme;
Hıristiyanlar Tanrı sevgisi olduğunu
ileri sürdü. G. E. Moore, W. D. Ross,
Max Scheler ve Ralph Burton Perry gibi
çoğulcular ise bunların sayılarının sımrlanamayacağından
söz ettiler. Analitik felsefenin
kurucularından Moore, bütünün değerinin,
öğelerin nasıl birleştiğine bağlı olduğunu
savunan bir organik bütünlükler kuramı
geliştirdi.
Olgu nesnelliği, değer ise öznelliği çağrıştırdığından,
değer ve değer yargılarının
nesnelliğine ilişkin bir kuramın geliştirilmesinde,
değer ile olgu arasındaki ilişki büyük
önem taşır. Sosyoloji, psikoloji, antropoloji,
karşılaştırmalı din gibi bilimler hem
değerlerin olgusal bir betimlemesini, hem
de aralarındaki benzerlik ve farklılıkların
nedensel açıklamasını yapmaya çalışır. Filozof
ise olguların nesnel geçerliliğini ya da
Perry’nin öne sürdüğü gibi bir şeyin arzu
edildiği için mi değerli olduğunu, yoksa Moore ve Nicolai Hartmann’m öne sürdükleri
gibi değerli olduğu için mi arzu edildiğini
sorgular. Her iki yaklaşımda da değer
yargılarının bileşsel bir niteliği olduğu varsayılır.
Fark, o nesnenin insan için istenir
olmak dışında bir değer taşıyıp taşımadığından
kaynaklanır. Değer yargılarının bilişsel
niteliklerini reddedenler ise bunların duygusal
(örn. olgucu düşünür A. J. Ayer) ya
da kural koymaya ilişkin (örn. çözümlemeci
R. M. Hare) işlevleri olduğunu ileri sürerler.
Kişi değerlerinde özgürlük, karar ve
seçim gibi kavramları vurgulayan Jean-Paul
Sartre gibi varoluşçular da değer ile olgu
arasında mantıksal ya da ontolojik herhangi
bir bağ olmadığını savunurlar.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

bool(false)